İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Şehap Korkmaz ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2017/7592)

1. Başvuru; bir göstericinin kolluk görevlileri ve bu

Başvuru No2017/7592Tarih26 Mayıs 2022Okuma142 dk · 28.421 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Şehap Korkmaz Ve Diğerleri Başvurusu

Karar tarihi
26 Mayıs 2022
Başvuru Numarası
2017/7592
R.G. Tarih ve Sayı
9/8/2022-31918
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

28.421 kelime·142 dk okuma·26 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; bir göstericinin kolluk görevlileri ve bu

görevlilerle hareket eden kişiler tarafından darbedilerek öldürülmesi, olayla

ilgili olarak etkili ceza soruşturması yürütülmemesi ve göstericinin öldürülme

biçimi ile ölümünün öncesi ve sonrasında yaşanan olumsuz gelişmeler sonucunda

yakın akrabaların yaşadığı ızdırap nedeniyle yaşam hakkı, toplantı ve gösteri

yürüyüşü düzenleme hakkı ile kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına

ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvurular 17/3/2017, 21/6/2017 ve 28/11/2018

tarihlerinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik

incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. 21/6/2017 tarihinde yapılan 2017/28234 numaralı ve

28/11/2018 tarihinde yapılan 2018/34734 numaralı bireysel başvuru dosyaları,

aralarında konu yönünden hukuki irtibat bulunması nedeniyle 17/3/2017 tarihinde

yapılan 2017/7592 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiş;

inceleme 2017/7592 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmüştür.

6. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

7. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet

Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.

8. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı beyanda

bulunmuştur.

III. OLAY VE

OLGULAR

9. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve

başvuruya konu somut olayın gerçekleştiği yerde meydana gelen bazı olaylarla

ilgili olarak Anayasa Mahkemesine yapılan diğer başvurular çerçevesinde ilgili

olaylar özetle şöyledir:

10. Başvurucular Antakya'da yaşamaktadır. Başvurucu Emel

Korkmaz ve Şehap Korkmaz'ın çocuğu, diğer başvurucuların kardeşi olan 18/3/1994

doğumlu Ali İsmail Korkmaz olay tarihinde Eskişehir Anadolu Üniversitesi

İngilizce Öğretmenliği Bölümü 1. sınıf öğrencisidir. Ali İsmail Korkmaz olaydan

önce yaşadığı kalp hastalığı nedeniyle ameliyat edilmesine kadar varan tedavi

süreçlerine tabi tutulmuştur. Ali İsmail Korkmaz olay tarihinde de hastalığı

ile ilgili olarak kamuoyunda kan inceltici/kan sulandırıcı nitelikleri ile

anılan birtakım tıbbi ilaçları kullanmaktadır.

11. Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir'de 2/6/2013 tarihinde

gece saatlerinde gerçekleşen ve kamuoyunda "Gezi Parkı olayları"

diye anılan olaylara bir arkadaşıyla katılmıştır.

A. Gezi Parkı

Olaylarına İlişkin Arka Plan Bilgisi ile Başvuruya Konu Olayının Seyri

12. Bakanlık görüş yazısında; 2013 yılının Mayıs ayının

sonunda başlayan Gezi Parkı olaylarının çok sayıda göstericinin katılımıyla hükûmete

karşı bir kalkışma ve şiddet eylemleri şeklinde ülke geneline yayıldığı

belirtilerek bu olaylarda birçok kamu malı ile özel mülke zarar verildiği, çok

sayıda güvenlik görevlisinin ise yaralandığı açıklanmıştır. Görüş yazısına göre

bu olaylarda 34'ü Eskişehir'de olmak üzere toplamda 697 kolluk görevlisi

yaralanmış, Adana'da yaşanan bir olayda ise bir polis memuru yaşamını

yitirmiştir. Görüşte, olaylarda Eskişehir'de de bazı işyerleri ile üçüncü

kişilerin mallarına zarar verildiği de belirtilmiştir.

13. Türkiye İnsan Hakları Kurumu tarafından Ekim 2014'te

yayımlanan Gezi Parkı olayları raporunda yer alan ve bazı raporlara dayandığı

açıklanan bilgilere göre olaylarda bir polis memuru yüksekten düşerek yaşamını

yitirmiş, toplamda 697 kolluk görevlisi yaralanmış, olaylara müdahale için

görevlendirilen kolluk görevlilerinden 127'si hakkında ise göstericilere

yönelik bazı uygulamaları nedeniyle araştırma/soruşturma işlemleri yapılmıştır.

Rapora göre özel hastane ve tıp merkezleri ile olayların yaşandığı alanlarda

kurulan revirlere toplamda 8.163 kişi çeşitli şikâyetlerle başvurmuştur. Bu

kişilerden 106'sı yaralanma sonucunda kafa travması geçirmiş, 11'i en az bir

gözünü kaybetmiş, 63'ü ise farklı şekilde ağır nitelikte yaralanmıştır (söz

konusu raporun ayrıntıları için bkz. Özge Özgürengin, B. No: 2014/5218,

19/4/2018, § 73).

14. Ali İsmail Korkmaz'ın katıldığı gösterinin seyri, göz

yaşartıcı gaz ve tazyikli su dâhil olmak üzere maddi güç kullanan polisin

müdahalesiyle sonuçlanmıştır. Ali İsmail Korkmaz müdahaleden kaçarak eski

otogar diye bilinen mevkideki Sanayi Sokak'a girdiğinde burada bir grubun

saldırısına uğramıştır. Ali İsmail Korkmaz saldırganlarca yaralanmasının

ardından 3/6/2013 tarihinde saat 01.00 sıralarında arkadaşlarıyla bir hastaneye

başvurmuş, buradaki görevlilere yaralanmasına gerekçe olarak eşya taşırken

merdivenden düşmesini göstermiş, hastanece sağlık durumunun ciddiyeti nazara

alınarak ambulansla başka bir hastaneye gönderilmiştir. Ali İsmail Korkmaz

vaktin gece olması nedeniyle hastanenin sadece acil servis polikliniğinde

muayene edilebilmiş, ardından kemiklerindeki kırık nedeniyle ortopedi kliniğine

başvurması gerektiği açıklanarak taburcu edilmiştir. Ali İsmail Korkmaz

kendisine söylenenler doğrultusunda gündüz saatlerinde bu kez hastanenin

ortopedi kliniğine başvurmuş, burada yaralanmasının adli bir olay niteliğinde

olması nedeniyle yetkili adli makamlara başvurması gerektiği kendisine

açıklanmıştır. Ali İsmail Korkmaz aynı gün saat 19.25'te Odunpazarı Polis

Merkezi Amirliğine başvurmuş, burada avukatı huzurunda ifade vermiştir. Ali

İsmail Korkmaz ifadesinde 5-6 kişilik eli sopalı bir grubun sokakta önünü

keserek kendisine saldırdığını, kalabalığın sopalarla vücudunun değişik

bölgelerine defalarca vurduğunu, aldığı darbelerin etkisiyle yere düşmesinin

ardından saldırganların olay yerinden uzaklaştığını, ardından can havliyle

evine doğru kaçarken aynı evi paylaştığı arkadaşı F.K. ile karşılaştığını,

olayın hemen sonrasında konuşma zorluğu çektiğini, ilerleyen zamanda ise

konuşma ve hatırlama güçlüğü yaşayıp başında ağrı hissettiğini söylemiştir. Ali

İsmail Korkmaz ifadesinde kendisini darbeden, tanımadığı sivil kıyafetli

kişilerden şikâyetçi olduğunu da eklemiştir.

15. Ali İsmail Korkmaz, Polis Merkezinde ifade vermesinin

ardından Eskişehir Devlet Hastanesine (Devlet Hastanesi) başvurmuş;

tetkiklerinde beyin kanaması geçirdiği anlaşılınca Osmangazi Üniversitesi Tıp

Fakültesi Hastanesine sevk edilmiştir. Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi

Hastanesinde sağlık durumunun ciddiyeti nedeniyle yoğun bakım ünitesine alınan

Ali İsmail Korkmaz, tedavisi kapsamında iki kez ameliyat edilmesinin ardından

solunum cihazına bağlı olarak uyutulmuş ancak tüm müdahalelere rağmen

darbedilmesinden 38 gün sonra 10/7/2013 tarihinde yaşamını yitirmiştir.

B. Ali İsmail Korkmaz'ın Darbedildiği Bölgede Gerçekleşen

Diğer Olaylara İlişkin Olarak Anayasa Mahkemesine Yapılan Başvurular

1. Doğukan Bilir Başvurusu

16. Ali İsmail Korkmaz'ın darbedildiği bölgede aynı gece

başka darp olayları da yaşanmıştır. Darp mağdurları Anayasa Mahkemesine

bireysel başvuruda bulunmuştur. Bu başvurulardan biri de 25/9/2014, 19/1/2015

ve 8/1/2016 tarihli başvuruları kapsayan 2014/15736 numaralı Doğukan Bilir başvurusudur.

17. Doğukan Bilir, 1990 doğumludur ve olay tarihinde

Eskişehir'de ailesiyle yaşayan bir üniversite öğrencisidir. Doğukan Bilir de

Ali İsmail Korkmaz gibi Eskişehir'de 2/6/2013 tarihinde gerçekleştirilen

gösteriye katılmış, ardından Ali İsmail Korkmaz'ın saldırıya maruz kaldığı

bölgede benzer bir saldırıya uğramıştır. Adli makamlardaki anlatımlarına göre

Doğukan Bilir, aynı sokağa girdiğinde önce elleri sopalı, ikisi gaz maskeli

dört beş kişi tarafından darbedilmiş; bu kişilerden kaçmak isterken karşı

tarafa yöneldiğinde ise başka bir grubun beklediğini görüp ani bir kararla

geriye dönmüş ancak bu kez de sivil bir polis memuru ile bu memurun yanındaki

iki kişi tarafından darbedilerek yere düşürülmüştür. Yerde olduğu sırada da

polis memurları tarafından copla dövülmüş, ardından saldırıdan kurtulmayı

başararak kuytu bir alana kaçtığında burada da yedi sekiz kişi tarafından

tekrar darbedilmiştir. Aldığı yaralayıcı darbelerin etkisiyle yere düşen

Doğukan Bilir, ancak sürünerek sokaktaki araçların arasına saklanabilmiştir.

Bir süre sonra sokakta bulunan yapıların arasındaki başka bir alana sığınan

Doğukan Bilir, telefon ederek yardım istemesiyle olay yerine gelen babası

tarafından Devlet Hastanesine götürülmüştür.

18. Olaydan sonra alınan doktor raporlarına göre Doğukan

Bilir'in yüz, sırt, bel, kol, diz ve bacak bölgelerinde birçok ödem, erozyon, ekimoz

ve laserasyon (yaralanma) meydana geldiği görülmüş; ayrıca yüzüne aldığı

darbeler sonucunda dişlerinin bazılarında luksasyon (travmaya bağlı

olarak dişin yuvadan ayrılması) saptanmıştır.

19. Olayla ilgili olarak aralarında polis memurlarının da

olduğu kişiler hakkında yürütülen ceza soruşturması sonucunda Eskişehir

Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) bazı şüpheli polis memurları hakkında

9/5/2014 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş, üçü polis memuru

dört şüpheli hakkında ise kamu davası açılmıştır. Diğer taraftan Doğukan

Bilir'in yaralanması ile ilgili yürütülen soruşturmada 10/6/2013 tarihinde

Eskişehir Emniyet Müdürlüğüne faillerin kimliklerinin tespit edilebilmesi

amacıyla yazılan bir yazıya zamanında cevap verilmemesi nedeniyle Başsavcılık,

yazıya cevap vermekle sorumlu -kimlikleri tespit edilmeyen- polis memurları

hakkında görevi kötüye kullanma suçundan soruşturma açmıştır. Bu soruşturmada,

yazı cevabının zamanında intikal ettirilmemesinin Doğukan Bilir'in

darbedilmesine ilişkin olarak yürütülen soruşturmada dava zamanaşımı gibi bir

duruma (mağduriyete)yol açmadığı gerekçesi ile 9/5/2014 tarihinde kovuşturmaya

yer olmadığına karar verilmiştir.

20. Eskişehir 9. Asliye Ceza Mahkemesince Doğukan

Bilir'in darbedilmesi ile ilgili kovuşturmada sanık polis memuru H.E.nin atılı

suçu işlediğinin sabit olmaması gerekçesiyle beraatine, diğer sanık polis

memurları S.B. ile Ş.G. ve kamu görevlisi olmayan sanık S.K.nın üzerilerine

atılı kasten yaralama suçunu işledikleri gerekçesiyle 3.000 TL adli para cezası

ile cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Polis memurları H.E. ve Ş.G.nin

isimleri Ali İsmail Korkmaz'ın öldürülmesi ve aşağıda olay ile olguları

aktarılacak başka kişinin darbedilmesi olayında da geçmektedir. Ş.G. başpolis

memurudur. Asliye Ceza Mahkemesi, sanık memurlar hakkındaki mahkûmiyet

hükümlerinin açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Mahkeme, S.K.

hakkındaki mahkûmiyet hükmünü ise geçmişte işlediği suçu nedeniyle

açıklamıştır. Doğukan Bilir'in hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB)

kararlarına itirazı, Eskişehir 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından

reddedilmiştir. Doğukan Bilir, memur H.E. hakkında verilen beraat ile S.K.

hakkında verilen mahkûmiyet hükmünü temyiz etmiş ancak anılan hükümler Yargıtay

3. Ceza Dairesince onanmıştır.

21. Doğukan Bilir, Cumhuriyet Başsavcılığının 9/5/2014

tarihinde polis memurları hakkında görevi kötüye kullanma suçundan verdiği

kovuşturmaya yer olmadığı kararına da itiraz etmiş ancak itirazı Eskişehir 2.

Sulh Ceza Hâkimliğince 22/8/2014 tarihinde kesin olarak reddedilmiştir. Doğukan

Bilir, bu karar ile Asliye Ceza Mahkemesinin anılan beraat ve mahkûmiyet

hükümleri ve HAGB kararlarına ilişkin olarak farklı tarihlerde Anayasa

Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

22. Anayasa Mahkemesi birlikte değerlendirdiği

başvurulara ilişkin incelemesini 29/5/2019 tarihinde sonuçlandırmıştır. Bu

incelemeye göre Anayasa Mahkemesi, hakkında beraat hükmü verilen polis memuru

H.E.nin eyleminin ve Cumhuriyet Başsavcılığının bazı polis memurları hakkında

görevi kötüye kullanma suçundan yürüttüğü soruşturmada verilen kovuşturmaya yer

olmadığı kararının konu edildiği bireysel başvuruları açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle kabul edilemez bulmuştur.

23. Öte yandan Anayasa Mahkemesi, Doğukan Bilir'i kasten

yaralama suçundan adli para cezası ile mahkûm edilen iki polis memuru (S.B. ve

Ş.G.) ile kamu görevlisi olmayan bir kişiye (S.K.) ilişkin yapılan bireysel

başvurudaki değerlendirmesinde farklı bir sonuca varmıştır. Anayasa Mahkemesi,

başvuruda Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan eziyet yasağının

maddi ve usul boyutlarının ihlal edildiğine, ihlaller nedeniyle 25.000 TL

manevi tazminatın başvurucuya ödenmesine ve karar örneğinin Eskişehir 9. Asliye

Ceza Mahkemesine -ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için-

gönderilmesine karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

" ...

59. Eskişehir 9. Asliye Ceza Mahkemesi

sanıkların basit yaralama suçundan mahkûmiyetlerine karar vermiştir. Bu durum,

başvurucunun ikisi kolluk mensubu üç kişi tarafından kötü muameleye maruz

bırakıldığının sabit görüldüğünü ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi, ilk

derece yargı mercilerince kabul edilen kötü muamele vakasında farklı yönde bir

tespitte bulunmasını gerektirecek bir unsur saptamamıştır.

...

66. Başvurucu, maruz kaldığı eylemin

5237 sayılı Kanun’a göre işkence suçunu oluşturmasına karşın ceza miktarı çok

daha hafif olan kasten yaralama suçundan faillerin cezalandırılmalarının kötü

muamele vakasına hoşgörüyle yaklaşıldığını gösterdiğini öne sürmüştür.

67. Kötü muamele iddiaları ile ilgili

olarak derece mahkemelerinde dava görüldüğü zaman ceza hukuku sorumluluğunun

Anayasa ve uluslararası hukuk sorumluluğundan ayrı tutulması gerekir. Anayasa

Mahkemesinin yetkisi, Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve

özgürlüklerden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf

olduğu protokoller kapsamında bulunanlarla sınırlıdır (Cezmi Demir ve

diğerleri, § 96) Dolayısıyla insan hakları bağlamında kötü muamele oluşturduğu

kabul edilen eylemin ceza hukukunda hangi suçu oluşturduğu Anayasa Mahkemesinin

doğrudan ilgi alanına girmemektedir.

68. Derece mahkemelerinin bulgu ve

uygulamaları Anayasa Mahkemesini bağlamamasına rağmen normal şartlar altında bu

mahkemelerin maddi olaylara ilişkin tespitlerinden ayrılmak için de kuvvetli

nedenlerin var olması gerekir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 96). İlgili ulusal

hukuk başlığında yer verilen Yargıtay içtihadına göre başvurucunun diş kaybına

yol açan eylemin nitelikli yaralama suçunu oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Başvurucudaki bu yaranın hangi failin eylemi neticesinde oluştuğunun tespiti;

ceza miktarını, dolayısıyla HAGB ve erteleme sınırını doğrudan etkileyebilecek

önemli bir noktadır.

69. Anayasa Mahkemesi kararlarında da

belirtildiği gibi cezai yaptırımlara ilişkin düzenlemelerde de kuralların

-önleme ve iyileştirme amaçlarına uygun olarak- ölçülü, adil ve orantılı olması

gerekir (AYM, E.2010/104, K.2011/180, 29/12/2011). Orantılılık ilkesi, mağdurun

korunması ile failin cezalandırılması arasında makul bir ilişki olmasını

gerektirir. Diğer bir ifadeyle hak yoksunluğu getiren düzenlemelerde hukuka

aykırı eylem ile yaptırım arasında adalet ve hakkaniyet ilkelerine uygunluk

bulunmalıdır. Ayrıca yaptırımlarda güdülen asıl amaç, işlediği suçtan dolayı

kişinin ıslah olmasını sağlayıp tekrar topluma kazandırılmasıdır. Nitekim

Anayasa’nın 13. maddesi, temel hak ve hürriyetlere getirilecek sınırlamaların

demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı

olamayacağını belirtirken 5237 sayılı Kanun'un 3. maddesine göre de suç işleyen

kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine

hükmolunması gerekmektedir (Tahir Canan, § 36).

70. İşlediği suçtan dolayı kişinin

tekrar topluma kazandırılması amacıyla kanun koyucunun getirdiği HAGB kurumunun

uygulanıp uygulanmayacağı değerlendirilirken her olayın somut koşulları

çerçevesinde suçun niteliği ve mağdurun söz konusu suçtan etkilenme derecesiyle

orantılı olarak yaptırımın caydırıcılığı ve kötü muamele mağdurunun mağdur

sıfatının ortadan kalkıp kalkmadığı hususu da göz ardı edilmeden yorumlanmalıdır.

71. Vücudunun yirmiden fazla yerinden

yaralanan ve üç dişi çıkan başvurucunun maruz kaldığı eylemin Anayasa’nın 17.

maddesinin üçüncü fıkrasında tasnif edilen işkence, eziyet ve insan

haysiyetiyle bağdaşmayan muamele kavramlarından hangisi kapsamında kaldığı

tespit edilmelidir. Bu tespit sonucunda derece mahkemesince hükmolunan

müeyyidenin kötü muamele fiiliyle orantılı olup olmadığı ele alınmalıdır.

72. Başvurucunun dişindeki yaralar hariç

diğer yaralar her ne kadar basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte

olsa da eylemin gece vakti silahtan sayılan sopa ve copla birden fazla kişi

tarafından sokak ortasında işlendiği, dişteki kırık ve çıkıkların ise tek

başına, yaralamayı basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek niteliğe

büründürdüğü, bu durumun başvurucunun onurunu daha fazla zedeleyebileceği

değerlendirildiğinden eylem eziyet yasağı kapsamında değerlendirilmiştir.

73. Faillerin üçü hakkında seçenek

yaptırımlardan olan hapis ve adli para cezaları arasında hangi nedenden ötürü

asgari hadden adli para cezasının tercih edildiği konusunda kararda bir gerekçe

bulunmamaktadır. Ayrıca tercih edilen gün para cezasının miktarı da asgari had

olan 20 TL dikkate alınarak tespit edilmiştir. Takdirî indirim nedeni de

uygulanarak bulunan 3.000 TL para cezası, polis memuru olan sanıklar yönünden

HAGB uygulamasıyla sonuçlanmıştır. Kamu görevlisi olmayan sanığın ise adli

sicil kayıtlarına işaret edilerek hakkında HAGB uygulanmamıştır.

74. Katıldığı gösteri yürüyüşünden

ayrıldığı sırada gösterinin barışçıl niteliğini bozduğu yönünde bir tespit

bulunmayan, bu nedenle hakkında soruşturma da yürütülmeyen başvurucuyu gece

vakti asayişi sağlamakla görevli ve devletin sokaktaki yüzünü temsil eden

kolluk görevlilerinin gereksiz biçimde darbetmesi neticesinde yasadaki gerekçeler

soyut biçimde tekrarlanarak kolluk görevlileri hakkında adli para cezası ya da

hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun uygulanmasının eziyet

yasağıyla ölçüsüz bir müeyyide olduğu değerlendirilmiştir.

75. İşlenen suçla verilen cezalar arasında

orantısızlık olması ya da hiç ceza verilmemesi durumunda bu tür eylemlerin

önlenmesini sağlayabilecek caydırıcı bir etki yaratmaktan oldukça uzak

kalınmakta, kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin idari ve yasal mevzuat

aracılığıyla korunması hususundaki pozitif yükümlülüğün yerine getirilememesi

sonucu doğmaktadır.

76. Buna göre somut olayda uygulanan

yaptırımın kötü muamele oluşturan eylemlerin hiçbir şekilde hoş

görülemeyeceğini göstermekten ziyade fiilin sonuçlarını hafifletecek biçimde,

orantısız bir şekilde adli para cezası öngörüldüğü ve HAGB'ye karar verildiği

anlaşıldığından eziyet yasağının etkili soruşturma usul yükümlülüğünün ihlal

edildiğine karar verilmesi gerekmiştir.

77. İki polis memuru hakkında verilen

HAGB kararının ve sivil fail S.K. hakkında tayin edilen adli para cezasının

başvurucu açısından yeterli giderim sağlamadığı dikkate alındığında

başvurucunun mağdur sıfatının ortadan kalktığından bahsedilmesine olanak

bulunmamaktadır. Bu nedenle her ne kadar derece mahkemelerinin kararlarıyla

devletin negatif yükümlülüğüne aykırı olacak şekilde başvurucunun yaralandığı

tespit edilmiş ise de sanıkların eylemleri nedeniyle yetersiz bir yaptırımla

karşılaştıkları, böylelikle başvurucunun mağdur statüsünün devam ettiği

anlaşıldığından eziyet yasağının maddi boyutunun da ihlal edildiğine karar

verilmesi gerekir.

78. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın

17. maddesinde güvence altına alınan eziyet yasağının maddi ve usul boyutunun

ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir."

2. Tevfik Caner

Ertay Başvurusu

24. Olay tarihinde Eskişehir'de İletişim Fakültesi Basın

Yayın Bölümü öğrencisi olan Tevfik Caner Ertay da tıpkı Doğukan Bilir ve Ali

İsmail Korkmaz gibi söz konusu gösteriye katılmış, ardından diğerleri gibi

polis müdahalesinden kaçmaya çalışırken aynı yerde benzer saldırıya uğramıştır.

Tevfik Caner Ertay, anlatımlarında sivil kıyafetli polis memurlarının coplu

saldırısına maruz kaldığını ileri sürmüştür. Tevfik Caner Ertay;

darbedilmesinin ardından bir otomobilin bagajında tutulup sonrasında polis

amirlerinin bulunduğu bir bölgeye bu otomobil bagajında götürülerek burada da

darbedildiğini, ardından otomobilin bagajına tekrar konularak Yunus Emre Devlet

Hastanesine götürülüp burada bırakıldığını ileri sürmüştür.

25. Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma

sonucunda Doğukan Bilir'i yaraladığı iddiasıyla hakkında kovuşturma yürütülen

polis memurları H.E. ve Ş.G. ile isimleri somut başvuruya konu süreçte yapılan

açıklamada da anılacak olan diğer memurlar M.S. ile Y.A. ve üst düzey polis

amirleri de dâhil bazı memurlar hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar

verilmiş, olayın şüphelisi diğer memurlar hakkında ise kamu görevlisinin

sahip olduğu nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle kasten nitelikli yaralama

suçundan kamu davası açılmıştır.

26. Tevfik Caner Ertay'ın kovuşturmaya yer olmadığına

dair karara itirazı, Eskişehir 2. Sulh Ceza Hâkimliğince polis amirleri

yönünden kabul edilerek amirler yönünden verilen karar kaldırılmıştır.

Hâkimlik, Tevfik Caner Ertay'ın diğer memurlar yönünden yaptığı itirazı

reddetmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, kararın ardından polis amirleri hakkında

kamu davası açmıştır. Bahsi geçen polis amirleri; Eskişehir İl Emniyet

Müdürlüğü Önleyici Hizmetler Müdürü A.K., Eskişehir İl Emniyet Müdürlüğü

İstihbarat Şube Müdürü M.Ar. ve Eskişehir İl Emniyet Müdürlüğünde görevli İl

Emniyet Müdür Yardımcısı M.A.dır.

27. Tevfik Caner Ertay, polis amirleri dışındaki diğer

memurlar hakkında verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararına itirazının

Hâkimlikçe reddedilmesi üzerine Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda

bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi; bazı polis memurları ile amirleri hakkında kamu

davası açıldığı, bu davada başvurucunun iddialarıyla bağlantılı

değerlendirmelerde bulunulabileceği, gerekirse bu kişilerle ilgili olarak yeniden

soruşturma açılmasının bu şekilde sağlanabileceği, dolayısıyla söz konusu kamu

davasının sonuçlandırılmasının ardından bireysel başvuru yapılması gerektiği

gerekçesiyle 12/4/2017 tarihinde başvuru yollarının tüketilmemiş olması

nedeniyle başvuruyu kabul edilemez bulmuştur.

28. Bu olay hakkındaki kovuşturmayı yürüten Eskişehir4.

Asliye Ceza Mahkemesi (Asliye Ceza Mahkemesi) 3/2/2016 tarihinde sanık polis

memur ve amirlerinin eylemlerinin işkence suçu kapsamında kalma ihtimali

bulunduğu, bu suça ilişkin kovuşturmayı yürütme yetkisinin ise ağır ceza

mahkemelerinde olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiştir.

29. Sanıkların karara itirazı Eskişehir 1. Ağır Ceza

Mahkemesince kabul edilerek görevin Asliye Ceza Mahkemesine ait olduğuna karar

verilmiştir.

30. Kovuşturmaya böylece devam eden Asliye Ceza Mahkemesi

3/2/2021 tarihinde, üç polis amiri ile bir polis memurunun mahkûmiyetine yeter

derecede delil elde edilemediği gerekçesiyle beraatine, sanık iki memurun ise

kamu görevlisinin sahip olduğu nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle nitelikli

yaralama suçunu işlediklerinin sabit olduğuna hükmetmiştir. Asliye Ceza

Mahkemesi, bu memurların 1 yıl 11 ay 10 gün hapis cezasıyla mahkûmiyetlerine

karar vermiştir. Söz konusu hükmün gerekçesinde, mağdurun darbedilmesi

sonucunda sağ radius (kol kemiklerinden biri) ve nazal (burun)

kemiklerinde kırık olduğu açıklanmıştır.

31. Mahkûm edilen memurlar, Tevfik Caner Ertay ve

Cumhuriyet savcısı, bu hükme yönelik olarak istinaf kanun yoluna başvurmuştur.

Sanık memurlar, istinaf başvurularında mağduru darbedenlerin kendileri

olmadığını savunmuş; olayın seyri ile ilgili bazı açıklamalara yer verip

açıklamalarında suçu işleyenler olarak başka memurları işaret etmiştir. Tevfik

Caner Ertay istinaf başvurusunda, beraatine karar verilenler dâhil tüm

memurların işkence suçundan yargılanmaları gerektiğini ileri sürmüştür.

Cumhuriyet savcısı da başvurucu gibi, beraatine karar verilenler dâhil

sanıkların işkence suçundan cezalandırılmaları gerektiğini iddia etmiş;

aynı zamanda görevsizlik kararının hatalı olarak kaldırmasından sonra yapılmak

durumunda kalınan suç nitelendirilmesine göre beraatine karar verilen

sanıkların da diğerleri gibi kamu görevlisinin nüfuzunu kötüye kullanması

suretiyle nitelikli yaralama suçundan cezalandırılmalarına karar verilmesi

gerektiğini ileri sürmüştür.

32. Sözü edilen tüm istinaf başvuruları, Ankara Bölge

Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi tarafından 3/2/2022 tarihinde esastan

reddedilmiştir.

C. Bireysel

Başvuruya İlişkin Somut Olay Hakkında Yürütülen Soruşturma ve Kovuşturmalar ile

Anayasa Mahkemesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılan Önceki Bireysel

Başvurular

33. Cumhuriyet Başsavcılığı olayla ilgili olarak

soruşturma açmıştır. Başsavcılık 11/6/2013 tarihinde başvurucu Şehap Korkmaz'ın

ifadesine başvurmuş; adı geçen, ifadesinde oğlunun ağır derecede yaralanmasına

sebebiyet veren kişilerden şikâyetçi olduğunu söylemiş ve sorumluların

cezalandırmalarını talep etmiştir.

34. Cumhuriyet Başsavcılığı 12/6/2013 tarihinde, olayın

şüphelileri arasında polis memurlarının olduğunu değerlendirerek jandarma

birimlerine olayın gerçekleştiği yerdeki MOBESE ve işyerlerinin güvenlik

kameralarının görüntülerinin elde edilmesi ve görüntüler elde edildiğinde

gerekli inceleme için Jandarma Kriminal Laboratuvarlar Komutanlığına (Kriminal

Laboratuvarı) gönderilmesi talimatını vermiştir.

35. Cumhuriyet Başsavcılığı ayrıca İl Emniyet Müdürlüğüne

yazı yazarak olay günü görevli olan memurların isim listesi, bu memurlara

ilişkin nöbet çizelgeleri ile telsiz kayıtlarının gönderilmesini istemiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu

Telekomünikasyon İletişim Başkanlığından olay yerindeki baz istasyonlarından

alınabilecek görüşmelerin tespitini ve Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma

Kurumu (TÜBİTAK) Bilişim ve Bilgi Güvenliği İleri Teknolojiler Araştırma

Merkezinden de kamera görüntülerinin silinip silinmediği konusunda bilgi

verilmesini talep etmiştir.

36. Soruşturmada Ali İsmail Korkmaz'ın ölümünün ardından

cesedi üzerinde bir otopsi işlemi gerçekleştirilmiştir. Otopside ölümün kafa

travmasına bağlı beyin kanaması ile bu kanamanın komplikasyonları sonucunda

meydana geldiği, Ali İsmail Korkmaz'ın kalp rahatsızlığı nedeniyle kullandığı

ilacın kafa travması sonucu oluşan beyin kanamasıyla bir irtibatının

bulunabileceği, başka bir ifadeyle mevcut hastalığının ölüm üzerinde bir

etkisinin olduğu, bununla birlikte travma olmasaydı ölümün gerçekleşmeyeceği

kanaatine ulaşılmıştır. Diğer taraftan müşahede evraklarından Ali İsmail

Korkmaz'ın mandibullerinde (alt çene kemiği) ödem ve tam kat parçalı

kırık ile sağ scapulasında (kürek kemiği) kırık tespit edildiği

anlaşılmıştır.

37. Ali İsmail Korkmaz'a Osmangazi Üniversitesi Tıp

Fakültesi Hastanesindeki müdahaleyi yapan, hastanenin Beyin ve Sinir Cerrahisi

Kliniğinde asistan doktor olarak görevli S.Z. tanık sıfatıyla alınan

ifadesinde; Acil Servis Ana Bilim Dalının daveti üzerine acil servis

polikliniğine gittiğinde Ali İsmail Korkmaz'ı muayene ettiğini, diğer

kliniklerdeki muayenelerini tamamlatıp tetkik sonuçlarını incelediğini, bu

incelemelerinden sağ temporomandibular ekleminde (dış kulak yolunun

önündeki ve temporal kemik altındaki bir eklem) sublüksasyon (geçici

çene kilitlenmesi veya çenede kısmi çıkık) ve fraktür (kırık) olduğunu

gördüğünü, ayrıca beyin parankimine (bir organın görev gören dokusu)

ilişkin incelemesinde radyoloji raporunda tanımlandığı gibi beynin sol

tarafında kanamayla uyumlu görünümler saptadığını, hastalık öyküsünden kalp

ameliyatı geçirmiş olup bu sebeple kan sulandırıcı ilaç kullandığını

öğrendiğini, laboratuvar testlerinde kan sulandırıcı ilaca bağlı olarak koagülasyon

(pıhtılaşma) testlerinde uzama olduğunu görerek acil servis doktoruna Ali

İsmail Korkmaz'ın travması olduğunu düşündüğünü söyleyip Üniversitede kendi

alanında görev yapan bir öğretim üyesiyle de görüştükten sonra takip ve

tedaviyi planlamak için Ali İsmail Korkmaz'ın beyin cerrahisi yoğun bakım

ünitesine yatışının yapılmasını önerdiğini söylemiştir.

38. Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturmada yapılan

güvenlik kamerası araştırması sonucunda elde ettiği yaklaşık kırk görüntüyle

birlikte olayın gerçekleştiği sokaktaki ekmek fırını, otel ve hırdavat

dükkânındaki kameraların görüntülerini kaydeden donanımları incelemesi için

kriminal laboratuvara göndermiştir. Laboratuvarca düzenlenen raporlarda;

kayıtların bazılarının çözünürlüklerinin düşük, kayıt ortamındaki ışığın

yetersiz, kameralar ile kişiler arasındaki mesafenin uzak olması nedeniyle

görüntülerin sağlıklı tespit edilemediği, bununla birlikte ekmek fırınının

kamera kaydı görüntülerinin olaydan bir gün sonra silindiğinin belirlenebildiği

açıklanmıştır. Görüntülerin geri getirilebilmesi, kriminal laboratuvarın bu

konudaki özel çalışmasıyla mümkün olabilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının bu

konudaki görüntüleri elde ettikten sonraki tespiti, bu görüntülerde

darbedildiği görülen kişinin Ali İsmail Korkmaz olduğu yönündedir.

39. Başsavcılığın tespitlerine göre görüntülerde bazı

eylemcilerin tazyikli su ve göz yaşartıcı gaz da kullanan polisin

müdahalesinden kurtulmak için olayın gerçekleştiği sokak ile başka sokaklara

kaçıştıkları ancak olayın gerçekleştiği sokağa öncesinde gelen sivil polis

memurları ile sokaktaki ekmek fırınının işletmecisi olan İ.K. ve İ.K.nın

yakınları tarafından burada sopa ve coplarla darbedildiği görülmektedir.

40. Soruşturmada görgü tanığı S.B.Y.nin ifadesi

alınmıştır. Tanık, olay günü fırının önünde üç ayrı darp olayına tanıklık

ettiğini, darbeden ve edilen kişileri önceden tanımasa da duyduğu telsiz

seslerinden ve ellerinde copların bulunmasından darbeden kişilerden bazılarının

kolluk görevlisi olduğunu tahmin ettiğini söylemiş; ayrıca ayrıntılı eşkâl

bilgileri vermiştir. Olayın görüntüleri seyrettirilen tanık, olay günü saat

23.57 ve devamındaki zaman diliminde darbedildiği görülen kişinin öldürülen Ali

İsmail Korkmaz olduğunu söylemiştir.

41. Soruşturmada, olayın gerçekleştiği sokakta ikamet

edip olup bitenleri evlerinin penceresinden izleyen tanıklar F.Kı. ve S.Kı.

dinlenmiş; adı geçenler sokaktaki fırının önünde gerçekleşen darp olayını

gördüklerini, görebildikleri kadarıyla fırın sahibi ile yakınlarının bir

göstericinin önünü keserek göstericiyi darbettiklerini söylemiştir.

42. Soruşturmada ekmek fırını çalışanı Y.B.nin tanık

sıfatıyla ifadesi alınmıştır. Y.B. işyerinin içinde olduğundan yaşananları

görmediğini söylemiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, Ali İsmail Korkmaz'ın

yaralanmasının ardından sağlık kuruluşlarına başvuru süreçlerine eşlik eden

F.Kö. ve O.K.nın ifadesine başvurmuştur. F.Kö. anlatımlarında Ali İsmail

Korkmaz'ın birlikte oldukları sürede kendilerine "Polisler ve siviller

beni dövdü." dediğini söylemiştir.

43. Soruşturmada olay tarihinde Eskişehir İl Emniyet

Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde görevli olup ancak kendilerine

verilen sözlü talimat üzerine Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğünde görevli

meslektaşlarına yardımcı olmak için olay yerinde bulunduklarını ifade eden

memurlar M.S., Ş.G., Y.A. ve H.E. ile ekmek fırınının işletmecisi İ.K. ve

İ.K.nın akrabaları R.K. ile M.V., ayrıca İ.K. ve akrabalarının müşterek

tanıdığı E.H.nin şüpheli olarak ifadeleri, Cumhuriyet savcısı tarafından

alınmıştır. Polis memurları H.E., Ş.G. ve Y.A. ifadelerinde, görüntülerde saat

23.57 ve devamında gerçekleştiği görülen darp olayına karışmadıklarını

savunmuştur. Diğer şüpheliler ise tanımadıkları kişinin kendini yere attığı

veya bu kişiyi yakalamak için sadece çelme takmak türünden eylemlerde

bulundukları ya da vurmuşsalar da darbelerin şiddetinin çok ciddi yaralanmaya

sebep olacak derecede sert olmadığı, zaten darbedilen kişinin de kısa süre sonra

olay yerinden uzaklaşabildiği gibi ölüme veya ağır nitelikte yaralanmaya

sebebiyet vermediklerini savunan birtakım açıklamalarda bulunmuştur.

Soruşturmanın devamındaki süreçte şüpheli E.H. 15/8/2013; Y.A., Ş.G. ve H.E.

dışındaki şüpheliler ise 7/8/2013 tarihinde tutuklanmıştır.

44. Soruşturmada başvurucu Emel Korkmaz, başvurucu Şehap

Korkmaz gibi olayın faillerinden şikâyetçi olup bu kişilerin cezalandırılmasını

talep etmiştir. Başvurucular ayrıca Devlet Hastanesinde görevli bir doktor ile

bazı polis memurlarının, oğullarının hastaneye müracaatı sırasında görevlerini

ihmal ettiklerini iddia etmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, bu iddialara konu

edilen ihmaller ve güvenlik kamera kayıtlarının silinmesini ayrı soruşturma

dosyalarında araştırıp değerlendirmeye karar vermiştir. Başvuru formunda

görüntülerin silinmesiyle ilgili yer verilen bilgilere göre olayın yaşandığı

sokakta faaliyet gösteren B. Otel'in sahibi E.G., polis memuru H.E. ile

soruşturmada görüntüler üzerinde teknik inceleme yapması için görevlendirilip

17/6/2013 tarihinde görüntüleri içeren disklerin ve görüntü kayıt cihazlarının

kendisine bu nedenle teslim edildiği bilirkişi S.U. hakkında yürütülen

soruşturma sonucunda adı geçenler hakkında kamu davaları açılmış, bu davalarda

ilk derece mahkemelerince E.G. ve H.E. hakkında beraat hükümleri verilmiştir.

Başvurucular bu hükümlere karşı ilgili kanun yoluna başvurmuştur. Başvuru

dosyalarında adı geçenlerle ilgili olarak sonraki sürece ilişkin bir bilgi

bulunmamaktadır. Başvuru formunda, bilirkişi S.U. hakkında gerçeğe aykırı

bilirkişilik suçundan açılan kamu davasının başvuru tarihi itibarıyla

sonuçlanmadığı açıklanmıştır. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden

yapılan araştırmada Eskişehir 6. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından yürütülen kovuşturma

sonucunda 16/3/2021 tarihinde kurulan hükümle, adı geçenin gerçeğe aykırı rapor

düzenlediği gerekçesiyle gerçeğe aykırı bilirkişilik suçundan 1 yıl 8 ay hapis

cezasıyla mahkûmiyetine karar verilip bu mahkûmiyet hükmünün açıklanmasının

geri bırakıldığı anlaşılmıştır.

45. Cumhuriyet Başsavcılığı 9/9/2013 tarihinde, şüpheli

M.S. hakkında kasten insan öldürme, diğer şüpheliler hakkında ise kasten insan

öldürme suçuna yardımdan kamu davası açmıştır. İddianameye göre öldürme suçunun

asli faili polis memuru M.S. olup diğerleri bu suça yardım etmiştir. Söz konusu

iddianamenin ilgili kısmı şöyledir:

"Tüm bu açıklamalara göre somut

olay değerlendirildiğinde;

Olay tutanakları, Adli Emanet

makbuzları, bilirkişi raporları, tanık beyanları, şüphelilerin savunmaları, ölü

muayene ve otopsi tutanağı, [teşhiş] tutanakları, olay yeri keşif tutanağı, tanık

sıfatıyla beyanı saptanan [S.B.Y.] beyanları, ölene ait sağlık

kurumlarından dosyaya getirtilen tıbbi tedavi belgelerinin içeriği, ölenin olay

sırasında giydiği ve adli emanetin 2013/2446 sırasına kayıtlı kıyafetleri,

ölenin 03/06/2013 tarihinde polis merkezinde alınan beyanı, Jandarma Genel

Komutanlığı Ankara Kriminal Labaratuvarları Dairesi Başkanlığı'nın 30/07/2013

tarih ve HRK 9010-344185, keza aynı labaratuvardan gelen 05/08/2013 tarih ve

HRK 9010- 352976 numaralı uzmanlık raporları ile ekindeki kamera kayıtlarındaki

elde edilen görüntüler, olay yeri keşif tutanakları ve tüm soruşturma dosyası

kapsamına göre;

Maktulün ölümüne neden olan şüphelilerin

eyleminin TCK nun 81. maddesinde düzenlenen kasten öldürme ve bu yasanın 87/4.

maddesinde düzenlenmiş bulunan 'neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama' yani

'meydana gelen ölüm neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama' veya 'olası kastla

adam öldürme' suçunu oluşturup oluşturmadığı ve iştirak hükümlerinin

uygulanması konusunda yapılan değerlendirmede;

Şüphelilerden [M.S.] ve [Y.A.]'un maktul

[A.İ.K.]'ın arkasından yakalamak için koştuğu,

Şüphelilerden [İ.K.], [R.K.], [M.V.]

ve [E.H.]'ın kendilerine doğru koşan maktul [A.İ.K.] yı bekledikleri,

şüphelilerden [E.H.]'ın maktule tekme atmak suretiyle, diğer

şüphelilerden [İ.K.], [R.K.], [M.V.]'nin ise çelme takmak

suretiyle düşürdükleri, maktulü H... Ekmek fırının karşısında bulunan kaldırıma

yatırdıkları, yere düşen ve duvar kenarına sıkıştırılan maktulün bacak-kol-[sırtlarının]

tekme ile vurarak yaraladıkları;

Arkadan koşan şüphelilerden [M.S.]'ın yine yerde yatan maktule

vurduğu, akabinde şüphelilerin maktulün yanından uzaklaştıkları, müdahale

sonrası yerde kalan maktulün şüphelilere küfür etmesi üzerine şüphelilerden [M.S.]'ın

tekrar hızla gelerek maktule 3-4 defa göğüs ve baş kısmına tekme atarak olay

yerinden ayrıldıkları, bir süre yerde yatan maktulün sendeleyerek ayağa

kalkarak olay yerinden uzaklaştığı;

Yerden [kalkarak] olay yerinden uzaklaşan

maktulü yine Kurtuluş Mahallesi B... Otel yakınlarında şüphelilerden [H.E.]

ve [Ş.G.]'ın ayak ve bacak bölgesine vurmak suretiyle

yaraladıkları ve maktulün Kurtuluş Mahallesi Sanayi sokağı terk ettiği,

Şüphelilerden [M.S.]'ın maktul [A.İ.K.]'ın

kafa bölgesine birden fazla tekme attığı ve olayda asıl fail olduğu, şüphelinin

yerde yatan maktulün göğüs ve baş kısmına 3-4 defa şiddetli tekme atmasının

sonucunda yaralamanın haricinde ağır neticenin ortaya çıkabileceğini

öngörebileceği, şüphelinin öngörebileceği bu durumlarda meydana gelen ağır

netice açısından kastla hareket ettiği, maktule tekme atması sonucu maktulun

ölebileceğinin tahmin etmesi gerektiği, şüphelinin maktulün hiç beklemediği bir

şekilde çok sert bir tekme atması ve yerde yaralanmış vaziyette yatan maktulün

hiç beklemediği bu darbeden dolayı yaralanması, akabinde gördüğü tedaviye

rağmen ölmesi olayında şüphelinin maktulün ölmesine neden olduğu anlaşılmakla

TCK nun 81/1 maddesi gereğince cezalandırılmasına ;

Diğer şüphelilerden [Ş.G.], [H.E.] ve [Y.A.]'un

meydana gelen ölüm olayında suçun icrasını kolaylaştırıldığı, şüphelilerden [M.S.]'ın

eylemini destekleyici, hazırlayıcı veya kolaylaştırıcı eylemlerde bulundukları,

bu suretle adam öldürme suçuna iştirak ettikleri,

[İ.K.], [R.K.], [M.V.]

ve [E.H.]'ın diğer şüpheli [M.S.] ile fikir ve eylem birliği

içinde hareket ettiklerini kabule yetecek kesin deliller bulunmadığı,

şüphelilerin ani gelişen olayda maktüle tekme ve sopa ile vurma şeklindeki

eylemlerinin şüpheli [M.S.]'nın eylemine doğrudan katılma olarak kabul

edilemeyeceği; suçun icrasındaki rolleri ve katkılarının taşıdığı önem

gözönünde bulundurulduğunda şüphelilerin [M.S.]'ın eylemine nazaran

suçun yaratıcı ve yapıcı niteliklerini taşımayıp onu destekleyici, hazırlayıcı

veya kolaylaştırıcı bir durum arzettiğinin anlaşıldığı, bu suretle adam öldürme

suçuna iştirak ettikleri,

...[karar verilmesi kamu adına talep ve iddia olunur.]"

46. Kamu davası Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesinde

görülmeye başlanmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, tensiben verdiği ara kararıyla

ölümün Gezi Parkı olayları sırasında gerçekleşmiş olmasını, ölümün

soruşturulması sürecinde de olayların adliye binası çevresi ile Eskişehir'de

gerçekleşmesini ve olaylardan kaynaklanabilecek kamu güvenliğinin

sağlanabilmesindeki muhtemel güçlükleri gerekçe göstererek dava sürecinde kamu

güvenliği konusunda sorun yaşanıp yaşanmayacağı konusunda bilgi vermeleri için

Eskişehir Valiliği ile Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazmış; hem Valilik hem

de Cumhuriyet Başsavcılığı yazıya cevaplarında kamu davasının Eskişehir'de

görülmesine devam edilmesi durumunda şehirde kamu güvenliği bakımından ciddi

sorunların oluşabileceğini belirterek davanın naklinin bu nedenle uygun

olabileceğini bildirmiştir.

47. Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi değerlendirmeler ile

birlikte dava dosyasını nakil konusunda bir karar verilmek üzere Bakanlık Ceza

İşleri Genel Müdürlüğüne, Genel Müdürlük ise uhdesine ulaşan dosyayı ilgili

kanun hükümleri çerçevesinde Yargıtay 5. Ceza Dairesine (5. Ceza Dairesi)

göndermiştir. 5. Ceza Dairesi 7/11/2013 tarihinde, davanın Eskişehir'den başka

bir yere naklinin uygun olacağına ilişkin değerlendirmeleri ve Bakanlığın bu

konudaki talebini dikkate aldığını açıklayarak davanın Kayseri Ağır Ceza

Mahkemesine nakline karar vermiştir.

48. Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 5. Ceza Dairesinin

kararı gereğince 13/11/2013 tarihinde, davanın nakli ile dava dosyasının

nöbetçi Kayseri Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Ağır Ceza

Mahkemesi bu kararla birlikte tutuklu sanıkların tutukluluk hâllerini de

değerlendirmiş, suçu işledikleri yönündeki kuvvetli şüphenin varlığını ve suçun

niteliğini gerekçe göstererek tutukluluk hâllerinin devamına karar vermiştir.

49. Başvurucular, davanın nakli kararına itiraz edip dava

dosyasının bu konuda karar verilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına

gönderilmesini talep etmiştir. İtiraz başvurularını inceleyen 5. Ceza

Dairesince kamu davasının nakli kararının itirazı mümkün kararlardan olmadığı

ve ayrıca davanın nakline karar verilirken Bakanlığın bildirdiği gerekçelerle

bağlı kalınmaksızın resen yapılan araştırmalara göre bir değerlendirme

yapıldığı açıklanmış; başvurucuların itirazı incelenmeksizin ilgili evrak ve

ekleri iade edilmiştir.

50. Davanın nakline karar verilmesinden önce Ali İsmail

Korkmaz'ın yakını olan başvurucular 10/10/2013 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesine (AİHM) bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucular Avrupa İnsan

Hakları Sözleşmesi'nde (Sözleşme) güvence altına alınan diğer bazı hak ve özgürlüklerin

yanında Sözleşme'nin 11. maddesinde güvence altına alınan toplantı ve gösteri

yürüyüşü hakkı ile 2. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının somut

olayda ihlal edildiğini ileri sürmüştür (Şehap Korkmaz ve

diğerleri/Türkiye, B. No: 64200/13, 25/3/2014, § 21). Başvurucular aynı

zamanda özellikle soruşturmayı yürüten yetkili makamların ve mahkemelerin

tarafsız olmadığını, baskıcı bir adli ve idari uygulama bulunduğunu ileri

sürerek somut yargısal sürecin sonucunu beklemenin veya Anayasa Mahkemesine bu

konuyla ilgili olarak bir bireysel başvuruda bulunmanın gerekli olmadığını

iddia etmiştir (Şehap Korkmaz ve diğerleri/Türkiye, § 22).

51. AİHM ise söz konusu bireysel başvuruyu 25/3/2014

tarihinde, Sözleşme'nin 35. maddesi gereğince iç hukuk yollarının tüketilmediği

gerekçesiyle kabul edilemez bulmuştur. Söz konusu kararın gerekçesinin ilgili

kısmı şöyledir:

" ...

21. Başvuranlar, Sözleşme'nin 10. ve 11.

maddelerini ileri sürmekte ve olaylar sırasında, 'baskı ve zorbalığa karsı

direnme hakkına' uzun bir süre boyunca makamlar tarafından güç kullanılarak ve

haksız olarak müdahale edilmesinden şikâyet etmektedirler.

22. Başvuranlar ayrıca, Sözleşme’nin 2,

3, 6, 8, 9 ve 14. maddelerini ileri sürerek, özellikle sorusturmayı yürüten

makamların ve mahkemelerin tarafsız olmaması sebebiyle, baskıcı bir adli ve

idari uygulama bulunduğunu, dolayısıyla söz konusu yargılamaların sonucunu

beklemenin veya başvuru yollarının etkin olmadığı gerekçesiyle Anayasa

Mahkemesi önünde bireysel başvuruda bulunmanın da gerekli olmadığını iddia

etmektedirler.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

23. Başvuranlar, özellikle Sözleşme’nin

11. ve 2. maddeleri açısından, makamların gösterilere müdahalesinden,

yakınlarının yaşam hakkının ihlal edilmiş olmasından ve söz konusu

yargılamaların etkin bir şekilde yürütülmediğinden şikâyet etmektedirler.

24. Mahkeme öncelikle, başvurunun

esasında bulunan olayların, Haziran 2013 tarihinde meydana geldiğini ve [A.İ.K.]’ın ölümüne ilişkin olarak

sanık polis memuru aleyhinde yürütülen ceza davasının halen derdest olduğunu

tespit etmektedir.

25. Sözleşme tarafından oluşturulan

koruma mekanizmasının, ulusal sistemler için insan haklarının güvencesiyle

ilgili olarak destekleyici bir nitelik teşkil etmesi en öncelikli hususlardan

birisidir. Mahkeme’nin görevi, Sözleşmeci Devletlerin, Sözleşme bağlamında

yükümlülüklerini yerini getirip getirmediğini denetlemektir. Mahkeme, Sözleşme

tarafından ele alınan temel hak ve özgürlüklere, yerel düzeyde riayet edilmesi

ve bu özgürlüklerin korunması görevini yerine getirmesi gereken Sözleşmeci

Devletler yerine kendisini koyamaz ve koymamalıdır. Dolayısıyla bu mekanizmanın

işleyebilmesi için, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı söz konusu

mekanizmanın kaçınılmaz bir kısmıdır. Devletler, ulusal hukuki düzenlerinde mevcut

durumu düzeltme imkânına sahip olmadan önce, uluslararası bir kuruluş önünde

eylemlerini açıklamak zorunda değillerdir. Dolayısıyla, bir Devlet aleyhinde

yöneltilen şikâyetlerle ilgili olarak, Mahkeme’nin denetim yetkisinden

faydalanmak isteyen kişiler, öncelikle kendi ülkelerinin hukuk sisteminin

sunduğu başvuru yollarını kullanmakla yükümlüdürler. (diğer birçok dava

arasında bk., Demopolous/Türkiye (Kabul Edilebilirlik Hakkında Karar) [BD], No.

46113/99, 3843/02, 13751/02, 13466/03, 10200/04, 14163/04, 19993/04 ve

21819/04, § 69, AİHM–2010, Akdıvar ve diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, §§

65-69, Kararlar ve Hükümler Derlemesi 1996‑IV).

26. Somut olayda başvuranların yakınının

ölümüne sebep olan olaylar Haziran 2013 tarihinde meydana gelmiştir. Dolayısıyla

makamların tepki göstermeleri için, bugüne kadar yaklaşık olarak dokuz aylık

bir süre geçmiştir. Bu süreç boyunca, somut olayda yürütülen esas soruşturma,

hiçbir şekilde durdurulmamıştır (bk. 7-20 arasındaki paragraflar).

27. Bazı durumlarda soruşturma süresinin,

Sözlesme’nin 2. maddesinin usul yönü (Nikolova ve Velitchkova/Bulgaristan, No.

7888/03, § 59, 20 Aralık 2007) bakımından veya 13. maddesi açısından bir sorun

teşkil edebileceği doğrudur. Bu sebeple, ne buraya kadar yargılamanın gidişatı

ne de geçen zaman, soruşturmanın erken etkisizlik belirtileri gösterdiği

sonucuna varmaya imkân vermemektedir.

28. Mahkeme ayrıca bu vesileyle, mevcut

davanın bu konuyla direk olarak ilgili olmamasına rağmen, kitle hareketleri

sırasında yapılan polis operasyonlarına ilişkin içtihadını hatırlatmak ister.

Bu yüzden Mahkeme’nin, sadece, etkin olarak güce başvuran Devlet görevlilerinin

eylemlerini değil aynı zamanda görevlileri çevreleyen koşulların tümünü,

özellikle bu konudaki hazırlıklarını ve eylemleri üzerinde sağladıkları

denetimi dikkate alması gerekmektedir. (Makaratzis/Yunanistan [BD], No.

50385/99, §§ 58-59, AİHM 2004-XI). Özellikle kanun uygulayıcılarının, ölümcül

silah kullanımının kesinlikle gerekli olup olmadığını değerlendirebilmeleri

için, sadece ilgili yönetmelikleri takip ederek değil aynı zamanda temel değer

olan insan hayatına riayetin önceliğini dikkate alarak eğitilmeleri

gerekmektedir (bk. Giuliani ve Gaggio/İtalya [BD], No. 23458/02, §§ 244-251 ve

310, AİHM 2011 (özetler) ve Natchova ve diğerleri/Bulgaristan Kararında yer

alan atıflar [BD], No. 43577/98 et 43579/98, § 97, AİHM 2005-VII, ayrıca

'öldürmek için ateş etmek' talimatını alan askeri görevlilerin eğitimine

ilişkin olarak Mahkeme tarafından ileri sürülen eleştiriler için bk. McCann ve

diğerleri/Birlesik Krallık, 27 Eylül 1995, §§ 211-214 Seri A No. 324, ayrıca

bk., mutatis mutandis, Finogenov ve diğerleri/Rusya, No. 18299/03 ve 27311/03,

§§ 217-282, AİHM 2011 (özetler) ve Maiorano ve diğerleri/İtalya, No. 28634/06,

§§ 123-132, 15 Aralık 2009).

29. Mahkeme, bir şahsın ölümüyle

sonuçlanan polis operasyonunun hazırlık ve denetim aşamalarını incelemenin,

somut olayın kendine özgü koşullarında, makamların planlamayla, uygun emirlerin

verilmesiyle ve denetim yapılmasıyla hayati tehlikeyi en aza indirgemek için

istenilen dikkati gösterip göstermediklerini, önlem, araç ve yöntemlerin

seçiminde ihmalkâr davranıp davranmadıklarını değerlendirmek amacıyla önemli

olduğunu hatırlatmaktadır (daha önce anılan McCann ve diğerleri, §§ 194 ve 201,

Andronicou ve Constantinou/Kıbrıs, 9 Ekim 1997, § 181, Derleme 1997-VI,

Moussaïev ve diğerleri/Rusya, No. 57941/00, 58699/00 ve 60403/00, §§ 153-155,

26 Temmuz 2007, ayrıca Mahkeme’nin yaklaşımı için bk. Stanculescu ve

Chitac/Romanya (Kabul Edilebilirlik Hakkında Karar), No. 22555/09 ve 42204/09,

§§ 28-33 ve 71-74, 3 Temmuz 2012, kararda başvuranlar, özellikle cinayet ve

ayaklananların şiddet kullanılarak bastırılmasına ilişkin emirler vermek

suçları sebebiyle mahkûm edilen yüksek askeri rütbeli şahıslardır).

30. Dolayısıyla, mevcut davanın

koşullarına dönülecek olursa Mahkeme, başvuru ile ilgili incelemesini daha

ileriye taşımayacaktır, zira AİHM önüne açıkça erken sunulmuştur. Son olarak,

başvuranların Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruya ilişkin olarak iç hukuk

yollarının tüketilmesi yükümlülüğünden muaf tutulmalarına imkân verecek

herhangi bir unsurun hâlihazırda bulunmadığının da altını çizmek gerekmektedir

(Uzun/Türkiye (Kabul Edilebilirlik Hakkında Karar), No. 10755/13, §§ 68- 71, 30

Nisan 2013).

31. Bununla birlikte, şayet ulusal

yargılamalar, içtihatlar anlamında yürütülme biçimleri ve süreleri açısından

etkisiz bulundukları noktada, herhangi bir netice vermemişse, başvuranların

öngörülen sürelerde Mahkeme’ye yeniden başvurmalarına izin verilmektedir (soruşturma

konusu hakkında bazı şartlar için bk. Daha önce anılan Nikolova ve Velitchkova,

§ 59, Yabansu ve diğerleri/Türkiye, No. 43903/09, § 110, 12 Kasım 2013).

32. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 35.

maddesinin 1. fıkrasının gerektirdiği şekilde, iç hukuk yollarının

tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermek

uygundur.

... "

52. Başvurucu Şehap Korkmaz, Anayasa Mahkemesine bireysel

başvuruda bulunma gerekliliğinin somut olayda söz konusu olmadığını ileri

sürerek diğer başvurucular ile birlikte AİHM'e başvuruda bulunmasının yanında

AİHM'in başvuru hakkında bir karar vermesinden önce Anayasa Mahkemesine (Şehap

Korkmaz, B. No: 2013/8975, 23/7/2014) bireysel başvuruda bulunmuştur.

Başvurucu 12/12/2013 tarihli başvurusunda oğlunun yaşamını yitirmesiyle

sonuçlanan olayla ilgili kamu davasının olayın meydana geldiği yerden başka

yere nakledilmesinin, davanın nakli ile ilgili hukuki düzenlemelerin ve bu

kapsamda somut yargısal sürecin adil yargılanma ile etkili başvuru haklarını

ihlal ettiğini iddia etmiştir. Başvurudaki şikâyet ve olay ile olguları dikkate

aldığını belirterek yaşam hakkı kapsamında bir inceleme yapan Anayasa

Mahkemesi, başvuru yollarının tüketilmemiş olması gerekçesi ile 23/7/2014

tarihinde başvuruyu kabul edilemez bulmuştur. Söz konusu kararın gerekçesinin

ilgili kısmı şöyledir:

" ...

25. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci

fıkrası şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi

varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

26.

Kişinin yaşam hakkı ile

maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan,

devredilmez ve vazgeçilmez haklardan olup devletin bu konuda pozitif ve negatif

yükümlülükleri bulunmaktadır. Devletin, yetki alanında bulunan hiçbir bireyin

yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme, bunun yanı sıra

bireylerin yaşam hakkını, kamusal makamların, diğer bireylerin ve kişinin

kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü

bulunmaktadır (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 50-51)

27.

Anayasa’nın 17. maddesi,

Devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında can kaybının

gerçekleştiği durumlarda Devlete, öncelikle elindeki tüm imkânları kullanarak,

yaşam hakkını koruma esas yükümlülüğünü vermektedir (B. No: 2012/752,

17/9/2013, § 52, 53).

28.

Devletin yaşam hakkı

kapsamındaki pozitif yükümlülüklerin ayrıca usuli yönü bulunmaktadır. Bu usul

yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayan her ölüm olayının sorumlularının

belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmalarını sağlayacak etkili bir soruşturma

yürütmek durumundadır. Bu kapsamada yapılan soruşturmanın temel amacı, yaşam

hakkını koruyan hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını güvenceye almak ve

sorumluların, yaşam hakkının ihlali nedeniyle hesap vermelerini sağlamaktır (B.

No: 2012/752, 17/9/2013, § 54).

29.

Aralarında kolluk

görevlilerinin de olduğu iddia edilen bir grup tarafından başvurucunun oğlunun

darp edilmesinden sonra hayatını kaybetmesi üzerine, Devletin sorumluların

belirlenmesi ve cezalandırılmalarını sağlayabilecek etkili bir soruşturma

yürütme sorumluluğunun doğduğu açıktır.

30.

Başvurucu, davanın kamu

güvenliği gerekçesiyle yetkili mahkemenin bulunduğu yerden başka bir yere

nakline karar verilmesi nedeniyle, yargılamanın adil ve etkili biçimde

yürütülemeyeceğini, kamu görevlileriyle ilgili bir davanın nakline ilişkin

kararın Adalet Bakanlığının başvurusu üzerine verilmesinin yargılama makamının

tarafsızlığına ve bağımsızlığına gölge düşürdüğünü belirtmektedir.

31.

Bu kapsamda yargılamanın

adil ve etkili bir biçimde yürütülemeyeceği, yargılama makamının

tarafsızlığının ve bağımsızlığının zedelendiği yönündeki iddiaların adil ve

etkili bir yargılama yapılamayacağına ilişkin endişeleri yansıttığı

görülmektedir. Devletin yaşam hakkı kapsamındaki yükümlülüğünün usuli yönüne ilişkin

davada, yargılamanın adil, etkili ve tarafların katılımına açık bir biçimde

yürütülüp yürütülmediğinin değerlendirilebilmesi için öncelikle ve kural olarak

yargılama sürecinin sonuçlanması gerekir.

32.

Başvuru konusu olayla

ilgili AİHM kararında, AİHS’de yer alan temel hak ve hürriyetlere saygının ve

korumanın taraf devletlere ait olduğu, temel hak ve hürriyetlerle ilgili ulusal

hukuk sisteminin koruma mekanizmalarının öncelikle işletilmesi gerektiği

belirtilerek, olayla ilgili yürütülen soruşturmanın ulusal makamlarca

durdurulmadığı, geçen süre ve yargılamanın seyrinin, soruşturmanın etkisiz

kabul edilmesine neden olacak belirtiler göstermediği ifade edilmektedir (Şehap

Korkmaz ve diğerleri/Türkiye, § 25-27) AİHM’nin anılan kararından itibaren yaklaşık

dört aylık bir sürenin geçtiği görülmektedir. Bu süre zarfında dava şartlarında

AİHM kararında ulaşılan sonuçtan farklı bir sonuca ulaşılmasını gerektirecek

bir değişiklik olmamıştır.

33.

Anayasa Mahkemesine

bireysel başvuru, ikincil nitelikte bir hukuk yoludur. Bu nedenle, ihlal

iddialarına ilişkin olarak öncelikle olağan kanun yollarının tüketilmesi

gerekmekte olup, ancak somut koşullar itibarıyla başvuru yollarının

tüketilmesinin yarar sağlamayacağı veya etkili olmadığının anlaşılması halinde

başvuru incelenebilir.

34.

Başvurucunun oğlunun

10/7/2013 tarihinde yaşamını yitirmesi sonrasında yürütülen soruşturma sonunda

9/9/2013 tarihli iddianameyle sanıklar hakkında kamu davasının açıldığı, kamu

güvenliği gerekçesiyle davanın nakline karar verilmesi üzerine 13/11/2013

tarihinde dosyanın Kayseri Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiği, bazı sanıkların

tutuklu olduğu davanın ilk derece mahkemesinde derdest olduğu anlaşılmaktadır.

35.

Bu aşamaya kadar geçen

süre ve bu sürede soruşturma ve yargılama makamlarınca yapılan işlemler dikkate

alındığında, kamu davasının nakline ilişkin süreç de dahil olmak üzere yaşam

hakkını koruyan hukukun etkisiz olduğunu ve olağan başvuru yollarının

tüketilmesinin yarar sağlamayacağını kabul etmek mümkün değildir.

..."

53. Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesince nakline karar

verilen kamu davası, Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesi (Ağır Ceza Mahkemesi)

nezdinde görülmüştür. Dava dosyasına, Cumhuriyet Başsavcılığınca ölüm sebebinin

belirlenmesi için Adli Tıp Kurumu Başkanlığına yazılan yazı cevabı ile

Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesince silinen kamera kayıtları için TÜBİTAK'a

yazılan yazı cevapları sunulmuştur.

54. Adli Tıp Kurumu 1. Adli Tıp İhtisas Kurulunun

30/11/2013 tarihli ve Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Genel Kurulunun 26/6/2014 tarihli

raporlarından, Ali İsmail Korkmaz'ın götürüldüğü hastanede yapılan muayenesinde

sağ omzunun arka kısmı, sırtı -yaygın olmak üzere-, sol omzunun arka kısmı,

sol kolu, sağ bel bölgesi ile sağ elinin dış yanında ekimozlar, sağ ischiumda

ile sol bacağının iç yanında abrazyonlar, sağ frontalde ve paryetalde

palpasyonla (elle muayene) hassasiyet, sağ temporoparietalde sıyrık

ve ödem, çekilen grafilerde sağ ramus mandibulada (alt çene kemiğinin

arka ve yukarı yükselen kısmı) fraktür, sağ skapula korpusunda

fraktür, sol paryetalde subaraknoidal kanama, akut

subdural hematom, sol temporalde parankimal hematom tespit

edildiği, darba bağlı yaralanma ile ölüm arasında nedensellik bağının

bulunduğu, öte yandan Ali İsmail Korkmaz'ın kalp damar ve kapak hastalığına

bağlı olarak ilaçlar kullandığı ve hastaneye götürüldüğünde kan değerinin (INR

testi değeri) yüksek olduğu dikkate alındığında kullandığı ilaçların darp

sonucu meydana gelen beyin kanaması oluşumunu kolaylaştırıcı ve kanamayı

artırıcı etkileri nedeniyle ölümün meydana gelmesinde tesirleri olduğunun

belirtildiği anlaşılmıştır.

55. TÜBİTAK tarafından 25/7/2014 tarihinde hazırlanan

analiz raporunda; ekmek fırınının güvenlik kamerası görüntülerinin yansıdığı

cihaz üzerindeki zaman bilgilerine göre 2/6/2013 tarihinde saat 23.48.47 ile

23.48.58 arasında meydana gelen darp, darbeden kişilerle darbedilen

kişinin iyileştirilmiş görüntüleri ile aynı gün saat 23.57 ile 23.59 arasında

meydana gelen darp, darbeden kişiler ile darba maruz kalan kişinin

iyileştirilmiş görüntülerinin tespit edildiği, cihaz üzerindeki zaman

bilgilerine göre 6/6/2013 tarihinde saat 19.02.40, aynı gün saat 19.03.02,

21/6/2013 tarihinde saat 14.54.54 ve 22/6/2013 tarihinde saat 14.21.37'de olmak

üzere toplam dört kez sürücüleri temizleme (görüntü silme) işlemlerinin

yapıldığının belirlendiği açıklanmıştır.

56. TÜBİTAK'ın gönderdiği görüntüler 9/10/2014

tarihinde gerçekleştirilen celsede Ağır Ceza Mahkemesi Heyetince izlenmiştir.

Ağır Ceza Mahkemesinin görüntülere dayanarak dava sonucunda ulaştığı

kabule göre olayın başlangıcı ve seyri şöyledir: "Ali İsmail Korkmaz

polisin göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su ile müdahalesinden kaçarak sokağa

girdiği sırada, polis memuru Y.A. önde diğer memur M.S. arkada olacak şekilde

peşinden koşmuşlardır. İ.K., R.K., M.V. ile E.H. kendilerine doğru koşmakta

olan Ali İsmail Korkmaz'ın, oldukları yere gelmesini bir süre bekledikten sonra

E.H. çelme/tekme atarak yoldaki duvara sıkıştırıp yere düşmesini sağlamıştır.

İ.K., R.K. ve M.V. ile hemen ölenin peşinden gelen Y.A. ve M.S., burada Ali

İsmail Korkmaz'ı darp etmeye başlamışlardır. Y.A.nın elinde cop da vardır. Adı

geçenler bu darp sırasında Ali İsmail Korkmaz'ın kafa, omuz, sırt, kol ve bacak

bölgelerine tekme atmış, cop ve elleriyle vurmuşlar, ardından düştüğü yerde

bırakarak uzaklaşmışlardır. Bir süre sonra M.S. geri dönerek bu kez oturur

vaziyetteki Ali İsmail Korkmaz'ı tekmelemiş, tekmeleri Ali İsmail Korkmaz'ın

göğüs ve kafasına isabet etmiştir. Ali İsmail Korkmaz önce darbelerin etkisiyle

bir süre afallamış, ardından ayağa kalkarak olay yerinden

uzaklaşabilmiştir."

57. Celsede hazır bulunan başvurucu Gürkan Korkmaz,

görüntülerde darbedildiği görülen kişinin kardeşi Ali İsmail Korkmaz olduğunu

söylemiştir.

58. Sanıklar, görüntülerde darbedildiği görülen kişinin

Ali İsmail Korkmaz olmadığını savunmuştur. Ali İsmail Korkmaz'ın hastaneye

başvurusu sırasında yaralanmasına eşya taşırken merdivenden düşmesini gerekçe

göstermesi sanıkların bu savunmasının temel argümanı olmuştur. Sanıklar

kovuşturmaya sunulan bu konudaki uzman raporlarını ve değerlendirmelerini

reddetmiş, yeniden ve gerekirse yurt dışından rapor alınmasını talep etmiştir.

Sanıklar görüntülerde darbedildiği görülen kişinin Ali İsmail Korkmaz olmadığı

konusunda ısrarcıdır.

59. Ali İsmail Korkmaz'ın kullandığı mobil telefonun HTS

kayıtları incelenmiş, telefonun olay günü ve saatinde olay yerinde sinyal

verdiği anlaşılmıştır.

60. Ağır Ceza Mahkemesi bu konuda daha önce soruşturmada

bilgi veren görgü tanığı S.B.Y.yi dinlemiştir. Adı geçen, bu ifadesinde önceki

anlatımında olduğu gibi olay günü saat 23.57 ve devamında darbedildiği

görüntülerde görülen kişinin Ali İsmail Korkmaz olduğunu doğrulayan

anlatımlarda bulunmuştur. S.B.Y.nin 12/5/2014 tarihinde verdiği bu ifadesinin

ilgili kısmı şöyledir:

" ...Yunus Emre Caddesine bakan

ara sokakta eski Şekerbank'ın orada protestocuların polislerle çatışma halinde

olduğunu gördük, olayı daha yakından izlemek için biraz daha yaklaştık, bir

müddet sonra çevik kuvvet atağa geçti, Toma ile birlikte barikatı yıktı, grup dağıldı,

grupla birlikte ben de kaçtım, olayla hiçbir alakası olmayan iki üç tane

vatandaş, onları da hiçbir şekilde tanımam etmem onların yanına gittim. Onlarla

birlikte ara sokaklarda dolaştık, AKP binasının geçtikten sonra bir dört yol

ağzı var, orada şarküteri var, Yunus emre caddesini kesen bir caddeydi, bir

müddet beklemeye koyuldum, eve gitmek istiyordum ama kendime güvenli bir yol

aradım, bir müddet düşündüm, kapalı pazar hizasına yöneldim, yöneldikten sonra

bir sokakta iki sarhoşun yalpalayarak yürüdüğünü gördüm ve sakınca olmadığını

düşünerek arkalarından gittim, kapalı pazarı da geçtikten sola döndüm, fırının

olduğu kısma vardım, önümde yaşlı bir çiftte vardı, o sokakta polislerin ve

fırın esnafının orada olduğunu gördüm, biber gazı atılmıştı, çevik kuvvet atağa

geçtikten sonra biber gazı atmıştı, gözüm yanıyordu, ben de yaşlı çiftle

birlikte fırının içine girdim. Gazın etkisinin geçmesi için fırında beklemeye

koyuldum, fırında iki polis vardı, diğer polisi tam hatırlayamıyorum ama biri

bıyıklı idi, bir polis oturur vaziyette elinde jop vardı, bir müddet ben

fırının içinde bekledim, o esnada sanırım polisler dışarıya çıkmıştı, ben yine

fırında 10-15 dakika bekledim, bekledikten sonra gazın etkisi geçmiştir diye

dışarı çıktım, dışarı çıktığımda yüzümün yandığını fark ettim, gazın etkisi

geçmemişti, kısa ara sokağa yöneldim, telefonla internete girmeye çalışıyordum,

neler olup bittiğini öğrenmek için internete girmeye çalışıyordum. Tam o esnada

bir göstericinin yakalandığını gördüm yapmayın etmeyin diye bağırtı duydum, çok

geçmeden iki polisin bir göstericiyi iki kolundan tutup kapalı pazar tarafına

götürdüğünü gördüm polislerden birinin adı [S.B.] dı internetten

öğrendim, diğeri hatırlayamıyorum, diğer polisin kim olduğunu, sonradan

internette hem resmini ve ismini öğrendim, yakaladıkları kişinin yüzünde maske

vardı, yüzünü teşhis edemedim, bacak kısmına vurduklarını gördüm, kapalı pazar

tarafına götürüp darp etmeye başladılar, iki polisin yanında [S.K.] ta

vardı, elinde odun tutan şahıs, darp ettikleri şahısa [S.K.] ta vurmaya

başladı, darp ettikleri şahıs yere çökünce polisler vurmayı bıraktı, [S.K.]

darp etmeye devam etti, ardından darp edilen şahıs ani bir atakla oradan kaçtı,

polisler ve [S.K.] fırının olduğu yere geldiler, ben de fırının olduğu

yere geldim efendim, tekrar bir müddet bekleye koyuldum, bahsettiğim

göstericiyi götüren iki polis fırında gördüğüm polislerin dışındaki başka

polislerdi, ben tekrar fırının önüne gelmeye başladım, diğer polislerde ve [S.K.]'ta

fırının önünde durmaya başladı, bir müddet bekledim eve gitmeye koyuldum,

tekrar gaz saldırısı başladı, gaz bombası saldırı başladığı için ben evime

gidemedim, bir müddet yine aynı sokakta bekledim ve sokağa giren sarışın uzun

boylu bir çocuk vardı, bu çocuk [S.K.] tarafından darp edildi, darp

edilen şahıs ben su almaya geldim vurmayın lütfen diye bağırdığını duydum. [S.K.]

nın yardım etme bahanesiyle kendisini yakalayıp ardından kendisini darp

ettiğine şahit oldum, ardından darp edilen şahıs [S.K.] tarafından

bırakıldı ve benim bulunduğum kısma doğru koşmaya başladı ve gözden kayboldu

ara sokakta, ben tekrar beklemeye koyuldum, bir müddet bekledim, bir müddet

sonra eve gitmeye koyuldum, orada bulunan kimdi hatırlayamıyorum ama birisine

sordum nereden gidebilirim diye hangi yolu kullanabilirim diye sordum, bana hiç

bir sıkıntı olmadığını söylediler ve ben de [A.İ.K.] 'ın girdiği

sokaktan Asarcıklı caddesine doğru çıkmaya başladım, eski otogarın tam cepheden

gören bir girişi vardı, tam gitmeye koyulurken [S.K.] pasajın girişinde

ben ilerlerken ben çıkarken sen geriye kaç diye söylediğini duydum, bu sözü

söyledikten sonra [A.İ.K.] ile arkasında internetten ismini haber

sitelerinden öğrendiğim Doğukan Bilir'in sokağa girdiğini, [A.İ.K.]

sokağa girmeden önce internetten ismini öğrendiğim H... isimli bıyıklı polis ve

yanında gaz maskeli birisinin olduğunu gördüm, ismini söylediğim polislerde

sokağın başında ara sıra pusuya yatıyorlardı, [A.İ.K.] sokağa girdiğinde

H... isimli polis ve gaz maskeli polis tarafından yakalanmaya çalışıldı, ancak

yakalanamadı, onlar Doğukan Bilir'i yakaladılar ve darp etmeye başladılar,

hangisinin darp ettiğinin tam göremedim ama orada darp edildi, ardından [A.İ.K.]

'ın benim bulunduğum kısma koştuğunu gördüm, ben ters istikamete doğru koştum,

fırının tam karşısında bir kapı vardı oraya doğru sığındım, beni görüp

korkmasını istemedim, polisler ve esnafların beni görüp 'tut şunu yakala şunu'

tarzında söz söylemesinden çekindim ve saklandım, olayı bizzat kapı ucundan

görebiliyordum, [A.İ.K.] koştuğunda bizzat fırıncı esnafı tarafından

yakalandı, fırıncı esnafı fırının dışında idi, fırın çalışanları fırın içinde

ekmek yapmakla meşgullerdi, [A.İ.K.] ilk fırıncılar tarafından önleri

kesildiğinde kepenklere doğru hamle yaptı, [A.İ.K.] fırıncıların oraya

koşmaya başladı, fırıncılar tarafından önünü kesti, [A.İ.K.] ani atakla

kaldırıma çıktı, orada bir fırıncı tarafından kepenklere doğru itildi, çelme

takıldı diye biliyorum [A.İ.K.] orada dengesini kayıp etti, dengesini

kayıp edip düştükten sonra oradaki herkes tarafından darp edilmeye başlandı,

sokağın uç tarafında giriş kısmından bir polisin geldiğini gördüm, elinde copla

geldiğini gördüm, uzun boylu, kır saçlı, saçları omzuna değer vaziyette idi,

elinde cop olduğundan polis olduğunu anladım, fırıncı esnafı bahsettiğim uzun

saçlı polis ve sonradan ismini internet aracılığı ile öğrendiğim [M.S.]

tarafından darp edildiğini gördüm, ardından [A.İ.K.] tekmelerle darp

edilmeye başlandı, sırtına ve kafasına sayısız darbeler aldı, yüzüne defalarca

darbe vuruldu, ardından aldığı bir tekmenin darbesiyle kafasını kaldırım taşına

vurdu ve orada bilincini kayıp etti, bilincini kaybettikten sonra sığındığım

kısımdan [A.İ.K.] 'ın yüzüne iyice baktım, sakallı olduğunu gördüm,

yüzünü hafızama kazıdım, gözleri kapalı idi, ardından ben kapıdan sığındığım

kısımdan çıktım, bir müddet sonra [A.İ.K.] 'ın yavaş yavaş kendine

geldiğini gördüm, kendine geldiğini gördükten sonra kendisine baktım ama bir

şey yapamadım, ardından diğer polisler ve esnafa göz ucuyla baktım bana

baktıklarını fark ettim, orada öylece kala kala kaldım, onun dışında

[A.İ.K.] kendine geldiğinde yerdeydi, oturur vaziyette idi, [M.S.]

tarafından tekrar darp edildi, morluklar vardı, şiddetli darbeler aldığını

gördüm, [A.İ.K.]' ın orada ikinci kez [M.S.] tarafından darp

edildiğini gördüm, kafasına özellikle çok sert darbeler aldı sesini

duyabiliyordum, tekme tokat ile kafasını vurulduğunu gördüm, ardından [A.İ.K.]

ani bir hareketle kaçıp kurtuldu, sokağın ucuna gittiğinde ise kamera

kayıtlarında bu yoktur efendim, sokağın ucunda pusuya yatan iki polis birisi

H... isimli iki polis tarafından tekrar [A.İ.K.] darp edildi, H...

isimli polis ve diğer yanında gaz maskeli olan polis tarafından bacaklarına

vurulduğunu gördüm, ardından bulunduğum kısımdan sokağın ucunda pusuya yatan

polisler tarafından çevirin bunu çevirin sözlerini söylediklerini duydum,

[A.İ.K.] üçüncü kez darp edilişinde sokağın sol tarafından dönüp gözden

kayboldu, ben o esnada bir müddet daha sokakta bekledim,evime gitmek için bir

müddet daha bekledim, bir müddet bekledikten sonra polislerin çevik kuvvetin

hatırlamadığım kadar çünkü çok fazla polis girmişti sokağa, onların sokağa

girip yanılmıyorsam dağıtmak için sokağa girdiklerini gördüm, üniformalı çevik

kuvvet kıyafetli polisin, [S.K.]'a 'başımıza iş açacaksın' dediğini

duydum, hangi polisin söylediğini bilmiyorum, o polisi ilk defa görmüştüm,

sonra oradan ayrıldım eve gittim, bildiklerim ve gördüklerim bundan ibarettir."

61. Sanıklar, tanığın gösteriye katılmış olması nedeniyle

tarafsız olamayacağını ileri sürerek anlatımlarına itibar edilemeyeceğini

savunmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, gösteriye katılmanın bu konudaki güvenirliği

sorgulamak ve dolayısıyla anlatımlara itibar etmemek için başlı başına yeterli

bir sebep olamayacağını değerlendirmiştir.

62. Ağır Ceza Mahkemesi; görüntülerdeki darbedilen

kişinin Ali İsmail Korkmaz olduğunun görgü tanığı tarafından doğrulanmasını,

TÜBİTAK tarafından incelenip duruşma salonunda izlenen görüntüleri, Ali İsmail

Korkmaz'ın karakolda verdiği ifadesi ile meydana gelen yaralanmalarının örtüşüyor

olmasını, Ali İsmail Korkmaz'ın hastaneye başvurusunda yaralanmasına farklı

gerekçe sunma nedeninin hakkında bir soruşturma başlatılması endişesi

olabileceğini ve üniversitede öğretmenlik eğitimi alması nedeniyle hakkında bir

soruşturma başlatılmasından çekinmesinin hayatın olağan akışına uygun olmasını

gözeterek darbedilen kişinin Ali İsmail Korkmaz olduğuna kanaat getirdiğini

açıklamıştır. Mahkeme, bu nedenle sanıkların olayın görüntülerinin başka

bilirkişilerce yeniden incelenmesi taleplerini tümüyle reddetmiştir.

63. Başvurucular 3/2/2014 tarihinde başlatılıp 21/1/2015

tarihinde sona erdirilen söz konusu kovuşturmanın her bir oturumuna

vekilleriyle katılarak şikâyetlerini ve delillerini sunabilmiştir. Kovuşturmada

duruşma safahatında farklı tarihlerde toplamda yedi oturum

gerçekleştirilmiştir. Kovuşturmada başvurucuları Eskişehir, Ankara, Hatay gibi

farklı şehirlerin barolarında kayıtlı çok sayıdaki avukat, vekilleri olarak

temsil edebilmiştir. Başvurucular ile vekilleri bu oturumlarda sanıkların savunmalarına,

sanık müdafileri ile iddia makamının talep ve görüşlerine, soruşturma ve

kovuşturma aşamalarında dinlenen tanık ifadelerine, okunan ilgili belgelere ve

bilirkişi raporları ile görüşlerine karşı diyeceklerini bildirip itirazlarını

ileri sürebilmiştir. Kovuşturmaya Gezi Parkı olaylarında yaşamını

yitiren başka bir kişinin birinci derecede yakın akrabası, diğer kişiler,

farklı barolar ile bazı dernekler de katılma talebinde bulunmuş ancak bu

talepleri kovuşturmaya konu suçtan doğrudan zarar görmedikleri

gerekçesiyle Mahkemece reddedilmiştir.

64. Kovuşturmada delillerin toplanıp tartışılması

aşamasının sonlandırılmasının ardından Başsavcılık, esas hakkındaki mütalaasını

açıklamıştır. Bu mütalaaya göre sanık M.S. diğer sanıklarla birlikte yaralama kastı

ile hareket ettikten sonra Ali İsmail Korkmaz'ı öldürmeye ilişkin yenilenen

kasıt ile hareket ettiği içinM.S.nin diğerlerinden farklı olarak kasten

insan öldürme suçundan cezalandırılması gerekmektedir.

65. Sanık M.S. iddia makamının esas hakkındaki mütalaasını

açıklamasından sonra yaptığı son savunmada; hatırlamadığı üst düzey

amirlerinden göstericileri gözaltına almayıp sadece dağıtıp uzaklaştırma

talimatını aldıklarını, bu durumda kendi inisiyatifiyle bir gözaltı işlemini

gerçekleştiremeyeceğini, görevlerinin daha önce ifade ettikleri gibi Çevik

Kuvvetin arkasında onların yapacakları gözaltı işlemlerine yardımcı olmak

olduğunu fakat amirlerince olayın gerçekleştiği sokağa yönlendirilerek sokağa

kimsenin sokulmaması konusunda da emir aldıklarını, ülkenin en üst düzey

yöneticilerinin Gezi Parkı olaylarını Hükûmete karşı bir darbe girişimi

olarak nitelendirdiklerini, bu olaylar eğer bir darbe girişimi ise kendisinin

de darbe girişiminin bastırılmasında görev almış olduğunu ve herhangi birini

öldürme kastıyla hareket etmeyip sadece kendisine ne emir verilmişse onu yerine

getirdiğini söylemiştir. M.S., savunmasında; görüntülerde darbedildiği görülen

kişinin Ali İsmail Korkmaz olmadığını bir kez daha ifade etmiştir. Sanık

müdafii de sanığın bu savunmaları doğrultusunda açıklamalarda bulunarak polis

amirlerinin, Eskişehir valisi ile içişleri bakanı dâhil üst düzey bazı kamu

görevlilerinin kovuşturmaya dâhil edilmesi/kovuşturmada dinlenilmesi

gerektiğini ileri sürüp bu yönde talepte bulunmuştur.

66. Ağır Ceza Mahkemesi 21/1/2015 tarihinde sona erdiğini

açıkladığı kovuşturmada M.S., Y.A., İ.K., R.K. ve M.V.nin kasten yaralama

sonucu ölüme neden olma suçundan mahkûmiyetine karar vermiştir. Ağır Ceza

Mahkemesi, sanıkların kastının yaralama olduğu, kastedilmeyen ölümün olayda

gerçekleştiği kanaatindedir. Ölüm neticesi dikkate alınarak belirlenen temel

cezalar sonucunda takdirî indirim de uygulanarak M.S. 10 yıl 10 ay, Y.A. 10

yıl, diğer sanıkların her biri ise 6 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir.

Ağır Ceza Mahkemesi E.H.nin kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçuna

yardımdan neticeten 3 yıl 4 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, Ş.G. ile

H.E.nin ise beraatine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, cezalandırdığı

sanıklar hakkında takdirî indirim yönünden yaptığı değerlendirmede

duruşmalardaki saygılı davranışları ile cezaların gelecekleri üzerindeki olası

etkilerini gözönüne aldığını açıklamış; sanıkların kasten işlediği suçlardan

dolayı hapis cezasının mahkûmiyetinin yasal bir sonucu olarak sürekli, süreli

veya geçici kamu görevi üstlenmesinden bu kapsamda atamaya veya seçime tabi

memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmek dâhil belli hakları kullanmaktan

cezalarının infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmalarına karar vermiştir.

Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca M.S., İ.K. ile R.K.nın tutukluluk hâllerinin

devamına, Y.A.nın hüküm ile birlikte (hükmen) tutuklanmasına, E.H.nin ise

hakkında verilen hapis cezasının miktarı ve tutuklulukta kaldığı süre dikkate

alarak tahliyesine karar vermiştir. Hüküm gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

" ...

Buna göre; kamuoyunda 'Gezi Parkı

Eylemleri' olarak bilinen eyleme yanında arkadaşı tanık [T.G.] olduğu halde katılan maktul [A.İ.K.]'ın

kolluk güçlerince eylemcilere yönelik yapılan müdahalenin ardından Eskişehir

Yunus Emre Caddesi üzerinde yapılan müdahaleden kaçarak aynı yer Kurtuluş

Mahallesi, Sanayi Sokağa girdiği, polis memurları sanıklardan [Y.A.] 'un

önde, [M.S.]'ın ise arkada olacak şekilde [A.İ.K.]'nın peşinden

koştukları, birbirlerini akraba - tanıdık olmaları nedeniyle tanıdıkları

anlaşılan sanıklar [İ.K.], [R.K.] ve [M.V.] ile o sırada

sokakta bulunan diğer sanık [E.H.]'ın o sırada maktulün koştuğu sokakta

bulundukları, ilk olarak sanık [E.H.] 'ın kendilerine doğru ve duvara

yakın koşan maktule çelme-tekme atarak duvara sıkıştırıp düşmesini sağladığı,

sanıklar [İ.K.], [M.V.] ve [R.K.] nın hemen peşinden

maktulün bulunduğu yere gelen polis memuru sanıklar [M.S.] ve [Y.A.]

nın maktulü darp etmeye başladıkları, sanık [Y.A.] 'un elinde cop

olduğu, yerde yatan maktulün kafa, omuz, sırt, kol ve bacak bölgelerine tekme,

cop ve elleriyle vurarak yaraladıkları, bir ara sanıkların maktulü düştüğü

yerde bırakarak yanından uzaklaştıkları, sanık beyanlarına göre darp sonrası

yerde kalan maktulün sanıklara hakaretlerde bulunması üzerine bu kez sanık [M.S.]'ın

geri dönerek maktulün yanına geldiği, oturur halde yerde bulunan maktule birden

çok kez göğüs ve baş kısmına gelecek şekilde tekme ile vurarak ayrıldığı, bir

süre yerde yatan maktulün sendelediği ve ardından ayağa kalkarak olay yerinden

uzaklaştığı, bu suretle sanıklar [M.S.], [Y.A.], [İ.K.], [M.V.],

[R.K.] ve [E.H.]'ın maktule yönelik eylemlerinin sabit olup,

sanıkların sabit olan eylemlerinden dolayı cezalandırılmalarına karar vermek

gerektiği, diğer polis memuru sanıklar [Ş.G] ve [H.E.] in ise;

maktule yönelik herhangi bir eylemlerinin sabit olmadığı, sonuç ve kanaatine

varılmıştır.

...

Sanıklar [M.S.], [Y.A.], [İ.K.],

[M.V.], [R.K.] ve [E.H.]'ın, TÜBİTAK tarafından

iyileştirilen görüntülerde tam ve net olarak teşhisleri mümkün olmuş ise de;

olayın aniden gelişmiş olup 23:57:50 -23:59:05 saat aralığında gerçekleşmiş

olması, sanıkların hep birlikte maktulü bulunduğu yerde, maktul yerde,

kendilerinin sırtlarının kameraya dönük olup, maktulün görünmüyor olması,

maktulün olay yerinde darp edildiği sırada tespit edilen güvenlik kamerası

görüntülerinin ortamdaki ışık şiddetinin yetersizliği, çözünürlüğünün düşük

olması, kamera ile olay yeri arasındaki mesafenin uzak olması, kamera yerleşim

açısı karşısında, her ne kadar başlangıçta sanık [E.H.] 'ın maktule

yönelik çelme takmak veya tekme atmak şeklinde gerçekleşen eylemi devamında

olay yerinde durduğu ve başkaca bir hareketi tespit edilememiş ise de; diğer

sanıkların başlangıçta hangisinin maktulün vücudunun hangi bölgesine vurduğunun

belirlenemediği, sadece sanıklar çekildikten sonra sanık [M.S.]'ın

yeniden maktulün üzerine giderek maktulü omuz ve baş bölgesinden darp ettiğinin

anlaşıldığı, buna göre maktulün vücudunun muhtelif yerlerinde meydana gelen

yaralanmaların hangi sanığın eylemi sonucu gerçekleştiği tam olarak

belirlenememiş ise de; sanıklar [M.S.], [Y.A.], [İ.K.], [M.V.],

[R.K.] ve [E.H.]'ın maktulü darp ettikleri sabit görülmüştür.

Somut olay bu şekilde belirlendikten

sonra sanıkların hukuksal durumlarının değerlendirilmesine gelindiğinde;

bilindiği üzere yaşam hakkı insan olmanın ve dolayısıyla insan olma nedeniyle

sahip olunan diğer tüm temel hakların kullanabilmesinin zorunlu şartıdır.

Herkesin yaşam hakkına sahip olduğunu

belirten Anayasa'nın 17/1 ve AİHS'nin 2. maddesi Devlete yaşama hakkını koruma

ve öldürme fiillerini cezalandırma yükümlülüklerini yüklemektedir. Bu itibarla

hayat hakkı ceza hukuku koruması altına alınan asli hukuksal değerlerdendir...

Yaşama hakkının korunması toplumsal

açıdan da önemlidir. Devletin en önemli görevlerinden biri, bireylerin temel

hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. Özellikle yaşama hakkı yönünden

pozitif yükümlülükler ön plana çıkar. Keza toplumda bireylerin hayatının,

devletin koruması altında olduğu yolundaki güven duygusunun da korunması

şarttır. Bir toplumda bireylerin can güvenliklerinden emin olmaları onların

özgürlüklerini idrak edebilmelerinin önemli anahtarlarındandır...

Kasten yaralama suçunda korunan hukuksal

yarar ise kişilerin vücut bütünlüğü, bedenen şiddet ifade eden muamelelerden

korunması hususundaki hakları, bedeni, ruhi ve akli sağlıklarını koruma

hakları, acı hissetmeme ve vücudun dış görünüşünü koruma, kötü muameleden azade

olma haklarıdır. ...Aynı şekilde kişilerin ölüm sonucunu doğurmayan vücut

dokunulmazlıkları, beden ve ruh sağlıkları da güvence altındadır.

...

765 sayılı TCK'da objektif sorumluluk

esasına dayanan düzenlemelere yer verilmiş iken, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe

giren 5237 sayılı TCK’da objektif sorumluluk esası benimsenmemiştir. Suçu,

'yasada tanımlanmış bir haksızlık' olarak öngören yeni suç teorisinde, bir

hareketi yapan kişi, bu hareketin tüm sonuçlarından her koşulda sorumlu

tutulmamakta, bir başka anlatımla 'kusursuz sorumluluk' terkedilmiş olmaktadır.

... 765 sayılı TCK’daki objektif sorumluluk esasının yerine 5237 sayılı TCK’da

haksızlığın bir gerçekleştirilme şekli olarak kast-taksir kombinasyonuna, yani

netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara yer verilmiştir.

5237 sayılı TCK'nun 'netice sebebiyle

ağırlaşmış suç' başlıklı 23. maddesi '(1) Bir fiilin, kastedilenden daha ağır

veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi halinde, kişinin bundan

dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından taksirle

hareket etmesi gerekir' şeklindedir. Buna göre; failin gerçekleştirdiği bir

eylemde, kastettiğinden daha ağır veya başka bir sonucun meydana gelmesi

halinde, sorumlu tutulabilmesi için, netice bakımından en azından taksirle

hareket etmiş olmasının kabulü gerekmektedir. Fail, bu sonucun meydana gelmesinden

taksirle bile sorumlu tutulamıyorsa, objektif sorumluluğun kaldırılmasının

doğal bir sonucu olarak, sadece nedensellik bağının bulunuyor olması, neticeden

sorumlu tutulması için yeterli olmayacaktır.

Nitekim TCK'nun 23. maddesinin

gerekçesinde de; 'Kişi suç teşkil eden bir fiili işlerken, kastettiği neticeden

daha ağır veya başka bir netice gerçekleşmiş olabilir. Bu gibi durumlarda

netice sebebiyle ağırlaşmış suç söz konusudur. Örneğin, basit yaralamada

bulunulmak istenirken, kişi görme, işitme yeteneğini yitirmiş olabilir.

Yaralama fiili gerçekleştirilirken, genellikle bunun sonucunda ağır bir

neticenin meydana gelebileceği düşünülür. Örneğin gözün, kulağın üzerine sert

bir biçimde vuran kişi, bu yumruk neticesinde mağdurun görme veya işitme

yeteneğini yitirebileceği olasılığını göz önünde bulundurur. Ağır neticenin

ortaya çıkacağının bu şekilde öngörüldüğü durumlarda, meydana gelen ağır netice

açısından fail olası kastla hareket etmektedir. Madde metnindeki düzenlemeyle,

meydana gelen ağır netice açısından kişinin sorumlu tutulabilmesi için, söz

konusu neticeye ilişkin olarak en azından taksir dolayısıyla kusurlu bulunması

gerekmektedir. Bu hükümle, meydana gelen kastedilenden başka ve ağır netice

açısından sorumluluğun, kusura dayalı bir sorumluluk olması sağlanmak

istenmiştir' şeklinde açıklamalara yer verilmiştir.

Öğretide, neticesi sebebiyle ağırlaşmış

suçun, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç ve görünüşte ya da gerçek

olmayan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç olarak iki farklı şeklinin bulunduğu

kabul edilmektedir. Gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda, failin

hareketi sonucunda kastettiğinden daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup,

gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla bağımsız bir suç tipi ortaya çıkmaktadır.

Görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda ise, failin hareketi sonucunda

suçun oluşması için aranan neticeden başka, niteliği de farklı olan daha ağır

bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla temel suç

niteliği aynı kalmakla beraber yalnızca ceza ağırlaştırılmaktadır. ...

5237 sayılı TCK'nun 23. maddesinde

düzenlenmiş bulunan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suça ilişkin genel kuralın,

özel hükümler arasında kendisine yer bulduğu maddelerin başında gelen TCK’nun

87. maddenin 4. fıkrasına göre, gerçekleştirilen kasten yaralama eylemi TCK'nun

86. maddesinin 1. veya 3. fıkraları kapsamında bulunur ve bunun sonucunda da

ölüm meydana gelirse, en azından taksirle hareket etmiş olmak koşuluyla faile

belirtilen cezaların verileceği öngörülmektedir.

...

Buna göre, fail mağduru yaralamak

amacıyla hareket etmeli, mağdurun yaralanacağını bilmeli ve bu sonucu

istemelidir. Bununla birlikte fail mağdurun yaralanmasını değil de, ölmesini

istemiş ve ölüm meydana gelmiş ise kasten adam öldürmeden; mağdurun ölebileceğini

öngörmesine karşın olursa olsun diyerek bu sonucu göze almış ve kabullenmiş

ise, bu durumda da neticesi sebebiyle ağırlaşan suçtan değil, olası kastla adam

öldürmeden sorumlu tutulacaktır.

Diğer yandan, 5237 sayılı TCK’nun

'Kasten öldürme' başlığı altında 81. maddesinde düzenlenen suçun manevi unsuru

öldürme kastı iken, 87. maddesinin 4. fıkrasına düzenlenen yaralama sonucunda

ölüme neden olma suçunun manevi unsuru yaralama kastıdır. O halde, kasten

öldürme suçu ile kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçu arasındaki

ayırıcı kriterlerden en önemlisi manevi unsur farklılığı olacaktır. Dolayısıyla

suçun vasıflandırılmasından önce çözülmesi gereken konu, sanıkların maktule

yönelik kastının öldürmeye mi? yoksa yaralamaya mı? yönelik olduğuna ilişkindir.

TCK'nun 21/1. maddesine göre, suçun

yasal tanımındaki unsurlarının bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi olan ve

failin iç dünyasını ilgilendiren kast, dış dünyaya yansıyan davranışlara

bakılarak, daha açık bir ifadeyle failin olay öncesi, olay sırası ve olay

sonrası davranışları ölçü alınarak belirlenmelidir (YCGK 27/12/2011 tarih ve

2011/1-151 esas, 2011/290 karar sayılı içtihadı).

Bilindiği üzere kasten öldürme, kasten

öldürmeye teşebbüs suçları ile yaralama suçunun maddi unsurları aynıdır. Bu

suçlar açısından belirleyici olan sanığın kastıdır, sanığın kastı da fiil ve

davranışları ile belirlenir.

Sanığın kastının belirlenmesi açısından

yargı sistemimiz ve Yargıtay'ın yerleşik içtihatları ile bazı ölçütler dikkate

alınarak bu saptama yapılmaktadır. Belirlenen bu ölçütler her somut olaya hakim

tarafından uygulandıktan sonra somut olayın işleniş şekli, olayda kullanılan

araçlar gibi maddi veriler esas alınarak belirlenir. ...

...

Buna göre somut olay

değerlendirildiğinde; olayın gelişim seyri, sanıklarla maktul arasında

öldürmeyi gerektirir bir husumetin bulunmaması, sanıkların engel bir

nedenbulunmadığı halde eylemlerini sürdürmemiş olmaları, fiillerine

kendiliklerinden son vermiş olmaları tüm dosya kapsamı ile birlikte göz önüne

alındığında sanıkların maktule yönelik eylemlerinde olası kast veya doğrudan

kast ile öldürme kastıyla hareket ettiklerinin sabit olmayıp kasıtlarının

maktulü yaralamaya yönelik olduğu, ancak maktulün kasten yaralama sonucu

gelişen beyin kanaması sonucu vefat ettiği, sanıkların eylemleri ile ölüm

sonucu arasında illiyet bulunduğu, maktulde mevcut kalp, damar ve kapak

hastalığı nedeniyle kullandığı ilaçların darp eylemi sonucunda meydana gelen

beyin kanaması oluşumunu kolaylaştırıcı ve kanamayı artırıcı etkisiyle ölüm meydana

gelmesinde katkısının olduğu tıbben belirlenmiş ise de; sanıklar tarafından

bilinmediği açık olan bu hastalığının sanıkların eylemleri ile maktulün ölümü

arasındaki mevcut illiyet bağı karşısındasanıkların cezai sorumluluklarını

kaldırmadığı, sanıkların eylemlerinin TCK'nun 87/4 maddesi kapsamında Kasten

Yaralama Sonucu Ölüm Meydana Gelmesi suçunu oluşturduğu sonuç ve kanaatine

varılmıştır.

Somut olayda; sanıklar yönünden TCK'nun

37 ve devamı maddelerinde düzenlenen suça iştirak hükümlerinin de değerlendirilmesi

gerekmiştir. TCK'nun 37. maddesinde 'Faillik', 38. maddesinde 'Azmettirme', 39

maddesinde 'Yardım Etme', 40. maddesinde ise; 'Bağlantı' kuralı düzenlenmiştir.

Suça iştirak için kasten ve hukuka aykırı işlenmiş bir fiilin varlığı

yeterlidir. Suçun işlenişine iştirak eden her kişi diğerinin cezalandırılmasını

önleyen kişisel nedenler göz önünde bulundurulmaksızın kendi kusurlu fiiline

göre cezalandırılır. Yukarıda açıklandığı üzere sanıklardan [E.H.]'ın ilk başta maktule

çelme-tekme atmak suretiyle düşme, duvara çarpma şeklinde gerçekleşen ve devam

eden eylemlerinin bulunmaması karşısında bu sanığın eylemlerinin fiile ve

meydana gelen sonuca katkısı karşısında TCK'nun 39/2-c maddesi kapsamında diğer

sanıkların eylemlerine yardım etme niteliğinde olup buna göre cezalandırılması

gerektiği kabul edilmiştir. Öte yandan her ne kadar diğer sanıklar [M.S.],

[Y.A.], [İ.K.], [M.V.] ve [R.K.] arasında maktule

yönelik eylemleri gerçekleştirme hususunda eylem öncesinde fikir ve eylem

birliği bulunduğu belirlenememiş ve iştirakin varlığı için bu şart değil ise

de; her sanığın maktule yönelik gerçekleştirdikleri eylemlerinden sorumlu olup

müstakil fail olarak meydana gelen sonuçtan dolayı cezalandırılmaları gerektiği

kabul edilmiştir.

Olayda sanıklar lehine TCK'nun 'kanun

hükmü ve amirin emrine' ilişkin TCK'nun 24, 'meşru savunmaya' ilişkin TCK'nun

25. maddesi ile 'sınırın aşılmasına' ilişkin TCK'nun 27. maddesinin uygulanma

şartlarının oluşmadığı anlaşılmıştır.

Polis memurları sanıklar [M.S.] ve [Y.A.] ile diğer

sanıklar yönünden somut olayda maktule ilişkin olarak yakalama ve göz altına

alınma şartlarının oluşup oluşmadığı hususu da tartışılmalıdır.

5271 Sayılı CMK'nun 90 ve devamı

maddelerinde yakalama ve göz altına ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Şüphelinin

hareket özgürlüğünün hakim kararı olmaksızın kısıtlanması, göz altına alınıp

alınmayacağı hususunda bir karar verilinceye kadar geçici olarak ve fiilen

denetim ve gözetim altında bulundurulmasına yakalama denir. Suç işlediği

şüphesiyle şüpheli hakkında başvurulan yakalama işlemi adli yakalamadır...

Yakalama işlemi kaçmayı engellemeye yönelik olması nedeniyle yakalamayı

gerçekleştirmeye yetecek ölçüde zor kullanabilme yetkisini de bünyesinde

barındırır. Yakalamanın herhangi bir şekli olmamakla birlikte insan onurunu

ayaklar altına alan yöntemler kullanılamaz... gerek Anayasa, gerekse CMK ile

PVSK vesair kanunlarda kişilerin yakalanmaları ile ilgili ayrıntılı hükümlere

yer verilmiştir. Ayrıntılı düzenlemelerin temel amacı rastgele ve keyfi biçimde

kişilerin hürriyetlerinin kısıtlanması yoluna sapılmasını önlemek ve

sınırlamaktır. Anayasa 19. maddede yakalama sebepleri sayılmaktadır... Bazı

hallerde herkes yakalama yetkisine sahiptir. Herkesin yakalama yetkisine sahip

olduğu hallerde doğal olarak kollukta yakalama yapabilir. Vatandaş yakalaması

'kişiye suçu işlerken rastlanması', 'suç üstü bir fiilden dolayı izlenen

kişinin kaçması olasılığının bulunması' veya 'suçüstü bir fiilden dolayı

izlenen kişinin hemen kimliğini belirleme olanağının bulunmaması' hallerinde

mümkündür... Doğrudan kolluk görevlileri tarafından yapılan yakalama halinde

işlem, yakalanan kişi ve uygulanan tedbirler derhal savcıya bildirilir. ...

Buna göre somut olay incelendiğinde; maktulün her ne kadar kamuoyunda 'Gezi

Parkı Eylemleri' olarak bilinen ve bu kapsamda Eskişehir'de gerçekleştiği

belirtilen eylemlere katıldığı ileri sürülmüş ve belirtilmiş ise de; iş bu

davanın konusu söz konusu eylemlerin 2911 Sayılı Yasa düzenlemeleri

karşısındaki hukuksal durumu olmamakla birlikte polis memuru sanıklar

savunmalarında; eylemci gruba göz altı yapmadan eylemcilerin eylem alanından

uzaklaştırmaları talimatı aldıklarını ve amaçlarının eylemci grubu dağıtmak

olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim darp edilip etkisiz hale getirildiği

anlaşılan maktul hakkında sanık polislerce herhangi bir adli işlem yapılmadığı,

kimlik tespiti dahi yapılmadığı ortadadır. Kaldı ki; 'Zor Kullanma Yetkisine

İlişkin Sınırın Aşılması'na dair TCK'nun 256. maddesinin gerekçesinde;...

'hukuka aykırı gösteri yürüyüşü yapan kişilerin dağılmamakta direnmesinin

ötesinde, kamu görevlilerine karşı bir saldırıda bulunmamalarına rağmen bu

kişilere karşı vücutlarının yaralanmasını sonuçlayacak şekilde silah

kullanılması halinde emniyet görevlileri açısından artık hukuka uygun bir

davranışın varlığından söz edilemez. Bu durumda zor kullanma yetkisine sahip

kamu görevlilerinin kasten yaralama suçuna ilişkin hükümlere göre

cezalandırılması gerekmektedir' biçiminde açıklamaya yer verilmiştir.

Dolayısıyla, zaten yakalama veya göz altına alma amacıyla hareket etmedikleri

anlaşılan sanık polisler ile diğer sanıklar yönünden, CMK'da düzenlenen

yakalama hükümlerinin uygulanma şartlarının oluşmadığı, kasıtlarının maktule

yönelik yaralama olduğu sonucuna varılmıştır.

Ayrıca somut olayda sanıklar lehine

haksız tahrik hükümlerinin uygulanma şartlarının oluşup oluşmadığı da

tartışılmalıdır. TCK'nun 29. maddesinde düzenlenen haksız tahrikten söz

edilebilmesi için; a) Tahrik teşhil eden bir fiilin bulunması, b) Bu fiilin

haksız olması, c) Failin bu haksız fiil nedeniyle öfke veya şiddetli elem

haline sürüklenmiş olması, d) Failin işlediği suçun bu ruhi durumun tepkisi

olması gerekir. Bu şartların varlığı halinde, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun

duraksamasız benimsediği ve bir çok kararında vurguladığı genel ilke gereğince

tahrik nedeniyle yapılacak indirim oranı belirlenirken haksız hareketin işleniş

şekli, yeri, niteliği, zamanı, yöresel koşullar ve tahrik eden ile edilenin

durumları nazara alınmak suretiyle olaysal olarak değerlendirilmeli, eğer

haksız hareket bu özellikleri itibariyle yoğun ve önemli boyutlara ulaşmış ise

ancak bu şekilde haksız tahrikin ağır ve şiddetli olduğu kabul edilmelidir.

Buna göre somut olaya bakıldığında, en başta maktulden kaynaklanan ve sanıklara

yöneldiği söylenebilecek herhangi bir haksız hareket tespit edilememiştir. Her

ne kadar sanıklar, tarafından maktulün kendilerine 'hepiniz o... ç...z'

biçiminde hakarette bulunduklarını ileri sürmüş iseler de; bir an için bu

hususun doğru olduğu kabul edilse dahi maktulün hakaret içerikli bu sözleri

kendisine yönelik haksız eylemlerin neticesi olarak söylediğinin kabulü

gerektiği, bu durumda da ilk haksız hareketi gerçekleştirdikleri tartışmasız

olan sanıklar yararına haksız tahrik hükümlerinin uygulanma şartlarının

oluşmadığı sonucuna varılmıştır.

Her ne kadar sanıklar [Ş.G.] ve [H.E.] hakkında

maktul [A.İ.K.]'a yönelik Kasten İnsan Öldürme Suçuna İştirak suçundan

ayrı ayrı cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açılmış ise de; sanıkların

aşamalarda maktule yönelik herhangi bir eylemde bulunmadıklarını beyanla atılı

suçlamaları kabul etmedikleri gibi, bu sanıkların maktule yönelik darp veya

benzeri bir eylemde bulunduklarını gösterir herhangi bir görüntü kaydının da

tespit edilemediği hususları hep birlikte göz önüne alındığında, sanıkların

üzerlerine atılı suçu işlediklerine dair, cezalandırılmalarına yeter derecede,

her türlü kuşkudan uzak, somut, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği gibi

şüpheden sanığın yararlanması gerektiğine ilişkin ceza hukuku temel prensibi de

göz önüne alındığında bu sanıkların atılı suçu işledikleri sabit olmadığı, bu

nedenle beraatlerine karar vermek gerektiği sonuç ve kanaatine varılmıştır.

Ancak; haklarında kasten insan öldürme

ve bu suça iştirak suçundan ayrı ayrı cezalandırılmaları istemiyle kamu davası

açılan sanıklar [M.S.],

[Y.A.], [İ.K.], [M.V.], [R.K.] ve [E.H.]'ın

maktule yönelik eylemlerinin sabit olup, eylemlerinin kasten yaralama sonucu

ölüm meydana gelmesi suçunu oluşturduğu sabit olmakla; değişen suç vasfına göre

Kasten Yaralama Sonucu Ölüm Meydana Gelmesi suçundan TCK'nun 87/4 maddesi

gereğince ayrı ayrı cezalandırılmalarına, sanık [M.S.] 'ın görevli polis

memuru olup, suçu sahip bulunduğu nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle

gerçekleştirdiği, hakkında temel ceza belirlenirken maktule yönelik kastının

yoğunluğu göz önüne alınarak eylemine uyan kanun maddesinde öngörülen cezanın

alt sınırından uzaklaşılması gerektiği, yine sanık [Y.A.]'un da görevli

polis memuru olup maktule yönelik eylemi sahip bulunduğu nüfuzu kötüye

kullanarak ve TCK'nun 86/3-e maddesi kapsamında silahtan sayılan copla

gerçekleştirdiği, bu sanık yönünden eylemine uyan kanun maddesinde öngörülen

cezanın alt sınırdan ayrılmayı gerektirir bir nedenin bulunmadığı, diğer

sanıklar [İ.K.], [M.V.], [R.K.] ve [E.H.] hakkında

da sabit görülen eylemleri nedeniyle haklarında temel cezanın belirlenmesinde

kanun maddesinde öngörülen cezanın alt sınırından ayrılmayı gerektirir bir

nedenin bulunmadığının kabulü ile sanık [E.H.] yönünden eyleminin diğer

sanıkların eylemlerine yardım niteliğinde bulunması nedeniyle TCK'nun 39/1-2,c

maddesi gereğince yarı oranında indirim yapılıp tüm sanıklar yönünden

duruşmalardaki saygılı tutum ve davranışları ile hükmonulan cezaların

gelecekleri üzerindeki olası etkileri göz önüne alınarak haklarında TCK'nun 62.

maddesinin uygulanması gerektiği sonuç ve kanaatine varılmıştır.

Tüm bu açıklamalardan hareketle sanıklar

hakkında aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.

..."

67. Mahkûm edilen sanıklar, Cumhuriyet savcısı ve

başvurucular hükmü temyiz etmiştir. Cumhuriyet savcısı, sanık M.S.nin diğer

mahkûm edilen sanıklarla birlikte Ali İsmail Korkmaz'a karşı yaralamaya yönelik

saldırı gerçekleştirmesinin ardından Ali İsmail Korkmaz'dan geldiğini iddia

ettiği hakaret sonrasında yenilenen kasıtla Ali İsmail Korkmaz'ın kafa

bölgesini üç kez tekmeleme şeklinde gerçekleşen eyleminin yaralama kastını aşıp

kasten öldürmeye yönelik olduğu görüşündedir. Sanık E.H. temyiz başvurusunda

sebebe dayanmamış, diğer sanıklar öz olarak darba maruz kalan kişinin Ali

İsmail Korkmaz olmadığını savunmuştur. Ali İsmail Korkmaz'ın yakınları olan

başvurucular ise öz olarak Ağır Ceza Mahkemesinin etki altında kaldığını,

mahkûm etmesi gereken sanıkların beraatine karar verdiğini, ayrıca tüm

sanıkların daha ağır cezalarla cezalandırılması gerektiğini ileri sürmüştür.

Başvurucular suçun nitelendirilmesinde; ceza belirlenmesinde ve takdirî indirim

uygulanmasında isabetsizlik bulunduğunu, sanıkların daha ağır cezalarla

cezalandırılması gerektiği bağlamında ileri sürmüştür.

68. Temyiz kanun yolu incelemesini Yargıtay 1. Ceza

Dairesi yapmıştır. Daire 27/1/2016 tarihinde söz konusu hükümleri, sanık

M.S.nin müdafiine iddia makamının esas hakkındaki mütalaasına karşı savunmasını

tamamlayabilmesi olanağının tanınmaması ve aynı sanık hakkında kasten insan

öldürme suçundan kamu davası açılmasına ve iddia makamının esas hakkındaki

mütalaasında da bu suçtan hüküm kurulması talep edilmesine rağmen sanığa ek

savunma hakkı tanınmaması gerekçeleriyle bozmuştur. Daire, bozma sebeplerini

nazara alarak hükümleri başka yönlerden incelememiş; M.S. bakımından kurulan

hüküm için söz konusu olan bozmanın bağlantı nedeniyle diğer sanıklar hakkında

kurulan hükümlere de sirayet ettiğini açıklamıştır. Daire, sanıklar M.S., Y.A,

M.V. ve R.K.nın tahliye taleplerini bozma sebebi ile tutuklu kaldıkları

süreleri dikkate alarak reddetmiştir.

69. Ağır Ceza Mahkemesi, bozma üzerine yeniden yürüttüğü

kovuşturmada bozma gerekçelerinde belirtilen usule ilişkin eksiklikleri

tamamladıktan sonra 18/4/2016 tarihinde ikinci kez hüküm vermiştir. Bu hükümde

mahkûmiyetlerine karar verilen sanıklar hakkında takdir edilen süreli hapis

cezası miktarları önceki hükümlerle aynı olmakla birlikte Mahkeme bu kez

sanıklar M.S. ve Y.A. dışındaki tutuklu sanıkların -tutuldukları süreler ile

suçlarına karşılık olarak belirlediği hapis sürelerini nazara alarak-

tahliyesine karar vermiştir.

70. Mahkûm edilen sanıklar, Cumhuriyet savcısı ve

başvurucular tarafından hüküm temyiz edilmiştir. Adı geçenlerin hükmü temyiz

gerekçeleri önceki hükmü temyiz gerekçeleri ile öz olarak aynıdır.

71. 1. Ceza Dairesi 20/12/2016 tarihinde gerçekleştirdiği

incelemede Y.A.nın Ali İsmail Korkmaz'a copla vurduğunun sabit olmadığına

kanaat getirmiştir. Daire, kasten yaralamanın silahla gerçekleştirilmesi hâlini

düzenleyen ilgili kanun hükümlerinin olayda uygulanması bu nedenle mümkün

olmamakla birlikte Ağır Ceza Mahkemesinin bu yanılgısının yeniden bir yargılama

yapılmasını gerektirmemesi nedeniyle adı geçen hakkındaki hükmün düzeltilerek

onanmasına karar vermiştir. Daire ayrıca sanıklar M.S., İ.K., R.K. ve M.V.

hakkındaki mahkûmiyet ile Ş.G. hakkındaki beraat hükümlerini onamıştır. Bununla

birlikte Daire, olayın gerçekleşme koşullarını şu şekilde kabul etmiştir:

"Polis memurları M.S. ve Y.A. olaylar sırasında görevlidir. Yunus Emre

caddesindeki olaylara güvenlik güçleri müdahale edince bazı eylemciler cadde

yakınındaki sokak aralarına kaçışmış, Ali İsmail Korkmaz da cadde yakınındaki

Sanayi sokağa girmiştir. Sanayi sokağın sonundaki ekmek fırınının önünde

beklemekte olan İ.K., R.K., M.V. ile E.H., ölenin önünü kesmiş, E.H. öleni

ayağına vurarak yere düşürmüştür. Bu sırada M.S. ve Y.A. diğerlerinin yanına

gelmiş; hep birlikte Ali İsmail Korkmaz'ın yüzüne, kafasına, sırtına,

bacaklarına vurmuşlar, ardından uzaklaşmışlardır. Ali İsmail Korkmaz aldığı

darbelerin etkisiyle bir süre yerden kalkamamış, geri dönen M.S. kafasına ve

gövdesine birden fazla vurmuştur. Ani bir hareketle yerden kalkabilen Ali

İsmail Korkmaz koşarak kaçmaya başlamış, sokağın ilerisinde beklemekte olan

polis memuru H.E., kendisine doğru koşup gelen Ali İsmail Korkmaz'ın

bacaklarına copla vurmuştur. Ali İsmail Korkmaz daha sonra sokağı terk ederek

oradan uzaklaşmıştır." Daire somut olayın gerçekleşme koşullarına göre

E.H.nin M.S., Y.A., İ.K., R.K. ve M.V. ile fiil üzerinde

müşterek hâkimiyet kurduğu anlaşılmasına rağmen kasten yaralama sonucunda ölüme

neden olma suçundan cezalandırılması yerine yardım eden sıfatıyla eksik

cezalandırılmasını, polis memuru H.E.nin de darbedildikten sonra kaçmakta olan

Ali İsmail Korkmaz'ı bacaklarına copla vurarak -adli raporlara göre de

basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte- yaralamasına rağmen

mahkûmiyeti yerine beraatine karar verilmesini bozma sebebi olarak tespit

etmiştir.

72. Başvurucular bazı sanıklar hakkındaki hükümlerin

Daire tarafından bu şekilde onanmasının ardından 17/3/2017 tarihinde Anayasa

Mahkemesine başvurmuştur.

73. Ağır Ceza Mahkemesi 17/2/2017 tarihinde, hükümlüler

M.S., İ.K., R.K. ve M.V. hakkında düzenlediği kesinleşmiş cezalarının

bilgilerini içeren belgeleri cezalarının infazına başlanması için Cumhuriyet

Başsavcılığına göndermiştir. Mahkeme, haklarındaki hükümlerin Daire tarafından

bozulmasına karar verilen sanıklar E.H. ile H.E. hakkında ise kovuşturmaya

devam etmiş, 5/4/2017 tarihinde de bozmaya uyarak E.H.nin kasten yaralama

sonucu ölüme neden olma suçundan neticeten 6 yıl 8 ay, H.E.nin ise kamu

görevlisi olarak sahip olunan nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle silahtan

sayılan copla kasten yaralama suçundan neticeten 7 ay 15 gün hapis

cezasıyla cezalandırılmasına hükmetmiştir. Mahkeme, ayrıca bu sanıkların da

kasten işlemiş olduğu suçlardan dolayı hapis cezasının mahkûmiyetinin yasal bir

sonucu olarak sürekli, süreli veya geçici kamu görevinin üstlenmesinden ve bu

kapsamda atamaya veya seçime tabi memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmek

dâhil belli hakları kullanmaktan cezalarının infazı tamamlanıncaya kadar yoksun

bırakılmalarına karar vermiştir. Diğer taraftan Ağır Ceza Mahkemesi, sanık H.E.

hakkında verdiği hapis cezasına ilişkin hükmün açıklanmasını geri bırakmıştır.

Mahkeme, H.E.nin daha önce kasıtlı işlenebilen bir suçtan mahkûm edilmemiş

olmasını gözeterek başka suç işlemeyeceği hususunda kanaat getirdiğini ve

kişilik özelliklerine göre bir cezaya hükmedilmesine gerek görmediğini açıklamıştır.

Sanık H.E. beş yıllık denetim süresine tabi tutulmakla birlikte bu zaman

zarfında herhangi tedbirle yükümlü kılınmamış; denetim süresi içinde kasıtlı

olarak suç işlemediği takdirde açıklanması geri bırakılan hükmün ortadan

kaldırılacağı, hakkındaki kamu davasının düşürülmesine karar verileceği, aksi

hâlde açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanacağı hükümde yer almıştır.

74. Başvurucular HAGB kararına itiraz etmiştir. Kayseri

3. Ağır Ceza Mahkemesi 22/5/2017 tarihinde dosya üzerinden yaptığı incelemede

HAGB'ye karar verilebilmesi için gerekli yasal koşulların oluştuğu gerekçesiyle

itirazı reddetmiştir.

75. Başvurucular, bu karar üzerine de Anayasa Mahkemesine

21/6/2017 tarihinde ikinci başvurularını yapmıştır.

76. Bununla birlikte başvurucular, E.H. hakkındaki hükmü

temyiz etmişlerse de 1. Ceza Dairesinin 9/7/2018 tarihli onama kararıyla hüküm

kesinleşmiş; başvurucular bu karara karşı 28/11/2018 tarihinde Anayasa

Mahkemesine üçüncü ve söz konusu ceza muhakemesi kapsamındaki son başvurularını

yapmıştır.

D. Olaya

İlişkin Tazminat Süreci

77. Bakanlık görüşünde belirtildiğine göre başvurucular,

ölüm nedeniyle meydana gelen zararlarının karşılanması talebiyle İçişleri

Bakanlığı aleyhine Eskişehir 2. İdare Mahkemesi nezdinde tam yargı davası

açmıştır. Görüşte belirtildiğine göre İdare Mahkemesi, yürütülen ceza

muhakemesi süreci ve bu süreçteki hükümlere atıf yaparak ölüm sonucunun kamu

hizmetinin sunulmasında ortaya çıktığı, idarenin kusurlu olduğu kanaatine

varmış ve 20/12/2016 tarihli kararıyla başvuruculara 59.180,39 TL maddi,

650.000 TL manevi tazminatın yasal faizle birlikte ödenmesine karar vermiştir.

Bakanlık, bu kararın kesinleşmesi sonucunda yasal faiz ve yargılama giderleri

dâhil 1.061.419,05 TL'nin 25/10/2017 tarihinde başvuruculara ödendiğini açıklamıştır.

78. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı cevaplarında

görüşte açıklanan tazminat türü ve miktarları ile bu meblağların kendilerine

ödendiğine itiraz etmemiştir.

IV. İLGİLİ

HUKUK

A. Ulusal Hukuk

79. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun

"Ceza Kanununun amacı" kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

"(1) Ceza Kanununun amacı; kişi hak

ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını

ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir. Kanunda, bu

amacın gerçekleştirilmesi için ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar,

ceza ve güvenlik tedbirlerinin türleri düzenlenmiştir."

80. 5237 sayılı Kanun'un "Adalet ve kanun önünde

eşitlik" kenar başlıklı 3. maddesi şöyledir:

"(1) Suç işleyen kişi hakkında

işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.

(2) Ceza Kanununun uygulamasında

kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya

diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, milli veya sosyal köken, doğum,

ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılamaz ve hiçbir

kimseye ayrıcalık tanınamaz."

81. 5237 sayılı Kanun'un "Kast" kenar

başlıklı 21. maddesi şöyledir:

"(1) Suçun oluşması kastın

varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve

istenerek gerçekleştirilmesidir. .

(2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki

unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde,

olası kast vardır. Bu hâlde, ağırlaşmış müebbet hapis cezasını gerektiren

suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda

yirmi yıldan yirmi beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise

temel ceza üçte birden yarısına kadar artırılır."

82. 5237 sayılı Kanun'un "Netice sebebiyle

ağırlaşmış suç" kenar başlıklı 23. maddesi şöyledir:

"1) Bir fiilin, kastedilenden daha

ağır veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi halinde, kişinin

bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından

taksirle hareket etmesi gerekir."

83. 5237 sayılı Kanun'un "Kanunun hükmü ve Amirin

emri" kenar başlıklı 24. maddesi şöyledir:

" (1) Kanunun hükmünü yerine

getiren kimseye ceza verilmez.

(2) Yetkili bir merciden verilip,

yerine getirilmesi görev gereği zorunlu olan bir emri uygulayan sorumlu olmaz.

(3) Konusu suç teşkil eden emir hiçbir

surette yerine getirilemez. Aksi takdirde yerine getiren ile emri veren sorumlu

olur.

(4) Emrin, hukuka uygunluğunun

denetlenmesinin kanun tarafından engellendiği hallerde, yerine getirilmesinden

emri veren sorumlu olur."

84. 5237 sayılı Kanun'un "Meşru savunma ve

zorunluluk hali" kenar başlıklı 25. maddesi şöyledir:

"(1) Gerek kendisine ve gerek

başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı

muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile

orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza

verilmez.

(2) Gerek kendisine gerek başkasına ait

bir hakka yönelik olup, bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak

olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını

kurtarmak zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta

arasında orantı bulunmak koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza

verilmez."

85. 5237 sayılı Kanun'un "Yardım etme"

kenar başlıklı 39. maddesi şöyledir:

"(1) Suçun işlenmesine yardım eden

kişiye, işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmesi

halinde, onbeş yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde,

on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde cezanın yarısı

indirilir. Ancak, bu durumda verilecek ceza sekiz yılı geçemez.

(2) Aşağıdaki hallerde kişi işlenen

suçtan dolayı yardım eden sıfatıyla sorumlu olur:

a) Suç işlemeye teşvik etmek veya suç

işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda

bulunacağını vaat etmek.

b) Suçun nasıl işleneceği hususunda yol

göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak.

c) Suçun işlenmesinden önce veya

işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak."

86. 5237 sayılı Kanun'un "Belli hakları

kullanmaktan yoksun bırakılma" kenar başlıklı 53. maddesinin ilgili

kısmı şöyledir:

"(1) Kişi, kasten işlemiş olduğu

suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;

a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu

görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi

üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi

altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün

memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten,

...

Yoksun bırakılır.

(2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç

dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu

hakları kullanamaz.

..."

87. 5237 sayılı Kanun'un "Takdiri indirim

nedenleri" kenar başlıklı 62. maddesi şöyledir:

"(1) Fail yararına cezayı

hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis

cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmibeş yıl hapis

cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir.

(2) Takdiri indirim nedeni olarak,

failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki

davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar

göz önünde bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri kararda

gösterilir."

88. 5237 sayılı Kanun'un "Kasten öldürme"

kenar başlıklı 81. maddesi şöyledir:

"(1) Bir insanı kasten öldüren

kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır."

89. 5237 sayılı Kanun'un "Kasten yaralama"

kenar başlıklı 86. maddesi şöyledir:

"(1) Kasten başkasının vücuduna acı

veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi,

bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) (Ek fıkra: 31/3/2005 – 5328/4 md.)

Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle

giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört

aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.

(3) Kasten yaralama suçunun;

...

c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi

nedeniyle,

d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu

nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

e) Silahla,

f) (Ek:14/4/2020-7242/11 md.) Canavarca

hisle,

İşlenmesi halinde, şikâyet

aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında, (f) bendi bakımından ise bir kat

artırılır."

90. 5237 sayılı Kanun'un "Neticesi sebebiyle

ağırlaşmış yaralama" kenar başlıklı 87. maddesinin (4) numaralı

fıkrası şöyledir:

"(4) Kasten yaralama sonucunda ölüm

meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hallerde sekiz

yıldan oniki yıla kadar, (31.3.2005, 5328 S.K. ile değişik ibare) üçüncü

fıkrasına giren hallerde ise oniki yıldan onaltı yıla kadar hapis cezasına

hükmolunur."

91. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza

Muhakemesi Kanunu'nun 24/11/2016 tarihli ve 6763 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle

değişik "Davanın nakli ve duruşmanın başka yerde yapılması"

kenar başlıklı 19. maddesi şöyledir:

"(1) Yetkili hâkim veya mahkeme,

hukukî veya fiilî sebeplerle görevini yerine getiremeyecek hâlde bulunursa;

yüksek görevli mahkeme, davanın başka yerde bulunan aynı derecede bir mahkemeye

nakline karar verir.

(2) Kovuşturmanın görevli ve yetkili

olan mahkemenin bulunduğu yerde yapılması kamu güvenliği için tehlikeli olursa,

davanın naklini Adalet Bakanı Yargıtaydan ister.

(3) (Ek: 24/11/2016-6763/21 md.)

Mahkeme, fiili sebepler veya güvenlik gerekçesiyle duruşmanın il sınırları

içinde başka bir yerde yapılmasına karar verebilir. Bu karara karşı itiraz yolu

açıktır"

92. 5271 sayılı Kanun'un "Hükmün açıklanması ve

hükmün açıklanmasının geri bırakılması" kenar başlıklı 231. maddesinin

ilgili kısmı şöyledir:

"(...)

(5) (Ek fıkra: 06/12/2006 - 5560

S.K.23.md) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan

ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece,

hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin

hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık

hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.

(6) (Ek fıkra: 06/12/2006- 5560

S.K.23.md) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için;

a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan

mahkûm olmamış bulunması,

b) Mahkemece, sanığın kişilik

özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak

yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması,

c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya

kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin

suretiyle tamamen giderilmesi,

gerekir.

( ...)

(8) (Ek fıkra: 06/12/2006 - 5560

S.K.23.md) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde

sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur.

(...)

(10) (Ek fıkra: 06/12/2006 - 5560

S.K.23.md) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli

serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde,

açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı

verilir.

(11) (Ek fıkra: 06/12/2006 - 5560

S.K.23.md) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli

serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme

hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine

getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar

belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı

halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara

çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir.

(12) (Ek fıkra: 06/12/2006 - 5560

S.K.23.md) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz

edilebilir."

93. 5271 sayılı Kanun'un "Mağdur ile şikâyetçinin

hakları" kenar başlıklı 234. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"(1) Mağdur ile şikâyetçinin

hakları şunlardır:

(...)

b) Kovuşturma evresinde;

1. Duruşmadan haberdar edilme,

2. Kamu davasına katılma,

3. Tutanak ve belgelerden (…) örnek

isteme,

4. Tanıkların davetini isteme,

5. (Değişik: 24/7/2008-5793/40 md.)

Vekili bulunmaması halinde, cinsel saldırı suçu ile alt sınırı beş yıldan fazla

hapis cezasını gerektiren suçlarda, baro tarafından kendisine avukat

görevlendirilmesini isteme,

6. Davaya katılmış olma koşuluyla davayı

sonuçlandıran kararlara karşı kanun yollarına başvurma.

(...)

(3) Bu haklar, suçun mağdurları ile

şikâyetçiye anlatılıp açıklanır ve bu husus tutanağa yazılır.

(4) (Ek:17/10/2019-7188/21 md.)

Soruşturma veya kovuşturma evresinde, dava nakli veya adlî tıp işlemleri

nedeniyle yerleşim yeri dışında bir yere gitme zorunluluğu doğması hâlinde

mağdurun yapmış olduğu konaklama, iaşe ve ulaşım giderleri, 10/2/1954 tarihli

ve 6245 sayılı Harcırah Kanunu hükümlerine göre Adalet Bakanlığı bütçesinden

karşılanır."

94. 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve

Salâhiyet Kanunu’nun "Zor ve silah kullanma" kenar başlıklı

16. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“...

Polis, görevini yaparken direnişle

karşılaşması halinde, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde zor

kullanmaya yetkilidir.

Zor kullanma yetkisi kapsamında,

direnmenin mahiyetine ve derecesine göre ve direnenleri etkisiz hale getirecek

şekilde kademeli olarak artan nispette bedenî kuvvet, maddî güç ve kanunî

şartları gerçekleştiğinde silah kullanılabilir.

İkinci fıkrada yer alan;

a) Bedenî kuvvet; polisin direnen

kişilere karşı veya eşya üzerinde doğrudan doğruya kullandığı bedenî gücü,

b) Maddî güç; polisin direnen kişilere

karşı veya eşya üzerinde bedenî kuvvetin dışında kullandığı kelepçe, cop,

basınçlı ve/veya boyalı su, göz yaşartıcı gazlar veya tozlar, fizikî engeller,

polis köpekleri ve atları ile sair hizmet araçlarını, ifade eder.

Zor kullanmadan önce, ilgililere

direnmeye devam etmeleri halinde doğrudan doğruya zor kullanılacağı ihtarı

yapılır. Ancak, direnmenin mahiyeti ve derecesi göz önünde bulundurularak,

ihtar yapılmadan da zor kullanılabilir.

Polis, zor kullanma yetkisi kapsamında

direnmeyi etkisiz kılmak amacıyla kullanacağı araç ve gereç ile kullanacağı

zorun derecesini kendisi takdir ve tayin eder. Ancak, toplu kuvvet olarak

müdahale edilen durumlarda, zor kullanmanın derecesi ile kullanılacak araç ve

gereçler müdahale eden kuvvetin amiri tarafından tayin ve tespit edilir.

... "

95. 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları

Kanunu'nun "Genel ve özel şartlar" kenar başlıklı 48.

maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Devlet memurluğuna

alınacaklarda aşağıdaki genel ve özel şartlar aranır.

A. Genel şartlar

...

5. (Değişik alt bent: 10/01/1991 -

3697/1 md.; Değişik altbent: 23/01/2008-5728 S.K./317.mad) Türk Ceza Kanununun

53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir

suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ... mahkum

olmamak."

96. 657 sayılı Kanun'un "Memurluğun sona

ermesi" kenar başlıklı 98. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Devlet memurlarının

...

B) Memurluğa alım şartlarından her hangi

birini taşımadığının sonradan anlaşılması veya memurluk sırasında bu şartlardan

her hangi birini kaybetmesi;

..."

B. Uluslararası

Hukuk

1. Birleşmiş

Milletler Belgeleri

97. 26/8/1985 ve 6/9/1985 tarihleri arasında Milano’da

toplanan suçların önlenmesi ve suçluların ıslahı üzerine Yedinci Birleşmiş

Milletler (BM) Kongresi'nin tavsiyesi ile BM Genel Kurulu tarafından 29/11/1985

tarihli ve 40/34 sayılı kararla kabul edilen Suçtan ve Yetki İstismarından

Mağdur Olanlara Adalet Sağlanmasına Dair Temel Prensipler Bildirisi'nde;

- Suç mağdurlarının uluslararası ve ulusal düzeyde

adalete ulaşmaları ve adil muamele görmeleri,

-Zararlarının giderilmesi, tazminat ve yardım için

tedbirler alınması tavsiyelerine diğerlerinin yanında yer verilmiştir.

98. Kolluk Görevlileri Tarafından Zor ve Ateşli Silah

Kullanılması Hakkında Temel İlkelerin BM Suçun Önlenmesi ve Suçluların

Islahı Sekizinci Kongresi, Havana, 27/8/1990-7/9/1990, BM, A/CONF.144/28/Rev.1,

1990, s. 112-115, ilgili kısmı şöyledir:

"

...

1. Kamu yetkilileri ve emniyet

makamları, kanun adamlarının kişilere karşı zor ve silah kullanmaları hakkında

yasalar çıkarıp düzenlemeler yaparlar ve bunları yerine getirirler.

Hükümetler ve kolluk kuvvetleri bu tür

kurallar koyup düzenlemeler yaparlarken, zor ve silah kullanma ile bağlantılı

olan ahlaki sorunları her zaman göz önünde tutarlar.

…

18. Hükümetler ve kanunen yetkili

kuruluşlar, bütün kanun adamlarının uygun bir eleme usulüne göre göreve

seçilmelerini, görevlerini etkili bir biçimde yerine getirmeleri için gerekli

olan ahlaki, psikolojik ve fiziksel niteliklere sahip olmalarını ve sürekli ve

tam bir mesleki eğitim almalarını sağlar. Bu kişilerin bu görevlere sürekli

uygunluk içinde olup olmadıkları periyodik olarak denetlenir.

...

20. Hükümetler ve kanunen yetkili

kuruluşlar, kanun adamlarının eğitiminde, özellikle soruşturma sürecinde polis

ahlakı ve insan hakları konularına, zor ve silah kullanmaktansa çatışmaları

barışçıl bir biçimde çözüme kavuşturma, kalabalıkların davranışlarını anlama,

ikna, müzakere ve arabulma gibi yöntemler de dâhil, çeşitli alternatif yöntemler

kullanma ve ayrıca zor ve silah kullanılmasını kısıtlama amacıyla teknik

araçların kullanılmasına özel bir önem verirler. Kanunen yetkili kuruluşlar,

eğitim programlarını ve işleyiş usullerini somut olaylar ışığında yeniden

değerlendirirler.

…"

99. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, İşkence ve Diğer

Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde

Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin El Kılavuzu’nun (İstanbul Protokolü)

birinci ekinin 2. maddesi şöyledir:

"Devletler, işkence ve kötü

muamele şikayetleri ve bildirimlerinin, anında ve etkili bir biçimde

soruşturulmasını sağlamakla yükümlüdürler. Açık bir şikâyetin olmadığı

durumlarda bile işkence ve kötü muamele yapıldığına ilişkin belirtiler varsa,

soruşturma yapılmalıdır. Soruşturmayı yürütenler, bu tür olayların faili

olduğundan şüphelenilen kişiler ve onların hizmet ettiği kurum ve kuruluşlardan

bağımsız, soruşturma yürütebilecek vasıfta, tarafsız kişiler olmalıdır. Bu

kişilerin tarafsız tıp uzmanlarına veya konuyla ilgili diğer uzmanlara erişim

veya bu tür uzmanları çağırma yetkileri olmalıdır. Soruşturmalar yürütülürken,

en yüksek profesyonel standartlara uygun yöntemler kullanılmalı ve soruşturma

sonuçları kamuya açıklanmalıdır."

2. Avrupa

Konseyi Belgeleri

a. Yaşam Hakkı

Yönünden

100. Sözleşme'nin "İnsan haklarına saygı

yükümlülüğü" kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

"Yüksek Sözleşmeci Taraflar kendi

yetki alanları içinde bulunan herkesin, bu Sözleşme'nin birinci bölümünde

açıklanan hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlarlar"

101. Sözleşme'nin "Yaşam hakkı" kenar

başlıklı 2. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"1. Herkesin yaşam hakkı yasayla

korunur...

2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde

mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonucunda meydana gelmişse, bu

maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:

a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı

korunmasının sağlanması;

b) Bir kimsenin usulüne uygun olarak

yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun tutulan bir kişinin kaçmasını

önleme;

c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya

uygun olarak bastırılması."

102. AİHM'e göre kamu görevlilerinin güç kullanması

sonucu gerçekleştiği iddia edilen ölüm olaylarının şüphesiz devletin sahip

olduğu hiçbir bireyin yaşamına son vermemeye ilişkin negatif yükümlülüğü

kapsamında incelenmesi gerekmektedir. AİHM'e göre Sözleşme'nin 2. maddesi bir

bütün olarak esasen bir kişinin kasten öldürülmesinin kabul gördüğü durumları

değil istenmeyen sonuç olarak ölüme sebep olan güç kullanımının kabul

gördüğü durumları tanımlamaktadır. Bununla birlikte güç kullanımı, Sözleşme'nin

2. maddesindeki amaçlara ulaşılmasına yönelik gerçekleştirilmiş olsa da

kesinlikle gerekli olandan fazla olamaz. Bu bağlamda Sözleşme'nin 2.

maddesinin ikinci fıkrasındaki "kesinlikle gerekli" ifadesi,

normalde Sözleşme'nin 8. ve 11. maddeleri kapsamında demokratik bir toplumda

gereklilik belirlenirken geçerli olan gereklilik testinden daha katı ve

zorlayıcı testin kullanılması gerektiğini ifade eder. Özellikle kullanılan güç,

maddenin bentlerindeki amaçlara ulaşılmasıyla kesinlikle orantılı olmalıdır (McCann/Birleşik

Krallık [BD], B. No: 18984/91, 27/9/1995, §§ 148, 149).

103. AİHM, negatif yükümlülüğün hem kasıtlı bir

biçimde öldürmeyi hem de kasıt olmaksızın ölümle sonuçlanan bir güç kullanımını

içerdiğini belirtmektedir (McCann/Birleşik Krallık, § 148). AİHM,

öldürme kastı olmadan fakat sonuçlarını öngörmeden ve özen göstermeden ateş

edip silah kullanma yetkisinin sınırlarını aşarak durmasını istediği araçtaki

kişiyi taksirle öldüren bir polis memurunun bu eylemini (Mehmet

Tursun/Türkiye, Mehmet Tursun ve diğerleri/Türkiye, B. No: 23307/10,

64591/11) ve yakalamak için kanuna uygun olsa da orantısız şekilde silahlı güç

kullanarak yakalanmak istenen kişinin ölümüne sebebiyet veren bir başka polis

memurunun eylemini (Kasap ve diğerleri/Türkiye, B. No: 8656/10,

14/1/2014) negatif yükümlülük kapsamında incelemiştir. AİHM başka bir olayda,

maktulün vücudunun hayati olmayan diğer bölgelerine isabet aldığında ölüm

meydana gelebilecek sırt bölgesine ateş ederek silah kullanma yetkisini bu

şekilde orantısız olarak aşan, aynı zamanda maktulün yakalanması için öldürücü

olmayan alternatif yöntemleri de kullanmayan jandarma görevlilerinin taksirle

öldürme oluşturan eylemlerini aynı şekilde negatif yükümlük kapsamında

incelemiştir (Fadime ve Turan Karabulut/Türkiye, B. No: 23872/04,

27/5/2010).

104. AİHM'e göre 2. madde, Sözleşme'nin en temel

hükümlerinden biridir ve Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların ana

değerlerinden yaşam hakkını korumaktadır. AİHM, yaşam hakkının ihlal edildiğine

ilişkin iddianın en dikkatli biçimde incelemeye tabi tutulması gerektiği

görüşündedir. AİHM'e göre devlet görevlilerinin güç kullanımına ilişkin

davalarda yalnızca güç kullanan devlet görevlisinin eylemleri değil aynı

zamanda ilgili hukuksal veya düzenleyici sistem ile eylemin planlanması ve

kontrolü dâhil olayı çevreleyen faktörlerin gözönünde bulundurulması

gerekmektedir (Nachova ve diğerleri/Bulgaristan [BD], B. No: 43577/98,

43579/98, 6/7/2005, § 93).

105. Bunun yanında devletler, görevlilerin yüksek düzeyde

mesleki yeterliliğe sahip olmalarını sağlamalı ve uygulanan kriterleri

karşıladıklarından emin olmalıdır. Özellikle ateşli silahların emanet edildiği

kolluk kuvveti mensuplarına gerekli eğitim verilmeli, bu kişilerin seçiminde

özenli davranılmalıdır (Saso Gorgiev/Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti, B.

No: 49382/06, 19/4/2012, § 51).

106. AİHM, güvenlik güçleri tarafından ölümcül bir gücün

kullanılmasının belirli -Sözleşme'nin 2. maddesinde düzenlenen- durumlarda

haklı görülebileceğini belirtmektedir. Bununla birlikte AİHM'e göre son çare

olarak kullanılabilecek güç kesinlikle gerekli olandan daha fazla olmamalı

ve yaşam hakkının niteliği gözönünde bulundurulduğunda can kaybının haklı

görülebileceği durumlar dar yorumlanmalıdır (Nachova ve

diğerleri/Bulgaristan, § 94).

107. AİHM, Sözleşme'nin 2. maddesini 1. maddesi ile

birlikte yorumladığında Sözleşmeci devletin yaşam hakkı kapsamındaki olay

hakkında etkili şekilde bir soruşturma yürütme yükümlülüğünün bulunduğunu kabul

etmiştir. AİHM, bu bağlamda Sözleşme'nin 1. maddesi kapsamında Sözleşmeci

devletlerin yetki alanı dâhilindeki kişilerin Sözleşme'de tanımlanan

haklarını ve özgürlüklerini koruma genel görevi ile değerlendirilen Sözleşme'nin

2. maddesindeki yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün güç kullanımı sonucunda

hayatını kaybeden kişilerin ölümünü araştırmak için etkili bir soruşturma

açılmasını dolaylı olarak gerektirdiğini belirtmektedir (McCann ve

diğerleri/BirleşikKrallık, §§ 161-163). AİHM, bu yönde incelediği McCann

ve diğerleri/Birleşik Krallık başvurusunda verdiği kararla devletin etkili

soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunduğunu ilk kez belirgin bir şekilde

karar altına almıştır. Devletin etkili soruşturma yükümlülüğü ilk kez kamu

görevlileri tarafından ölümcül güç kullanımı ile ilgili olarak

belirlenmiştir. AİHM, kamu görevlilerinin keyfî ve hukuka aykırı olarak

öldürmelerinin yasaklanmasının uygulamada etkili olabilmesi için yetkili

makamlarca ölümcül güce başvurulmasının yasallığının denetlenmesini sağlayan

bir prosedürün olması gerektiğini belirtmektedir. AİHM, bu yükümlülüğünün temel

amacının yaşam hakkını koruyan ulusal hukuktaki hükümlerin etkili bir şekilde

uygulanmasını güvence altına almak ve kamu görevlileri veya makamlarının

eylemlerinin suçlanabilmesi durumunda bu görevli ve makamların sorumlulukları

altında meydana gelen ölümler hakkında hesap vermelerini sağlamak olduğunu her

fırsatta dile getirmektedir (birçok karar arasından bkz. Al-Skeini ve

diğerleri/Birleşik Krallık [BD], B. No: 55721/07, 7/7/2011, § 163; Aktaş/Türkiye,

B. No: 24351/94, 24/4/2003, § 299). Diğer taraftan devlet görevlilerinin

kullandığı öldürücü gücün hukukiliğinin denetlenmesi için bir usul bulunmaması

hâlinde devlet görevlilerinin keyfî olarak öldürmemelerine dair genel kanuni

yasak etkisiz kalır (Armani Da Silva/Birleşik Krallık [BD], B. No:

5878/08, 30/3/2016, § 230). McCann ve diğerleri/Birleşik Krallık başvurusunda

verdiği karardan beri AİHM, bu yükümlülüğün sorumlu olduğu iddia edilen kişilerin

kamu görevlileri ya da üçüncü kişiler veya mağdurun yaralanmasının

kendisinden kaynaklı olup olmadığına bakmaksızın çeşitli durumlarda ortaya

çıktığı kanaatindedir.

108. AİHM, 2001 yılında incelediği bir başvuruda verdiği

kararda ise soruşturmanın gerekliliklerine ilişkin kriterleri belirlemiştir (Hugh

Jordan/Birleşik Krallık, B. No: 24746/94, 4/5/2001, §§ 105-109). Bu

kriterler AİHM'in tamamen yeni belirlediği kriterler, başka deyişle ilkeler

değildir. McCann ve diğerleri/Birleşik Krallık kararından beri önüne

gelen davalarda uyguladığı kriterlerin sistematikleştirilmesinden ibarettir.

AİHM, sonrasında süregelen tüm incelemelerinde bu ilkeleri somut olaylara

uygulamış; herhangi birinin yerine getirilmemiş olduğunu tespit ettiğinde yaşam

hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

109. Bu noktada AİHM'in olayda kovuşturma aşamasına

geçilmesi durumunda etkili soruşturma yürütme yükümlülüğüne ilişkin belirlediği

gerekliliklerin soruşturma aşamasının ötesine uzandığına ve karar verme

aşaması dâhil kovuşturmanın tamamının kanunla yaşamı koruma yönündeki pozitif

yükümlülüğün gereklerini yerine getirmesi gerektiğine sıkça vurgu yaptığını

hatırlatmak gerekir (pek çok karar arasından bkz. Ali ve Ayşe Duran/Türkiye,

B. No: 42942/02, 8/4/2008, § 61). AİHM, yaşam hakkını korumaya yönelik

pozitif yükümlülüğün ulusal hukuk sistemlerinin hukuka aykırı olarak bir kişiyi

öldüren ya da ölümcül yaralayanlar hakkında ceza hukukunu uygulayabilme

kapasitesini göstermesi gerektirdiğini kararlarında sıkça dile getirir (pek

çok karar arasından bkz. Nachova ve diğerleri/Bulgaristan, § 60). Öte

yandan AİHM, soruşturmadaki eksikliklerin kovuşturmada sorumlulukların ortaya

konulması kapasitesine ciddi şekilde zarar verebileceğinin de gözardı

edilemeyeceğini belirtmektedir (Ağdaş/Türkiye, B. No: 34592/97,

27/7/2004, § 102).

110. AİHM, tüm kovuşturmaların mahkûmiyet ve belirli bir

cezaya hükmedilmesiyle sonuçlanmasına yönelik mutlak bir yükümlülük

bulunmamasına rağmen ulusal mahkemelerin -kamu görevlilerinin ölüme yol açan

ihmalkârlıkları sonucu ortaya çıkan suçlar dâhil olmak üzere- kişilerin

hayatlarını sona erdiren veya tehlikeye atan suçları cezalandırmamaya hiçbir

koşulda olanak vermemesi gerektiğinin altını çizmektedir. Kamu güveninin

sürdürülmesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması ve kanunsuz eylemlere yönelik

herhangi bir hoşgörü ya da bu eylemlerde iş birliği olduğu görünümünün

önlenmesi açısından bu durum hayati önem taşımaktadır (Okkalı/Türkiye,

B. No: 52067/99, 17/10/2006; Kasap ve diğerleri/Türkiye, §§ 54-61).

111. AİHM, kamu görevlisinin karıştığı öldürme olayları

için uygun olan yaptırımların seçimlerinde ulusal mahkemelere saygı

gösterdiğini ancak eylemin vahameti ile verilen ceza arasında açık

orantısızlık olduğu durumlarda değerlendirme ve müdahale etme hususunda yetki

kullanmasının gerekli olduğunu belirtmektedir (Nikolova ve

Velichova/Bulgaristan, B. No: 7888/03, 20/12/2007, § 61). AİHM, belirtilen

yükümlülüğün yerine getirilip getirilmediğini incelemek için ulusal

mahkemelerin bu kararlara varırken hukuk sisteminin caydırıcı etkisinin

korunması ve yaşam hakkı ihlallerinin önlenmesinde oynaması gereken rolün

öneminin altının çizilmesi amacıyla Sözleşme'nin 2. maddesi uyarınca davaya

gereken önemi gösterip göstermediğini değerlendirmesi görevinin bulunduğunu

belirtmektedir (Ali ve Ayşe Duran/Türkiye, § 62).

112. AİHM ayrıca gözaltında tutulan bir kişinin kolluk

görevlilerince darbedilerek ölümüne sebep olunduğu bir olaya ilişkin olarak

yapılan başvuruda, derece mahkemesinin sanıkların verdikleri ifadeler,

soruşturma ve kovuşturmada olayların tespiti aşamasındaki cezai takibat

sırasında yetkili makamlara yardımcı oldukları gerekçe gösterilerek sanıklar

hakkındaki hapis cezalarında indirime gidilmesini, sanık kolluk görevlilerinin

yetkili Cumhuriyet başsavcılığı ile hükmü veren derece mahkemesinde hiç ifade

vermemeleri ile bunun yanında sürekli olarak aleyhlerindeki suçlamaları

reddettiklerini gözönüne aldığında takdir yetkisini, kötü muamele yaparak

ölümüne sebep olmak gibi vahim suç oluşturan bir fiilin hiçbir şekilde hoş

görülemeyeceğini göstermekten ziyade bu fiilin sonuçlarını hafifletmek için

kullandığı kanısına vardığını açıklamıştır (Ali ve AyşeDuran/Türkiye, §

68).

113. AİHM, bu bağlamda bir polis memurunun bir şüpheliyi

yakalamak isterken yetkilerini taksirle aşarak bu kişiyi öldürmesi

olayında Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşmiş 1 yıl 1 ay 10 günlük hapis

cezasını polis memurunun eylemiyle açıkça orantısız bulmuştur. AİHM ayrıca

yetersiz cezanın ertelenmesini de eleştirmiştir. AİHM, derece mahkemesinin çok

daha ağır bir ceza verme yetkisine sahip olmasına rağmen son derece hafif bir

ceza belirlemesini ve bunu dahi ertelemesini, takdir hakkını böylesi ağır bir

suça asla hoşgörüyle yaklaşılmadığını göstermek yerine suçun sonuçlarını

hafifletmek için kullandığı şeklinde değerlendirmiştir (Külah ve

Koyuncu/Türkiye, B. No: 24827/05, 23/4/2013, § 42). AİHM, yukarıda

değinilen Kasap ve diğerleri/Türkiye başvurusunda (aynı kararda bkz. §

59) taksirle öldürme suçundan suçlu bulunan polis memurunun eylemine

karşılık olarak belirlenen 1 yıl 8 aylık hapis cezasının açıklanmasının geri

bırakılmasını cezasızlık oluşturduğu gerekçesiyle ihlal nedeni olarak

görmüştür. AİHM, her ne kadar ulusal hukuk bu tür suçlara ilişkin hükümlerin

açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesini mümkün kılsa da

mahkemelerin bu konudaki takdir haklarını ciddi bir suç teşkil eden eylemin

sonuçlarını hafifletmek için kullanmamaları gerektiğini, ayrıca bu tür

uygulamaların benzer eylemlerin önlenebilmesinde caydırıcı etkiye neredeyse hiç

sahip olmadığını belirtmiştir (anılan kararda bkz. §§ 61, 62).

114. AİHM, kolluk görevlilerinin silahlı güç

kullanımlarında hukuka aykırı olarak ölüme yol açtıklarının, ihlalin açıkça

veya özü bakımından ulusal mahkemelerce tespit edilmesi hâlinde kural olarak

öldürmenin esas itibarıyla Sözleşme'nin 2. maddesini ihlal ettiğinin kabul

edildiği anlamına geldiğini belirtmekte; bu durumun kullanılan gücün

Sözleşme'nin 2. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında kesinlikle gerekli ve

orantılı olup olmadığının kendisi tarafından tespit edilmesini gereksiz

kıldığını açıklamaktadır. AİHM, belirtilen durumda incelemesinin sadece ulusal

makamların ihlale uygun ve yeterli giderim sağlayıp sağlamadığı ve buna bağlı

olarak devletin Sözleşme'nin 2. maddesindeki yükümlülüklerini usul ve esas

bakımından yerine getirip getirmediğinin belirlenmesiyle sınırlı olduğunu ifade

etmektedir (Külah ve Koyuncu/Türkiye, § 38; Kasap ve

diğerleri/Türkiye, § 56; Fadime ve Turan Karabulut/Türkiye, § 43;

aksi yöndeki değerlendirme için bkz. Özcan ve diğerleri/Türkiye B. No:

18893/05, 20/4/2010).

115. Bu tür durumlarda ödenen tazminatlar nedeniyle

hükûmetlerin mağduriyetin giderildiği itirazlarını da değerlendiren AİHM, yaşam

hakkından mahrum bırakmayla ilgili bu tür başvurularda devletlerin sorumluların

tespit edilip cezalandırılmasını sağlayacak etkili bir soruşturma yürütme

yükümlülüğü bulunduğunu her defasında hatırlatır (Al-Skeini ve

diğerleri/Birleşik Krallık, § 163; Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye [BD],

B. No: 24014/05, 14/4/2015, § 177). AİHM'e göre yaşam hakkı kapsamında etkili

yargısal sistem kurmaya ilişkin yükümlülüğün yerine getirilmesinde bu tür

olaylarda başvurucuların mağdur statülerinin sadece tazminat ödenmesi ile

telafi edilmesi söz konusu olamaz. Yetkili makamların bu tür olaylarda

izlemeleri gereken yolu tazminat ödemeye indirgemeleri, bazı durumlarda devlet

görevlilerinin fiilî dokunulmazlıkla denetimlerindeki kişilerin haklarını

istismar etmelerini mümkün kılacak; bu durumda öldürmeye ilişkin genel

yasaklar, temel önemine rağmen uygulamada etkisiz kalacaktır (Özcan ve

diğerleri/ Türkiye, § 54; Külah ve Koyuncu/Türkiye, §34). Benzer

başvurularda AİHM sürekli olarak, ölüm nedeniyle tazminatın yeterli olabilmesi

için iki tedbirin de uygulanması gerektiği değerlendirmesinde bulunmaktadır.

AİHM'e göre bu tür durumda ilk olarak yetkili makamlar tarafından sorumluların

tespit edilmesi ile cezalandırılmasını sağlayabilecek nitelikte etkili bir ceza

soruşturması yürütülmelidir. İkinci olarak ise başvurucu gerektiğinde ölümün

neden olduğu zarar nedeniyle tazminat almalı ya da en azından tazminat elde

etme imkânına sahip olmalıdır (Mehmet Tursun/Türkiye, Mehmet Tursun ve

diğerleri/Türkiye, § 56).

116. Diğer taraftan AİHM'in ulusal mahkemenin takdir

ettiği cezai yaptırımın yeterli, maddi ve manevi zararların giderilmiş olduğunu

tespit ettikten sonra mağduriyet sıfatının ortadan kalktığını değerlendirerek

kabul edilemez bulduğu başvurular bulunmaktadır. AİHM değinilen Mehmet

Tursun/Türkiye, Mehmet Tursun ve diğerleri/Türkiye (aynı kararda

bkz. § 59) başvurusunda; polis memurunun silah kullanımını 5237 sayılı Kanun'un

24. maddesi gereğince hukuka uygun bulmakla birlikte silahını dikkatsizce

kullanarak ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran nedende sınırı taksirle aştığını

kabul edip ceza veren ulusal mahkemenin takdir ettiği 2 yıl 1 aylık hapis

cezasını olayın şartlarına göre uygun ve yeterli bulmuştur. AİHM bunun yanında

ulusal mahkemenin kararının gerekçesinde yaşam hakkının ihlal edildiğinin

açıkça ifade edildiğini, mağdurların durumuna benzer başvurularda bizzat

kendisinin belirlediği tazminatlarla uyumlu maddi ve manevi tazminatların

verildiğini, polis memurunun on ay süreyle kademe ilerlemesinin durdurulması

disiplin cezası aldığını belirterek yetkili makamlarca yaşam hakkının ihlal

edildiğinin tespit edildiği ve ihlale ilişkin mağduriyetin bu şekilde ortadan

kaldırıldığı gerekçesiyle başvuruyu kabul edilemez bulmuştur (aynı kararda bkz.

§§ 61, 65).

b. Kötü Muamele

Yasağı Yönünden

117. Sözleşme'nin "İşkence yasağı" kenar

başlıklı 3. maddesi şöyledir:

“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı

ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”

118. AİHM Sözleşme'nin 3. maddesi ile ilgili

içtihatlarında kötü muamele yasağının demokratik toplumların en temel değeri

olduğunu vurgulamıştır. Terörizmle ya da organize suçlarla mücadele gibi en zor

şartlarda dahi Sözleşme'nin güvenlik güçlerini, mağdurların davranışlarından

bağımsız olarak işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlerden

men ettiği belirtilmiştir. Sözleşme'nin 15. maddesinde belirtilen toplum

hayatını tehdit eden kamusal tehlike hâlinde dahi kötü muamele yasağının

istisnasına yer verilmediği, içtihatlarda hatırlatılmıştır (Selmouni/Fransa [BD],

B. No: 25803/94, 28/7/1999, § 95; Labita/İtalya [BD], B. No: 26772/95,

6/4/2000, § 119).

119. Öte yandan bir muamele veya cezanın kötü muamele

olduğunu söyleyebilmek için eylemin minimum ağırlık eşiğini aşması

beklenir (Raninen/Finlandiya, B. No: 20972/92, 16/12/1997, § 55;

Erdoğan Yağız/Türkiye, B. No: 27473/02, 6/3/2007, §§ 35-37; Gafgen/Almanya

[BD], B. No: 22978/05, 1/6/2010, §§ 88-90; Costello-Roberts/Birleşik

Krallık, B. No: 13134/87, 25/3/1993, § 30). Değerlendirmeye alınacak bu

unsurlara muamelenin amacı ve kastı ile ardındaki saik de eklenebilir (Aksoy/Türkiye,

B. No: 21987/93, 18/12/1996, § 64; Eğmez/Kıbrıs, B. No: 30873/96,

21/12/2000, § 78; Krastanov/Bulgaristan, B. No: 50222/99, 30/9/2004, §

53).

120. AİHM, Sözleşme'nin 3. maddesinin tartışılabilir ve

makul şüphe uyandıran kötü muamele iddialarının etkili biçimde soruşturma

yükümlülüğü getirdiğine dikkat çekmektedir (Labita/İtalya, § 131;

Tepe/Türkiye, B. No: 31247/96, 21/12/2004, § 48). AİHM’in içtihadında

tanımlanan etkinlik için minimum standartlar soruşturmanın bağımsız, tarafsız,

kamu denetimine açık olmasını ve yetkili makamların titizlikle ve çabuklukla

çalışmasını gerektirmektedir (Mammadov/Azerbaycan, B. No: 34445/04,

11/1/2007,§ 73; Çelik ve İmret/Türkiye, B. No: 44093/98, 26/10/2004, §

55).

121. Devletin bireyleri kötü muameleye karşı koruma

yükümlülüğü, sadece esasa ilişkin boyutu değil usule ilişkin boyutu da

içermektedir. Usule ilişkin yükümlülükler, Sözleşme’de düzenlenen hakların

teorik olmayıp etkili ve uygulanabilir olmasının zorunlu bir sonucudur. Aksi

takdirde kötü muamele yasağının kamu görevlileri tarafından ihlal edildiğine

ilişkin iddiaların soruşturulması, kötü muamele yasağının temel ve mutlak

niteliğine rağmen uygulamada etkisiz kalacak ve kamu görevlilerinin cezasız

kalmasına yol açacaktır (Assenov ve diğerleri/Bulgaristan, B. No: 24760/94,

28/10/1998, § 102; Labita/İtalya, §§ 131-136).

122. AİHM'in kolluk görevlilerinin eylemleri sonucunda

meydana gelen ölüm olaylarına ilişkin olarak yapılan bazı başvuruları hem kötü

muamele yasağı hem de yaşam hakkı kapsamında incelediği özel durumlar da söz

konusu olmuştur. Bu duruma tipik örnek olarak verilebilecek olaylar genellikle

fiziksel saldırı, başka deyişle darp sonucu gerçekleşen ölümlerdir (Kişmir/Türkiye,

B. No: 27306/95, 31/5/2005; Nafiye Çetin ve diğerleri, B. No: 19180/03,

7/4/2009; Ali ve Ayşe Duran/Türkiye). AİHM, söz konusu başvurularda

gözaltındayken kolluk görevlileri tarafından darbedilip öldürülen kişilerin

yakın akrabalarının başvurularını hem yaşam hakkı hem de kötü muamele yasağı

kapsamında incelemiş ve söz konusu hak ve yasağın ihlal edildiğine karar

vermiştir. Bununla birlikte AİHM, benzer olaya -gözaltında işkenceye maruz

kalarak öldürülme- ilişkin bir başvuruda önce yaşam hakkı kapsamında bir

inceleme yaparak ihlal sonucuna ulaşmış ve işkence yasağına ilişkin şikâyeti

kabul edilebilir nitelikte bulmakla birlikte yaşam hakkının ihlali sonucuna

varırken dayandığı gerekçeleri dikkate alarak esasa ilişkin ayrı bir inceleme

yapılmasına gerek olmadığı sonucuna varmıştır (Yeter/Türkiye, B. No:

33750/03, 13/1/2009). AİHM ayrıca gözaltına alınan kişilerin gözaltı sırasında

ölmeleri veya gözaltı sırasında yaralandıktan sonra kaldırıldıkları sağlık

kuruluşunda hayatlarını kaybetmeleri nedeniyle bu kişilerin yakınlarınca

yapılan bazı başvurularda, devletin başvurucuların yakınlarının ölümünden

sorumlu olduğunu kabul ederek yaşam hakkı kapsamında bir inceleme yapmış ancak

kamu görevlilerinin darp fiilleri nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal

edildiği iddiaları yönünden ayrı bir inceleme yapılmasına gerek görmemiştir (Tais/Fransa,

B. No: 39922/03, 1/6/2006, § 111; Yurtsever ve diğerleri/Türkiye, B. No:

22965/10, 8/7/2014, § 82).

123. AİHM ayrıca kamu görevlilerinin kötü muamele

oluşturan eylemlerinin şikâyet konusu edildiği başvurularda da yaşam hakkı

kapsamında yapılan başvurularda olduğu gibi kötü muamele failleri hakkında HAGB

kararı verildiği hâllerde aynı gerekçelerle bu durumun cezasızlığa yol açtığı

gerekçesiyle kötü muamele yasağının ihlal edildiğine karar vermektedir (Eski/Türkiye,

B. No: 8354/04, 5/6/2012, § 36; Taylan/Türkiye, B. No: 32051/09,

3/7/2012, §§ 26, 46). Bununla birlikte AİHM, kötü muamelenin faillerine

disiplin cezası verilmesinin söz konusu yasağın caydırıcı etkisiyle bir

bağının bulunduğunu da sıkça ifade etmektedir. AİHM ayrıca bir kamu

görevlisinin kötü muamele içeren suçla suçlanması durumunda soruşturma ve

kovuşturma aşamasında görevden uzaklaştırılması gerektiğinin ve mahkûm edilmesi

durumunda ise meslekten ihraç edilmesinin önemine de dikkat çekmiştir (Abdulsamet

Yaman/Türkiye, B. No: 32464/96, 2/11/2004, § 55; Eski/Türkiye, §

34).

124. Diğer taraftan AİHM'e göre bireysel başvurudaki mağdur

kavramı, davada menfaat veya dava ehliyeti gibi kurallardan bağımsız şekilde

yorumlanır (Gorraiz Lizarraga ve diğerleri/İspanya, B. No: 62543/00,

10/11/2004, § 35). Ayrıca mağdur kavramının yorumu günümüzde değişime tabi olup

mağduriyet kavramı aşırı biçimcilikten uzak şekilde uygulanmalıdır (Gorraiz

Lizarraga ve diğerleri/İspanya, § 38).

125. AİHM, Sözleşme'nin 3. maddesi kapsamında yapılan

bireysel başvurularda aile bireylerinin kendileri bakımından da başvurularının

kabul edilebilmesi için somut olayda iddia edilen eylemler nedeniyle

yaşadıkları duygusal çöküntüden daha farklı bir boyut kazandıran özel

faktörlerin varlığının gerekliliğine vurgu yapmaktadır. AİHM'e göre bu şikâyetlerin

incelenmesinde aile bağları ile aile bireylerinin ilişkilerinin özel durumuna

ve söz konusu olaylara ne kadar tanık olduklarına belirgin bir ağırlık

verilmesi gerekmektedir (Çakıcı/Türkiye, B. No: 23657/94, 8/7/1999, §

98). AİHM zorla kaybedilme ve kayıp kişilerin gözaltında kötü muameleye maruz

kaldığı iddialarını içeren başvurularda aile üyeleri bakımından ortaya

çıkabilecek bir ihlalin temelinde kayıp olayının kendisinin değil ulusal

makamların bu olaya tepkilerinin ve yaklaşımlarının yer aldığını belirtmektedir

(Çakıcı/Türkiye, § 98).

126. AİHM bu tür şikâyetleri incelediği başvurularda

hakları ihlal edilen kişinin aile üyelerinin olaydan dolayı ruhsal çöküntü ve

üzüntü yaşamalarının kaçınılmaz bir sonuç olduğunu, Sözleşme'nin 3. maddesinin

bu kişiler bakımından ihlal edilebilmesi için söz konusu durumun yeterli

olmadığını, aile üyelerinden birinin mağdur olup olmamasının yaşadıkları

duygusal çöküntüden farklı bir boyut kazandıracak özel faktörlerin başvuruda

var olup olmadığına bağlı olduğunu ifade etmektedir (Çakıcı/Türkiye, §

98). AİHM, ciddi insan hakkı ihlallerinin aile üyeleri üzerindeki psikolojik

etkisini kabul etmekle birlikte mağdurun yakınları için kötü muamele yasağı

kapsamında ayrı değerlendirme yapılabilmesi için anılan etkiyi ihlalin

kendisinden kaynaklanan kaçınılmaz duygusal acının ötesine taşıyan birtakım

özel faktörlerin olması gerektiğini vurgulamaktadır (Salakhov ve

Islyamova/Ukrayna, B. No: 28005/08, 14/06/2013, § 199).

127. Öte yandan AİHM'e göre bir ihlalin mağduru olduğu

iddia edilen bir kişinin başvurunun yapılmasından önce ölmüş olması hâlinde

gerekli hukuki menfaati bulunan kişinin ölen kişinin en yakın akrabası olarak

ölüm veya kaybedilmeye ilişkin şikâyetlerini ileri sürdüğü bir başvuruda

bulunma hakkı vardır (Varnava ve diğerleri/Türkiye [BD], B. No:

16064/90, 16065/90..., 18/9/2009, § 112). Bunun gerekçesi, iddia edilen ihlalin

niteliği ve Sözleşme sisteminin en temel hükümlerden birinin etkin bir şekilde

uygulanmasına ilişkin değerlendirmeler ile belirlenen özel durumdur (Fairfield/Birleşik

Krallık (k.k.), B. No: 24790/04, 8/3/2005).

128. AİHM ayrıca Sözleşme’nin yaşam hakkını güvence

altına alan 2. maddesi kapsamında meseleler gündeme getiren ölüm veya

kaybedilme olayıyla yakından bağlantılı olması koşuluyla kişilerin ölen ya da

kaybedilen akrabaları adına kötü muamele yasağıyla ilgili olarak başvuruda

bulunabilmelerine onay vermektedir (Khayrullina/Rusya, B. No: 29729/09,

19/12/2017, §§ 86-107). Öte yandan AİHM (Can ve diğerleri/Türkiye

((k.k.), B. No: 59683/12, 15/12/2020, §§ 25-28) başvurusunda ölenin kötü

muameleye ve psikolojik baskıya maruz kaldığı, ileri sürülen hakların devredilemez

haklar kategorisinde olduğu, ölen kişinin akrabalarının mağdur olarak

değerlendirilemeyeceği sonucuna varmıştır. AİHM'e göre benzer ihlal

iddialarının incelenebilmesi için başvurucuların basit bir maddi menfaatin yanı

sıra iç hukuktaki yargılamaların başvurunun incelenmesini gerekli kılar

nitelikte sonuçlanması gibi üstün bir manevi menfaate sahip olduklarını veya

önemli bir genel menfaat gibi başkaca zorlayıcı nedenlerin bulunduğunu

kanıtlamaları gerekir (Can ve diğerleri/Türkiye, § 26, Karpylenko/Ukrayna,

B. No: 15509/12, 11/2/2016, §106).

V. İNCELEME VE

GEREKÇE

129. Anayasa Mahkemesinin 26/5/2022 tarihinde

yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların

İddiaları ve Bakanlık Görüşü

130. Başvurucular;

i. Kolluk görevlilerinin Gezi Parkı olaylarında

yakaladıkları göstericileri görev ve yetkilerinin kapsamı gereğince yetkili

adli makamlara teslim etmek yerine darbederek ağır nitelikte yaraladıklarını

hatta bu göstericilerden bazılarının darp sonucu ölümüne sebebiyet

verdiklerini, başvuruya konu somut olayda da yakınlarının bu tür bir saldırı

sonucunda öldürüldüğünü, olaya karışan kolluk görevlileri ve görevlilerle

birlikte hareket eden kişilerin, yakınlarını da cezalandırma amacıyla

darbederek öldürme kastıyla hareket ettiklerini,

ii. Olayda kolluk görevlilerinin saldırıyı

gerçekleştirdikleri gibi kamu görevlisi olmayan diğer kişilerin saldırılarını

da engellemeyip yakınlarının hayatını ve vücut bütünlüğünü korumadıklarını,

iii. Eskişehir Valisi'nin kolluk görevlilerinin suçlarını

örtbas etmeyi amaçlayan açıklamalar yaptığını, bu açıklamalardan cesaret alan

faillerin de olaydan sonra olayın yaşandığı sokakta bulunan işyerlerindeki

kameraların kayıtlarını sildiğini,

iv. Olaya ilişkin soruşturmanın Emniyet Müdürlüğü

görevlilerince yürütülüp delillerin olayın faili polis memurları ile aralarında

kurumsal bağ bulunan memurlarca toplandığını, ayrıca delilleri toplama

işlemlerinin jandarma birimlerince yürütülmesine ilişkin taleplerinin de

reddedildiğini,

v. Soruşturmanın kolluk amirlerini kapsayacak şekilde

genişletilmediğini oysa kolluk görevlileri olan faillerin kendilerine verilen

emirleri yerine getirdiğini,

vi. Kovuşturma süreci yaşanırken siyasilerin olayı

anımsatacak şekilde esnaflara ilişkin bazı açıklamalar yapmasının kovuşturmanın

sonucunu etkilemeye yönelik olduğunu,

vii. Kamu davalarının genel uygulama değil bir istisna

olması gereken naklinin -özellikle güvenlik güçlerinin karıştığı olaylar

bakımından- rutin bir uygulama hâline geldiğini, somut olayda da bağımsız ve

tarafsız bir yargılama yapılmasının önüne geçilmesi için davanın nakledildiğini

oysa Eskişehir'in aynı tarihlerde başka davalar için güvenli görüldüğünü,

Eskişehir Adliyesinin çevresinde olayın sorumlularının belirlenebilmesinin

sağlanması amacıyla gerçekleştirilen barışçıl nitelikteki eylemlerin kamu

güvenliğini bozucu olarak nitelendirilmesinin gerçeği yansıtmadığını, nakil

kararının gerekçeden yoksun olup gerekçede sadece nakil bakımından değil naklin

hangi sebeple Kayseri'ye yapıldığı konusunda bir açıklama da bulunmadığını,

viii. Yakınlarının işkence edilerek öldürülmesine rağmen

kovuşturma sonucunda takdir edilen cezaların benzer öldürmelerin engellenmesi

için gereken caydırıcılıktan çok uzak olduğunu, olayın kolluk görevlisi olan

faillerinden H.E.ye verilen yetersiz cezanın açıklanmasının geri bırakılmasının

bile söz konusu olduğunu, olaya karıştığı sabit olan, aksine kanaat getirilse

dahi diğer kişilerin eylemlerine göz yumduğu açık olan polis memuru Ş.G.nin

beraatine hukuka aykırı olarak karar verildiğini,

ix. Olaya karışan kolluk görevlilerinin disiplin hukukuna

göre herhangi bir ceza ile karşı karşıya kaldıklarına ilişkin bir bilginin

belgelerde bulunmadığını,

x. Olay nedeniyle yaşadıkları acının;

- Olayın görüntülerinin/haberinin medyada yer alması,

- Yakınlarının insanlık dışı bir eylemle öldürülmesi,

ayrıca 38 gün yaşam savaşı verip bu süre içinde sağlığının her geçen gün kötüye

gidişine tanıklık etmeleri,

- Kamu davasının gerekçeden yoksun şekilde başka yere

nakledilmesi nedeniyle gerçekleştirilen her duruşma için uzun bir yol katetmek

zorunda kalmaları,

- Soruşturma ve kovuşturmanın etkililikten uzak oluşu,

delillerin karartılmasına yönelik çabalar, kovuşturma sonucunda yetersiz

cezalara hükmedilmesi, bir sanık hakkında beraat kararı verilmesi ile süreç

içinde sanıkların tutukluluklarına son verilmesi,

- Olayın faillerinin pişmanlık sergilemek bir tarafa

görevlerinin gerekliliklerini yerine getirdikleri yönündeki açıklamaları hatta

kendilerini hedef alan bazı saldırgan tutumları nedeniyle olayın katlanılamaz

hâle gelmesinden dolayı olayda kendileri bakımından da kötü muamele yasağının

ihlal edildiğini,

xi. Yakınlarının ölümünden sorumlu kolluk görevlilerinin

bu saldırısının toplantılara ve gösterilere yapılan saldırıların bir parçası

olduğunun açık olduğunu, bu itibarla saldırının aynı zamanda toplantı ve

gösteri yürüyüşü hakkına bir müdahale olduğunu belirterek kötü muamele

yasağı ile yaşam, adil yargılanma, etkili başvuru ve toplantı ve gösteri

yürüyüşü düzenleme haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

131. Bakanlık görüşünde 28/11/2018 tarihinde yapılan,

Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2018/34734 numaralı başvurunun konu edildiği

9/7/2018 tarihli kararının başvurucular vekili tarafından 25/9/2018 tarihinde

UYAP'tan öğrenilmesine rağmen başvurunun otuz günlük süreden sonra yapılması

nedeniyle süre aşımından kabul edilemez olduğunun değerlendirildiği, diğer

taraftan ölüm olayı nedeniyle İdare Mahkemesince hükmedilen tazminatların Ali

İsmail Korkmaz'ın yakınları olan başvuruculara ödenmesi dolayısıyla somut

olayda mağduriyetlerin giderildiğinin düşünüldüğü ifade edilmiştir.

132. Bakanlık görüşünde ayrıca barışçıl niteliğini

kaybedip şiddet eylemlerine dönüşen ve ülke geneline yayılan olaylar nedeniyle

bozulan kamu düzeninin, bireylerin can ve mal güvenliklerinin sağlanmasının

elzem olduğu, kolluk görevlilerinin sahip oldukları imkânları bu amaca

özgülediklerinde bu amacın yaşam hakkının korunması olduğunda ve bu amacı

gerçekleştirmede sergilenen titizliğin tüm süreçte korunduğunda bir tereddüt

bulunmadığı, gösterilen her türlü çabaya rağmen başvuruya konu olay dâhil bazı

olaylarda üzücü birtakım gelişmelerin yaşandığı, bununla birlikte olayların

yoğunluğu gözetildiğinde az sayıdaki bu türden olayın sorumluluğunun devlete

yüklenemeyeceği ifade edilmiş; yetkili organların ellerindeki her imkânı kamu

düzeninin yeniden sağlanması ile diğer bireyler ve göstericilerin hayatlarının

korunması hedefi doğrultusunda azami ölçüde seferber ettiğinin

değerlendirildiği belirtilmiştir.

133. Bakanlık görüşünde ayrıca Ali İsmail Korkmaz'ın

ölümü hakkında yürütülen soruşturmanın etkililiğine ilişkin olarak bazı değerlendirmelere

yer verilmiş; başvurucuların soruşturmaya üst düzey kamu görevlilerinin dâhil

edilmesi gerektiği iddiasının açıkça dayanaktan yoksun olduğu, olayın

gerçekleşmesi ile üst düzey kamu görevlilerinin talimatları arasında ceza

hukuku bağlamında bir illiyet bağının bulunmadığı, bulunduğunu savunulabilir

kılan bilgi ve belgenin varlığının da başvurucular tarafından ileri

sürülmediği, varlığı iddia edilen müdahale talimatının kolluk görevlilerinin

yetkisini aşacak, suç oluşturacak nitelikte hareket etmelerine yönelik olduğuna

ilişkin herhangi bir somut kanıtın gösterilmediği ifade edilmiştir. Görüşte;

söz konusu ceza muhakemesinin yetkili makamlarca yerine getirilmesi gereken tüm

yükümlülüklerin eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesiyle birlikte etkili

biçimde yürütüldüğü, yetkili adli makamlarca ulaşılan hukuki

değerlendirmelerden ayrılmayı gerektirir bir nedenin de bulunmadığının

düşünüldüğü, sanıklardan yalnızca biri hakkındaki kısa süreli hapis cezası

hükmünün açıklanmamasının -bu konudaki aksi yöndeki Anayasa Mahkemesi

içtihadının farkında olunmasına rağmen- ceza muhakemesinin etkili olmadığı

sonucuna ulaşılmasına tek başına olanak vermediği ifade edilmiştir.

134. Başvurucular, Bakanlık görüşüne cevaplarında

öncelikle tazminat almalarıyla ilgili olarak bir açıklamada bulunmuştur.

Başvurucular, açtıkları tam yargı davası gerekçe gösterilerek mağduriyetlerinin

giderildiğinin söylenemeyeceğini, destekten yoksun kalma zararını da içeren

zararlarının giderilmesine konu ve idare hukuku kuralları çerçevesinde ele

alınan idari yargıdaki bu davanın yakınlarının öldürülmesine ilişkin ceza

muhakemesi ile Anayasa ve Sözleşme'de korunan yaşam hakkı ve kötü muamele

yasağı kapsamında devletin yükümlülüklerinin ihlal edildiği iddialarını içeren

başvurularıyla bir ilgisinin bulunmadığını belirtmiştir.

135. Başvurucular Bakanlık görüşüne karşı cevaplarında

ayrıca 2018/34734 sayılı başvurularına konu Yargıtay 1. Ceza Dairesinin onama

kararını vekillerinin 25/11/2018 tarihinde öğrendiğini ve öğrendikten sonra

süresi içinde (28/11/2018 tarihinde) bireysel başvurularını yapmaları nedeniyle

bu başvurularında süre aşımının söz konusu olmadığını ifade etmiştir.

136. Başvurucular Bakanlığın görüşündeki diğer hususlara

ilişkin olarak ise öz olarak yukarıda açıklanan iddialarını yinelemiş;

ihlallerin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasına

karar verilmesini, davanın Eskişehir mahkemelerinde görülmesinin Kayseri 3.

Ağır Ceza Mahkemesince yapılan işlemlerin yeniden yapılmasını zorunlu

kılacağından ve bu durumun kendileri için ayrı bir elem yaratacağından kamu

davasının nakli konusunda keyfîliği önleyici ve bu konuda yol gösterici bir

karar verilmesi şartıyla ihlal kararının ihlalin sonuçlarının ortadan

kaldırılması amacıyla Eskişehir mahkemelerine değil Kayseri 3. Ağır Ceza

Mahkemesine gönderilmesini talep etmiştir.

B. Değerlendirme

1. İddiaların

Nitelendirilmesi ve İncelemenin Kapsamı Yönünden

137. Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve

manevi varlığı” kenar başlıklı 17. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Herkes, yaşama, ... hakkına

sahiptir.

...

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz;

kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.

Meşru müdafaa hali, yakalama ve

tutuklama kararlarının yerine getirilmesi, bir tutuklu veya hükümlünün

kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetim veya

olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında

silah kullanılmasına kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlarda meydana gelen

öldürme fiilleri, birinci fıkra hükmü dışındadır.”

138. Anayasa’nın "Devletin temel amaç ve

görevleri" kenar başlıklı 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Devletin temel amaç ve görevleri,

... kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet

ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal

engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli

şartları hazırlamaya çalışmaktır."

139. Anayasa’nın "Temel hak ve hürriyetlerin

kullanılmasının durdurulması" kenar başlıklı 15. maddesinin ikinci

fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

"Birinci fıkrada belirlenen

durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler

dışında, kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne

dokunulamaz; ...."

140. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından

yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki

tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013,

§ 16). Başvurudaki iddialar; Ali İsmail Korkmaz'ın darbedilip öldürülmesi,

toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının ihlal edilmesi ile olaya ilişkin ceza

muhakemesinin etkili olmamasıdır. Dolayısıyla başvuruda ceza muhakemesinin

etkisizliği yaşam hakkı ve kötü muamele yasağının yanında aynı zamanda adil

yargılanma hakkı ile ilişkilendirilip bu hak kapsamında da nitelendirilerek

ileri sürülmüşse de bu iddiaların kötü muamele yasağı ve yaşam hakkının maddi

ve usule ilişkin boyutları kapsamında ele alınmasının uygun ve gerekli olduğu

sonucuna varılmıştır. Bununla birlikte başvuruda kötü muamele yasağı ve yaşam

hakkının usule ilişkin boyutları incelendiği için söz konusu yasak ve hakla

bağlantı kurularak ileri sürülen etkili başvuru hakkının ihlal edildiği

iddialarının ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varılmıştır.

141. Diğer taraftan olay ve olgular ile yargısal

mercilerin değerlendirmeleri dikkate alınarak Ali İsmail Korkmaz'a kötü

muamelede bulunulduğu, öldürmeme yükümlülüğünün ihlal edildiği ve olayla ilgili

ceza muhakemesinin etkililikten uzak yürütüldüğü şikâyetlerinin ceza

muhakemesinde sanık konumundaki polis memuru H.E. ile diğer sanıklar bakımından

ayrı ayrı değerlendirilmesi, bu değerlendirmede H.E. hakkındaki iddiaların

sadece kötü muamele yasağı, diğer sanıklar hakkındaki iddiaların ise yaşam

hakkı ile kötü muamele yasağı kapsamında ele alınmasının gerektiği sonucuna

varılmıştır. Bunun yanında Ali İsmail Korkmaz'ın yakınlarının olayda ölenin

toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiği ile ölümle sonuçlanan

bu olay ve olayın ardından yaşanan ilgili sürecin kendileri bakımından da kötü

muamele oluşturduğuna ilişkin iddialarının ayrıca incelenmesi gerektiği

kanaatine varılmıştır.

2. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

a. Genel Olarak

142. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa

Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un "Bireysel

başvuru hakkına sahip olanlar" kenar başlıklı 46. maddesinin (1)

numaralı fıkrası şöyledir:

"Bireysel başvuru ancak ihlale yol

açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir

hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilir."

143.

6216 sayılı Kanun'un 46. maddesinde

kimlerin bireysel başvuru yapabileceği sayılmış olup anılan maddenin (1)

numaralı fıkrasına göre bir kişinin Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda

bulunabilmesi için üç temel ön koşulun birlikte bulunması gerekmektedir.

Bu ön koşullar, başvuruya konu edilen ve ihlale yol açtığı ileri sürülen kamu

gücü eylem veya işleminden ya da ihmalinden dolayı başvurucunun güncel bir

hakkının ihlal edilmesi, bu ihlalden dolayı kişisel olarak ve doğrudan

etkilenmiş olması ve bunların sonucunda başvurucunun kendisinin mağdur olduğunu

ileri sürmesidir (Fetih Ahmet Özer, B. No: 2013/6179, 20/3/2014, § 24).

144. Bireysel başvuru yolunu işletebilecekler esas

itibarıyla doğrudan mağdur sıfatını taşıyan kişiler olmakla birlikte somut

olayın koşulları ve ihlal edilen hakkın niteliğine göre doğrudan mağdur ile

arasında kişisel ve özel bağ bulunan, dolayısıyla da Anayasa'nın ihlalinden

olumsuz etkilenen veya ihlalin sona ermesinden meşru ve kişisel menfaati

bulunan kimseler de dolaylı mağdur sıfatıyla bireysel başvuruda

bulunabileceklerdir (Engin Gök ve diğerleri, B. No: 2013/3955,

14/4/2016, § 53).

145. Nitekim Anayasa Mahkemesi, mağdurun bizzat başvuru

yapmasının mümkün olmadığı ve akrabalık ilişkisinin bulunduğu kimi durumlarda

-özellikle yaşam hakkının söz konusu olduğu durumlarda- başvurucuların ihlalden

doğrudan etkilenmemiş olmalarına rağmen dolaylı etkilenmiş olmaları nedeniyle

başvuru yapabileceklerine karar vermektedir (pek çok karar arasından bkz.

Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 41).

146. Öte yandan ölen yakının Anayasa'nın 17. maddesinin

üçüncü fıkrasında yasaklanan bir fiile maruz kaldığı iddialarını başvuranın

dolaylı mağdur sıfatıyla dile getirip getiremeyeceği meselesinin incelenmesi

gerekir (Muazzez Babak ve Naif Babak, B. No: 9/6/2021, § 107). Ancak

başvurucunun yakını maruz kaldığı fiil sonucunda yaşamını yitirmişse veya

bundan çok kısa bir süre önce bu fiile maruz kalmışsa dolaylı mağdur sıfatı

yönünden sorun bulunmamaktadır (Esma Çelebi, B. No: 2014/17591,

19/4/2017 § 80; Muazzez Abak ve Naif Abak, § 108). Anılan durumlar

dışında dolaylı mağdur sıfatının varlığı, somut olayın koşullarına ve kötü muamele

teşkil ettiği iddia edilen fiilin ölüm olayıyla bağlantısına göre

belirlenmelidir (Muazzez Abak ve Naif Abak,§ 109).

147. Başvurucular, hayatını kaybeden Ali İsmail

Korkmaz'ın ebeveyni ve kardeşidir. Dolayısıyla Ali İsmail Korkmaz'ın yakını

başvurucuların yaşam hakkı kapsamında dolaylı mağdur statüsüne sahip olması

nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiası ile ilgili olarak başvuru

ehliyeti bakımından bir sorun görülmemiştir. Bununla birlikte başvurucuların

yakını Ali İsmail Korkmaz, polis memurları ve bu memurlarla birlikte hareket

eden kişilerin darp şeklinde gerçekleşen kötü muamelesine maruz kalması

sonucunda yaşamını yitirmiş olduğundan başvuruda, başvurucuların ölen yakınları

ile ilgili olarak ileri sürdükleri bu kötü muamele iddiaları bakımından dolaylı

mağdur sıfatları olduğunu kabul etmek gerekir. Diğer taraftan Ali İsmail

Korkmaz, polis memuru H.E.nin eylemi ile maruz kaldığı yaralama sonucunda

yaşamını yitirmemiştir. Bununla birlikte olayın ardından yetkili makamlara

şikâyetini bildirdikten sonra sağlık durumunun kötüleşmesi nedeniyle bilinci

kapalı bir hâlde sağlık kuruluşunda tedavisine başlanan Ali İsmail Korkmaz, bir

süre sonra burada yaşamını yitirmiştir. Ölenin vücut bütünlüğüne yönelik bu

saldırılara ilişkin olarak sağlığında şikâyetini yetkililere bildirdiği, yakın

akrabaları olan başvurucuların Ali İsmail Korkmaz'ın ölümünden sonraki süreci

takip ettikleri, yetkili makamların başvurucuların mağdur sıfatını kabul

ettikleri görülmüştür. Dolayısıyla fiziksel bütünlüğün dokunulmazlığına ilişkin

hak devredilemez bir nitelikte ise de olayın gerçekleşme koşulları, özellikle

Ali İsmail Korkmaz'ın bu saldırıya ölümünden kısa bir süre önce maruz kalıp

sağlığında da şikâyetini yetkililere bildirmiş olması dikkate alındığında

başvurucuların mağdur yakınlarının maruz kaldığı bu saldırı ile ilgili olarak

da dolaylı bir mağduriyetlerinin olduğunun kabul edilmesi gerektiği sonucuna

varılmıştır.

148. Diğer taraftan Bakanlığın başvuruculara tazminat

ödenmesine karar verilmesi nedeniyle başvurucuların mağdur sıfatlarının ortadan

kalktığı görüşü ile ilgili olarak bir karar verebilmek için devletin yaşam

hakkı ve kötü muamele yasağı kapsamında etkili bir yargısal sistem kurmaya

ilişkin pozitif yükümlülüğünün kapsamı ile yükümlülüğün olayda ne ölçüde yerine

getirildiğinin ayrıca tespiti gerekmektedir. Bu konuda öncelikle kamusal

yetkiyle güç kullanılması sonucunda meydana gelen ölümlerin öldürmemeyi

içeren negatif yükümlülük kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, bu

yükümlülüğün hem kasıtlı biçimde hem de kasıt olmaksızın ölümle

sonuçlanan her türlü güç kullanımını kapsadığını belirtmek gerekir (Cemil

Danışman, B. No: 2013/6319, 16/7/2014, § 44). Bununla birlikte öldürmemeye

ilişkin negatif yükümlülüğün söz konusu olduğu bir durumda etkili yargısal

sistem kurma yükümlülüğünün yerine getirebilmesi için gerektirmekteyse

tazminat ödenmesinin veya buna ilişkin etkili bir yolun sağlanmasının yanında etkili

bir ceza muhakemesi (söz konusu olmuşsa kovuşturma evresini de kapsayan)

yürütülmesi gerektiği söylenmelidir. Başvuruya konu olayda da kovuşturma

evresini kapsayan ve olayın sorumlusu olduğu değerlendirilen kişilerin cezai

yaptırımlarla karşı karşıya kalmalarıyla sonuçlanan bir ceza muhakemesi ile

ölenin yakınları mağdurlara olaydan kaynaklanan tüm zararlarının tazmini söz

konusu olmuştur. Dolayısıyla başvuruda söz konusu yükümlülüğün ne ölçüde yerine

getirildiği, dolayısıyla başvurucuların mağduriyetlerinin giderilip

giderilmediğinin tespiti gerekir.

b. Polis Memuru

H.E. Dışındaki Polis Memurları ve Diğer Kişiler Hakkında İleri Sürülen İddialar

149. Somut olayda Ali İsmail Korkmaz darbedilmesi ile

ilgili olarak şikâyetlerini yetkili makamlara da bildirmesinin ardından

yaralanması nedeniyle sağlık kuruluşunda tedavi görmekteyken darbedildikten 38

gün sonra yaşamını yitirmiştir. Bu nedenle olay, öncelikle yaşam hakkı

kapsamında bir incelemeye tabi tutulacak; sonuca göre kötü muamele yasağı

kapsamında bir inceleme yapılması gerekip gerekmediği değerlendirilecektir.

150. Devletin -negatif bir yükümlülük olarak- yetki

alanında bulunan hiçbir bireyin yaşamını hukuka aykırı olarak son vermeme

yükümlülüğü bulunmaktadır (Serpil Kerimoğlu, §§ 50, 51). Kamu

görevlilerinin güç kullanması sonucu gerçekleştiği iddia edilen ölümlerin de

şüphesiz devletin sahip olduğu hiçbir bireyin yaşamına son vermeme

negatif yükümlülüğü kapsamında incelenmesi gerekmektedir. 2559 sayılı Kanun’un

16. maddesinde belirtildiği üzere bir güç kullanımı; bedenî kuvvet, diğer maddi

güç araçları veya silah kullanılması şeklinde gerçekleşebilecektir.

151. Devletin yaşam hakkı kapsamında yaşamı korumak için

etkili hukuki tedbirler alması (gerekli yasal düzenlemeleri oluşturma ve

yasaların uygulanmasını sağlayacak etkili bir mekanizma kurma şeklinde)

gerekir. Devletin bunun yanında doğal olmayan (şüpheli) bir ölüm gerçekleşmiş

ise olayı soruşturma ve gerektiğinde ihlale uygun karşılık gelen yeterli

yaptırıma karar vermeye ilişkin usul yükümlülüğü de bulunmaktadır. Ölümle

ilgili olayın ardından olay hakkında etkili bir soruşturma yürütülmesiyle yerine

getirilebilecek bu pozitif yükümlülük, soruşturma işlemleri ile yöntemlerine

ilişkin olduğundan yaşam hakkının usul boyutunu oluşturmaktadır. Bu

yükümlülükte amaç, mağduriyetlerin giderilmesinin yanında devletin

etkili, başka deyişle caydırıcı yaptırımlar içeren yasal düzenlemeleri

oluşturma ve bu yasaların uygulanmasını sağlayacak etkili bir mekanizma

(mahkemeler, başsavcılıklar vb.) kurma yoluyla yaşamı koruma altına

almasının anlam ifade edebilmesini sağlamaktır. Bu ise ancak yaşam hakkını

koruyan hukukun etkili şekilde uygulanabilmesi ile olabilmektedir. Bu nedenle

Anayasa'nın 5. maddesi ile bir arada yorumlanan 17. maddesinden doğan yaşamı

koruma yükümlülüğü, devlete bu konuda gerekli hukuki tedbirler oluşturma

yükümlülüğü yanında olayın niteliğine göre yaşamı koruma potansiyeline sahip

hukukun etkili bir biçimde uygulanmasına ilişkin olay sonrası bir başka

yükümlülük yüklemektedir. Bu itibarla usul yükümlülüğü, yaşamı korumaya ilişkin

pozitif yükümlülüğün somut olayda yerine getirilmesi gereken bir parçası,

uzantısı olmaktadır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Aziz Biter ve

diğerleri, B. No: 2015/4603, 19/2/2019, § 58). Dolayısıyla yaptırımlara

ilişkin bazı uygulamalar, ihlalleri gerçekleştiren sorumluların cezasız

kalmalarına ya da gerektiği gibi cezalandırılmamalarına yol açarak

caydırıcılığı sağlayamadığı için etkili ceza soruşturması yürütülmesi

yükümlülüğünü açıkça zedelemektedir. Bu durum, yaşam hakkını korumak için

oluşturulan mevzuatın etkili şekilde uygulanmamasına, dolayısıyla da kişilerin

hayatlarının kanunla korunamamasına sebebiyet vermektedir (Seyfullah Turan

ve diğerleri, B. No: 2014/1982, 9/11/2017, § 162).

152. Şüpheli bir ölüm olayı hakkında yürütülen ceza

soruşturmasının Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği etkinlikte olduğunun

kabul edilebilmesi için;

- Soruşturma makamlarının olaydan haberdar olur olmaz,

resen harekete geçerek olayı aydınlatabilecek ve varsa sorumluların

belirlenmesini sağlayabilecek delillerin tespit edilebilmesi için kendilerinden

makul olarak beklenen tedbirleri almaları (T.A. [G.K.], B. No:

2017/32972, 29/9/2021, § 110),

- Kamu görevlilerinin güç kullanımı sonucu gerçekleşen

ölümlerde, soruşturma makamlarının olaya karışmış olabilecek kişilerden

bağımsız olması (T.A., § 110),

- Soruşturma sürecinin kamu denetimine açık olması, meşru

menfaatlerini korumak için ölen kişinin yakınlarının soruşturma sürecine

gerekli olduğu ölçüde katılabilmelerinin sağlanması (T.A., § 110),

- Soruşturmanın makul özen ve süratle yürütülmesi (T.A.,

§ 110),

- Soruşturma makamlarınca olayın sebebinin objektif

analizinin yapılarak soruşturma sonucunda alınan kararın elde edilen tüm

bulguların kapsamlı, nesnel ve tarafsız bir analizine dayalı olması -olayda güç

kullanımı varsa kararın ayrıca yaşam hakkına yönelik müdahalenin Anayasa’nın

aradığı zorunlu durumdan kaynaklanan orantılı bir müdahale olup olmadığına

yönelik değerlendirme içermesi- gerekir (Cemil Danışman, § 99).

153. Somut olayda ceza muhakemesine ilişkin ileri sürülen

iddiaların soruşturmada delillerin olaya karışan kolluk görevlileri ile

aralarında kurumsal bağ olmayan görevlilerce toplanmadığı, davanın naklinin

etkili katılımı engellediği, olayda sorumlulukları bulunan üst düzey yetkili

kamu görevlilerinin sorumluluklarının belirlenmediği, ayrıca yetkili mercilerce

olayın faillerinin sorumluluğunun doğru tespit edilmeyip bu durumun bir sonucu

olarak ise sorumluların suçlarına karşılık gelen uygun ve yeterli, aynı zamanda

benzer olaylarda caydırıcı bir etki gösterebilecek cezalarla karşı karşıya

bırakılmadıkları, bir polis memurunun ise değil yetersiz cezalarla

cezalandırılmak delillerin takdirindeki isabetsizlik sonucunda hiç

cezalandırılmadığı olduğu anlaşılmıştır. Başvuruda ayrıca Eskişehir Valisi'nin

medyaya yansıyan bazı konuşmalarının olayın faillerini cesaretlendirerek adı

geçenlerin görüntüleri silmelerine veya sildirmelerine kadar varan delil

karartması fiillerini gerçekleştirdikleri, bu durumun yürütülen ceza

soruşturmasının etkililiğini zedelediği iddiasının ise görüntülerin silinmesine

ilişkin olarak başka soruşturma ve kovuşturmalar yürütülmesi nedeniyle

başvuruya konu edilen ceza muhakemesi üzerinden incelenmesinin mümkün olmadığı

belirtilmelidir.

154. Dolayısıyla başvuru, ilk olarak yetkili adli

mercilerin olayın aydınlatılmasına hizmet edecek delillerin toplanması

bakımından kendilerinden makul olarak beklenebilecek tedbirleri alıp almadığı,

sürecin bağımsız ve tarafsız olarak yürütülüp yürütülmediğiyle ilgili olarak

değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Bununla birlikte yetkili merci Cumhuriyet

Başsavcılığınca soruşturmanın resen ve derhâl başlatıldığı, ceza muhakemesinin

bir bütün olarak makul süratte yürütüldüğü, başvurucuların da bu hususlarda

aksi yönde bir şikâyet ileri sürmediği görülmüştür.

155. Somut olayda başvurucular delillerin toplanmasında

özensizlik gösterildiği, delillerin elde edilmesi ve incelenmelerine ilişkin

bazı işlemlerin sanık polis memurları ile aralarında kurumsal bağ bulunan

emniyet görevlilerince yapıldığı gibi birtakım şikâyetler ileri sürmüş ise de

yukarıda yer verilen olay ve olgulardan da açıkça görüldüğü üzere olay

yerindeki güvenlik kameralarının kaydettiği ancak akabinde silindiği anlaşılan

görüntülerin yeniden elde edilmesi yönünde yoğun çaba gösterilmiş ve olaya

karışan polis memurlarıyla aralarında kurumsal olarak hiçbir bağ bulunmayan

jandarma görevlilerinin olaydan sonra silinen/sildirilen görüntülerin geri

getirilebilmesi için sarf ettikleri çaba sayesinde görüntülerin geri

getirilmesi mümkün olabilmiştir. Olayın gelişimi ile gerçekleşme koşullarının

belirlenip buna göre bir sonuca varılmasında bu görüntülerin kritik bir önemi

olduğu, ağırlıklı olarak bu görüntüler sayesinde olayın faillerinin

belirlenebilip cezalandırılabildiği açıkça görülmektedir. Bununla birlikte

maddi gerçeğin şüpheye yer bırakmayacak nitelikte açığa çıkarılıp olayın

sorumlularının belirlenmesi bakımından hiçbir duraksamaya yer verilmeyerek

araştırmaların yapıldığı, bu bağlamda sadece görüntülere bağlı kalınmayıp

bilirkişi incelemesi, tanık delili gibi diğer delillere de başvurulduğu

anlaşılmaktadır. Bu nedenle olayda maddi gerçeğin açığa çıkarılması ve olayın

sorumlularının belirlenmesi yönünde gerekli çabanın gösterildiği, sürecin

bağımsızlığı ve tarafsızlığına gölge düşürebilecek herhangi bir tutum veya açık

bir özensizlik olmadığı sonucuna varılmıştır.

156. Öte yandan olaya ilişkin kamu davasının naklinin de

mağdurların söz konusu davaya etkili katılımlarını engelleyip engellemediği

bakımından incelenmesi gerekir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin dava naklinin

somut olayın koşullarına göre mağdurların etkili katılımlarının önünde

engel teşkil ettiği ve bu durumun da yaşam hakkı kapsamındaki etkili ceza

soruşturması yürütülmesi yükümlülüğünü ihlal ettiğine ilişkin

değerlendirmelerde bulunduğu Seyfullah Turan ve diğerleri başvurusunda

konunun genel ilkelerini belirlediğini belirtmek gerekir.

157. Buna göre öncelikle kamu davasının görevli ve

yetkili mahkemenin bulunduğu yerde görülmesinin bazı durumlarda etkili

soruşturma yürütme yükümlülüğünü yerine getirmesini engelleyen olayların

yaşanmasına yol açabilecek, yargılamanın taraflarını ciddi tehditlere maruz

bırakabilecek, buna bağlı olarak da taraflara tanınan usule ilişkin anayasal

güvenceleri zedeleyebilecek ya da tamamen ortadan kaldırabilecek nitelikte kamu

güvenliği bakımından açık ve yakın bir tehlike yaratan bazı sonuçların

doğmasına sebep olabileceği belirtilmelidir (Seyfullah Turan ve diğerleri,

§ 173).

158. Dolayısıyla yaşam hakkı kapsamındaki davanın görevli

ve yetkili mahkemenin bulunduğu yerde görülmesinin -söz konusu bölgede meydana

gelebilecek toplumsal olaylar ya da benzeri faktörler dikkate alınarak- kamu

güvenliği için tehlikeli olduğu gerekçesiyle başka yere nakledilmesine karar

verilebilmesi mümkündür (Seyfullah Turan ve diğerleri, § 174).

159. Bu durumda davanın başka yerdeki bir mahkemeye nakli

yapılırken üzerinde önemle durulması gereken husus, davanın naklinin etkili

soruşturma yürütülmesindeki temel amacı tehlikeye düşürüp yaşam hakkı

kapsamındaki ilkeler ve esaslara aykırı neticelerin doğmasına sebep olmaması

gerektiğidir (Seyfullah Turan ve diğerleri, §§ 175, 176).

160. Diğer taraftan davanın belli bir yerde görülmesinin

kamu güvenliği bakımından tehlike doğurabilme potansiyeli olduğu hâllerde nakil

konusunda yapılacak değerlendirmede salt güvenlik ile ilgili genel sorunlar

gözönünde bulundurulmamalı, güvenlik riskinin dava üzerinde olumsuz bir

etkisinin bulunup bulunmadığı da gözetilmelidir. Bunun yanında yargılamanın

ilgili yerde başlamasının veya sürdürülmesinin kamu güvenliği bakımından açık

ve yakın tehlike doğuracağı kanaatine varıldıktan sonra nakille ilgili

yapılacak değerlendirmede sadece genel asayişin bozulmasının önlenmesinin değil

dava taraflarının yargılamaya ilişkin anayasal haklarını kullanmalarının

engellenmesi tehlikesinin ortadan kaldırılması amacının da gözönünde tutulması

gerekmektedir (Seyfullah Turan ve diğerleri, § 177).

161. Katılımın etkililiğinin seviyesi, başvuruya konu

kovuşturmaların kendine özgü koşullarına göre değişebilecektir. Ancak her

hâlükârda olayın failinin sorgulandığı, delillerin tartışıldığı oturumlara

katılmak isteyen mağdurlara meşru menfaatlerini korumak için bu imkân

tanınmalıdır. Aksinin kabulü katılımın sadece teoride kabul edilmesi, pratikte

ise sağlanmaması anlamına gelebilecektir (Seyfullah Turan ve diğerleri,

§ 187).

162. Öncelikle somut olayda Antakya'da yaşayan

başvurucuların söz konusu davanın Eskişehir'de görülmeye devam edilmeyip

Eskişehir'e göre Antakya'ya daha yakın konumdaki Kayseri'ye nakledilmesinin

katılımlarını ne şekilde güçleştirdiğine ilişkin olarak herhangi bir somut

açıklamada bulunmadıklarını söylemek gerekir. Dahası Eskişehir Mahkemesince

kovuşturmada duruşma aşamasına geçilmeden gerçekleştirilen söz konusu nakil

sonucunda başvurucuların Kayseri'de görülen davaya katılabildikleri,

kendilerini farklı barolara kayıtlı vekilleri aracılığıyla temsil ettirdikleri,

kovuşturmadaki delillerin toplanması/delillerin tartışılması aşamasına

katılabildikleri, duruşmada gerçekleştirilen diğer işlemlere ve alınan

kararlara karşı itirazlarını dile getirebildikleri açıkça görülmektedir.

Dolayısıyla davanın nakliyle, etkili soruşturma yürütülmesindeki temel amacın

tehlikeye düşürülmesine ve etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü kapsamındaki

ilkelere aykırı bir sonucun bu bağlamda doğmasına sebep olunmadığı,

başvurucuların gerektiği ölçüde katılımlarının engellenmediği kanaatine

varılmıştır.

163. Soruşturmanın etkililiğinde üzerinde durulacak bir

diğer husus, başvurucular tarafından iddia edildiği gibi ceza muhakemesinde

şüpheli veya sanık konumunda olmayan polis amirlerinin de olayda cezai

sorumluluklarının bulunup bulunmadığıdır. Başvurucular, polis memurlarının

amirlerinden aldıkları talimatlar doğrultusunda yakınlarını darbederek

öldürdüklerini iddia etmiştir. Başvurucular bu iddialarında somut olarak bir

yetkiliden ve bu yetkili tarafından verilmiş bir talimattan bahsetmemişlerdir.

164. Somut olayda İl Emniyet Müdürlüğünün TEM Şube

Müdürlüğü biriminde görevli polis memurları ile bu memurlarla hareket eden

sivil kişilerin gösteriye katılan ve Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğünde görevli

memurların gösteriye müdahalesinden kaçan Ali İsmail Korkmaz'ı hukuka aykırı

güç kullanarak darbettikleri ve bu darp sonucunda ölümün meydana geldiği

konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Bakanlık görüşünde de bu konuda bir

itiraz yer almamıştır. Güvenlik güçleri; bir toplantı ve gösterinin yasa dışı

olduğunu, göstericilerin suç işlediğini değerlendirdikleri bir durumda

görevlerinin -demokratik bir hukuk devletinde olması gereken şekilde- ilgili

düzenlemelere uygun hareket etmek olduğunu, her koşulda herhangi bir hukuka

aykırı davranıştan kaçınmaları gerektiğini hiçbir zaman hatırlarından

çıkarmamalıdır. Anayasa'nın en temel hükümlerinden 17. maddesi, demokratik

toplumların ana değerlerinden olan yaşam hakkını korumaktadır. Bunun yanında

maddenin her türlü kötü muameleyi açıkça yasakladığı belirtilmelidir.

Anayasa'nın terörizm veya organize suçlarla mücadele ya da savaş, seferberlik

ve olağanüstü hâl gibi en zor koşulların varlığında dahi kötü muameleyi mağdurların

davranışlarından bağımsız olarak yasakladığı unutulmamalıdır.

165. Bu itibarla güvenlik güçlerinin hiçbir koşul altında

cezalandırma, öç alma veya başka bir hukuka aykırı saikle hareket ederek bir

kişinin yaşamına ve maddi ile manevi varlığına dokunmaması gerekir. Demokratik

bir hukuk devletinde güvenlik güçlerinin ilgili yasalarla belirlenmiş,

kendilerine verilen yetki ve görevleri kapsamında, hukuka uygun tarzda hareket

etmeleri beklenmektedir. Aksi yöndeki bir tutum hiçbir koşul altında kabul

edilemez. Bu türden hukuka aykırı bir tutum ile bu tür tutuma hoşgörü

gösterildiği intibası uyandıran herhangi bir türden eylem ya da eylemsizlik,

söz konusu anayasal güvencelere açıkça aykırı olacaktır.

166. Bu bağlamda hukuka açıkça aykırı şekilde gerçekleşen

olay ile polis amirlerinin talimatları arasında ceza hukuku bağlamında bir

illiyet bağının bulunmadığı, bulunduğunu savunulabilir kılan bilgi ve belgenin

varlığının başvurucular tarafından da ileri sürülmediği ortadadır. Somut olayda

varlığı iddia edilen müdahale talimatının -ki bu yönde bir bilgi veya belge de

bulunmamaktadır- kolluk görevlilerinin yetkisini bu şekilde aşacak, bu türden

veya başka türden suç oluşturacak tarzda hareket etmelerine yönelik olduğuna

ilişkin herhangi kanıtın gösterilmemiş olduğunu ifade etmek gerekir. Yetkili mercilerin

eylemleri nedeniyle cezalandırdığı memurlar ile olay yerindeki işyeri sahibi ve

bu kişinin yakınlarının hukuka açıkça aykırı olduğu ile hiçbir koşul altında

kabul edilemez nitelikte olduğunda kuşku bulunmayan, herhangi bir mercinin bu

yönde bir talimat verdiği intibası da uyandırmayacak tarzda ortak iradeyle

hareket ederek gösteri alanından uzaklaşma amacındaki Ali İsmail Korkmaz'ın

yaşamını yitirmesine sebebiyet verdikleri açıkça görülmektedir. Sanık M.S.nin

göstericileri yakalama veya gözaltına alma talimatı almayıp sadece dağıtıp

uzaklaştırma talimatı aldığı yönündeki savunmasının doğru olduğunun kabul

edilmesi durumunda dahi böyle bir talimatlandırmanın kişilere karşı doğrudan ve

aşırı güç kullanılması, göstericilerin toplu hâlde ve/veya ağır derecede

darbedilmesi şeklinde anlaşılması gerektiğini veya anlaşılabilme potansiyeli

olduğunu söylemek mümkün değildir. Sanık polis memurlarının diğer kişilerle

birlikte polis müdahalesinden kaçan Ali İsmail Korkmaz'ı gösteriye katıldığı

için çok sert bir karşılık vererek yola getirme veya cezalandırma kastıyla

hareket ettiği, polis amirlerinin astları olan memurlarına sivil kişilerle

hareket ederek ağır darp şeklindeki eylemi gerçekleştirmeleri yönünde talimat

verdiklerine ilişkin herhangi bir bilgi veya kanıtın başvuru dosyasında yer

almadığı, ayrıca polis memurlarının ve diğer kişilerin böyle bir talimat olmasa

dahi polis amirlerinin bazı tutum ve sözlerinden cesaret alarak bu şekilde

hareket ettiklerinin kabul edilmesini olanaklı kılacak herhangi bir bilgi ve

belgenin bulunmadığı görülmüştür.

167. Başvurudaki bir diğer iddia ise bir polis memurunun

Ali İsmail Korkmaz'ın yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan darp eylemine

katılmasına rağmen cezalandırılmamasıdır. Başvurucular, bu memurun amir

statüsüne sahip olduğunu -polis memuru meslek kıdeminden ötürü başpolis unvanı

almıştır-, darp eylemine katılmasına rağmen cezalandırılmadığını, kaldı ki

katılmadığı kabul edilse dahi diğerlerinin eylemini engellemeyerek yakınlarının

yaşamını korumadığını ileri sürmüştür.

168. Esasen olayların oluşumuna ilişkin delillerin

değerlendirilmesi idari ve yargısal makamların ödevidir (Rıfat Bakır ve

diğerleri, B. No: 2013/2782, 11/3/2015, § 68). Anayasa Mahkemesinin ilgili

makamların yerine geçerek delilleri değerlendirmesi söz konusu olamaz. Başka

bir ifadeyle Anayasa Mahkemesinin görevi, yetkili makamların maddi olaylar ile

ilgili yaptıkları değerlendirmelerin yerine kendi değerlendirmesini koymak

değildir (Hıdır Öztürk ve Dilif Öztürk, B. No: 2013/7832, 21/4/2016, §

185).

169. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin soruşturmalar ve

kovuşturmaların sonuçlarıyla doğrudan ilgilenmediğini, Anayasa Mahkemesinin

görevinin ilgili makamların Anayasa'nın 17. maddesi kapsamında yerine getirmek

zorunda olduğu usul yükümlülüğünü somut olayda yerine getirip getirmediğini ya

da ne ölçüde yerine getirdiğini belirlemekten ibaret olduğunu belirtmek gerekir

(benzer değerlendirmeler için bkz. Cemil Danışman, § 110).

170. Diğer taraftan etkili soruşturma yükümlülüğü bir

amaç değil uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür. Anayasa Mahkemesi bu

yükümlülük açısından delillere ilişkin irdelemelerde bulunurken delillerin

somut soruşturma kapsamında ne şekilde değerlendirilmesi gerektiğiyle ilgili

herhangi bir yorum yapmamaktadır. Delillerin nasıl değerlendirildiği, yetkili

makamların sorumluları saptama ve eylemleri gerektirmekte ise cezalandırma

yükümlülüklerini ifa etmeleri konusunda kendilerinden beklenebilecek makul

tedbirleri alıp almadıklarının tespiti açısından önem taşımaktadır (benzer

değerlendirmeler için bkz. Hıdır Öztürk ve Dilif Öztürk, § 186).

171. Bu hususlara ilaveten yaşam hakkına ilişkin

kovuşturma söz konusu olduğunda Anayasa Mahkemesi açısından ceza hukuku

sorumluluğunun Anayasa ve uluslararası hukuk sorumluluğundan ayrı tutulduğu

bilinmelidir. Organlarının, görevlilerinin ya da memurlarının eylemlerinden

dolayı devletin Anayasa'dan ve Sözleşme'den doğan sorumluluğu ile kişilerin

şahsi ceza sorumlulukları birbirine karıştırılmamalıdır. Anayasa Mahkemesinin

şahsi ceza sorumluluğu bağlamında bir kanaate ulaşma, suçluluğa veya masumiyete

ilişkin bir tespitte bulunma görevi bulunmamaktadır. Bu nedenle Anayasa

Mahkemesince yer verilen tespitlerin masumiyet veya suçluluğa ilişkin

değerlendirme içerdiği şeklinde yorumlanmaması gerekir (benzer değerlendirme

için bkz. Rıfat Bakır ve diğerleri, § 143).

172. Somut olayda Anayasa Mahkemesinden önceki yetkili

yargısal mercilerin bazı polis memurları ve bu görevlilerle birlikte hareket

eden kişilerin başvurucuların yakınının ölümüne sebebiyet verdikleri, bir memurun

suça katıldığı yönünde her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delilin ise

elde edilemediği kanaatine vardıkları görülmüştür. Bu kanaate varılmasında

olaya ilişkin kamera görüntülerinin etkili olduğu, yetkili mercilerin

görüntüleri ayrıntılı incelemeleri sonucunda bu kanaate vardıkları, dahası ve

önemlisi görüntüler dışındaki başkaca bir delil vasıtasıyla da bu memurun suça

katıldığının ya da suça katılmamakla birlikte diğerlerinin suçlarına karşı bir

eylemsizliğinin bulunduğunun ortaya konulamadığını değerlendirdikleri

söylenmelidir. Bu noktada Anayasa Mahkemesinin yetkili mercilerin vardıkları bu

sonuçtan farklı bir sonuca ulaşabilmesi için önünde aksi yönde kesin nitelikte

bir kanıt veya bilginin olması gerektiğini bir kez daha vurgulamak gerekir.

Somut olayda bu nitelikte bir kanıt veya bilginin olduğunu başvurucular ileri

sürmemiştir.

173. Son olarak olaydaki şahsi ceza sorumluluğunun hatalı

tespit edildiği iddiası değerlendirilecek, ardından yetkili yargısal merciler

tarafından anayasal yükümlülüklere uygun olarak somut olayda belirledikleri

sorumluluklara uygun ve yeterli karşılık gelecek yaptırımları belirleyip

belirlemedikleri incelenecektir. Bu değerlendirme, sadece başvuruya konu

olaylardaki mağduriyetlerin giderilip giderilmediği bakımından değil yargısal

mercilerin benzer olayların önlenmesinde bu bağlamda sahip oldukları kritik

önemi olan rolü yerine getirip getirmediğinin belirlenmesi için de gereklidir.

174. Somut olayda başvurular, olaydaki sorumluluk

derecesinin öldürmeye yönelik kasıt olduğunu ileri sürmüş; iddia

makamının talebinde ise sadece bir sanığın öldürme kastıyla hareket edip kasten

öldürme suçundan cezalandırılması, diğerlerinin kasıtlarının yaralamaya yönelik

olmakla birlikte bu yaralama ile gerçekleşen ölümden sorumlu tutulmaları

gerektiği iddia edilmiş, kovuşturmayı yürüten derece mahkemesi ve kanun yolu

incelemesi yapan Yargıtay, tüm sanıkların kastının yaralamaya yönelik olduğu

ancak başvurucuların yakınının bu yaralanma neticesinde yaşamını yitirdiği, tüm

sanıkların ölümden bu bağlamda sorumlu tutulmaları gerektiği kanaatine

varmıştır. Başka bir anlatımla yetkili merciler, sanıkların öldürmeyi istemeyip

yaralamak kastıyla hareket ettiğini kabul etmişse de Ali İsmail Korkmaz'ın bu

darbetme eyleminde aldığı darbelerin etkisiyle yaşamını yitirdiğini gözönünde

tutup sanıklar hakkındaki cezalarda artırıma gitmiştir. Görüldüğü üzere somut

olay, 5237 sayılı Kanun'da tanımlanan kasıt sorumluluğu ile hayata ve vücut

bütünlüğüne karşı suçların gündeme geldiği, yetkili mercilerce de kendine özgü

koşullarının dikkate alınarak tartışıldığı bir olaydır.

175. Öncelikle olaylara ilişkin sorumluluklarla ilgili

karar verme görevinin Anayasa Mahkemesine ait olmadığını belirtmek gerekir.

Anayasa Mahkemesi, sorumluluk derecesi ve suçların niteliği ile ilgili olarak

kendisinden önceki yetkili yargısal mercilerin yerine geçerek karar veremez.

Anayasa Mahkemesinin sorumluluk derecesini belirleyen hukuk kurallarını

yorumlamasının söz konusu olmadığı belirtilmelidir (benzer değerlendirme için bkz.

Rıfat Bakır ve diğerleri, § 143).

176. Bu noktada olaya ilişkin ceza muhakemesinde yetkili

makamların vakıaları ve ölümden sorumlu kişileri tespit edebilecek

nitelikte soruşturma ve kovuşturma yürütmedikleri söylenemeyecektir.

Nitekim ölümü meydana getiren sebep ile bu ölümün sorumluları tespit

edilmiştir. Yetkili merciler, ölümün yaralama kastıyla gerçekleştirilen

eylemler neticesinde meydana geldiğini belirlemiş; Ali İsmail Korkmaz'ın

hastalığı nedeniyle kullandığı ilaçların ölüme yol açan beyin kanaması üzerinde

etkisi olmakla birlikte darptan kaynaklanan travma meydana gelmeseydi ölümün

gerçekleşmeyeceğini gözetmiştir.

177. Öte yandan Bakanlığın görüş yazısında açıklandığı ve

başvurucuların görüşe verilen cevapta da belirttiğine göre Ali İsmail Korkmaz'ın

yakınlarına olay nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararları ödenmiştir. Ölenin

yakınları kendilerine ödenen bu tazminatların konusunun bireysel başvurularıyla

bir ilgisi olmadığını ileri sürmüşse de tazminatların ölüm nedeniyle meydana

geldiğini belirttikleri destekten yoksun kalma gibi maddi zararları ve olay

nedeniyle duydukları üzüntüye karşılık takdir edilen zararlarıyla ilgili olduğu

ve zararlarının kusursuz sorumluluğa bağlı olarak değil kamu gücünün olaydaki

kusuruna dayalı olarak karar altına alındığı görülmüştür.

178. Bu itibarla olayın faillerine kısa süreli olmayan

hapis cezaları verilmesiyle sonuçlanan bir ceza muhakemesiyle mağdurlara

zararlarının ödenmesinin söz konusu olduğu olayda, yaşam hakkı kapsamındaki

etkili yargısal sistem kurma yükümlülüğünün ne ölçüde yerine getirildiğinin ve

Ali İsmail Korkmaz'ın yaşamını yitirmesinden kaynaklanan mağduriyetin giderilip

giderilmediğinin tespiti gerekir.

179. İfade edildiği üzere Anayasa Mahkemesinin ceza

hukukuna ilişkin sorumluluğa dair bir tespitte bulunma görevi bulunmamakta ise

de kamu gücünün yargı fonksiyonunu yerine getiren yargısal mercilerin

Anayasa'dan kaynaklanan kişilerin yaşamını korumak için oluşturulan hukuku

etkili biçimde uygulama yükümlülüklerini yerine getirip getirmediklerini

denetleme görevi bulunmaktadır. Bununla birlikte somut başvuruda olduğu

gibi Anayasa'da koruma altına alınmış bir hakkın ihlal edildiğinin Anayasa

Mahkemesinden önceki yetkili mercilerce tespit edildiği durumlarda Anayasa

Mahkemesinin başvurucuların ihlal nedeniyle ortaya çıkan mağduriyetinin

giderilip giderilmediğini incelemek görevinin olduğu ise izahtan varestedir.

180. Buna göre olayın sorumlularının kısa süreli olmayan

hapis cezaları ile cezalandırıldığı, ceza muhakemesinin yürütülmesi sürecinde haklarındaki

hükümler kesinleşen olayın faillerinden bazılarının cezalarının infazına

başlandığı, kamu görevlisi olan faillerin diğerlerine göre daha yüksek

cezalarla karşı karşıya bırakıldığı görülmüştür. Dolayısıyla kamu gücünün yargı

fonksiyonunu yerine getiren yargısal merciler, kişilerin yaşamını korumak için

oluşturulan hukuku etkili biçimde uygulamaya ilişkin olarak Anayasa'dan

kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmiş; suç oluşturan eylemlere

Anayasa'nın 17. maddesinin gerektirdiği ölçüde uygun ve yeterli karşılık

gelecek caydırıcı cezalar belirlemiştir. Bir başka deyişle faillerin fiilleri

ile cezalar arasında açık bir orantısızlığın bulunmadığı anlaşılmıştır.

181. Diğer taraftan yetkili mercilerin Anayasa'nın 17.

maddesindeki güvencelerin somut olayda ihlal edildiğini açıkça kabul ettiğini

belirtmek gerekir. Bu bağlamda olaya ilişkin olarak yürütülen ceza

muhakemesinde, bilhassa olayda ilgili kanunlar çerçevesinde bir güç

kullanımının söz konusu olmadığı, dolayısıyla zaten yakalama veya gözaltına

alma amacıyla hareket etmedikleri anlaşılan sanık polisler yönünden ilgili

kanunlarda düzenlenen güç kullanma hükümlerinin uygulanma şartlarının

oluşmadığı, memur sanıkların olaydaki kasıtlarının başvurucuların yakınını

ilgili kanunlar çerçevesinde yakalamak ve/veya gözaltına almak olmayıp doğrudan

darbetmek olduğu karar altına alınmıştır. Yargısal mercilerin somut olayda

Anayasa'nın 17. maddesinde belirtilen meşru amaçlardan hiçbirinin

gerçekleşmediğini açıklayarak olayın faillerinin eylemleriyle başvurucuların

yakınının yaşam hakkının ihlal edildiğini tespit ettiği, böylece Anayasa'nın

17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının maddi boyutunun (esasının)

ihlal edildiğini öz olarak kabul ettiği görülmüştür.

182. Ceza muhakemesi bir bütün olarak değerlendirildiğinde

vakıaların tespit edilerek olayın faillerinin cezalandırılması ile sona eren

etkili bir süreç yürütülmüştür. Memurlar hakkındaki hapis cezalarının devlet

memurluğundan çıkarılmalarını gerektirecek nitelikte olduğu anlaşılmıştır. Son

olarak İdare Mahkemesinin Danıştay tarafından onanarak kesinleşen kararında,

ceza muhakemesi ile bu süreçteki mahkûmiyet hükümlerine atıf yapılarak ölüm

sonucunun kamu hizmetinin sunulması sırasında ortaya çıktığı, idarenin kusurlu

olduğu kanaatine varılmış; bu nedenle başvuruculara tazminat ödenmesine karar

verilmiştir. Bu tazminatlar -başvurucular tarafından bu bağlamda itiraz

edilmeyen Bakanlık görüşünde açıklandığına göre- 25/10/2017 tarihinde

başvuruculara yasal faizleri ile birlikte ödenmiştir. Öncelikle tazminat

miktarlarının Anayasa Mahkemesinin benzer başvurularda takdir ettiği miktarlara

yakın miktarlar olduğu belirtilmelidir. Diğer taraftan başvurucuların

tazminatların yetersiz olduğunu ileri sürmedikleri de görülmüştür.

183. Sonuç olarak başvurucuların yakınının kötü

muamele oluşturan kasıtlı fiiller sonucunda hayatını kaybetmesiyle ilgili

olarak Anayasa Mahkemesinden önceki yetkili makamların etkili bir ceza

muhakemesi yürüterek yaşam hakkının ihlalini tespit edip olayın sorumlularını

suçlarıyla uygun ve yeterli cezalarla cezalandırdıkları, ayrıca başvuruculara

ölümle sonuçlanan olaydan kaynaklanan zararlarına karşılık olarak yeterli

miktarlarda tazminatların da ödendiği değerlendirilmiştir. Bu nedenle olayda

yaşam hakkının ihlalinin tespit edilip ihlalden doğan mağduriyetin giderildiği

kanaatine varılmıştır.

184. Yaşam hakkı kapsamında yapılan değerlendirmeler

dikkate alınarak bu başlık altında incelenen iddialar yönünden ayrıca kötü

muamele yasağı kapsamında da bir inceleme yapılmasına gerek olmadığı

değerlendirilmiştir. Dolayısıyla iddiaların bu kısmının ihlallerden doğan

mağduriyetlerin giderilmiş olması nedeniyle mağdur statüsü (kişi)

yönünden kabul edilemez olduğu sonucuna varılmıştır.

185. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer

kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin kişi bakımından

yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Ali İsmail Korkmaz'ın Yakınları Olan Başvurucuların

Kötü Muamele Yasağının Kendileri Bakımından İhlal Edildiğine İlişkin İddiaları

186. Bireysel başvuruda mağdur kavramı, davada

menfaat veya dava ehliyeti gibi kurallardan bağımsız bir şekilde yorumlanır.

Ayrıca mağdur kavramının yorumu günümüzde toplumun koşulları ışığında değişime

tabi olup bu kavram aşırı biçimcilikten uzak şekilde uygulanmalıdır (Mahmut

Tanal (2), B. No: 2014/11438, 23/7/2014, § 20).

187. Bireysel başvuruda bir başvurunun kabul edilebilmesi

için başvurucunun sadece mağdur olduğunu ileri sürmesi yeterli olmayıp ihlalden

doğrudan etkilendiğini yani mağdur olduğunu göstermesi veya mağdur olduğu

konusunda Anayasa Mahkemesini ikna etmesi gerekir. Bu itibarla mağdur olduğu

zannı veya şüphesi de mağdurluk statüsünün varlığı için yeterli değildir (Ayşe

Hülya Potur, B. No: 2013/8479, 6/2/2014, § 24).

188. Başvurucular, yakınlarının ölümü sonucu yaşadıkları

üzüntünün olaydaki bazı unsurların gerçekleşmesiyle birlikte ızdıraba dönüşmesi

nedeniyle kötü muameleye maruz bırakıldıklarını ileri sürmüştür. Başvurucular;

yakınlarının darbedilerek yaşamını yitirmesini, başka deyişle hayatını kaybediş

biçimini ve ölümünden önceki tedavisi sürecinde yaşadıkları ağır ruhsal

ızdırabı, olayın medyada yer almasını, ceza muhakemesinin etkisiz olmasını ve

davanın nakledilmesini, olayın faillerinin yaptıklarından dolayı pişmanlık

sergilemek bir yana görevlerini yerine getirdikleri yönünde açıklamada

bulunmalarını, ayrıca bu kişilerin kendilerine yönelik bazı davranışlarını ölüm

nedeniyle yaşadıkları üzüntüyü daha katlanılmaz bir duruma getirdiğine gerekçe

olarak göstermişlerdir.

189. Öncelikle Ali İsmail Korkmaz'ın ölümünün ve olayın

gerçekleşme koşullarının çok üzüntü verici olduğu belirtilmelidir.

Başvurucuların üniversite öğrencisi olan çok genç yaştaki yakını trajik bir

şekilde yaşamını yitirmiştir. Olayın sorumlularının hiçbir koşulda kabul

edilemez ve hukuka açıkça aykırı olan eylemlerinin bir izahının olmadığı

ortadadır.

190. Bununla birlikte olaydan sonraki süreçte, yetkili

organların makul olarak yapılması kendilerinden beklenebilecek işlemleri etkili

biçimde yerine getirdiği görülmüştür. Diğer taraftan başvurucular, anılan

süreçte olayın sorumlularından kendilerine yöneldiğini ileri sürdükleri

eylemlerle ilgili olarak somut herhangi bir açıklamada bulunmamışlardır.

Bununla birlikte olayın faillerinin atılı suçlamaları reddetmelerinin veya

mağdurlara yönelik bazı tutumlar sergilemelerinin de bu bağlamda yapılacak

değerlendirmede dikkate alınabilecek bir unsur olmadığı belirtilmelidir.

Dolayısıyla başvuruya konu olayda, Ali İsmail Korkmaz'ın yakınlarının

duydukları üzüntüye farklı bir nitelik kazandıracak herhangi bir unsurun söz

konusu olmadığı anlaşılmıştır.

191. Sonuç olarak somut olayda başvurucuların, yakınları

Ali İsmail Korkmaz'ın maruz kaldığı eylemlerden ve ölümünden dolayı

duyduklarını ifade ettikleri üzüntü haricinde bu üzüntüye farklı bir boyut

kazandıracak, böylece kötü muamele yasağının kendileriyle ilgili olarak ihlal

edildiğini savunabilecekleri ve kötü muamelenin doğrudan mağduru

olduklarını gösterebildikleri özel bir unsur tespit edilememiştir.

192. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer

kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin kişi bakımından

yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

d. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkının İhlal

Edildiğine İlişkin İddia

193. Başvurucular, Ali İsmail Korkmaz'ın ölümüne neden

olan darp olayının bir toplantı ve gösteriye yönelik haksız polis saldırısının

bir parçası olduğunu, bu sebeple toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme

hakkının da ihlal edildiğine karar verilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

Bakanlık, anılan hak konusunda görüş bildirmemiştir.

194. Anayasa Mahkemesi başvurucuların şikâyetlerinin

toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı kapsamında incelenmesi gerektiğini

değerlendirmiştir. Anayasa’nın "Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme

hakkı" kenar başlıklı 34. maddesi şöyledir:

"Herkes, önceden izin almadan,

silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı

ancak, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın

ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve

kanunla sınırlanabilir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme

hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda

gösterilir."

195. Başvurucuların birinci derece yakını olan Ali İsmail

Korkmaz, katıldığı toplantı ve gösteri yürüyüşü sona erdikten sonra aralarında

kolluk görevlilerinin de olduğu kişilerce sırf bir toplantının katılımcısı

olması nedeniyle ölümüne neden olacak şekilde darbedilmiştir. Ali İsmail

Korkmaz bu müdahale sonrası sorumlu olan kişilerin cezalandırılması için

Başsavcılığa başvurmuş, ardından yaşamını yitirmiştir. Ölenin yakını

başvurucular, Ali İsmail Korkmaz'ın toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme

hakkının ihlal edildiği iddiasıyla bireysel başvuruda bulunmuştur. Toplantı ve

gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının devredilmez haklardan olması nedeniyle

başvurucuların Ali İsmail Korkmaz adına Anayasa Mahkemesi önünde bir talepte bulunmalarının

mümkün olup olmayacağı değerlendirilmelidir. Bahsi geçen mesele Ali İsmail

Korkmaz'ın toplantı hakkına yönelik bir müdahalenin olup olmadığı meselesinin

incelemesiyle yakından ilişkilidir.

196. Anayasa Mahkemesi toplantı hakkı çerçevesindeki müdahale

kavramının ifade özgürlüğünde olduğu gibi sadece hakkın kullanılmasından önceki

bazı önleyici tedbirleri değil hakkın kullanılması sırasında veya

kullanıldıktan sonra yapılan muameleleri de kapsadığını birçok kez açıklamıştır

(Osman Erbil, B. No: 2013/2394, 25/3/2015, § 53; Eğitim ve Bilim

Emekçileri Sendikası ve diğerleri [GK], B. No: 2014/920, 25/5/2017, § 29).

Dolayısıyla bir gösterinin katılımcılarından olması nedeniyle bir kimseye

fiziksel güç uygulanması toplantı hakkının kullanılmasına yönelik davranış

olarak kabul edilmelidir.

197. Ali İsmail Korkmaz darbedilmesinin ertesi günü

sorumluların cezalandırılması için yetkili kolluk makamlarına şikâyetçi

olmuştur. Anayasa Mahkemesi yerleşik hâle gelen içtihadında, bir toplantı ya da

gösteri yürüyüşü esnasında katılımcılara yönelik müdahaleler nedeniyle kötü

muamele yasağının ihlal edildiği şikâyetleri ile toplantı ve gösteri yürüyüşü

düzenleme hakkının ihlal edildiği yönündeki açıkça dayanaktan yoksun olmayan

şikâyetlerin birlikte ileri sürüldüğü başvurularda delillerin derhâl

toplanması, olayın aydınlatılmasına yönelik araştırma yapılması ve sorumluların

tespit edilmesi için ceza soruşturmasının gerekliliği konusunda herhangi bir

tereddüt bulunmadığını ve bu başvurularda ceza yargılaması yolunun etkili

başvuru yolu olduğunu kabul etmiştir (Onur Cingil, B. No: 2013/7836,

16/4/2015, § 61; Ahmet Kürşad Özsoy ve diğerleri, B. No: 2013/5387,

15/6/2016, § 51).

198. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Anayasa

Mahkemesi, maktul Ali İsmail Korkmaz'ın toplantı hakkının ihlali nedeniyle

mağdur olduğu iddiasında bulunma hakkına ölene kadar sahip olmaya devam ettiği

kanaatindedir. Bu doğrultuda Ali İsmail Korkmaz'ın aralarında kolluk

görevlilerinin de bulunduğu kişilerce şiddete maruz kalması, Anayasa'nın 34. maddesinin

birinci fıkrasıyla koruma altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme

hakkını kullanmasına yönelik bir müdahale teşkil etmiştir. Dolayısıyla Ali

İsmail Korkmaz'ın yakınlarının Anayasa'nın 34. maddesiyle güvence altına alınan

toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlaline yol açtığını tespit

ettirme noktasında meşru bir menfaati bulunmaktadır. Sonuç olarak Ali İsmail

Korkmaz'ın işbu başvuruda toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı yönünden

başvurucu olarak kabul edilmesinin mümkün olduğu kanaatine varılmıştır.

199. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı,

bireylerin düşünce açıklamalarında bulunmak amacıyla açık veya kapalı

mekânlarda, kamu otoriteleri ile üçüncü kişilerin müdahalesi olmaksızın geçici

olarak bir araya gelebilme serbestîsini korumaktadır (AYM, E.2014/101,

K.2017/142, 28/9/2017, § 21). Demokratik toplumun en temel değerleri arasında

yer alan bu hak, bireylerin ortak fikirlerini birlikte savunmak ve başkalarına

duyurmak için bir araya gelebilme imkânını korumayı amaçlamaktadır. Kolektif

bir şekilde kullanılan ve düşüncelerini ifade etmek isteyen kişilere şiddeti

dışlayan yöntemlerle düşüncelerini açıklama imkânı veren bu hak çoğulcu

demokrasilerin gelişmesinde zorunlu olan farklı düşüncelerin ortaya çıkması,

korunması ve yayılmasını güvence altına almaktadır (Dilan Ögüz Canan, B.

No: 2014/20411, 30/11/2017, § 36; Ali Rıza Özer ve diğerleri [GK], B.

No: 2013/3924, 6/1/2015, § 115; Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ve

diğerleri, § 79; Osman Erbil, § 45; Anayasa Mahkemesinin norm

denetiminde verdiği bir karar için bkz. AYM, E.2014/101, K.2017/142, 28/9/2017,

§ 21).

200. Eğer toplantı şiddet içeriyorsa veya bu toplantıda

şiddete çağrıda bulunuluyorsa bu toplantının barışçıl olduğu, dolayısıyla

Anayasa'nın 34. maddesinin sağladığı korumadan yararlanacağı söylenemez.

Bununla birlikte bir kimsenin toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı,

katıldığı bir toplantı sırasında yer yer görülen şiddet hareketleri sebebiyle

otomatik olarak ortadan kalkmaz. Bir kimse davranışlarıyla şiddet kullanma

niyetini ortaya koymamış veya katıldığı bir toplantıda cereyan eden şiddet

hareketlerine iştirak etmemiş ise bu kişinin Anayasa'nın 34. maddesinin altında

güvenceye alınmış olan hakları korunmaya devam eder. Barışçıl bir gösteride

bazı kimselerin bunu kötüye kullanarak şiddete başvurmaları, niyeti barışçıl

olan bir toplantıya katılanların toplantı hakkına müdahaleyi haklı kılmaz.

Böyle durumlarda kolluk güçlerinin toptan yasaklama yerine barışçıl toplantı

yapanlarla şiddete başvuranları ayrıştırma ödevi vardır. Kolluk, şiddet

hareketlerini engelleyecek ölçülü tedbirler alarak başkalarının haklarını

güvenceye almalıdır. Ancak şiddet yaygınlaşmış ve toplantıya bir bütün olarak

hâkim olmuş ise artık barışçıl bir toplantıdan bahsedilemez (Ferhat

Üstündağ, B. No: 2014/15428, 17/7/2018, §§ 51-55; Yılmaz Güneş ve Yusuf

Karadaş, B. No: 2015/10676, 26/12/2018, §§ 41-43).

201. Tanıkların beyanlarından ve kolluk raporlarından

anlaşıldığı üzere olayın gerçekleştiği sırada başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın

bir gösterinin katılımcısı olduğu konusunda, kendisine şiddet uygulayan polis

ve diğer kişilerde herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Başvurucunun

gösterici olması dışında bir sebeple darbedildiği de iddia edilmemiştir.

202. Ali İsmail Korkmaz 2013 yılı Mayıs ayının sonunda

başlayan ve tüm Türkiye'ye yayılan Gezi Parkı eylemlerine katılmıştır. Söz

konusu eylemler zinciri, uzun süre toplumsal yaşamda ciddi olumsuzluklara neden

olmuş; bazı toplantılarda can ve mal kayıplarına neden olacak derecede şiddete

başvurulmuştur (örnek bir karar için bkz. Ali Hizmetçi ve diğerleri, B.

No: 2017/18232, 7/9/2021, §§ 66-74). Her ne kadar somut olayda maktul Ali

İsmail Korkmaz'ın katıldığı toplantı bazı mülahazalarla kanuna aykırı olarak

nitelendirilse bile bunda herhangi bir rolü olduğu ortaya konulamamıştır.

Ayrıca somut olayda maktule uygulanan fiziksel güç, bozulan kamu düzeninin

yeniden tesisi amacını taşımamaktadır.

203. Başvuruya konu Gezi Parkı eylemlerinin yapılma

biçimi kadar eylemlerde dile getirilen talepler de gerek toplumun önemli bir

kısmı tarafından gerekse devlet yetkililerince kabul edilemez bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesi şiddete teşvik ve demokrasinin ilkelerini ortadan kaldırma

durumları dışında toplantı hakkının ve ifade özgürlüğünün ortadan

kaldırılmasına yönelik radikal tedbirlerin -yetkililerin eylemlerde kullanılan

ifadeler ve bakış açılarını şaşırtıcı ve kabul edilemez olarak değerlendirdiği

ya da eylemlerin yasa dışı olduğu durumlarda dahi- demokrasiye zarar verdiğini

birçok kez tekrar etmiştir. Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir toplumda,

mevcut düzene itiraz eden ve barışçıl yöntemlerle gerçekleştirilmesi savunulan

siyasi fikirlerin toplantı özgürlüğü ve diğer yasal araçlarla ifade

edilebilmesi imkânı kişilere sunulmalıdır (Ali Rıza Özer ve diğerleri, §

117; Osman Erbil, § 47; Gülşah Öztürk ve diğerleri, B. No:

2013/3936, 17/2/2016, § 67).

204. Kamu gücünü kullanan organların negatif ve pozitif

yükümlülüklerinin devreye girmesi, başka bir deyişle bir toplantının

katılımcılarının Anayasa'nın 34. maddesinde yer alan korumadan tam olarak

faydalanabilmesi için şiddete teşvik ve demokrasinin ilkelerini ortadan

kaldırma durumları dışında toplantının veya gösteri yürüyüşünün hangi amaçla

yapıldığının bir önemi yoktur (benzer değerlendirmeler için bkz. Gülistan

Atasoy ve diğerleri [GK], B. No: 2017/15845, 21/1/2021, § 46; Osman

Baydemir, B. No: 2018/24509, 15/9/2021, § 118; Metin Birdal [GK], B.

No: 2014/15440, 22/5/2019, § 58).

205. Sonuç olarak bu başvuruda önemli olan, polis müdahalesi

ile sona ermiş bir gösterinin ara sokaklara dağılan katılımcılardan biri olan

başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın aralarında polislerin de bulunduğu bir grup

kişinin -asıl niyetlerinin Gezi Parkı eylemcileri üzerinde caydırıcı bir etki

oluşturmak olduğu sonucuna ulaşılan- yukarıda tespit edilen muamelelerine maruz

kalmış olmasıdır. Mevcut başvurunun koşullarında bu aşamada değerlendirilmesi

gereken, başta idare ve mahkemeler olmak üzere kamu gücünü kullanan organların

başvurucunun toplantı hakkına yapılan müdahale nedeniyle oluşan mağduriyetini

telafi edip edemediğidir.

206. 6216 sayılı Kanun’un 46. maddesinde kimlerin

bireysel başvuru yapabileceği sayılmıştır. Anılan maddenin (1) numaralı

fıkrasına göre bir kişinin Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmesi

için üç temel ön koşulun birlikte bulunması gerektiği ilgili bölümde

açıklanmıştır (bkz. § 143).

207. Kamu gücünü kullanan organlar bir anayasal hak veya

özgürlüğün ihlalini açıkça veya özü bakımından tanımışlarsa ve ardından ihlalin

telafisini sağlamışlarsa başvuranın 6216 sayılı Kanun'un 46. maddesi

doğrultusunda mağdur sıfatının bulunmadığı kabul edilebilir. Bu iki

koşul yerine getirildiği takdirde bireysel başvuru mekanizmasının ikincil

niteliğinden dolayı Anayasa Mahkemesinin inceleme yapmasına gerek kalmamaktadır

(ilgili olduğu ölçüde bkz. Mehmet Tursun ve diğerleri, B. No: 2016/2889,

4/7/2019, § 54; Abdullah Yaşa [GK], B. No: 2015/12486, 5/11/2020, § 52).

208. Başvurucunun mağdur sıfatının ortadan kalkması,

özellikle ihlal edildiği ileri sürülen hakkın niteliği ve ihlali tespit eden

kararın gerekçesi ile bu kararın ardından ilgili açısından uğranıldığı ileri

sürülen zararların varlığını devam ettirip ettirmediğine bağlıdır. Başvurucuya

sağlanan telafi imkânının uygun ve yeterli olup olmadığı kararı, söz konusu

temel hak ve özgürlüğün ihlalinin niteliği gözönünde bulundurularak dava

koşullarının tamamının değerlendirilmesi sonucunda verilebilecektir. Bu

çerçevede bir başvurucunun mağdur sıfatı -Anayasa Mahkemesi önünde şikâyet

ettiği durum için- idari veya yargısal bir kararla kendisine ödenmesine karar

verilen tazminata da bağlı olabilecektir (Sadık Koçak ve diğerleri, B.

No: 2013/841, 23/1/2014, § 84; İlker Başer ve diğerleri, B. No:

2013/1943, 9/9/2015, § 47; Mehmet Tursun ve diğerleri, § 55; Yavuz

Selim Akkoç, B. No: 2012/1277, 20/11/2014 § 51). Bu kapsamda yargısal

makamlarca, kamu görevlilerinin hukuka aykırılık teşkil eden eylemi nedeniyle

oluşan hak ihlaline yönelik etkili giderim sağlayacak bir karar verilmesi

-somut olayın koşullarına göre- başvurucuların mağdur sıfatını ortadan

kaldırabilecektir.

209. Görüldüğü üzere bir kişinin anayasal bir hakkının

ihlal edilmesi nedeniyle mağdur olduğunu Anayasa Mahkemesi önünde ileri sürüp

süremeyeceği meselesi esas olarak kişinin durumu hakkında müdahale anından

itibaren geçen sürece ilişkin bir inceleme yapılmasını gerektirmektedir. Somut

olayda soruşturma makamları, başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın şikâyetinin

ardından bir ceza soruşturması başlatarak başvurucuya yapılan müdahalenin meşru

bir sebebi olmadığı gibi yasal bir dayanağının da bulunmadığı kanaatine

ulaşmış; aralarında polislerin de bulunduğu sorumluları tespit ederek

sorumluların tutuklanmalarını sağlamıştır. Yapılan yargılamalar sonucunda

başvurucunun katıldığı bir gösteriye kolluk güçlerince müdahale edilmesi

üzerine gösteri mahallinden kaçtığı, daha sonra bir ara sokakta onu takip eden

polis memurlarının ve bazı sivillerin şiddetine maruz kaldığı kabul edilmiştir

(bkz. §§ 66, 71). Derece mahkemeleri başvurucunun bir gösterinin katılımcısı

olduğu gerekçesiyle şiddete maruz kaldığını, sanıkların başvurucuya şiddet

uygulamaları için başka bir neden bulunmadığını tespit etmiş ve sanıkların

cezalarının tayininde bu hususu gözetmiştir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi

başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının

ihlal edildiğinin kamu gücünü kullanan makamlarca -özü itibarıyla- tanındığı

sonucuna varmıştır.

210. Öte yandan yürütülen kovuşturmalar sonucunda altı

sanık kısa süreli olmayan hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bu cezalara ilave

olarak sanıkların kasten işlemiş olduğu suçlardan dolayı hapis cezasına

mahkûmiyetinin yasal bir sonucu olarak sürekli, süreli veya geçici kamu görevi

üstlenmesinden -bu kapsamda atamaya veya seçime tabi memuriyet ve hizmetlerde

istihdam edilmek dâhil belli hakları kullanmaktan- cezalarının infazı

tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmalarına karar verilmiştir (bkz. §§ 66, 71,

73). Bundan başka İdare Mahkemesi ölüm sonucunun kamu hizmetinin sunulması

sırasında ortaya çıktığı ve idarenin kusurlu olduğu kanaatine varmış, neticeten

Ali İsmail Korkmaz'ın yakınlarına tazminat olarak yaklaşık 1 milyon TL

ödenmiştir (bkz. § 77). Anayasa Mahkemesine göre olayın sorumlularına verilen

hürriyeti bağlayıcı cezalar ile Ali İsmail Korkmaz'ın yakınlarına ödenen

tazminat miktarları bir bütün olarak başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın toplantı

ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına yapılan müdahale yönünden uygun ve

yeterli bir telafi sağlamıştır.

211. Kamu gücünü kullanan makamlar, başvurucu Ali İsmail

Korkmaz'ın toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlalini özü

bakımından tanımış ve ardından ihlalin telafisini sağlamıştır. Sonuç olarak

müdahale nedeniyle başvurucunun Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruda

bulunabilmesi için gerekli olan mağdur sıfatının toplantı ve gösteri yürüyüşü

düzenleme hakkı yönünden mevcut olmadığı kanaatine ulaşılmıştır (benzer bir

değerlendirme için bkz. Öner Yakasız ve diğerleri, B. No: 2015/9430,

20/3/2019, §§ 66-68).

212. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer

kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin kişi bakımından

yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

e. Polis Memuru H.E. Hakkında İleri Sürülen İddialar

213. Kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkin bir

şikâyetin incelenmesinin devletin yasak kapsamındaki negatif ve pozitif

yükümlülüklerini içeren maddi ve usul boyutları bakımından ele alınması

gerekmektedir. Devletin negatif yükümlülüğü, bireylerin işkence ya da eziyet

veya insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele ya da cezaya tabi tutulmaması

yükümlülüğünü içerirken pozitif yükümlülüğü hem bireylerin bu tür muamelelerden

korunmasını (önleyici yükümlülük) hem de etkili yürütülen bir ceza soruşturması

yoluyla sorumluların tespit edilmesi ile sorumlulara suçlarına uygun ve yeterli

karşılık gelen orantılı cezalar verilmesini (soruşturma yükümlülüğü)

içermektedir. Kötü muamele yasağının maddi boyutu, negatif yükümlülük ile

önlemeye ilişkin pozitif yükümlülüğü kapsamakta; pozitif yükümlülüğün iki

unsurundan biri olan soruşturma yükümlülüğü etkili bir ceza soruşturması

yürütülmesini içeren usul boyutunu oluşturmaktadır (Elif Aydın Dost, B.

No: 2014/19954, 12/6/2018, § 35).

214. Olayda polis memuru H.E. hakkında açıklanması geri

bırakılmış bir hapis cezası söz konusudur. Polis memuru hakkındaki dava,

belirli bir süreyle askıya alınmıştır. Bu sürede bazı koşulların gerçekleşip

gerçekleşmeyeceğine göre davanın düşmesi gündeme gelecektir. Dolayısıyla

Anayasa Mahkemesinden önceki yetkili mercilerin H.E.nin Ali İsmail Korkmaz'ı

yaraladığına karar verip suçuna karşılık verdikleri hapis cezasının

açıklanmasını geri bırakmalarının somut olayda kötü muamele yasağı kapsamındaki

negatif yükümlülüğün ihlal edildiğine karar verilmiş olduğu anlamına gelip

gelmediğinin, bu anlama gelmekte ise bu kararla olaydaki mağduriyetin giderilip

giderilemediğinin, ayrıca etkili ceza soruşturması yürütme yükümlülüğünün (usul

yükümlülüğü) ne derecede yerine getirildiğinin belirlenmesi gerekecektir.

215. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka neden de bulunmadığı

anlaşılan iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

3. Esas Yönünden

a. Genel İlkeler

216. Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası -mağdurların

eylemi veya yetkililerin saiki ne olursa olsun- kötü muamele yasağının

ihlal edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Saikin önemi ne kadar yüksek

olursa olsun en zor koşullarda bile işkence, eziyet veya insan haysiyetiyle

bağdaşmayan muamele yapılamaz. Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci fıkrası savaş,

seferberlik durumlarında veya olağanüstü hâllerde bile bu yasağın askıya

alınmasına izin vermemektedir. Anılan maddelerdeki hakkın mutlaklık niteliğini

güçlendiren felsefi temel, kişinin eylemi ve suçun niteliği ne olursa olsun

herhangi bir istisnaya, haklılaştırıcı faktöre veya menfaatlerin tartılmasına

izin vermemektedir (Cezmi Demir ve diğerleri, B. No: 2013/293,

17/7/2014, § 104; Elif Aydın Dost, § 36).

217. Diğer taraftan bir muamelenin Anayasa’nın 17.

maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında olabilmesi için asgari ağırlık derecesine

ulaşmış olması gerekir. Bu asgari eşik, göreceli olup olay koşulları dikkate

alınarak değerlendirilmelidir. Bu kapsamda muamelenin süresi, bedensel ve

ruhsal etkileri ile mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler

önem taşır. Ayrıca muamelenin ardındaki saik ve amaç dikkate alınmalıdır (Cezmi

Demir ve diğerleri, § 83). Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında

geçen kavramlar arasında bir nitelik değil bir yoğunluk farkının bulunduğu

görülmektedir. Bir muamelenin işkence olarak nitelendirilip

nitelendirilmeyeceğini belirleyebilmek için, anılan fıkrada geçen eziyet ve

insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele kavramları ile arasındaki ayrıma

bakmak gerekmektedir. Bu ayrımın özellikle çok ağır ve zalimane acılara neden

olan ve kasti olarak gerçekleştirilen insanlık dışı muamelelerdeki özel duruma

işaret edip bir derecelendirme yapmak amacıyla Anayasa tarafından getirildiği

ve anılan kavramların 5237 sayılı Kanun’da düzenleme altına alınan işkence,

eziyet, yaralama ve hakaret gibi suçların unsurlarından daha geniş ve farklı

bir anlam taşıdığı anlaşılmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 84; Elif

Aydın Dost, § 39).

218. Buna göre anayasal düzenleme kapsamında kişinin maddi

ve manevi varlığına en fazla zarar veren muamele işkencedir. İşkence

seviyesine varmayan fakat yine de önceden tasarlanmış, belirli bir süre devam

eden, yaralanmaya, yoğun maddi veya manevi ızdıraba sebep olan insanlık dışı

muameleler ise eziyet olarak tanımlanabilir. Bu hâllerde duyulan acı,

meşru bir muamele ya da cezada kaçınılmaz olarak bulunan acının ötesine

geçmelidir. İşkenceden farklı olarak eziyette, ızdırap vermenin belli bir amaç

doğrultusunda yapılması aranmaz (Cezmi Demir ve diğerleri, § 88).

Kişileri küçük düşürebilecek ve utandırabilecek şekilde kişide korku, elem ve

aşağılanma duygusu uyandıran veya mağduru kendi iradesine ve vicdanına aykırı

bir şekilde hareket etmeye sürükleyen muameleler ise insan haysiyetiyle

bağdaşmayan muamele veya ceza olarak tanımlanabilir. Eziyetten

farklı olarak, uygulanan bu muamele, kişide bedensel ya da ruhsal bir acı

oluşturmasa da küçük düşürücü veya alçaltıcı etki yaratmaktadır (Cezmi Demir

ve diğerleri, § 89). Bir muamelenin hangisini oluşturduğunu belirleyebilmek

için her somut olayı kendi özel koşullarında değerlendirmek gerekir (Cezmi

Demir ve diğerleri, § 90).

219. Devletin kişinin maddi ve manevi varlığını koruma

hakkı kapsamında sahip olduğu pozitif yükümlülüğün bir de usul boyutu

bulunmaktadır. Bu tarz bir soruşturmanın temel amacı, söz konusu saldırıları

önleyen hukukun etkili şekilde uygulanmasını güvenceye alma bakımından

sorumlulukları bulunanların hesap vermelerini sağlamaktır (Cezmi Demir ve

diğerleri, § 110). Buna göre bir soruşturma, sorumluların belirlenip

cezalandırılmasını sağlamaya elverişli nitelikte olmalıdır. Bu olanaklı olmazsa

kötü muamele yasağını güvence altına alan Anayasa'nın 17. maddesi, sahip olduğu

öneme rağmen pratikte etkisizleşecek, bazı hâllerde kamu görevlilerinin fiilî dokunulmazlıktan

yararlanarak kontrolleri altında bulunan kişilerin haklarını istismar etmeleri

mümkün olabilecektir (Tahir Canan, § 25). Dolayısıyla kötü muamele

yasağı kapsamındaki usul yükümlülüğünün bir unsuru olarak sorumlulara

fiilleriyle orantılı cezalar verilmeli ve mağdurlar bakımından uygun bir

giderim sağlanmalıdır (Şenol Gürkan, B. No: 2013/2438, 9/9/2015, § 105).

b. İlkelerin Olaya Uygulanması

220. Ali İsmail Korkmaz'ın yakını olan başvurucuların

polis memuru H.E.nin de diğerleri ile birlikte hareket ederek yakınlarının

ölümüyle sonuçlanan suça karıştığını iddia ettikleri anlaşılmıştır. Bu konuda

ilgili bölümde yapılan değerlendirmelerde ifade edildiği gibi Anayasa

Mahkemesinin kendisinden önceki yetkili yargısal mercilerin

değerlendirmelerinden farklı bir değerlendirme yapabilmesi için elinde kesin

nitelikte bir kanıt veya bilginin olması gerekir. Başvuru dosyası ve eklerinde

bu yönde değerlendirme yapılabilmesine olanak tanıyacak bir kanıtın olmadığı,

yetkili mercilerin yine ilgili bölümde açıklandığı üzere olayın gerçekleşme

koşullarının, başka bir deyişle maddi gerçeğin açığa çıkması için gerekli

araştırmayı yürüterek bir sonuca vardıkları görülmüştür.

221. Diğer taraftan Anayasa Mahkemesinden önceki yetkili

yargısal mercinin kabulüne göre Ali İsmail Korkmaz, olaydapolis memuru H.E.nin

cop kullanarak uyguladığı maddi güç nedeniyle -Ali İsmail Korkmaz'ın eylemi

bunu kesinlikle gerekli kılmadığı hâlde-yaralanmıştır.

222. Öncelikle belirtilmelidir ki Anayasa'nın 17.

maddesi, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde yakalamayı gerektiren durumlarda

ve gösteriye katılanların kendi tutumundan dolayı güç kullanımını

kesinlikle yasaklamamaktadır. Sınırları belli durumlarda ve mevzuata uygun

olarak sadece kaçınılmaz hâllerde aşırı olmaması koşuluyla güvenlik güçleri

tarafından fiziksel güce başvurulmasının kötü muamele olmadığı kabul

edilmektedir. Ancak kişinin kendi davranışından dolayı güce başvurmak

kesinlikle zorunlu bir hâle gelmedikçe bu güç kullanımı prensip olarak kötü

muamele yasağını ihlal edecektir (Ali Rıza Özer ve diğerleri, §§ 81,

82).

223. Yetkili makamların kabullerinde belirttikleri üzere

olayda yakalama amacıyla veya Ali İsmail Korkmaz'ın kendi tutumu nedeniyle güç

kullanmayı gerektiren bir durum yaşanmamıştır. Ali İsmail Korkmaz, diğer bazı polis

memurlarının ve bu memurlarla birlikte ortak iradeyle hareket eden diğer

kişilerin ağır nitelikteki darbına maruz kalmasının ardından saldırı sırasında

aldığı sert darbelerin etkisindeyken olay yerinden uzaklaşmaya çabaladığı

sırada kaçtığı yönde bekleyen bu memurun copla gerçekleştirdiği bir saldırıya

daha maruz kalmıştır. Olayın seyri ve gerçekleşme koşulları, gösterilere

katılıp güvenlik güçlerinin müdahalesinden kaçan başvurucular yakınına bu

memurun da diğer meslektaşları gibi sert bir karşılık vererek yola getirme ya

da bir cezalandırma niyeti ile hareket ettiğini açıkça düşündürmektedir.

224. Kamu görevlisi olup güç kullanma konusunda ilgili

yasalar çerçevesinde yetkisi ve görevi bulunan polis memuru, memuriyet

görevinin kendisine sağladığı otoriteyi açıkça kötüye kullanmıştır. Polis

memuru, kanunlar ve kurallar ile belirlenmiş güç kullanma ile ilgili görevini

yerine getirirken amacından tamamen sapmıştır. Nitekim derece mahkemesi de

polis memurunun sahip olduğu nüfuzu kötüye kullanarak kasten yaralama suçunu

işlediğine karar vermiştir. Oysa kolluk görevlileri, görevlerini yerine

getirirken her koşul altında vücut bütünlüğünün dokunulmazlığı gibi temel

haklar ile özellikle insan haysiyetine saygı göstermek ve temel haklar ile

insan haysiyetini korumak zorundadır. Kolluk görevlileri, kanunların

kendilerine yüklediği görevleri hukuka uygun olacak şekilde yerine getirmeli;

mesleklerinin gerektirdiği yüksek sorumluluk düzeyini korumalıdır. Kolluk

görevlileri, kesin zorunluluk hâlinde ve görevlerinin yerine getirilmesi için

gereken ölçüde kuvvete başvurabilir. Kolluk görevlileri, işkence yapmak veya

herhangi bir türden ceza vermek veya zalimane, insanlık dışı veya alçaltıcı

muamele yapmak gibi kötü muamele oluşturan herhangi bir davranışta bulunamaz; bu

davranışları teşvik edemez ve bunlara hoşgörü gösteremez. Ayrıca bu tür

muameleleri haklı göstermek için üstlerinden emir aldıklarını ya da millî

güvenliğin tehdit edildiğini ileri süremez. Kanunların uygulanmasından sorumlu

kolluk görevlileri, kanunlara ve kurallara herkesten önce saygılı olmak

zorundadır.

225. Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin konu ile ilgili

içtihadı kapsamında somut olayda polis memurunun gerçekleştirdiği bu yaralama

eylemi ile -Ali İsmail Korkmaz'da yarattığı fiziksel etkilerin yanında ruhsal

etkileri ve ayrıca olayın gerçekleşme koşulları da gözönünde bulundurularak-

Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasıyla yasaklanan eziyet yasağının

ihlal edildiği değerlendirilmiştir. Bu noktada Anayasa'daki eziyet

kavramının 5237 sayılı Kanun’da düzenleme altına alınmış olan eziyet suçundan

daha geniş ve farklı anlam taşıdığını, her iki kavramın aynı olmadığını yeniden

hatırlatmak gerekir. Anayasa ve Sözleşme'de yer alan kötü muamele türlerine

ilişkin kavramlar, özerk kavramlar olması nedeniyle ceza kanunlarındaki

işkence, eziyet gibi suçlardan farklı anlam taşımaktadır.

226. Anayasa Mahkemesinden önceki yetkili yargısal

mercilerin polis memurunun cezalandırılmasına karar vermesiyle öz olarak kötü

muamele yasağının somut olayda ihlal edildiğine karar vermiş oldukları

anlaşılmaktadır. Öte yandan somut olayda, kötü muamele yapmamaya ilişkin

negatif yükümlülüğün ihlal edildiğine karar verilmiş ise de sorumlu polis

memuruna verilen cezanın açıklanmasının geri bırakılmasıyla birlikte olaydaki

mağduriyetin giderilip giderilmediği ve söz konusu uygulamanın benzer olayları

önlemedeki caydırıcılığı belirlenmelidir.

227. Anayasa Mahkemesine göre cezai yaptırımları

düzenleyen kuralların -önleme ve iyileştirme amaçlarına uygun olarak- ölçülü,

adil ve orantılı olması gerekmektedir (AYM, E.2010/104, K.2011/180,

29/12/2011). Orantılılık ilkesi, mağdurun korunması ile failin cezalandırılması

arasında makul bir ilişki olmasını gerektirir. Nitekim 5237 sayılı Kanun'un 3.

maddesine göre fail hakkında işlediği suçun ağırlığıyla orantılı ceza ve

güvenlik tedbirine hükmolunması gerekmektedir (Tahir Canan, § 36; Doğukan

Bilir, § 69). 5237 sayılı Kanun'un amacı kamu düzen ve güvenliğini

korumanın yanında kişi hak ve özgürlükleri ile hukuk devletini korumak

ve suç işlenmesini önlemektir. Kanun'da, bu amacın gerçekleştirilmesi için ceza

sorumluluğunun temel esasları ile birtakım suçlar, ayrıca ceza ve güvenlik

tedbirlerinin türleri düzenlenmiştir.

228. Cezasızlık, işlenen bir suçun somut olarak cezasız

kalmasını ifade etmektedir. Cezasızlık; kötü muamele fiillerine yönelik olarak

sorumluların adalet önüne çıkarılmaması, işledikleri suçlarla orantılı biçimde

cezalandırılmamaları veya mahkûm edildikleri cezanın infazının sağlanmaması

şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Cezasızlığın önlenmesi durumunda bir yandan

mağdurlar açısından gerekli giderim sağlanırken bir yandan da yeni ihlallerin

gerçekleşmesini engelleyecek caydırıcı bir etki ortaya çıkması mümkün olacaktır

(S.D. B. No: 2013/3017, 16/12/2015, § 101). Kötü muamele kapsamında

işlenen suçlar ile bu türden suçlara karşılık verilen cezalar arasında

orantısızlık olması ya da bu suçlara karşılık ceza verilmemesi durumunda, bu

tür eylemlerin önlenmesini sağlayabilecek caydırıcı bir etki ortaya koymaktan

oldukça uzak kalınmakta, kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin kanunla

korunmasına ilişkin pozitif yükümlülüğün yerine getirilmemesi sonucu

doğmaktadır (S.D. § 102).

229. HAGB müessesesinin uygulanıp uygulanamayacağı; her

olayın somut koşulları çerçevesinde mağdurun söz konusu suçtan etkilenme

derecesiyle orantılı olarak benzer olayların yaşanmaması için gerekli

caydırıcılığın olup olmadığı, kötü muamele mağdurlarının mağduriyetlerini

giderebilme niteliği bulunup bulunmadığı hususları gözardı edilmeden

değerlendirilmelidir.

230. Bu konuda ilk olarak ilgili yasal düzenlemelerin

kolluk görevlilerinin işledikleri bu nitelikteki yaralama suçlarına ilişkin

mahkûmiyet hükümlerinin de açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesini

olanaklı kıldığı söylenmelidir. Ancak bu konuda ikinci olarak söylenmesi

gereken husus, düzenlemelerin bu mahkûmiyet hükümlerinin açıklanmasının geri

bırakılacağına ilişkin amir hükümler içermediğidir. Dolayısıyla mahkemelerin bu

konuda bir takdir hakları olduğu açıktır.

231. HAGB kararı verilmesiyle kötü muamele teşkil eden

suça karşılık belirlenen yaptırımın yerine getirilmesi geriye bırakılmaktadır.

Bu kararla aynı zamanda kötü muamele faili, belirlenen deneme süresi içinde

başka bir kasıtlı suç işlememesi hâlinde kötü muamele teşkil eden fiiline karşılık

olarak hiçbir yaptırımla karşı karşıya kalmamış olmaktadır. Hatta söz konusu

süre sonunda hakkında açılan kamu davasının düşmesine dahi karar verilmesi söz

konusu olmaktadır. Bu nedenle HAGB kararı verilmesi ile birlikte kötü

muamelenin bir cezai yaptırıma bağlanması gereken ilgili süreç, kötü muamele

faillerinin cezadan tamamen muaf tutulmalarıyla sonuçlanabilmektedir.

Dolayısıyla HAGB müessesesi, cezasızlığa yol açması nedeniyle benzer türdeki

ihlalleri önlemedeki caydırıcılığı sağlayamamaktadır (benzer değerlendirmeler

için pek çok karar arasından bkz. Mehmet Şah Araş ve diğerleri, B. No:

2014/798, 28/9/2016, §§ 91, 107; Mustafa Rollas, B. No: 2014/7703,

2/2/2017, § 81; Naif Bal (2), B. No: 2015/2465, 11/9/2019, §§ 72,

73; Doğukan Bilir, §§ 76, 77; Elif Aydın Dost; §§ 50, 65).

232. Bu itibarla yetkili mercilerin bu türden fiillere

ilişkin yaptırımları belirlerken takdir haklarını kötü muamele fiilinin

sonuçlarını hafifletmek için kullanmamaları gerektiği ifade edilmelidir. Kötü

muamele yasağı kapsamındaki yaptırımlara ilişkin bu türden bazı uygulamalar,

benzer ihlalleri gerçekleştiren kamu görevlilerinin cezasız kalmalarına ya da

gerektiği gibi cezalandırılmamalarına yol açarak benzer fiillerin önlenmesinde

caydırıcılığı sağlayamadığı için bu tür ihlalleri önlemeye ilişkin etkili bir

ceza soruşturması yürütme yükümlülüğünü zedelemektedir. Kötü muamele

olaylarında HAGB kurumunun uygulanıp uygulanamayacağı değerlendirilirken sadece

HAGB'ye karar verilebilmesi için gerekli yasal koşulların oluşup oluşmadığına

bakılmayıp kötü muameleye karşılık verilen cezaların açıklanmalarının geri

bırakılmasıyla benzer olayların önlenmesi için caydırıcılığın sağlanmadığının,

bu durumun aynı zamanda kötü muamele mağdurlarının mağduriyetlerinin adli bir

tatmin sağlanarak giderilmesine bir katkı sunmadığının gözetilmesi gerekir.

233. Hâl böyle olunca HAGB kararı verilmesi, kötü muamele

fiillerine karışan kamu görevlilerine hoşgörüyle yaklaşıldığı izlenimini

uyandırmaktadır. Bu durum ise bu tür fiillere eğilimli görevlileri

cesaretlendirebilecektir (Elif Aydın Dost; § 65).

234. Öte yandan somut olayda polis memurunun sabit

görülen suçundan dolayı disiplin yönünden bir soruşturmaya tabi kılınmaması da

ceza muhakemesinde HAGB kararı verilmiş olması nedeniyle oluşan cezasızlığın

etkisini daha da ağırlaştırmaktadır (Elif Aydın Dost; § 66). Ayrıca HAGB

kararı verilmesiyle failin kasten işlediği kötü muamele teşkil eden suçtan

dolayı hapis cezasına mahkûmiyetinin bir kanuni sonucu olarak memuriyet gibi

belli haklardan yoksun kılınması da söz konusu olmamıştır.

235. Tüm bu hususlar, kötü muamelenin hoş görülmediği

inancının zayıflamasına yol açmaktadır. Bu tür uygulamalar, özelde mağdurlarda,

genelde ise kamuoyunda mahkemeler ile yetkili makamların bireyleri kötü

muameleye karşı koruma amacıyla yerine getirmeleri gereken ve bu nedenle de

kritik bir önemi olan rollerini yerine getirmemeleri nedeniyle kamu

görevlilerinin fiilî dokunulmazlıktan yararlanarak bireylerin haklarını

istismar etmelerinin mümkün olabildiği bir ortamın oluştuğu intibasını

yaratmakta; hukuk devleti ile adalete olan güven ve inancı açıkça

zedelemektedir.

236. Kötü muamele failine verilen cezanın açıklanmaması,

aynı nedenlerle olaydaki mağduriyetin giderildiğini söyleyebilmeyi mümkün

kılmamaktadır. Failin herhangi disiplin yaptırımıyla karşı karşıya kalmamış

olması da aynı zamanda failin sorumluluğunun ortaya konması ve durumun bu

bağlamda düzeltilmesi gereğinin sergilenmesi bakımından başka bir eksiklik

oluşturmuştur.

237. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinin

üçüncü fıkrasında güvence altına alınan eziyet yasağının maddi ve usul

boyutlarının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

238. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin ilgili kısmı

şöyledir:

"(1) Esas inceleme sonunda,

başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal

kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yapılması gerekenlere hükmedilir. …

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme

kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden

yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama

yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata

hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.

Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal

kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse

dosya üzerinden karar verir.”

239. Başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın yakınları olan

başvurucular toplamda 2.000.000 TL manevi tazminata ve yargılamanın

yenilenmesine karar verilmesi talebinde bulunmuştur.

240. Başvuruda polis memuru H.E. hakkındaki iddialar

yönünden eziyet yasağının maddi ve usul boyutlarının ihlal edildiği sonucuna

varılmıştır. Eziyet yasağının ihlalinin idarenin eylemi ve mahkeme kararından

kaynaklandığı anlaşılmıştır.

241. Bu durumda ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması

için polis memuru H.E. yönünden yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır.

Yapılacak yeniden yargılama ise usul hukukunda yer alan benzer kurumlardan

farklı ve bireysel başvuruya özgü bir düzenleme içeren 6216 sayılı Kanun'un 50.

maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda yeniden yargılama sürecinde mahkemelerce

yapılması gereken iş, öncelikle hak ihlaline yol açan mahkeme kararının ortadan

kaldırılmasından ve Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri

gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar verilmesinden

ibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere

ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

242. Başvuruda eziyet yasağının usul boyutunun ihlali

nedeniyle yalnızca ihlalin tespitiyle ve yargılamanın yenilenmesiyle

giderilemeyecek olan manevi zararları nedeniyle başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın

yakınları olan başvuruculara net 67.500 TL manevi tazminatın müştereken

ödenmesine, tazminata dair diğer taleplerin reddine karar verilmesi gerekir.

243. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 257,50 TL harç

ve 4.500 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 4.757,50 TL yargılama giderinin

başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın yakınları olan başvuruculara müştereken

ödenmesine, geriye kalan yargılama giderlerinin başvurucuların üzerinde

bırakılmasına karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kişi

bakımından yetkisizlik nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın yakını olan

başvurucuların kötü muamele yasağının kendileri bakımından ihlal edildiğine

ilişkin iddialarının kişi bakımından yetkisizlik nedeniyle KABUL

EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. Başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın yakını olan

başvurucuların eziyet yasağının ölen yakınları Ali İsmail Korkmaz bakımından

ihlal edildiğine ilişkin iddialarının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

4. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın kişi bakımından yetkisizlik nedeniyle KABUL EDİLEMEZ

OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan

eziyet yasağının maddi ve usul boyutlarının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin eziyet yasağının ihlalinin

sonuçlarının ortadan kaldırılması için polis memuru H.E. hakkında yeniden

yargılama yapılmak üzere Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesine (E.2017/124,

K.2017/161) GÖNDERİLMESİNE,

D. Başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın yakınları olan

başvuruculara net 67.500 TL manevi tazminatın MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE, tazminata

ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

E. 257,50 TL harç ve 4.500 TL vekâlet ücretinden oluşan

toplam 4.757,50 TL yargılama giderinin başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın

yakınları olan başvuruculara MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE, geriye kalan yargılama

giderlerinin başvurucular üzerinde BIRAKILMASINA,

F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucuların

Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde

yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten

ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına

GÖNDERİLMESİNE 26/5/2022 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Hasan Tahsin GÖKCAN

Üyeler

:

Hicabi DURSUN

Recai AKYEL

Selahaddin MENTEŞ

İrfan FİDAN

Raportör

:

Nahit GEZGİN

Yunus HEPER

Başvurucular

:

1. Şehap KORKMAZ

2. Emel KORKMAZ

3. Gürkan KORKMAZ

4. Melike ÇAKIRKAYA

5. Aylin TAKTUK

Başvurucular Vekili

:

Av. Doğukan Tonguç

CANKURT

Av. Esra BAŞBAKKAL KARA Av. Ayhan ERDOĞAN 6. Ali İsmail Korkmaz

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2017/7592, 26 Mayıs 2022 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve
  6. Olgular
  7. A. Gezi Parkı
  8. B. Ali İsmail Korkmaz'ın Darbedildiği Bölgede Gerçekleşen
  9. C. Bireysel
  10. [i.k.], [r.k.], [m.v.]
  11. Hukuki Değerlendirme
  12. D. Olaya
  13. IV. İlgili
  14. Hukuk
  15. A. Ulusal Hukuk
  16. A. Genel şartlar
  17. B. Uluslararası
  18. V. İnceleme Ve
  19. Gerekçe
  20. A. Başvurucuların
  21. B. Değerlendirme
  22. C. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden
  23. B. Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan
  24. C. Kararın bir örneğinin eziyet yasağının ihlalinin
  25. D. Başvurucu Ali İsmail Korkmaz'ın yakınları olan
  26. F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucuların
  27. G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına
  28. Cankurt
  29. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2017/7592
Tarih
26 Mayıs 2022

İlgili Kararlar

  • Abdurrahman Baltacı Başvurusu (B. No: 2019/28582)
  • Kadri Eroğul Başvurusu (B. No: 2019/976)
  • Binali Camgöz ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2019/36978)
  • Şükran İzgi Başvurusu (B. No: 2018/32994)
  • Gülsün Giley Başvurusu (B. No: 2018/36546)
  • Recep Tok Başvurusu (B. No: 2019/18178)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.