KÜNYE
- Mercii
- Anayasa Mahkemesi
- Esas No
- 1969/60
- Karar No
- 1970/8
- Karar tarihi
- 10 Şubat 1970
Karar Metni
2.798 kelime·14 dk okuma·4 bölüm
Esas sayısı:1969/60
Karar sayısı:1970/ 8
Karar tarihi:10/2/1970
Resmi Gazete tarih/sayı:15.12.1970/13695
İstemde bulunan : Kartal Asliye 1. Hukuk Mahkemesi
İstemin konusu : 14/12/1934 günlü, 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun 22. maddesinin H bendindeki (ve herhalde on seneye kadar) deyiminin Anayasa'ya aykırılığı iddiasının ciddî görülmesi nedeni ile iptali istenmiştir.
Olay
ve iptal için ileri sürülen gerekçeler : Bir yurttaş, Hazineye karşı açmış
olduğu davada, tapu kütüğünde kendi adına yazılı taşınmazın kadastroca sahibi
bilinmeyen mal sayılıp Hazine adına tapuya geçirilmiş bulunduğunu, kendisinin
her yıl malının vergisini ödediğini ileri sürerek haksız yere Hazine adına
yapılan tescilin iptaline ve tapu kaydının kendi adına düzeltilmesine karar
verilmesini istemiştir. Davalı vekili savunmasında kadastronun kesinleşmesinden
beri aradan on yılı aşan bir süre geçmiş bulunması dolayısiyle 2613 sayılı
Kanunun 22. maddesinin H bendi gereğince dâvanın reddine karar verilmesini
istemiştir. Buna karşı davacı vekili, savunmada dayanılan yasa kuralının, Anayasa'ya
aykırılığını ileri sürmüştür.
Mahkemece
ciddî görülen iptal nedenleri özetle şunlardır. 2613 sayılı Kanun, mal
sahiplerini, kadastronun yapıldığı sırada malları başında bulunmak zorunda
bırakmaktadır. Oysa Anayasa yurttaşlara seyahat, çalışma ve mülkiyet hak ve
özgürlüklerini tanımıştır. Tapu kütükleri düzensiz ve darma dağınık bir
durumdadır. Devlet, kadastro sırasında, bu kütüklerin içinden çıkamayacağını
göz önünde tutarak yurttaşların mallarını başında bulunmasını öngörmüştür.
Böyle bir yüküm, kamu düzeni düşüncesi ile dahi haklı görülemez. Haklı
görülemeyen ve Anayasa'ya aykırı bulunan bir yükümün yerine getirilmemesi
sonucunda Hazine adına tapuya geçirilmiş bulunan bir malın geri alınması yollu
dâvada hak düşüren bir sürenin kabul edilmiş olması mülkiyet hakkının doğrudan
doğruya özüne dokunmaktadır ve böylece ortada Anayasa'ya açık bir aykırılık
vardır.
İptali istenilen hüküm : 14/12/1934 günlü, 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Yasasının 22. maddesinin H bendi şöyledir : Yapılacak ilânlar ve tahkikat üzerine sahibi bulunmayan gayrimenkuller devlet namına kaydolunur. Bu malların on seneye kadar hükmen müstehikkı çıktığı taktirde namına kayıtlan tashih edilir ve satılmışsa bedeli verilir. (İptali istenen deyimin altı çizilmiştir).
İstemle ilgili Anayasa hükümleri :
"Madde 18- Herkes, seyahat hürriyetine sahiptir; bu hürriyet,ancak milli güvenlik sağlama ve salgın hastalıkları önleme amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir.
Herkes, dilediği yerde yerleşme hürriyetine sahiptir; bu hürriyet ancak millî güvenliği sağlama, salgın hastalıkları önleme, kamu mallarını koruma, sosyal, iktisadî ve tarımsal gelişmeyi gerçekleştirme zorunluğu ile ve kanunla sınırlanabilir.
Türkler, yurda girme ve yurt dışına çıkma hürriyetine sahiptir. Yurt dışına çıkma hürriyeti kanunla düzenlenir."
"Madde 36- Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amaciyle, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz."
"Madde 40- Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.
Kanun, bu hürriyetleri, ancak kamu yararı amaciyle sınırlayabilir.
Devlet, özel teşebbüslerin millî iktisadin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır."
İlk inceleme : Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 15. maddesi uyarınca yapılan 23/10/1969 günlü ilk inceleme toplantısında, 44 sayılı Kanunun 27. maddesi uyarınca mahkemece gönderilmesi gereken gerekçeli karar yollanmamış bulunduğundan eksik tamamlanmak üzere dosyanın geri çevrilmesine oybirliği ile karar verilmesi üzerine mahkemece eksik tamamlandığından işin esasının incelenmesine Lütfü Ömerbaş, Feyzullah Uslu, A. Şeref Hocaoğlu, Fazıl Öztan, Hakkı Ketenoğlu, Fazıl Uluocak Avni Givda, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Ziya Önel, Mustafa Karaoğlu ve Muhuttin Gürün'ün katıldıkları 18/11/1969 günlü toplantıda oybirliği ile karar verilmiştir.
Esasın incelenmesi: Esasa ilişkin raporla dâvaya temel tutulan Anayasa hükümlerine ve dâva konusu Yasaya ilişkin yasama çalışmaları belgeleri ve ilgili bütün hükümler incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü :
Sahibi
bulunamadığı için Devlet adına tapuya geçirilen taşınmazların on yıla değin
sahibi çıkar ve hakkını mahkemede ispat ederse, tapu kaydı onun adına
düzeltilir ve şayet mal satılmışsa Devletçe alınmış olan para malike verilir
(Madde 22/H). Dâva konusu kural işte bu kuraldır. Bu kuralın yazılışından
anlaşıldığı üzere, bir malın devlet adına tapuya yazılması için onun sahibi
bulunduğunun saptanmaması zorunludur. Eğer mal tapuda kayıtlı ise ilke olarak
sahibi tapu kütüğünde gösterilmiş olacağından bu kuralın uygulanması artık söz
konusu edilmiyecektir. Yine bu madde uyarınca Devlet adına kaydedilmiş olan
mal, kadastrodan önce tapu kütüğüne yazılı bir mal olsun veya olmasın, sahibi
sonradan ortaya çıktığında, (bu malik on yıllık süreden önce dava açmış ise)
artık bunun davası dinlenmiyecektir, zira hak düşüren sürenin konması ile
güdülen erek, Hazine adına tapu kütüğüne geçirilmiş bulunan bir malın hangi
nedene dayanırsa dayansın, on yıldan sonra geri alınmasını önlemektir.
Asliye
mahkemesindeki davada, kadastrodan önce davacı adına tapu kütüğüne geçirilmiş
iken her nasılsa, kadastro komisyonunca sahibi bulunamadığı bildirilerek 2613
sayılı Yasanın 22/H maddesi gereğince Hazine adına tapuya geçirilmiş bulunduğu
ileri sürülen bir taşınmazın tapu kaydının davacı adına düzeltilmesi
istenilmiş, Hazine vekili de böyle bir isteme karşı on yıllık hak düşüren
süreye dayanmıştır. Buna göre, kadastrodan önce tapu kütüğüne geçirilmiş
olmayan bir taşınmaz için açılmış bir dava ve böyle bir davaya karşı ileri
sürülmüş hak düşüren süre söz konusu olmadığından, mahkeme ancak tapulu bir
taşınmazın Hazine adına tescili sonunda malikin açtığı dava açısından hak
düşürücü süre kuralını uygulayacaktır; imdi inceleme ve karar, yalnızca
kadastrodan önce tapu kütüğüne yazılmış taşınmaz mallardan Hazine adına
geçirilmiş olanların tapu kaydının eski malikler adına düzeltilmesi davalarında
söz konusu edilen hak düşüren süre kuralı ile sınırlı olacaktır.
Toplantıya katılan üyelerin çoğunluğu, inceleme konusu on yıllık hak düşüren süre kuralının Anayasa'ya aykırı olduğu görüşünde birleşmişlerdir. Ancak bu görüşler, iki ayrı nitelik taşımaktadır :
a-
Tapu kütüğünün tutulması gerek eski hukukumuza göre, gerekse Medenî Kanuna göre
devlete düşen görevlerden olduğu için bu görevin gereği gibi yerine
getirilmemiş olmasından doğan sonuçlardan devletin yararlanması düşünülemez.
Dâva konusu işte olduğu gibi, kadastro komisyonunun, malı sahipsiz sayması,
devletin görevli memurlarınca bu mala ilişkin tapu kütüğünün komisyona
verilememiş olması nedenine dayanmaktadır. Devlet, malın tapusunun komisyona
verilmemiş olması sonucunda taşınmazın maliki durumuna girmiş, başka deyimle
kendisinin sorumlu tutulması gereken bir durumdan yararlanmış ve on yıllık hak
düşüren süreye dayanarak bu haksız durumun sürüp gitmesini sağlamıştır.
Haksızlığın sürüp gitmesini sağlayan etken, on yıllık hak düşüren süre olduğu
için bu süreyi öngören yasa kuralı, Anayasa'nın 36. maddesi ile güvence altına
alınmış bulunan mülkiyet hakkının özüne dokunmakta ve böylece Anayasa'nın 36.
ve 1l. maddelerine aykırı bir niteliğe bürünmektedir. Kaldı ki Medenî Kanunun
928 maddesi uyarınca hiçbir kişi, tapu kütüğünde yazılı olan bir durumu
bilmediğini ileri süremez ve böyle bir durumu bilmemiş olmasına dayanarak kendi
yararına bir hukukî durum yaratamaz. Burada devlet yararına Medenî Kanunun 928.
maddesinin uygulanmaması sonucu dahi doğmaktadır ki bu sonuç, Anayasa'nın 12.
maddesi ile benimsenmiş bulunan yasa önünde eşitlik ilkesine de aykırıdır ve
inceleme konusu kural, bu yönden dahi Anayasa ile çatışmaktadır. Bundan başka
hukuk devleti ilkesinin gereklerinden birisi, bireylerin kazanılmış haklarına
herkesin saygı göstermesini sağlamaktır; oysa burada devlet, üçüncü kişiye
karşı korumakla ödevli olduğu mülkiyet hakkım, bu hakkın kendi düzenlediği tapu
kütüğüne dayandığım göz önünde tutmadan, tartışma konusu, hak düşüren süre
kuraliyle, kendisi tanımamaktadır. Bundan dolayı bu kural, Anayasa'nın 2.
maddesinde öngörülen hukuk devleti ilkesine de aykırıdır.
Lûtfi Ömerbaş, Salim Başol, A. Şeref Hocaoğlu, Fazlı Öztan, Muhittin Taylan ve Muhittin Gürün, bu görüşü benimsemişlerdir.
b-
Dâva konusu kuralı kapsayan 2613 sayılı Yasa, eski hukukî durumlardaki
kararsızlıkları sona erdirmek ve gerçek hukukî durumu saptamak ve bunun tapu
kütüklerinden kesinlikle anlaşılmasını sağlamak için konulmuş bulunduğuna göre
bu yasa uyarınca yapılan yanlış işlemler sonunda kaybedilen hakların ileri
sürülmesinin kadastroca kendi adlarına taşınmaz mal saptanmış kişiler yararına
belli bir süreye bağlanması ve o sürenin geçmesi ile eski hakların sona ermiş
sayılması, hukukî durumda kararlılığı sağlamaya elverişli, yerinde bir tedbir
sayılmak gerekir. Gerçekten, kadastroya dayanılarak düzenlenen tapu
kütükleriyle belirlenmiş bulunan hukukî durumun kararlılık göstermesi, ancak
kadastrodan önceki hukukî duruma dayanılarak kadastro üzerine kurulmuş bulunan
kütüklerdeki kayıtların değiştirilmesini gerektirecek dâvaların önlenmesi ile
sağlanabilir; dâvaların önlenmesi için en uygun yol, hak düşüren süre yoludur.
Eğer böyle önleyici bir yol benimsenmeyecek olursa uzun yıllar geçtikten sonra
bile kadastroya dayanan tapu kütüklerinin silinip değiştirilmesi ve herkesin,
tapu kütüklerine karşı beslemesi gerekli güvenin sarsılması sakıncası
doğacaktır. Medenî Kanun veya Borçlar Kanunu kurallariyle bu sakıncalar
önlenemez. Nitekim, Medenî Kanunun taşınmazlara ilişkin aynı hakları düzenleyen
kuralları arasında hak düşüren süreye ya da dâvayı engelleyici zaman aşımına
yer verilmiş değildir; Medenî Kanunun 638. ve 639. maddelerindeki süreler ise
sadece hak kazandırıcı zaman aşımı süreleridir ve ancak eylemli zilyetler
yararına sonuç doğurabilirler. Borçlar Kanununun 125. ve sonra gelen
maddelerindeki zaman aşımı kuralları ise, aynı hak dâvalarına uygulanamaz.
Demek ki, özel bir hak düşüren süre kuralı zorunludur ve böyle bir tedbir kamu
yararına dayanan ve bu niteliğine Anayasa'nın 36. maddesinin 2. fıkrası
kuralına uygun bir sınırlandırma oluşturmaktadır. Bilindiği üzere, Anayasa'nın
36. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca mülkiyet hakkının kamu yararı düşüncesi
ile sınırlandırılmasına engel yoktur. Ancak bu sınırlandırmanın olayımızda yeni
malikin yaran ile daha açıkçası kamu yararı ile eski malikin yararını
bağdaştırabilecek bir durum göstermesi dahi zorunludur. Burada sınırlandırmanın
on yıl gibi kısa bir süre temel tutularak öngörülmüş olması, eski malikin
mülkiyet hakkım ortadan kaldırma niteliğini göstermektedir. Özellikle hukuk
düzenimizde tapulu mallarda ancak yirmi yıllık bir sürenin Medenî Kanunun 639..
maddesinde gösterilen koşullar altında geçmesi sonunda zilyet yararına tescili
isteme hakkı doğmaktadır ve böylece eski malikle yeni malikin haklarının
bağdaştırılması ve hukuki durumlarda kararlılığının sağlanması için yirmi
yıllık bir süre gerekli görülmüştür, inceleme konusu kuralda yalnız hazine
yararına öngörülen on yıllık süre, haklı nedene dayanmayan bir eşitsizlik
yaratmaktadır. Tapuya bağlı mallarda Hazine yararına kabul edilebilecek bir
süre ancak yirmi yıl gibi bir süre olabilir ve yirmi yıl malının hukuki durumu
ile ilgilenmemiş olan bir kimsenin artık hakkından yoksun bırakılması kadastro
işlemleri ile sağlanmak istenen hukuki kararlılık bakımından yerinde
görülebilir.
Burada
Medenî Kanunun 683. maddesindeki on yıllık süreyi yeterli gören kurala
dayanılarak tartışma konusu kuralla 638. maddedeki kural arasında benzerlik
bulunduğu ileri sürülüp ortada eşitsizlik ve sürede kısalık bulunmadığı
savunulamaz. Medenî Kanunun 638. maddesinde kendi adına ve haklı bir nedene
dayanmaksızın tapuda malik gözüken bir kimsenin, çekişmesiz, aralıksız olarak
ve iyi niyetle on yıl taşınmaz malın zilyetliğini sürdürecek olursa onun adına olan
tapu kaydının haksız nedene dayanması dolayısiyle düzeltilmesinin
istenilemeyeceği ve tapudaki kayıt haklı bir nedene dayanmasa bile kayıt
sahibinin tam anlamı ile mülkiyet hakkını edinmiş sayılacağı ilkesi
benimsenmiştir. Olayımızda Hazine, Medenî Kanunun 928. maddesi uyarınca yerin
tapu kütüğünde eski malik adına kayıtlı olduğunu bilmediğini ileri
süremeyeceğine göre Hazine iyi niyetli zilyed durumunda olamaz. Demek ki Medenî
Kanunun 638. maddesinde aranılan iyi niyet koşulu, Hazine için gerçekleşmiş bulunamayacağından
Hazinenin durumunun Medenî Kanunun 638. maddesine uygun bir zilyed durumu
olarak kabulü hukuka uygun düşmez.
Kadastro
işlerinde hukuki kararlılığı sağlamak üzere eski maliklerin haklarının belli
bir süre ile sınırlandırılması ilkesi. Anayasa'ya uygun sayılınca sürenin
takdirinin yaşama yetkisi alanına girdiği ve surenin uzunluk ya da kısalığı
bakımından Anayasa'ya aykırılık düşünülemeyeceği görüşü, doğru değildir; çünkü
yasa koyucu hukuki düzenlemelerde kendisine tanınmış olan takdir yetkisini,
ancak Anayasal sınırlar içinde kullanabilir; bu yön Anayasa'nın 8. maddesi
kuralından anlaşılmaktadır. Anayasa'nın 2. maddesinde öngörülen hukuk devleti
ilkesi, konulacak kurallarda adalet ve hakkaniyet ölçülerinin gözönünde
tutulmasını gerektirir; bu ölçüler ise, hukuk kurallarının konulmasında birbiri
ile çatışan yararların yerinde ve yolunda olarak uzlaştırmasını zorunlu kılar.
İnceleme konusu kuralda benimsenen on yıllık sürenin kısalığı, benzer olaylarda
yasalarca benimsenmiş bulunan kurallarla yapılan karşılaştırma sonunda, az
yukarıda belirtildiği üzere, anlaşılmaktadır. Demek ki çatışan yararlar,
yerinde ve yolunda olarak bağdaştırılmış değildir.
Bu nedenlerle tartışma konusu kuralın iptali gerektir.
Sait Koçak, Avni Givda, Recai Seçkin, Ahmet Akar ve Halit Zarbun bu görüşü benimsemişlerdir.
Feyzullah Uslu, Hakkı Ketenoğlu, Fazıl Uluocak ve İhsan Ecemiş, incelenen kuralın Anayasa'ya aykırı olduğu görüşüne katılmamışlardır.
KARŞI
OY YAZIMIZ
Hukukta
belirli süreler belirli hukuki sonuçlar doğurur bunların içinde zaman aşımı ve
hak düşürücü süreler özel bir önem taşır. Bu süreler bir alacağın, hakkın elde
edilebilmesini zaman bakımından sınırlar. Diğer deyimle hakkını uzun süre
kullanmayan hak sahibi, hakkım kullanmak olanağından yoksun kalır. Çünkü
hukukun ilkelerinden biride güvenlik ve kararlılıktır. Herkesin belirli süre
içinde hakkından emin olması, güven ve kararlılığa kavuşması kamu yararı
gereğidir. İşte geniş anlamı ile zaman aşımı bir taraftan hakkın selâmet ve
emniyetini artırmak, güven ve kararlılığı sağlamak ve mahkemelerin işini
hafifletmek suretiyle kamu yararını korur diğer taraftan kişilerin çok eski
iddialara hedef olmalarına engel olması ve uzun yıllar zan altında bırakılmamasını
sağlama bakımından özel yararlarını korur.
Hiç şüphe yokki haksız bir durum nihayet akıp giden hayatın sevk ve kudretiyle değişir ve hukuka uygun bir hale girer "Eski vakıalardan istitlâl edildiği iddia olunan haklar galip ihtimal ile ya asla vücut bulmamışlar veya mevcudiyetleri nihayet bulmuştur." eski hukukumuzda da bu husus şöyle ifade edilirdi : "Dâvayı iktidar mevcut ve özür mefkud iken uzun müddet dâva etmemek hakkın olmadığına delâlet eder." İmdi zaman aşımı hukukun güvenlik ve kararlılık kuralının bir sonucu, belirli bir durumu düzenleyici ve islâh edicidir.
Bu gerekçelerle geniş manada zaman aşımı müessesesi hukukta yer almış ve meşruluk kazanmıştır.
Konumuzu teşkil eden 2613 sayılı Kanunun 22. maddesinin H bendi aynen şöyledir :
"Yapılacak ilânlar ve tahkik üzerine sahibi bulunamayan gayrimenkuller Devlet namına kaydolunur. Bu malların 10 seneye kadar hükmen müstahikkı çıktığı takdirde namına kaydı tashih edilir ve satılmış ise bedeli verilir."
Bizce, bu bend yukarıda açıklanan gerekçelere göre Anayasanın hiç bir maddesine aykırı değildir. Yıllar boyunca taşınmaz malıyla ilgisini kesmiş bir kişi o malı terketmiş onunla hukuki bağını kesmiş kişi niteliğindedir.
2613 sayılı Kanuna göre bir taşınmaz mal gelişigüzel değil, çeşitli ilanlardan ve uzun incelemelerden sonra hukuki durumu tayin olunur. Diğer taraftan bu kanun bir tasfiye kanunudur. Taşınmaz malların hukuki ve hendesi durumunu düzenleyici ve tespit edici bir kanundur.
(Madde : 1) Taşınmaz mal ister tapulu, ister tapusuz olsun 2613 sayılı Kanun tapusuz mallan tapulamak, tapulu malların da kayıtlarını bu kanun hükümlerine göre yenilemek suretiyle kadastro plânları tanzim ve tapu sicilleri tesis eder. Bu tespit ve tesis, yukarıda işaret olunduğu gibi, uzun işlem ve ameliyelere tabidir.
Bir kere kadastrosuna başlanacak olan yer, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün teklif ve Genel Müdürlüğün bağlı bulunduğu Bakanlığın tasvibi ile belli edilir ve Genel Müdürlükçe ve kadastrosu yapılacak olan mahal Valiliğince gazete ile ve gazete olmayan yerlerde alışılmış şekilde ve bir ay içinde ilân olunur. Bundan sonra Kadastrosuna başlanan şehir, kasaba ve köylerin, yoksa, sınırları tayin olunur. Ve kadastro mıntıkasında tahdidin başlayacağı 15 gün evvel mahalli gazetelerle ve olmayan yerlerde mutat şekillerle ilân edilir.
Kadastro
tahdidinde en önemli işlem ve eylem tasarruf incelemeleridir. Zira Kadastro
teknik bir iş olmaktan ziyade, hukuki bir problemdir. Bu hususun incelenmesi
için kadastro postaları tarafından gayrimenkul sahiplerine beyannameler
dağıtılır bunlar sahipleri ve isterlerse posta kâtipleri tarafından bir ay
içinde doldurulur, bütün vesikalar eklenerek postalara verilir. Postalar
beyanname vermeyenlere ait gayrimenkullerin tahdidini tapu ve vergi kayıtlan
ile, mevcutsa, tapu haritalarına göre yapar, bunların uygulanmasında ve
mülkiyet haklarının tespitinde bilirkişilerin ve gerekirse komşuların bilgi ve
beyanlarından faydalanılır. Postalar belediye veya ihtiyar meclisi tarafından
bilirkişi olarak seçilecek enaz iki kişi ile birlikte, varsa ve gelirse
ilgililerin önünde eldeki belgeleri bilirkişilerden alınacak bilgilerden de
faydalanarak gayrimenkullere uygular. Ve böylece sınırları belirtmek suretiyle
tasarruf krokisini yaparlar.
Uzun inceleme ve uygulamalardan sonra kadastro komisyonları, tasarruf haklarını tespit ve kadastro tahriri ikmal olunan yerlerin planlarıyla herhangi parçanın kimler namına kaydolunduğunu gösterir cetvelleri alâkalıların öğrenmeleri için iki ay müddetle asar ve varsa mahallî gazetelerle duyurulur. (Madde : 25)
İşte
özetlenen bu işlemlerden ve taşınmaz malın Hazine namına kayıt ve tescilinden
itibaren de 10 yıl geçtikten sonra hiç bir kişi o mal üzerinde istihkak
iddiasında bulunmazsa o mal Hazînenin olur. Bu kadar uzun işlem ve eylemler ve
incelemeler sırasında ilgisiz kalan ve Hazine namına tescilinden itibaren de 10
yılı geçiren kişi o mal üzerinde tasarruf ve mülkiyet iddiasında bulunamaz. Bu
uzun hak düşürücü süre durumu düzenlemiş ve ıslâh ederek o mal sahibinin Hazine
olduğunun kabulünü zorunlu kılmıştır. Sürüp ve akıp giden hayat, fiili durumu
hukukileştirmiş ve "fiili durumu hukuki duruma çevirmiş ve böylece kararlı
bir hal yaratmıştır. Bu sonuçda kamu yararının bir gereğidir. Mülkiyet hakkı
kamu yaran gereği kayıtlanabilir. Nitekim Anayasa'nın 36 ncı maddesine göre
mülkiyet hakkı kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabilir.
Prensip bu olunca sürenin 10 yıl veya daha fazla olması üzerinde durulmaması gerekir. Kanımızca Anayasa Mahkemesinin görevi, esas itibariyle prensipleri halletmektir. Teferruatla meşgul olmaya düzeni ve teşkilâtı elverişli değildir. Toplumun yararına olan süreyi, memleket düzeyine yayılmış teşkilâtı ve uzmanları bulunan yürütme organı, memleketin dört bucağından gelmiş bulunan mebuslardan ve senatörlerden müteşekkil yasama organı daha isabetli tespit ve tayineder.
Açıklanan bu nedenlerden ötürü çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz ve dâvanın reddi gerektiği kanısında bulunuyoruz.
Üye
Ahmet Akar
Üye
Halit Zarbun
Üye
Muhittin Gürün
KARŞI
OY YAZIMIZ
Gayrimenkul
mülkiyeti konusunda ve kadastro işlerinde hukuki istikran sağlamak, süregelen
yerleşmiş fiili durumları hukukileştirmek üzere, hukuki bir müessese olan, hak
düşürücü süre kuralından yararlanılmasında Anayasa'ya bir aykırılık olmadığı
gibi, bu sürenin takdir ve tespiti de esas itibariyle kanun koyucunun yasama
yetkisi içindedir. İptali istenilen hükümle bu sürenin on yıl olarak tespit
edilmiş olmasında ise kanunun maksadiyle bağdaşmayan ve çatışan yararlardan
yalnız Devlet yararını korumayı hedef tutan bir nitelik yoktur. Kanunun tümü
gözönünde tutulursa kişi yararının korunması amacıyla gereken tedbirlerin
alındığı görülür. Hazine adına tescil uyulması mecburi uzun formalitelere ve
ilânlara bağlı tutulmuş ve bundan sonra da 10 yıllık bir hak arama süresi
tanınmıştır.
Bu sebeplerle dâva konusu hükümde Anayasaya aykırılık bulunmadığı düşüncesindeyim ve iptal kararına karşıyım.
Üye Hakkı · Ketenoğlu Üye Feyzullah · Uslu Üye Fazıl · Uluocak Üye İhsan Ecemiş
Anayasa Mahkemesi, E. 1969/60, K. 1970/8, 10 Şubat 1970 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası