İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Norm Denetimi Kararları
  3. /Anayasa Mahkemesi

ANAYASA MAHKEMESİ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

AYM Norm Denetimi E.1971/17 K.1971/58

Karar günü:15/6/1971

Esas1971/17Karar1971/58Tarih15 Haziran 1971Okuma26 dk · 5.173 kelime

KÜNYE

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Karar tarihi
15 Haziran 1971
Esas Sayısı
1971/17
Karar Sayısı
1971/58
Karar metni, AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

5.173 kelime·26 dk okuma·20 bölüm

Karar günü:15/6/1971

Resmi Gazete tarih/sayı:10.2.1972/14095

İtiraz yoluna başvuran : Yargıtay Ceza Genel Kurulu.

İtirazın konusu : 4/4/1929 günlü, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 21/6/1937 günlü, 3207 sayılı Kanunla değiştirilmiş bulunan 124. maddesinin ikinci fıkrası hükmünün Anayasa'nın 132. maddesine aykırı bulunduğu yolundaki itirazın ciddiliği kanısına varılması nedeniyle iş incelenerek, bu konuda bir karar verilmesi istenilmiştir.

I-

OLAY

Sorgu

hâkimi olan sanığın iki kamu dâvasının ilk soruşturma evresinde sanıkların

tutuklanmasına ilişkin olarak verdiği iki kararı, Ceza Muhakemeleri Usulü

Kanununun 124. maddesinin ikinci fıkrası gereğince merciine onaylattırmadan,

bunlara dayanarak çıkarttığı tutuklama müzekkerelerini yerine getirttiği,

hakkında usul ve kanuna uygun olarak yapılan kovuşturma sonunda yetkili ve

görevli mahkemece saptanan bu eylemleri suç niteliğinde görülerek Türk Ceza

Kanununun 181/1.. 59. ve 71. maddeleri uyarınca cezalandırılmasına ve cezasının

ertelenmesine ilişkin olarak verilen kararın Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesince

onandığı, bu karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, onama karan

kaldırılarak hükmün bozulması yolundaki itirazı üzerine işin Yargıtay Ceza

Genel Kuruluna geldiği ve bu münasebetle yapılan inceleme sırasında, sanığın

koğuşturmanın her evresinde ileri süregeldiği Anayasa'ya aykırılık iddiasının

ciddiliği kanısına varılarak Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 124. maddesinin

itiraz konusu yapılmış bulunan ikinci fıkrası hükmünün Anayasa'ya aykırılığı

hakkında bir karar verilmesi için gerekli belgelerin örnekleri ile kararların

Anayasa Mahkemesine gönderilmesine karar verildiği anlaşılmıştır.

II-

İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi, Hakkı Ketenoğlu, Avni Givda, Celâlettin Kuralmen, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Kani Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş, Şevken Müftügil ve Ahmet H. Boyacıoğlu'nun katılmaları ile 25/3/1971 gününde yer alan toplantıda, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 15. maddesi uyarınca gerekli ilk incelemeyi yaparak, önce Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkili olup olmadığı konusunu görüşmüştür.

Anayasanın 151. ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama usulleri hakkındaki 22/4/1962 günlü 44 sayılı Kanunun 27. maddeleri hükümlerine göre, mahkemeler, ancak bakmakta oldukları bir dâva dolayısiyle Anayasa Mahkemesine itiraz yolu ile başvurabilirler. Bir dâvanın hukuken var sayılabilmesi için ise, onun kanunlara uygun olarak açılmış ve ayrıca mahkemenin yetkisi için girmekte bulunmuş olması gerekir. Bundan başka, ayni hükümler uyarınca, mahkemelerin bu başvurmaları, o dâva nedeniyle uygulanacak kanun hükümleri ile dahi sınırlı bulunmaktadır. O halde, bu iki koşulun gerçekleşmediği hallerde mahkemelerin söz konusu itiraz yoluna gidebilme yetkileri yoktur.

Diğer yönden, Anayasa'nın 151. ve buna uygun olarak 44 sayılı Kanunun 27. maddelerinde "Bir dâvaya bakmakta olan mahkeme" deyiminin yer almış olması da, itiraz yoluna sadece dâva mahkemelerince, yani dâvaya bakmakta olan mahkemelerce gidilebileceğini göstermektedir.

Ancak,

gerek Anayasa'da ve gerekse 44 sayılı Kanunda mahkeme kavramı tanımlanmamış,

sadece Anayasa'nın 151. maddesiyle 44 sayılı Kanunun 27. maddesinde "Bir

davaya bakmakta olan mahkeme" sözleriyle yetinilerek başka bir açıklamaya

yer verilmemiştir. 44 sayılı Kanunun hazırlık çalışmalarının (Millet Meclisi

Tutanak Dergisi: Cilt 4, Dönem l, sıra sayısı 54) incelenmesinden anlaşılacağı

üzere, bu kanunun 27. maddesi Anayasa'nın 151. maddesi doğrultusunda düzenlenmiştir.

Anayasa'da "Bir davaya bakmakta olan mahkeme" deyimi kullanıldığından

tasanda da bu deyime olduğu gibi yer vermiştir. "Mahkeme" ve daha

doğrusu "Dâvaya bakmakta olan mahkeme" deyimi, adlî, idarî ve askerî

yargıya dahil mahkemeleri gösterdiği kadar derece mahkemelerini de iade ettiği

düşüncesiyle bu yönlerin ayrıca metne eklenmesine yer görülmemiştir. Esasen

mahkememiz de bir kararında, itiraz yoluna başvurmaya yetkili bulunan

mahkemeyi, adlî, Askeri ve idarî dâvalara bakan ve bu dâvalarda nihaî hüküm

vermek yolu ile anlaşmazlıkları çözen her derecedeki mahkeme olarak tanımlamış

bulunmaktadır. (12/1/1965 günlü, 1964/51 1965/3 sayılı karar; 16/10/1965 günlü,

12128 sayılı Resmî Gazete Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı: 3 Sayfa :

16/18,)

Yukarıdaki açıklamalara göre, Yargıtay'ın bir dâva mahkemesi olarak görevini yaparken gördüğü dâvalarda uygulama durumunda olduğu kanun hükümlerinin Anayasa'ya aykırı bulundukları kanısına varması halinde itiraza yetkili bulunduğunda, yani Anayasa'ya aykırılık sorununu gerek kendiliğinden ve gerek tarafların ileri sürmelerine dayanarak Anayasa Mahkemesine getirebilme yetkisine sahip olduğunda hiçbir kuşku yoktur.

İtiraz yoluna başvuran yer olması bakımından üzerinde durulması gereken asıl sorun ise, Yargıtay'ın temyiz inceleme yeri olarak görevini yaparken incelendiği kararlara ilişkin dâvalarda da itiraz yoluna başvurma yetkisini taşıyıp taşımadığıdır. Öğretide henüz kesin bir görüş birliğine varılamamış olmakla birlikte, genel doğrultunun ve çoğunluğun kanısının, Yargıtay'ın bu konuda yetkili bulunduğu yönüne daha çok eğik olduğu görülmektedir.

Bir yargılama yerinin verdiği kararda kanuna veya geçerli bir hukuk kuralına aykırılık olduğu ileri sürülmesi ile ortaya çıkan uyuşmazlığın çözülmek üzere diğer bir yargılama yeri önüne getirilmesi, "kanun yolu" dâvasının açılması niteliğindedir. Ancak kanun yolu dâvalarındaki uyuşmazlıklar çoğu kez açık ve belirli olmadığından, "kanun yolu" hukukî müessesesi, gerek öğretide gerekse uygulamalarda, genellikle dâva diye tanımlanmamaktadır. Bununla birlikte, gerek hukuk gerekse ceza usul kanunlarında bazan kanun yolları için dâva deyiminin kullanıldığına da rastlanmaktadır.

Temyiz

dahi, kural olarak, bir yargılama yerinin verdiği kararda bir yanılma veya

aykırılık olduğunun ileri sürülmesi üzerine taraflar arasında karar veya hükmün

usul ve kanuna uygun bulunup bulunmadığı biçiminde ortaya çıkan yeni bir

uyuşmazlığın yine bir yargı yeri önüne getirilmesidir. Bu kanun yolu ile, söz

konusu uyuşmazlığın çözülmesi amacı güdüldüğünden, burada toplu bir yargılama

çalışması yapılacak demektir. Bu toplu yargılama çalışmaları, temyiz yolu

çalışmalarından veya kısaca temyiz muhakemesinden ibarettir. Bu nedenle burada

çözülecek bir temyiz yolu dâvasından veya kısaca temyiz dâvasından söz edilebilir.

O halde temyiz muhakemesini yapacak, yani temyiz dâvasını görecek yargı yerinin

yasalarla belli edilmesi gerekmektedir. İşte bu yargı yeri yurdumuzda adlî

yargılama kuruluşunda "Yargıtay" dır.

Bir

ceza karar veya hükmünün incelenmesi sırasında Yargıtay'ın esas görevi geçerli

bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması sonucu ortaya çıkan

kanuna aykırılığın çözülmesi olduğuna göre, sözü geçen karar veya hükmün

ilişkin bulunduğu temel uyuşmazlığı kapsayan ceza dâvası, Yargıtay incelemesi

sırasında da, hukukça süregelmektedir. Çünkü kanun yoluna başvurulmakla kurulan

yeni ilişki, asıl uyuşmazlığı kapsayan dâvada kurulmuş ilişki ile konu yönünden

beraberlik göstermektedir, bu nedenle inceleme sonunda yargıtayca verilecek

karar, sadece yeni uyuşmazlığı çözmekle kalmayacak, bu yada dâvanın kapsadığı

asıl uyuşmazlığın esasını dahi etkileyecektir. Bundan ötürü, Yargıtay, temyiz

yoluna başvurulan bir ceza dâvasına belli bir evresinde yani temyiz incelemesi

sırasında bakmakta olan bir mahkeme durumuna girmektedir. O halde bu evrede

Yargıtay, uygulanan kanun hükmünün veya geçerli bir hukuk kuralının Anayasa'ya

aykırı olduğu kanısına varırsa işi kendiliğinden veya tarafların ciddî göreceği

itirazları üzerine Anayasa Mahkemesine itiraz yolu ile getirebilir demektir.

Yargıtay,

esas mahkemelerce verilen nihaî hüküm ve kararları hukuk bakımından inceleyerek

kanun hükümleri ile geçerli hukuk kurallarının Mahkemelerce uygulanmasını

denetleyen ve böylece yurttaki bütün uygulamalarda görüş birliği sağlayan bir

üst mertebe mahkemesi olması nedeniyle, ilke olarak bir tane bulunması

gerekmektedir. Ancak, göreceği işlerin niteliğine ve çokluğuna göre Yargıtay'da

birden fazla daire olması olanağı vardır ve bu zorunludur. Yatgıtay'da hukuk

bölümündeki dairelerden Hukuk Genel Kurulu ve ceza bölümündeki dairelerden de

Ceza Genel Kurulu oluşmaktadır. Esas görevi ilk mertebe mahkemeleriyle Yargıtay

Ceza Daireleri arasında doğacak uyuşmazlıkları çözmek olan Yargıtay Ceza Genel

kurulu, aynı zamanda Yargıtay Ceza Dairelerinden bir derece mahkemesi sıfatiyle

verilen kararların temyiz yolu ile inceleme ve Yargıtay Ceza Dairelerinden

verilen kararlara karsı bir itiraz yeride bulunduğundan Anayasa'ya aykırılık

ileri sürerek itiraz yoluna başvurma yetkisi bakımından, Yargıtay, Ceza

Dairelerinden bir ayırımı da yoktur.

Bu nedenlerle Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Anayasa'nın 151. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesine başvurabileceği Avni Givda, Celâlattin Kuralmen ve Şahap Arıç'ın karşı oylariyle ve oyçokluğu ile kararlaştırılmıştır.

Yukarıda işaret edildiği üzere, mahkemelerin bu başvurmaları o dâva nedeniyle uygulanan kanun hükümleriyle de sınırlı bulunmaktadır. Olayda, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 124. maddesinin iptali istenen ikinci fıkrasının sadece tutuklama kararının onanmasına ilişkin bölümünün uygulama yeri bulunduğundan, işin esasının bununla sınırlı olarak incelenmesine oybirliği ile karar verilmiştir.

IV-

İTİRAZ KONUSU KANUN HÜKMÜ

4 Nisan 1929 günlü, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 3207 sayılı Kanunla değiştirilmiş 124. maddesinin ikinci fıkrası şöyledir :

"Cumhuriyet müddeiumumisinin tevkif talebine karşı maznunun mevkuf olmayarak tahkikatının icrasına ve tevkif ve tevkifin istirdadına ve kefaletle salıvermeğe ve mahkemenin men'ine dair sorgu hâkimi tarafından verilecek kararlar mensup olduğu asliye mahkemesi reisi veya hâkiminin tasdiki ile tekemmül eder."

V-

MAHKEMENİN DAYANDIĞI ANAYASA HÜKMÜ

Anayasa'nın 132. maddesinin konu ile ilgili birinci ve ikinci fıkraları:

"Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasa'ya, kanuna, hukuka ve vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir, organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz."

VI-

ESASIN İNCELENMESİ

İtirazın esasına ilişkin rapor, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 25/1/1971 günlü, 1970/4-335 sayılı karan ile ekleri, Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülen kanun hükmü, dayanılan Anayasa ilkeleri, gerekçeleri ve bunlara ilişkin Meclis görüşme tutanakları okunduktan sonra, gereği görüşülüp düşünüldü :

Ceza muhakemesi koruma tedbirleri arasında en başta yer alıp kişi dokunulmazlığını özünden etkilemesi ve onun hürriyetini çok ağır bir şekilde kısıtlaması bakımından büyük bir önem taşıyan "tutuklama" Anayasanın "Kişi güvenliği" kenar başlığını taşıyan 30. maddesinde suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler için, ancak kaçmalarını veya delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek amaciyle veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunla gösterilen hallerde hâkim kararına bağlı tutularak öngörülmüş bulunmaktadır.

Yukarıdaki kısa açıklama gösteriyor ki, kişi dokunulmazlığını etkileyen ve onun hürriyetini çok ağır bir biçimde kısıtlayan tutuklamanın bir hâkim kararına dayanması ilkesi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda kesin olarak benimsenmiş bulunmaktadır. İşte, daha önce yürürlüğe girmiş olan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 124. maddesinde de Anayasa 'daki ilke doğrultusunda yer alan hükümle, sorgu hâkimleri tarafından verilecek tutuklama kararlarının yerine getirilmesi ancak bağlı oldukları asliye mahkemesi başkam veya hâkiminin onamadı koşuluna bağlı tutulmuştur.

O

halde burada ilk sorun olarak tutuklamanın hâkim kararma basılı tutulmasının gerçek nedenlerinin araştırılması gerekir. Tutuklama, kişi dokunulmazlığını özünden etkileyen ve onun hürriyetini ağır biçimde kısıtlayan bir yargılama tedbiri olması nedeniyle, tutuklama kararlarının hâkim tarafından verilmesi ilkesinin, anayasalarda, ceza usulü hukukunda ve ceza yargılamaları yasalarında kişi için başlıca bir güvence olarak öngörülmüş bulunduğunda bir kuşku ileri sürülemez.

Nitekim,

Anayasa'nın 30. maddesi hakkında Anayasa Komisyonu raporunda "Şahıs

hürriyetinin ve şahıs güvenliğinin sağlanması amaciyle, tutuklama ve yaklama

sebeplerinin, yakalanan veya tutuklanan şahıslara derhal bildirilmesi esası,

bir Anayasa kaidesi olarak kabul edilmiştir. Bundan başka, yakalanan veya

tutulanın en kısa müddet zarfında hâkim huzuruna çıkarılması ve tutukluluğu

hakkında hâkimin bir karar vermesi gerekmektedir. Yakalanan veya tutuklanan

şahsın hakkını savunmak isteyen yakınlarının veya diğer kimselerin kanun

yollarına başvurabilmesi için, durumdan ilgililerin haberdar edilmesi yolundaki

hükümlere de maddede yer verilmiştir. Batı aleminde yüzlerce yıl önce kabul

edilmeye başlanan bu esaslar, bugün bütün medenî dünyanın müşterek malı haline

gelmiştir. Hâkim huzuruna çıkarma için maddede tespit edilen süreye gelince :

Bu hususta Anayasalarda çeşitli hükümlere rastlanmaktadır. Memleketimizdeki

ulaştırma zorlukları gözönünde bulundurularak sürenin tayininde yol için

gerekli zaman ayrıca hesaba katılmıştır." şeklinde yer alan gerekçe,

yukarıdaki düşünceyi tüm doğrulamaktadır.

Anayasa'nın

30. maddesinde tutuklama ve yakalama konularında kişi dokunulmazlığının ve

haklarının korunması amaciyle konulmuş bulunan ve hâkim kararının dışında kalan

öteki güvencelerden başka, bir de, Anayasa'nın mahkemelerin kuruluşuna ilişkin

bulunan 136. maddesinin "Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri,

işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir" biçimindeki hükmüne

uygun olarak ceza yargılamaları usulü kanunlarında yer alan güvenceler vardır.

Çünkü tutuklama yukarıda da değinildiği gibi bir ceza muhakemesi aracı

niteliğinde olduğundan genellikle ceza usulü yasalarında düzenlenmektedir.

Tutuklama konusunda ceza usulü yasalarında öngörülen başlıca güvencelerden

birisi de tutuklama kararlarına karşı kanun yollarına başvurma olanağıdır. Bu

kanun yollarının başında geleni, itirazdır. Olayımızda olduğu gibi, tutuklama

kararının sorgu hâkimince verilmesi halinde kanun koyucu ikili bir kanun yolu

öngörmüştür. Bunlardan birisi, sorgu hâkimince verilen tutuklama kararlarının,

ancak mahkeme başkanı ve hâkimince onanmasından sonra yerine getirilebilmesi ve

ötekisi de sorgu hâkiminin bağlı bulunduğu ağır ceza işlerini gören mahkeme

başkanı veya onayı yapan bu başkan ise en yakın ağır ceza işlerini gören

mahkeme başkanı nezdinde itiraz yoluna gidilebilmesidir.

İtiraz yoluna başvuran mahkemece Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülen kural Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 124. maddesinin, sorgu hâkimince verilen tutuklama kararlarının mahkeme başkanı veya hâkiminin onaması yolu ile yerine getirilebilme olanağını kazanacağını öngören hükmüdür. İşte İnceleme konusu ikinci soruna bu kuralı kanun koyucunun hangi amaçla benimsediğidir.

Sorgu

hâkimlerinin bazı kararlarının kanunda onamaya bağlı tutulmasını, öğretide

kararın bir öğesi ve dolayısiyle oluşması koşulu sayan görüşler bulunduğu gibi,

aslında var sayılması gereken kararların sadece yerine getirilmesine bir çeşit

müsaade anlamında kabul edenler de vardır. Bu iki görüşten hangisi uygun

görülürse görülsün kanunı bir gerçektir ki, bu onamaya bağlı tutma, sorgu

hâkimlerinin bazı kararlarında doğması olasılığı görülen yanlışlıkların veya

isabetsizliklerin giderilmesi için kendiliğinden işler bir kanun yoluna

gidilmesinden ibarettir. O halde, onamaya bağlı tutma kuralı, kişiler için

olduğundan başka kamu düzeni yönünden de toplum yararına bir güvence olarak konulmuş

demektir. Çünkü, bir tutuklama kararı sadece tutuklanan kişinin

dokunulmazlığını ve hürriyeti etkilemekle kalmaz, toplum içinde de büyük

yansımalar yapabilir. Çoğu kez adaletsiz ve isabetsiz bir tutuklama kararı

toplumu tedirgin dahi edebilir.

Ceza

yargılamaları usulüne ilişkin bulunan hükümler başta kamu düzenini kurmak, bu

düzeni kollamak ve korumak ereğiyle konulmuşlardır. Bu nitelikleri nedeniyle

anılan hükümlerin aynı zamanda toplum yararını sağlamak ereğini taşıdıkları ve

güttükleri kuşkusuzdur. Tutuklamaya ilişkin hükümler, yukarıda belirtildiği

gibi, ceza usulü kurallarındandır. Ceza yargılamasında bir araç olarak çeşitli

amaçlarla öngörülmüş ve en başta bir muhafaza tedbirinden ibaret bulunan

tutuklama, uygulanmasiyle birlikte bir kimsenin Anayasa'ca tanınan ve güvence

altına alınıp korunan kişisel dokunulmazlığına, kişi hürriyetine doğrudan

doğruya etkili olmaktadır. Bu nedenle, bir yönden kamu düzeni ve bu yolla kamu

ve toplum yaran adına konulması zorunlu bulunan bir tedbir ve diğer yönden bu

tedbirin ilişkin bulunduğu kişinin dokunulmazlığı, yani kişi hürriyeti

güvencesi, aynı yerde karşılaşmaktadırlar.

Bu

tedbirin, kamu düzeni ve dolayısiyle kamu yararı bakımından belli ve kaçınılmaz

hallerde uygulanmak üzere yasalara konulması olanağı Anayasa'ya göre varsa da,

uygulama sırasında kişi dokunulmazlığını geçici de olsa kaldırması ve onun

hürriyetine özünden etkili bulunması nedeniyle, gerek Anayasa'da yer alan ve

gerekse Anayasa hükmüne dayanılarak usul hükümleriyle konulan belli koşul ve kayıtlara

bağlanması gerekli görülmüştür. İşte bu koşul ve kayıtların başında,

tutuklamaya hâkimin karar vermesi geldiği gibi, bunun kadar önemli bulunan

hâkimce verilen tutuklama kararlarının dahi yargısal bir denetime bağlı

tutulması güvencesi yer almaktadır. Bu denetimin sağlanması bakımından en başta

gelen, tutuklama kararlarına karşı kanun yollarına başvurma olanağının

tanınmasıdır. Kanun yolları arasında ise genel olarak tutuklama kararlarına

karşı da itiraz yoluna gidilebilmesi ve özel olarak ise sorgu hâkimince verilen

tutuklama kararlarının onamaya bağlı tutulması yer almaktadır. Bunlardan

birincisi, ilgililerin isteklerine bağlı olarak kullanabilen ve diğeri ise bir

istek olmaksızın kendiliğinden işleyen birer kanuna aykırılık iddiasıdır.

Öğretide,

onama zorunluğunun, sorgu hâkimliğinin kuruluşundaki evreler ve bunların

doğrultusunda olmak üzere Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun itiraz konusu hükmü

kapsayan 124. maddesindeki değişiklikler gözönünde tutularak, önceleri bu

yolun, çoğunluğunu hukuk öğrenimi yapmamış meslekten yetişme kimselerin veya

kanuni vekil olarak mahkeme başkâtiplerinin oluşturduğu sorgu hâkimlerinin

yetersizliklerinden doğabilecek sakıncaları önlemek amaciyle konulduğu kabul

edilmekte ise de, şimdiki halde sorgu Hâkimlerinin hemen tümünün hukuk öğrenimi

yapmış olanlardan bulunmasına ve mahkeme başkâtiplerinin sorgu hâkimlerine

vekâlet etmelerine kanunen olanak kalmamasına rağmen, sözü geçen maddede hala

bu zorunluğun olduğu gibi bırakılması, sadece bir çeşit vesayet biçiminde

yargısal denetimi kurmak ereğinin değil, aynı zamanda kişi dokunulmazlığını ve

dolayısiyle kişisel hürriyeti gözetmek ve kollamak ereğinin de güdüldüğünü

göstermektedir. Yani söz konusu onama zorunluğu önemli bir güvence niteliğini

de taşımaktadır.

Aslında

isabetsiz ve adaletsiz bir tutuklama kararı kişileri olduğu kadar toplumu da

yakından ilgilendirir ve genel adalet duygusunu etkileyerek bazı hallerde

toplumu tedirgin eder ve hatta onun tepkisini de doğurabilir. Bu bakımdan

kararları hangi nitelikteki sorgu hâkimi verirse versin, bu kararların hem

yargısal bir denetim aracı ve hem de kişi dokunulmazlığını sağlayıcı bir

güvence olan iki evrelî bir kanun yoluna bağlı tutulması ile gerek kişiler

gerekse toplum için büyük yararlar elde edileceği ve özellikle bu kanun

yollarındaki incelemenin ve denetimin daha tecrübeli bulunan mahkeme başkan ve

hâkimi ve üst görevli mahkemeler başkanlarınca yapılmasının ayrı bir güvence

sağlayacağı da kuşkusuzdur. Bu bakımdan bazan olduğu gibi, sorgu hâkimi görevi

yapan hâkimin o yerde başka hâkimlik görevi de görmekte olması, bu onama

zorunluğunun artık bir gereksinmeye karşılık vermemekte olduğu göstermeye

elverişli sayılamaz. O halde itiraz konusu hükmün, gerek konulduğu zamanda

gerekse şimdi kamu düzen ve yararını sağlayıcı niteliğini taşıdığı ve

sürdürdüğü bir gerçektir.

Uygar ülkelerde geçmişte ve şimdi tutuklama müessesesi düzenlenirken, kendi devlet ve toplum yaşantısına ve mevzuatına uygun düşer ve bu alanlardaki aşamalarını izler biçimde ve nitelikte değişik kurallar, güvenceler, denetim ve kanun yolları konulmuş olabilir. Ancak, olağan sayılması gereken bu değişik düzenlemelerin ortak nitelik ve ereklerinin, kişi dokunulmazlığının ve dolayısiyle kişisel hürriyetin olabildiği ölçüde ve çeşitli güvenceler altına alınarak önemle korunup kollanması doğrultusunda olduğu görülmektedir.

Yurdumuzda sorgu hakimlerince verilen tutuklama kararlan için itiraz yolundan başka, bir de kendiliğinden işleyen bir kanun yolu olarak onama zorunluğunun konulmasında bir sakınca olmamasına karşılık, kişi dokunulmazlığını koruyucu ek bir güvence teşkil etmesi nedeniyle, çeşitli yönlerden yarar dahi vardır. Bu bakımdan hukukun üstün kurallarına aykırı bir durum yaratıldığından da söz edilemez.

Bir yasa hükmünün, konulmasını gerektirmiş bulunan nedenlerin ve dolayısiyle süregelen gereksinmelerin sonradan kısmen veya tüm olarak kalkmış olup olmadığını ve böylece artık yürürlükte kalmasının gereksiz hale gelip gelmediğini takdir ile gerektiğinde başka bir yasa hükmüyle değiştirilmesini veya büsbütün yürürlükten kaldırılmasını sağlamak yetkisi bu hüküm Anayasa'nın buyurucu veya yasaklayıcı veyahut sınırlayıcı hükümleri ile çatışmadığı veya Anayasa'nın koyduğu güvencelere aykırı düşmediği ve bu bakımdan Anayasa'ya uygunluğu bir denelim konusu da yapılmadığı sürece, Anayasa'nın 64. maddesiyle yalnız yasa koyucuya tanınmış bulunmaktadır.

Buraya kadar yapılan açıklamalar göstermiştir ki. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 124. maddesinin sorgu hakimlerince verilen tutuklama kararlarının mahkeme başkan veya hâkimince onamaya bağlı tutulmasını öngören hükmünün yürürlükte bırakılmış olması, önce soyut olarak Anayasa'ya aykırı bulunmamaktadır.

Kaldı ki, belirtildiği üzere, bu kuralın bir kanun yolu olarak yasalara konulmasının da Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülemez. Çünkü, Anayasa'nın 136. maddesi uyarınca, mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyiş ve yargılama usulleri kanunla düzenlenmektedir. Tutuklama usule ilişkin bir müessese olduğundan genellikle usul kanunlarında yer almaktadır. Söz konusu onama zorunluğunun ise, hem tutuklamaya ilişkin hem de kendiliğinden işler bir kanun yolu niteliğinde bulunması itibariyle, Anayasa'nın buyurucu, yasaklayıcı ve sınırlayıcı hükümlerine ve öngördüğü güvencelere aykırı düşmemek koşuliyle, usul kanunlarında yer alması olanağı sürekli olarak var demektir.

Nitekim, Anayasa Mahkemesinin, 9/7/1971 günlü, 13890 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanmış bulunan 18/2/1971 günlü, 1970/31 -1971/21 sayılı kararında da açıkça belirtildiği üzere, kanun yollarına başvurulması olanağı, usul yasalarında yer alabilir ve gerek kişi gerekse toplum yaşantısına güvence sağlaması bakımından Anayasa'ya tüm olarak uygun düşer.

Öte

yandan, Anayasa'nın 132. maddesi, kanun yollarının yasalara konulmasını ve

bunlara başvurulmasını önleyici veya engelleyici bir hüküm de koymuş değildir.

Çünkü, yargı yerlerinde görev yapan hâkimler de her insan gibi yanılabilirler;

usul ve kanuna aykırı düşen kararlar vermiş olabilirler veya verdikleri

kararlar taraflar veya ilgililer için doyurucu sayılmayabilir. Diğer yönden

hâkimlerin, belli olaylarda uyguladıkları kanun hükümlerini veya ilgili öteki

hukuk kurallarını kendi kanılarına göre başka başka biçimlerde yorumlamaları

olanak ve olasılığı da vardır. İşte yargı yerlerinin verdikleri çeşitli

kararlarda, gerek yanılma ve gerekse başka biçimde yorumlama sonucu olarak

doğan ve olağan sayılması gereken kanuna ve hukuka aykırılıkların zamanında

giderilmesini sağlamak amaciyle bazı uygun hükümlerin konulması zorunluğu

vardır. Genel olarak "kanun yolu" diye tanımlanan bu hükümlere

başvurulması olanağı ile, gerek toplum gerekse taraflarla ilgililer için

güvence sağlanması görevi de yerine getirilmiş olmaktadır. Böylece, bir temel

hukuki uyuşmazlığın yargı yerlerince çözülmesi şansında gerek soruşturma

evrelerinde alınan ara kararlarının gerekse soruşturma sonunda esastan

verilecek kararların, gerek bireylerin gerekse toplumun adalet duygularını daha

büyük bir ölçüde doyurması da gerçekleşecektir.

Esasen

Anayasa'nın 132. maddesinde öngörülen mahkemelerin bağımsızlığı ilkelerinin

ereği, herhangi bir işi veya uyuşmazlığı tek bîr hâkime veya mahkemeye

gördürüp, sadece o hâkim veya mahkemenin kanısına göre karara bağlatmak ve

bununla yetinmek olmayıp, yargı yerlerini dışarıdan gelebilecek etkilerden

korumak ve olayları yalnız hukuksal ölçülere göre değerlendirerek herhangi bir

etki altında kalmaksızın sadece kendi kanılarınca hükme bağlamalarını

sağlamaktır. Şu hale göre, bir hâkimin veya mahkemenin işlem veya kararlarının

başka bir hâkim veya mahkemece incelenerek denetlemesi, 137. maddenin kapsamı

dışında kalmaktadır. Bu bakımdan, sorgu hâkimlerinin verdikleri tutuklama

kararlarının başka bir hâkim veya mahkeme başkanının onamasına bağlı tutulması

zorunluğunu koyan ve yukarıda belirtildiği gibi, kendiliğinden isleyen bir

kanun yolu niteliğinde bulunan, hükmün, bu çeşit tutuklama kararlarının

Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygunluğunu güvenlik altına alınması ereğini güden

bir yargısal denetim aracı bulunması itibariyle, Anayasa'nın 132. maddesindeki

"mahkemelerin bağımsızlığı" ilkelerine aykırı sayılması olanağı yoktur.

Çünkü aslında Anayasa'nın bu ilkeleri, kendi kapsamı içinde, hâkimleri veya

mahkemeleri, Anayasa'ya kanuna ve hukuka uygun karar veya hüküm vermekle

görevli kılan bir çeşit tedbir olarak dahi nitelendirilebilir.

O

halde Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 124. maddesinin ikinci fıkrasının sorgu hâkimlerinin tutuklama kararlarının onanmasına ilişkin hükmü, Anayasa'nın, gerek itirazda sözü geçen 132. ve dolayısiyle söz konusu olabilen 64. ve 136. maddelerine gerekse öteki ilkelerine aykırı değildir. Bu nedenle itirazın reddi gerekir. Recai Seçkin bu görüşe katılmamıştır.

SONUÇ

:

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 3207 sayılı Kanunla değişik 124. maddesinin itiraz konusu ikinci fıkrasının sınırlama kararı uyarınca incelenen "tutuklama kararının onanmasına" ilişkin hükmünün Anayasa'ya aykırı olmadığına ve itirazın reddine Recai Seçkin'in karşı oyu ile ve oyçokluğu ile 15/6/1971 gününde karar verildi.

Başkanvekili

Avni Givda

Üye

Fazıl Uluocak

Üye

Sait Koçak

Üye

Nuri Ülgenalp

Üye

Muhittin Taylan

Üye

Şahap Arıç

Üye

İhsan Ecemiş

Üye

Recai Seçkin

Üye

Ahmet Akar

Üye

Halit Zarbun

Üye

Kani Vrana

Üye

Muhittin Gürün

KARŞIOY

YAZISI

Adliye Mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son inceleme mercii sıfatiyle Yargıtay'ın Anayasanın 151. maddesinde geçen "bir dâvaya bakmakta olan mahkeme" deyiminin kapsamı içine girmesi düşünülemez. Tersine bir görüş 151. maddenin ikinci fıkrası hükmü ile çatışır. Bu fıkrada aynen "Mahkeme, Anayasaya aykırılık iddiasını ciddi görmezse, bu iddia, temyiz merciince esas hükümle birlikte karara bağlanır." diye yazılıdır. Böylece birinci fıkranın başındaki "Mahkeme" deyimine ikinci fıkra açıklık getirmekte ve temyiz merciinin 151. maddede kullanılan "mahkeme" terimi dışında bırakıldığı kesinlikle belli edilmiş olmaktadır.

Demek ki Yargıtay, temyiz mercii sıfatiyle, ancak ilk derece mahkemesinin verdiği hükmü incelerken bu mahkemede ileri sürülmüş ve ciddî görülmemiş Anayasaya aykırılık iddiası üzerinde bozma nedeni olup olmaması bakımından duracak ve iddiayı o yönü ile karara bağlayacaktır. Yoksa Yargıtayın, öteki mahkemeler gibi, bir kanun hükmünü Anayasaya aykırı görerek veya aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına vararak doğrudan doğruya Anayasa Mahkemesine başvurabilmesini Anayasa koyucu öngörmüş değildir. Aksine bir sonuca yorum yoliyle dahi varılmasına yine 151. maddenin ilk iki fıkrasının yazılış biçimi engeldir.

Şu duruma göre 4. Ceza Dairesinin bir ceza mahkûmiyetini onama kararına yönelmiş Cumhuriyet Başsavcılığı itirazını incelemekte olan Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Anayasanın 151. maddesine dayanarak ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun değişik 124. maddesinin ikinci fıkrasının Anayasaya aykırı olduğu yolundaki iddianın ciddî görüldüğünü ileri sürerek Anayasa Mahkemesine başvurmasına olanak yoktur. Başvurmanın başvuranın yetkisizliği yönünden reddi gerekir.

1971/17 esas sayılı işte 25/3/1971 günlü ilk inceleme toplantısında Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Anayasanın 151. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesine başvurabileceği yolunda verilen karara yukarıda açıklanan nedenlerle karşıyım.

Üye

Lütfi Ömerbaş

Üye

Şevket Müftügil

Üye

Ahmet

H. Boyacıoğlu

KARŞIOY

YAZISI

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, bir kanunun Anayasaya aykırılığını ileri sürerek, Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkili olup olmadığı sorunu :

Olay şudur : Yargıtay Ceza Genel Kurulunca, Ceza Mahkemesi tarafından verilen bir karar hakkında Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesinin verdiği onama kararına karşı Cumhuriyet Başsavcılığınca hükmün bozulması isteğiyle ileri sürülen itiraz üzerine, yapılan inceleme sırasında; sanığın kovuşturmanın her evresinde yaptığı Anayasaya aykırılık iddiasının ciddî olduğu kanısına varılmış ve itiraz konusu Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 124. maddesinin ikinci fıkrası hükmünün Anayasaya aykırılığı hakkında bir karar verilmesi için Anayasa Mahkemesine başvurulmuştur.

Anayasa Mahkemesinde yapılan ilk inceleme sırasında; itiraz yoluna başvuran Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Anayasa Mahkemesine başvurmağa yetkili olup olmadığı hususu görüşülmüş ve çoğunlukla yetkili olduğu sonucuna varılmıştır.

Çoğunluğun görüşü : (- Temiz yolu ile, bir uyuşmazlığın çözülmesi amacı güdülmekte olduğundan burada yapılacak toplu bir yargılama çalışması, temiz muhakemesinden ibarettir. Bu nedenle burada bir temiz dâvasından söz edilebilir.

- Bir ceza karar veya hükmünün incelenmesi sırasında Yargıtayın esas görevi bir geçerli hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması sonucu ortaya çıkan kanuna aykırılığın çözülmesi olduğuna göre sözü geçen kararda hükmün ilişkin bulunduğu temel uyuşmazlığı kapsayan ceza dâvası Yargıtay incelemesi sırasında da hukuk yönünden süregelmektedir.

- İnceleme konusunda Yargıtayca verilecek karar, dâvanın kapadığı asıl uyuşmazlığın esasını da etkileyecektir.

Bunlardan ötürü Yargıtay, temiz yoluna başvurulan bir ceza dâvasına belli bir evresinde yani temiz incelemesi sırasında bakmakta olan bir mahkeme durumuna girmektedir. Bu nedenlerle Yargıtay temiz incelemesi sırasında Anayasaya aykırılık itirazı ile Anayasa Mahkemesine başvurulabilir), şeklinde özetlenebilir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkili olup olmadığı hususunun tespiti için konunun Anayasa hükümlerinin ışığı altında incelenmesi gerekmektedir. İlk önce halledilecek cihet, Yargıtayın, Anayasanın 151/1, maddesinde kasdedilen, itiraz yoluna. başvurmaya yetkili mahkeme mefhumuna girip girmediği hususudur.

Anayasa'nın 151 inci maddesinin birinci fıkrası: Bir dâvaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanunun hükümlerini Anayasa ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa. Anayasa Mahkemesinin bu koruda vereceği karara kadar dâvayı geri bırakır, şeklindedir.

Yargıtay'ın, yukarıdaki maddede yer alan "Bir dâvaya bakmakta olan mahkeme" sayılıp sayılamayacağını tayin için Anayasa'nın 139 uncu maddesinin birinci fıkrasında açıklanan durumunun tetkiki yerinde olur. Anayasanın 139/1 inci maddesinde : Yargıtay adliye mahkemelerine verilen karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli dâvalara da, ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar, denilmektedir.

Demek oluyorki 139/1 inci madde ile, Yargıtay'ın iki fonksiyonu ve hüviyetinin mevcut olduğu kabul edilmiştir; Birisi, "Adliye mahkemelerince verilen kararların ve hükümlerin son inceleme mercii" olması, diğeri de "Belli dâvalara bakarken ilk ve son derece mahkemesi" olmasıdır.

Yargıtay'ın

ilk derece mahkemesi olması hüviyeti ile baktığı davalarda Anayasa'ya aykırılık

sebebiyle Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkili olduğunda bir kuşku yoktur.

Ancak Yargıtay'ın adliye mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son

inceleme mercii olması durumunda sonuç aynı değildir. Anayasanın 151.

maddesinde "dâvaya bakmakta olan mahkeme" terimiyle kasdedilen

mahkeme, vakıaları tahkike yetkili olan ve dâvanın esası hakkında hüküm ve

karar verecek mahkemedir. Nitekim aynı maddenin ikinci fıkrasında, mahkemenin

anayasaya aykırılık iddiasını ciddi görmemesi halinde, bu hususun temiz

merciince esas hükümle birlikte karara bağlanacağının açıklanması, bu

mahkemenin Yargıtayın adliye mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son

inceleme mercii olması hüviyetinden tamamen ayrı bir mahkeme olduğunu açıkça

göstermektedir. Yargıtay son inceleme mercii olarak fonksiyonunu ifa ederken

vakıaları yeniden tahkike girişen ilk derece mahkemesi değil denetim görevi

yapan bir prensip mahkemesidir. Yani karar ve içtihatlariyle yurdun her

tarafında kanunların aynı şekilde uygulanmasını temin eder. işte Yargıtayın

asıl fonksiyonu budur. Belli dâvalara bakarken vakıaları tahkike yetkili bir

derece mahkemesi olması istinai bir haldir.

Bu

nedenlerle, Yargıtayın temiz incelemesinin, bir uyuşmazlığın bir yargı önüne

getirilmesi olduğundan bu incelemenin bir yargılama çalışması niteliğinde

bulunduğu ve ortada bir temiz dâvası söz konusu edilebileceği, ceza dâvasının

Yargıtay incelemesi sırasında süregelmekte olduğu, Yargıtayın kararının dâvanın

kapsadığı asıl uyuşmazlığın esasını da etkileyeceği şeklindeki gerekçeler,

Yargıtayın teiniz yoluna başvurulan bir ceza dâvasına temiz incelemesi

sırasında bakmakta olan, vakıaları tahkike yetkili bir mahkeme durumunda

olduğunu kabule yeter görünmemektedir. Zira Anayasa'nın 139. maddesinin birinci

fıkrasında, Yargıtayın son inceleme mercii olduğu kabul edilmiş ve vakıaları

tahkike yetkili bir mahkeme telakki edilmediği için, aynı fıkrada hangi

hallerde vakıaları tahkike yetkili ilk derece mahkemesi sıfatını haiz olduğu

ayrıca belirtilmiş bulunmaktadır. Bu ayrımı açıkça yapan Anayasa hükümleri

karşısında Yargıtayın temiz incelemesi sırasında vakıaları tahkike yetkili bir

derece mahkemesi hüviyetinde-olduğunu ve Anayasa'ya aykırılık sebebiyle Anayasa

Mahkemesine başvurmaya yetkili bulunduğunu kabul eden görüşe karşıyım.

Avni Givda

KARŞIOY

YAZISI

l-

Anayasa Mahkemesinin iki kararında belirtildiği üzere bir işlemin yasa

olabilmesi için en geniş anlamı ile kamu yararı düşüncesine dayanılarak

yapılmış olması, onun geçerlik koşullarındandır. Gerçekten mahkemenin

11/10/1963 günlü, 63/12 esas, 63/243 karar sayılı kararının gerekçeleri

arasında "Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, sayı l, sahife 349" şu

sözler bulunmaktadır : "6195 sayılı Kanun hükümleri incelendiği zaman bu

kanunun, kamu yararına olarak, geleceği düzenleyici, mücerret, şahsi olmayan

genel hukuk kuralları koymadığı, aksine olarak yayınlanmasından önce kazanılmış

hakları ortadan kaldıran özel bir müsadere hükmü koyduğu ... açıkça

görülmektedir. Bu tutum hukukun ana prensipleri ve Anayasa hükümleriyle

bağdaştırılması mümkün olmayan keyfi bir tasarruftur."

Yine

Anayasa Mahkemesinin 27/6/1967 günlü, 63/145, 67/20 sayılı kararının 3 sayılı

gerekçesinde (Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, sayı 5, sahife 125) şöyle

denilmektedir; Anayasa'nın - Cumhuriyetin nitelikleri başlıklı 2. maddesinde,

Türkiye Cumhuriyeti ... bir hukuk devletidir. - denilmektedir. Hukuk devletinin

tanımına giren bir çok unsurlardan birisi de, kamu yararı düşüncesi olmaksızın,

başka deyimle yalnızca özel çıkarlar için veya yalnızca belli partilerin veya

kişilerin yararına olarak herhangi bir yasanın kabul edilmiyeceğidir. Buna göre

çıkarılması için kamu yararı bulunmıyan bir kanun, Anayasa'nın 2. maddesi

hükmüne aykırı nitelikte olur ve dâva açıldığında iptali gerekir. Demek ki bu

kanunun kuruluşu, kamu yararı düşüncesine değil, bunun dışında kalan

düşüncelere dayanmaktadır. O halde bu hüküm, Anayasa'nın 2. maddesindeki hukuk

devleti ilkesine aykırı olması dolayısiyle de iptal edilmelidir."

Eski hukukumuzda yürürlükte bulunan bir kural "Raiyye üzerinde tasarruf, maslahata menuttur. Devletin uyruğu olanlar üzerindeki işlem ve eylemleri, ancak iş görme, yararlılık düşüncesine bağlı olabilir." biçimindedir. Demek ki yararlılık düşüncesine dayanmıyan bir hukuk kuralının konulması, eski hukukumuzda dahi hukuk düzenine uygun bir işlem sayılmakta idi.

Yasa kurallarının en geniş anlamı ile kamu yaran düşüncesine dayanılarak konulabileceği ilkesi, konulduğu zaman kamu yararı düşüncesine dayanan bir kuralın sonradan kamu yararı düşüncesine dayanmayan bir kural durumuna girmesi ile onun artık Anayasaya aykırı bir duruma girdiğinin kabul edilmesi ve Anayasa'nın 2. maddesine aykırılığı nedeni ile iptal edilmesi zorunluğunu ortaya çıkarır.

2-

İtiraz konusu olan ve sorgu hâkiminin tutuklama kararlarının asliye hâkiminin

onayı ile hukuki varlık kazanacağı kuralını kapsayan Ceza Yargılama Usulü

Yasasının 124. maddesinin 2. fıkrası kuralı, Prof. Tahir Taner ile, Nurullah

Kunter'in açıklamalarından anlaşıldığı üzere (Prof. Tahir Taner - Ceza

Muhakemeleri Usulü 2 nci bası, 1950, S. 137 - 139; Prof Nurullah Kunter - Ceza

Muhakemeleri Hukuku 1961, S. 510-511) kişi özgürlüklerinin güvence altına

alınması düşüncesine dayanılarak değil, sorgu hâkimlerinin yetişme durumları

dolayısiyle onların verdikleri önemli bir takım kararların hukuki denetimini

kendiliğinden sağlamak düşüncesine dayanmaktadır. Nitekim tartışma konusu

kuralın bulunduğu fıkra tüm olarak incelenince sorgu hâkiminin salıverme

kararlarının dahi asliye hâkiminin onayına bağlı tutulduğu görülür; oysa, bu

tür kararlar kişi özgürlüğü doğrultusunda verilmiş kararlardır. Ceza

Yargılamalar Usulü Yasasının konulduğu dönemdede Türkiye'deki sorgu

hâkimlerinin çoğu hukuk öğretimi veren hukuk okullarından veya fakültelerinden

yetişmiş kimseler olmadıkları için yasa koyucu o zamanlar böyle bir tedbiri haksızlıkları

önlemek gibi kamu yararı düşüncesine dayanarak benimsemiş bulunmakta idi. Ancak

bugün için durum değişmiş, sorgu hâkimliklerinde hukuk okulu veya fakültesini

bitirmemiş hâkimler kalmamıştır. Bugünkü sorgu hâkimleri özellikle adlî

kadroları geniş olan yerlerde yetki ile ceza hâkimi, hukuk hâkimi, olarak dahi

çalıştırılmaktadırlar. Birçok yerlerde, sorgu hâkimi olarak verdiği tutuklama

kararlarının başka hâkimin onayına bağlı tutulduğu bir hâkimin, ceza dâvasına

bakan asliye hâkimi olarak verdiği tutuklama kararlarının doğrudan doğruya

hukukî sonuç doğuran, kararlar olması gibi tuhaf durumlar dahi

gerçekleşmektedir. Bütün bu olaylar, kuralın konulduğu zamandaki kamu yararı

düşüncesinin artık sona ermiş bulunduğunu ve kuralın Anayasa'nın 2. maddesindeki

hukuk devleti ilkesi ile çelişir duruma düştüğünü ve iptali gerektiğini

göstermektedir.

3-

Ülkemizde sorgu hâkimliği ve karar hâkimliği düzeninin 1929 tarihli Ceza

Yargılama Yöntemi (Usulü) Yasasının ilk biçimi ile kurulması yoluna gidilmiş

ise de bunun hâkim kadrolarının darlığı dolayı-siyle uygulanamıyacağı

anlaşıldığından, bu düzenden vazgeçilmiş ve sorgu hâkimliği ile karar hâkimliği

görevleri sorgu hâkimi adı altında çalışan tek bir hâkimin üzerinde

birleştirilmiştir. Buna göre sorgu hâkiminin yaptığı soruşturmanın etkisi

altında kalarak yansız karar veremiyeceğinden dolayı bir takım kararları verme

yetkisinin ondan alınması gibi bir düşünceye dahi artık yer verilemez. Eğer

yasa koyucu böyle bir düşünceye olabildiğince yer vermek ereğini gütmüş olsa idi

sorgu hâkiminin verdiği kararların en önemlilerinden bulunan son soruşturmanın

açılması kararını dahi asliye ceza hâkiminin onayına bağlı tutardı. Sorgu

hâkiminin tutuklama kararlarına karşı itiraz yolu da açık olduğu için kişi

özgürlüğü bu yolla korunmuş olur ve böylece kişi özgürlüğünü korumak amacı ile

sorgu hâkiminin tutuklamaya ilişkin kararlarının asliye hâkiminin onayından

geçirilmesi kuralında kamu yararı düşüncesinin bugün için dahi bulunduğu, artık

ileri sürülemez. Kaldı ki az yukarıda belirtildiği üzere bu kuralın başlangıçta

konulmasında güdülen kamu yararı, kişi özgürlüğünü yersiz tutuklamalara karşı

güvence altına almak değildi.

4- Yukarıdaki bentlerde açıklandığı üzere itiraz konusu kuralın konulduğu tarihte gerekçesi bulunan kamu yararı düşüncesi, bugün görevde bulunan sorgu hâkimlerinin hepsinin öbür hâkimler gibi hukuk öğrenimi yapmış ve onlar gibi yetiştirilmiş kimseler olması dolayısiyle ortadan kalkmıştır ve kişisel özgürlüğü güvence altına almak düşüncesi bu fıkranın tümünün ve bu arada inceleme konusu bölümünün yürürlükte kalması için geçerli bir düşünce olarak ileri sürülemez. İmdi, kuralın Anayasa'nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırılığı yüzünden iptaline karar verilmemiş olması Anayasa'ya aykırıdır.

5- Çoğunluk gerekçesinde itiraz konusu 124. madde kuralının kişi dokunulmazlığının bir güvencesi olduğu ilkesine dayanılmaktadır ve bulun tartışmalarda sorgu hâkiminin salıverme kararlarının dahi başka hellimce onaylanmasının zorunlu kılınmasının kuralın konuluş ereğinin bu olmadığını gösterdiği düşüncesine değinilmekten kaçınılmaktadır ki hu durum dahi çoğunluk görüşünün dayanıksız bulunduğunu belirtmektedir.

SONUÇ / HÜKÜM

SONUÇ

İnceleme konusu kuralın konulduğu tarihte gerekçesi bulunan kamu yaran düşüncesinin koşulların değişmesi sonunda ortadan kalkmış ve kuralın savunulması için bugünkü koşullar altında kamu yararı olarak nitelendirilebilecek başka bir erek dahi kabule değer gerekçelerle ileri sürülmemiş bulunması karşısında kuralın iptali isteminin reddedilmiş olmasına karşıyım.

Üye Şahap Arıç Üye Recai Seçkin

Anayasa Mahkemesi, E. 1971/17, K. 1971/58, 15 Haziran 1971 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I-
  4. Olay
  5. Iı-
  6. İlk İnceleme
  7. Iv-
  8. İtiraz Konusu Kanun Hükmü
  9. V-
  10. Mahkemenin Dayandığı Anayasa Hükmü
  11. Vı-
  12. Esasın İncelenmesi
  13. O
  14. O
  15. Sonuç
  16. Karşıoy
  17. Yazısı
  18. H. Boyacıoğlu
  19. Karşıoy
  20. Yazısı
  21. Karşıoy
  22. Yazısı
  23. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Esas No
1971/17
Karar No
1971/58
Tarih
15 Haziran 1971

İlgili Kararlar

  • AYM Norm Denetimi E.1970/55 K.1971/57
  • AYM Norm Denetimi E.1971/33 K.1971/56
  • AYM Norm Denetimi E.1971/36 K.1971/59
  • AYM Norm Denetimi E.1971/35 K.1971/60
  • AYM Norm Denetimi E.1971/19 K.1971/61
  • AYM Norm Denetimi E.1971/21 K.1971/63

Tüm Arşiv

AYM Norm Denetimi KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.