İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Mümtazer Türköne Başvurusu (B. No: 2017/17839)

1. Başvuru; tutuklamanın hukuki olmaması, tutukluluğun makul

Başvuru No2017/17839Tarih27 Kasım 2019Okuma85 dk · 17.019 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Mümtazer Türköne Başvurusu

Karar tarihi
27 Kasım 2019
Başvuru Numarası
2017/17839
R.G. Tarih ve Sayı
10/1/2020 - 31004
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

17.019 kelime·85 dk okuma·16 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; tutuklamanın hukuki olmaması, tutukluluğun makul

süreyi aşması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması, tutukluluk

incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması, sulh ceza

hâkimliklerinin bağımsız ve tarafsız olmaması, tutukluluğun gözden geçirilmesi

kararlarının tebliğ edilmemesi ve tutukluluğa itirazın incelenmemesi,

tutukluluğa etkili itiraz hakkının kullanılamaması nedenleriyle kişi hürriyeti

ve güvenliği hakkının, mal varlığına tedbir konulması nedeniyle çeşitli anayasal

hakların, ceza infaz kurumundaki kısıtlamalar nedeniyle haberleşme

hürriyetinin, siyasetçilerin açıklamaları nedeniyle masumiyet karinesinin,

gazetecilik faaliyeti ve ifade özgürlüğü kapsamındaki eylemlerin tutuklamaya

konu edilmesi nedeniyle de ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği

iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 28/3/2017 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.

7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını Anayasa

Mahkemesine sunmuştur.

III. OLAY VE OLGULAR

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal

Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler

çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:

9. Başvurucu; kamuoyunca bilinen bir gazeteci, yazar ve

akademisyendir.

10. Türkiye 15 Temmuz 2016 gecesi askerî bir darbe teşebbüsüyle

karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü

hâl ilan edilmesine karar verilmiştir. Kamu makamları ve soruşturma mercileri

-olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de uzun yıllardır

faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı

Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak

isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No:

2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25).

11. Bu kapsamda FETÖ/PDY'nin kamu

kurumlarındaki eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı

alanlardaki yapılanmalarına yönelik ülke genelinde soruşturmalar yapılmış; çok

sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır.

12. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucunun da

aralarında bulunduğu ve çoğunluğu gazeteci, yazar ve akademisyen olan şüpheliler

hakkında FETÖ/PDY'nin medya yapılanmasıyla bağlantılı

olarak soruşturma başlatılmıştır.

13. Başvurucu, anılan soruşturma kapsamında 27/7/2016

tarihinde gözaltına alınmıştır.

14. Başvurucunun ifadesi 2/8/2016 tarihinde İstanbul İl Emniyet

Müdürlüğünde alınmıştır. İfade alma işlemi sırasında başvurucunun müdafii de hazır bulunmuştur. İfade tutanağında

belirtildiğine göre ifade alma işlemi öncesinde, isnat edilen suçlar

başvurucuya açıklanmıştır. İfadesine esas olmak üzere başvurucuya, darbe

girişiminde bulunan FEFÖ/PDY'nin yapısının nasıl

olduğu, örgütün yayın organlarında veya diğer alanlarda kendisine bir görev

verilip verilmediği, herhangi bir internet sitesinde Fetullah

Gülen'in yaptığı konuşmaları takip edip etmediği, örgütün hangi kademesinde ne

tür görevler aldığı, sorumlu olduğu ya da emir aldığı kişilerin kim olduğu,

örgütün medya organlarının yayın politikasının nasıl şekillendiği ve örgüt

liderinin yayın organlarıyla irtibatının nasıl sağlandığı, örgüt lideriyle

irtibatının bulunup bulunmadığı ve örgüt liderini ziyaret edip etmediği, darbe

girişiminden önceden haberdar olup olmadığı, darbe girişiminde bulunan

kişilerle ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) personeliyle bir irtibatının olup

olmadığı sorulmuştur. Başvurucuya ayrıca 4/2/2016 ("Arınç Sarayı Sur'daki

Tünellere Sokuyor" başlıklı) ve 5/2/2016 tarihli ("Dolmabahçe'de

Sona Eren Neydi" başlıklı) yazılarıyla darbe girişimini meşru kılmaya

çalışıp çalışmadığı sorulmuştur. Başvurucuya ayrıca "Devri Sabık Yaklaşırken", "Türkiye'nin Yeni Aktörleri" başlıklı

yazılar, "İktidarın Kulpunu Nasıl

Teslim Edecekler" başlıklı yazılarla darbe girişimini meşru

kılmaya çalışıp çalışmadığı, bu yazıları kimlerden talimat alarak yazdığı,

darbe girişiminden haberdar olup olmadığı, 17/25 Aralık soruşturmalarına ilişkin

süreç sonrasında da Fetullah Gülen tarafından

yönetildiği bilinen Zaman gazetesinde neden kalmaya ve örgütü desteklemeye

devam ettiği sorulmuştur.

15. Başvurucu; ifadesinde, köşe yazarı olarak gazete

yöneticilerinden ve dışarıdan herhangi bir talimat almadığını, yazılarını kendi

iradesi ve görüşleri doğrultusunda yazdığını, "Devri Sabık Yaklaşırken" başlıklı yazısında iktidarı

eleştirdiğini ancak darbeyi değil demokratik muhalefeti savunduğunu, 4/2/2016

ve 5/2/2016 tarihli yazılarının ise çözüm süreci sonunda gelen şehit

haberlerine bir tepki niteliğinde olduğunu, bu yazılarında da demokratik çözüm

arayışlarından yana olduğunu ifade ettiğini, Fetullah

Gülen'in konuşması ile bu yazılar arasında zamansal olarak uyumsuzluk

bulunduğunu ve onları anılan konuşmadan önce kaleme aldığını, yazısıyla bu

konuşma arasında bir ilişki olmadığını, darbelere her zaman karşı olduğunu,

suçlamaları kabul etmediğini belirtmiştir.

16. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 4/8/2016 tarihinde başvurucuyla birlikte on dört şüpheliyi

tutuklanması talebiyle İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir.

Tutuklama talep yazısında "Şüphelilerin,

terör örgütü FETÖ/PDY'nin yönetimindeki Feza

Gazetecilik A.Ş. ve bu şirketlerle birlikte hareket eden örgüte ait diğer

şirketlerde örgüt propagandası yapacak, terör örgütünü meşru gösterecek şekilde

yayınlar yaptıkları, bu şirketlere olası kayyum atanması hususları göz önüne

alınarak eylem ve fikir birliği içerisinde şirketin mal varlıklarını

birbirlerine devrettikleri, örgüte ait şirketlerin mal varlıklarının suçta

kullanılması nedeniyle müsaderesini önlemeye yönelik tedbirler aldıkları,

gazete dergilerinde yazı yazanların örgütün işlediği suçları meşru göstermeye

çalıştıkları, meşru gösterdikleri ve örgüte mali yönden mallarını korumaya

yönelik faaliyetlerine destek oldukları, FETÖ/PDY'nin

15/07/2016 tarihinde meşru Türkiye Cumhuriyeti hükumetini devirmeye yönelik

darbe girişimine kalktığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını öldürmeye

kalkıştığı, yüzlere vatandaşımızı şehit ettikleri, tanklar ile sivil vatandaşın

araçları üzerinden geçerek acımasızca vatandaşlarımızı ezerek şehit ettiği,

masun insanların vatanı ve bayrağını terör örgütü üyelerinden korumak için

tankların önüne çıktığında keskin nişancılar ile tank ve tüfekler ile sivil vatandaşın

üzerine hedef alarak ateş ettikleri, Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisini

tarih boyunca hiç bir düşmanın dahi yapmadığı şekilde ilk defa bu örgütün

bombaladığı, örgüt lideri Fetullah Gülen'in terör

örgütü FETÖ/PDY'nin başarısız olması sonucu bunun

mutluluğunu yaşayan kahraman Türk Vatandaşlarını 'ahmaklar' diye niteleyerek

Türk Milletine hakaret ettiği, yabancı basın yayın organlarına çıkarak, adeta

Türkiye'nin yabancı güçler tarafından işgal edilmesini istediği, şüphelilerinde

bu örgüt lideri yönetimindeki kişinin istediği şekilde örgütün medya ayağını

oluşturdukları, bu örgüt lideri ile eylem ve fikir birliği içerisinde hareket

ettikleri, şüphelilerin üzerine atılı suçu işlediğine dair kuvvetli suç

şüphesinin varlığını gösteren olguların ve tutuklama nedeninin bulunduğu"

gerekçesiyle tutuklanmalarına karar

verilmesi istenmiştir.

17. Savcılığın talep yazısı, sorgu işlemi öncesinde İstanbul 4.

Sulh Ceza Hâkimliği tarafından başvurucuya okunmuştur. Ayrıca sorgu

tutanağında, başvurucuya isnat edilen suçların okunup anlatıldığı da

belirtilmiştir. Bu sırada başvurucunun avukatı hazır bulunmuştur. Başvurucu,

sorgu sırasında kolluk tarafından alınan ifadesini tekrar ettiğini belirtmiş ve

ek olarak "Ben yaklaşık 30 yıldır

siyaset biliminin çok geniş alanlarında yazılar yazan bir akademisyenim.

Yayınlanmış 16 kitabım mevcuttur. Bu kitaplardan ikisi doğrudan darbeler

hakkında yazılmıştır. Diğer kitaplarımda da eksiksiz ve istisnasız demokrasi

müdafaası yapılmaktadır. Bu uzmanlık birikimiyle darbe tehditi

konusunda toplumu cesaretlendirmek ve darbecileri caydırmak konusunda çok ciddi

katkılarım olmuştur. Darbe günü sayın Cumhurbaşkanının halkı sokağa çağırması

hem gazetede köşemde ve televizyon programlarında defaatle

dile getirdiğim ve patenti bana ait olan bir tezdir. Bunu darbe konusu gündeme

geldiği zamanda dile getirmiş ve tavsiyelerde bulunmuşumdur. Nitekim emniyette

alınan ifademde kanıt dosyası olarak bana sunulan 5 makalenin hiçbirinde

teşbih, mecaz, metafor ve hatta eşiğin aklına karpuz kabuğu düşürmek kabilinden

darbe iması addedilecek tek kelime yoktur. Tersine hükumeti eleştirirken çözüm

olarak dosyada yer alan her yazıda da demokratik çözümler, alternatifler,

sandık ve seçim gösterilmiştir. Hükumete karşı eleştirilerim var ve bu eleştirilerim

özellikle darbe konusundaki hassasiyetimden eleştiri özgürlüğünün geniş

tutulmasının darbe iklimini de yok edeceğini bildiğim için sürdürdüm. Ben

radikal hatta keskin addedilecek bir darbe karşıtıyım. Bunun tek bir istisnası

yoktur. Nitekim darbe gecesi de meşru hükumetin yanında yer aldığımı belirten

akabinde darbenin ihanet ve şerefsizlik olduğunu belirten twetler

attım. Sonrasında da darbe tehditi devam ederken

hükumeti destekleyen darbeyi lanetleyen ve bütün toplumun dikkatini ve darbe

sonrası toplumu restore edecek bu travmanın geçmesini sağlayacak uyarılarda

bulundum. Benim kadar radikal bir darbe karşıtının darbeci ithamına maruz

kalmasını gördüğüm muamelenin ötesinde çok onur kırıcı buluyorum. Özellikle

darbe gündemi sonrasında ülkenin duyduğu birlik beraberlik için çaba harcama

zamanı varken şahsımın bilhassa uluslararası camia da 'iktidarı eleştirenler

darbe karşıtı olarak tutuklanıyor' şeklinde aleyhe bir propagandaya konu

edilmesinden ülkem ve milletim adına derin bir üzüntü duyarım. Fethullah Gülen örgütü ile herhangi bir bağlantım yoktur.

Kendisini tanıyorum. Zaman gazetesinin onun kontrolünde olduğunu biliyorum.

Kendisi ile 2006 ve 2011 yılında 2 defa görüştüm. Aramızda kayda değer bir

görüşme olmadı. Yanımda da AK partili yöneticiler mevcuttu. En son darbe

olayından sonra çoğunluk gibi ben de hayal kırıklığı yaşadım ve o camia ile

birlikte olmaktan dolayı pişman oldum. Ben bir yazar olarak daha fazla

okuyucuya ulaşmak amacıyla Türkiye'de trajı en yüksek

gazete olan Zaman gazetesinde yazmayı tercih ettim. Esasında başkada yazı

yazabileceğim gazete yoktur. Kişilik olarak muhalif bir yapım vardır. Benim

hükümete karşı eleştirilerim demokrasinin ve özgürlüklerin genişleyip darbe

teşebbüslerinin engellenmesi amacına yöneliktir. Gazetede yazdığım süre boyunca

hangi konularda yazı yazacağım konusunda açıktan bir müdahale olmadı. Bazen

farklı konularda yazmam için güncel olaylar hatırlatıldı ve tavsiye edildi.

Yazdığım hiçbir yazıya müdahale edilmedi. Şahsen de gazetenin yayın politikası

ile kendimi bağlı hissetmedim. Zaman zaman manşetlerde savunulan görüşlere

aykırı yazılar yazdım. 2004 yılındaki Fethullah Gülen

cemaatinin faaliyetlerinin sona erdirilmesine dair karar hakkında 2013 yılında

aykırı görüşlerimi bildirdim ve MGK'nın o anki şartlarına göre karar aldığını

ve Fethullah Gülen cemaatine herhangi bir olumsuz bir

uygulamanın hükümet tarafından uygulanmadığını belirttim. Bu yazı gazetenin

yayın politikasına aykırı bir yazıydı. Buna rağmen bu yazıya da müdahale edilmedi."şeklinde

beyanda bulunmuştur.

18. İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliğince 4/8/2016 tarihinde,

başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme

suçundan tutuklanmasına karar verilmiştir. Hâkimlik "... şüphelilerden Mümtazer Türköne'nin ... örgüt adına yayın yapan gazetede yazarlık

yaptığı ve yazıları ile Fetö terör örgütünün

amaçlarına hizmet etmek ... suretiyle örgüt üyesi olmamakla birlikte söz konusu

örgüte yardım ettikleri kanaatine varılmıştır." şeklindeki değerlendirme ile başvurucu

yönünden silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğine dair kuvvetli suç

şüphesinin bulunduğu sonucuna varmıştır.

19. Kararın tutuklama koşullarına ilişkin kısmı şöyledir:

"...Yüklenen silahlı terör örgütüne üye

olma ve silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme suçlarının

kanunda öngörülen ceza miktarı, işlendiği iddia edilen suçun önemli ve ciddi

sayılan katalog suçlardan olması nedeniyle tutuklama nedenin 'kanun gereğince'

var sayılmıştır. Soruşturmanın henüz tamamlanmaması nedeniyle şüphelilerin delilleri

yok etme, gizleme, tanıklar üzerinde baskı oluşturma şüphesinin bulunduğu, işin

önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik önlemi değerlendirildiğinde,

Türkiye CumhuriyetiAnayasasının 13. maddesindeifade olunan ‘ölçülülük’ ilkesi uyarınca, daha

hafif koruma önlemi olanadli kontrol tedbiri

uygulanmasının bu aşamadasoruşturmaya konu suç ve bu

şüpheliler açısından ‘yetersiz’ kalacağı ve amaca hizmet etmeyeceği kanaatine

varılarak şüpheliler ve müdafilerinin serbest bırakılma istemlerinin REDDİ ile ...5271

sayılı CMK’nın 100 ve devamı maddeleri uyarınca ayrı

ayrı tutuklanmalarına ... [karar verildi.]"

20. İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliğince 29/12/2016 tarihinde,

dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda başvurucunun tutukluluk hâlinin

devamına karar verilmiştir.

21. Başvurucunun bu karara yaptığı itiraz, İstanbul 1. Sulh Ceza

Hâkimliğinin 27/2/2017 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Bu kararın başvurucuya

tebliğ edilip edilmediği belirlenememiştir.

22. Başvurucu 28/3/2017 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

23. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 10/4/2017 tarihli

iddianamesi ile başvurucunun anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme,

Türkiye Büyük Millet Meclisini (TBMM) ortadan kaldırmaya veya görevini

yapmasını engellemeye teşebbüs etme, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan

kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme ve silahlı terör

örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçlarını işlediğinden

bahisle cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde kamu davası

açılmıştır.

24. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi 24/4/2017 tarihinde, iddianamenin kabulüne karar

vermiş ve E.2017/112 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır.

25. İddianamede ilk olarak FETÖ/PDY'nin

kuruluşu, amacı, yöntem ve stratejisi, hiyerarşik yapısı, istihbarat ağı, mali

yapısı ve gelir kaynakları, silahlı gücü, emniyet ve yargı yapılanmasını

kullanarak gerçekleştirdiği bazı yasa dışı faaliyetlere yönelik iddialara

değinilmiştir. Sonrasında FETÖ/PDY'nin medyadaki

yapılanmasına ve faaliyetlerine yer verilmiş; özellikle bu yapılanmanın, medya

unsurlarının kamuoyunca bilinen isimleriyle Tahşiye, 17/25 Aralık, MİT tırları ve Selam-Tevhid-Kudüs Ordusu soruşturmalarına ilişkin

etkilerine dair açıklamalar yapılmıştır.

26. Savcılık; başvurucunun da aralarında bulunduğu şüphelilerin

FETÖ/PDY'nin medya gücünü oluşturduklarını, örgütün

genel amacı doğrultusunda anayasal düzeni, TBMM'yi ve Türkiye Cumhuriyeti

Hükûmetini ortadan kaldırmak için örgüt stratejisi ve hiyerarşisi içinde

rollerini yerine getirerek üzerilerine atılı suçları

işlediklerini ileri sürmüştür. Başvurucunun da aralarında bulunduğu şüpheliler

yönünden Savcılık tarafından yapılan hukuki değerlendirmenin ilgili kısımları

şöyledir:

"...

Şüpheliler Mümtazer Türköne., A.B., İ.K., A.T.A., M.Ü., Ş.A, N.U., L.S.,

O.K.C., ve İ.D.D. FETÖ-PDY medya organlarında görev yapan köşe yazarlarının;

yazı başlıklarının ve yazılarından seçilen kısımların 'cımbızla çekilip'

alınmadığı, konjonktürel ve tarihi perspektifle

bakıldığında bu yazılardaki ifadelerin 'mecaz' ya da 'metafor' olarak izah

edilemeyeceği, genel olarak operasyonların ve yargı sürecinin devam ettiği

dönemlerde kaleme alınan yazılarda Hükümete sadece muhalefet yapılmadığı veya

eleştiri yöneltilmediği; görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi

basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve

kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullandıkları ya da ön

hazırlık niteliğinde yazılar yazdıkları; şüpheli yazarların genel itibariyle de

süreç içerisinde böyle bir duruş sergiledikleri, basın ve ifade özgürlüğünün

sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal

niteliğinde ifadeler kullanarak örgüt amacına hizmet ettikleri; ulusal

güvenliği tehdit edebilecek, toplum huzurunu, toplumsal barışı ve asayişi

bozabilecek beyanlarda bulundukları, askeri darbe çağrısında bulunmaktan

çekinmedikleri, bu haliyle şüpheli yazarların gerek suç unsuru ihtiva ettiği

tespit edilen yazılarıyla gerek tek başına suç unsuru olduğu belirlenememekle

birlikte örgütsel hedef ve amacı tamamlayan yazılarla FETÖ-PDY terör örgütü

hiyerarşisi içerisindeki görevlerini yerine getirdikleri,

...

Bu şekilde ... şüphelilerin FETÖ-PDY silahlı

terör örgütünün medya gücünü oluşturdukları ... üzerlerine atılı suçları

işledikleri anlaşılmıştır."

27. İddianamede, genelde suçlamalara konu olan gazete

yazılarının yayın tarihlerine ve başlıklarına yer verilip bu yazıların hangi

amaçla yazıldığına değinilmiştir. Başvurucu yönünden bu suçlamaların Zaman

gazetesindeki yazılarına dayandırıldığı görülmektedir. Bu yazılara ve

Savcılığın bunlara ilişkin iddianamedeki değerlendirmelerine aşağıda yer

verilmiştir:

i. 23/12/2013 tarihli, "Gemi

Hızla Su Alıyor" başlıklı

yazının içeriği şöyledir:

"Kaptanın marifetinin

fırtınalı denizde belli olması, Başbakan'ın sık kullandığı bir benzetme idi.

Fırtına dehşetli, üstelik tam gövdeden bir torpil yemiş olan gemi hızla su

alıyor. Siyasî maharetinin tam bu krizde hükmünü yürütmesi lâzım; ancak

Başbakan kilitlenmiş görünüyor. Teşbihleri gerçeğe uygun yapalım. Su alan gemi

Türkiye, hükümet değil. Bir hükümet gider, yenisi gelir. Ülkenin kayıplarını

telafi etmek için millet bedel ödeyecek.

Başbakan, bütün siyasî kariyeri boyunca

kendisine hiç yakıştırılmayacak bir hatada ayak diriyor. Zan altında bulunan

Bakan, kendisini soruşturacak olan polisleri kıyma makinesinden geçiriyor.

Çürük elmaları ayıklamak Başbakan'ın görevi; tersine onları yetkili pozisyonda

tutmak çok ağır bir sorumluluk. Başbakan'ın savunma argümanlarının tamamı

yanlış. 'Neden haber vermediler' tepkisi ile başlayan savunma hatası, aynı

şekilde devam ediyor. Savcı emrinde soruşturma yürüten polislerin haber vermesi

kanunen suç teşkil ediyordu. Doğrudan İçişleri Bakanı'nı hedef alan bir

soruşturmayı, ona haber vermek hangi akla uyar? 'Dış mihraklar', 'kirli

ittifak', 'devlet içinde çete' argümanlarının iki zayıf tarafı var. Birincisi,

11 yıldır devleti yöneten hükümet, ülkenin asayiş ve güvenliğini emanet ettiği

polis kadrolarını 'çete' olmakla itham ediyor. O zaman biz kime güveneceğiz?

İkincisinin hiç mazur görülecek bir tarafı yok: Velev ki yolsuzluk soruşturması

dış mihrakların marifeti; o zaman yolsuzlukları sineye mi çekeceğiz? Dış

mihrakların ve çetelerin teşhir ettiği yolsuzluklara sayılmaz mı diyeceğiz?

Bugün Resmi Gazete'de yer alan, Adli Kolluk Yönetmeliği'nde yapılan

değişiklik, Başbakan'ın ilk gün 'amirlerine neden bilgi vermediler'

eleştirisinin yanlışlığına ters bir delil. Yönetmelik değişiyor ve en üst amire

bilgi verme zorunluluğu getiriliyor. Bu delil aynı zamanda kriz yöneten

karargâhın ne kadar dağılmış vaziyette olduğunu gösteriyor. 'İçişleri Bakanı

hakkında yürütülen soruşturmayı, içişleri bakanına haber verme zorunluluğu'

anlamına gelen bu değişiklik, hukuk devletinin en temel rüknüne aykırı. CMK'da kapı gibi 157. madde var. Soruşturmalar gizli ve

yönetmelik değişikliği ile 'soruşturmanın gizliliğini ihlal' suçu ortadan

kalkmaz. CMK'ya göre savcının emrinde soruşturmada

görev alan polis, en üst amire haber verdiği zaman suç işlemiş olur ve

tutuklanmak üzere kendisini hakîmin karşısında bulur. Doğrusu da budur.

Gemi yalpalıyor. Kaptan sakin bir limana

ilerlemek yerine fırtınanın tam merkezinde kalmakta ısrar ediyor. Doğrusu,

kangren olan kolu kesip atmak. 'Soruşturma devam ediyor' diyerek, elinde güç

bulunduranlar masumiyet karinesine sığınamaz. Tersine ellerindeki gücü,

soruşturmanın selameti için kullandıklarını göstermeleri lazım. Doğal olanı,

şaibeli bakanların anında görevden alınması ve aklanma iradesi sergilenmesiydi.

Artık bu saatten sonra, rüşvet almakla itham edilen bir İçişleri Bakanı'nın

emniyet teşkilatında yaptığı kıyımı kimse kolay kolay halka izah edemez.

Sert tartışmalar, sert kutuplaşmalar

getiriyor. Taraf olmaya gerek yok; bu konu sadece haktan hukuktan yana olunacak

bir durum. Sağduyu, gerçeğin ortaya çıkmasını emrediyor. Yolsuzluk yapan

kulağından tutulacak ve cezasını çekecek; AK Parti varsa safralarından kurtulup

yoluna devam etsin. Bu tartışmayı, parti aidiyetleri üzerinden sürdürmek ortak

değerlerimize zarar verir. Rüşvet alındı mı? Yolsuzluk yapıldı mı? Bilmiyoruz.

Adli kolluk yönetmeliği değişikliği gibi adımlar, Hükümet'in bu iddiaların

üzerine gidilmesini engellemek için akla zarar işler yaptığını gösteriyor.

Türkiye 'ameliyat yapılan bir ülke' haline

gelmemeli. 'Dış mihraklar, bakanlara rüşvet dağıtarak Türkiye'de ameliyat

yaptılar' argümanını, 'rüşvet almasalardı ve bu operasyonu yaptırmasalardı'

cevabı çürütmek için yeterli değil mi?

Hükümetin yaklaşımı, soruşturmanın ötesinde

Türkiye'nin hassas dengelerini sarsan ilave bir faktöre dönüşüyor. Başbakan

için doğru tek ölçü var: Bakanlarına veya partisine değil, yönettiği Türkiye'ye

sahip çıkmak. Su alan gemi Türkiye çünkü."

ii. 24/12/2013 tarihli, "Başbakan

Kaybettiği Savaşı Sürdürüyor" başlıklı yazının içeriği

şöyledir:

"Sözleri zaten bir

stratejiyi veya siyasî bir hesabı değil, öfke ve intikam duygularını

yansıtıyor. 'Velev ki' Cemaat'i önce didik didik

doğradı sonra da darmadağın etti. Eline ne geçer? Derdine çare olur mu? 11

yıllık iktidar gücünü ve halk nezdindeki karizmasını saplandığı bataklığı aşmak

için tüketiyor. Sırtındaki ağır yükle bu badireyi geçmesi imkânsız.

Durumu özetleyen meşhur fıkrayı hatırlayalım.

Başbakan halefine üç tane zarf bırakıp tembih ediyor: 'Çok zor durumda kaldığında

sırasıyla aç'. Ekonomi berbat vaziyette ve hükümet sallanıyor. Yeni başbakan

birinci zarfı açıyor ve çareyi okuyor: 'Muhalefeti suçla!' Durumu biraz

toparlıyor ama bir zaman sonra muhalefetin baskısı dayanılmaz hale geliyor ve

mecbur kalıp ikinci zarfı açıyor. Yine tek bir cümle: 'Dış mihrakları suçla.'

Bir süre idare ettikten sonra bu sefer yolsuzluklar ayyuka çıkıyor, ahval berbat; ve çaresiz son zarfı açıyor. Zarfın içinde yine çok

kısa bir not: 'Hemen halefine üç tane mektup bırak!'

Başbakanımız, henüz üçüncü zarfı açmadı; çünkü

kaybettiği bir savaşı cansiperane şekilde sürdürmeye çalışıyor. Sözleri zaten

bir stratejiyi veya siyasî bir hesabı değil, öfke ve intikam duygularını

yansıtıyor. Velev ki Cemaat'i önce didik didik

doğradı sonra da darmadağın etti. Eline ne geçer? Derdine çare olur mu? 11

yıllık iktidar gücünü ve halk nezdindeki karizmasını saplandığı bataklığı aşmak

için tüketiyor. Sırtındaki ağır yükle bu badireyi geçmesi imkânsız. Safralardan

kurtulmaya ise yanaşmıyor. Arkasındaki halk desteği nereye gider? Bu soru

apayrı bir konu; ama önünde duran hukukun ördüğü yüksek duvarı aşmasına yetecek

hiçbir araca sahip değil. Ortada çok ciddi bir yolsuzluk dosyası var ve

Başbakan üstü kapalı olsa da durumu kabul ediyor. Sadece Cumhuriyet'in haberinde

yer alan 'Teslim edilen para, peşkeş çekilen, devletin parası, milletin parası

değildir' sözü kendisine aitse, aleni bir suç ikrarı. Devletin bankasının genel

müdürünün, bakanların çocuklarının sanık olarak yer aldığı bir soruşturmanın

ucu gelir milletin ve devletin hukukuna dayanır. Yargıya savaş açarken

söylediği, 'Siz de böyle pırlanta, tertemiz değilsiniz. Bizim de bildiklerimiz

var.' lafı, içinde iki suç barındırıyor. Birincisi, 'evet biz temiz değiliz'

ikrarını; ikincisi ise başkalarına ait suçları şantaj amaçlı saklama itirafını.

Krizin henüz daha bir haftası geride kaldı.

Hukuk yavaş işler ama sağlam işler. Başbakan, umutsuzca yağıp-gürleyerek

sürdürdüğü savaşta 'hükmen' mağlup oldu. 'İmam-hatiplere bağıştan', 'barış

sürecini sabote etme' argümanına, Halk Bankası'nın ekonomimiz için vazgeçilmez

değerine kadar geliştirilen hiçbir gerekçe yolsuzluğu meşrû

göstermeye yetmiyor. Hükümet kan kaybetmeye devam ediyor. Sadece vaziyete isim

konulması zaman alacak.

Gidişatı anlamakta zorluk çekenlerin, zihni

karışanların başvuracağı sağlam ölçüleri hatırlatalım. Bir tanesi, gazetemizin

tirajında -bir kampanya yürütülmemesine rağmen- hızlı artış. Başbakan'ın Hocaefendi'ye karşı giriştiği polemik, onun gibi kendini

kanıtlamış bir liderin ferasetine aykırı. 'Cemaat' bir siyasî parti değil,

üstelik ahlakî-vicdanî bir prensibe dayanıyor.

Üstelik bu savaşta 'Cemaatin' -'in'de

yaşadıklarına göre- kaybedecek kaşaneleri yok. Siyasî iktidarlar, bir araya

getirdikleri çıkar ortaklığı bitince dağılırlar. 'Cemaat' bir gönüllüler

hareketi ve gücünü 'alma'ya değil 'verme'ye dayandırıyor. İktidar baskısı, böyle yapıları

dağıtmaya yetmez, tam tersine güçlendirir. Cengiz Han, Yesevî

Dergâhı'nın müridlerinin

kellelerinden koca tepeler yaptı, yine de o mübarek ocağın ateşini söndüremedi.

Yolsuzluk batağına saplanmış bir hükümet, evrensel boyut kazanmış böyle bir

sivil-gönüllü hareketin neresini budayabilir? 'Budadı' diyelim, kendisine ne

fayda sağlayabilir?

Hocaefendi, Başbakan'a çareyi gösteriyor: 'Aklan' diyor, 'vahdeti temin et, vifak ve ittifak yollarını araştır'. Başbakan ise, geçmişte

darbecilere karşı sert duruşunu 'bir tek geri adım atmayacağız' diye bu sefer

pamuk gibi insanlara karşı gösteriyor. Siyaseti çöküyor, itibarı darmadağın

oluyor. Peşinen kaybettiği savaşı, ısrarla sürdürüyor. Adaletin terazisi artık

başbakanın elinde değil; o da bir kefede tartılıyor ve hızla ağırlığı azalıyor."

iii. 29/12/2013 tarihli, "Yargı

Başbakanın Siyasi Rakibi mi?" başlıklı yazının içeriği

şöyledir:

"En son 'HSYK’yı kim yargılayacak?' diye kendi sorduğu soruya

Başbakan, 'millet yargılayacak' cevabını verdiğine göre, zihnindeki 'yargı algısı'nda esaslı bir sorun olmalı. Başbakan’ın sürdürdüğü

polemik, yargı erkine siyasî parti muamelesi yaptığını gösteriyor. Yargıyı,

sandıkla tehdit ediyor. Yargı seçime mi girecek? Yargının yürüttüğü

soruşturmayı, sandıkta halk mı karara bağlayacak?

Diyor ki: 'Ben şuna inanıyorum; ‘egemenlik

kayıtsız şartsız milletindir, egemenlik kayıtsız şartsız yargının değildir.' Başbakan’ın

bu inancı yanlış. Üstelik yürütme erkinin başında olduğuna göre sahip olduğumuz

demokratik-hukuk devletini tehlikeye atacak çapta büyük bir yanlış. Çünkü cümle

içinde yer alan zıtlık, 'egemenlik' adı verilen gücün kendi içinde mevcut

değil. Ayrıca bu iş bir inanç meselesi değil. Başbakanlar bir yargı

soruşturması ile karşılaştıkları zaman egemenliği kendilerine göre

yorumlamasınlar diye, bu prensip anayasaya çok açık bir şekilde yazılıyor.

Nitekim bizim Anayasa’mızın 9. maddesi (6. maddede egemenliğin yetkili organlar

eliyle kullanılacağını belirttikten sonra): 'Yargı yetkisi, Türk milleti adına

bağımsız mahkemelerce kullanılır' hükmüyle, Başbakan’a çok açık cevap teşkil

eden bir ifadeye yer veriyor. Evet, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet

sahip olduğu egemenliği yetkili organlar eliyle kullanır. Bu yetkili organlar

(Anayasa’da sıralandığı üzere): Yasama, yürütme ve yargıdır. Anayasa, kuvvetler

ayrılığı prensibine göre bağımsız olan bu üç 'millî irade organı' arasında bir

hiyerarşi olmadığını, yani birinin diğerine üstünlüğünün bulunmadığını

'Başlangıç' kısmında belirtir. Hepsinin üstünde yer alan tek güç Anayasa ve

kanunlar yani hukuktur. Zaten bu prensibin işlediği, yani devlet adına

kullanılan yetkilerin tamamının hukuka dayandığı devlet düzenine 'hukuk

devleti' adı verilir. Hukuk denetimi yargıdan sorulduğuna göre, fiilen yargı

'millî irade'nin en tartışmasız iş gören organı

olmaktadır.

Demek ki millî iradeyi tek başına Başbakan

temsil etmiyor. O sadece yürütme erkinin başında bulunuyor. Parlamenter

sistemde partisinin yasama organında çoğunluğu olduğu için, millî iradenin

yasama kısmında da bir ağırlığı var. Yasama erki, iktidarı ve muhalefeti ile

Parlamento’nun tamamına ait. Sonuçta hem yürütmede hem de yasamada Başbakan’ın

yetkileri sınırsız değil. Yürütme olarak bazı yetkilerini Cumhurbaşkanı ile

birlikte kullanıyor. Yasama organında da meselâ anayasa yapamıyor. Ve hepsinin

üzerinde, kullandığı bütün yetkilerin hukuka uygun olması gerekiyor. İşte uygun

olmadığı zaman devreye yargı erki giriyor. Onu dengeliyor. Yürütmenin (ve tabii

yasamanın) yaptıklarının hukuka uygunluğunu denetleme yetkisi yargıya ait

olduğu için, yargı erki her ikisinin de fiilen üstünde yer alıyor.

Bir de şu anda tartıştığımız konunun bir

erkler çatışması olmadığını hatırlayalım. Yargı yürütmenin elindeki bir yetkiye

el koymuyor. Sınırlarına tecavüz etmiyor. Sadece yürütme organının da içinde

yer aldığı bir yolsuzluk soruşturması yürütüyor. Yürütme alenî olarak bu

soruşturmayı engellemeye çalışıyor. Engellemek için adlî kolluğu hallaç pamuğu

gibi atıp, işini yapamaz hale getiriyor. Savcının soruşturmayı yürütmesini

engellemek için, adlî kolluğun üzerinde idarî denetim kuruyor; soruşturma

başlar başlamaz Adlî Kolluk Yönetmeliği’ni değiştiriyor ve yargıya müdahale

ediyor. Bu durumun neresi erkler çatışması? Yargının yürüttüğü soruşturmayı

engellemek, bir yetki çatışması mı?

Başbakan yargı erkini doğrudan bir siyasî

rakip statüsüne yerleştiriyor. Daha öteye geçip, ihanet retoriği ile siyasî bir

savaş ilan ediyor. Yargıyı, yürüttüğü yolsuzluk soruşturması yüzünden 'ajan',

'çete' ilan ediyor. Yargı bir siyasi parti olmadığına göre, bu suçlamalara

nasıl karşılık verecek? Tabii işini yaparak. Yargı, Başbakan aksini düşünse de

seçimlere girmeyecek. Buna rağmen hepimiz adına millî iradeyi temsil etmeye ve

suçluları yargılamaya devam edecek. Yargılarken sandıktan çıkan oya değil,

delillere bakacaklar."

iv.

10/1/2014 tarihli, "Cumhurbaşkanı,

Freni Patlayan Kamyonu Durdurabilir Mi?" başlıklı yazının

içeriği şöyledir:

"Cumhurbaşkanı önceki

gün Kara Harp Okulu'nda İngilizcesini de kullanmış: Check

and balance. Demokratik

hukuk devleti denge ve fren mekanizmaları ile işler. Gücün suistimalini

ve keyfîliği önlemek, adil bir devlet düzenini, insan

haklarını korumak için devlet iktidarını kullanan güçler arasında dengeler

kurulur ve fren sistemi her daim devrede tutulur. Bir dizi tedbirin ve

mekanizmanın en başında kuvvetler ayrılığı prensibi yer alır. Kuvvetler

ayrılığı prensibi ile yargı, çoğunluğun iradesi yerine genel-ortak (millî)

iradeye bağlanır. Böylece hukuk, devlet gücünü kullanan herkesin üzerinde

egemen olur. Yürütme, yasama ve yargı hukukun üstünlüğü altında (rule of law) birbirini dengeler

ve frenler. Denge ve fren mekanizmaları her şeyin üzerine hukuku egemen kılmakla

sınırları tayin eder.

Bugün devlet, freni patlamış, balatalarını

sıyırmış bir kamyon gibi son sürat yol alıyor. Direksiyonda Başbakan var ve bu

koca kamyon girdiği bataklıktan çıkmak için önüne geleni ezip geçiyor. Bu

badireyi geçse bile geride bir şey bırakmayacak ve sert bir kayaya toslayıp

ülkeyi darmadağın edecek. Türkiye'nin istikrarını sürdürme yeteneği, artık

Başbakan'ın irade ve inisiyatifinde değil; o sadece can derdinde. Dün zorlu

engelleri aşarken kullandığı güç ve irade, yani 'sağlam liderliği', bugün

sadece tahribatı büyütmeye yarıyor. 'Yolsuzluk yapmış olsa bile' kaydıyla,

yaklaşmakta olan kaosun korkusu yüzünden hükümete destek verenler, kısa zamanda

Başbakan'ın istikrarı sürdürme yeteneği kalmadığını anlayacaklar. Hükümet ne

yaparsa yapsın, bu yolsuzluk dosyaları kapanmaz. Bataklık alanda yürüttüğü

umutsuz kavga, sadece ülkenin daha fazla zarar görmesine yol açar.

Adli Kolluk Yönetmeliği'nin değiştirilmesi ile

başlayan denge ve fren sorunu HSYK tasarısı ile büyüyerek devam ediyor. İzmir

soruşturmasında, adli kolluk, savcıların talimatlarına uymadı. Operasyon başlar

başlamaz adli kolluk sıfatı kazanan emniyet müdürlerinin görevden alınması,

doğrudan soruşturmanın engellenmesi demek. Birilerinin suçlu olup olmadığından

bahsetmiyoruz, kimseyi yargılamıyoruz. Soruşturma yapılamıyor; hukuk ve adalet

adına daha vahim bir durum olabilir mi?

Hükümet hem yargıyı,

hem de yargının uyguladığı hukuku, elindeki bütün araçları seferber ederek yok

etmeye, böylece suçları yok hükmüne sokmaya çalışıyor. Hukuk ortadan kalkınca

bu ülkede birlikte yaşayabilmek için bize ne kalacak? Tek çare var: Bu kamyonun

durdurulması lâzım. Cumhurbaşkanı, sahip olduğu yetkileri kullanarak hiç

olmazsa yan koltuğa geçebilir ve el frenini yavaş yavaş çekebilir; devrilmeden

kamyonu yavaş yavaş durdurabilir. Onu şoför mahallinde görmek, yani inisiyatifi

ele alması bile sükûneti temin etmek için çok etkili bir çare.

Cumhurbaşkanı'nın önceki gün Harp Okulu'nda

söyledikleri, yargıyı kendisine bağlamaya kalkan Hükümet'i hedef alıyordu.

Kuvvetler ayrılığı prensibini ve bu prensibe bağlı olarak herkesin yetki ve

sorumluluklarının sınırlarını hatırlatması, yargı bağımsızlığını koruma çabası

dışında yorumlanamaz. Cumhurbaşkanı'nın doğrudan Anayasa'dan kaynaklanan

sembolik ama tam da bugünler için derin anlamlar taşıyan yetkileri var.

Anayasa'nın 104. maddesi bugün ihtiyaç duyduğumuz bir görevi tanımlıyor:

'Cumhurbaşkanı, devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk

milletinin birliğini temsil eder; Anayasa'nın uygulanmasını, devlet

organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir' Cumhurbaşkanı, yürütme

erkinin yargı erkini kendisine bağlama teşebbüsüne ve yargıya yönelik ağır

saldırılarına 'devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmek'adına müdahale edebilir.

Kriz zaten dolambaçlı yollardan geçip

Cumhurbaşkanı'nın önüne geliyor. HSYK tasarısı, Cumhurbaşkanı'nın adil bir

denge noktası oluşturması ve fren sistemini çalıştırması için bir fırsat. Bu

kanun, önüne geldiği zaman sadece Meclis'e geri göndermekle yetinmeyecek,

mutlaka anayasal görevini de ifa edecektir. Cumhurbaşkanı siyasî birikimi,

mizacı ve üslubu ile de tam bugünler için bir kader adamı. Üstelik son çaremiz."

v. 31/1/2014 tarihli, "Paranın

İktidarı" başlıklı yazının içeriği şöyledir:

"Hükümet kanadı

yolsuzluk soruşturmalarını dört koldan karartmaya ve gündemden düşürmeye

uğraşıyor. Muhtemelen soruşturmaları yürüttükleri için mağdur edilen polisler

ve savcılar da ellerindeki kritik dokümanları sosyal medya aracılığıyla servis

ediyor. 'Haramzadeler' isimli, sürekli kapatılan ama tekrar açılan bir Twitter hesabı bu belgeleri yayınlıyor. Yayınlanan metinler

belli ki soruşturma dosyasına konmuş, yani resmî kontrolden geçmiş teknik takip

raporları. Masumiyet karinesi herkes için geçerli; ancak kişileri suçlamak ve

mahkûm etmek dışında, bu metinler -şayet doğru ise- içinde dönüp-durduğumuz ve

çoğu zaman anlamakta güçlük çektiğimiz siyasî-ekonomik düzenin ne tür

mekanizmalarla işlediğine dair çok sağlam ipuçları barındırıyor.

Öncelikle Başbakan'ın fiilî gücünü, devlet

rantını dağıtma iktidarından aldığı anlaşılıyor. Devletten ihale alan işadamları, karşılığında Başbakan için gazete ve televizyon

satın alıyor. Kılıçdaroğlu'nun sorduğu 'ATV ve

Sabah'ın patronu Başbakan mı?' sorusunun cevabı, bu soruşturma dokümanlarında

delilli-ispatlı bir şekilde var. Aynı kaynaktan, yani devlet rantından gelen

'hayır' paralarının sağladığı toplumsal iktidar gücü tasavvur edilemeyecek

kadar büyük. Bir siyasî partinin, neredeyse sınırsız kaynak kullanarak toplumun

yoksul kesimlerine para dağıtma imkânı, doğrudan 'millî irade yolsuzluğu' değil

midir? İşadamları havuza yüzer milyon atarak, tam bir

milyar değerindeki medya şirketini Başbakan'ın emrine amade kılıyor. Her türlü

ihale, ruhsat gibi işlerden ve özellikle kent rantından kesilen yüzde on

komisyonlarla devasa bir sosyal organizasyon vücuda getiriliyor. En tepede

medya gücü, en aşağıda sosyal devletin yerine geçen hayırsever bir parti

organizasyonu. Anayasanın Başbakan'a verdiği hukukî yetkiler mi, yoksa devlet

rantı üzerinden oluşmuş bu denetimsiz fiilî iktidar mı? Sizce hangisi daha

güçlü?

TÜSİAD Başkanı'nın Başbakan tarafından

ihanetle suçlanmasına neden olan şikâyeti, Türkiye'deki iktidar sacayağının

üçüncüsüne işaret ediyor. Başbakan'ın kullandığı devlet iktidarı, Janus'un iki yüzü gibi. Bir tarafta devlet rantı üzerinden

zenginlik, öbür tarafta bu güce boyun eğmeyenlere ceza dağıtılıyor. Başbakan'ın

medya patronu Aydın Doğan'a tehdidi, bu baskıların nasıl işlediğini göstermedi

mi? 'İmar iznini, Şehircilik Bakanlığı verecek, Sarıgül'ün seçimi kazanması

Aydın Doğan'ın otel yapmasına yetmeyecek.' Başbakan, sadece 'güç bende' demiş

oluyor.

Soruşturma dosyalarında yer alan bu

dokümanlarda devlet kayırmasına mazhar olan işadamları

ile Başbakan arasındaki ilişkinin ne kadar laçka ve laubali olduğu görülüyor.

Hükümet'in imtiyazlar verdiği bir işadamı grubu ile

Başbakan arasında kurulan bu çok içli-dışlı ilişki, Türkiye'de işleyen iktidar

düzeninin ana iskeletini oluşturuyor. Bu düzene siyaset literatüründe

'ahbap-çavuş (crony) kapitalizmi' adı veriliyor.

Lisanslar, imtiyazlar, vergi muafiyetleri, rantlar ve her türlü devlet

müdahalesi tamamen keyfi şekilde hükümetle kanka

olmuş işadamları arasında paylaştırılıyor. Bu düzenin

vazgeçilmez bir ön şartı var: Keyfiliğin mümkün olabilmesi için özellikle

ekonomik kamu hukukunun belirsiz olması, yani doğrudan hukuksuzluk gerekiyor.

Türkiye'de ihale kanununun bu kadar çok değişmesinin ve kent rantını vergiye

bağlayan bir kanunun çıkartılmayışının sebebini bu ön şartta aramalısınız. A.D.nin arazisine verilecek emsali belirleyen açık bir

kanun maddesi olsaydı, Başbakan bu işadamını tehdit

edebilir miydi?

Yolsuzluk soruşturmaları, işte bu sağlam

sacayağının tam ortasına 105'lik obüs mermisi gibi düştü. İktidar düzeneği

içgüdüsel olarak tahribatı, kendisini var eden yöntemi kullanarak tamire

çalışıyor: Hukuksuzluk üreterek. Yerine getirilmeyen mahkeme kararları,

yargının Başbakan'a bağlanması ile ortadan kaldırılacak. Ancak düzenin

hukuksuzluk üretme yeteneği kendisi ile birlikte çöktü. Bu yüzden hukuksuzluk,

eninde sonunda davası görülecek suçların ve dosyaların sayısını artırmaktan

başka bir işe yaramıyor. Yolsuzluk soruşturmaları, yürümeyen haliyle bile,

paranın keyfi düzenine son verdi. Yeni düzen ancak sağlam bir hukukla tesis

edilebilir."

vi. 3/3/2014 tarihli, "Adalet

Elbette Yerini Bulur" başlıklı

yazının içeriği şöyledir:

"Başbakan konuyu 'adalet

yerini buldu” diye açıp 'hak yerini buldu' diye bitiriyor. Arada hüküm verdiği

konu ise, Reza Zarrab ve

bakan evlatlarının yer aldığı 17 Aralık sanıklarının serbest bırakılması. 'Hak

yerini buldu' sözü doğru; ama adaletin çekingen yüzünü göstermesi için daha

vakit var. Güç Başbakan’ın elinde olduğuna göre onun hakkına 'aslan payı'

düşüyor. Meşhur hikâyedir: Aslan, karşısında tilki ve kurt birlikte

yakaladıkları avı üçe ayırıp paylaştırıyor. 'İlk parça eşit pay sahibi olarak

benim. İkincisi, kral olduğum için bana düşüyor. Üçüncü ise aranızda en güçlü

olarak benim hakkım ve göz koyanı parçalarım.'

İktidar güçlü olduğu için, Başbakan 'aslan payı'nı alıyor ve böylece 'hak yerini' bulmuş oluyor. Kolay

değil. Soruşturmayı yürütenler başta olmak üzere, 9 bin polis hallaç pamuğu

gibi atılıyor. Savcılar görevden alınıyor, yerlerine yenileri atanıyor. Adli

Kolluk Yönetmeliği’nden başlayarak, yargıyı Başbakan’a bağlayan kanunlar

çıkartılıyor. Hükümet medyası, kapsamlı bir karartma uyguluyor. Bu kadar

çabanın bir sonucu olmalı ve hak yerini bulmalı. Peki ya adalet?

Adaletin yerini bulması için, hakkın aslan

payına uygun olarak dağıtılması yetmiyor. Güçlünün gücünü bir hak olarak ilan

etmesi, iktidarı için yeterli değil. Bizim adalet duygumuzu da tatmin etmesi,

yani bizim rızamızı alması lâzım. Rousseau’nun dediği gibi, hiçbir güç gücünü

hak, boyun eğmeyi de ödev haline getirmedikçe iktidarda kalamaz. Bizler boyun

eğecek miyiz? Mesele gelip tam burada düğümleniyor.

Bu tahliyelerin bizim adalet duygumuzda bir

karşılığı var: Başbakan meşruiyetini hızla kaybediyor. Sandığı tek referans

göstermekte haklı: Meşruiyetin biricik ölçüsü seçimler. 17 Aralık’tan sonra,

Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı ihtimali bütünüyle ortadan kalktı. Partisinin

başında siyasete devam edebilir mi? Üç dönem şartını kaldırsa bile, hükümetin

değil sadece partisinin başında kalabilir. AK Parti’nin bugün itibarıyla genel

seçim oyları 2002 düzeyinin altına inmiş durumda. Yolsuzluk soruşturmalarını

durdurmak için çabalarken devletin çivisini çıkarttılar. Dağılan parçaları bir

araya getirmek ve istikrarı yeniden kurmak artık Başbakan’ın elindeki araçlarla

mümkün değil. Hukukun ortak payda hüviyetini kaybettiği şartlarda istikrarı ve

güven ortamını sürdürmek için her şeye yeniden başlamak gerekir.

Türkiye’nin gelip takıldığı bu dar boğaz

aslında AK Parti’nin kurumsal kimliğinin değil, Erdoğan ve çevresindeki küçük

bir azınlığın eseri. Dershaneleri kapatma teşebbüsüne, AK Parti içinden ne

kadar büyük bir tepki geldiğini ve bu direncin Erdoğan’ın ısrarı ile aşıldığını

hatırlayalım. Mevcut savaş, kişisel bir savaş olarak sürüyor. Ne kadar güçlü

bir lider olursa olsun, AK Parti’nin kurumsal kişiliği ile Erdoğan’ı

ayırdığınız zaman her şeyin rengi değişiyor. Erdoğan kazanamayacağı bir savaşa,

hesap hatası yaparak girdi; şimdi kişiselleştirerek sürdürüyor. Böylece

istikrarın kurucu aktörü olmaktan çıkıp, sürdürülmesi mümkün olmayan bir

güvensizlik ortamının müsebbibine dönüşüyor. Savaşın kişisel niteliğini görmek

için şu sorunun peşine düşmek yeterli: Bir siyasî parti, doğal seçmen tabanını

oluşturan bir Cemaat’e karşı neden ölümüne bir savaş

açar? Bir parti seçim kampanyasını, rakip partilere karşı değil de neden kendi

seçmen kitlesine karşı yürütür? Kurumsal yapısı ve refleksleri ile bir siyasî

parti, böyle bir hatayı nasıl yapar?

Başbakan, gücünü bir hak olarak kullanırken,

asıl bu gücün kaynağı olan sandıktaki meşruiyetini kaybediyor. Son tahliyeler

acaba AK Parti’ye ne kadar oy kaybettirdi dersiniz? Seçim meydanlarında AK

Parti’nin adayları diğer partilerin adayları ile yarışıyor. Başbakan ise adaleti

esir alarak ve 'siyasî olmayan' bir kavga yürüterek onlara köstek oluyor. Bu

yanlışlık ne kadar sürebilir? Adalet elbette herkes için mutlaka eninde sonunda

yerini bulacaktır."

vii. 14/3/2014 tarihli, "Yangınla

Delil Yok Etmek" başlıklı yazının içeriği şöyledir:

"Berkin Elvan’ın

cenazesinde kabaran kitlesel tepki, Türkiye’nin vardığı yerin bir özeti

gibiydi. Niyazımız: Allah rahmet eylesin ve benzer acılar tekrarlanmasın. 15

yaşındaki bir delikanlının yürek burkan ölümü, gündelik telaşın ve çekişmelerin

üzerine çıkmak ve geleceği kurtarmak için can simidi gibi sarılacağımız bir

vesile olmalı. Burak Can’ın ki de öyle.

Doğru, önümüzde seçimler var. Sıcak gündemin

her ayrıntısı, sandığı etkileme yeteneği ile ölçülüp-tartılıyor. Partiler

rekabet ediyor ve gözleri başka bir şey görmüyor. Berkin’in bıraktığı izi takip

ederek başka yolları denemeliyiz. 17 Aralık, siyasî rekabetin yeni bir kalıba

döküldüğü tarih değil, bir iktidarın çöküşünün başlangıcı. Başbakan, kendi yol

ve yöntemlerini kullanarak bir düzen inşa etmeye girişmiş. Mimarisini salt

gücün ve iktidar hesabının oluşturduğu bir düzen. Kullandığı araçlar ise

gayrimeşru. Bugüne kadar yolsuzluk, kanunsuzluk adıyla ortalığa dökülenlerin

hepsi, bu düzenin yerle yeksan olmasını sağladı. Türkiye’nin 12 yılına hükmeden

lider, kendi eseri olan bu düzenin yıkıntıları altında kaldı. Tekrar doğrulup

ayağa kalkması ve Türkiye’ye işleyen yeni bir düzen kazandırması imkânsız.

Hesapları yanlış çıktı ve kaybetti. Şimdi bu enkazın içinden Türkiye’yi

harabeye çevirerek çıkmak istiyor. Gayrimeşru hesabının faturasını hepimize

ödetmeye kalkıyor. 17 Aralık’ta toplumu bir arada tutan en önemli sermayemizi,

birbirimize güvenimizi kaybettik. Erdoğan’ın toparlamak için yapabileceği

hiçbir şey yok, çünkü bu güven kaybının müsebbibi kendisi. Enkazın üzerinden

kalkmıyor, ortamın daha da çürümesine, kokmasına sebep oluyor. Yapabileceği

başka hiçbir şey yok: Ortaya çıkan ayrık otunu gözlerden saklamak için orman

yangını çıkarmaya davranıyor. Türkiye yangın yerine dönerse kendisinin ve

şeriklerinin kurtulacağını düşünüyor. Deliller yok olacak, dikkat dehşet veren

yangına çevrilecek. Başka çaresi yok. Erdoğan’ın kamplaştıran nefret dilini, habire düşman üreten söylemini başka türlü

açıklayamazsınız. Ergenekoncular kimin marifetiyle ve

neden çıktı? 'Millî orduya kumpas kuruldu' lafı üzerine kapsamlı bir strateji

nasıl inşa edildi? Tek bir delil, tek bir dayanak olmadan Cemaat neden 'örgüte'

dönüştü? İnsanların inançları, ahiretleri hangi kıstaslarla bu kadar ucuz

sorgulanır oldu? Yargıyı kendine bağlamış, polisi şamar oğlanına çevirmiş bu

kadar muktedir bir iktidar hangi pişkinlikle, 'paralel devlet' hayaleti üzerine

bir yığın suç isnad edebildi? İcat ettiği günah

keçilerinden şikâyet ederken, neden hiç muktedir olduğunu hatırlamadı? Bu kadar

güç, bu kadar yolsuzluk ve bu kadar hukuksuzluktan sonra biçare mazlum rolünü

hangi yüzle üstlendi?

Bütün bu soruların tek cevabı var: Çaresizlik.

Muktedirlerin çaresizliği sadece kendilerini değil, çevrelerini de bitirir.

Hırsızın cesareti de çaresizliğinin eseridir. Rezilane,

pespaye bir cesaret; ama neticede pervasız bir cesaret. Yolsuzluk delillerini

yok etmek için devlet arşivlerini, dolayısıyla hafızamızı küle çevirmeye

azmetmiş bir iktidarla karşı karşıyayız. Allah hepimizi, yolsuzluğu örtmek için

ülkeyi yangın yerine çevirmeye azmetmiş bu iktidardan korusun.

Seçime giderken yolsuzluklar hakkında hüküm

vermek üzere bir seçimle karşı karşıya değiliz. Bu nefretin, bu düşmanlığın, bu

fesadın, bu kundakçılığın kaynağını kurutmak zorundayız. Kaynağını kurutmak

için tek yol var: Hükümet’in üzerine kâbus gibi çöken yolsuzlukların hakikatini

ortaya çıkarmak. Ne kadar gecikirsek, ülke olarak ödeyeceğimiz bedel o kadar

ağırlaşacak.

Devletin çivisi çıktı. Bırakın paralelini,

gölgesine sığınacağınız, hakkınızı arayacağınız bir devlet otoritesi kaldığına

inanıyor musunuz? Neden? Yolsuzluklara karartma uygulayanlar, devletin

meşruiyetini de karanlığa gömdüler. Yolsuzluk iddiaları patlamasaydı, eli kanlı

katiller bugün dışarıda olur muydu?

Hiç şüpheniz olmasın, Başbakan’ın nefret dili,

katran gibi koyulaşacak. Toplumda biriken tepkiler boşalacak yer arayacak.

Böylece yeteri kadar düşman bulunacak. Hepimize düşen: İnadına oyuna gelmemek

ve hesap sormaktan ibaret. Etrafınızdaki yangın, delilleri yok etmek için."

- Savcılık, kamuoyunca

17-25 Aralık soruşturmaları olarak bilinen dönemde Zaman gazetesinde

yazan köşe ve haber yazarlarının davaya müdahil olarak algı mühendisliğine

katkıda bulunduğunu, başvurucunun da aynı kapsamda bu yazıları yazdığını ileri

sürmüştür. Savcılık 24/12/2013 tarihli yazısıyla başvurucunun Başbakan’ın

kaybettiği savaşı sürdürdüğünü ve FETÖ-PDY ile girdiği savaşı kaybettiğini

ileri sürerek FETÖ-PDY’nin amacı doğrultusunda tavır

geliştirdiğini belirtmiştir. Savcılık, bu yazısında başvurucunun "Hocaefendi"

olarak nitelendirdiği FETÖ-PDY kurucu lideri Fetullah

Gülen'in tavsiye ve çözüm önerilerini Başbakan'a ilettiğini ileri sürmüştür.

viii. 19/3/2015 tarihli, "Devri

Sabık Yaklaşırken" başlıklı yazının içeriği şöyledir:

"Bir 'devr-i sabık' olacak mı? Mutlaka ve kaçınılmaz biçimde.

Yeni Dönem’in rengi ve kişiliği, eski hesaplar

görülürken oluşur.

Askerî vesayet dönemi nasıl Ergenekon, Balyoz

fırtınaları ile kapandıysa, Erdoğan dönemi de, dava

dosyaları ikmal edilerek tarihin kucağına öksüz bir çocuk gibi emanet edilecek.

İnsanlar gibi iktidarlar da fani, neyse ki arada boşluk olmuyor; her iktidar

sahibi koltuğunu başka bir iktidar sahibine bırakıyor. Dönemler de öyle.

17/25 Aralık dosyalarının üzerini örtmek

Türkiye’ye çok pahalıya patladı. Sadece yargı erki, bağımsızlığını ve adalet

dağıtma yeteneğini yitirmedi; hukukla birlikte ülkenin var olan siyasî-ekonomik

düzeni de yerle bir oldu. Bugünün geçiş hükümeti, ekonomisini, temel siyasî

sorunlarını, uluslararası ilişkilerini yönetemeyen bir yapı sergilemiyor mu?

Türkiye açıkça yönetilemeyen bir ülke. Sebeplerle sonuçlar arasındaki ilişkiyi

doğru kurmayı nasıl olsa 'devr-i sabık davaları'

görülürken, ince detaylarına kadar öğrenme fırsatı bulacağız. İktidar suç

bastırmak için hukuku alt-üst etmeseydi, düşmanlar icat etmek için cadı avı

başlatmasaydı bugün büyüyen 'yönetim zaafları', 'kriz manzaraları' ortaya çıkar

mıydı? Finans sistemindeki kırılganlığın 'Bank Asya’ya çökme operasyonunun'

sonucu olduğunu görmek için bankacı olmaya gerek yok. Sermayenin dünyanın her

yerinde aradığı güveni, Erdoğan’ın emrivakilerinde bulabilmesi mümkün müydü?

Adalete güven, herhalde tarih boyunca bu kadar düşmemişti. Yargı bağımsız

olsaydı, yargıçlık teminatı işleseydi her çeşit suçta böylesine patlama yaşanır

mıydı? Yolsuzluklar soruşturulmasın diye taşlar bağlanınca bütün köpeklere gün

doğdu. Bedelini hepimiz ödüyoruz. Yeni bir inşa süreci için enine boyuna devr-i sabık muhasebesine girişmek zorundayız.

Devr-i sabık, üç ana dava kapsamında gündem oluşturacak. İlki görülemeyen

davaların kendisi; yani 17 Aralık’ın kapatılan, 25 Aralık’ın açılamayan

soruşturmaları tamamlanacak ve eksiksiz bir şekilde adalet hükmünü ikmal

edecek. İkincisi bu soruşturmaları kapatmak için işlenen suçların faillerinin

yargılandığı dava olacak. 'Kanunsuz emir', 'konusu suç teşkil eden emir',

'yargıyı engelleme' gibi suçlamalarla çok sayıda kamu görevlisi yargılanacak.

Üçüncü olarak, kamu gücü ve imkânları ile sürdürülen ve çok geniş bir mağdur kitlesi

oluşturan sistematik cadı avı ve muhalefeti susturma operasyonları dava konusu

yapılacak. Bank Asya operasyonu ile emniyet teşkilatında yapılan kıyımı ve

kanuna aykırı soruşturmaları muhtemelen iki ana dosyadan takip edeceğiz. Bank

Asya operasyonuna 'yetkili' olarak bulaşanların, bu bankanın itibarını

zedeleyecek haber yapanların, devletin tepesinde 'bu banka zaten batmış' diye

batırmaya çalışanların yargılanmadığı bir ülkede en basit bir piyasa kuralını

işletemez ve ekonominizi ayakta tutamazsınız.

Görünen o ki bugünün söz ve hüküm sahibi

epeyce makbul zevatı kanunsuz eylem ve işlemleri için yargı önünde hesap

verecek. Aksi mümkün mü? Suçların cezasız kaldığına dair yakın tarihte tek bir

istisna bile yok. Üstelik bu devr-i sabık’ın bir özelliği var. Sandıktan çıkan bir iktidarın

suçlarını, yine sandıktan çıkan ve bu konuda vekâlet alan bir iktidar yargıya

taşımış ve parlamenter denetim yollarını açmış olacak. Dahası da var. 2002

yılında bu iktidara destek veren ve üç dönem iktidarda tutan ana aktörler de devr-i sabık hesabında 'davacı' sıfatıyla yer alacak. Hiç

kuşkunuz olmasın, yargılanacak olan 12 sene değil, sadece 2012 sonrası. Dünün

bütün sivil dinamiklerini arkasına almış bir iktidar değil, sadece müteahhit

lobilerine ve inşaat sektörüne hizmet eden ve bir-iki fikir fukarası kalem

marifetiyle algı operasyonları yürüten daracık bir iktidar çekirdeği söz konusu

olan.

Yukardaki davalar arasında 'laik rejimi

yıkmak' gibi bir suçlama yer almayacak; belki sadece 'dince kutsal sayılan

değerleri siyasî çıkarlara alet etme' suçlaması, ana iddiaların tamamlayıcı

unsuru olarak boy gösterecek. Devr-i sabık

yaklaşıyor. Yeni dönemin iktidarının temel taşını devr-i

sabık muhasebesi oluşturuyor."

ix. 20/3/2015 tarihli, "Türkiye’nin

Yeni Aktörleri" başlıklı yazının içeriği şöyledir:

"Erdoğan, 2011 seçimleri

sonrasını 'ustalık dönemi' ilan ederken hepimiz Koca Sinan’ın ustalık eseri

Selimiye gibi bir şaheser inşa edeceğini düşünmüştük; hâlbuki ortaya çıka çıka

Beştepe’deki Ak-Saray çıktı.

Tarihin sunduğu fırsat, demokrasiyi sağlam

çivilerle bu topraklara raptetme vasatıydı. Erdoğan, toplumun ve tarihin önüne

serdiği bu eşsiz-benzersiz fırsatı sarayını, yani kendi kişisel otokrasisini

inşa etmek için harcadı. İşin tuhafı onu da başaramadı. Geride gündelik yaşayan,

iki ayağı üzerinde duramayan bir ejderha kaldı. Birkaç müteahhitte, kolay

harcanabilen paraya, halka rüşvet olarak dağıtılan kamu imkânlarına, istihbarat

raporlarını köşe yazısı diye yayımlayan beş-on gazeteciye dayanan bu güç,

sahibi için bile artık taşınamaz durumda. Yeni dönemler sancılı geçiş süreçleri

ile başlar. Haksız, hukuksuz ve adaletsiz gücün saltanatı tasfiye edilirken

elbette savrulmalar yaşanacak. Demokrasi yavaş işleyen ve maliyeti yüksek bir

yönetim biçimi olduğuna göre bedelini ödemekle meşgulüz.

Erdoğan otokrasisinin devlet üzerindeki

tagallübünü sürdüren temel sebep işte bu demokratik maliyeti. Ülke için

ağırlaşan bu faturadan daha ağırı demokrasinin inkıtaya

uğraması. Türkiye’de bir darbe ve yeniden vesayet düzenine dönme ihtimali yok.

Olmaması, Erdoğan’ın inandırıcı bir hasma duyduğu ihtiyacın karşılanmaması

anlamına geliyor. Güç sahibine düşman lazım, sandıktan başka rakip olmamalı.

Türkiye’nin yeni iktidar düzeninin Erdoğan

otokrasisinin anti-tezi olarak şekillenmesi kesin görünüyor. 'Ustalık

döneminde' kaybettiğimiz demokrasi fırsatı, bu şekilde yeniden yakalanabilir.

Demek ki kişisel karizmalara kapalı, gücünü hukuktan ve aklî gereklerden alan

bir devlet iktidarı oluşacak. Siyaset tekelci yapısını kaybedecek, meşrû sınırlarına çekilecek; ortaya çoğulcu, rızaya ve

katılıma dayanan bir iktidar denklemi çıkacak.

Bürokrasinin, kapıkulu düzeninden çıkıp

devletin alî menfaatleri ve kamu yararı adına

özerkleşmesi yeni dönemin en bariz özelliği olacak. İran’ın hemen yanı

başımızda yeni bir imparatorluk inşa etmesi, bir devlet sorunu olarak büyürken,

Mısır’la ilişki kuramayan bir otokrasi ile kendimizi koruyamayız. En çok

korkulan ekonomik kriz, demokrasi dışı güçlerin tasallutundan değil, hem iktidarı hem de ekonomiyi tekeline almaya çalışan

tek kişiden kaynaklanıyor ve para bürokrasisi bu tasalluta milim kıpırdamadan

direniyor. Yeni yetme bir devlet değiliz, bürokrasinin devlet menfaatlerini

koruma içgüdüsü bu sefer halka da güven verebilir. Demek ki sivil-asker devlet

bürokrasisi kapıkulu düzeninden çıkacak, yeniden özgüven kazanacak ve

sorumluluklarını yerine getirecek.

Her şey gelip ekonomiye bağlanıyor. Dar bir

oligarşiyi beslemek için ekonominin bütün dolaşım sistemi otokrata yakın

müteahhitlere bağlandı. İnşaat sektörü, çarklarını çevirdiği otokratik düzen ile birlikte ekonominin üzerinde artık

taşınamaz bir yüke dönüştü. Bu ağır yükten kurtulmanın tek yolu hukuku hakim kılmak ve siyasetin ekonomi üzerindeki tasallutuna son

vermek. Derin ve uzun süreli bir ekonomik krize gömülmeden yeni dönemi başlatma

fırsatı mevcut. Krizden kaçış refleksi, krizin kaynağı olan otokrasiyi yıkmakla

mümkün. Piyasaya eşit ve adil rekabet şartları sağlayacak bir siyasî çoğulculuk

gerekiyor.

Güçlü, atak bir siyasî vizyon yerine toplumun

ve ekonominin dinamiklerine alan açan, çoğulcu, dengeli, makûl

ve uzlaşmacı bir iktidar mimarisi yükselecek. Hukuku evrensel ölçülerde yeniden

egemen kılma çabası, bu geniş yelpazenin ortak paydasını oluşturacak.

Köklü bir demokrasi tecrübemiz var. İfrattan

tefrite savrulma ihtimalimiz yok. Türkiye’nin yetişmiş kadroları, derin

birikimi bu sürecin kazasız-belasız atlatılması için yeterli. Toplumu,

ekonomisi, siyasî kadroları ve devlet bürokrasisi sağduyuya uygun şekilde işbirliği içine girip otokrasiyi tasfiye edip yeni bir dönem

başlatacak. Yeni aktörler bu grupların temsilcisi olacak."

- Savcılık başvurucunun "Devri

Sabık Yaklaşırken" başlıklı yazısında "... Yargı bağımsız olsaydı, yargıçlık teminatı

işleseydi her çeşit suçta böylesine patlama yaşanır mıydı? Yolsuzluklar

soruşturulmasın diye taşlar bağlanınca bütün köpeklere gün doğdu. Bedelini

hepimiz ödüyoruz. Yeni bir inşa süreci için enine boyuna devr-i

sabık muhasebesine girişmek zorundayız ..." şeklindeki ve "Türkiye'nin yeni aktörleri" başlıklı

yazısındaki "... Türkiye'nin yeni

iktidar düzeninin Erdoğan otokrasisinin anti-tezi olarak şekillenmesi kesin

görünüyor. Ustalık döneminde kaybettiğimiz demokrasi fırsatı, bu şekilde yeniden

yakalanabilir. Demek ki, kişisel karizmalara kapalı, gücünü hukuktan ve akli

gereklerden alan bir devlet iktidarı oluşacak. Siyaset tekelci yapısını

kaybedecek, meşru sınırlarına çekilecek ortaya çoğulcu, rızaya ve katılıma

dayanan bir iktidadar denklemi çıkacak ..."

şeklindeki sözlerinin demokrasi içinde bir arayış gibi görünse de özünde askerî

darbeyi davet edici bir mahiyet taşıdığını, darbe çağrısı suç olduğu için

düşüncelerini bu biçimde sunmayı tercih ettiğini belirtmiştir.

x. 4/2/2016 tarihli, "Arınç

Saray'ı, Sur'daki Tünellere Sokuyor"

başlıklı yazının içeriği şöyledir:

"Bülent Arınç'ın

Saray'a yönelik salvolarını, hâlâ kişisel bir çekişme olarak yorumlayanlar,

ayrıntılara ve doğrudan söylenen sözlere odaklanmalı. Sözler açık, bağlantılar

açık, hatta stratejiler bile çok açık bir şekilde formüle bağlanıyor. Bırakın

kılıçların kınından çekilmesini, mermi namludan çıkmış vaziyette. Ne için? Bir

iktidar bloku çöküyor, yerini yeni bir iktidar koalisyonu alıyor. Taktik

çıkışlar, gevezelikler değil, iki farklı güç arasında iktidar mücadelesine

noktayı koyacak yüksek strateji devrede.

Arınç Saray iktidarını, Sur ve Cizre'de

PKK'nın açtığı hendeklere ve tünellere gömecek savaşı başlattı. Gömebilir mi?

Devletin ve yüksek bürokrasinin de içinde yer aldığı Saray'a alternatif geniş

bir koalisyonun 'sözcüsü' olduğunu dikkate alırsanız, 'evet, gömebilir'.Çelik'in, Başbakanlık

başdanışmanlığından ayrılır ayrılmaz sıraladığı Çözüm Süreci'ne yönelik radikal

eleştirileri, Arınç'ın çıkışının öncesine

yerleştirirseniz, dışlanmış iki silah arkadaşı arasında uyumdan öte, kapsamlı

bir stratejinin devreye sokulduğunu görebilirsiniz. Savaş alanı olarak

'Dolmabahçe mutabakatı' üzerindeki yoğunlaşmayı, mutlaka PKK'nın Bahar'la

birlikte 35 civarında şehir merkezine yayacağı 'Devrimci Halk Savaşı' ile irtibatlamanız gerekecek. Devlet Güneydoğu'da köşeye

sıkışmış vaziyette. Sorumlusu 'Dolmabahçe Mutabakatı'nda

kendini ele veren Saray iktidarı. Türkiye'nin bu badireden en az zararla

çıkabilmesi için, idam cezasının geri gelmesi, Dolmabahçe'de noktalanan Çözüm

Süreci'nin sahiplerinin ipe dizilmesi lâzım. Sakın yanlış anlamayın, bir

öneride bulunmuyorum, devlet aklının bu tür badirelerden çıkış yöntemini

hatırlatıyorum.

Dolmabahçe Mutabakatı, Erdoğan'ın ve

çevresindeki Çözüm Ekibi'nin, PKK tarafından -argo

tabirle- tufaya düşürülmesi idi. 'Silah bırakılacak

ve kamu düzeni ihlal edilmeyecek' vaadi yüzünden 10 maddelik Öcalan'ın propaganda

metni resmiyet kazandı. Erdoğan'ın gözettiği asıl hedef ise 7 Haziran

seçimlerinin sükûnetle atlatılması ve başkanlık sisteminin önünün açılmasıydı.

PKK için bu mutabakatın taktik bir hamle olduğu, 12 saat sonra Demirtaş'ın

değişen tavrıyla ortaya çıktı. Erdoğan'ın bu mutabakatı reddetmesi için,

Demirtaş'ın 'seni başkan yaptırmayacağız' sloganını devreye sokması ve tam üç

haftanın geçmesi gerekti. Saray sözcülerinin '30 yıllık Kürt isyanı sona erdi'alkışlarının 'aldatıldık' feryadına dönüşmesi de bu üç

haftanın sonunda gerçekleşti. Davutoğlu da Arınç da bu teşebbüse karşı

çıkmıştı.

Arınç ile Erdoğan arasında 'Dolmabahçe

Mutabakatı' ekseninde yoğunlaşan polemiğin ayrıntıları çok önemli.Arınç'ın, 'Her aşamadan Cumhurbaşkanı'nın

haberi vardı.' sözünü, 'yalan' değil de 'dürüstlüğe aykırı' diye Erdoğan'ın

reddetmesi, bu konunun gizli kalması için verilen sözlere göndermede bulunuyor.

Ayrıca Erdoğan 'benim bilgim haricinde yapıldı' demiyor; tersine 'Benzer

toplantılar daha önce de Sadullah Ergin ve Beşir Atalay ile Ankara'da yapıldı.'

diyor ve karşı çıktığı şeyin toplantının yapılması değil -Y.A.,

E.A. ve M.Ü. için- 'Onlarla aynı fotoğraf karesinde olmanız doğru olmaz.'

dediğini hatırlatıyor. Kısaca gizli saklı bir ayrıntı yok. Cumhurbaşkanı sadece

Anadolu Ajansı muhabirinin salona alınıp, Atatürk tablosu önünde Y.A. ile S.S.Ö.nün çektirdiği fotoğrafa

itiraz ediyor.

İki kere ikinin dört ettiği gibi,

Dolmabahçe'de yapılan toplantının öncesinin ve sonrasının sonucu, bugün koskoca

devletin Sur ve Cizre'de kazılan hendeklere yuvarlanması, ardı arkası

kesilmeyen şehit haberleri. Devlet aklının bu durumlarda bulduğu çözüm

standart: O hendekleri hatası olanlarla doldurup kapatmak. Tersine bugün iç

güvenlik yönetimi hâlâ Dolmabahçe ekibinin elinde ise sözü geçen birinin,

taşları yerinden oynatacak şekilde konuşmaya başlaması gerekiyor. Bülent Arınç

işte bunu yapıyor. Saray iktidarını Sur'daki,

Cizre'deki tünellerin içine sokup, üzerine duvar örüyor."

- Savcılığa göre başvurucu; bu yazısıyla Güneydoğu’da yaşanan

olaylardan siyasi iktidarı sorumlu tutmuş, "...Dolmabahçe'de noktalanan Çözüm Süreci'nin sahiplerinin ipe dizilmesi

lâzım. Sakın yanlış anlamayın, bir öneride bulunmuyorum, devlet aklının bu tür

badirelerden çıkış yöntemini hatırlatıyorum..." şeklindeki

sözleri ile halkı askerî darbeye davet etmiş, baştaRecep

Tayyip Erdoğan olmak üzere çözüm sürecini yürüten yetkililerin asılması

gerektiğini ileri sürmüştür.

28.İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi 24/4/2017 tarihinde

iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2017/112 sayılı dosya üzerinden

kovuşturma aşaması başlamıştır.

29. 5/4/2018 tarihinde Savcılık, esas hakkındaki mütalaasını

sunmuştur. Savcılık mütalaasında başvurucunun terör örgütü üyesi olma suçunu

işlediğini belirterek bu suçtan cezalandırılmasına karar verilmesini talep

etmiştir. Mütalaada başvurucunun anılan suçu işlediğine dayanak olarak

iddianamede ifade edilen yazılarının yanı sıra değindiği olgulardan bazıları

aşağıdaki şekildedir:

- Başvurucunun cep telefonunda yapılan incelemede örgüt

üyelerinden O.Ö. isimli kişi ile 13/3/2016 ve 24/6/2016 tarihleri arasında Twitter isimli uygulama üzerinden mesajlaştığı, bu

mesajlarda O.Ö.nün

başvurucuya "Az evvel beyefendiye selam ve mesajınızı iletti

FMRCN, çok dua etti, gözlerinin içi ışıldadı." şeklinde sözler

söylediği ileri sürülmüştür.

- Başvurucunun FETÖ/PDY'nin güdümünde

bulunan ve erişimi engellenen Samanyolu Haber, Zaman, Bugün, Cihan, Yeniyön, Özgür Düşünce, Aksiyon dergisi ve Nokta dergisi

gibi yayın kuruluşlarının Twitter hesaplarına da pek

çok kez giriş yaptığının tespit edildiği ifade edilmiştir.

- Başvurucunun 25/8/2015 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan

"İktidarın Kulpunu Nasıl Teslim

Edecekler" başlıklı

yazısında, Taraf gazetesinde yayımlanan birhabereatfen

Hükûmetin muhalif kesimlere yönelik kapsamlı bir gözaltı operasyonu

düzenleyeceğini, yazının son kısmında "...suç

işleyenler mahkemede mutlaka hesap verecek, sırtını devletin derinlerine

yaslayıp bu memleketin değerlerine savaş ilan edenleri ise daha caydırıcı

cezalar bekliyor, şer-i şerife uygun bir mecazla ifade edelim, önce çıplak

vaziyette katrana batırılacak sonra elleri arkadan bağlı eşeğe ters bindirilip

memleketin orta yerinde teşhir edilecekler, adaletin terazisini tersine çeviren

zorbalar ise ayak parmaklarının üzerinde yükseltilip dükkanlarının kapısına

kulaklarından çivilenecek..." şeklinde yorumda bulunarak

Hükûmetin başına bu olayların geleceğini ima ettiği iddia edilmiştir. Atıf

yapılan bu yazının tamamı şöyledir:

"Taraf gazetesinde dün yer alan

haber-yorum, Saray'ın niyetlendiği yeni algı operasyonlarını deşifre ediyor.

Habere göre 7 Haziran öncesi son anda

vazgeçilen, içinde gazetecilerin ağırlıklı yer tuttuğu muhalif 200 kişiye

gözaltı operasyonu yeniden programa alınmış. Kapsam genişletilmiş; HDP'li, MHP'li, CHP'li belediyelerden medyaya kadar birçok

kesime yönelik operasyon hazırlığı devam ediyormuş. Maksat 'güç bende' havası

oluşturmak, daha doğrusu bir iktidar terörü estirmekmiş. Ne diyelim? Yakışır.

Onca hırsızlığın, suçun üzerinde oturabilmek için iktidara böyle dört elle ve

dört koldan sarılmak gerekir. Ellerinde kalanın iktidar değil, sadece kulpu

olduğunun demek hâlâ farkında değiller.

Gazetenin verdiği bilgilerin doğruluğunu, bu

mutasavver teröre eşlik eden Havuz Medyası yayınlarından test edebilirsiniz.

Birçok haberin ve yorumun arasında İ.K.nındünkü

'Entelektüel terör' başlıklı yazısı, saray danışmanları, bazı kamu görevlileri,

üç dönem şartına takılanlar, medya patronları ve yandaş kalem sahiplerinden

meydana gelen bu 'derin yapının' duygu ve düşüncelerine tercüman olmakla

kalmıyor, aynı zamanda operasyonun hedeflerini ve kapsamını da ayan beyan

önümüze koyuyor. Taraf'ın haber-yorumuna şüphe ile

bakanlar, derin yapı mensuplarından birinin kaleminden çıkma somut bir suç

delili olarak bu “kuvvacı” yazıyı okusunlar.

'Acımasız bir direniş dönemi başlayacak.'

diyor Yeni Şafak'ta İ.K. Kime karşı? 'Entelektüel teröre' karşı. Suça bulaşmış,

yolsuzluk batağına saplanmış iktidar, güç ve şevket sahiplerini savunmak her

zaman insanları aptal yerine koymakla ve mantığı tersine çevirmekle mümkündür.

Devlet iktidarının bütün ürkütücü araçlarını seferber ederek estireceğiniz

terörün karşısında vicdanı ve cesareti dışında dayanağı olmayan kalem

sahiplerinden bahsederken tersine çevrilen 'terör' ve 'direniş' deyimleri gibi.

Yazıyı, iktidara muhalefet eden namuslu kesimlere, yani 'entelektüel direnişe'

karşı 'acımasız bir terör dönemi başlayacak' diye okursanız, Taraf gazetesinde

sözü edilen 200 kişinin gözaltına alınacağı algı operasyonunda kalen ve kalemen yer alan bir suikastçıyı tam tüfeğiyle nişan

alırken, üstelik yularından yakalamış olursunuz.

Hastalıklı, takıntılı şekilde, daha çok

ihtiras ve kibir ile yapıştıkları iktidar kulpu belli ki ellerinde kalmış.

Yazıda tek bir 'hak', 'hukuk', 'adalet' ihsası yer almıyor. Geçmişte askerî

vesayetçilerin kullandığı 'düşman edebiyatını' orijinal tek bir cümle bile

eklemeden iktidara muhalefet eden herkese karşı topyekûn bir 'millî mücadele'

başlatarak sürdürüyor. Demokratik muhalefeti darbeci jargonu ile terörize edip sindirmeye kalkan, meşru yollarla iktidar

değişikliği talep edenleri topyekûn 'vatan haini' ilan eden bu ihtiras ve

kibirle mefluç kafayı düzeltmeniz imkânsız. İktidara öylesine yapışmışlar ki,

vazgeçemiyorlar. Tıpkı askerî vesayetçiler gibi her itirazı 'iç düşmanlara' ve

'iç işgale' bağlayan bu faşist kafanın muhalefete ve demokratik rekabete küçük

bir alan açmaya bile razı olması mümkün değil.

Karagül'ün ve havuz medyasında eşine çok

rastlanan familyasının yaptığı, sadece kalemle iktidar kulpuna yapışmak veya

yapışanlara destek olmaktan ibaret değil. 'Entelektüel direnişe' karşı derin

devlet ağzıyla 'topyekûn terör' ilan eden birinin, bu iş için hazırlanan 200

kişilik listede parmağının olmadığını kimse iddia edemez. Onlar oturur,

korkudan titreye titreye bir liste hazırlayıp, parçası oldukları kirli düzeni

ve suç örgütünü işletip terör estirirken bizim elimiz armut mu toplayacak?

Bana çizmelerimi giydirmesinler, ellerinde

kalan iktidar kulpu boğazlarına dizilir. Liste hazırlayanlar, listeye

yazıldıklarını unutmasın. Suç işleyenler mahkemede mutlaka hesap verecek;

sırtını devletin derinlerine yaslayıp bu memleketin değerlerine savaş ilan

edenleri ise daha caydırıcı cezalar bekliyor. Şer'-i Şerife uygun bir mecazla ifade

edelim: Önce çıplak vaziyette katrana batırılacak, sonra elleri arkadan bağlı

eşeğe ters bindirilip memleketin orta yerinde teşhir edilecekler. Adaletin

terazisini tersine çeviren zorbalar ise ayak parmaklarının üzerinde

yükseltilip, dükkanlarının kapısına kulaklarından çivilenecek."

- 29/10/2015 tarihinde Zaman gazetesinde yayımlanan yazısında,

örgütün güdümündeki Koza İpek Grubuna yönelik operasyonları kastederek "Saray iktidarının çekirdek kadrosu içinde yer alan ve

kendi eserleri olan polisin Kanaltürk'ün kapılarını

zorladığı görüntüleri anlattıktan sonra 'Türkiye'nin normal bir ülkeye

dönüşebilmesi için kısa bir tedaviden sonra memleketi tırmahaneye

çevirmeye azmeden bu güruhu yargı önüne çıkartacak ve inanın itidal içinde

cezalarını keseceğiz, bu meczup operasyonları iktidar cazibesinin eseri, belli

ki diktatörsonun yaklaştığını görüp ipi koyvermiş." dediği, yazısını ise "Hapse girmeden önce tırmarhaneye

girecekler, deli gömleği giydirilip kendilerine daha fazla zarar vermeleri

önlenecek, tedavi edilecekler, akıl sağlıklarına kavuşmuş gözleri kafaları

sarılı yargının önüne çıkarılacaklar ve hesap verecekler."

şeklinde bitirdiği "Hapisten Önce

Tımarhaneye Girecekler" başlıklı bu yazının tamamı şöyledir:

"Bıçağı iki eliyle tutup, herkesin

gözleri önünde vahşi çığlıklar atarak hasmına saplıyor. Lâkin bıçağı sapından

değil, keskin tarafından tutuyor ve iki eli de paramparça oluyor. Katilin de

zalimin de bir hukuku var; ellerini saracağız, ama sonra hapishaneden önce

tımarhaneye göndereceğiz. Gözü bu kadar dönmüş, bu kadar tedbirsiz ve fütursuz

etrafa dehşet saçanların kendilerinden de korunması lâzım. Bu yüzden Saray İktidarı'nın çekirdek kadrosu içinde yer alan ve kendi

eserleri olan polisin Kanaltürk'ün kapılarını

zorladığı görüntüleri televizyondan hep birlikte, birbirlerine “çak” yaparak

sevinç naraları içinde izleyen meczup taifesinin yakınlarına sesleniyorum: Bu

çılgın operasyonlarda katkısı bulunanların arasından 1 Kasım gecesi kısa bir

mektupla kendine fenalık yapmak isteyenler çıkabilir; aman engel olun, onlar bu

memlekete çok lâzım. Türkiye'nin hukukun işlediği, temel hakların güvencede

olduğu “normal” bir ülkeye dönüşebilmesi için, kısa bir tedaviden sonra

memleketi tımarhaneye çevirmeye azmeden bu gürûhu yargı önüne çıkartacak ve

inanın itidal içinde cezalarını keseceğiz.

Bu meczup operasyonları, iktidar cezbesinin

eseri. Belli ki diktatör, sonun yaklaştığını görüp ipi koyvermiş.

Önüne gelen kamuoyu araştırmaları tek başına iktidar umudu verse, seçimden beş

gün önce böyle bir çılgınlığa yol verir mi? Özel kalem müdürlerinin ve

danışmanların kişiliği ve eğilimi hep hadım ağası sakinliği ile “kraldan çok

kralcı olmak”la mâluldür;

kendi mevcudiyetleri ancak böyle anlam kazanır. Nasıl olsa hesabı lider

verecek! Liderin kafası karışıksa, çaresiz kalmışsa, kendisi de cezbeye

tutulmuşsa çılgın teşebbüslere onay vermeye başlar. Koza-İpek Grubu'na kayyum

atama kararından sonra çekirdek kadrodan gelen sevinç çığlıklarını duydunuz mu?

Biri kendini tutamıyor, geri kalan medya gruplarının da aynı akıbete

uğrayacağını söylüyor. Bütün bu naralar, efelenmeler kime yarıyor? 'Yoksa bu

adamlar muhalefetin ajanları mı; amaçları AK Parti'ye oy kaybettirmek mi?' diye

soracaksınız, biliyorum. Hayır değil, bunlar iktidar cezbesine tutulmuş

meczuplar.

Bu operasyon ekibinin yargıda boşluk dolduran

uzantıları olduğu, Başsavcılığın basın açıklamasında kendini gösteriyor. Hiçbir

savcı veya az buçuk hukuk okumuş biri, Başsavcılığın açıklamasında geçen

'devlet aleyhine örgüt lehine algı operasyonu faaliyeti' ibaresini, başka türlü

o metnin içine yerleştiremez. Ne demek 'algı operasyonu'? Böyle bir suç mu var?

Nerede yazıyor? İş üstünde yakalanan hırsızın, yolsuzun şayet iktidarda ise

çıkan haberler hakkında 'algı operasyonu' savunmasının bir savcının basın

açıklamasında ne işi var? Ayrıca hangi savcı aynı açıklamada, bir mahkeme

kararı olmadan koca bir topluluğu 'terör örgütü' olarak niteleyebilir? Üstelik

kayyum atama gerekçesini olmayan bu örgüte finansal destek sağlamak şeklinde

temellendirebilir? Birkaç gün önce dönemin başbakan yardımcısı bu ibarenin MGK

kararları içinde bile yer almadığını açıklamadı mı? Daha ötesi de var: CMK 133.

madde bir tedbir kararının kaynağı; neyin tedbiri alınıyor? Atanan yönetim

kurulu üyelerinin AK Partili veya iktidara yakın olması, gelen kayyumun şirketi

devralmadan televizyon yayını durdurmasını tarafsız bir yargı kararı ile

bağdaştırabilmek için bu kararda imzası bulunanlar galiba yargı önünde hesap

verirken epeyce zorlanacaklar. Bu kadar zorlama, bu kadar hukuka aykırılık, bu

kadar pervasızlık, bu kadar tedbirsizlik Saray İktidarı'nın

çivisinin çıktığını gösteriyor.

Hapse girmeden önce tımarhaneye girecekler.

Deli gömleği giydirilip, kendilerine daha fazla zarar vermeleri önlenecek,

tedavi edilecekler. Akıl sağlıklarına kavuşmuş, gözleri kafaları sarılı

yargının önüne çıkartılacaklar ve hesap verecekler. Sırf kirli iktidara

tutunmak için işledikleri suçların, dünyaya rezil ettikleri ülkenin, çivisini

çıkarttıkları devletin ceremesini ödeyecekler."

30. Başvurucunun soruşturma ve kovuşturma aşamalarındaki

savunmaları özetle şöyledir:

- Telefonundaki mesajlaşma içeriğiyle ilgili olarak bu ifadenin Fetullah Gülen için kullanılmadığını, sadece siyasetçiler

için, özellikle cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve bakanlık yapmış olanlar ve

milletvekilleri için kullanıldığını,O.Ö.yü bir sosyal

bilimci olduğu için de tanıdığını, onunla aşırı derecede bir muhabbetinin ve

samimiyetinin bulunmadığını, beyefendi

ile ilgili olarak kimin kastedildiğini de tahmin ettiğini ancak iktidar

çevrelerindeki siyasetçiler arasında tartışmaya yol açmaması ve bir dava konusu

yapılmaması için bu tahminini söylemeyeceğini belirtmiştir.

- FETÖ/PDY'ye müzahir sitelere girmesi

ile ilgili olarak bu hususa ilişkin raporun yanlışlarla dolu olduğunu, ceza

infaz kurumunda bulunduğu tarihte sitelere girmesi gibi bir durumun ortaya

çıktığını ve bu raporun tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

- Suçlamaya konu yazıların 17-25 Aralık soruşturmalarına ilişkin

2013 ve 2014 yıllarındaki yazılar olduğunu, bu soruşturmaların daha önce darbe

girişimi olarak nitelendirildiği bir iddianamenin bulunmadığını, suçlamaya konu

yazılarının suç oluşturmadığını, o dönemde başka gazetelerde yazılan yazılarda

ve bazı siyasetçiler tarafından da benzer söylemlerde bulunulduğunu ileri

sürmüştür.

- "Türkiyenin Yeni Aktörleri" başlıklı yazısına

ilişkin olarak başvurucu, bu yazısında demokrasinin inkıtaya

uğraması endişesinden, Türkiye'de bir darbe ve yeniden vesayet düzenine dönme

ihtimalinin olmadığından bahsettiğini, Savcılığın iddia ettiği gibi bir darbe

imasının bulunmadığını belirtmiştir.

- "Devri Sabık

Yaklaşırken" başlıklı yazısına ilişkin olarak başvurucu, bu

yazısında iktidar sahiplerinin kanunsuz eylemleri ve işlemleri nedeniyle yargı

önünde hesap vereceğinden bahsettiğini, sandıktan çıkan bir iktidarın suçlarını

yine sandıktan çıkan ve bu konuda yetkiler alan bir iktidarın yargıya taşımış

ve parlamenter denetim yollarını açmış olacağını, bütün yazılarında iktidara

yönelik eleştirilerinde demokratik alternatiflerden, parlamenter sistemin çözüm

bulma yeteneğinden, demokrasi ve hukuka bağlılığından bahsettiğini, iktidarın

hukuka aykırı eylemlerinin yargılama konusu olacağını söylemenin suç

oluşturmadığını, hukuki bir prosedür olan yargılamadan bahsettiğini ifade

etmiştir.

- "İktidarın

Kulpunu Nasıl Teslim Edecekler" başlıklı yazısına ilişkin

olarak başvurucu; bu yazının iktidara karşı yazılmış bir yazı değil bir polemik

yazısı olduğunu, İ.K. adlı köşe yazarının bir yazısına cevaben bu yazıyı

yazdığını, bu yazıda Hükûmetin başına gelecek olaylardan bahsetmediğini, bu

yazının İ.K. gibi devlet gücünü arkasına alarak tehdit savurduğunu iddia ettiği

kişilere yönelik bir cevap niteliği taşıdığını, yazıda geçen cezalandırma

yöntemini bu kişilerin teşhir edileceklerini ve rezil olacaklarını ifade etmek

amacıyla mecazen kullandığını, yazının bu bağlamının soruşturma makamlarınca

görmezden gelindiğini, söz konusu yazının düşünce özgürlüğü adına, demokrasi

adına, çoğulcu bir toplum adına yazıldığını belirtmiştir.

31. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 6/7/2018 tarihli

kararıyla başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 10 yıl 6 ay

hapis cezası ile cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar

verilmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Sanık Mümtazer

TÜRKÖNE'nin örgüte müzahir Zaman Gazetesi'nde

yazarlık yaptığı, sanığa ait cep telefonu üzerinde yapılan incelemede örgütün

elemanlarından O.Ö. isimli kişi ile 13/03/2016 ve 24/06/2016 tarihleri arasında

twitter isimli uygulama üzerinden mesajlaştığı, bu

mesajlarda O.Ö. isimli örgüt mensubunun sanık Mümtazer'e

'az evvel beyefendiye selam ve mesajınızı iletti FMRCN, çok dua etti,

gözlerinin içi ışıldadı' şeklinde mesajlar yazdığının görüldüğü, sanığın

19/03/2016 tarihli Zaman Gazetesi'nde yayınlanan köşe yazısında 'Devr-i Sabık yaklaşırken' başlıklı yorumunda; askeri

vesayet dönemi nasıl Ergenekon ve Balyoz fırtınaları ile kapandıysa Erdoğan

dönemi de dava dosyaları ikmal edilerek tarihin kucağına öksüz bir çocuk gibi

emanet edilecek dedikten sonra, sürecin tekrar başlayacağını söylediği, sanığın

25/08/2015 tarihli Zaman Gazetesi'nde yayınlanan 'İktidarın kulpunu nasıl

teslim edecekler' başlıklı yazısında Taraf Gazetesi'nde yayınlanan birhabereatfen Erdoğan hükümetinin muhalif kesimlere

yönelik kapsamlı bir gözaltı operasyonu düzenleyeceğini, yazının son kısmında

'suç işleyenler mahkemede mutlaka hesap verecek, sırtını devletin derinlerine

yaslayıp bu memleketin değerlerine savaş ilan edenleri ise daha caydırıcı

cezalar bekliyor, şer-i şerife uygun bir mecazla ifade edelim, önce çıplak

vaziyette katrana batırılacak sonra elleri arkadan bağlı eşeğe ters bindirilip

memleketin orta yerinde teşhir edilecekler, adaletin terazisini tersine çeviren

zorbalar ise ayak parmaklarının üzerinde yükseltilip dükkanlarının kapısına

kulaklarından çivilenecek' şeklinde yorum yaptığı, sanığın 04/02/2016 tarihli

köşe yazısında 'Dolmabahçe mutabakatında kendini ele veren saray iktidarı Türkiye'nin

bu badireden en az zararla çıkabilmesi için ''idam cezasının geri gelmesi, dolmabahçede noktalanan çözüm sürecini sahiplerinin ipe

dizilmesi lazım' dediği, sanığın söz konusu yazıları yayınlandıktan kısa bir

süre sonra örgütün elebaşı Fethullah Gülen'in kendi

güdümündeki Herkül.org isimli internet sitesinde cennetin kılıçların gölgesinde

olduğunu, savaş durumunda kılıcın hakkını vermek gerektiğini söylediği, sanığın

20/03/2015 tarihli yazısında'Yeni yetme bir devlet

değiliz, bürokrasinin devlet menfaatlerini koruma içgüdüsü bu sefer halka da

güven verebilir. Demek ki sivil asker devlet bürokrasisi kapıkulu düzeninden

çıkacak yeniden özgüven kazanacak ve sorumluluklarını yerine getirecek...

otokrasiyi tasfiye edip yeni bir dönem başlatacak" şeklinde yorumlarda

bulunduğu, sanığın 08/02/2015 tarihinde Zaman Gazetesi'nde yayınlanan

yazısında, Cumhurbaşkanının kendisine yönelik tehdit iddiaları ile ilgili bir

yazı kaleme aldığı yazının sonunu ise 'Tanrı Cumhurbaşkanını korusun' şeklinde

bir cümle ile bitirdiği, 30/01/2015 tarihli yazısında 'Devletin şafttının kaydığını' söylediği, sanığın 17/03/2015

tarihinde aynı gazetede yayınlanan yazısında Erdoğan döneminin sona erdiğini,

Cumhurbaşkanlığında üretilen siyasi ve ekonomik krizlerin bunu gösterdiğini

söylediği, sanığın 12/12/2014 tarihinde yayınlanan yazısında dinin

Cumhurbaşkanının devlet tekelinde sıradan bir iktidar sopası olarak

kullanıldığını söylediği, sanığın 08/01/2015 tarihinde Zaman Gazetesi'nde

yayınlanan yazısında Fethullahçı örgütü kastederek 'mevcut

olmadığı mahkeme kararı ile tespit edilen bir örgütü kırmızı kitaba nasıl

koyacaksınız' diyerek Fethullahçı yapıyı savunduğu,

sanığın 29/10/2015 tarihinde Zaman Gazetesi'nde yayınlanan yazısında örgütün

güdümündeki Koza İpek Grubuna yönelik operasyonları kastederek 'Saray

iktidarının çekirdek kadrosu içinde yer alan ve kendi eserleri olan polisin Kanaltürk'ün kapılarını zorladığı görüntüleri anlattıktan

sonra 'Türkiye'nin normal bir ülkeye dönüşebilmesi için kısa bir tedaviden

sonra memleketi tırmahaneye çevirmeye azmeden bu

güruhu (hükümeti) yargı önüne çıkartacak ve inanın itidal içinde cezalarını

keseceğiz, bu meczup operasyonları iktidar cazibesinin eseri, belli ki

diktatör(cumhurbaşkanı) sonun yaklaştığını görüp ipi koyvermiş'

dediği, sanığın 17/12/2014 tarihinde yayınlanan yazısında Cumhurbaşkanı Recep

Tayyip ERDOĞAN'ı kastederek 'bize düşen sadece

başkalarından esirgediği hukuku ondan esirgememek, kamudan aldığın gücü

kullanarak yolsuzluk yaptıysan yargılanırsın, bunu örtmek için suç işlediysen

ayrıca yargılanırsın... çok uzak bir gelecekte değil çok yakında' dedikten

sonra 'dosyalar kabardı suçlar çoğaldı demek ki temizlik günleri yaklaştı'

dediği, sanığın 16/12/2014 tarihinde yayınlanan yazısında korkunun saraya

sığmadığını, sarayın iyice zıvanadan çıktığını söylediği, sanığın 18/12/2014

tarihinde Zaman Gazetesi'nde yayınlanan yazısında Erdoğan'ın islamcılığa sığındığını söyledikten sonra Fethullahçı yapıya yönelik operasyonları kastederek savaş

yürüttüğünü söylediği, sanığın 22/01/2015 tarihinde yayınlanan yazısında 17-25

Aralık soruşturmaları ile ilgili yüce divan oylamasına atfen Cumhurbaşkanının

artık bir diktatör olduğunu, bazı bakanların yüce divana gönderilmesinin

engellenmesinin bedelinin ağır olacağını söylediği, sanığın 29/09/2015 tarihinde

yayınlanan yazısında Fethullahçı örgütün güdümündeki

Kimse Yok mu derneğinin faaliyetlerini övdükten sonra hükümeti kastederek

iktidar zorbalığına rağmen en hassas köklü geleneklerimiz devam ediyor diyerek

yazısını bitirdiği, sanığın 05/02/2015 tarihinde Zaman Gazetesi'nde yayınlanan

yazısında, Fethullahçı terör örgütünün finans

kaynaklarından olan Bankasya isimli bankaya el

konulmasını eleştirerek, cumhurbaşkanını eline makineli tüfeği alarak ekonomiyi

yaylım ateşine tutmakla suçladığı, Bankasya dışındaki

tüm bankaların diktatörün bankası olduğunu iddia ettiği, Cumhurbaşkanı

Erdoğan'ı diktatörlükle itham ettikten sonra otokrasi oluşturmak istediğini

söylediği, sanığın 06/02/2015 tarihinde yayınlanan Yolun sonu görünüyor

başlıklı yazısında, Bankasya operasyonlarını

kastederek 'Erdoğan ve şerikleri yargılanırken neler hissedeceksiniz?

Gazetelerde, televizyonlarda boy boy Erdoğan ve onun

yanında suça bulaşmış iktidar sahiplerinin yargılanma haberleri yer alacak'

dedikten sonra yazısını 'Diktatör olmayı beceremeyenler... yargı önüne

çıkarlar... sadece yolun sonunu haber verirler' dediği, sanığın 06/01/2015

tarihinde yayınlanan cenazesi Çamlıca'dan kalkacak olanlar başlıklı yazısında

Cumhurbaşkanı'nı kastederek 'Oyunuzu vereceğiniz parti, inanacağınızı gazete ve

televizyon, itaat edeceğiniz lider ve cenazesinin kaldırılacağı cami, hepsi

belli öbür tarafı ancak Allah bilir' dediği, sanığın 17 Aralık operosyonunun sonrasında Zaman Gazetesi'nde 22/12/2013

tarihinde yayınlanan Gemi Hızla Su Alıyor isimli yazısında, 29/12/2013

tarihinde yayınlanan Yargı Başbakanın siyasi rakibi mi isimli yazısında,

10/01/2014 tarihinde yayınlanan Cumhurbaşkanı freni patlayan kamyonu

durdurabilir mi isimli yazısında, 31/01/2014 tarihinde yayınlanan Paranın

iktidarı isimli yazısında, 02/03/2014 tarihinde yayınlanan Adalet Elbette

Yerini Bulur isimli yazısında, 14/03/2014 tarihinde yayınlanan Yangında Delil

Yok Etmek isimli yazısında 17/25 Aralık soruşturmlarının

sözde yolsuzluk kisvesi altında örgüt elebaşı Fetullah

Gülen tarafından verilen talimat doğrultusunda fetullahçı

polis ve sözde yargı mensuplarıyla hükümeti devirmek amacıyla yapıldığını

bildiği halde bu soruşturmaların sanki hukuka uygun şekilde yapılan

soruşturmalar olduğu izlenimi yaratmaya çalıştığı, sanığın bu şekilde süregelen

ve devamlılık arz eden terör örgütü lehine propaganda yazılarının TCK'nın 314/2

maddesinde belirtilen terör örgütü üyeliği suçunu oluşturduğu... [değerlendirilmiştir.]"

32. Başvurucu, bu karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur.

33. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi 25/6/2019

tarihinde başvurucunun istinaf talebinin esastan reddine karar vermiştir.

34. Bölge Adliye Mahkemesi kararına karşı temyiz yoluna

başvurulmuş olup temyiz incelemesi bireysel başvurunun incelendiği tarih

itibarıyla devam etmektedir.

IV. İLGİLİ HUKUK

35. İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için bkz. Şahin Alpay ([GK], B. No: 2016/16092,

11/1/2018, §§ 41-64) başvurusu hakkında verilen karar.

V. İNCELEME VE GEREKÇE

36. Mahkemenin 27/11/2019 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Kişi Hürriyeti ve

Güvenliği Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddialar

1. Tutuklamanın Hukuki Olmadığına İlişkin İddia

a. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

37. Başvurucu; kuvvetli suç şüphesi, kaçma ve delilleri karartma

şüphesi olmadan gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklandığını, tutuklama

kararının gerekçesiz olduğunu, tutuklama kararında tutuklamaya alternatif

tedbirlerin neden yetersiz kalacağının açıklanmadığını, tutuklamanın ölçüsüz

olduğunu, kolluk ifadesinde kendisine sorulan yazılarda herhangi bir suç

unsurunun bulunmadığını belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmüştür.

38. Başvurucu ayrıca muhalif bir kişi olarak susturulmak

amacıyla tutuklandığını belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkıyla

bağlantılı olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 18. maddesinin

de ihlal edildiğini iddia etmektedir.

39. Bakanlık görüşünde; tutuklamaya dair verilen kararlara

ilişkin gerekçeler kapsamında başvurucunun tutukluluğunun keyfî olduğunun

savunulamayacağı, nitekim başvurucu hakkında ilk derece mahkemesince mahkûmiyet

kararı verildiği belirtilmiştir. Bakanlık ayrıca başvurucunun üzerine atılı

suçun 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe girişimi sonrası olağanüstü

hâl uygulamasına gidilmek zorunda kalınan eylemler ile alakalı olduğunu,

başvurucunun şikâyetine ilişkin yapılacak incelemenin Anayasa'nın 15. maddesi

kapsamında yapılması gerektiğini belirtmiştir.

40. Başvurucu; Bakanlık görüşüne karşı beyanında sadece köşe

yazılarına dayalı olarak suçlandığını, bu yazıların dışında terör örgütü

üyeliğine delalet eden hiçbir kanıtın bulunmadığını, Anayasa Mahkemesinin

gazetecilerin yazıları dolayısıyla tutuklanmasının hak ihlali olduğu yönündeki

önceki kararlarından farklı bir değerlendirme yapılmasını gerektiren bir

durumun olmadığını, daha önce soruşturma konusu yapılmayan ve 9/6/2004 tarihli

ve 5187 sayılı Basın Kanunu'ndaki sürelere uyulmadan dava konusu yapılan

yazıları nedeniyle tutuklandığını, bu tutuklamanın kanuni dayanaktan yoksun

olduğunu ileri sürmüştür. Başvurucu; ayrıca suçlamaya konu yazıların

bağlamından kopartıldığını, kullandığı mecazi ifadelerin yanlış yorumlandığını,

yazılarında demokratik yöntemleri savunduğunu, iktidarı eleştirdiğini ve

eleştiri sınırlarını aşmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu, son olarak somut

olayda tutuklama nedenlerinin bulunmadığını, tutukluluğun devamı kararlarının

gerekçesiz olduğunu belirtmiştir.

b. Değerlendirme

41. Anayasa'nın "Temel

hak ve hürriyetlerin sınırlanması" kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:

"Temel hak ve

hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde

belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu

sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik

Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

42. Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının

durdurulması" kenar

başlıklı 15. maddesi şöyledir:

"Savaş, seferberlik,

sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan

yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak

ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar

için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen

ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne

dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve

bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu

mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz."

43. Anayasa'nın "Kişi

hürriyeti ve güvenliği" kenar başlıklı 19. maddesinin birinci

fıkrası ile üçüncü fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:

"Herkes, kişi hürriyeti

ve güvenliğine sahiptir.

...

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan

kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini

veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu

kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir."

44. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder(Tahir

Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun bu bölümdeki

iddialarının Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında, kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği sonucuna

ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesinin bu bağlamdaki incelemesi, başvurucu hakkında

soruşturma ve kovuşturma yapılması ile yargılamanın muhtemel sonuçlarından

bağımsız olarak tutuklamanın hukukiliğinin değerlendirilmesiyle sınırlı

olacaktır. Öte yandan Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edilip

edilmediği incelenirken her bir başvuru kendi koşullarında

değerlendirilecektir.

i. Uygulanabilirlik

Yönünden

45. Anayasa Mahkemesi Aydın

Yavuz ve diğerleri (aynı kararda bkz. §§ 187-191) kararında,

olağanüstü yönetim usullerinin uygulandığı dönemlerde alınan tedbirlere ilişkin

bireysel başvuruları incelerken Anayasa'nın 15. maddesinde ortaya konulan temel

hak ve özgürlüklere ilişkin güvence rejimini dikkate alacağını belirtmiştir.

Buna göre olağanüstü bir durumun bulunması ve bunun ilan edilmesinin yanı sıra

bireysel başvuruya konu temel hak ve özgürlüklere müdahale teşkil eden tedbirin

olağanüstü durumla bağlantılı olması hâlinde inceleme Anayasa'nın 15. maddesi uyarınca

yapılacaktır.

46. 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe teşebbüsünden sonra

Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu 21/7/2016 tarihinde

olağanüstü hâl ilan edilmesine karar vermiş, daha sonra da olağanüstü hâl

birçok kez uzatılmıştır. Olağanüstü hâl ilanı nedenlerinin başında darbe

teşebbüsü gelmektedir (Aydın Yavuz ve

diğerleri, §§ 224, 226). Olağanüstü hâl ilanı ile darbe

teşebbüsünden kaynaklanan tehlikenin yanı sıra bu teşebbüsün arkasında olduğu

değerlendirilen FETÖ/PDY'den kaynaklanan tehdit ve

tehlikenin de bertaraf edilmesinin amaçlandığı görülmektedir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 48, 229).

Nitekim darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanmanın FETÖ/PDY olduğuna ilişkin

kamu makamlarınca ve soruşturma mercilerince yapılan değerlendirmeler olgusal

temellere dayanmaktadır (Aydın Yavuz ve

diğerleri, § 216).

47. Başvurucunun tutuklandığı tarihte Türkiye'de olağanüstü hâl

yönetim usulü yürürlüktedir. Tutuklama kararında, başvurucunun darbe

teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğu belirtilen FETÖ/PDY'ye

yardım ettiği ileri sürülmüştür (bkz.

§ 20). Dolayısıyla başvurucunun

tutuklanmasına dayanak olan suçlamanın olağanüstü hâl ilanını gerekli kılan

olaylarla ilgili olduğu görülmektedir (aynı yöndeki değerlendirme için bkz. Turhan Günay [GK], B. No: 2016/50972,

11/1/2018, §§ 53-56).

48. Bu itibarla olağanüstü hâl ilanına sebebiyet veren olaylar

kapsamında bir suçlamayla tutuklanan başvurucu hakkında uygulanan tutuklama

tedbirinin hukuki olup olmadığının incelenmesi Anayasa'nın 15. maddesi

kapsamında yapılacaktır. Bu inceleme sırasında öncelikle başvurucunun

tutuklanmasının başta Anayasa'nın 13. ve 19. maddeleri olmak üzere diğer

maddelerinde yer alan güvencelere aykırı olup olmadığı tespit edilecek,

aykırılık saptanması hâlinde ise Anayasa'nın 15. maddesindeki ölçütlerin bu

aykırılığı meşru kılıp kılmadığı değerlendirilecektir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 193-195,

242).

ii. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

49. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan

başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

iii. Esas Yönünden

(1) Genel

İlkeler

50. Anayasa Mahkemesinin gazetecilerin tutuklanmasının

Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği

hakkı bağlamında tutuklamanın hukukiliğine ilişkin başvuruları incelerken gözönünde bulunduracağı genel ilkeler için bkz. Şahin Alpay (aynı kararda bkz. §§ 77-91)

başvurusu hakkında verilen karar.

(2) İlkelerin

Olaya Uygulanması

51. Başvurucu 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun

100. maddesi uyarınca tutuklanmıştır. Dolayısıyla başvurucu hakkında uygulanan

tutuklama tedbirinin kanuni dayanağı bulunmaktadır.

52. Kanuni dayanağı bulunduğu anlaşılan tutuklama tedbirinin

meşru bir amacının olup olmadığı ve ölçülülüğü incelenmeden önce tutuklamanın

ön koşulu olan suçun işlendiğine dair

kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi

gerekir.

53. Somut olayda tutuklama kararında; başvurucunun FETÖ/PDY

adına yayın yapan gazetede yazar olduğu ve yazıları ile bu örgütün amaçlarına

hizmet ettiği, bu suretle örgüt üyesi olmamakla birlikte söz konusu örgüte

yardım ettiği belirtilmiştir. İddianamede ise başvurucunun hangi yazılarının

suçlamaya konu edildiği ifade edilmiştir. Bunun yanı sıra Cumhuriyet savcısının

yargılama aşamasında bildirdiği esas hakkındaki mütalaasında ve ilk derece

mahkemesinin mahkûmiyet kararında, iddianamede değinilenlerin dışında bazı

başka yazılara, başvurucuya ait bir mesajlaşma içeriğine ve başvurucunun FETÖ/PDY'ye müzahir bazı internet sitelerine girdiği hususuna da

değinildiği görülmektedir.

54. Başvurucunun tutuklanmasına dayanak gösterilen olguların

temelde gazete yazılarından oluştuğu görülmektedir. Soruşturma makamları genel

olarak başvurucunun bu yazıları FETÖ/PDY'nin amaçları

doğrultusunda yazdığını ileri sürmüşlerdir.

55. Söz konusu yazıların suça ilişkin kuvvetli bir belirti

niteliğinde olup olmadığının belirlenmesinde yazıların kimin tarafından kaleme

alındığı, bağlamı, yazılardaki ifadeler ile yazıların kaleme alındığı ve

yayımlandığı koşulların birlikte dikkate alınması gerekir. Başvurucunun Zaman

gazetesi yazarı olması ve yazılarının Zaman gazetesinde yayımlanmış olması tek

başına kuvvetli suç şüphesinin varlığını göstermese de Zaman gazetesinin

FETÖ/PDY ile irtibatı bulunan bir yayın organı olduğunun birçok soruşturma ve

kovuşturma belgesinde ifade edilmesi nedeniyle bu hususun tümüyle göz ardı da

edilmemesi gerekir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de İlhan İşbilen (B. No: 2016/3704, 29/5/2019, § 49), Mehmet

Özdemir (B. No: 2017/37283, 29/11/2018, § 84), Mustafa Ünal (B. No: 2017/21149,

28/11/2018, § 62) ve Fevzi Yazıcı (B.

No: 2016/59786, 13/9/2018, § 49) kararlarında başvurucuların Zaman gazetesinde

genel müdür, genel yayın yönetmeni, Ankara temsilcisi veya görsel

yönetmen-grafik tasarım sorumlusu olarak görev yapmasını örgütsel ilişki

bağlamında, kuvvetli belirti değerlendirmesinde dikkate almıştır.

56. Suça konu edilen yazıların içeriği, bağlamı ve yayımlandığı

koşullar incelendiğinde ise yazıların bir kısmının 17-25 Aralık soruşturmaları sürecinde ve sonrasında kaleme

alındığı görülmektedir. Bu soruşturmaların FETÖ/PDY ile bağlantılı oldukları

belirtilen savcı ve hâkimler ile kolluk görevlileri tarafından bazı siyasiler

ve bunların yakınları ile kamuoyunun tanıdığı bir kısım iş adamı hakkında yolsuzluk yaptıkları iddiasıyla

başlatıldığı ve 2013 yılının sonunda gerçekleştirilen operasyonlarda bu

kişilerle ilgili bazı koruma tedbirlerinin uygulanmasına çalışıldığı

bilinmektedir. Bu soruşturma süreçlerindeki uygulamalar, FETÖ/PDY'nin faaliyetlerinin Hükûmeti devirmeye yönelik olduğu

yönündeki soruşturma ve yargılamaların temel dayanağını oluşturmaktadır (Hüseyin Korkmaz, B. No: 2014/16835,

18/7/2018, § 76; Aydın Yavuz ve diğerleri, §

30). Nitekim Anayasa Mahkemesi, bu soruşturma süreçlerinde görev alan bazı

yargı mensupları ve emniyet görevlileri hakkında uygulanan tutuklama

tedbirlerinin hukuki olduğuna dair çok sayıda karar vermiştir (diğerleri

arasından bkz. Hikmet Kopar ve diğerleri

[GK], B. No: 2014/14061, 8/4/2015, §§ 74-87; Mustafa

Başer ve Metin Özçelik, B. No: 2015/7908, 20/1/2016, §§ 134-161). Bu

kişiler hakkında verilen mahkûmiyet kararları da kesinleşmeye başlamıştır.

57. Bu kapsamda başvurucunun henüz 17-25 Aralık soruşturmalarına

ilişkin operasyonların devam ettiği süreçte 24/12/2013 tarihinde yayımlanan "Başbakan

Kaybettiği Savaşı Sürdürüyor"

başlıklı yazısında "...

Başbakanımız ... kaybettiği bir savaşı cansiperane şekilde sürdürmeye çalışıyor

... Velev ki Cemaat'i [FETÖ/PDY] önce didik didik doğradı sonra da darmadağın etti.

Eline ne geçer? Derdine çare olur mu? ...Başbakan'ın Hocaefendi'ye

[Fetullah Gülen] karşı giriştiği polemik, onun gibi kendini kanıtlamış bir liderin

ferasetine aykırı. 'Cemaat' bir siyasî parti değil, üstelik ahlakî-vicdanî

bir prensibe dayanıyor. Üstelik bu savaşta 'Cemaatin' -'in'de yaşadıklarına göre- kaybedecek kaşaneleri yok. Siyasî

iktidarlar, bir araya getirdikleri çıkar ortaklığı bitince dağılırlar. 'Cemaat'

bir gönüllüler hareketi ve gücünü 'alma'ya değil 'verme'ye dayandırıyor. İktidar baskısı, böyle yapıları

dağıtmaya yetmez, tam tersine güçlendirir ... Yolsuzluk batağına saplanmış bir

hükümet, evrensel boyut kazanmış böyle bir sivil-gönüllü hareketin neresini

budayabilir? 'Budadı' diyelim, kendisine ne fayda sağlayabilir?/Hocaefendi, Başbakan'a çareyi gösteriyor: 'Aklan' diyor,

'vahdeti temin et, vifak ve ittifak yollarını

araştır'. Başbakan ise, geçmişte darbecilere karşı sert duruşunu 'bir tek geri

adım atmayacağız' diye bu sefer pamuk gibi insanlara karşı gösteriyor. Siyaseti

çöküyor, itibarı darmadağın oluyor. Peşinen kaybettiği savaşı, ısrarla

sürdürüyor. Adaletin terazisi artık başbakanın elinde değil; o da bir kefede

tartılıyor ve hızla ağırlığı azalıyor." şeklinde ifadeler

kullandığı, başvurucunun ayrıca bu soruşturmalar kapsamında tutuklanan bazı

şüphelilerin serbest bırakılması üzerine kaleme aldığı 3/3/2014 tarihli "Adalet Elbette Yerini Bulur" başlıklı

yazıda "...ama adaletin çekingen yüzünü

göstermesi için daha vakit var. Güç Başbakan'ın elinde olduğuna göre onun

hakkına 'aslan payı' düşüyor ... Türkiye'nin gelip takıldığı bu dar boğaz

aslında AK Parti'nin kurumsal kimliğinin değil, Erdoğan ve çevresindeki küçük bir

azınlığın eseri. Dershaneleri kapatma teşebbüsüne, AK Parti içinden ne kadar

büyük bir tepki geldiğini ve bu direncin Erdoğan'ın ısrarı ile aşıldığını

hatırlayalım. Mevcut savaş, kişisel bir savaş olarak sürüyor. Ne kadar güçlü

bir lider olursa olsun, AK Parti'nin kurumsal kişiliği ile Erdoğan'ı

ayırdığınız zaman her şeyin rengi değişiyor. Erdoğan kazanamayacağı bir savaşa,

hesap hatası yaparak girdi; şimdi kişiselleştirerek sürdürüyor. Böylece

istikrarın kurucu aktörü olmaktan çıkıp, sürdürülmesi mümkün olmayan bir

güvensizlik ortamının müsebbibine dönüşüyor. Savaşın kişisel niteliğini görmek

için şu sorunun peşine düşmek yeterli: Bir siyasî parti, doğal seçmen tabanını

oluşturan bir Cemaat'e karşı neden ölümüne bir savaş

açar? Bir parti seçim kampanyasını, rakip partilere karşı değil de neden kendi

seçmen kitlesine karşı yürütür? Kurumsal yapısı ve refleksleri ile bir siyasî

parti, böyle bir hatayı nasıl yapar? ..." şeklinde

değerlendirmelerde bulunduğu görülmektedir.

58. Öte yandan 14/3/2014 tarihli Yangınla Delil Yok Etmek başlıklı yazısında ise başvurucu

-FETÖ/PDY ile bağlantılı yargı mensuplarınca FETÖ/PDY'nin

amaçları doğrultusunda başta TSK olmak üzere farklı kamu kurum ve

kuruluşlarındaki örgüt mensubu olmayan kamu görevlilerini tasfiye etmek ve

farklı sivil çevrelerde örgütün çıkarlarına aykırı davrandığını düşündüğü

kişileri etkisizleştirmek amacıyla yürütüldüğüne yönelik olarak soruşturma

organlarınca değerlendirmelerin bulunduğu- Ergenekon, Balyoz ve Askerî Casusluk gibi bazı davalarda tahliye ve infazın

durdurulması gibi kararlara ilişkin tepkisini

"... Ergenekoncular kimin marifetiyle ve neden

çıktı? 'Millî orduya kumpas kuruldu' lafı üzerine kapsamlı bir strateji nasıl

inşa edildi? Tek bir delil, tek bir dayanak olmadan Cemaat neden 'örgüte'

dönüştü? İnsanların inançları, ahiretleri hangi kıstaslarla bu kadar ucuz

sorgulanır oldu? Yargıyı kendine bağlamış, polisi şamar oğlanına çevirmiş bu

kadar muktedir bir iktidar hangi pişkinlikle, 'paralel devlet' hayaleti üzerine

bir yığın suç isnad edebildi? İcat ettiği günah

keçilerinden şikâyet ederken, neden hiç muktedir olduğunu hatırlamadı? Bu kadar

güç, bu kadar yolsuzluk ve bu kadar hukuksuzluktan sonra biçare mazlum rolünü

hangi yüzle üstlendi? / Bütün bu soruların tek cevabı var: Çaresizlik. Muktedirlerin

çaresizliği sadece kendilerini değil, çevrelerini de bitirir. Hırsızın cesareti

de çaresizliğinin eseridir. Rezilane, pespaye bir

cesaret; ama neticede pervasız bir cesaret. Yolsuzluk delillerini yok etmek

için devlet arşivlerini, dolayısıyla hafızamızı küle çevirmeye azmetmiş bir

iktidarla karşı karşıyayız. Allah hepimizi, yolsuzluğu örtmek için ülkeyi

yangın yerine çevirmeye azmetmiş bu iktidardan korusun..."

sözleriyle dile getirmiştir.

59. Ayrıca 2015 yılında yapılan genel seçimlerden kısa bir süre

önce kaleme alınan 19/3/2015 tarihli "Devri

Sabık Yaklaşırken" başlıklı yazıda başvurucu "Bir 'devr-i sabık' olacak

mı? Mutlaka ve kaçınılmaz biçimde ... İktidar suç bastırmak için hukuku alt-üst

etmeseydi, düşmanlar icat etmek için cadı avı başlatmasaydı bugün büyüyen

'yönetim zaafları', 'kriz manzaraları' ortaya çıkar mıydı? Finans sistemindeki

kırılganlığın 'Bank Asya’ya çökme operasyonunun' sonucu olduğunu görmek için

bankacı olmaya gerek yok ... Devr-i sabık, üç ana

dava kapsamında gündem oluşturacak. İlki görülemeyen davaların kendisi; yani 17

Aralık’ın kapatılan, 25 Aralık’ın açılamayan soruşturmaları tamamlanacak ve

eksiksiz bir şekilde adalet hükmünü ikmal edecek. İkincisi bu soruşturmaları

kapatmak için işlenen suçların faillerinin yargılandığı dava olacak ... Üçüncü

olarak, kamu gücü ve imkânları ile sürdürülen ve çok geniş bir mağdur kitlesi

oluşturan sistematik cadı avı ve muhalefeti susturma operasyonları dava konusu

yapılacak. Bank Asya operasyonu ile emniyet teşkilatında yapılan kıyımı ve

kanuna aykırı soruşturmaları muhtemelen iki ana dosyadan takip edeceğiz. Bank

Asya operasyonuna 'yetkili' olarak bulaşanların, bu bankanın itibarını

zedeleyecek haber yapanların, devletin tepesinde 'bu banka zaten batmış' diye

batırmaya çalışanların yargılanmadığı bir ülkede en basit bir piyasa kuralını

işletemez ve ekonominizi ayakta tutamazsınız. ... 2002 yılında bu iktidara

destek veren ve üç dönem iktidarda tutan ana aktörler de devr-i

sabık hesabında 'davacı' sıfatıyla yer alacak..." ifadelerine

yer vermiştir.

60.Son olarak 29/10/2015 tarihli "Hapisten Önce Tımarhaneye Girecekler"

başlıklı yazıda ise başvurucu, kamu makamlarınca FETÖ/PDY ile mücadele

kapsamında bu örgütle bağlantılı olan Koza İpek Grubuna yönelik alınan

önlemlere karşı tepkisini "...Bıçağı

iki eliyle tutup, herkesin gözleri önünde vahşi çığlıklar atarak hasmına

saplıyor. Lâkin bıçağı sapından değil, keskin tarafından tutuyor ve iki eli de

paramparça oluyor. Katilin de zalimin de bir hukuku var; ellerini saracağız,

ama sonra hapishaneden önce tımarhaneye göndereceğiz. Gözü bu kadar dönmüş, bu

kadar tedbirsiz ve fütursuz etrafa dehşet saçanların kendilerinden de korunması

lâzım. Bu yüzden Saray İktidarı'nın çekirdek kadrosu

içinde yer alan ve kendi eserleri olan polisin Kanaltürk'ün

kapılarını zorladığı görüntüleri televizyondan hep birlikte, birbirlerine 'çak'

yaparak sevinç naraları içinde izleyen meczup taifesinin yakınlarına

sesleniyorum: Bu çılgın operasyonlarda katkısı bulunanların arasından 1 Kasım

gecesi kısa bir mektupla kendine fenalık yapmak isteyenler çıkabilir; aman

engel olun, onlar bu memlekete çok lâzım. Türkiye'nin hukukun işlediği, temel

hakların güvencede olduğu 'normal' bir ülkeye dönüşebilmesi için, kısa bir

tedaviden sonra memleketi tımarhaneye çevirmeye azmeden bu gürûhu yargı önüne

çıkartacak ve inanın itidal içinde cezalarını keseceğiz. Bu meczup

operasyonları, iktidar cezbesinin eseri. Belli ki diktatör, sonun yaklaştığını

görüp ipi koyvermiş ... Ayrıca hangi savcı aynı

açıklamada, bir mahkeme kararı olmadan koca bir topluluğu 'terör örgütü' olarak

niteleyebilir? Üstelik kayyum atama gerekçesini olmayan bu örgüte finansal

destek sağlamak şeklinde temellendirebilir? ... Hapse girmeden önce tımarhaneye

girecekler. Deli gömleği giydirilip, kendilerine daha fazla zarar vermeleri

önlenecek, tedavi edilecekler. Akıl sağlıklarına kavuşmuş, gözleri kafaları

sarılı yargının önüne çıkartılacaklar ve hesap verecekler. Sırf kirli iktidara

tutunmak için işledikleri suçların, dünyaya rezil ettikleri ülkenin, çivisini

çıkarttıkları devletin ceremesini ödeyecekler." sözleriyle

ifade etmiştir.

61. Kişilerin savunduğu bazı görüşlerin terör örgütünün söylem

ve görüşleriyle benzerlik göstermesi hatta kimi noktalarda örtüşmüş olması bu

görüşlerin terörle bağlantılı suçlar bakımından her durumda kuvvetli suç

belirtisi olarak kabul edilmesini gerekli kılmaz. Nitekim Anayasa Mahkemesi Murat Aksoy ([GK], B. No: 2016/30112,

2/5/2019, § 70) kararında

başvurucunun 17-25 Aralık soruşturmalarına ilişkin değerlendirmelerinin yer

aldığı yazılarının o dönemde FETÖ/PDY'nin yayın

organlarında dile getirilen açıklama ve görüşlerle benzer olmasını kuvvetli suç

belirtisi olarak görmemiştir.

62. Bununla birlikte başvurucunun yukarıda değinilen yazılarının

yalnızca Hükûmetin veya diğer kamu makamlarının bazı uygulamalarının

eleştirilmesi ya da bu uygulamalar dolayısıyla hissettiği bir tepkiyi dile

getirmesi olarak nitelendirilmesi oldukça zordur. Suça konu edilen yazıların

yayımlandığı gazetenin niteliği, yazılarda kullanılan üslup ve ifadeler ile

yazıların bağlamı birlikte dikkate alındığında başvurucunun kamu makamlarının

FETÖ/PDY'nin millî güvenlik üzerinde tehdit

oluşturduğunu değerlendirdikleri bir dönemde, bu tehdidin önlenmesi amacıyla

aldıkları her bir tedbire karşı sistematik bir şekilde ve söz konusu

tedbirlerin genel olarak muhatabı olan yapılanma adına konuştuğu izlenimini

verecek şekilde bir tutum takındığı söylenebilir.

63. Öte yandan başvurucunun 20/3/2015 tarihli "Türkiye'nin

Yeni Aktörleri" başlıklı yazısında "...Türkiye’nin yeni iktidar düzeninin Erdoğan

otokrasisinin anti-tezi olarak şekillenmesi kesin görünüyor. Bürokrasinin,

kapıkulu düzeninden çıkıp devletin alî menfaatleri ve

kamu yararı adına özerkleşmesi yeni dönemin en bariz özelliği olacak ... Yeni

yetme bir devlet değiliz, bürokrasinin devlet menfaatlerini koruma içgüdüsü bu

sefer halka da güven verebilir. Demek ki sivil-asker devlet bürokrasisi

kapıkulu düzeninden çıkacak, yeniden özgüven kazanacak ve sorumluluklarını

yerine getirecek..." şeklindeki anlatımının, 25/8/2015 tarihli

"İktidarın Kulpunu Nasıl Teslim

Edecekler" başlıklı yazısında kullandığı "...Bana çizmelerimi giydirmesinler, ellerinde

kalan iktidar kulpu boğazlarına dizilir. Liste hazırlayanlar, listeye

yazıldıklarını unutmasın. Suç işleyenler mahkemede mutlaka hesap verecek;

sırtını devletin derinlerine yaslayıp bu memleketin değerlerine savaş ilan

edenleri ise daha caydırıcı cezalar bekliyor. Şer'-i Şerife uygun bir mecazla

ifade edelim: Önce çıplak vaziyette katrana batırılacak, sonra elleri arkadan bağlı

eşeğe ters bindirilip memleketin orta yerinde teşhir edilecekler. Adaletin

terazisini tersine çeviren zorbalar ise ayak parmaklarının üzerinde

yükseltilip, dükkanlarının kapısına kulaklarından çivilenecek."

şeklindeki sözlerin, 4/2/2016 tarihli "Arınç

Saray'ı, Sur'daki Tünellere Sokuyor"

başlıklı yazısında "...Arınç Saray

iktidarını, Sur ve Cizre'de PKK'nın açtığı hendeklere ve tünellere gömecek

savaşı başlattı. Gömebilir mi? Devletin ve yüksek bürokrasinin de içinde yer

aldığı Saray'a alternatif geniş bir koalisyonun 'sözcüsü' olduğunu dikkate

alırsanız, 'evet, gömebilir' ... Türkiye'nin bu badireden en az zararla

çıkabilmesi için, idam cezasının geri gelmesi, Dolmabahçe'de noktalanan Çözüm

Süreci'nin sahiplerinin ipe dizilmesi lâzım. Sakın yanlış anlamayın, bir

öneride bulunmuyorum, devlet aklının bu tür badirelerden çıkış yöntemini

hatırlatıyorum ... Devlet aklının bu durumlarda bulduğu çözüm standart: O

hendekleri hatası olanlarla doldurup kapatmak ..." şeklindeki

ifadelerinin de başvurucunun FETÖ/PDY'ye yönelik

alınan tedbirlere veya kamu makamlarının terörle mücadeleye yönelik

uygulamalarına ilişkin değerlendirmelerini dile getirirken Hükûmete, ilgili

kamu görevlilerine ya da diğer kişilere karşı demokrasi dışı yöntemleri

özendirici ve şiddete teşvik edici bir yaklaşım sergilediği, bunu kendi

ifadesiyle "sivil-asker devlet

bürokrasisi" ve "devlet

aklı" gibi güçlere dayandırdığı söylenebilir.

64. Bu itibarla suça konu edilen yazıların başvurucu yönünden

FETÖ/PDY ile bağlantılı bir suç işlediğine dair kuvvetli belirti olarak kabul

edilmesinin mümkün olduğu sonucuna varılmıştır.

65. Başvurucu hakkında uygulanan ve kuvvetli suç şüphesinin

bulunması şeklindeki ön koşulu yerine gelmiş olan tutuklama tedbirinin meşru

bir amacının olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Bu değerlendirmede

tutuklama kararının verildiği andaki genel koşullar da dâhil olmak üzere somut

olayın tüm özellikleri dikkate alınmalıdır.

66.Başvurucunun tutuklanmasına karar verilirken işlendiği iddia

edilen suça ilişkin olarak kanunda öngörülen

cezanın

ağırlığına, delillerin henüz toplanmaması nedeniyle delilleri yok etme,

gizleme, tanıklar üzerinde baskı oluşturma şüphesinin bulunmasına ve adli

kontrolün yetersiz kalacak olmasına dayanıldığı görülmektedir (bkz. § 19).

67. Başvurucunun tutuklanmasına karar verilen örgüt

hiyerarşisine dâhil olmamakla birlikte örgüte yardım etme suçu 10 yıla kadar

hapis cezasını gerektiren ağır bir suçtur. Ayrıca bu suçun terörle bağlantılı

olarak işlendiği isnat edilen suça ilişkin kanunda öngörülen cezanın ağırlığı

kaçma şüphesine işaret eden durumlardan biridir.

68. Darbe teşebbüsü sonrasındaki koşullar dolayısıyla soruşturma

konusu olaylara ilişkin delillerin sağlıklı bir şekilde toplanabilmesi ve

soruşturmaların güvenlik içinde yürütülebilmesi için tutuklama dışındaki koruma

tedbirlerinin yetersiz kalması söz konusu olabilir. Bu dönemde ortaya çıkan

kargaşadan yararlanmak suretiyle kaçma imkânı ve bu dönemde delillere etki

edilmesi ihtimali normal zamanda işlenen suçlara göre çok daha fazladır (benzer

yöndeki değerlendirmeler için bkz. Aydın

Yavuz ve diğerleri, §§ 271, 272;Selçuk Özdemir [GK], B. No: 2016/49158, 26/7/2017, §§ 78, 79).

69. Dolayısıyla tutuklama kararının verildiği andaki genel

koşullar ve somut olayın yukarıda belirtilen özel koşulları ile İstanbul 3.

Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen kararın içeriği birlikte

değerlendirildiğinde başvurucu yönünden özellikle kaçma ve delilleri etkileme

şüphesine yönelen tutuklama nedenlerinin olgusal temellerden yoksun olduğu

söylenemez.

70.Son olarak başvurucu hakkındaki tutuklama tedbirinin ölçülü

olup olmadığının da belirlenmesi gerekir. Bir tutuklama tedbirinin Anayasa'nın

13. ve 19. maddeleri kapsamında ölçülülüğünün belirlenmesinde somut olayın tüm

özellikleri dikkate alınmalıdır (Gülser Yıldırım

(2) [GK], B. No: 2016/40170, 16/11/2017, § 151).

71. Öncelikle terör suçlarının soruşturulması kamu makamlarını

ciddi zorluklarla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkı, adli makamlar ve güvenlik görevlilerinin -özellikle organize

olanlar olmak üzere- suçlarla ve suçlulukla etkili bir şekilde mücadelesini

aşırı derecede güçleştirmeye neden olabilecek şekilde yorumlanmamalıdır (benzer

yöndeki değerlendirmeler için bkz. Süleyman Bağrıyanık ve diğerleri, B. No: 2015/9756,

16/11/2016, § 214; Devran Duran

[GK], B. No: 2014/10405, 25/5/2017,§ 64).

72. Somut olayın yukarıda belirtilen özellikleri dikkate

alındığında İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliğinin isnat edilen suç için öngörülen

cezanın miktarını, işin niteliğini ve önemini de gözönünde

tutarak başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu ve adli

kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı sonucuna varmasının keyfî ve temelsiz

olduğu söylenemez.

73. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun tutuklamanın hukuki

olmadığı iddiasına ilişkin olarak Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası ile

güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine

karar verilmesi gerekir.

74. Buna göre başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına

tutuklama yoluyla yapılan müdahalenin Anayasa'da bu hakka dair maddelerde (13.

ve 19. maddeler) yer alan güvencelere aykırılık oluşturmadığı görüldüğünden

Anayasa'nın 15. maddesinde yer alan ölçütler yönünden ayrıca bir inceleme

yapılmasına gerek bulunmamaktadır.

75. Ayrıca tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına ilişkin olarak

yukarıda yer alan tüm açıklamalar karşısında başvurucu hakkında uygulanan

tutuklama tedbirinin Anayasa'da öngörülenin dışında siyasi bir amaçla

gerçekleştirildiği iddiasının incelenmesini gerektiren bir durum söz konusu

değildir.

2. Tutukluluğun Makul

Süreyi Aştığına İlişkin İddia

a. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü

76. Başvurucu; yargılandığı davanın karmaşık olmadığını, kısa

sürede bitirilebilecek davada bu kadar uzun süre tutuklu kalması nedeniyle kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

77. Bakanlık görüşünde, başvurucunun bu bölümdeki iddialarına

ilişkin bir açıklamada bulunulmamıştır.

b. Değerlendirme

78. Anayasa Mahkemesi, tutukluluğun kanunda öngörülen azami

süreyi veya makul süreyi aştığı iddiasıyla yapılan bireysel başvurular

bakımından bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece

mahkemesince mahkûmiyet hükmü verilmiş ise -hüküm kesinleşmemiş olsa da- 5271

sayılı Kanun'un 141. maddesinde öngörülen tazminat davası açma imkânının

tüketilmesi gereken etkili bir hukuk yolu olduğu sonucuna varmıştır (Ahmet Kubilay Tezcan, B. No: 2014/3473,

25/1/2018, §§ 24-27; Ekrem Atıcı, B.

No: 2014/15609, 8/3/2018, §§ 27-30).

79. Somut olayda bireysel başvuruda bulunduktan sonra 6/7/2018

tarihinde mahkûmiyetine karar verilen başvurucunun tutukluluğun makul süreyi

aştığına ilişkin iddiası, 5271 sayılı Kanun'un 141. maddesi kapsamında açılacak

davada incelenebilir. Bu madde kapsamında açılacak dava sonucuna göre

başvurucunun tutukluluğunun makul süreyi aştığının tespiti hâlinde görevli

mahkemece başvurucu lehine tazminata da hükmedilebilecektir. Buna göre 5271

sayılı Kanun'un 141. maddesinde belirtilen dava yolunun başvurucunun durumuna

uygun, telafi kabiliyetini haiz, etkili bir hukuk yolu olduğu ve bu olağan

başvuru yolu tüketilmeden yapılan bireysel başvurunun incelenmesinin bireysel

başvurunun ikincil olma niteliği

ile bağdaşmadığı sonucuna varılmıştır.

80. Açıklanan gerekçelerle tutukluluğun makul süreyi aştığına

ilişkin iddianın yargısal başvuru yolları tüketilmeden bireysel başvuru konusu

yapıldığı anlaşıldığından başvurunun bu kısmının başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

3.Soruşturma Dosyasına Erişimin Kısıtlandığına

İlişkin İddia

a. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

81. Başvurucu; soruşturma dosyasındaki gizlilik kararı nedeniyle

suçlamalara ilişkin delillere erişemediğini, atılı suçla ilgili fiillerin ve

somut delillerin kendisine gösterilmediğini, soruşturma dosyasındaki bilgi ve

belgelere erişiminin engellendiğini belirterek savunma hakkının kısıtlandığını,

tutukluluğa etkili bir şekilde itiraz edemediğini, bu durumun silahların

eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesine aykırı olduğunu iddia etmiştir.

82. Bakanlık görüşünde, başvurucunun bu bölümdeki iddialarına

ilişkin bir açıklamada bulunulmamıştır.

b. Değerlendirme

83. Somut olayda kısıtlama kararının ne zaman kaldırıldığı belli

değil ise de 5271 sayılı Kanun'un 153. maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca

en geç iddianamenin kabul edildiği 24/4/2017 tarihinde kanun gereği

kısıtlamanın sona erdiği değerlendirilmiştir.

84. Anayasa Mahkemesi, soruşturma dosyalarına erişime yönelik

olarak verilen kısıtlama kararlarının tutuklu kişilerin özgürlüklerinden mahrum

bırakılmalarına karşı itirazda bulunma hakkı üzerindeki etkisini birçok

kararında incelemiştir. Bu kararlarda, öncelikle yakalanan veya tutuklanan

kişiye yakalama ya da tutuklama sebeplerinin ve hakkındaki iddiaların

bildirilmesi gerektiği ancak buradaki bildirim yükümlülüğünün isnat edilen

suçlamalara esas tüm bilgi ve delilleri kapsamadığı belirtilmiş; bu bağlamda

başvurucunun tutuklamaya konu suçlamalara ilişkin temel unsurları bilip

bilmediği dikkate alınmıştır (Günay Dağ ve

diğerleri [GK], B. No: 2013/1631, 17/12/2015, §§ 168-176; Hidayet Karaca [GK], B. No: 2015/144,

14/7/2015, §§ 105-107; Süleyman Bağrıyanık ve diğerleri, §§ 248-257).

85. Somut olayda ifade ve sorgu tutanakları, tutukluluğa ilişkin

kararlar, başvurucu veya müdafileri tarafından verilen tutukluluğa ilişkin

dilekçeler ve soruşturma dosyasındaki bilgi ve belgeler incelendiğinde

başvurucunun tutukluluğa temel teşkil eden bilgi ve belgelerden haberdar ve

bunların içeriği hakkında yeterli bilgiye sahip olduğu, tutukluluk durumuna

karşı itirazlarını sunma konusunda kendisine yeterli imkânın tanındığı

görülmektedir.

86. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının da açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

4. Tutukluluk İncelemelerinin Hâkim/Mahkeme

Önüne Çıkarılmaksızın Yapıldığına İlişkin İddia

a. Başvurucunun İddiaları

87. Başvurucu; tutukluluğun devamı kararının ve bu kararlara

yapılan itirazların incelenmesine katılamadığını, duruşma yapılmadan, dosya

üzerinden bu kararların verildiğini belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği

hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

88. Bakanlık görüşünde, başvurucunun bu bölümdeki iddialarına

ilişkin bir açıklamada bulunulmamıştır.

b. Değerlendirme

89. Anayasa Mahkemesi Erdal

Tercan ([GK], B. No: 2016/15637, 12/4/2018, §§ 221-251) kararında;

15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe teşebbüsü ve sonrasında ilan edilen

olağanüstü hâl döneminde ortaya çıkan koşulları dikkate alarak darbe teşebbüsü,

FETÖ/PDY ve terörle ilgili suçlardan dolayı tutuklanan kişilerin tutukluluk

incelemelerinin belirli bir süre duruşmasız olarak yapılmasının Anayasa'nın 19.

maddesinin sekizinci fıkrasıyla bağdaşmasa da olağanüstü yönetim usullerinin

benimsendiği dönemde temel hak ve özgürlüklerin güvence rejimini düzenleyen

Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında meşru görülebileceğini belirtmiştir. Anılan

kararda, bu kapsamdaki suçlardan tutuklanan başvurucuların tutukluluğunun

yaklaşık on üç ay boyunca duruşma yapılmaksızın dosya üzerinden verilen

kararlarla sürdürülmesinin olağanüstü hâl döneminde kişi hürriyeti ve güvenliği

hakkını ihlal etmediği sonucuna varılmıştır.

90. Somut olayda tutuklama konusu suçun niteliği ve tutukluluk

süresi dikkate alındığında tutukluluk incelemelerinin duruşmasız olarak

yapılması anılan karardaki sonuçtan ayrılmayı ve farklı inceleme yapmayı

gerektiren bir durum oluşturmamaktadır.

91. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

5. Sulh Ceza

Hâkimliklerinin Yapısına İlişkin İddia

a. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

92. Başvurucu; salıverilme taleplerini, tutukluluğun gözden

geçirilmesini ve tutukluluğa karşı itirazları inceleyen sulh ceza

hâkimliklerinin bağımsızlık ve tarafsızlık kriterlerini karşılamadığını

belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri

sürmüştür.

93. Bakanlık görüşünde, başvurucunun bu bölümdeki iddialarına

ilişkin bir açıklamada bulunulmamıştır.

b. Değerlendirme

94. Sulh ceza hâkimliklerinin kanuni hâkim güvencesini sağlamadığı,

tarafsız ve bağımsız mahkeme olmadıkları, tutukluluğa itirazın bu yargı

mercilerince karara bağlanmasının hürriyetten yoksun bırakılmaya karşı etkili

bir itirazda bulunmayı imkânsız hâle getirdiğine ilişkin iddialar Anayasa

Mahkemesince birçok kararda incelenmiş; bu kararlarda sulh ceza hâkimliklerinin

yapısal özellikleri dikkate alınarak söz konusu iddiaların açıkça dayanaktan

yoksun olduğu sonucuna varılmıştır (Hikmet

Kopar ve diğerleri, §§ 101-115; Mehmet

Baransu (2), B. No: 2015/7231, 17/5/2016,

§§ 64-78, 94-97). Somut başvuruda, aynı mahiyetteki iddialara ilişkin olarak

anılan kararlarda varılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum

bulunmamaktadır.

95. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

6. Tutukluluğun Gözden

Geçirilmesi Kararlarının Tebliğ Edilmemesi ve Tutukluluğa İtirazın

İncelenmemesine İlişkin İddia

a. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

96. Başvurucu; tutukluluğun gözden geçirilmesi kararlarının müdafiine tebliğ edilmediğini, bu nedenle tutukluluğa

etkili itirazda bulunamadığını, tutukluluğun devamına dair 29/12/2016 tarihli

karara yaptığı itirazın incelenmediğini belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği

hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

97. Bakanlık görüşünde, başvurucunun bu bölümdeki iddialarına

ilişkin bir açıklamada bulunulmamıştır.

b. Değerlendirme

98. Anayasa Mahkemesince, tutuklu bulunan kişilerin ilgili yargı

makamlarına sunmuş oldukları tahliye taleplerinin makul bir süre içinde

değerlendirilmeyerek sonuçsuz bırakılması nedeni ile Anayasa'nın 19. maddesinin

sekizinci fıkrası kapsamında güvence altına alınan serbest bırakılmayı isteme

hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddialar birçok kararda incelenmiş; bu

kararlarda söz konusu iddiaların 5271 sayılı Kanun'un 141. maddesi uyarınca

tazminat talebinde bulunulmadan bireysel başvuru konusu yapıldığından başvuru

yollarının tüketilmediği sonucuna varılmıştır (Cafer

Yıldız, B. No: 2014/9308, 9/1/2018 §§ 34-40; Yaşar Saçlı, B. No: 2014/9311, 24/1/2018,

§§ 34-40).

99. Somut başvuruda, aynı mahiyetteki iddialara ilişkin olarak

anılan kararlarda varılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum

bulunmamaktadır.

100. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer kabul

edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

7. Tutukluluğa Etkili

İtiraz Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin Diğer İddialar

a. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

101. Başvurucu; avukatı ile baş başa görüşmesine izin

verilmediğini, görüşmelerin infaz koruma görevlisi nezaretinde yapıldığını, mal

varlığına tedbir konulması nedeniyle etkili bir hukuki danışmanlık alamadığını,

kuvvetli suç şüphesi bulunmadığını göstermek için dinlenmesini istediği

tanıkların dinlenmediğini belirterek tutukluluğa etkili bir şekilde itiraz

edemediğini ileri sürmüştür.

102. Bakanlık görüşünde, başvurucunun bu bölümdeki iddialarına

ilişkin bir açıklamada bulunulmamıştır.

b. Değerlendirme

103. Anayasa Mahkemesine başvuru konusu olaylarla ilgili

delilleri sunmak suretiyle olaylar hakkındaki iddialarını kanıtlamak ve

dayanılan Anayasa hükmünün kendilerine göre ihlal edildiğine dair açıklamalarda

bulunarak hukuki iddialarını ortaya koymak başvurucuya düşer. Başvurucunun kamu

gücünün işlem, eylem ya da ihmali nedeniyle ihlal edildiğini ileri sürdüğü hak

ve özgürlük ile dayanılan Anayasa hükümlerini, ihlal gerekçelerini, dayanılan

deliller ile ihlale neden olduğu ileri sürülen işlem veya kararların neler

olduğunu başvuru dilekçesinde belirtmesi şarttır. Başvuru dilekçesinde, kamu

gücünün ihlale neden olduğu iddia edilen işlem, eylem ya da ihmaline dair

olayların tarih sırasına göre özeti yapılmalı; bireysel başvuru kapsamındaki

hak ve özgürlüklerden hangisinin hangi nedenle ihlal edildiği ve buna ilişkin

gerekçeler ve deliller açıklanmalıdır (Veli

Özdemir, B. No: 2013/276, 9/1/2014, §§ 19, 20; Ünal Yiğit, B. No: 2013/1075, 30/6/2014,

§§ 18, 19).

104. Somut olayda başvurucu, avukatıyla görüşmelerine üçüncü bir

kişinin refakat etmesine ilişkin kanun hükmünde kararname hükümleri dolayısıyla

(bkz. §§ 31, 32) tutukluluğa etkili bir şekilde itiraz etme hakkının

kısıtlandığını ileri sürmektedir. Oysa başvurucu, başvuru formu ve eklerinde

kendisi hakkında anılan tedbirin uygulandığını ve bunun tutukluluğa etkin bir

şekilde itiraz etmesini kısıtladığını ortaya koymuş değildir. Nitekim başvurucu

23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete’de

yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun

Hükmünde Kararname'nin 6. maddesi kapsamında Cumhuriyet savcısı tarafından

avukatıyla olan görüşmelerinin teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak

kaydedilmesine ya da avukatıyla yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli

hazır bulundurulmasına dair bir karar alındığını belirtmediği gibi aynı

doğrultuda 29/10/2016 tarihli ve 29872 sayılı Resmî Gazete'de

yayımlanan 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması

Hakkında Kanun Hükmünde Kararname uyarınca sulh ceza hâkimliğince verilmiş bir

karar bulunduğunu ve bu karara yönelik itirazının da reddedildiğini ileri

sürmemiştir. Başvurucunun anılan iddialarının herhangi bir bilgi veya belgeye

dayandırılmaksızın, soyut olarak dile getirildiği görülmektedir.

105. Başvurucu, mal varlığına tedbir konulması nedeniyle etkili

hukuki danışmanlık alamadığını ileri sürmüş ise de başvurucunun avukat

yardımından yararlandığı, tutukluluğuna ve tutukluluğun devamı kararlarına

avukatı aracılığıyla itiraz edebildiği anlaşılmaktadır. Başvurucu, mal

varlığına tedbir konulmasının tutukluluğa etkin bir şekilde itiraz etmesini kısıtladığını

ortaya koyamamıştır.

106. Son olarak başvurucu; kuvvetli suç şüphesi bulunmadığını

göstermek için dinlenmesini istediği tanıkların dinlenmediğini ileri sürmüş ise

de başvurucunun temel olarak yazıları nedeniyle tutuklandığı, söz konusu tanıkların

beyanlarının hangi sebeplerle önemli olduğu açıklanmak suretiyle tanık dinletme

talebinin desteklenmemesi nedeniyle bir ihlalin bulunmadığının açık olduğu

sonucuna ulaşılmıştır.

107. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Mal Varlığına Tedbir

Konulmasına İlişkin İhlal İddiaları

1- Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü

108. Başvurucu; tüm mal varlığına el konulması nedeniyle

başkalarına muhtaç hâle geldiğini, hiçbir ihtiyacını gideremediğini, sadece

FETÖ/PDY'ye üyelik isnadı altında olanlara bu şekilde

bir tedbirin uygulandığını belirterek kötü muamele yasağının, özel hayata saygı

hakkının ve bu hakla birlikte ayrımcılık yasağının ihlal edildiğini ileri

sürmüştür.

109. Bakanlık görüşünde, başvurucunun bu bölümdeki iddialarına

ilişkin bir açıklamada bulunulmamıştır.

2. Değerlendirme

110. Anayasa Mahkemesi, başvurucuların mal varlığına konulan

tedbir nedeniyle yapılan başvurular bakımından bireysel başvurunun incelendiği

tarih itibarıyla bu tedbir kararı kaldırılmış ise asıl dava sonuçlanmamış da

olsa -ilgili Yargıtay içtihatlarına atıf yaparak- 5271 sayılı Kanun'un 141.

maddesinde öngörülen tazminat davası açma imkânının tüketilmesi gereken etkili

bir hukuk yolu olduğu sonucuna varmıştır (Mehmet

Ali Aslan, B. No: 2013/2429, 30/3/2016, § 28; Mustafa Ünal, § 112). Somut olayda

başvurucu hakkında uygulanan tedbirin 31/5/2017 tarihinde kaldırıldığı

anlaşıldığından somut başvuru yönünden anılan içtihatlardan ayrılmayı

gerektirir bir durum olmadığı anlaşılmıştır.

111. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının başvuru yollarının tüketilmemesi

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

C. Haberleşme

Hürriyetinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü

112. Başvurucu; ailesi ile görüşmelerini uzun aralıklarla

gerçekleştirdiğini, ailesine telefon etmesine iki haftada bir izin verildiğini,

mektuplarının dışarıya çıkarılmasına izin verilmediğini, kendisine gönderilen

mektuplara da ulaşamadığını, bu engellemelerin sadece FETÖ/PDY şüphelilerine

uygulandığını belirterek haberleşme hürriyetinin ve ayrımcılık yasağının ihlal

edildiğini ileri sürmüştür.

113. Bakanlık görüşünde, başvurucunun bu bölümdeki iddialarına

ilişkin bir açıklamada bulunulmamıştır.

2. Değerlendirme

114. Başvurucunun anılan şikâyetiyle ilgili olarak 16/5/2001

tarihli ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu'nun 4. maddesinde bu uygulamalara

ilişkin şikâyetleri karara bağlama konusunda infaz hâkimliğinin görevli olduğu

belirtilmiştir. Bireysel başvuru dosyaları incelendiğinde ise başvurucunun bu

şikâyetine ilişkin olarak infaz hâkimliğine başvuruda bulunduğu hususunda

herhangi bir bilgi ya da belgeye rastlanmamıştır. Bu nedenle başvurucunun hukuk

sisteminde mevcut idari ve yargısal yolları tüketmeksizin bireysel başvuruda

bulunduğu anlaşılmaktadır.

115. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

D. Masumiyet Karinesinin

İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

116. Başvurucu, Cumhurbaşkanı'nın sözleri nedeniyle masumiyet

karinesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

117. Bakanlık görüşünde, başvurucunun bu bölümdeki iddialarına

ilişkin bir açıklamada bulunulmamıştır.

2. Değerlendirme

118. Masumiyet (suçsuzluk) karinesi, kişinin suç işlediğine dair

kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu olarak kabul edilmemesini güvence

altına alır. Bunun sonucu olarak kişinin masumiyeti asıl olduğundan suçluluğu ispat külfeti iddia makamına ait

olup kimseye suçsuzluğunu ispat mükellefiyeti yüklenemez. Ayrıca hiç kimse

suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve kamu otoriteleri

tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine tabi tutulamaz.

Bu çerçevede masumiyet karinesi kural olarak hakkında bir suç isnadı bulunan ve

henüz mahkûmiyet kararı verilmemiş kişileri kapsayan bir ilkedir (Kürşat Eyol, B. No: 2012/665, 13/6/2013, §§ 26, 27).

119. Anılan karine, bir kimsenin suçluluğu hükmen sabit oluncaya

kadar kamu yetkilileri tarafından suçlu ilan edilmesine karşı koruma

sağlamaktadır. Öte yandan Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan

ifade özgürlüğü, bilgi edinme ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu nedenle

Anayasa'nın 38. maddesinin dördüncü fıkrasında güvence altına alınan masumiyet

karinesi, yürütülmekte olan bir ceza soruşturması hakkında yetkililerin

kamuoyuna bilgi vermesini engellemez. Ancak masumiyet karinesine saygı

gösterilmesi söz konusu olduğundan Anayasa'nın 38. maddesinin dördüncü fıkrası,

bilginin gereken bütün dikkat ve ihtiyat gösterilerek verilmesini gerekli kılar

(Nihat Özdemir [GK], B. No: 2013/1997, 8/4/2015, § 22).

120. Başvurucunun masumiyet karinesini ihlal ettiğini ileri

sürdüğü Cumhurbaşkanı’nın 22/3/2017 tarihinde yaptığı konuşmasının -başvuru

dilekçesinde belirtildiği şekliyle- ilgili kısmı şöyledir:

"Hapisteki gazetecilerin listesini verin

diyoruz. Bakıyorum, hepsi hırsız, çocuk istismarcısı, terörist. Geçenlerde de

149 kişilik bir liste geldi. 144'ü terör, 4'ü adi suçlardan içeride. Bunların

gazetecilikle ne ilgisi var ki liste yapıp ülkemize gönderiyorsunuz."

121. Cumhurbaşkanı söz konusu açıklamasında başvurucunun ismini

zikretmeksizin genel olarak ulusal ve uluslararası kamuoyunda tartışmalara konu

olan ceza infaz kurumlarındaki gazeteciler meselesi ile ilgili beyanlarda

bulunmuştur. Cumhurbaşkanı'nın açıklamasında başvurucunun yargılandığı dava ile

ilgili bir değerlendirme bulunmamaktadır. Söz konusu açıklamanın içerik

itibarıyla başvurucuyla doğrudan ilgi kurulmasını sağlayacak nitelikte olmadığı

görülmüştür.

122. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

E. İfade ve Basın Özgürlüklerinin İhlal

Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü

123. Başvurucu; gazete yazıları nedeniyle tutuklandığını, bu

yazıları nedeniyle tutuklanmasının öngörülebilir olmadığını, tutuklanmasının ifade

ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı etki oluşturduğunu belirterek ifade

ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

124. Bakanlık görüşünde, başvurucu hakkındaki yargılamanın devam

ettiği,bu nedenle ifade ve

basın özgürlükleri hakkı kapsamında ileri sürülen iddiaların başvuru yollarının

tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez bulunması gerektiği ileri

sürülmüştür. Esas bakımından ise Bakanlık, tutuklamanın hukukiliğine ilişkin

yapılan değerlendirmeler doğrultusunda bu başlık altında ileri sürülen

iddiaların da açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğunu

belirtmiştir.

125. Başvurucu; Bakanlık görüşüne karşı beyanında köşe yazıları

nedeniyle tutuklandığını, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle ifade ve basın

özgürlüklerinin de ihlal edildiğini belirtmiştir.

2. Değerlendirme

126. Anayasa'nın "Düşünceyi

açıklama ve yayma hürriyeti" kenar başlıklı 26. maddesinin

ilgili kısmı şöyledir:

"Herkes,

düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya

toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların

müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de

kapsar…

Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik,

kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi

ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların

cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin

açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının

yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin

gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

…

Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin

kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir."

127. Anayasa'nın "Basın

hürriyeti" kenar başlıklı 28. maddesinin ilgili kısımları

şöyledir:

"Basın

hürdür, sansür edilemez.

...

Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini

sağlayacak tedbirleri alır.

Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın

26 ve 27 nci maddeleri

hükümleri uygulanır.

Devletin iç ve dış güvenliğini, ülkesi ve

milletiyle bölünmez bütünlüğünü tehdit eden veya suç işlemeye ya da ayaklanma

veya isyana teşvik eder nitelikte olan veya Devlete ait gizli bilgilere ilişkin

bulunan her türlü haber veya yazıyı, yazanlar veya bastıranlar veya aynı

amaçla, basanlar, başkasına verenler, bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca

sorumlu olurlar. Tedbir yolu ile dağıtım hakim kararıyle; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun

açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle önlenebilir. Dağıtımı önleyen yetkili

merci, bu kararını en geç yirmidört saat içinde

yetkili hakime bildirir. Yetkili hakim

bu kararı en geç kırksekiz saat içinde onaylamazsa,

dağıtımı önleme kararı hükümsüz sayılır.

…

"

a. Uygulanabilirlik

Yönünden

128. Başvurucunun tutuklanmasına neden olan suçlama, genel

olarak yazdığı yazıları nedeniyle Türkiye'de olağanüstü hâl ilanına sebebiyet

veren, temel olay niteliği taşıyan darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanmaya

yardım ettiğine ilişkindir. Bu itibarla tutuklama tedbirinin ifade ve basın

özgürlükleri üzerindeki etkisinin incelenmesi, Anayasa'nın 15. maddesi

kapsamında yapılacaktır. Bu inceleme sırasında müdahalenin başta Anayasa'nın

13., 26. ve 28. maddeleri olmak üzere diğer maddelerde yer alan güvencelere

aykırı olup olmadığı tespit edilecek, aykırılık saptanması hâlinde ise

Anayasa'nın 15. maddesindeki ölçütlerin bu aykırılığı meşru kılıp kılmadığı

değerlendirilecektir (Aydın Yavuz ve

diğerleri, §§ 193-195, 242).

b. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

129. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan

başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Esas Yönünden

i. Genel İlkeler

130. Anayasa

Mahkemesinin gazetecinin tutuklanması yoluyla Anayasa'nın 26. ve 28.

maddelerinde güvence altına alınan ifade ve basın özgürlüklerine yapılan

müdahalelere ilişkin başvuruları incelerken gözönünde

bulundurduğu genel ilkeler için bkz. Şahin

Alpay (aynı kararda bkz. §§ 118-133) başvurusu hakkında verilen

karar.

ii. İlkelerin Olaylara

Uygulanması

131. Anayasa Mahkemesi; tutuklama tedbirinin ifade ve basın

özgürlükleri, dernek kurma hürriyeti, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma

hakları gibi diğer temel hak ve özgürlükler üzerindeki etkisini incelerken

öncelikle tutuklamanın hukuki olup olmadığını ve/veya tutukluluğun makul süreyi

aşıp aşmadığını değerlendirmekte; sonrasında tutuklamanın hukukiliğine ya da tutukluluğun

süresinin makullüğüne ilişkin vardığı sonucu da dikkate alarak diğer temel hak

ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğini belirlemektedir (Erdem Gül ve Can Dündar [GK], B. No:

2015/18567, 25/2/2016, §§ 92-100; Hidayet

Karaca, §§ 111-117; Mehmet Baransu (2),

§§ 157-164; Günay Dağ ve diğerleri, §§ 191-203; Mehmet Haberal, B.

No: 2012/849, 4/12/2013, §§

105-116; Mustafa Ali Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, §§ 120-134; Kemal Aktaş ve Selma Irmak, B. No: 2014/85, 3/1/2014, §§

61-75; Faysal Sarıyıldız, B. No:

2014/9, 3/1/2014, §§ 61-75; İbrahim Ayhan, B. No: 2013/9895, 2/1/2014,

§§ 60-74; Gülser Yıldırım, B. No: 2013/9894, 2/1/2014, §§

60-74).

132. Somut olayda başvurucunun tutuklanmasının hukuki olmadığı

iddiası incelendiğinde başvurucunun suç işlemiş olabileceğinden şüphelenilmesi

için inandırıcı delillerin bulunduğu, ayrıca tutuklama nedenlerinin mevcut

olduğu ve tutuklamanın ölçülü olduğunun söylenebileceği sonucuna varılmıştır.

Bu kapsamda yapılan değerlendirmeler dikkate alındığında başvurucunun yalnızca

ifade ve basın özgürlükleri kapsamında kalan eylemleri nedeniyle soruşturmaya

maruz kaldığı ve tutuklandığı iddiası yönünden farklı bir sonuca varılmasını

gerekli kılan bir durum bulunmamaktadır.

133. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 26. ve 28. maddeleri

bağlamında ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edilmediğine karar verilmesi

gerekir.

134. Buna göre başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerine

tutuklama yoluyla yapılan müdahalenin Anayasa'da bu hakka dair maddelerde (26.

ve 28. maddeler) yer alan güvencelere aykırılık oluşturmadığı görüldüğünden

Anayasa'nın 15. maddesinde yer alan ölçütler yönünden ayrıca bir inceleme

yapılmasına gerek bulunmamaktadır.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

2. Tutukluluğun makul süreyi aştığına ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. Soruşturma dosyasına erişimin kısıtlandığına ilişkin iddianın

açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

4. Tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne

çıkarılmaksızın yapıldığına ilişkin iddianın açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

5. Sulh ceza hâkimliklerinin yapısına ilişkin iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

6. Tutukluluğun gözden geçirilmesi kararlarının tebliğ

edilmemesi ve tutukluluğa itirazın incelenmemesine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

7. Tutukluluğa etkili itiraz hakkının ihlal edildiğine ilişkin

diğer iddiaların açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

8. Mal varlığına tedbir konulmasına ilişkin ihlal iddialarının başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

9. Haberleşme hürriyetinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

10. Masumiyet karinesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

11. İfade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin

iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. 1. Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

2. Anayasa'nın 26. ve 28. maddelerinde güvence altına alınan

ifade ve basın özgürlüklerinin İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

C. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA,

D. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

27/11/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Recep

KÖMÜRCÜ

Üyeler

:

Engin

YILDIRIM

Celal Mümtaz

AKINCI

Rıdvan GÜLEÇ

Recai AKYEL

Raportör

:

Yusuf Enes

KAYA

Başvurucu

:

Mümtazer TÜRKÖNE

Vekili

:

Av. Elvan

KILIÇ

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2017/17839, 27 Kasım 2019 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. IV. İlgili Hukuk
  7. V. İnceleme Ve Gerekçe
  8. A. Kişi Hürriyeti ve
  9. B. Mal Varlığına Tedbir
  10. C. Haberleşme
  11. D. Masumiyet Karinesinin
  12. E. İfade ve Basın Özgürlüklerinin İhlal
  13. D. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  14. Kömürcü
  15. Yıldırım
  16. Akıncı
  17. Kaya
  18. Kılıç
  19. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2017/17839
Tarih
27 Kasım 2019

İlgili Kararlar

  • Tunca İlker Öğreten Başvurusu (B. No: 2017/11340)
  • Şahin Güneş Başvurusu (B. No: 2018/28726)
  • Hüseyin Kınağ Başvurusu (B. No: 2018/27472)
  • Mohammed Mushref Sabbar Sabbar Başvurusu (B. No: 2018/34061)
  • Kadir Özbayraklar Başvurusu (B. No: 2018/27459)
  • Aslı Hacıoğlu Başvurusu (B. No: 2018/27601)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.