İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Genel Kurul

ANAYASA MAHKEMESİ · GENEL KURUL

KARAR

Samandağ Vakıflı Köyü Ermeni Ortodoks Kilisesi Vakfı Başvurusu (B. No: 2018/9214)

1. Başvuru, cemaat vakfına ait olup Hazine adına tescil edilen

Başvuru No2018/9214Tarih27 Ekim 2022Okuma50 dk · 10.040 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Genel Kurul Samandağ Vakıflı Köyü Ermeni Ortodoks Kilisesi Vakfı Başvurusu

Karar tarihi
27 Ekim 2022
Başvuru Numarası
2018/9214
R.G. Tarih ve Sayı
6/1/2023-32065
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

10.040 kelime·50 dk okuma·21 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru, cemaat vakfına ait olup Hazine adına tescil edilen

taşınmazların iade edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği

iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvurular 28/3/2018 ve 17/10/2019 tarihlerinde

yapılmıştır.

3. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik

incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. 2019/34941 ve 2019/35112 numaralı bireysel başvuru

dosyaları konu ve kişi yönlerinden hukuki irtibat bulunması nedeniyle 2018/9214

numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiş, 2019/34941 ve 2019/35112

numaralı bireysel başvuru dosyaları kapatılmış ve inceleme 2018/9214 numaralı

bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmüştür.

6. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

7. 2018/9214 numaralı bireysel başvuru dosyasına ait

başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)

gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.

8. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda

bulunmuştur.

9. 2018/9214 numaralı başvuru ile birleştirilen

2019/34941 ve 2019/35112 numaralı başvuruların konu itibarıyla aynı olduğu

gözetilerek bu başvurular için ayrıca Bakanlıktan görüş istenmesine gerek

görülmemiştir.

10. İkinci Bölüm tarafından 8/6/2021 tarihinde yapılan

toplantıda niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli

görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) 28.

maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar

verilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

11. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle

ilgili olaylar özetle şöyledir:

12. Başvurucu, Ermeni toplumuna mensup kişiler tarafından

kurulmuş ve Hatay'da bulunan bir vakıftır. Başvurucu 20/2/2008 tarihli ve 5737

sayılı Vakıflar Kanunu'nun 3. maddesinde tanımı yapılan cemaat vakfı

niteliğindedir.

A. Hatay'ın

Türkiye'ye İlhakı

13. Hatay (İskenderun Sancağı) Türkiye-Suriye sınırını

belirleyen 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması'yla Fransız mandası altında

olan Suriye sınırına bırakılmıştır. Ankara Anlaşması'nın 7. maddesiyle Hatay'da

özel bir yönetim rejimi kurulması öngörülmüştür. Hatay 2 Eylül 1938

tarihinde bağımsızlığını ilan etmiş, akabinde 23 Haziran 1939 tarihinde Türkiye

Cumhuriyeti'ne katılma kararı almıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisince

çıkarılan 7/7/1939 tarihli ve 3711 sayılı Hatay Vilayetinin Kurulmasına Dair

Kanun ile Hatay Türkiye'nin bir vilayeti hâline gelmiştir.

B. Cemaat

Vakıflarının Taşınmaz Edinme Yetkileriyle İlgili Tarihsel Süreç

14. Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi ve Mektebi

Vakfı (B. No: 2015/17576, 1/2/2017, §§ 34-43) kararında cemaat vakıflarının

taşınmazları ve taşınmaz edinme yetkileriyle ilgili tarihsel süreç

açıklanmıştır.

15. Osmanlı Dönemi'nde ilk defa 16 Şubat 1328 (1912)

tarihli "Eşhası Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarruflarına Mahsus

Kanun-u Muvakkat" ile tüzel kişilere taşınmaz mal edinebilme olanağı

tanınmıştır. Bu nedenle gayrimüslim cemaat vakıflarının tasarruflarında bulunan

taşınmazlar söz konusu düzenlemenin yürürlüğe girdiği 1912 yılına kadar üçüncü

kişiler adına tescil edilmiş olup bu işleme de nam-ı müstear veya nam-ı mevhum

denmiştir. Anılan Kanun'la tüzel kişilere bu tarihten sonra taşınmazlarda

temellük ve tasarruf imkânı sağlanmış, ayrıca tüzel kişilerin bu tarihte fiilen

tasarrufları altında olup başkaları adına tapuya tescil ettirdikleri mallarının

da Kanun'da öngörülen koşullar dâhilinde kendi adlarına tescil edilmesine

olanak sağlanmıştır.

16. Cumhuriyet Dönemi öncesinde geniş bir uygulamaya

sahip olan vakıf müessesesi, 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk Kanunu

Medenisi'nin kabulünden sonra da varlığını sürdürmüştür. 29/5/1926 tarihli ve

864 sayılı mülga Kanunu Medeninin Sureti Mer’iyet ve Şekli Tatbiki Hakkında

Kanun'un 8. maddesinde 743 sayılı mülga Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce

kurulan vakıflar için ayrı bir tatbikat kanunu çıkarılması gerektiği, yeni

kurulan vakıfların ise 743 sayılı Kanun'a tabi olacağı belirtilmiştir (Agavni

Mari Hazaryan ve diğerleri, B. No: 2014/4715, 15/6/2016, § 80).

17. Bu doğrultuda 5/6/1935 tarihinde kabul edilen 2762

sayılı mülga Vakıflar Kanunu'nun 1. maddesinde gayrimüslim cemaatlerce idare

edilen vakıflar, mütevellileri veya seçilmiş heyetleri tarafından idare olunmak

üzere mülhak vakıflar arasında sayılmış; bu Kanun'un 44. maddesinde de

vakıfların tasarruflarında bulunan taşınmazların vakıf kütüğüne ve tapu

siciline tescil edilmesi öngörülmüştür. Ayrıca aynı Kanun’un geçici 1.

maddesinde de gayrimüslim cemaat vakıflarını idare eden kişilerce bu vakıflara

ait bütün malların, gelirlerin ve bunları sarf ettikleri yerlerin birer

beyanname ile Vakıflar İdaresine bildirilmesi gerektiği düzenlenmiştir.

Uygulamada "1936 Beyannamesi" olarak adlandırılan bu

bildirimler, Yargıtay tarafından vakıf senedi olarak kabul edilmiştir.

18. Osmanlı Dönemi'nde 1912 yılına kadar tüzel kişilerin

taşınmazlarını kendi adlarına tapuya tescil ettirememeleri sebebiyle çoğunlukla

bir nam-ı müstear ya da nam-ı mevhum adına kaydedilen taşınmazlar bakımından

Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 2/12/1942 tarihli ve

3/25 sayılı içtihadı birleştirme kararı ile 2762 sayılı Kanun'un 44. maddesine

göre bu tür taşınmazların vakıf adına idari yoldan tapuya tescil edilebilmesi

için kayıt sahibinin muvafakatine ihtiyaç olduğu belirtilmiştir.

19. Buna karşılık 2762 sayılı Kanun’un 44. maddesine

ilişkin olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin 2/7/1956 tarihli ve 1972 sayılı

tefsir kararında nam-ı müstear veya nam-ı mevhum adına kaydedilen taşınmazların

kayıt malikinin rızası aranmaksızın cemaat vakıfları adına tapuya tescil

edilebileceği belirtilmiştir. Bu kararın ilgili kısmı şöyledir:

"... Şu halde yukarda izah edildiği

veçhile kanun vazu gerek 16 Şubat 1328 tarihli kanun ve gerekse 2762 sayılı

kanunun 44 üncü maddesinde koyduğu hükümlerle ondan evvel hükmi şahısların

gayrimenkule tasarruf hakkının memnu olmasından doğan ıztırar ile tapuda cemaatlerle

münasebeti olan mevcut veya mevhun hakikî şahıslar üzerinde kaydedilmiş ve

fakat fiilî tasarruf ve intifaı cemaat vakıflarına ait olduğu 44 üncü maddede

yazılı karinelerle bir hakikat olarak kabul edilmiş bulunan gayrimenkullerin

cemaat hükmi şahısları namına kayıtlarının tashihi için tapuca bu mallar kendi

uhdelerinde mukayyet görünen şahısların rıza ve muvafakatlerine ihtiyaç olmadan

tescili kanun vazıının matlûp ve maksudu olduğuna şüphe edilemez..."

20. Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 8/5/1974 tarihli

ve E.1971/2-820, K.1974/505 sayılı kararıyla cemaat vakıflarının 1936 yılında

verdiği beyannamelerin vakıfname olarak kabulünün zorunlu olduğu,

vakıfnamelerinde mal ya da bağış kabul edebilecekleri yönünde açıklık

bulunmayan vakıfların ise gerek doğrudan gerekse vasiyet yoluyla taşınmaz mal

iktisap edemeyecekleri belirtilmiştir. Benzer yaklaşım, Danıştay tarafından da

benimsenmiştir (Danıştay Onuncu Dairesinin 26/5/1982 tarihli ve E.1982/3285,

K.1982/1413 sayılı; 26/3/1992 tarihli ve E.1991/1596, K.1992/1144 sayılı

kararları).

21. 3/8/2002 tarihli ve 4771 sayılı Kanun’un 4.

maddesiyle 2762 sayılı Kanun’un 1. maddesine eklenen fıkralarla yapılan

değişiklikle, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın cemaat vakıflarının

Bakanlar Kurulunun izniyle dinî, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel

alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilmelerine ve

taşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunabilmelerine olanak sağlanmıştır. Bu

kanun değişikliğinin iptali için Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru da Anayasa

Mahkemesinin 27/12/2002 tarihli ve E.2002/146, K.2002/201 sayılı kararıyla

reddedilmiştir. Anılan karardan sonra da 2/1/2003 tarihli ve 4778 sayılı

Kanun’la yapılan düzenleme ile Bakanlar Kurulu yerine Vakıflar Genel Müdürlüğünün

izninin yeterli olacağı hükmü getirilmiştir.

22. 27/2/2008 tarihinde yürürlüğe giren 20/2/2008 tarihli

ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 80. maddesi ile 2762 sayılı Kanun

yürürlükten kaldırılmıştır. 5737 sayılı Kanun'un 3. maddesinde cemaat vakıfları,

vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı mülga Kanun gereğince

tüzel kişilik kazanmış ve mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan

Türkiye’deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıflar olarak tanımlanmıştır. Bu

Kanun'un 12. maddesiyle de önceki yasal düzenlemelerden farklı olarak cemaat

vakıflarına herhangi bir makamdan izin almaksızın ve vakıf amacıyla öngörülen

hizmetleri gerçekleştirme koşulu aranmaksızın mal edinebilme olanağı

tanınmıştır. Anılan maddenin iptali için yapılan başvuru ise Anayasa

Mahkemesinin 17/6/2010 tarihli ve E.2008/22, K.2010/82 sayılı kararıyla

reddedilmiştir.

23. Bunun yanı sıra 5737 sayılı Kanun’un geçici 7.

maddesi ile 1936 Beyannamelerinde kayıtlı olup hâlen bu vakıfların

tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı

olan taşınmazlar ile 1936 Beyannamesi'nden sonra cemaat vakıfları tarafından

satın alınan veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği ya da bağışlandığı hâlde

mal edinememe gerekçesiyle Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü ya da vasiyet

edenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazların tapu

kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu Kanun’un yürürlüğe

girdiği tarihten itibaren on sekiz ay içinde müracaat edilmesi hâlinde Vakıflar

Meclisinin olumlu kararından sonra ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat

vakıfları adına tescil edilmesi hükme bağlanmıştır.

24. 5737 sayılı Kanun'a 22/8/2011 tarihli ve 651 sayılı

Kanun Hükmünde Kararname'nin 17. maddesiyle eklenen geçici 11. maddenin birinci

fıkrası ile cemaat vakıflarının 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup malik hanesi

açık olan taşınmazları, 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamulaştırma, satış

ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il

özel idaresi adına kayıtlı taşınmazları ve 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup

kamu kurumları adına tescilli olan mezarlıkları ile çeşmelerinin tapu

kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu maddenin yürürlüğe

girdiği tarihten itibaren on iki ay içinde müracaat edilmesi hâlinde Vakıflar

Meclisinin olumlu kararından sonra ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat

vakıfları adına tescil edilmesine olanak tanınmıştır. Ayrıca maddenin ikinci

fıkrasında da cemaat vakıfları tarafından satın alınan veya cemaat vakıflarına

vasiyet edildiği ya da bağışlandığı hâlde mal edinememe gerekçesiyle Hazine

veya Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tapuya kaydedilen taşınmazlardan üçüncü

şahıslar adına kayıtlı olanların Maliye Bakanlığınca tespit edilen rayiç

değerinin Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından ödeneceği

düzenlenmiştir.

C. Başvurucuya

İlişkin Süreç

1. 2018/9214

Numaralı Başvuruya İlişkin Süreç

25. Vakıflar Genel Müdürlüğü 5737 sayılı Kanun’un geçici

7. maddesinin uygulanmasına ilişkin olarak 13/5/2008 tarihli ve 2008/6 sayılı

Genelge'yi (Genelge) yayımlamıştır. Anılan Genelge'nin ilgili kısmı şöyledir:

"A - Cemaat vakıflarınca bu

maddenin [geçici 7.

maddenin] (a) bendi gereğince tescili talep edilen taşınmazlarla ilgili

ekteki başvuru formuna ilaveten aşağıdaki belgelerin eklenmesi gerekmektedir:

1)

1936 Beyannamesinde yer

alan taşınmaz bilgileri ile mevcut yapı bilgilerini içeren, talebe ilişkin gerekçeli

yönetim kurulu kararı.

2)

1936 Beyannamesi.

3)

Taşınmazın halen vakıf

tasarrufunda bulunduğunu gösterir 27.8.2002 tarihinden önceki tarihi taşıyan

belge (kira kontratı, emlak vergisi beyannamesi, elektrik-su-doğalgaz faturası

veya eşdeğer bir belge).

4)

Taşınmazın herhangi bir

davaya konu olup olmadığı, kesinleşmiş Mahkeme kararı. Devam eden dava var ise

dava dilekçesi.

..."

26. Başvurucu, Hatay il sınırları içinde bulunan 27

taşınmaz için 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesinden yararlanmak amacıyla

Hatay Vakıflar Bölge Müdürlüğüne başvurmuştur. Başvurucunun talebi Vakıflar

Genel Müdürlüğüne iletilmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıflar Meclisinin

28/12/2009 tarihli kararıyla, listede yer alan 10 taşınmaz için tescile dayanak

belgelerin iki ay içinde tamamlanması, aksi takdirde talepten vazgeçilmiş

sayılacağı ihtar edilmiş; 17 taşınmazın ise geçici 7. madde kapsamında olmadığı

gerekçesiyle bu taşınmazlara ilişkin talep reddedilmiştir.

27. Başvurucu, Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıflar Meclisinin

28/12/2009 tarihli işleminin 17 taşınmaz yönünden başvurunun reddine ilişkin

kısmı için Hatay İdare Mahkemesinde (Mahkeme) iptal davası açmıştır. Hatay

İdare Mahkemesi 15/3/2012 tarihli kararıyla başvurucunun anılan taşınmazlarla

bağı olduğunu gösteremediği gerekçesiyle davayı reddetmiştir. İlk derece

mahkemesinin kararı Danıştay Onuncu Dairesinin 26/11/2015 tarihli kararıyla

onanmıştır. Bu süreç mevcut bireysel başvurunun konusu değildir.

28. Başvurucu; Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıflar

Meclisinin 28/12/2009 tarihli işleminin 10 taşınmaz için tescile dayanak

belgelerin iki ay içinde tamamlanmasının, aksi takdirde talepten vazgeçilmiş

sayılacağının ihtar edilmesine ilişkin kısmı ile bu işlemin dayanağı olan

Genelge'nin iptali istemiyle ilk derece mahkemesi sıfatıyla Danıştay Onuncu

Dairesinde (Daire) dava açmıştır. Dava dilekçesinde, Hatay'ın 1936

Beyannamesi'nden sonraki bir tarihte -1939 yılında- Türkiye Cumhuriyeti'ne

ilhak edildiği, bu nedenle Hatay sınırları içinde bulunan taşınmazların 1936 Beyannamesi'nde

yer almasının fiilen mümkün olmadığı ileri sürülmüştür. Dilekçede, Genelge ile

istenen belgelerin temininin bu sebeple imkânsız olduğu ifade edilmiştir.

Başvurucu; idarenin tutumunun kendilerini 5737 sayılı Kanun’un geçici 7.

maddesiyle tanınan haktan mahrum bıraktığını, Genelge'nin Kanun'un

uygulanmasını sonuçsuz bırakmayı hedeflediğini belirtmiştir. Başvurucu, bu

maddeden yararlanmak için tüm Türkiye'de 1.400 civarında tescil başvurusu

yapıldığı hâlde bunların sadece 95'inin kabul edilmesinin idarenin olumsuz

tutumunun bir göstergesi olduğunu iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına atıfla mülkiyet hakkının ihlal edildiğini

de öne sürmüştür.

29. Vakıflar Genel Müdürlüğü savunmasında, 5737 sayılı

Kanun’un geçici 7. maddesinde "tescile dayanak tescil edebilecek

belgeler"in başvurucu tarafından idareye ibraz edilmesi yükümlülüğünün

getirildiğini, başvurucuya bunun için iki aylık süre verildiğini, bu sürenin

sonradan iki ay daha uzatıldığı hâlde başvurucunun anılan maddede ibrazı

zorunlu kılınan belgeleri teslim edemediğini belirtmiştir. Sözü edilen 10

taşınmazla ilgili olarak başvurucunun talebinin reddedilmediğinin vurgulandığı

savunmada, başvurucunun zorunlu olmadığı hâlde kendisine verilen iki aylık ek süre

içinde de ilgili belgeleri ibraz etmemesi üzerine 29/11/2010 tarihli işlemle 10

taşınmaz yönünden de başvurucunun talebinin reddedildiği ifade edilmiştir.

Savunmada, Genelge'nin ise kanundaki hükümleri tekrarlamaktan öte bir hüküm

içermediği ve hukuka uygun olduğu değerlendirilmiştir.

30. Daire 11/12/2014 tarihli kararıyla davayı

reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesine

göre bir taşınmazın vakıf adına tescil edilebilmesi için gerekli olan

şartlardan birinin de ''1936 Beyannamelerinde kayıtlı olmakla birlikte

taşınmazın halen tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar

adına tapuda kayıtlı olması veya Hazine veya Genel Müdürlük ya da vasiyet

edenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olması'' olduğu

vurgulanmıştır. Kararda, cemaat vakıflarının hak iddia ettikleri taşınmaz

malların tasarrufları altında bulunduğunu ya da cemaat vakfı tarafından satın

alınmasına veya kendisine bağış yapılmasına rağmen mal edinememe gerekçesiyle

Hazine ile Vakıflar Genel Müdürlüğüne geçtiğini ortaya koymasının kanun gereği

olduğu belirtilmiş; Genelge'nin ise bu hükmü açıklayıcı mahiyette olduğu ve

iptalini gerektiren bir hukuka aykırılığın bulunmadığı ifade edilmiştir.

Kararda ayrıca başvurucunun Hatay'ın 1939 yılında Türkiye topraklarına

katıldığı, bu nedenle söz konusu taşınmazlara ilişkin 1936 Beyannamesi'nin

bulunmasının mümkün olmadığı iddiası da karşılanmıştır. Dairenin bu iddiaya

ilişkin gerekçesi şu şekildedir:

"Davacı vakıf tarafından, Hatay

İlinin 1939 yılında Türkiye topraklarına katıldığı, tescili talep edilen

taşınmazların Hatay ilinde bulunduğu, bu nedenle söz konusu taşınmazlara

ilişkin 1936 Beyannamesinin bulunmasının mümkün olmadığı ileri sürülmüş ise de,

5737 sayılı Kanunun geçici 7. maddesi uyarınca, cemaat vakıflarınca

taşınmazların adlarına tescilini isteyebilmeleri için öncelikle tasarrufları

altında bulunması gerektiği, hukuka ve dayanağı Yasaya aykırı olmayan dava

konusu Genelge ile 1936 beyannamesinin yanı sıra taşınmazların mevcut durumunu

gösterir belgelerin istenildiği anlaşıldığından, tescili talep edilen

taşınmazlar hakkında tescile dayanak teşkil edebilecek belgelerin tamamlanması

yolunda, hukuka ve dayanağı Yasaya aykırı olmayan dava konusu Genelge uyarınca

tesis olunan işlemde de hukuka aykırılık bulunmamaktadır."

31. Başvurucu, bu karara karşı dava dilekçesindekine

benzer iddialarla İdari Dava Daireleri Kurulunda (İDDK) temyiz yoluna

başvurmuştur. İDDK 21/12/2017 tarihli kararıyla temyiz istemini reddetmiş ve

Daire kararını onamıştır. Nihai karar 2/3/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ

edilmiştir.

32. Başvurucu 28/3/2018 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

2. 2019/34941

ve 2019/35112 Numaralı Başvurulara İlişkin Süreç

33. Başvurucu, Hatay'ın Samandağı ilçesi sınırları içinde

bulunan 36 taşınmazın 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesinin birinci

fıkrası uyarınca adına tescil edilmesi için 17/8/2012 tarihinde Hatay Vakıflar

Bölge Müdürlüğüne başvurmuştur. Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıflar Meclisince bu

taşınmazlardan 33'üne yönelik talep Vakfın 1936 tarihli beyannamesinin

bulunmadığı gerekçesiyle 13/11/2012 tarihli işlemle reddedilmiştir. Diğer 3

taşınmaza yönelik istem ise yine aynı gerekçeyle 27/11/2012 tarihli işlemle

reddedilmiştir.

34. Başvurucu her iki işleme karşı Mahkemede ayrı ayrı

dava açmıştır. Dava dilekçelerinde başvurucu; Yargıtayın 1974 tarihli kararının

yol açtığı haksızlıkların giderilmesi amacıyla 5737 sayılı Kanun'un geçici 7.

ve 11. maddelerinin ihdas edildiğini, bu hükümler kapsamında yapılan

başvuruların Vakıflar Genel Müdürlüğünce çeşitli gerekçelerle reddedilerek bu

hakkın kullanılmasının fiilen engellendiğini belirtmiştir. Dilekçelerde, 1936

Beyannamesi'nin verildiği dönemde Hatay'ın Türkiye toprağı olmadığını ve

Hatay'daki taşınmazların 1936 Beyannamesi'ne dâhil olmasının fiilen mümkün

olmadığını ifade etmiştir. Başvurucu; idarenin kanunun amacına uygun olarak

yorumlamadığını savunmuş, idarenin yorumunun kabul edilmesi hâlinde ise cemaat

vakıflarının bir kısmının kanun kapsamının dışında kalacağını ve bunun eşitlik

ilkesini ihlal edeceğini ileri sürmüş, bu sebeple anılan hükmün iptali

istemiyle Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla başvuruda bulunulmasını talep

etmiştir. Başvurucu, hak iddia ettiği taşınmazların tapuları incelendiğinde

bunların tamamının kayıtlarında "Ermeni" adının yanında

taifesine, mektebine, kilisesine, vakfına, cemaatine ait olduğunu gösteren

ibarelerin yer aldığını ileri sürmüştür. Başvurucuya göre her taşınmaza ilişkin

talepleri idarece ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekirken taleplerinin toplu olarak

talebin reddedilmesi hukuka aykırıdır. Başvurucu, taşınmazların 20'si 27/6/1950

tarihinde idareye verdiği beyannamede görüldüğü hâlde günümüzde bunların

elinden çıktığını belirtmiştir.

35. Vakıflar Genel Müdürlüğü savunmasında başvurucunun

taşınmazların 5737 sayılı Kanun’un geçici 11. maddesi kapsamında olduğunu

ispatlayamadığını belirtmiştir. Savunmada, tapuda başka kişiler adına kayıtlı

olan taşınmazların anılan madde kapsamındaki taşınmazlardan olduğu hususunda

başvurucunun tek taraflı beyanına göre hareket edilmesinin mümkün olmadığını

ifade etmiştir. 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesinde taşınmazların 1936

Beyannamesi kapsamında olması şartının arandığını vurgulayan Vakıflar Genel

Müdürlüğü tescili istenen taşınmazların 1936 Beyannamesi'nde olmadığı gibi

hâlihazırda malik hanesinin açık olmadığını ve vasiyet veya bağışlama ya da

satın alma yoluyla Vakfın mülkiyetine geçmesi hâlinin de bulunmadığını

açıklamıştır.

36. Mahkeme 7/11/2013 tarihli kararlarıyla davaları

reddetmiştir. Kararların gerekçesinde, 5737 sayılı Kanun'un geçici 11.

maddesinin cemaat vakıflarının 1936 yılında devlete verdiği beyannamede kayıtlı

olan fakat hâlihazırda tapuda malik hanesi açık olan, kamulaştırma, satış ve

trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il

özel idaresi adına kayıtlı olan ve kamu kurumları adına tescilli olan mezarlık

ve çeşme vasıflı taşınmazları kapsadığı belirtilmiştir. Mahkeme anılan

düzenlemeden istifade edebilmenin en önemli şartının başvurucu Vakfın 1936

Beyannamesi'nin bulunması olduğuna dikkat çekerek başvurucunun 1936

Beyannamesi'nin bulunmaması nedeniyle geçici 11. maddedeki imkândan

yararlanabilmesinin mümkün olmadığını kabul etmiştir. Mahkeme ayrıca

başvurucunun tescilini talep ettiği taşınmazların önemli bir kısmının tapuda

başka kişi ve isimler adına kayıtlı olduğu, bu nedenle "tapuda malik

hanesi açık olma veya Hazine, Vakıflar, Belediye ve İl Özel İdaresi adına

kayıtlı olma veya kamu kurumları adına tescilli mezarlık/çeşme vasıflı

olma" şartlarının da bulunmadığı tespitini yapmıştır. Mahkeme son

olarak Anayasa'ya aykırılık iddiasını da ciddi bulmamıştır. Mahkeme bu bağlamda

özetle şunları ifade etmiştir:

- Dava konusu işleme dayanak geçici 11. maddede tescili

talep edilen taşınmazların 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olması şartı

koşulmuştur. Geçici 11. ve geçici 7. maddeler 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup

da bazı hukuki nedenlerden ötürü cemaat vakıfları adına tescil edilememiş

taşınmazların durumunu düzenlemekte ve bu konuda geçmişte yaşanan mağduriyetleri

telafi etme amacını gütmektedir. Bu hâliyle bakıldığında her iki düzenleme de

mülkiyet hukukunu ilgilendiren sahaya geçmişte yaşanan söz konusu sorunları

giderme amacıyla cemaat vakıfları lehine yapılan sınırlı müdahaleye yönelik

istisnai düzenlemelerdir. 1936 Beyannamesi şartının aranmaması hâlinde geriye

anlamlı hiçbir şart kalmayacaktır. Bu takdirde davacı Vakıf veya benzeri

durumda olan cemaat vakıflarının tapuda malik hanesi açık olan veya Hazine,

Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı ya da

mezarlık/çeşme vasıflı tüm taşınmazlar üzerinde hak veya iddia sahibi olmaları

sonucu doğacaktır ki bu durum Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde

(Sözleşme) güvence altına alınan mülkiyet hakkının ve kamu düzeninin ihlal edilmesine

neden olacaktır. Yine geçici 11. madde metnine göre anılan 1936 Beyannamesi

şartının çıkarılıp yerine başka bir şartın konulmasının öngörülmesi de hukuken

mümkün değildir. Bu nedenlerden ötürü davacı Vakfın 1936 Beyannamesi şartını

öngören geçici 11. madde düzenlemesinin Anayasa'ya aykırı olduğu iddiası ciddi

bulunmamıştır.

37. Başvurucu bu kararlara karşı dava dilekçesindekine

benzer iddialarla temyiz yoluna başvurmuştur. Daire 20/5/2019 tarihli

kararlarıyla mahkeme kararlarını onamıştır. Kararların gerekçesinde;

taşınmazların geçici 11. maddenin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentleri

uyarınca tescil edilebilmesinin ön şartının taşınmazların vakfın 1936

Beyannamesi'nde yer alması olduğunu, başvurucunun ise 1936 Beyannamesi'nin

bulunmadığını belirtmiştir. Daire, Mahkemenin taşınmazların önemli bir kısmının

maddenin ilk fıkrasındaki "tapuda malik hanesi açık olma veya Hazine,

Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı olma veya

mezarlık/çeşme vasıflı olma" şartlarını taşımadığını belirten

gerekçesini eleştirmiş ve taşınmazların bir kısmının Hazine adına kayıtlı

olduğuna işaret etmiştir. Ancak Daire, Vakfın 1936 Beyannamesi'nin bulunmaması

sebebiyle bu şartın sağlanmasının tek başına bir sonuç doğurmayacağını ifade

etmiştir. Daire, üçüncü kişiler adına kayıtlı taşınmazların rayiç değerinin

ödenmesi bakımından ise başvurucu tarafından bu taşınmazların satın alındığı,

vasiyet ya da bağış yolu ile elde edilmesine rağmen mal edinememe gerekçesi ile

Hazine ya da Vakıflar Genel Müdürlüğü adına ve sonrasında üçüncü kişiler adına

tapuya kaydedildiği yönünde bir iddianın ileri sürülmediğini vurgulamıştır.

Daire sonuç olarak dava konusu taşınmazların 5737 sayılı Kanun'un geçici 11.

maddesi kapsamında tescil edilmesinin ya da rayiç bedelinin ödenmesinin mümkün

olmadığını belirtmiştir.

38. Nihai kararlar 25/9/2019 ve 28/9/2019 tarihlerinde

başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 17/10/2019 tarihinde bireysel

başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ

HUKUK

39. 2762 sayılı mülga Kanun’un geçici 1. maddesi

şöyledir:

"A - Şimdiye kadar vakıflar

idaresine hesap vermemiş olan bütün mütevelliler veya mütevelli heyetleri bu

kanunun hükümleri yürümeğe başladığı günden itibaren üç ay içinde idare

ettikleri vakıfların mahiyetlerini, varidat membalarını ve bunların sarf ve tahsis

mahallerini, geçmiş son senenin varidat ve masraflarının miktar ve nevilerinin

ve mütevelliliği hangi selahiyetli merciin intihap veya kararına müsteniden ve

hangi tarihten beri yaptıklarını gösterir bir beyanname tanzimine ve mensup

oldukları vakıflar dairesine vermeğe mecburdurlar.

B - Yukarki fıkra mucibince beyanname

vermiş olan mütevellilere bir makbuz ilmühaberi verilir. Bu ilmühaberi hamil

olan kimseler bu kanun dairesinde vakıflarının idaresine devam ederler.

C - Birinci fıkrada yazılı müddet içinde

beyanname vermemiş olanlar vakıflarında tasarruf edemezler. Gecikme haklı bir

sebebe müstenit değilse veya verdikleri beyanname hakikate uygun bulunmazsa

mütevellilikten derhal azlolunurlar.

Ç - Vakıflar idaresine verilecek

beyannamelerin verildikleri tarihten itibaren, altı ay içinde tetkik ve tasdiki

mecburidir. Bu müddet içinde tasdik edilmediği takdirde yalnız mukannen

masraflar tasdik edilmiş sayılır.

D - Beyannameler muhteviyatının vesika

ve teamüllere müstenit olması ve bu vesika veya teamüllerin bu kanunun

neşrinden evvel mevcut ve merî`i bulunması şarttır.

E - Bu kanun hükümleri yürümeğe

başladığı zaman mevcut olan ferilerden gayri mütevellilerle Vakıflar Umum

Müdürlüğünce mütevellisi olmadığından veya mütevellisi mevcut olduğu halde vakfı

bizzat idare edemediklerinden dolayı idare kendilerine tevdi edilmiş olan

kaymakamlar şimdiye kadar olduğu gibi vakıfları idareye devam ederler. Azil

veya her hangi bir suretle inhilal vukuunda bu kanun hükümleri tatbik

olunur."

40. 5737 sayılı Kanun'un 3. maddesinin ilgili kısmı

şöyledir:

"Bu Kanunun uygulanmasında;

...

Cemaat vakfı: Vakfiyeleri olup

olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince tüzel kişilik

kazanmış, mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkiye’deki gayrimüslim

cemaatlere ait vakıfları,

...

ifade eder."

41. 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesi şöyledir:

"Cemaat vakıflarının;

a) 1936 Beyannamelerinde kayıtlı olup,

halen tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda

kayıtlı olan taşınmazlar,

b) 1936 Beyannamesinden sonra cemaat

vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği

veya bağışlandığı halde, mal edinememe gerekçesiyle halen; Hazine veya Genel

Müdürlük ya da vasiyet edenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olan

taşınmazlar,

tapu kayıtlarındaki hak ve

mükellefiyetleri ile birlikte bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren

onsekiz ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclisin olumlu kararından sonra,

ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescilleri

yapılır."

42. Türkiye Büyük Millet Meclisi 9/11/2006 tarihli ve

5555 sayılı Vakıflar Kanunu'nu kabul etmiş ancak anılan Kanun'un Cumhurbaşkanı

tarafından bir kere daha görüşülmek üzere iade edilmesi üzerine Kanun 5737 sayı

numarasını alarak aynen kabul edilmiştir. 5555 sayılı Kanun'un geçici 7.

maddesi ile 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesi tıpatıp aynıdır.

Cumhurbaşkanı tarafından iade edilen 5555 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesinin

gerekçesi şöyledir:

"Madde ile, mazbut vakıf

taşınmazlarının herhangi bir hüküm ve karar alınmaksızın vakfı adına tescil

edilmesi sağlanmıştır."

43. 5737 sayılı Kanun'a 651 sayılı Kanun Hükmünde

Kararname'nin 17. maddesi ile eklenen geçici 11. madde şöyledir:

"Cemaat vakıflarının;

a) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup

malik hanesi açık olan taşınmazları,

b) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup

kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel

Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazları,

c) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup kamu

kurumları adına tescilli olan mezarlıkları ve çeşmeleri,

tapu kayıtlarındaki hak ve

mükellefiyetleri ile birlikte bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren

oniki ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclisin olumlu kararından sonra,

ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil edilir.

Cemaat vakıfları tarafından satın

alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde, mal

edinememe gerekçesiyle Hazine veya Genel Müdürlük adına tapuda kayıt edilen

taşınmazlardan üçüncü şahıslar adına kayıtlı olanların Maliye Bakanlığınca

tespit edilen rayiç değeri Hazine veya Genel Müdürlük tarafından ödenir.

Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul

ve esaslar yönetmelikle düzenlenir."

44. 651 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 17.

maddesinin gerekçesi şöyledir:

"Madde ile, cemaat vakıflarının

1936 Beyannamesinde kayıtlı olan taşınmazlarının vakıfları adına tescilleri ve

mal edinememe nedenleriyle mağdur oldukları hakların iadesi

amaçlanmaktadır."

45. İlgili diğer ulusal hukuk ile mahkeme kararları için

bkz. Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi ve Mektebi Vakfı, §§ 12-24.

V. İNCELEME VE

GEREKÇE

46. Anayasa Mahkemesinin 27/10/2022 tarihinde yapmış

olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları ve Bakanlık Görüşü

47. Başvurucu;

i. Yargılama sürecinde ileri sürdüğü esaslı iddiaların

derece mahkemelerince karşılanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkı ile

mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Kanun koyucunun Yargıtayın

1974 yılındaki içtihadının yol açtığı haksızlıkların giderilmesi amacıyla 5737

sayılı Kanun'un geçici 7. ve 11. madde hükümlerini ihdas ettiğini ancak derece

mahkemelerinin yorumları sebebiyle bu imkânlardan yararlanamadığını iddia

etmiştir. Cemaat vakıflarının nam-ı müstear ve nam-ı mevhum kullanmak suretiyle

taşınmazlar üzerinde tasarrufta bulunduğunu öne sürmüş, idarenin ve

mahkemelerin bu tür kayıtlarla ilgili olarak tescil kararı vermekten imtina

ettiğinden yakınmıştır.

ii. 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesinin birinci

fıkrasının (a) bendinden yararlanmak amacıyla kanuni süresi içinde yaptığı

başvuruya 1328 tarihli eşhası hükmiye cetveli örneği, emlak vergisi beyannamesi,

muhtelif kira sözleşmeleri, kadastro tahrir varakası, müdevvere kaydı ve

temessük kaydı gibi belgeleri eklediği hâlde talebinin bireysel başvuru konusu

Genelge'ye dayanılarak reddedildiğinden şikâyet etmiştir. Tescilini talep

ettiği taşınmazların bizzat idarenin tasarrufunda bulunduğunu vurgulamış,

sadece şifahi bilgilerden hareket etmediğini belirtmiş, taşınmazın mülkiyet

durumunu gösteren tüm belgelerin idarede mevcut olduğunu savunmuştur.

iii. 1936 Beyannamesi'nin verildiği dönemde Hatay'ın Türkiye

toprağı olmadığını hatırlatarak 1936 tarihinde beyanname vermesinin hukuken ve

fiilen mümkün olmadığını ifade etmiş, bu sebeple bu şartın kendisi yönünden

aranmasının mülküne kavuşmasına engel olduğunu iddia etmiştir. Bu durumun

mülkiyet hakkını, adil yargılanma hakkını ve eşitlik ilkesini ihlal ettiğini

öne sürmüştür.

iv. 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi kapsamında

yaptığı başvurunun reddine ilişkin işleme karşı açtığı davaların eksik

incelemeye dayalı olarak reddedildiğini belirtmiştir. 5737 sayılı Kanun

hükümlerine rağmen adli yargı yolunun önerilmesinden şikâyet etmiştir.

v. 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesinin birinci

fıkrasının (a) bendi uyarınca yapılan başvuruların çoğunlukla idarece

reddedilmesi üzerine kanun koyucunun geçici 11. maddeyi ihdas ettiğini ifade

etmiştir. 36 taşınmaz için yaptığı başvurunun Vakfın 1936 Beyannamesi'nin

bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesinin hakkın kullanımını imkânsız hâle

getirdiğine işaret etmiştir. Hatay topraklarının 1939 yılında Türkiye'ye katılmasının

ardından kendisinden beyanname vermesinin istenmediğine değinmiştir. Vakfın

başkanına verilen 5/10/2012 tarihli belgede "Vakıf bir cemaat vakfı

olup kuruluş tarihi olarak Hatay'ın Anavatana katılış tarihi olarak kabul

edilmiştir." ifadesine yer verildiğini belirtmiştir.

vi. Vakfın Osmanlı'dan kalan bir müessese olduğu

hususunda idarenin bir itirazının bulunmadığını hatırlatmıştır. Başvurusu

yönünden 1936 Beyannamesi vermiş olma şartının aranmaması gerektiğini öne

sürmüştür. Eşhası hükmiye cetveli ve kadastro tahrir varakası gibi belgelerin

idarenin elinde bulunduğu ve bu belgelerden taşınmazların kendisine ait olduğu

anlaşıldığı hâlde 1936 Beyannamesi'nin bulunmaması gerekçesiyle talebinin

reddedilmesinin hak kaybına yol açtığını ifade etmiştir.

vii. 36 taşınmazla ilgili tapu kayıtları incelendiğinde

bunların tamamının kayıtlarında "Ermeni" adının yanında

taifesine, mektebine, kilisesine, vakfına, cemaatine ait olduğunu gösteren

ibarelerin yer aldığını iddia etmiştir. Bu durumda idarece her taşınmaza

ilişkin talebi ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekirken talebin toplu olarak

reddedilmesinin hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Taşınmazların 20'si

27/6/1950 tarihinde idareye verdiği beyannamede görüldüğü hâlde günümüzde bu

taşınmazların Vakfın elinden çıktığını belirtmiştir.

viii. İdarenin yorumunun kanunun amacına uygun olmadığını

savunmuş, bu yorumun kabul edilmesi hâlinde ise cemaat vakıflarının bir

kısmının kanun kapsamının dışında kalacağını ve bunun eşitlik ilkesini ihlal

edeceğini ileri sürmüştür.

ix. İdare Mahkemesinin 1936 Beyannamesi şartının aranması

gerektiğini savunan gerekçesinin cemaat vakıflarına karşı ve hukukilikten uzak

bir tutum içinde olduğunu gösterdiğini ifade etmiştir.

48. Bakanlık görüşünde,

i. Vakıflar Genel Müdürlüğünün tescil talebinin reddine

ilişkin işleminin 23/9/2012 tarihinden önce tesis edildiği gözetildiğinde

başvurunun Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin kapsamında olup

olmadığının Anayasa Mahkemesince değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir.

ii. AİHM'in Midyat Kutsal Gabriel Süryani Manastır

Vakfı/Türkiye (B. No: 61412/11, 9/5/2019, §§ 35-51) kararına değinildikten

sonra uyuşmazlık konusu taşınmazların tapuda kayıtlı maliki olmayan

başvurucunun talebinin basit bir tescil beklentisini aşan, somut nitelikte ve

yasal bir hükme veya bir işleme dayanan meşru bir beklentiye dönüşüp

dönüşmediğinin değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Başvurucu Vakfın

aranan şartları taşımadığının Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıf Meclisi kararıyla

tespit edildiğine ve başvurucunun mevzuatın öngördüğü koşulları taşımadığı

yolundaki bu tespiti çürütecek herhangi argüman, bilgi, belge ve kanıt

sunamadığına işaret edilmiştir. Bu şartlar altında yürürlükteki düzenlemeler

kapsamında ilgili taşınmazlar açısından başvurucunun tescil talebinin kabul

edilmesinin mümkün olmadığı değerlendirilmiştir. Bu sebeple başvurucunun mevcut

bir mülkü olmadığı gibi yeterli bir hukuki temele dayalı meşru bir

beklentisinin de olmadığı ileri sürülmüştür. Taşınmazların başvurucu adına

tescilini sağlayacak belgelerin Vakıflar İdaresine sunulmadığı hususu ile

zilyetlikle kazanım olamayacağına ilişkin Yargıtay kararı dikkate alındığında

Anayasa Mahkemesinin konu bakımından yetki meselesini değerlendirmesinin uygun

olacağı ifade edilmiştir.

iii. Vakfın talep ettiği taşınmazlardan tüzel kişiler ile

gerçek kişiler adına kayıtlı olanların davacı Vakıf adına tescil edilmesinin

ancak adli yargıda açılacak tapu iptali ve tescili davasıyla mümkün

olabileceği, başvurucunun takip ettiği yargısal sürecin etkili bir hukuk yolu

olmadığının düşünüldüğü belirtilmiştir. Ayrıca başvurucuya verilen ek süre

içinde gerekli belgelerin ibraz edilmemesi nedeniyle 29/11/2010 tarihli işlemle

tescil talebinin reddine karar verildiğine ancak bu işleme karşı dava

açılmadığına işaret edilmiştir. Başvurucunun Hatay'ın Türkiye topraklarına

katıldığı 1939 yılından sonra 70 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen herhangi

bir başvuruda bulunmadığına dikkat çekilmiştir. Bu nedenlerle başvuru

yollarının tüketilip tüketilmediği konusunun değerlendirilmesinin Anayasa

Mahkemesinin takdirinde olduğu ifade edilmiştir.

iv. 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesinden

yararlanılmasının taşınmazların cemaat vakıflarının tasarrufları altında

bulunması şartına bağlandığı, buna göre ilgililerin öncelikle talep ettikleri taşınmazların

tasarruflarında bulunduğunu ispat etmeleri gerektiği kaydedilmiştir. Somut

olayda başvurucunun 1936 Beyannamesi'ni verdiğinin yanı sıra Yönetim Kurulu

kararı ile taşınmazların mevcut durumunu ve Vakfın tasarrufunda bulunduğunu

gösterir belgeleri ibraz edemediği hatırlatılmıştır. Kendi üzerine düşen

yükümlülükleri yerine getirmediği dikkate alındığında başvurucunun iddiasının

hukuki dayanağının bulunmadığı değerlendirilmiştir.

v. Ayrıca başvurucu Vakfın 743 sayılı mülga Kanun'un

yürürlüğe girdiği 04/10/1926 tarihinden önce vücut bulduğunu kanıtlayan bir

belgeyi başvuru dilekçesine eklemediği belirtilmiştir.

vi. Genelge'de taşınmazın Vakfın tasarrufunda bulunduğunu

gösterir belgeler ile taşınmazın davaya konu olup olmadığına ilişkin belgelerin

istendiği, şart koşulan tüm bu belgelerin cemaat vakıflarının elinde olduğu ve

başka kurumların arşivinde bulunma imkânının olmadığı ifade edilmiştir. Öte

yandan başvurucunun 1936 Beyannamesi'nin yanı sıra taşınmazların Vakfın

tasarrufunda bulunduğunu tevsik edici belgeleri de sunamadığına dikkat

çekilmiştir. Genelge uyarınca mülkiyet iddiasını ispat ile yükümlü tutulmasının

başvurucuya aşırı bir yük yüklemediği kanaati açıklanmıştır. Danıştayın

Genelge'nin kanunun uygulanması niteliğinde olduğuna dair tespitinde bariz

takdir hatası ve keyfîlik bulunmadığı ifade edilmiştir.

49. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında esas

itibarıyla başvuru formundaki görüşlerini tekrarlamıştır. Ayrıca başvurucu,

Genelge'de istenen tüm belgelerin Vakıflar Genel Müdürlüğünün arşivlerinde

bulunduğunu belirtmiştir. Başvurucu, derece mahkemelerinin 1936 Beyannamesi'nde

bulunma şartı sebebiyle davalarını reddettiği için mülkiyet hakkını ortaya

koyan belgelerin tartışılmasına dahi geçilemediğine işaret etmiştir.

B. Değerlendirme

50. Anayasa'nın iddianın değerlendirilmesinde dayanak

alınacak "Mülkiyet hakkı" kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir:

"Herkes, mülkiyet ve miras

haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla,

kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum

yararına aykırı olamaz."

51. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından

yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki

tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013,

§ 16). Başvurucunun şikâyeti, Hazine ve diğer kurum ile kişiler adına tescil

edilen vakıf taşınmazlarının iade edilmemesidir. Bu sebeple başvurucunun adil

yargılanma hakkı ve eşitlik ilkesine ilişkin şikâyetlerinin de bir bütün olarak

mülkiyet hakkı kapsamında incelenmesi uygun bulunmuştur.

1. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

a. Zaman

Bakımından Yetki

52. Başvurunun niteliği dikkate alındığında öncelikle

zaman bakımından yetki meselesinin tartışılması gerekmektedir. Nitekim Bakanlık

da zaman bakımından yetki meselesinin tartışılması gerektiğine işaret etmiştir.

53. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile

30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama

Usulleri Hakkında Kanun'un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrasında herkesin Anayasa'da

güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden Sözleşme ve buna ek

Türkiye'nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü

tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabileceği

hükmüne yer verilmiştir. Anayasa'nın geçici 18. maddesinde uygulama kanununun

yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bireysel başvuruların kabul edileceği, 6216

sayılı Kanun'un 76. maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise Kanun'un 45. ila 51.

maddelerinin 23/9/2012 tarihinde yürürlüğe gireceği belirtilmiştir.

54. 6216 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesinin (8)

numaralı fıkrası şöyledir:

"Mahkeme, 23/9/2012 tarihinden

sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılacak bireysel

başvuruları inceler."

55. Anayasa ve 6216 sayılı Kanun'un anılan hükümleri

uyarınca Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başlangıcı 23/9/2012

tarihi olup Anayasa Mahkemesi ancak bu tarihten sonra kesinleşen nihai işlem ve

kararlar aleyhine yapılan bireysel başvuruları inceleyebilecektir. Bu açık

düzenlemeler karşısında anılan tarihten önce kesinleşmiş nihai işlem ve

kararları da içerecek şekilde yetki kapsamının genişletilmesi mümkün değildir.

Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisine ilişkin bu düzenlemelerin kamu

düzenine ilişkin olması nedeniyle bireysel başvurunun tüm aşamalarında resen

dikkate alınması gerekir (Ahmet Melih Acar, B. No: 2012/329, 12/2/2013,

§ 15; G.S., B. No: 2012/832, 12/2/2013, § 14).

56. Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisini doğru

olarak belirleyebilmek için kesinleşen nihai işlem ve kararın tarihinin yanı

sıra gerçekleştiği iddia olunan müdahalenin zamanını da doğru tespit etmek

gerekir. Bu tespit yapılırken müdahaleyi oluşturan olaylar ve ihlal edildiği

iddia olunan hakkın kapsamı birlikte değerlendirilmelidir (Zeycan Yedigöl

[GK], B. No: 2013/1566, 10/12/2015, § 31).

57. Başvuru konusu taşınmazların -kesin tarihi dosyadan

anlaşılamasa da- 23/9/2012 tarihinden önce Hazine veya diğer kurum ve kişiler

adına tescil edildiği dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Başvurucunun mülkünün

bulunup bulunmadığı aşağıda değerlendirilecektir.

58. Anayasa Mahkemesi Agavni Mari Hazaryan ve

diğerleri (B. No: 2014/4715, 15/6/2016) kararında bireysel başvurunun

yürürlüğe girdiği 23/9/2012 tarihinden önce mülkiyeti kaybedilen taşınmazlarla

ilgili olarak hangi durumlarda mülkiyet hakkı şikâyetiyle bireysel başvuruda

bulunulabileceğini tartışmıştır (Agavni Mari Hazaryan ve diğerleri, §§

96-119). Söz konusu kararda AİHM kararlarına da atıfta bulunularak müdahalenin anlık

bir eylem olması ile devam eden bir durum olması arasında ayrım

yapılmıştır. Anılan karardaki ilkelerin şu şekilde toparlanması mümkündür:

i. Anlık bir eylem şeklinde gerçekleşen müdahalelerde

zaman bakımından yetki açısından dikkate alınacak tarih, iddia edilen ihlal

durumunu oluşturan olayın meydana geldiği veya ihlalin ortadan kaldırılması

için dava açılmış ise bu davada nihai kararın verildiği tarihtir.

ii. Buna karşılık 23/9/2012 tarihinden önce başlayan ve

ihlal oluşturan eylem ya da olay bu tarihten sonra da devam etmekte ise bu

hâlde "devam eden bir durum" söz konusu olduğundan Anayasa

Mahkemesinin başvuruya bakma yetkisi bulunmaktadır.

iii. Mülkiyetten yoksun bırakma şeklindeki müdahaleler,

anlık bir eylem mahiyetinde olup bu gibi hâllerde müdahale teşkil eden işleme

karşı başlatılan yargısal sürecin 23/9/2012 tarihinden önce kesinleşmesi

durumunda kural olarak müdahalenin Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından

yetkisinin dışında kaldığı kabul edilir.

iv. Bununla birlikte mülkiyetin yitirildiğinin kesinleştiği

tarihten sonra aynen iade veya bunun yerine ikame olmak üzere tazminat

ödenmesini öngören yeni bir başvuru yolunun ihdas edilmesi hâlinde malikin

bireysel başvuru hakkı canlanır. Bu durumda Anayasa Mahkemesinin zaman

bakımından yetkisi yeni ihdas edilen hukuk yolunun tüketilmesi üzerine verilen

nihai kararın tarihine bakılarak tespit edilir. Buna göre nihai kararın

23/9/2012'den sonraki bir tarihe tesadüf etmesi hâlinde bu karara karşı

yapılacak bir bireysel başvuru Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin

kapsamına girmiş olur.

59. 27/2/2008 tarihinde yürürlüğe giren 5737 sayılı

Kanun'un geçici 7. maddesiyle 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup hâlen bu

vakıfların tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına

tapuda kayıtlı olan taşınmazların cemaat vakıflarına iadesi imkânı

getirilmiştir. Yine 5737 sayılı Kanun'un 27/8/2011 tarihinde yürürlüğe giren

geçici 11. maddesinin birinci fıkrasıyla da cemaat vakıflarının 1936

Beyannamesi'nde kayıtlı olup malik hanesi açık olan taşınmazlarının, 1936

Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle

Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı

taşınmazlarının ve 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamu kurumları adına

tescilli olan mezarlıkları ile çeşmelerinin cemaat vakıfları adına tescil

edilmesine olanak tanınmıştır.

60. Başvurucunun bir cemaat vakfı olduğu konusunda

tereddüt bulunmamaktadır. Öte yandan başvurucunun adına tescilini talep ettiği

taşınmazların bir şekilde Hazine ve diğer kurum ile kişilere geçtiği de bir

vakıadır. Başvurucu, bu taşınmazların öncesinde gayrimüslim

kişilerin/cemaatlerin tasarrufunda bulunduğuna işaret eden bazı belgeler de

eklemiştir. Bu durumda yüzeysel bir değerlendirmeyle bakıldığında başvurucunun

durumunun 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. ve 11. maddeleri kapsamına girdiği ve

taşınmazların iadesi iddiasının bu manada savunulabilir bir temele sahip olduğu

söylenebilir. Başvurucunun bu maddelere istinaden açtığı davaların Anayasa

Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başladığı dönemden sonra kesinleştiği

izahtan varestedir.

61. Kamu makamları 1936 Beyannamesi'ni sunamamış olması

karşısında başvurucunun durumunun bu maddelerin kapsamına girmediğini

değerlendirmiş ise de bu meselenin başvurunun esasıyla bağlantılı olması ve

başvurucunun açtığı davadaki temel tartışma noktasının da bu mesele etrafında

toplanması sebebiyle bu hususun esasla birlikte değerlendirilmesinin daha uygun

olacağı kanaatine varılmıştır. Bu itibarla başvurunun Anayasa Mahkemesinin

zaman bakımından yetkisinin kapsamında kaldığı değerlendirilmiştir.

b. Olağan

Başvuru Yollarının Tüketilmesi

62. Bakanlık 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. ve 11.

maddeleri kapsamındaki başvuru yolunun başvurucunun iddialarının

değerlendirilmesi bakımından elverişli bir yol olmadığını, bu iddiaların ancak

adli yargıda açılacak bir davada çözüme kavuşturulabileceğini ileri sürmüştür.

63. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216

sayılı Kanun'un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrasında bireysel başvuruda

bulunulmadan önce ihlal iddiasının dayanağı olan işlem, eylem ya da ihmal için

kanunda öngörülmüş olan idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının

tüketilmiş olması gerektiği belirtilmiştir. Temel hak ihlallerini öncelikle

derece mahkemelerinin gidermekle yükümlü olması, kanun yollarının tüketilmesi

koşulunu zorunlu kılar (Necati Gündüz ve Recep Gündüz, B. No: 2012/1027,

12/2/2013, §§ 19, 20; Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,

2/7/2013, § 26).

64. Başvuru yollarının tüketilmesi gereğinden söz

edilebilmesi için öncelikle hukuk sisteminde, hakkının ihlal edildiğini iddia

eden kişinin başvurabileceği idari veya yargısal bir hukuk yolunun öngörülmüş

olması gerekmektedir. Ayrıca bu hukuk yolunun iddia edilen ihlalin sonuçlarını

giderici, etkili ve başvurucu açısından makul bir çabayla ulaşılabilir

nitelikte olması ve sadece kâğıt üzerinde kalmayıp fiilen de işlerliğe sahip

bulunması gerekmektedir. Olmayan bir hukuki yolun tüketilmesi başvurucudan

beklenemeyeceği gibi hukuken veya fiilen etkili bulunmayan, ihlalin sonuçlarını

düzeltici bir vasıf taşımayan veya aşırı ve olağan olmayan birtakım şeklî

koşulların öngörülmesi nedeniyle fiilen erişilebilir ve kullanılabilir olmaktan

uzaklaşan başvuru yollarının tüketilmesi zorunluluğu bulunmamaktadır (Fatma

Yıldırım, B. No: 2014/6577, 16/2/2017, § 39). Bununla birlikte norm

düzeyinde makul bir başarı sunma kapasitesi bulunan bir yolun uygulamada

başarıya ulaşmayacağına dair şüphe, o başvuru yolunun tüketilmemesini haklı

kılmaz (Sait Orçan, B. No: 2016/29085, 19/7/2017, § 36).

65. Başvurucunun başvuru yollarının tüketilmesi

noktasında kendisinden beklenebilecek her şeyi yerine getirip getirmediğinin

başvurunun özellikleri dikkate alınarak incelenmesi gerekir (S.S.A., B.

No: 2013/2355, 7/11/2013, §§ 27, 28). Ancak somut olayın koşulları itibarıyla

başvuru yollarının tüketilmesinin yarar sağlamayacağının veya etkili

olmadığının anlaşılması hâlinde anılan yollar tüketilmeden yapılan bir başvuru

incelenebilir (Şehap Korkmaz, B. No: 2013/8975, 23/7/2014, § 33). Öte

yandan başvuru yollarının tüketilmesi, çok katı olarak uygulanması gereken

mutlak bir kural değildir. Teorik düzeyde var olan bir başvuru yolunun

tüketilmesinin somut olayın koşullarında başvurucuya aşırı külfet yüklemesi

hâlinde bu yolun tüketilmesinin gerekli olmadığına karar verilebilir (Rasul

Kocatürk [GK], B. No: 2016/8080, 26/12/2019, § 38).

66. Somut olayda iki farklı yargısal süreç işletilmiştir.

Birincisinde başvurucunun 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesinden

yararlanmak amacıyla yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlem söz konusu iken

ikincisinde aynı Kanun'un geçici 11. maddesinden yararlandırılmama hâli

mevzubahistir.

67. 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesinde 1936

Beyannamesi'nde kayıtlı olup hâlen tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya

nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazların talepte bulunan cemaat

vakıfları adına idari yoldan tesciline imkân tanınmıştır.

68. 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesinde; (1) 1936

Beyannamesi'nde kayıtlı olup malik hanesi açık olan taşınmazların, (2) 1936

Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle

Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı

taşınmazların, (3) 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamu kurumları adına

tescilli olan mezarlıkların ve çeşmelerin cemaat vakıfları adına tescil

edilmesine olanak sağlanmıştır.

69. Başvurucunun her iki başvurusunun da idari ve

yargısal makamlarca reddedilmesinin temel gerekçesinin 1936 Beyannamesi'nin

bulunmaması olduğu anlaşılmaktadır. Kamu otoritelerince 1936 Beyannamesi'nin

bulunması şartının aranmasına ilişkin değerlendirme işin esasıyla sıkı sıkıya

bağlantılıdır. Bu sebeple bu hususun işin esasıyla birlikte

değerlendirilmesinin uygun olacağı sonucuna ulaşılmıştır.

70. Anayasa Mahkemesi Boyacıköy Panayia Evangelistra

Kilisesi ve Mektebi Vakfı kararında tescil talebinde bulunulan

taşınmazların nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olmaması

ya da hâlihazırda Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü dışındaki kişiler adına

tescilli olması durumunda 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesinin

uygulanamayacağını tespit etmiştir (Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi

ve Mektebi Vakfı, §§ 44-53). Somut olayda başvurucunun 5737 sayılı Kanun’un

geçici 7. maddesi kapsamında yaptığı başvuruda tescilini talep ettiği ve mevcut

başvurunun konusunu oluşturan 10 taşınmazın nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar

adına tapuda kayıtlı olmadığı veya hâlihazırda Hazine veya Vakıflar Genel

Müdürlüğü dışındaki kişiler adına tescilli olduğuyla ilgili olarak derece

mahkemelerince yapılmış bir tespit bulunmamaktadır.

71. 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesiyle getirilen

imkânın geçici 7. maddedekine nazaran daha geniş olduğu anlaşılmaktadır. Bu

bağlamda sadece nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan

taşınmazlar değil malik hanesi açık olan taşınmazlar da geçici 11. maddenin

kapsamına girmektedir. İkincisi maddenin kapsamına sadece mal edinememe

gerekçesiyle Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tescil edilen taşınmazlar

değil kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel

Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı olan her türlü taşınmaz

dâhil edilmiştir. Son olarak geçici 11. maddede, geçici 7. maddeden farklı

olarak bu taşınmazlardan üçüncü kişiler adına kaydedilmiş olanlar için vakfa,

taşınmazın rayiç bedeli üzerinden tazminat ödenmesi yükümlülüğü getirilmiştir.

72. Başvurucunun ikinci başvuruya konu edilen 36

taşınmazla ilgili olarak başlattığı yargısal süreçte Danıştay tarafından nihai

olarak verilen kararda 1936 Beyannamesi'nin bulunmaması dışındaki şartların

taşınmadığına dair bir tespit yapılmamıştır.

73. Dolayısıyla 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11.

maddelerinde öngörülen başvuru yollarının -1936 Beyannamesi'nin bulunmaması

şartı hariç- somut olayda etkili olmadığı sonucuna ulaşılabilmesi için hiçbir

neden yoktur. 1936 Beyannamesi'nin bulunmaması şartı ise aşağıda işin esasıyla

birlikte incelenecektir.

c. Sonuç Olarak

74. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı

anlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas

Yönünden

a. Mülkün

Varlığı

75. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyet eden bir

kimse, önce böyle bir hakkının var olduğunu kanıtlamak zorundadır. Bu nedenle

öncelikle başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesi uyarınca korunmayı gerektiren

mülkiyete ilişkin bir menfaate sahip olup olmadığı noktasındaki hukuki

durumunun değerlendirilmesi gerekir (Cemile Ünlü, B. No: 2013/382,

16/4/2013, § 26; İhsan Vurucuoğlu, B. No: 2013/539, 16/5/2013, § 31).

76. Mülkiyet hakkı, özel hukukta veya idari yargıda kabul

edilen mülkiyet hakkı kavramlarından farklı bir anlam ve kapsama sahip olup bu

alanlarda kabul edilen mülkiyet hakkı, yasal düzenlemeler ile yargı

içtihatlarından bağımsız olarak özerk bir yorum ile ele alınmalıdır (Hüseyin

Remzi Polge, B. No: 2013/2166, 25/6/2015, § 31). Anayasa'nın 35. maddesiyle

güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla

değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM,

E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Bu bağlamda mülk olarak

değerlendirilmesi gerektiğinde kuşku bulunmayan menkul ve gayrimenkul mallar

ile bunların üzerinde tesis edilen sınırlı ayni haklar ve fikrî hakların yanı

sıra icrası kabil olan her türlü alacak da mülkiyet hakkının kapsamına dâhildir

(Mahmut Duran ve diğerleri, B. No: 2014/11441, 1/2/2017, § 60).

77. Somut olayda başvurucu 5737 sayılı Kanun’un geçici 7.

maddesi kapsamında yaptığı başvurunun mevcut bireysel başvuruya konu kısmında

10 adet, aynı Kanun'un geçici 11. maddesi kapsamında yaptığı başvuruda ise 36

adet taşınmazın tescilini talep etmiştir. Başvurucunun her iki başvurusundaki

talepleri de nihai olarak 1936 Beyannamesi'nin bulunmadığı gerekçesiyle

reddedilmiştir. Başvurucunun açtığı davalarda verilen kararlarda bu

taşınmazların Hazine veya diğer kişiler adına tescil edilmeden önce kendisine

ait olmadığı yolunda bir tespit yapılmamış ve davalar bu temelde

reddedilmemiştir. Bireysel başvuruya konu kararlarda başvurucunun 5737 sayılı

Kanun’un geçici 7. ve 11. maddeleriyle getirilen imkânlardan yararlanabilmesi

için 1936 Beyannamesi verme ön şartını sağlamadığı tespit edilerek

taşınmazların Hazine veya diğer kurum ve kişiler adına tescil edilmeden önceki

mülkiyet durumunun incelenmesi aşamasına geçilememiştir. Başvurucu tarafından

başlatılan sürecin temel amaçlarından biri de hak iddia ettiği taşınmazların

kamu adına tescil edilmeden önce kendisine ait olup olmadığının tespit

edilmesidir. Diğer bir ifadeyle başvurucunun belirttiği taşınmazların Hazine

veya diğer kurum ve kişiler adına tescil edilmeden önce başvuruya ait olup

olmadığı tam olarak yargılamanın sonucunda anlaşılabilecektir. Cemaat

vakıflarının malik hanesinin açık olabileceği ve somut olayda hak iddia

ettikleri taşınmazlara ilişkin olarak 1936 Beyannamesi'nin de bulunmadığı

gözetildiğinde mülkün varlığının tam olarak ispatlanmasının beklenmesi

hakkaniyete uygun olmaz. Bu durumda başvurucunun belirtilen taşınmazların

kendilerine ait olduğuna işaret eden belgeler sunmuş olması mülkün varlığının

kabulü için yeterli görülmelidir. Somut olayda başvurucu, eşhası hükmiye

cetveli ve kadastro tahrir varakası gibi belgeleri derece mahkemelerine

sunmuştur. Dolayısıyla tüm bu hususlar gözetildiğinde başvurucunun mülkünün

bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.

b. Müdahalenin

Varlığı ve Türü

78. Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarak

güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı kişiye -başkasının hakkına zarar

vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla- sahibi olduğu şeyi

dilediği gibi kullanma, ondan tasarruf etme ve onun ürünlerinden yararlanma

olanağı verir (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013,

§ 32). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanma

ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması

mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B.

No: 2014/1546, 2/2/2017, § 53).

79. Anayasa’nın 35. maddesi ile mülkiyet hakkına temas

eden diğer hükümleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasa'nın mülkiyet hakkına

müdahaleyle ilgili üç kural ihtiva ettiği görülmektedir. Buna göre Anayasa'nın

35. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu

belirtilmek suretiyle mülkten barışçıl yararlanma hakkına yer verilmiş;

ikinci fıkrasında da mülkten barışçıl yararlanma hakkına müdahalenin çerçevesi

belirlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında, genel olarak mülkiyet hakkının

hangi koşullarda sınırlanabileceği belirlenerek aynı zamanda mülkten yoksun

bırakmanın şartlarının genel çerçevesi de çizilmiştir. Maddenin son

fıkrasında ise mülkiyet hakkının kullanımının toplum yararına aykırı

olamayacağı kurala bağlanmak suretiyle devletin mülkiyetin kullanımını

kontrol etmesine ve düzenlemesine imkân sağlanmıştır. Anayasa'nın diğer

bazı maddelerinde de devlet tarafından mülkiyetin kontrolüne imkân tanıyan özel

hükümlere yer verilmiştir. Ayrıca belirtmek gerekir ki mülkten yoksun bırakma

ve mülkiyetin düzenlenmesi, mülkiyet hakkına müdahalenin özel biçimleridir (Recep

Tarhan ve Afife Tarhan, §§ 55-58).

80. Başvurucunun hak iddia ettiği taşınmazlar Hazine ve

diğer kurum ile kişiler adına tescil edilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun

mülkiyet hakkına yapılan bir müdahalenin mevcut olduğu kuşkusuzdur. Diğer

taraftan niteliği ve amacı gözetildiğinde müdahalenin mülkten yoksun bırakmaya

ilişkin kural çerçevesinde incelenmesi uygun görülmüştür.

c. Müdahalenin

İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

81. Anayasa'nın 13. maddesi şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, özlerine

dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere

bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne

ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve

ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

82. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız

bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla

sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken

temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri

düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinin de gözönünde bulundurulması

gerekmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'ya

uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması

ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir (Recep Tarhan

ve Afife Tarhan, § 62).

i. Kanunilik

83. Anayasa'nın 35. maddesinin ikinci fıkrasında,

mülkiyet hakkının ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabileceği

belirtilmek suretiyle mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin kanunda

öngörülmesi gerektiği ifade edilmiştir. Öte yandan temel hak ve özgürlüklerin

sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesi

de hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini temel bir ilke

olarak benimsemiştir. Buna göre mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerde dikkate

alınacak öncelikli ölçüt, müdahalenin kanuna dayalı olmasıdır (Ford Motor

Company, B. No: 2014/13518, 26/10/2017, § 49).

84. Osmanlı Dönemi'nde gayrimüslim cemaatlerce idare

edilen vakıflar 5/6/1935 tarihinde kabul edilen 2762 sayılı mülga Kanun'un 1.

maddesinde, mütevellileri veya seçilmiş heyetleri tarafından idare olunmak

üzere mülhak vakıflar arasında sayılmıştır. Aynı Kanun'un 44. maddesinde de

cemaat vakıflarının tasarruflarında bulunan taşınmazların vakıf kütüğüne ve

tapu siciline tescil edilmesi öngörülmüştür. Ayrıca anılan Kanun’un geçici 1.

maddesinde de gayrimüslim cemaat vakıflarını idare eden kişilerce bu vakıflara

ait bütün malların, gelirlerin ve bunları sarf ettikleri yerlerin birer

beyanname ile Vakıflar İdaresine bildirilmesi düzenlenmiştir. Uygulamada 1936

Beyannamesi olarak adlandırılan bu bildirimler, Yargıtay tarafından vakıf

senedi olarak kabul edilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 8/5/1974 tarihli

ve E.1971/2-820, K.1974/505 sayılı kararıyla cemaat vakıflarının 1936 yılında

verdikleri beyannamelerin vakıfname olarak kabulünün zorunlu olduğu

belirtilmiştir (bkz. § 20). Dolayısıyla 1936 Beyannamesi'ne dâhil edilmeyen

taşınmazlar cemaat vakıflarının mülkiyetinde kabul edilmemiştir.

85. Başvurucunun Osmanlı Dönemi'nden kalma bir vakıf

olmadığı hususunda kamu makamlarının bir iddiası bulunmamaktadır. Öte yandan

başvurucunun hak iddia ettiği taşınmazların 1939 yılından sonra ancak dosyadan

anlaşılamayan tarihlerde Hazine ve diğer kurumların mülkiyetine geçtiği

anlaşılmıştır.

86. Hatay'ın 20 Ekim 1921 tarihinde Fransız mandası

altında olan Suriye sınırına bırakıldığına ve 7/7/1939 tarihinde tekrar Türkiye

Cumhuriyeti'ne katıldığına dikkat çekmek gerekir. Dolayısıyla 2762 sayılı mülga

Kanun'un geçici 1. maddesi uyarınca beyanname verilmesi gereken dönemde (1936)

başvurucu Vakıf, Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği altında olmadığı gibi hak

iddia ettiği taşınmazlar da Türkiye'nin egemenliği altındaki toprak parçasına

dâhil değildir. Bu durumda 2762 sayılı mülga Kanun'un 1. maddesinin ve bu

maddeyle getirilen beyanname yükümlülüğünün 1939 yılında Türkiye'ye ilhak eden

Hatay'da kurulu bulunan başvurucuya uygulanabilirliği konusunda tereddüt

oluşmuştur. Bu sebeple 2762 sayılı mülga Kanun'un 1. maddesinden doğan

beyanname verme yükümlülüğünü yerine getirmediği gerekçesine dayalı olarak

Vakfın hak iddia ettiği taşınmazların kamu adına tescil edilmesinin hukuki

dayanağının bulunup bulunmadığı noktasında duraksama yaşanmıştır. Ancak somut

olaydaki uyuşmazlığın 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11. maddeleriyle

getirilen tescil imkânından yararlanmanın koşullarının oluşup oluşmadığı

olduğundan bu mesele üzerinde daha fazla durulmasına gerek görülmemiştir.

87. Başvurucu tarafından başlatılan her iki yargısal

süreçte de davaların reddedilmesinin temel gerekçesi başvurucunun 1936

Beyannamesi'nin bulunmamasıdır. 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11.

maddelerinde nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan ya da

tapuda malik hanesi açık bulunan taşınmazlar yönünden 1936 Beyannamesi'ne

kayıtlı olma şartının arandığı görülmektedir. Öte yandan başvurucunun 1936

Beyannamesi'ni vermediği de tartışmasızdır. Dolayısıyla başvurucunun

müracaatlarının 1936 Beyannamesi'nin olmadığı gerekçesiyle kamu otoritelerince

reddedilmesinin kanuni dayanağının bulunduğu anlaşılmıştır.

ii. Meşru Amaç

88. Anayasa'nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet

hakkı ancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilmektedir. Kamu yararı kavramı

mülkiyet hakkının kamu yararının gerektirdiği durumlarda sınırlandırılması

imkânı vermekle, bir sınırlandırma amacı olmasının yanı sıra mülkiyet hakkının

kamu yararı amacı dışında sınırlanamayacağını öngörerek ve bu anlamda bir

sınırlama sınırı oluşturarak mülkiyet hakkını etkin bir şekilde korumaktadır.

Kamu yararı kavramı, devlet organlarının takdir yetkisini de beraberinde

getiren bir kavram olup objektif bir tanıma elverişli olmayan bu ölçütün her

somut olay temelinde ayrıca değerlendirilmesi gerekir (Nusrat Külah, B.

No: 2013/6151, 21/4/2016, §§ 53, 56; Yunis Ağlar, B. No: 2013/1239,

20/3/2014, §§ 28, 29).

89. Başvurucunun hak iddia ettiği taşınmazların Hazine ve

diğer kurum ile kişiler adına tescil edilmesinin ve iade edilmemesinin

gerekçesinin başvurucunun 1936 Beyannamesi'ni verme yükümlülüğünü yerine

getirmemesi olduğu anlaşılmaktadır. 2762 sayılı mülga Kanun'un geçici 1.

maddesinde öngörülen beyanname verme yükümlülüğünün amacı 743 sayılı mülga

Kanun'un yürürlüğe girmesinden sonra yeni bir statüye kavuşturulan cemaat

vakıflarının mallarının tespit edilmesidir. Nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar

adına tapuda kayıtlı olanlar ya da tapuda malik hanesi açık bulunan taşınmazlar

için bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi nedeniyle taşınmazların Hazine ve

diğer kamu kurumları adına tescil edilmesinin kamu yararına yönelik bir

amacının bulunduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan bu taşınmazların iade

edilmemesinde de taşınmazların adına tescilli bulunduğu Hazine ve diğer kurum

ile kişilerin menfaatlerinin korunmasının amaçlandığı, bunun da kamu yararına

dönük olduğu kanaatine varılmıştır.

iii. Ölçülülük

(a) Genel

İlkler

90. Anayasa'nın 13. maddesi uyarınca hak ve özgürlüklerin

sınırlandırılmasında dikkate alınacak ölçütlerden biri olan ölçülülük, hukuk

devleti ilkesinden doğmaktadır. Hukuk devletinde hak ve özgürlüklerin

sınırlandırılması istisnai bir yetki olduğundan bu yetki ancak durumun gerektirdiği

ölçüde kullanılması koşuluyla haklı bir temele oturabilir. Bireylerin hak ve

özgürlüklerinin somut koşulların gerektirdiğinden daha fazla sınırlandırılması

kamu otoritelerine tanınan yetkinin aşılması anlamına geleceğinden hukuk

devletiyle bağdaşmaz (AYM, E.2013/95, K.2014/176, 13/11/2014).

91. Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi elverişlilik,

gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden

oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen müdahalenin amacı gerçekleştirmeye

elverişli olmasını, gereklilik amaç bakımından müdahalenin zorunlu

olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün

olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile

ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini

ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2016/16, K.2016/37,

5/5/2016; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, § 38).

92. Buna göre mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin

Anayasa'ya uygun olabilmesi için amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasının

yanında gerekli olması da gerekir. Gereklilik yukarıda da

belirtildiği üzere hakka müdahale teşkil eden birden fazla araç arasından hakkı

en az zedeleyen aracın seçilmesini ifade etmektedir. Hak ve özgürlüğü

sınırlayan tedbirlerden hangisi diğerlerine nazaran hakkın norm alanına daha az

müdahale edilmesi sonucunu doğuruyorsa o tedbirin tercih edilmesi gerekir.

Bununla birlikte hakka müdahale oluşturacak aracın seçiminde kamu

otoritelerinin belli ölçüde takdir payının bulunduğu da kabul edilmelidir. Zira

yetkili kamu makamları, öngörülen amaca ulaşılması bakımından hangi aracın

etkili ve verimli sonuçlar doğuracağına ilişkin olarak isabetli karar verme

noktasında daha iyi bir konumdadır. Özellikle alternatif aracın bulunmadığı

veya mevcut alternatiflerin öngörülen meşru amaca ulaşılması bakımından etkili

olmadığı ya da daha az etkili olduğu durumlarda kamu makamlarının araç seçimi

hususundaki tercih yetkisinin gereklilik kriterini sağlamadığının

söylenebilmesi için çok güçlü nedenlerin bulunması gerekir (D.C., B. No:

2018/13863, 16/6/2021, § 48).

93. Öte yandan mülkiyet hakkına yönelik müdahaleler

orantılı olmalıdır. Orantılılık sınırlamayla ulaşılmak istenen amaç ile

başvurulan sınırlama tedbiri arasında aşırı bir dengesizlik bulunmamasına

işaret etmektedir. Diğer bir ifadeyle orantılılık, amaç ile araç arasında adil

bir denge kurulmasını gerektirmektedir. Buna göre mülkiyet hakkına getirilen

sınırlamayla ulaşılmak istenen meşru amaç ve başvurucunun mülkiyet hakkından

yararlanmasındaki bireysel yarar arasında makul bir orantı kurulmalıdır.

Hedeflenen amaca ulaşıldığında elde edilecek kamusal yararla kıyaslandığında

sınırlama ile kişiye yüklenen külfetin aşırı ve orantısız olmaması gerekir (D.C.,

§ 49).

94. Seçilen aracın ulaşılmak istenen amaçla kıyaslandığında

bireye orantısız bir külfet yüklediğinin saptanması, ihlal sonucuna

ulaşılabilmesi için bazı hâllerde tek başına yeterli olmayabilir. Kişiye

yüklenen külfeti dengeleyici mekanizmaların var olup olmadığı da büyük önem

taşımaktadır. Elverişli ve gerekli olduğu hükmüne varılan aracın seçilmiş

olması nedeniyle kişiye yüklenen aşırı külfeti hafifleten hukuksal mekanizmalar

mevcutsa bir ihlalin olmadığı sonucuna varılabilir (D.C., § 50).

95. Mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin orantılı olup

olmadığı değerlendirilirken başvurucunun ve idarenin kusurlarının bulunup

bulunmadığı da gözönünde tutulur. Bu bağlamda tarafların yasal

yükümlülüklerinin neler olduğu, bunların yerine getirilmesinde ihmalkârlık

gösterilip gösterilmediği ve ihmalin varlığının tespiti hâlinde bunun hukuka

aykırı sonucun doğmasında bir etkisinin bulunup bulunmadığı da dikkate alınır (D.C.,

§ 51).

96. Usule ilişkin güvencelerin varlığı orantılılık

değerlendirmesinde önemli bir rol oynayabilir. Bu bağlamda müdahalenin hukuka

aykırılığının ileri sürülebileceği veya müdahale nedeniyle oluşan maddi ve

manevi zararların tazmin edilmesinin istenebileceği hukuk yollarının olmaması

da bazı durumlarda kişiye yüklenen külfeti ağırlaştıran bir unsur olarak

görülebilir. Bu bakımdan kişinin hukuka aykırılık iddialarının bir mahkeme

tarafından etkili bir biçimde incelenmesi müdahalenin orantılılığı bakımından

ehemmiyet arz etmektedir (D.C., § 52).

(b) İlkelerin

Olaya Uygulanması

97. Başvurucunun 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11.

maddeleriyle getirilen imkânlardan yararlanmak amacıyla yaptığı müracaatlar

1936 Beyannamesi'nin bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.

98. Somut olayda başvurucunun tükettiği yolların

taşınmazların kamu adına tescili suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin

giderilmesi için sonradan oluşturulan bir mekanizma olduğu gözetildiğinde

elverişlilik ve gereklilik unsurları yönünden değerlendirme yapılmasının bir

anlamı bulunmamaktadır. Eldeki başvuruda asıl tartışılması gereken unsur

orantılılıktır. Öngörülen tedbirin maliki olağan dışı ve aşırı bir yük altına

sokması durumunda müdahalenin orantılı olduğundan söz edilemez. Bu itibarla

uygulanan tedbirle başvurucuya aşırı ve orantısız bir yük yüklenip yüklenmediğinin

tespiti gerekmektedir.

99. 2762 sayılı mülga Kanun'un geçici 1. maddesinin

öngördüğü beyanname verme yükümlülüğünün doğduğu ve ifa edilmesi gerektiği

tarihte başvurucu Vakfın Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği altında

bulunmadığına ve hak iddia ettiği taşınmazların da Türkiye Cumhuriyeti'nin

topraklarının bir parçası olmadığına işaret etmek gerekir. Dolayısıyla

başvurucunun 1936 Beyannamesi'ni vermesi hukuken ve fiilen mümkün olmamıştır.

Öte yandan Hatay'ın Türkiye Cumhuriyeti'ne katılmasından sonraki dönemde,

Hatay'da kurulu bulanan cemaat vakıflarının 1936 Beyannamesi'ne benzer bir

beyanname vermesini gerekli kılan bir mevzuatın ihdas edildiği de tespit

edilememiştir. Bu durumda başvurucunun 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11.

maddeleriyle getirilen imkânlardan yararlanmasının 1936 yılında beyanname

vermiş olmasına bağlı kılınması başvurucuya ifası mümkün olmayan oldukça ağır

bir külfet yüklemiştir.

100. Öte yandan Hatay'daki cemaat vakıflarının 2762

sayılı mülga Kanun'un geçici 1. maddesinin öngördüğü beyanname verme

yükümlülüğünü yerine getirmemiş olması sebebiyle bu vakıfların taşınmazlarının

kamu adına tescil edilmesinin kanuni temelinin ne olduğuyla ilgili muğlaklığı

da hatırlamak gerekir. Yukarıda da ifade edildiği üzere 1936 Beyannamesi'nde

yer almayan taşınmazların mülkiyetinin Hazine adına tescil edilmesinin yasal

dayanağının 2762 sayılı mülga Kanun'un geçici 1. maddesi olduğu kabul

edilmektedir. Bu durumda 2762 sayılı mülga Kanun'un geçici 1. maddesinin

yürürlüğe girdiği ve madde uyarınca beyanname verme süresinin dolduğu tarihten

sonra -7/7/1939 tarihinde- Türkiye'ye katılan Hatay'da kurulu bulunan vakıflara

ait taşınmazlar için bu yükümlülüğün yerine getirilmemesine bağlı olarak bu

taşınmazların Hazine adına tescil edileceğinin kabul edilmesi öngörülebilir bir

durum değildir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1974 tarihli kararında Hatay'ın

kendine özgü bu durumunun gözetildiği anlaşılamamıştır. Kamu otoritelerinin ve

derece mahkemelerinin bu olguyu hesaba katmadıkları gözlemlenmiştir.

101. Uyuşmazlıkta uygulanacak hukuk kurallarını yorumlama

görevi öncelikle derece mahkemelerine ait olmakla birlikte mahkemelerin hukuk

kurallarını Anayasa'nın ışığında yorumlama yükümlülükleri bulunmaktadır. Bir

hukuk kuralının birden fazla şekilde yorumlanmasının mümkün olduğu durumlarda

mahkemelerin bu yorumlardan Anayasa'ya uygun olmayanı benimsememeleri beklenir.

102. 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11. maddelerinin

ihdas edilmesinin amaçlarından biri 1936 Beyannamesi'nde yer alıp nam-ı müstear

veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan ya da tapuda malik hanesi açık

bulunan taşınmazlardan süreç içinde Hazine veya diğer kurumlar adına tescil

edilenlerin cemaat vakıflarına iadesini sağlamaktır. Kanun koyucunun 7 Temmuz

1939 tarihinde Türkiye'ye katılan Hatay'da bulunan ve benzer koşulları taşıyan

taşınmazları 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11. maddeleriyle getirilen

tescil imkânının dışında tutmayı amaçladığı düşünülemez. Hatay'da kurulu

bulunan ve Osmanlı Dönemi'nden kalma cemaat vakıflarının aynı koşulları

sağlayan diğer vakıflardan farklı tutulmasını haklı kılan bir neden

bulunmamaktadır. Derece mahkemelerinin 1936 Beyannamesi'ni vermesi mümkün

olmayan Hatay'daki vakıfların kendine özgü bu durumunu dikkate almaması

başvurucu Vakıf ile diğer illerde kurulu bulunan cemaat vakıfları arasında

farklı uygulamanın oluşmasına yol açmıştır. Anılan maddelerin haklı temeli

bulunmayan bir farklı muameleye sebep olacak biçimde yorumlanmasının

Anayasa'nın 35. maddesinin yanında eşitlik ilkesini düzenleyen 10. maddesini de

zedeleyeceği açıktır.

103. 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesi kapsamında

yapılan müracaatla ilgili yargısal süreçte Dairenin Hatay'ın 1939 yılında

Türkiye topraklarına katıldığı, bu nedenle söz konusu taşınmazlara ilişkin 1936

Beyannamesi'nin bulunmasının mümkün olmadığı iddiasına yönelik

değerlendirmelerde bulunduğu görülmektedir (bkz. § 30). Ne var ki Dairenin

taşınmazların tescilinin istenebilmesi için cemaat vakıflarının tasarrufları

altında bulunması gerektiğini vurgulamaktan ve işlemin kanuna aykırı olmayan

Genelge'ye dayalı olarak tesis edildiğini ifade etmekten ibaret olan

gerekçesinin başvurucunun bu iddiasını karşıladığını söylemek güçtür.

104. Öte yandan 5737 sayılı Kanun’un geçici 11. maddesi

kapsamında yapılan müracaatla ilgili yargısal süreçte ilk derece mahkemesinin

1936 Beyannamesi'nin verilmesi şartının aranmaması hâlinde taşınmazın adına

tescilli bulunduğu kurum ve kişilerin mülkiyet hakkının ihlal edileceği

yolundaki değerlendirmesinin (bkz. § 36) de -yukarıda yapılan açıklamalar

karşısında- anlaşılabilir olmadığını ifade etmek gerekir. Bireylerin hak ve

özgürlüklerini güvenceye bağlayan Anayasa hükmünün kapsamına kamu kurumlarının

dâhil edilmesi ilginç bulunmuştur. Ayrıca Mahkemenin bu yorumu Hatay'ın 7

Temmuz 1939 tarihinde Türkiye'ye katıldığı gerçeğinin gözardı edilmesi temeline

dayanmaktadır. Dolayısıyla Mahkemenin anılan gerekçesinin ilgili ve yeterli

olduğu söylenemez.

105. Derece mahkemesinin ve Dairenin bu yorumu sebebiyle

başvurucu 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11. maddelerindeki diğer koşulların

oluştuğunu ispatlayarak taşınmazları, adına tescil ettirme imkânından mahrum

bırakılmıştır. Başvurucunun 1936 Beyannamesi'ni vermiş olması şartına tabi

kılınması -Hatay'ın 7 Temmuz 1939 tarihinde Türkiye'ye katılması sebebiyle

başvurucunun bunu yerine getirmesinin mümkün olmadığı gözetildiğinde- anılan

imkânların ihdas edilmesini başvurucu açısından anlamsız kılmış ve başvurucuya

aşırı bir külfet yüklemiştir. Bu durumda kamu yararı ile başvurucunun bireysel

yararı arasında adil bir dengenin kurulamadığı ve mülkiyet hakkına yapılan

müdahalenin orantılı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

106. Son olarak Dairede ilk derece mahkemesi sıfatıyla

dava konusu edilen Genelge'nin kendi başına ihlale yol açmadığı

değerlendirilmiştir. Dairenin Genelge'nin kanun hükmünü açıklayıcı mahiyette

olduğu yolundaki değerlendirmesinin keyfî ve temelsiz olmadığı görülmektedir.

Somut olaydaki ihlalin asıl sebebinin kanun hükümlerinin yorumlanması olduğu

kanaatine varılmıştır.

107. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde

güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

3. 6216 Sayılı

Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

108. 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin ilgili kısmı

şöyledir:

"(1) Esas inceleme sonunda,

başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal

kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yapılması gerekenlere hükmedilir. …

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme

kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden

yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama

yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata

hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.

Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal

kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse

dosya üzerinden karar verir."

109. Başvurucu, ihlalin tespit edilmesini ve giderilmesi

için gereken kararın verilmesini talep etmiştir.

110. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan ([GK], B.

No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl

ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi

diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerine

getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamına

geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına işaret

etmiştir (Aligül Alkaya ve diğerleri (2), B. No: 2016/12506, 7/11/2019).

111. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal

edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle

getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için

ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması,

ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan

kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların

giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması

gerekmektedir (Mehmet Doğan, §§ 55, 57).

112. İhlalin mahkeme kararından kaynaklandığı veya

mahkemenin ihlali gideremediği durumlarda Anayasa Mahkemesi, 6216 sayılı

Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile İçtüzük’ün 79. maddesinin (1)

numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili

mahkemeye gönderilmesine hükmeder. Anılan yasal düzenleme, usul hukukundaki

benzer hukuki kurumlardan farklı olarak ihlali ortadan kaldırmak amacıyla

yeniden yargılama sonucunu doğuran ve bireysel başvuruya özgülenen bir giderim

yolunu öngörmektedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi tarafından ihlal kararına

bağlı olarak yeniden yargılama kararı verildiğinde usul hukukundaki

yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak ilgili mahkemenin yeniden

yargılama sebebinin varlığını kabul hususunda herhangi bir takdir yetkisi

bulunmamaktadır. Dolayısıyla böyle bir kararın kendisine ulaştığı mahkemenin

yasal yükümlülüğü, ilgilinin talebini beklemeksizin Anayasa Mahkemesinin ihlal

kararı nedeniyle yeniden yargılama kararı vererek devam eden ihlalin

sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yerine getirmektir (Mehmet

Doğan, §§ 58, 59; Aligül Alkaya ve diğerleri (2), §§ 57-59, 66, 67).

113. İncelenen başvuruda, başvurucunun 1936

Beyannamesi'ni vermiş olması şartına tabi kılınması nedeniyle mülkiyet hakkının

ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla ihlalin idarenin işleminden

kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte mahkemeler de ihlali

giderememiştir.

114. Bu durumda mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının

ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar

bulunmaktadır. Yapılacak yeniden yargılama ise bireysel başvuruya özgü

düzenleme içeren 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına

göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda yapılması

gereken iş, yeniden yargılama kararı verilerek Anayasa Mahkemesini ihlal

sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun

yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğinin

yeniden yargılama yapılmak üzere Danıştay Onuncu Dairesine ve Hatay 1. İdare

Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekmektedir.

115. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 1.023,90 TL harç

ve 9.900 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 10.923,90 TL yargılama giderinin

başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın

KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan

mülkiyet hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere

Danıştay Onuncu Dairesine (E.2010/10390, K.2014/7620) ve Hatay 1. İdare

Mahkemesine (E.2013/280, K.2013/1863; E.2013/281, K.2013/1864) GÖNDERİLMESİNE,

D. 1.023,90 TL harç ve 9.900 TL vekâlet ücretinden oluşan

toplam 10.923,90 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun

Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde

yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten

ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına

GÖNDERİLMESİNE 27/10/2022 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Hasan Tahsin GÖKCAN

Başkanvekili

:

Kadir ÖZKAYA

Üyeler

:

Engin YILDIRIM

Muammer TOPAL

M. Emin KUZ

Rıdvan GÜLEÇ Recai AKYEL Yusuf Şevki HAKYEMEZ Yıldız SEFERİNOĞLU Selahaddin MENTEŞ Basri BAĞCI İrfan FİDAN Kenan YAŞAR Muhterem İNCE Raportör : Ayhan KILIÇ Başvurucu : Samandağ Vakıflı Köyü Ermeni Ortodoks Kilisesi Vakfı Vekili : Av. Sebu ASLANGİL

Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, E. 2018/9214, 27 Ekim 2022 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. A. Hatay'ın
  10. B. Cemaat
  11. C. Başvurucuya
  12. IV. İlgili
  13. Hukuk
  14. V. İnceleme Ve
  15. Gerekçe
  16. A. Başvurucunun
  17. B. Değerlendirme
  18. A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın
  19. B. Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan
  20. C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin
  21. E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun
  22. F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına
  23. M. Emin KUZ
  24. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Genel Kurul
Başvuru No
2018/9214
Tarih
27 Ekim 2022

İlgili Kararlar

  • Ergin Demir Başvurusu (B. No: 2019/28641)
  • Ayşe Sabahat Gencer Başvurusu (B. No: 2018/34950)
  • Haci Boğatekin Başvurusu (B. No: 2020/3630)
  • Serdar Kocakaya Başvurusu (B. No: 2019/20330)
  • Ali Ocak ve Saime Sebla Arcan Tatlav Başvurusu (B. No: 2019/18583)
  • Osman Baydemir Başvurusu (B. No: 2018/1878)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.