İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Genel Kurul

ANAYASA MAHKEMESİ · GENEL KURUL

KARAR

İsmail Tuncel Başvurusu (B. No: 2019/8609)

1. Başvuru, iş kazasına bağlı olarak meydana gelen iş

Başvuru No2019/8609Tarih21 Aralık 2023Okuma35 dk · 6.909 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Genel Kurul İsmail Tuncel Başvurusu

Karar tarihi
21 Aralık 2023
Başvuru Numarası
2019/8609
R.G. Tarih ve Sayı
20/5/2024-32551
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

6.909 kelime·35 dk okuma·21 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru, iş kazasına bağlı olarak meydana gelen iş

gücü kaybından doğan zararın tazmini talebiyle açılan davada Sosyal Güvenlik

Kurumunca tespit edilen maluliyet oranına davacı tarafından itiraz edilmemesi

sebebiyle maluliyet oranı yönünden karşı taraf lehine usule ilişkin kazanılmış

hak oluştuğu gerekçesiyle maluliyet oranının daha yüksek hesaplandığı Adli Tıp

Kurumu raporunun hükme esas alınmaması suretiyle gerçek zararın belirlenmemesi

nedeniyle mahkemeye erişim hakkının, davanın uzun sürmesi nedeniyle de makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru 13/3/2019 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas

incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet

Bakanlığına gönderilmiştir.

6. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından

incelenmesine karar vermiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle

ilgili olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu, işçi olarak çalıştığı T. Madencilik ve

Sanayi Yatırımlar Anonim Şirketine (T.A.Ş.) ait maden ocağında 24/6/2010

tarihinde meydana gelen kazada sol ayak tendonunda yırtık ve sağ elinde kesi

oluşacak şekilde yaralanmıştır.

9. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu

tarafından düzenlenen 25/5/2011 tarihli raporda 31/5/2006 tarihli ve 5510

sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 13. maddesinin (1)

numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca kazanın iş kazası niteliğinde olduğu

belirtilmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Başkanlığı Ankara Sosyal Güvenlik

İl Müdürlüğü Kocatepe Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezince (SGK Sağlık Merkezi)

düzenlenen 26/10/2011 tarihli raporda ise başvurucunun meslekte kazanma gücü

kaybı/maluliyet oranı (sürekli iş göremezlik derecesi) %14 olarak tespit

edilmiştir. Anılan raporda 1/10/2012 tarihinde kontrol muayenesi gerektiği

hususuna da yer verilmiştir.

10. Başvurucu 19/1/2012 tarihinde Soma 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde

(Mahkeme) fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 1.000 TL maddi ve 50.000 TL

manevi tazminat talebiyle belirsiz alacak davası açmıştır. Dava dilekçesinde,

SGK Sağlık Merkezince yapılan değerlendirmede iş kazası sonucu meslekte kazanma

gücü kaybı oranının %14 olarak tespit edildiğini belirten başvurucu, buna dair

raporu Mahkemeye hukuki delil olarak ibraz etmiştir. Dava devam ederken SGK

Sağlık Merkezince yapılan kontrol muayenesi üzerine düzenlenen 26/11/2012

tarihli raporda da başvurucunun meslekte kazanma gücü kaybı oranı %14 olarak

tespit edilmiştir.

11. Yargılama sürecinde davalı işveren, SGK Sağlık

Merkezince tespit edilen %14 maluliyet oranına itiraz etmiştir. Bunun üzerine

Mahkeme 1/10/2013 tarihli duruşmada dosyanın Adli Tıp 3. İhtisas Kuruluna (ATK)

gönderilerek gerektiğinde şahıs da hazır edilecek şekilde hakkında rapor

aldırılmasına karar vermiştir. ATK tarafından düzenlenen 24/2/2014 tarihli

raporda başvurucunun maluliyet oranı %19 olarak tespit edilmiştir.

12. Başvurucu, Mahkemeye sunduğu 5/6/2014 tarihli

dilekçesinde ATK tarafından düzenlenen raporda iş gücü kaybı oranı %19 olarak

tespit edildiğinden tazminat hesabında bu oranın dikkate alınması gerektiğini

belirtmiş; aksi takdirde ATK Genel Kurulundan rapor alınmasını talep etmiştir.

Mahkeme ise 1/7/2014 tarihli duruşmada, SGK Sağlık Merkezi tarafından %14

olarak belirlenen maluliyet oranına başvurucunun itiraz etmediği, davalı

tarafın itirazı üzerine dosyanın ATK'ya gönderildiği ve maluliyet oranının

arttığı dikkate alındığında maluliyet oranı bakımından davalı taraf lehine

usule ilişkin kazanılmış hak oluştuğu değerlendirmesinde bulunarak dosyanın ATK

Genel Kuruluna gönderilmesi yönündeki talebi reddetmiş ve kusur oranlarının

tayini için dosyanın bilirkişi incelemesine gönderilmesine karar vermiştir.

13. 21/7/2014 tarihi itibarıyla Soma İş Mahkemesinin

faaliyete geçmesi üzerine görevsizlik kararı verilerek Soma İş Mahkemesine

(Mahkeme) devredilen dosyaya ibraz edilen kusur oranına ilişkin 14/8/2014

tarihli raporda dava konusu iş kazasının oluşumunda davalı işverenin %70,

başvurucunun ise %30 oranında kusurlu olduğu tespiti yapılmıştır. Hem başvurucu

hem de davalı işveren tarafından söz konusu kusur oranlarına itiraz edilmiş ise

de Mahkemece raporun denetime elverişli olduğu gerekçesiyle itirazlar

reddedilmiş ve dosya tazminat miktarının hesaplanması için bilirkişi

incelemesine gönderilmiştir.

14. %14 maluliyet oranı esas alınarak düzenlenen

17/6/2015 tarihli hesap bilirkişi raporunda kusur oranına göre başvurucunun

karşılanmamış toplam zararının 35.203,03 TL olduğu tespit edilmiştir.

15. Başvurucu, ATK tarafından düzenlenen raporda

maluliyet oranının %19 olarak tespit edildiğinden bahisle zararının bu oran

üzerinden hesaplanması gerektiğini belirterek söz konusu bilirkişi raporuna

itiraz etmiş; Mahkeme bu itirazı reddetmiştir.

16. Başvurucu, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak

suretiyle 28/9/2015 tarihinde davayı ıslah etmiş; talep ettiği maddi tazminat

miktarını 17/6/2015 tarihli bilirkişi raporunda tespit edilen zarar miktarı

doğrultusunda 35.000 TL'ye yükseltmiştir.

17. Mahkeme 12/11/2015 tarihli kararıyla davayı kısmen

kabul etmiştir. Bu kapsamda Mahkeme, başvurucunun 17/6/2015 tarihli hesap

bilirkişi raporuna göre 35.203,03 TL maddi zararının oluştuğunun anlaşıldığını

belirterek 35.000 TL olan talebine bağlı kalarak maddi tazminat talebini kabul

etmiş; ayrıca 17.000 TL manevi tazminata hükmetmiş, fazlaya ilişkin manevi

tazminat talebini ise reddetmiştir. Kararın gerekçesinde özetle yargılama

sürecinde ATK'dan alınan raporda davacının maluliyet oranı %19 olarak tespit

edilmişse de davacının SGK tarafından tespit edilen %14 maluliyet oranına

itiraz etmediği, bu orana davalı işveren tarafından itiraz edilmesi üzerine

dosyanın ATK'ya gönderildiği, bu itibarla maluliyet oranı konusunda davalı

taraf lehine usuli kazanılmış hak oluştuğundan SGK raporundaki maluliyet oranı

esas alınarak karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu bağlamda kararın

gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Davalı tarafından davacının SGK

tarafından tespit edilen %14 maluliyet oranına davalı iş veren tarafından

itiraz edilmesi üzerine dosya İstanbul Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Dairesine

gönderilmiş, İhtisas Dairesinden aldırılan raporda davacının %19 oranında

maluliyetinin bulunduğu bildirilmiştir.

...

Usuli kazanılmış hak kavramı üzerinde

yapılan açıklamalar sonucunda İstanbul Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Dairesi

tarafından davacının 24/06/2010 tarihinde meydana gelen iş kazası neticesinde

maluliyet oranı %19 olarak belirlenmiş ise de; maluliyete itirazın davalı

tarafından yapıldığı, davacı tarafından maluliyete itiraz edilmediği, sonuç

olarak maluliyet konusunda davalı taraf lehine usuli kazanılmış hak oluştuğu,

davacıya fark maluliyet için SGK'ya başvurması için süre vermenin eldeki davaya

bir katkısının olmayacağı, yargılamayı uzatacağı, davacının oluşan fark

maluliyet için ayrıca SGK' ya başvurabileceği ve bağlanan geliri fark maluliyet

üzerinden yeniden hesaplattırabileceği, yine fark maluliyet için ek dava

açabileceği ve karşılanmayan zararı bu şekilde giderilebileceği, kanaatine

varıldığından eldeki davada davacının maluliyetinin %14 olduğu, maddi ve manevi

tazminat miktarlarının bu oran üzerinden takdir edilmesi kanaatine varılmıştır.

...

Aldırılan hesap, kusur raporu, adli tıp kurumu

raporu ve tüm dosya kapması bir arada değerlendirildiğinde; davacının, davalıya

ait iş yerinde çalışırken 24/06/2010 tarihinde iş kazası geçirdiği, iş kazası

neticesinde %14,0 oranında maluliyetinin oluştuğu, iş kazasının oluşumunda

davalının %70, davacının %30 oranında kusurlu olduğu, davacının %14,0

maluliyeti ile sonuçlanan iş kazası neticesince davacıya SGK tarafından geçici

iş göremezlik tediyesinde bulunulduğu, İlk peşin sermaye değeri+SYZ geliri

bağlandığı, geçici iş göremezlik ödeneği ve İlk PSD+SYZ' nin rücuya tabi

tahsisler olduğu bu nedenle, Türk Borçlar Kanununun 55. maddesine göre

davacının kusuruna isabet eden kısmın indirilmesi ile elde edilen miktarın

tenzili gerektiği, sonuç olarak davacının 35.203,03-TL karşılanmamış maddi

zararının oluştuğu anlaşıldığından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 26.

maddesi uyarınca talep ile bağlı kalınarak davacının maddi tazminat talebinin

kabulüne karar vermek gerekmiştir. İş kazasının oluşumunda davacı ve davalının kusur oranı,

davacının maluliyet oranı, kaza anında 38 yaşında olması, bundan sonraki

hayatını bu şekilde yaşamak zorunda kalacağı, bunun insan psikoloji üzerinde

bırakacağı olumsuz etki, kazanın meydana gelmesinde davalının iş sağlığı ve

güvenliği önlemlerini almaması nedeniyle ağır kusurlu olması, ülkenin ekonomik

koşulları, tarafların sosyo-ekonomik durumu, tazminat tutarının caydırıcılık

uyandıran oranda olması gerektiği gözetildiğinde davacı lehine uygun bir manevi

tazminata hükmetmek gerekmiş ve aşağıdaki gibi hüküm kurulmuştur."

18. Anılan karar taraflarca temyiz edilmiştir. Başvurucu;

temyiz dilekçesinde, usule ilişkin kazanılmış hak kurumunu Mahkemenin hatalı

yorumladığını, bu hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için yargılama sürecinde

taraflar ya da mahkeme tarafından yapılmış ve istisnalar arasında sayılmayan

bir işlemin bulunması gerektiğini, kamu düzeninin söz konusu olduğu durumlarda

ise böyle bir haktan söz edilemeyeceğini, Yargıtay içtihadının da bu yönde

olduğunu belirtmiştir. Ayrıca açtığı davada gerçek maluliyetinin tespitinin

esas olduğunu dile getiren başvurucu, özellikle somut olaydaki gibi çelişkili

raporların bulunması hâlinde ATK Genel Kurulundan rapor alınması gerektiğini

ancak bu yöndeki taleplerinin kabul edilmediğini ifade etmiş; maluliyet oranına

ilişkin SGK raporunun 2011 yılında düzenlendiğini, ATK raporunun ise Mahkemenin

talimatı üzerine 2013 yılında hastanede yeniden yaptırılan muayene sonucu

hazırlandığını, daha yüksek maluliyet oranı tespitinin nedeninin

rahatsızlığının ilerlemesinden kaynaklandığını belirterek bu gibi durumlarda

SGK raporunun bağlayıcı olduğundan söz edilemeyeceğini ileri sürmüştür.

19. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi (Daire) 23/1/2019

tarihinde kararı onamıştır.

20. Nihai karar başvurucuya 12/2/2019 tarihinde tebliğ

edilmiş, başvurucu 13/3/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ

HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. Kanun

Hükümleri

21. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri

Kanunu'nun;

i. "Sürelerin belirlenmesi" kenar

başlıklı 90. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:

"(1) Süreler, kanunda belirtilir

veya hâkim tarafından tespit edilir. "

ii. "Kesin süre" kenar başlıklı 94.

maddesinin (1) ve (3) numaralı fıkraları şöyledir:

"(1) Kanunun belirlediği süreler

kesindir.

(3) Kesin süre içinde yapılması gereken

işlemi, süresinde yapmayan tarafın, o işlemi yapma hakkı ortadan kalkar."

iii. "Delillerin değerlendirilmesi"

kenar başlıklı 198. maddesi şöyledir:

"(1) Kanuni istisnalar dışında

hâkim delilleri serbestçe değerlendirir."

iv. "Bilirkişi raporuna itiraz" kenar başlıklı

281. maddesi şöyledir:

"(1) Taraflar, bilirkişi raporunun,

kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik

gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren

hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni

bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler. (Ek cümle:22/7/2020-7251/24

md.) Bilirkişi raporuna karşı talebin bu süre içinde hazırlanmasının çok zor

veya imkânsız olması ya da özel yahut teknik bir çalışmayı gerektirmesi hâlinde

yine bu süre içinde mahkemeye başvuran tarafa, sürenin bitiminden itibaren

işlemeye başlamak, bir defaya mahsus olmak ve iki haftayı geçmemek üzere ek

süre verilebilir.

(2) Mahkeme, bilirkişi raporundaki

eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını

sağlamak için, bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor

alabileceği gibi, tayin edeceği duruşmada, sözlü olarak açıklamalarda

bulunmasını da kendiliğinden isteyebilir.

(3) Mahkeme, gerçeğin ortaya çıkması

için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar

inceleme de yaptırabilir."

v. "Bilirkişinin oy ve görüşünün

değerlendirilmesi" kenar başlıklı 282. maddesi şöyledir:

"(1) Hâkim, bilirkişinin oy ve

görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir."

2. Yargıtay

İçtihadı

22. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun

4/2/1959 tarihli ve E.1957/13, K.1959/5 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Temyizce bir kararın bozulması ve

mahkemenin bozma kararına uyması halinde bozulan kararın bozma sebeplerinin

şümulü dışında kalmış cihetlerinin kesinleşmiş, sayılması, davaların uzamasını

önlemek maksadıyla kabul edilmiş çok önemli bir usuli hükümdür. Bir cihetin

bozma kararının şümulü dışında kalması da iki şekilde olabilir. Ya o cihet,

açıkça bir temyiz sebebi olarak ileri sürülmüş fakat dairece itiraz

reddedilmiştir, yahut da onu hedef tutan, bir temyiz itirazı ileri sürülmemiş

olmasına rağmen dosyanın Temyiz Dairesince incelendiği sırada dosyada bulunan

yazılardan onun bir bozma sebebi sayılması mümkün bulunduğu halde o cihet

dairece bozma sebebi sayılmamıştır. Her iki halde de o konunun bozma sebebi

sayılmamış ve başka sebeplere dayanan bozma kararına mahkemece uyulmuş olması,

taraflardan birisi lehine usuli bir müktesep hak meydana getirir ki, bu hakkı

ne mahkeme, ne de Temyiz Mahkemesi halele uğratabilir. Zira umumi müktesep

hakkın tanınması da amme intizamı düşüncesiyle kabul edilmiş bir esastır.

Lakin, vazife konusunda usuli müktesep hak prensibinin kayıtsız, şartsız

tatbiki, usulün az önce anılan mutlak hükmünün değiştirilmesi neticesini

doğuracaktır ki, sözkonusu maddenin yazılışı ve kanuna konuluş gayesi

itibariyle böyle bir netice kaideten caiz görülemez. Ancak ileri sürülen

vazifesizlik itirazının Temyiz Dairesine reddi ve kararın başka sebeplerden

bozulması ve bozmaya uyulması halinde davanın yine vazifesizlik sebebiyle reddi

yoluna gidilebilmesi, usul hükümlerinin esas gayesini haleldar edebilecek bir

mahiyet arz edeceği cihetle haddi zatında nadir olan böyle vaziyetlerde

istisnai olarak kanunun 7 nci maddesinin tatbikini kabul etmemek, menfaatlar

vaziyetine gereği gibi uygun düşecektir"

23. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 20/12/2013 tarihli ve

E.2013/23-131, K.2013/1681 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Somut uyuşmazlığın doğduğu tarihte

yürürlükte olan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda 'usuli

kazanılmış hak' kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır.

Bu kurum, davaların uzamasını önlemek,

hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını

önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş

ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri haline gelmiştir. Anlam

itibariyle, bir davada, mahkemenin yada tarafların yapmış olduğu bir usul

işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan

hakkı ifade etmektedir.

Hemen belirtelim ki; bir mahkemenin

Yargıtay Dairesi'nce verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o

kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda

belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. 'Usuli

kazanılmış hak' olarak tanımlayacağımız bu olgu mahkemeye, hükmüne uyduğu

Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma

zorunluluğu getirdiği gibi, mahkemenin kararını bozmuş olan Yargıtay Hukuk

Dairesi'nce de, sonradan, ilk bozma kararı ile benimsemiş olduğu esaslara ve

dolayısı ile oluşan usuli kazanılmış hakka aykırı bir şekilde ikinci bir bozma

kararı verilmesini yasaklamaktadır.

Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına

uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış hak

doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile

de usuli kazanılmış hak gerçekleşebilir. Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün

bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma

kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme

yaparak karar veremez. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine

olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel

Kurulu'nun 04.02.1959 gün ve 1957/13-1960/5; 09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı

ilamlarında açıklandığı üzere, bir mahkemenin Yargıtayca verilen bozma kararına

uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma

yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince karar verme

mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün bozmada

gösterilen esaslara aykırı bulunması, usule uygun sayılamaz ve bozma sebebidir;

meğer ki, bu aykırılık sadece bozma kararında gösterilen bir usul kaidesine

ilişkin bulunsun ve son kararın neticesini değiştirecek bir mahiyet arz

etmesin. Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen durum uyarınca

muamele yapma ve hüküm verme durumu, taraflardan birisi lehine ve diğeri

aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur ve buna usuli kazanılmış

hak yahut usule ait kazanılmış hak denilmektedir.

Usul Kanunumuzda usule ait kazanılmış

hakka ilişkin açık bir hüküm konulmuş değilse de Yargıtayın bozma kararının

hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan gayesi ve

muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş olması

yanında, hukuki alanda istikrarı sağlamak amacına ermek üzere kabul edilmiş

bulunması bakımından usule ait kazanılmış hak müessesesi, usul kanununun

dayandığı ana esaslardandır ve kamu düzeni ile de ilgilidir.

Gerçekten, mahkemenin doğru bularak

uyduğu ve yahut kanun gereğince uymak zorunda olduğu bozma kararı ile dava,

usul ve kanuna uygun bir çığıra sokulmuş demektir. Buna aykırı karar verilmesi,

usul ve kanuna uygunluktan uzaklaşılması manasına gelir ki, böyle bir netice

asla kabul edilemez. Bundan başka, mahkemenin bozma kararına uygun karar

vermesine rağmen Yargıtayın ilk bozmasıyla benimsenmiş olan kanuna veya usule

ait hükümlere aykırı şekilde ikinci bir bozma kararı vermesi, usul hükümleriyle

hedef tutulan amacı zedeler ve hatta kararlara karşı duyulması gereken genel

güveni dahi sarsar.

Esasen, hukukun kaynağı, sadece kanun

olmayıp, mahkeme içtihatları dahi hukukun kaynaklarından oldukları cihetle, söz

konusu, usuli kazanılmış hak için kanunda açık hüküm bulunmaması, onun kabul

edilmemesini gerektirmez.

Kazanılmış haklar Hukuk Devleti

kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları

ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasanın 2.

maddesinde açıklanan 'Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir' hükmüne

aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan

kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez.

Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç

doğurabilmesi için; bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay

tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir

usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu

olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir"

24. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 28/2/2022 tarihli ve

E.2021/10668, K.2022/3491 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...

Davacı vekili dava dilekçesinde, kaza

nedeniyle davacı müvekkilinin İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından

düzenlenen ancak hangi yönetmeliğe göre düzenlendiği belirtilmeyen 27/03/2017

tarihli rapor uyarınca %20 oranında engelli olduğunu belirterek, bu maluliyet

oranına göre aktüer hesabı yapılarak karar verilmesini talep etmiştir.

Davalılar vekilleri, bu maluliyet raporuna itiraz etmişlerdir. Tahkim

yargılaması sırasında uyuşmazlık hakem heyetince kaza tarihinde yürürlükte olan

Özürlülük Ölçütü, Sınıflandırması ve Özürlülere Verilecek Sağlık Kurulu

Raporları Hakkında Yönetmelik hükümleri uyarınca aldırılan Çukurova

Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı tarafından

düzenlenen 16/05/2018 tarihli raporda davacının maluliyet oranı %23 olarak

belirlenmiştir.

Davacı taraf, aldıkları raporla

maluliyet oranının %20 olarak tespit edildiğini belirterek ve maluliyet oranı

konusunda fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmadan tazminat istemiyle dava

açmış olup, anılan maluliyet oranını açıkça kabul edip talebini sınırlamıştır.

Diğer yandan, dava belirsiz alacak davası olarak açılmamış olup, davacının maluliyet

oranı bakımından talebini (%20 oranı ile) sınırladığı da dikkate alındığında,

İtiraz Hakem Heyetince tahkim yargılaması sırasında aldırılan rapordaki %23

maluliyet oranı üzerinden hesaplamanın yapıldığı 01/11/2018 tarihli aktüer

raporu esas alınarak karar verilmesi, HMK’nın 26. maddesinde düzenlenen taleple

bağlılık kuralına aykırı olmuştur.

Açıklanan hukuki ve maddi vakıalar

karşısında; İtiraz Hakem Heyetince, davacının %20 maluliyet oranıyla kendisini

bağladığı dikkate alınarak, sürekli maluliyet zararının %20 maluliyet üzerinden

(karar sadece davalı Halk Sigorta A.Ş vekilince temyiz edildiğinden, önceki

karara esas alınan 10/11/2018 tarihli aktüer raporundaki diğer veriler aynı

kalmak ve işlemiş/işleyecek devre hesabında 2018 yılının esas alınması

suretiyle) hesap yapılması içinaynı bilirkişiden ek rapor alınarak temyiz eden

davalı lehine usuli kazanılmış haklar ve talepten fazlaya hükmedilemeyeceği

kuralı da gözetilmek suretiyle karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde

davacının talebi aşılarak karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir."

B. Uluslararası

Hukuk

25. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 6.

maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

"Herkes davasının, medeni hak ve

yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar[ın] ... esası konusunda karar

verecek olan, ...bir mahkeme tarafından kamuya açık olarak ve makul bir süre

içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir..."

V. İNCELEME VE

GEREKÇE

26. Anayasa Mahkemesinin 21/12/2023 tarihinde yapmış

olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Mahkemeye

Erişim Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun

İddiaları

27. Başvurucu; açtığı davada usule ilişkin kazanılmış hak

kurumunun hatalı yorumlandığını, ortada yargısal makamlar tarafından yapılan bir

tespit bulunmadığını, dolayısıyla ATK raporunun esas alınmasının önünde bir

engel olmadığını belirtmiştir. Başvurucu; maluliyet oranı konusunda ATK Genel

Kurulundan rapor alınarak mevcut raporlar arasındaki çelişkinin

giderilmediğini, bu sebeple tazminat miktarının düşük belirlendiğini, temyiz

incelemesinde de bu iddialarına yönelik herhangi bir gerekçe gösterilmediğini

belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

2. Değerlendirme

28. Anayasa'nın 36. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Herkes, ...yargı mercileri önünde

davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına

sahiptir.

Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi

içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz."

29. Başvurucunun yukarıda belirtilen şikâyetlerinin özü; iş

kazası nedeniyle oluşan zararının tazmini talebiyle açtığı davada, dava

öncesinde SGK tarafından düzenlenen maluliyet oranına ilişkin rapora itiraz

etmemesi sebebiyle maluliyet oranı yönünden karşı taraf lehine usule ilişkin

kazanılmış hak oluştuğu gerekçesiyle, yargılama sürecinde alınan ve maluliyet

oranının daha yüksek hesaplandığı bilirkişi raporunun hükme esas alınmaması

suretiyle gerçek zararı belirlenmeden, dolayısıyla fazlaya ilişkin zarar

iddiasıyla ilgili uyuşmazlığın esasına yönelik bir inceleme yapılmadan karar

verilmesidir. Bu sebeple belirtilen ihlal iddiasının adil yargılanma hakkının

güvencelerinden biri olan mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelenmesi

gerektiği değerlendirilmiştir.

a. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

30. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı

anlaşılan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin başvurunun kabul

edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Esas

Yönünden

i. Müdahalenin

Varlığı ve Hakkın Kapsamı

31. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında,

herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve

savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim

hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün

bir unsurudur. Diğer yandan Anayasa'nın 36. maddesine "adil yargılanma"

ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası

sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine

dâhil edildiği vurgulanmıştır. Sözleşme'yi yorumlayan Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının mahkemeye

erişim hakkını içerdiğini belirtmiştir (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur.

San. ve Tic. Ltd. Şti., B. No: 2014/13156, 20/4/2017, § 34).

32. Mahkemeye erişim hakkı bir uyuşmazlığı mahkeme önüne

taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını

isteyebilmek anlamına gelmektedir (Özkan Şen, B. No: 2012/791, 7/11/2013,

§ 52). Dolayısıyla kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme

kararını anlamsız hâle getiren ya da onu önemli ölçüde etkisizleştiren

müdahaleler mahkemeye erişim hakkı kapsamında değerlendirilir.

33. Somut olayda iş kazası nedeniyle oluşan iş gücü

kaybından doğan zararın tazmini talebiyle açılan davada, yargılama sürecinde

düzenlenen bilirkişi raporuyla tespit edilen maluliyet oranı farkı üzerinden

fazlaya ilişkin zararın hesaplanması yönündeki talebin -içtihat yoluyla

geliştirilen bir usul kuralının uygulanması suretiyle- dava açılmadan önceki

süreçte SGK tarafından düzenlenen raporda belirlenen maluliyet oranına itiraz

edilmediğinden maluliyet oranı yönünden karşı taraf lehine usule ilişkin

kazanılmış hak oluştuğu gerekçesiyle -uyuşmazlığın bu kısmı yönünden esasa

yönelik herhangi bir değerlendirme yapılmaksızın- reddedilmesi mahkemeye erişim

hakkına yönelik bir müdahale teşkil etmektedir.

ii. Müdahalenin

İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

34. Adil yargılanma hakkının görünümlerinden biri olan

mahkemeye erişim hakkı mutlak bir hak olmayıp bu hakkın sınırlandırılması

mümkündür. Ancak mahkemeye erişim hakkına müdahalede bulunulurken Anayasa'nın

temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri

düzenleyen 13. maddesinin gözönüne alınması gerekmektedir.

35. Anayasa'nın 13. maddesinin ilgili bölümü şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, ...

yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve

ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, ... ölçülülük ilkesine aykırı

olamaz."

36. Anılan hakka yönelik müdahale Anayasa'nın 13.

maddesinde belirtilen şartlara uygun olmadığı takdirde Anayasa'nın 36.

maddesinin ihlalini teşkil edecektir.

37. Bu itibarla yukarıda belirtilen müdahalenin

Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen, kanun

tarafından öngörülme, haklı bir sebebe dayanma (meşru amaç) ve ölçülülük

ilkesine aykırı olmama ölçütlerine uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

(1) Kanunilik

38. Hak ve özgürlüklerin, bunlara yapılacak müdahalelerin

ve sınırlandırmaların kanunla düzenlenmesi bu haklara ve özgürlüklere keyfî

müdahaleyi engelleyen, hukuk güvenliğini sağlayan demokratik hukuk devletinin

en önemli unsurlarından biridir (Tahsin Erdoğan, B. No: 2012/1246,

6/2/2014, § 60). Müdahalenin kanuna dayalı olması öncelikle şeklî manada bir

kanunun varlığını zorunlu kılar. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından

çıkarılan şeklî anlamda bir kanun hükmünün bulunmaması hakka yapılan müdahaleyi

anayasal temelden yoksun bırakır (Ali Hıdır Akyol ve diğerleri [GK], B.

No: 2015/17510, 18/10/2017, § 56).

39. Kanunun varlığı kadar kanun metninin ve uygulamasının

da bireylerin davranışlarının sonucunu öngörebileceği kadar hukuki belirlilik

taşıması gerekir (Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B. No: 2013/1301,

30/12/2014, § 55). Müdahalenin kanuna dayalı olması, iç hukukta müdahaleye

ilişkin yeterince ulaşılabilir ve öngörülebilir kuralların bulunmasını

gerektirmektedir (Türkiye İş Bankası A.Ş. [GK], B. No: 2014/6192,

12/11/2014, § 44). Kanunilik unsuru yönünden değerlendirme yapılırken derece

mahkemelerince müdahaleye imkân tanıyan kanun hükümlerinin yorumu ve bu

hükümlerin olaya uygulanması bariz takdir hatası ya da açık bir keyfîlik

içermediği sürece bu alanda bir inceleme yapılması bireysel başvurunun amacıyla

bağdaşmaz. Ancak derece mahkemelerinin müdahaleye imkân tanıyan kanun hükmünü

açık bir biçimde hatalı yorumladıklarının ve uyguladıklarının tespiti hâlinde

müdahalenin kanunilik temelinden yoksun olduğu sonucuna ulaşılabilir (Ramazan

Atay, B. No: 2017/26048, 29/1/2020, § 29).

40. Usule ilişkin kazanılmış hak ilkesi usul hukukuna ilk

olarak Yargıtayın içtihadı birleştirme kararları ile girmiş bir ilkedir

(Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 4/2/1959 tarihli ve

E.1957/13, K.1959/5 sayılı karar; aynı yöndeki Yargıtay içtihadı için bkz.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 9/5/1960 tarihli ve

E1960/21, K1960/9 sayılı kararı). Söz konusu içtihadı birleştirme kararlarıyla

çizilen çerçeveye göre bu ilke; ilk derece mahkemeleri bakımından mahkemenin

bozma kararına uyması hâlinde artık bozma kararı doğrultusunda inceleme yapmak

ve/veya hüküm vermek zorunda olmasını, ayrıca bozma kararı dışında kalan kısım

hakkında yeniden inceleme yaparak karar verememesini; temyiz mercii yönünden

ise bozma kararında belirtilen bozma gerekçeleriyle kendisinin de bağlı

olmasını ve bozma kararı dışında kalan kısım hakkında tekrar inceleme

yapamamasını ifade etmektedir (bazı farklarla birlikte bkz. AYM, E.2019/115,

K.2020/31, 12/6/2020, §§ 3,4).

41. Anılan ilkenin uygulama alanının zaman içinde yine

içtihat yoluyla genişletildiği ve ilk çerçevesinin ötesine geçirildiği, bu

bağlamda sadece bozma ve bozmaya uyma kararları ekseninde uygulanan bir usul

kuralı olmaktan çıkarılarak bu ilkenin uygulanması suretiyle yargılama

öncesindeki aşamada taraflarca yapılan herhangi bir işlem ile taraflardan biri

lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan böyle bir hakkın oluştuğundan

söz edilebileceği yönünde bir yaklaşımın benimsendiği görülmüştür. Nitekim bu

kapsamda taraflardan birinin henüz dava öncesindeki aşamada tesis edilen bir

işleme/rapora itiraz etmemesinin ya da bunları hukuki dayanak/delil olarak

göstererek dava açmasının, yargılama sürecinde anılan işleme/rapora itiraz eden

taraf lehine usuli kazanılmış hak oluşturmasının da Yargıtay içtihadıyla kabul

edilerek anılan ilkenin uygulama alanına dâhil edilen hâllerden biri olduğu

anlaşılmaktadır ((Ahmet Özgan ve Şule Özgan [GK], B. No: 2020/21347,

21/12/2023, bkz. § 28).

42. Bununla birlikte medeni yargılama usulüyle ilgili

yürürlükteki mevzuatta usule ilişkin kazanılmış hak ilkesini bu lafzıyla ya da

içtihat yoluyla geliştirilen uygulama biçimleri itibarıyla bir usul kuralı

olarak açıkça düzenleyen herhangi bir kanun hükmü bulunmamaktadır. Nitekim

Yargıtay da anılan ilkeyi uyguladığı kararlarında bu hususu dile getirmiş,

usuli kazanılmış hak kavramına ilişkin açık bir yasal hükmün bulunmadığını,

konunun yargı içtihadı ile geliştiğini belirtmiştir (Ahmet Özgan ve Şule

Özgan [GK], B. No: 2020/21347, 21/12/2023, § 50).

43. Somut davada Mahkeme usuli kazanılmış hak ilkesini

başvurucunun maddi hukuka ilişkin hakkını aynı davada talep edememesine yol

açacak biçimde uygulamıştır. Anılan uygulamanın dayanağını Yargıtay içtihadı

oluşturmakta ise de yargısal içtihadın bu kapsam ve mahiyette bir uygulamaya

hukuksal dayanak teşkil edemeyeceği açıktır. Zira aksi yöndeki kabul,

Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini

öngören 13. maddesi hükmüyle bağdaşmaz. Kuşkusuz yargısal içtihatlar, belirli

bir konuyu düzenleyen kanun hükmünün uygulanmasını gösterme ve bu bağlamda

hukuki belirliliği sağlamada temel kaynaklardan biridir. Ancak yargısal

içtihatların bu işlevini yerine getirebilmesinin ön şartı o konuyu düzenleyen

bir normun varlığıdır. Nitekim idari davalarda da daha önce sadece içtihadi bir

uygulama zemini bulunan usuli kazanılmış hak ilkesi 6/1/1982 tarihli ve 2577

sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 50. maddesinin (4) numaralı fıkrasına

18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle eklenen "Danıştayın

bozma kararına uyulduğu takdirde, bu kararın temyiz incelemesi, bozma kararına

uygunlukla sınırlı olarak yapılır." biçimindeki hükümle idari

yargılama usulü bakımından -bozma kararı bağlamıyla ve temyiz incelemesinin

kapsamıyla sınırlı olarak- yasal bir dayanağa oturtulmuştur (Ahmet Özgan ve

Şule Özgan, § 51).

44. Mahkeme; somut davada usuli kazanılmış hak kavramını

uygularken değerlendirmesini başvurucunun yargılama öncesinde SGK tarafından

düzenlenen sağlık raporuna itiraz etmediği hatta davasını bu rapora dayanarak

açtığı, yargılama sürecinde alınan ATK raporunun davalı tarafın SGK raporunda

belirlenen orana itiraz etmesi üzerine alındığı olgusuna dayandırmıştır.

45. Kural olarak tarafların ya da mahkemenin bir hukuk

yargılamasıyla ilgili herhangi bir usul işlemi gerçekleştirebilmesinin ön şartı

hukuken o yargılamanın başlaması, başka bir ifadeyle davanın açılmış olmasıdır.

Dolayısıyla davanın açılması suretiyle yargılamanın henüz başlamadığı bir

aşamada kişiler veya idari merciler tarafından gerçekleştirilen ya da dâhil

olunan iş ve işlemlerin teknik olarak bir yargılama usulü işlemi olarak

nitelendirilmesi mümkün değildir. Bu bağlamda başvurucu hakkında maluliyet

oranının tespitine ilişkin olarak SGK Sağlık Merkezince düzenlenen raporun

henüz yargılamanın başlamadığı bir aşamada, idari süreçte düzenlenmiş bir rapor

olduğu gözetildiğinde başvurucunun söz konusu rapora ilgili mevzuat hükümleri

kapsamında itiraz etmemiş olmasının bir yargılama usulü işlemi olarak değerlendirilemeyeceği

açıktır.

46. Bununla birlikte Mahkemenin başvurucu tarafından

esasen maluliyetinin varlığı olgusunu ispata yönelik hukuki bir delil olarak

dosyaya sunduğu söz konusu raporu; yargılama sürecinde alınmış bir bilirkişi

raporu gibi muameleye tabi tuttuğu, bu bağlamda 6100 sayılı Kanun'un bilirkişi

raporuna itiraz müessesesini düzenleyen 281. maddesi hükmü çerçevesinde

birtakım uygulamalarda bulunduğu, nitekim yargılama sürecinde davalı tarafından

anılan rapora itiraz edilmesi üzerine dosyayı başvurucunun maluliyet oranına

ilişkin yeniden bir rapor düzenlenmek üzere ATK'ya gönderdiği, ayrıca

başvurucunun SGK Sağlık Merkezince düzenlenen rapora idari süreçte itiraz

etmemesini yargılama sürecinde gerçekleştirilmiş bir usul işlemi gibi değerlendirdiği

anlaşılmaktadır.

47. Bu itibarla mahkemeye erişim hakkına yönelik

müdahalenin kanunilik ölçütünü taşıyıp taşımadığının değerlendirilmesinde 6100

sayılı Kanun'un 281. maddesinin de ayrıca irdelenmesi gerekmektedir.

48. Anılan Kanun hükmüne göre tarafların bilirkişi

raporunun kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde itiraz etme,

bu suretle raporda eksik gördükleri hususların bilirkişiye tamamlattırılmasını

ya da yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep etme hakları bulunmaktadır. Keza

mahkeme de aynı mülahazalarla resen bilirkişiden ek rapor isteme yoluna

gidebilecek ya da gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse yeni bir

bilirkişi görevlendirerek tekrar inceleme de yaptırabilecektir.

49. Söz konusu hükmün gerekçesinde "Burada rapora

itiraz için taraflara tanınmış bulunan onbeş günlük süre, kesin süredir; hak

düşürücü bir nitelik taşır. Dolayısıyla, taraflar, bu süre içerisinde,

itirazlarını dile getirmez ise bilirkişi raporu, onlar bakımından kesinleşir;

yani taraflar rapora itiraz olanağını tümüyle kaybederler. Ancak, anılan hâl,

mahkemenin, ihtiyaç duyuyorsa, bu maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarında

öngörülen yetkilerini kullanmasına, yani bilirkişiden re’sen ek rapor talep

etmesine veya inceleme yaptırmak üzere yeni bir bilirkişi atamasına herhangi

bir engel oluşturmaz." ifadelerine yer verilmiştir.

50. Gerekçesiyle birlikte değerlendirildiğinde söz konusu

kanun hükmü ile bilirkişi raporuna süresi içinde itiraz etmeyen tarafın artık

rapora itiraz etme imkânını yitireceğinin öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Buna

karşılık anılan hükmün usule ilişkin bir işlem olan bilirkişi raporuna

itiraz edilmemesi hâline, rapora itiraz etmeyen tarafın maddi hukuka

yönelik bir hakkını ya da o hakkı aynı davada talep etme imkânını sona

erdirecek veya diğer taraf lehine bu nitelikte bir hakkın doğmasına yol açacak

biçimde sonuç bağladığı söylenemez. Başka bir anlatımla bilirkişi raporuna

itiraz biçimindeki usul işleminin yapılmamasının ortadan kaldırabileceği tek

hak, yine usuli bir hak olan, rapora itiraz etme hakkıdır. Nitekim Kanun’un 94.

maddesinin (3) numaralı fıkrasında da ifade edildiği üzere tarafın kesin süre

içinde yapması gereken bir işlemi süresi içinde yapmaması, sadece o işlemi

yapma hakkını ortadan kaldırabilir. Aksi yöndeki kabul Kanun’un 281. maddesinin

(3) numaralı fıkrasının mahkemenin gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse

yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla tekrar inceleme yaptırabileceği

biçimindeki hükmünü anlamsız ve işlevsiz kılacağı gibi kanunun kendi hükümleri

arasında da çelişki oluşturacaktır. Dolayısıyla bilirkişi raporuna itirazla

ilgili anılan usul kuralından bir tarafın alacağını talep edemeyeceği anlamının

çıkarılması kuralın öngörülemez biçimde yorumlanması suretiyle ulaşılan bir

sonuç olacaktır (benzer yöndeki değerlendirme için bkz. Ahmet Özgan ve Şule

Özgan, § 55).

51. Bu itibarla gerek Kanun'un bilirkişi raporuna itiraz

müessesesiyle ilgili söz konusu hükmünün henüz yargılamanın başlamadığı bir

süreçte gerçekleştirilen işlemlere de teşmil edilmesinin gerekse söz konusu

hükmün bilirkişi raporuna itiraz edilmemesine diğer taraf lehine usule ilişkin

kazanılmış hak oluşturma sonucunu bağladığı biçimindeki bir yorumun anılan

hükme yönelik ve öngörülebilir olmadığı sonucuna varılmıştır (benzer yöndeki karar

için bkz. Ahmet Özgan ve Şule Özgan, § 56). Dolayısıyla dava

açılmadan önceki idari süreçte düzenlenen bir rapora itiraz edilmediği için

maluliyet oranının bu raporda hesaplanandan fazla olan kısmına yönelik talebin

davalı lehine usuli kazanılmış hak oluştuğu gerekçesiyle reddedilmesine ilişkin

söz konusu müdahalenin kanuni bir dayanağının bulunmadığı görülmektedir.

52. Bununla birlikte konunun önemi gereği somut olaydaki

müdahalenin meşru amaç ve ölçülülük ölçütleri yönünden de incelenmesi uygun

görülmüştür.

(2) Meşru Amaç

53. Adil yargılanma hakkı, niteliği gereği devletin

düzenleme yapmasını gerektiren bir haktır. Zira bu hakkın Anayasa'da

belirtilmesi kendi başına bir anlam ifade etmemekte, bireylerin bu haktan

yararlanabilmesi için devletin en azından yargı teşkilatını kurması ve

yargılama usullerini belirlemesi gerekmektedir. Devletin düzenleme yetkisi

olduğu alanlarda belirli ölçüde takdir yetkisine sahip olduğunun kabulü

gerekir. Bu sebeple adil yargılanma hakkına yönelik sınırlamalar getirilirken

kanun koyucuyu bağlayan belirli bir meşru amaçlar listesi yoktur. Ancak kanun

koyucunun bu takdir yetkisinin Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi olduğu

açıktır (Bekir Sözen [GK], B. No: 2016/14586, 10/11/2022, § 74).

54. Yargılama sürecinde düzenlenen bilirkişi raporuna

süresi içinde itiraz edilmemesine karşı taraf lehine usuli kazanılmış hak

teşkil edeceği sonucununbağlanmasının yargılamanın taraflarca titizlikle takip

edilmesi suretiyle usul ekonomisinin temin edilmesi amacına yönelik olduğu

söylenebilir. Yargılama öncesinde düzenlenen ve hukuki delil olarak mahkemeye

sunulan raporlar yönünden de aynı uygulamanın yapılması ise yargılama

başladığında bu rapora dair itirazlarını dile getiren tarafın kendi itirazı

dolayısıyla daha aleyhe oluşabilecek bir durumun önüne geçilmesine, başka bir

ifadeyle rapora itiraz şeklinde bir usul işlemini yapan tarafın bu işleminden

kendisinin değil karşı tarafın -itirazı yapan aleyhine- yararlanmasının

engellenmesine ve bu suretle itiraz edenin haklarının korunmasına yönelik

olabilir. Zira rapora itiraz eden taraf, kendi itirazı sonucunda itiraz öncesi

duruma nazaran daha aleyhine olacak bir durumla karşılaşacak olursa bu onun

itiraz hakkını kullanmaktan imtina etmesine yol açabilecektir (benzer yöndeki

değerlendirme için bkz. Ahmet Özgan ve Şule Özgan, § 59).

55. Ancak uyuşmazlığın esasıyla ilgili bilirkişi

raporundaki inceleme yönteminin veya sonucun ilgili uzmanlık alanı bakımından

uygunluğuyla ilgili haklı şüphelerin bulunması veya raporda açıklığa

kavuşturulması gereken hususlar olduğu gerekçesiyle ek veya yeni bilirkişi

raporu alınmasını isteyebilmenin yalnızca taraflara tanınan usuli bir güvence

olarak görülmemesi gerekir. Uyuşmazlıkların çözümü için öncelikle maddi

vakıanın/gerçekliğin aydınlatılması devletin ilgili hakları gerçekleştirme ve

koruma yükümlülüğünün bir gereğidir. Hukuk devleti ilkesinin ve bu doğrultuda

adil yargılanma hakkının da bir gereği olan bu yükümlülük uygulamada yargı

yetkisini kullanan mahkemelere düşmektedir. Nitekim kanunda bu gereklilik maddi

vakıayı/gerçekliği ortaya çıkarıp uyuşmazlığı çözmekle yükümlü mahkemeye

tanınan yargısal bir görev olarak belirlenmiştir. Kanuna dayalı haklı nedeni

gösterilmediği takdirde uyuşmazlığın esasıyla ilgili olarak mahkemenin vakıayı

aydınlatarak ulaştığı sonuçtan tarafların veya onlardan birinin

yararlanamayacağı ileri sürülemez. Aksinin kabulü ile maddi hak talebinin

kısıtlanması, usul hukukunun adil yargılanma hakkı güvenceleri içinde maddi

hukukun gerçekleşmesine, başka bir deyişle hakların korunmasına hizmet etme

amacına da aykırı olacaktır. Öte yandan devletin hakları koruma ve

gerçekleştirmeye ilişkin yükümlülükleri ve adil yargılanma hakkının

gerekleriyle bağdaşmayan, maddi gerçekliğin usule feda edilmesi anlamına gelen

böyle bir yoruma dayanılması hukuk devleti ilkesini de zedeleyecektir. (benzer

yöndeki değerlendirmeler için bkz. Ahmet Özgan ve Şule Özgan, § 60).

56. Bu itibarla yukarıda belirtilen bağlamda bir

müdahalenin meşru amacının varlığı konusunda da tereddüt bulunmakla birlikte bu

hususun aşağıda ölçülülük unsuru yönünden tartışılmasının uygun olacağı

değerlendirilmiştir.

(3) Ölçülülük

(a) Genel

İlkeler

57. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve

orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik

öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli

olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin

zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının

mümkün olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile

ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini

ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2016/16, K.2016/37,

5/5/2016; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013, §

38).

58. Mahkemeye erişim hakkının sınırlanması için seçilen

aracın öngörülen amaca ulaşılabilmesi bakımından elverişli olması gerekir.

Ayrıca seçilen araç bu hakkı en az zedeleyici nitelikte olmalıdır. Bununla

birlikte hakkı daha az zedeleyen aracın tercih edilmesi gerektiğinin

söylenebilmesi için söz konusu araç aynı amacı gerçekleştirmeye elverişli

olmalıdır. Daha hafif sınırlama teşkil eden aracın tercih edilmesi hâlinde

öngörülen amaç gerçekleşmeyecek ise daha ağır müdahale oluşturan aracın seçimi

hususundaki tercih, Anayasa’ya aykırı olmaz. Bunun dışında hangi müdahale

aracının tercih edileceği hususunda kamu otoritelerinin belli ölçüde takdir

yetkisi bulunmaktadır (Mustafa Berberoğlu, B. No: 2015/3324, 26/2/2020,

§ 48).

59. Öte yandan mahkemeye erişim hakkına yönelik müdahaleler

orantılı olmalıdır. Orantılılık, hakkın sınırlandırılması hâlinde elde edilmek

istenen kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir dengenin

sağlanmasını gerektirmektedir. Öngörülen tedbirin bireyi olağan dışı ve aşırı

bir yük altına sokması durumunda müdahalenin orantılı ve dolayısıyla ölçülü

olduğundan söz edilemez. Bu itibarla uygulanan tedbirle başvuruculara aşırı ve

orantısız bir yük yüklenmemesi gerekmektedir (Levent Tütüncü, B. No:

2015/3690, 18/7/2018, § 52).

60. Bireysel başvuru yolunun ikincillik niteliği gereği,

ilgili mevzuatı yorumlamak derece mahkemelerinin görevi olup Anayasa

Mahkemesinin bireysel başvuruda incelediği husus Anayasa'da güvence altına

alınan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğidir. Bu kapsamda dava

öncesinde düzenlenen ya da yargılama sürecinde alınan bilirkişi raporuna itiraz

edilmemesine bağlanan hukuksal sonuçları ilgili hukuk kuralları çerçevesinde

değerlendirmek Anayasa Mahkemesinin görevi değildir. Anayasa Mahkemesinin bu

hususta üstleneceği rol, derece mahkemelerinin bilirkişi raporuna itiraz

edilmemesi hâlinin karşı taraf lehine usuli kazanılmış hak teşkil edeceğiyle

ilgili yorumlarının Anayasa'da güvence altına alınan adil yargılanma hakkı

kapsamındaki mahkemeye erişim hakkına etkisini somut olayın şartları ışığında

incelemektir.

61. Bu itibarla hâkimin uyuşmazlığın çözümü için

başvurduğu bilirkişi incelemesi neticesinde düzenlenen raporu değerlendirme

konusundaki takdirinin ortadan kaldırılması ve bu suretle dava yoluyla hak ve

menfaatlerini korumak isteyen kişilerin bu haklarının yargı kararıyla hüküm

altına alınmasına engel olunması mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir. Bu

nedenle mahkemelerin bilirkişi raporuna itiraz edilmemesine bağlanan bu tür

hukuksal sonuçlarla ilgili usul kurallarını uygularken yargılamanın

hakkaniyetine zarar getirecek nitelikte tutumlardan, yorum ve

değerlendirmelerden kaçınmaları gerekir.

(b) İlkelerin

Olaya Uygulanması

62. Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru kapsamında

yaptığı değerlendirmelerde kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya

mahkeme kararını anlamsız hâle getiren, başka bir anlatımla mahkeme kararını

önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamaların mahkemeye erişim hakkını ihlal

edebileceğini ifade etmiştir (Özkan Şen, § 52).

63. Somut olaydaki müdahalenin mahiyeti itibarıyla

ölçülülüğünün değerlendirilmesi bakımından asıl önem taşıyan unsurun orantılılık

olduğu değerlendirilmiştir. Bu itibarla Mahkemenin yargılama öncesinde SGK

tarafından düzenlenen maluliyet raporuna başvurucunun itiraz etmemesi nedeniyle

maluliyet oranı yönünden karşı taraf lehine usule ilişkin kazanılmış hak

oluştuğu gerekçesiyle maluliyet oranının daha yüksek hesaplandığı ATK raporunu

hükme esas almayarak tazminat miktarını SGK raporuna göre hesaplamasının başvurucuya

aşırı ve orantısız bir külfet yükleyip yüklemediğinin irdelenmesi gerekir.

64. Dava açmak kişilerin belirli bir konuda sahip

olduklarını iddia ettikleri bir hakka yönelik olarak hukuksal bir sonuç, hüküm

elde etmek için yargı organına başvurmalarını ifade etmektedir. Bu itibarla

davayı çözecek yargı merciinden beklenen, delilleri değerlendirmek ve hukuk

kurallarını yorumlamak suretiyle uyuşmazlıktaki maddi gerçeği ortaya çıkarmak,

böylece davanın her iki tarafına da hakkı olanı teslim etmektir. Nitekim 6100

sayılı Kanun'da hâkimin bilirkişi raporu da dâhil olmak üzere delilleri

serbestçe değerlendirmesinin, gerekirse yeniden bilirkişi raporu alma yoluna

gidebilmesinin öngörülmesi de özünde bu amaca hizmet etmektedir (Ahmet Özgan

ve Şule Özgan, § 69).

65. Hâkimin taraflardan birinin talebi ya da resen

gördüğü lüzum üzerine aldığı bir bilirkişi raporunu, yargılama öncesinde

alınmış bir bilirkişi raporuyla ilgili olarak karşı taraf lehine usuli

kazanılmış hak oluştuğu gerekçesiyle hükme esas alamayacağını kabul etmek

hâkimin uyuşmazlığın çözümü için gerekli delilleri değerlendirmesi hususundaki

takdirinin ortadan kaldırılması ve onun aslında bu deliller sayesinde tespit

ettiği maddi bir gerçeği ve buna bağlı olarak oluşması gereken hukuksal durumu

hüküm altına almasının engellenmesi sonucunu doğurur. Başka bir anlatımla böyle

bir durumda bireyin hakkının varlığı dava sürecinde olgusal bir gerçeklik

olarak da tespit edilmesine rağmen bu gerçeklik bizzat o hakkın teslimi

amacıyla başvurulan yargı mercii tarafından yok sayılmış, görmezden gelinmiş

olur. Kişinin maddi hukuka göre sahip olduğu bir hakkın dava vasıtasıyla elde

edilmesi bir yana salt usuli gerekçelerle yargı kararıyla görmezden gelinmesi

ise dava açma kavramının temel mantığıyla bağdaşmadığı gibi dava

açılmasını anlamsız hâle getirir ve karşı tarafın gerçekte sahibi olmadığı bir

hakkı usuli uygulamalar sayesinde elde etmesi gibi hakkaniyetsiz bir sonuca yol

açabilir (benzer yöndeki değerlendirme için bkz. Ahmet Özgan ve Şule Özgan,

§ 70).

66. Bu bağlamda bireysel başvuruya konu davada da

Mahkeme, başvurucunun maluliyet oranına ilişkin olarak yargılama öncesinde

düzenlenen SGK raporuna davalının itiraz etmesi üzerine maluliyet oranının

belirlenmesi için ATK'dan rapor istemiştir. ATK tarafından düzenlenen raporda

maluliyet oranının daha yüksek belirlenmesi üzerine Mahkeme, SGK raporuna

başvurucunun itiraz etmemesinin davalı lehine usuli kazanılmış hak oluşturduğu

kabulüyle ATK raporunu hükme esas almamış ve yine aynı gerekçeyle söz konusu

raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesine yönelik yeni bir rapor aldırılması

yoluna da gitmeden başvurucunun uğradığı zarar miktarını yargılama öncesinde

alınan rapordaki maluliyet oranı üzerinden değerlendirmiştir.

67. Bu çerçevede başvurucunun maluliyet oranının daha

yüksek olabileceği Mahkemece uyuşmazlığın çözümü için başvurulan bilirkişi

incelemesi yoluyla olgusal olarak tespit edildiği hâlde bu durumun salt usule

ilişkin sebeplerle, zararının belirlenmesinde -gerektiğinde daha ileri bir

inceleme yapılması yoluna da gidilmeden- değerlendirmeye alınmaması ve

başvurucunun bu bağlamdaki fazlaya ilişkin talepleri için yeni bir dava açma

yoluna yönlendirilmesi başvurucuyu gerçekte maddi hukuka göre sahip olabileceği

hakkını aynı davada tam olarak talep etme imkânından yoksun bırakmıştır.

Dolayısıyla usule ilişkin bu uygulamanın başvurucunun söz konusu hakkı elde

etmek amacıyla açtığı davayı anlamsız hâle getirdiği, bu suretle başvurucuya

şahsi olarak ağır ve orantısız bir külfet yüklediği değerlendirilmiştir. Bu itibarla

başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu

sonucuna varılmıştır.

68. Diğer yandan somut başvuruya konu dava iş kazasına

bağlı olarak meydana gelen iş gücü kaybından doğan zararın tazmini talebine

ilişkindir. Bu tür davalarda kişilerin maluliyet oranının belirlenmesi uzmanlık

gerektiren teknik bir konu olup nitekim mahkemeler de uygulamada tereddütlü

durumlarda maluliyet oranının tespiti için resen ya da tarafların talebi

üzerine bilirkişi incelemesi yoluna başvurmaktadır. Dolayısıyla bu tür teknik

bir konuda, dava açtığı sırada kişiden maluliyet oranının gerçekte ne olduğunu

net bir şekilde öngörmesini ve davadaki talebini buna göre kesin olarak

oluşturmasını/sınırlandırmasını beklemek işin mahiyeti ve uyuşmazlığın niteliğiyle

bağdaşmaz. Bu bağlamda somut olayda başvurucunun dava dilekçesinde SGK

tarafından maluliyet oranının %14 olarak tespit edildiğinden bahsetmekle

birlikte bu durumu bir olgu, maluliyetinin varlığına ilişkin hukuki bir delil

olarak sunduğu, buna karşılık taleplerini bu oran üzerinden sınırlandırdığına

dair bir ifade kullanmadığı, bilakis dilekçede bildirdiği tazminat miktarı

dışında sair talep ve dava haklarını da saklı tuttuğunu belirttiği görülmüştür.

Bu itibarla başvurucunun maluliyet oranı konusunda talebini sınırlandırdığından

söz edilemeyeceğinden yukarıda ihlal sonucuna varılırken yapılan

değerlendirmelerin yargılama usulü ilkelerinden olan ve hâkimin tarafların

talep sonuçlarıyla bağlı olmasını, ondan fazlasına veya başka bir şeye karar

verememesini ifade eden taleple bağlılık ilkesini zedeleyen bir yönünün

bulunmadığı da açıktır.

69. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 36. maddesinde

güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim

hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

B. Makul Sürede

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

70. Başvurucu, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

71. Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru ile

benzer nitelikte olan Veysi Ado ([GK] B. No: 2022/100837, 27/4/2023)

kararında uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede Anayasa

Mahkemesi 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine

Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'un

geçici 2. maddesinde 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanun'un 40. maddesi ile

yapılan değişikliğe göre 9/3/2023 tarihi (bu tarih dâhil) itibarıyla derdest

olan, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddialarıyla yapılan

başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden

yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile

bağdaşmayacağı neticesine varmıştır. Somut başvuruda, anılan kararda açıklanan

ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır.

72. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer

kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının

tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

VI. GİDERİM

73. Başvurucu; ihlalin tespiti ile yeniden yargılama

yapılması ve 50.000 TL maddi, 20.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

74. Başvuruda tespit edilen hak ihlalinin sonuçlarının

ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar

bulunmaktadır. Bu kapsamda kararın gönderildiği yargı mercilerince yapılması

gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatmak ve Anayasa Mahkemesini

ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere

uygun yeni bir karar vermektir (Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875,

7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2), B. No: 2016/12506,

7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No:

2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).

75. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından

başvurucunun tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VII. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

2. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine

ilişkin iddianın başvuru yollarınıntüketilmemesi nedeniyle KABUL

EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil

yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının

ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak

üzere Soma İş Mahkemesine (E.2014/436, K.2015/373) GÖNDERİLMESİNE,

D. Başvurucunun tazminat taleplerinin REDDİNE,

E. 364,60 TL harç ve 18.800 TL vekâlet ücretinden oluşan

toplam 19.164,60 TLyargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,

F. Ödemenin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine

ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına,

ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine

kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

21/12/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Hasan Tahsin GÖKCAN

Başkanvekili

:

Kadir ÖZKAYA

Üyeler

:

Engin YILDIRIM

Muammer TOPAL

M. Emin KUZ

Rıdvan GÜLEÇ Yusuf Şevki HAKYEMEZ Yıldız SEFERİNOĞLU Selahaddin MENTEŞ Basri BAĞCI İrfan FİDAN Kenan YAŞAR Muhterem İNCE Raportör : Duygu KALUKÇU Başvurucu : İsmail TUNCEL Vekili : Av. Şerife ÇIPLAK

Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, E. 2019/8609, 21 Aralık 2023 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. IV. İlgili
  10. Hukuk
  11. A. Ulusal Hukuk
  12. B. Uluslararası
  13. V. İnceleme Ve
  14. Gerekçe
  15. A. Mahkemeye
  16. B. Makul Sürede
  17. VI. Giderim
  18. A. 1. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin
  19. B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil
  20. C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının
  21. F. Ödemenin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine
  22. G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  23. M. Emin KUZ
  24. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Genel Kurul
Başvuru No
2019/8609
Tarih
21 Aralık 2023

İlgili Kararlar

  • Sadi Yıldırımoğlu Başvurusu (B. No: 2021/24447)
  • Önder Çetin Başvurusu (B. No: 2020/35096)
  • Efthymia Meentzlou ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2019/5202)
  • Jalal Baghırov Başvurusu (B. No: 2021/28076)
  • Erol Canbaz Başvurusu (B. No: 2021/18914)
  • Hüdaverdi Cankara Başvurusu (B. No: 2018/11198)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.