KÜNYE
- Mercii
- Anayasa Mahkemesi
- Karar tarihi
- 16 Ocak 2025
- Esas Sayısı
- 2024/135
- Karar Sayısı
- 2025/20
- R.G.Tarih-Sayı
- 30/4/2025-32886
- İtiraz yoluna başvuran
- İstanbul 3. Asliye Hukuk Mahkemesi
- İtirazın konusu
- 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı
Karar Metni
2.978 kelime·15 dk okuma·8 bölüm
Kamulaştırma Kanunu’na 20/8/2016 tarihli ve 6745 sayılı Kanun’un 33. maddesiyle eklenen ek 1. maddenin birinci fıkrasına 16/11/2022 tarihli ve 7421 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle eklenen üçüncü cümlenin Anayasa’nın 125. maddesine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.
OLAY
Davacı tarafından, taşınmazına kamulaştırmasız olarak el atıldığı iddiasıyla açılan tazminat davasında itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.
I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ
Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı ek 1. maddesi şöyledir:
“Ek Madde 1- (Ek: 20/8/2016-6745/33 md.)
Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî
kurumlara ayrılmak suretiyle mülkiyet hakkının özüne dokunacak şekilde
tasarrufu hukuken kısıtlanan taşınmazlar hakkında, uygulama imar planlarının
yürürlüğe girmesinden itibaren beş yıllık süre içerisinde imar programları veya
imar uygulamaları yapılır ve bütçe imkânları dâhilinde bu taşınmazlar ilgili
idarelerce kamulaştırılır veya her hâlde mülkiyet hakkını kullanmasına engel
teşkil edecek kısıtlılığı kaldıracak şekilde imar planı değişikliği
yapılır/yaptırılır. (İptal: Anayasa Mahkemesinin 20/12/2018 tarihli ve E.:
2016/181 K.: 2018/111 sayılı Kararı ile) (Ek cümle:16/11/2022-7421/3 md.) Bu
süre içinde belirtilen işlemlerin yapılmaması halinde taşınmazların malikleri
tarafından mülkiyet hakkından kaynaklı bedele ilişkin açılacak davalar, adli
yargıda görülür.
(İptal ikinci fıkra: Anayasa Mahkemesinin 20/12/2018 tarihli ve E.: 2016/181 K.: 2018/111 sayılı Kararı ile)
(İptal üçüncü fıkra: Anayasa Mahkemesinin 20/12/2018 tarihli ve E.: 2016/181 K.: 2018/111 sayılı Kararı ile)
(İptal dördüncü fıkra: Anayasa Mahkemesinin 20/12/2018 tarihli ve E.: 2016/181 K.: 2018/111 sayılı Kararı ile)”
II. İLK İNCELEME
1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL ve Ömer ÇINAR’ın katılımlarıyla 23/7/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
III. ESASIN İNCELENMESİ
2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Mehmet AKTEPE tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A. Anlam ve Kapsam
3. Kamu yararının gerektirdiği hâllerde
gerçek kişilerin ve özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetindeki taşınmaz
malların devlet veya kamu tüzel kişilerince kamulaştırılmasına ilişkin usul ve
esaslar 2942 sayılı Kanun’da düzenlenmiştir. Ancak idarelerin zaman zaman usulüne
uygun bir kamulaştırma işlemi yapmaksızın kamu hizmetlerine tahsis amacıyla
taşınmazlara fiilî veya hukuki olarak el attığı çeşitli durumlarla
karşılaşılabilmektedir. Buna göre kamulaştırma işlemlerine hiç başlanmamış veya
kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış olmasına rağmen taşınmazın fiilen kamu
hizmetine ayrılması, üzerinde tesis yapılması, malikin rızası olmaksızın
taşınmazlara kısmen veya tamamen el konulması ya da malikin taşınmazını
kullanmasının fiilî veya hukuki olarak engellenmesi kamulaştırmasız el atma
olarak ifade edilmektedir.
4. Kural, kamulaştırmasız el atmanın bir
görünümü olan hukuki el atma sebebine dayalı olarak bedel talebiyle açılan
davalarla ilgilidir. 2942 sayılı Kanun’un ek 1. maddesinin birinci fıkrasının
birinci cümlesinde; uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî
kurumlara ayrılmak suretiyle mülkiyet hakkının özüne dokunacak şekilde
tasarrufu hukuken kısıtlanan taşınmazlar hakkında, uygulama imar planlarının
yürürlüğe girmesinden itibaren beş yıllık süre içinde imar programlarının veya
imar uygulamalarının yapılacağı ve bütçe imkânları dâhilinde bu taşınmazların
ilgili idarelerce kamulaştırılacağı veya her hâlde mülkiyet hakkını
kullanmasına engel teşkil edecek kısıtlılığı kaldıracak şekilde imar planı
değişikliğinin yapılacağı veya yaptırılacağı belirtilmiştir.
5. Anılan fıkranın ikinci cümlesinde, idarelerin
beş yıllık sürede söz konusu işlemleri yapmaması hâlinde uzlaşma süreci ile 3/5/1985
tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nda öngörülen idari başvuru ve işlemler
tamamlandıktan sonra taşınmazın kamulaştırmasından sorumlu idare aleyhine idari
yargıda dava açılabileceği öngörülmekte ve bu davalarda taşınmazın değerinin
tespiti, tescili ve terkini, ödenecek bedel ve ödeme şekli gibi hususlar
düzenlenmekteyken sözkonusu cümle Anayasa Mahkemesinin 28/12/2018 tarihli ve E.2016/181,
K.2018/111 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Kararda, kanun koyucunun maddenin
birinci fıkrasının birinci cümlesi uyarınca, mülkiyet hakkını kısıtlayan imar
planının değiştirilmemesi hâlinde taşınmazın ilgili idare tarafından
kamulaştırılmasını amaçladığı, kamulaştırmanın ise Anayasa’nın 46. maddesinde
öngörülen ilkelere göre yapılması gerektiği, ikinci cümlenin idarelerin özel
mülkiyete kamulaştırmasız el atma yoluyla müdahalesini sürekli hâle getirecek
nitelikte olduğu, idarelerin söz konusu cümleyle kamulaştırma yapmak yerine
kamulaştırma için Anayasa’da belirtilen ilkelere aykırı olarak taşınmazları
elde edebilme imkânına sahip olabileceği, böyle bir durumda devletin hukuka
bağlılığı ilkesi zedeleneceği gibi bireyler açısından hukuki güvenliğin ve öngörülebilirliğin
de ortadan kalkacağı belirtilmiştir (aynı kararda bkz. §§ 64, 67).
6. İptal kararı üzerine itiraz konusu
kural ihdas edilerek beş yıllık süre içinde söz konusu birinci cümlede
açıklanan işlemlerin yapılmaması hâlinde taşınmazların malikleri tarafından
mülkiyet hakkından kaynaklı bedele ilişkin olarak sorumlu idare aleyhine adli
yargıda dava açılabileceği hüküm altına alınmıştır. Buna göre uygulama imar
planlarının yürürlüğe girmesinden itibaren beş yıllık süre sonunda, tasarrufu
hukuken kısıtlanan taşınmazlar hakkında kamulaştırma kararının verilmesi veya mülkiyet
hakkının kullanılmasına engel teşkil eden kısıtlılığı kaldıracak şekilde imar
planı değişikliğinin yapılması gerekmektedir. İlgili idarenin kamulaştırma
yapmaması ya da kısıtlılığı kaldıran imar planı değişikliğini
gerçekleştirmemesi hâllerinde ise kural uyarınca taşınmaz malikleri sorumlu
idare aleyhine mülkiyet hakkından kaynaklı bedele ilişkin olarak adli yargıda
dava açılabilecektir.
7. Dolayısıyla
kural, ilgili idarelerin beş yıllık sürede belirtilen işlemleri yapmaması
hâlinde başvurulacak yargı kolunu belirlemekle birlikte hukuki el atmanın
varlığı hâlinde maliklere taşınmazın kamulaştırılmasını talep etme hakkını da
vermektedir. Nitekim uygulamada da hukuki el atmadan kaynaklı davalarda 2942
sayılı Kanun’un ek 1. maddesi kapsamında taşınmaz değerine ilişkin olarak tespit
edilen bedelin davalı idareden tahsili ile davacıya ödenmesine ve taşınmazın
davacı adına kayıtlı tapu kaydının iptali ile davalı idare adına tesciline karar
verilmektedir. Bu itibarla kural, yalnızca bir yargılama usulü hükmü olmanın
ötesinde ayrıca bir maddi hukuk kuralı olma özelliği de taşımaktadır.
B. İtirazın Gerekçesi
8. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla mülkiyet hakkından kaynaklı bedele ilişkin davaların adli yargıda açılmasının öngörüldüğü, imar planlarının yapılması ve uygulanmasının idari işlem niteliğinde olduğu, bu itibarla söz konusu davalarda idari yargının görevli olması gerektiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 125. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
9. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13, 35. ve 46. maddeleri yönünden incelenmiştir.
10. Anayasa’nın 35. maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir./Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir./ Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” denilmektedir.
11. Fiilî ve hukuki el atmanın konusunu oluşturan taşınmaz malların mülkiyet hakkının kapsamına dâhil olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır.
12. Mülkiyet hakkı, kişiye başkasının
hakkına zarar vermemek ve kanunların öngördüğü sınırlamalara uymak koşuluyla
sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve
tasarruf etme imkânı veren bir haktır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri [1. B.], B. No: 2013/817,
19/12/2013, § 32). Bu bağlamda malikin mülkünü kullanma, onun semerelerinden
yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin
sınırlanması veya mülkünden yoksun bırakılması mülkiyet hakkına sınırlama
oluşturur (Recep Tarhan ve Afife Tarhan [1. B.], B. No: 2014/1546, 2/2/2017, § 53). Hak sahibinin
taşınmazına kamulaştırmasız olarak el konulması mülkiyet hakkına yönelik bir
sınırlama niteliğindedir.
13. İmar planları onaylanarak idare ve bireyler açısından
hukuki sonuçlar doğurmaktadır. İmar planlarının onaylanmasından sonra özellikle
imarlı alan içinde bulunulacak her türlü imar ve yapı faaliyetlerinde imar plan
ve programlarına uygun davranma, her türlü yapı için ilgili idareden izin alma
ve izin ilkelerine uygun olarak yapı inşa etme yükümlülüğü ilgililer açısından
doğmaktadır. Bunun yanında taşınmazın imar planında kamu hizmetine ayrılması
mülkiyet hakkını hukuken ortadan kaldırmamakla birlikte malikin mülkiyet
hakkından doğan yetkilerini önemli ölçüde kısıtlamaktadır. Bu bağlamda kamu
hizmetine ayrılmasından dolayı taşınmaz üzerinde inşaat yapılması mümkün
olamadığı gibi bu durumun satış, bağış, ipotek ve diğer irtifak haklarının
tesisi yönünden yapılacak işlemler ve taşınmazın rayiç değeri bakımından da
olumsuz etkileri vardır.
14. Dolayısıyla imar uygulamalarının, bu bağlamda
taşınmazların imar durumunun kamu hizmet alanı olarak belirlenmesinin mülkiyet
hakkına müdahale teşkil ettiği kuşkusuzdur. Nitekim 2942 sayılı Kanun’un ek 1.
maddesinde de uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara
ayrılması nedeniyle malikin tasarrufunun hukuken kısıtlandığı kabul edilmiştir.
Bununla birlikte itiraz konusu kuralda olduğu gibi, mülkiyet hakkına getirilen bu
sınırlamanın uzun süreli olması durumunda mülkiyet hakkına yönelik olarak
öncekinden ayrı, yeni bir müdahale daha söz konusu olmaktadır (AYM, E.2016/196,
K.2018/34, 28/3/2018, § 15). Diğer bir ifadeyle taşınmazın kamu hizmetine
ayrılmasından doğan kısıtlılıkların uzun sürmesi durumunda bu kısıtlılıklardan
kaynaklanan ve mülkiyetin kontrolü ve düzenlenmesi yetkisi kapsamında kalan
sınırlamaya ek olarak mülkten barışçıl yararlanma hakkına müdahale kapsamında
kalan yeni bir müdahale daha ortaya çıkmaktadır. Dava konusu kural, bu ikinci
müdahalenin sonlandırılması ve giderilmesine yönelik olarak birtakım
düzenlemeler ihdas etmektedir. Buna göre, malikin mülkiyet hakkından kaynaklı
bedele ilişkin olarak adli yargıda dava açma imkânı getirilmektedir. Yargı mercilerinin
uygulamaları gözetildiğinde bu davanın sonucunda mahkemece, malik lehine
taşınmaz bedelince tazminata hükmedilmenin yanısıra taşınmazın idare adına
tesciline de karar verilmektedir.
15. Anayasa Mahkemesi, kamulaştırma işleminin tamamlanmadığı durumda veya hiç kamulaştırma yapılmaksızın gerçekleştirilen müdahalelerde de Anayasa’nın 35. ve 46. maddelerindeki güvencelerin dikkate alınması gerektiğini belirtmektedir (aynı yöndeki karar için bkz. AYM, E.2023/101, K.2023/207, 30/11/2023, § 56; E.2019/93, K.2023/87, 4/5/2023, § 173; E.2022/61, K.2022/101, 8/9/2022 § 40).
16. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ilişkin ilkeleri düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesinin de gözönünde bulundurulması gerekmektedir.
17. Anayasa’nın 13. maddesinde “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” denilmektedir.
18. Anayasa’nın anılan maddesi uyarınca mülkiyet hakkı, Anayasa’da öngörülen nedenlere bağlı olarak Anayasa’nın sözüne ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaksızın ancak kanunla sınırlanabilir.
19. Anayasa Mahkemesinin sıkça vurguladığı gibi temel hakları sınırlayan kanunun şeklen var olması yeterli olmayıp yasal kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir düzenlemeler niteliğinde olması gerekir.
20. Esasen temel hakları sınırlayan kanunun bu
niteliklere sahip olması, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk
devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinin temel unsurlarından olan
hukuki belirlilik ilkesi uyarınca kanuni düzenlemelerin hem kişiler hem de
idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık,
net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin
keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir. Kanunda bulunması
gereken bu nitelikler hukuki güvenliğin sağlanması bakımından da zorunludur.
Zira bu ilke hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve
işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu
güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar (AYM,
E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, §§ 153, 154). Dolayısıyla Anayasa’nın 13. ve
35. maddelerinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik, Anayasa’nın 2.
maddesinde güvenceye alınan hukuk devleti ilkesi ışığında yorumlanmalıdır.
21. Kuralda hangi kapsamdaki hangi durumda, hangi yargı kolunda, kim tarafından ve hangi taleple dava açılacağı hususu tereddüde yer vermeyecek şekilde açık ve net olarak düzenlendiği gözetildiğinde kuralın kanunilik şartını taşıdığı sonucuna ulaşılmıştır.
22. Öte yandan Anayasa’nın 13. maddesinde temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamaların Anayasa’nın sözüne de aykırı olamayacağı hükme bağlanmıştır. Buna göre Anayasa’nın anılan maddesinde yer alan hak ve özgürlüklerin sınırlanması ölçütlerinden biri de Anayasa’nın sözüne uygunluktur.
23. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan “Anayasa'nın
sözü” ifadesi Anayasa’nın metnini, yani lafzını ifade etmektedir. Temel hak
ve özgürlüklere yapılan müdahalelerin Anayasa’nın sözüne uygun olması şartı
özellikle Anayasa’nın çeşitli maddeleriyle getirilen ek güvenceler söz konusu
olduğunda önem taşımaktadır. Anayasa, çoğu durumda bir hak veya özgürlüğü
yalnızca tanımakla yetinmeyerek onun kullanılmasını garanti altına almak için
bazı yönlerini ayrıca vurgulayarak veya bazı yönlerine belli bir önem atfederek
koruma altına alır. Anayasa koyucunun bir hakkı tanımanın yanında o hakkın norm
alanına giren bir boyutunu ayrıca ve özel olarak ifade etmesi, buna ilişkin ek
bir güvence getirmesi de mümkün olabilmektedir (Kadri Enis Berberoğlu (2)
[GK], B. No: 2018/30030, 17/9/2020, § 69; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK],
B. No: 2020/32949, 21/1/2021, § 79).
24. Anayasa’nın kamulaştırmayı düzenleyen 46. maddesinde
“Devlet ve kamu tüzel kişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek
karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların
tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre,
kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya
yetkilidir./Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden
ve peşin olarak ödenir. Ancak, tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve
sulama projeleri ile iskân projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların
yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla kamulaştırılan
toprakların bedellerinin ödenme şekli kanunla gösterilir. Kanunun taksitle
ödemeyi öngörebileceği bu hallerde, taksitlendirme süresi beş yılı aşamaz; bu
takdirde taksitler eşit olarak ödenir./Kamulaştırılan topraktan, o toprağı
doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanlarının bedeli, her halde peşin
ödenir./İkinci fıkrada öngörülen taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş
kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz
uygulanır.” denilmektedir.
25. Anayasa’nın anılan hükmü gözetildiğinde kamu hizmeti için ihtiyaç duyulan ve imar planında kamu hizmetine tahsis edilen özel mülkiyetteki bir taşınmazın kamu mülkiyetine geçirilmesi ancak Anayasa’nın 46. maddesindeki ilke ve güvencelere uygun olarak gerçekleştirilen bir kamulaştırma süreci sonucunda söz konusu olabilir. Kamu hizmetine ayrılan özel mülkiyetteki bir taşınmazın Anayasa’nın 46. maddesindeki güvenceleri karşılamayan bir usulle kamu mülkiyetine geçirilmesi mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasa’nın sözüne aykırı olması sonucunu doğuracaktır.
26. Anayasa’nın söz konusu maddesine göre; özel mülkiyette bulunan taşınmazların gerçek karşılıklarının nakden ve peşin olarak ödenmesi, maddede sayılan istisnai hâllerde taksitlendirme süresinin beş yılı aşamaması, taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizin uygulanması kamulaştırma için belirtilen esaslardır.
27. Anayasa’nın 46. maddesinin birinci fıkrasında kamulaştırmanın taşınmazın gerçek karşılığının ödenmesi şartıyla kullanılabilecek bir yetki olduğu hükme bağlanmıştır. Gerçek karşılığının ödenmesi Anayasa’nın anılan maddesiyle maliklerin lehine olarak getirilen özel bir güvence niteliğindedir. Dolayısıyla taşınmazın gerçek karşılığı ödenmeden yapılan kamulaştırma işlemleri Anayasa’nın söz konusu maddesinin birinci fıkrasındaki gerçek karşılığın ödenmesi güvencesine aykırı olacaktır (AYM, E.2019/93, K.2023/87, 4/5/2023, § 174; Kübra Yıldız ve diğerleri [GK], B. No:2018/32734, 28/7/2022, § 61).
28. Gerçek karşılığın ödenmesi aynı zamanda ölçülülük
ilkesinin de bir gereğidir. Kamulaştırma suretiyle mülkiyet hakkına yapılan
sınırlamalarda hedeflenen kamu yararı ile malikin bireysel yararı arasında
gözetilmesi gereken adil denge ancak malike kamulaştırmaya konu taşınmazın
bedelinin ödenmesi suretiyle sağlanabilir. Diğer bir ifadeyle kamulaştırma
suretiyle mülkiyet hakkına müdahalede bulunulan durumlarda malike bedelin
ödenmesi, müdahaleyle malike yüklenen aşırı külfetin telafi edilmesini temin
eden temel bir araçtır. Anayasa’nın 46. maddesinin birinci fıkrasında gerek
kamulaştırmada gerekse idari irtifak kurulmasında taşınmazın gerçek
karşılığının ödeneceği hükme bağlanmakla kamu yararı ile malikin menfaatleri
arasındaki dengeyi kuracak bedelin taşınmazın gerçek karşılığı olduğu ifade
edilmiştir (AYM, E.2022/83, K.2023/69, 5/4/2023, § 18; bazı farklarla birlikte
bkz. Saadet Esin [2. B.], B. No: 2014/18103, 26/10/2017, § 35).
29. Diğer yandan kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi
için taşınmaza ihtiyaç duyulması hâlinde 2942 sayılı Kanun ve diğer kanunlarda kamulaştırma
için öngörülen usul ve esaslara uygun hareket edilmesi gerekmektedir.
Kamulaştırmasız el atmanın bir görünümü olan hukuki el atma durumunda mevzuatta
öngörülen süre içinde idarece kamulaştırma veya kısıtlılığı kaldıracak şekilde
imar işlemlerinin yapılmaması hâli ortaya çıkmaktadır. Buna göre
kamulaştırmasız el atma sebebiyle mahkemelerce taşınmazın değerine ilişkin olarak
hükmedilen bedel hukuka aykırı olarak ortaya çıkan durumun telafi edilmesi
suretiyle tasfiyesini amaçlamaktadır. Bu bakımdan yalnızca mahkemelerce
kamulaştırmasız el atma sebebiyle bedele hükmedilmesi değil hükmedilecek
bedelin bir an evvel hak sahiplerine ödenmesi de hukuka aykırı durumun ortadan
kaldırılmasının bir gereğidir.
30. İtiraz konusu kuralda ise kamulaştırma işlemlerine
ilişkin olağan hukuki süreç tersine çevrilerek dava açma külfeti taşınmazına
kamulaştırmasız el atılan malike yüklenmektedir. Ayrıca mahkeme kararlarıyla
hükmedilen taşınmazın gerçek karşılığının peşin ödenmesi şartının yerine
getirilmesi sağlanmadan taşınmaz malikine ait tapu kaydının iptali ile davalı
idare adına tesciline karar verilmesi hâlinde gerçek anlamda bir telafiden veya
tasfiyeden bahsedilmesi mümkün olmayacaktır. Zira Anayasa’nın 46. maddesinin
birinci fıkrası -anılan maddenin ikinci fıkrasında belirtilen istisnai durumlar
hariç- gerçek karşılığı peşin ödenmedikçe taşınmazın kamulaştırılmasına, diğer
bir ifadeyle idare adına tesciline imkân tanımamaktadır. Hükmedilen bedelin
malike ödenmesi sağlanmadan taşınmazın idare adına tescil edilmesini önleyen
herhangi bir güvence getirilmeden tasfiye amaçlı düzenlemenin Anayasa’nın 46.
maddesindeki gereklilikleri karşıladığı söylenemez.
31. Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin 20/12/2018 tarihli
ve E.2016/181, K.2018/111 sayılı kararından sonra Kanun’un ek 1. maddesine
eklenen kuralla hukuki el atma hâlinde taşınmaz malikleri tarafından bedele
ilişkin olarak dava açılabileceği ve bu davalarda adli yargının görevli olduğu
belirlenmekle birlikte anılan kararda vurgulananın aksine kamulaştırmanın
Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen ilkelere uygun yapılmasını sağlayacak
herhangi bir kanuni güvenceye yer verilmediği görülmektedir. Bu hâliyle
kuralın, Anayasa’nın sözüne açıkça aykırı olan kamulaştırmasız el atma
uygulamasını olağanlaştırıp hukukileştirdiği ve kamulaştırmasız el atmayı,
kamulaştırmaya alternatif olarak başvurulabilecek bir hukuksal araç olarak
kabul ettiği izlenimi oluşmaktadır. Oysa idareyi Anayasa’nın 46. maddesinde
öngörüldüğü şekliyle kamulaştırma yapma yükümlülüğünden kurtaracak herhangi bir
usul Anayasa’nın sözüne aykırı olacaktır.
32. Dolayısıyla imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan taşınmazlara ilişkin olarak idarelere, kamulaştırma yapmak yerine kamulaştırma için Anayasa’da belirtilen ilkelere aykırı olarak taşınmazları elde etme imkânı tanıyan kuralın Anayasa’nın sözüyle bağdaşmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
33. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 13., 35. ve 46. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Kuralın Anayasa’nın 125. maddesine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 13., 35. ve 46. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 125. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.
IV. İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU
34. Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında “Kanun,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da
bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte
yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe
gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede
yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez.” denilmekte, 6216
sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural
tekrarlanarak mahkemenin gerekli gördüğü hâllerde Resmî Gazete’de yayımlandığı
günden başlayarak iptal kararının yürürlüğe gireceği tarihi bir yılı geçmemek
üzere ayrıca kararlaştırabileceği belirtilmektedir.
35. 2942 sayılı Kanunu’nun ek 1. maddesinin birinci fıkrasının üçüncü cümlesinin iptali nedeniyle doğacak hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edecek nitelikte görüldüğünden Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince iptal hükmünün kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.
Başkan Kadir ÖZKAYA Başkanvekili Hasan Tahsin GÖKCAN Başkanvekili Basri BAĞCI Üye Engin YILDIRIM Üye Rıdvan GÜLEÇ Üye Recai AKYEL Üye Yusuf Şevki HAKYEMEZ Üye Yıldız SEFERİNOĞLU Üye Selahaddin MENTEŞ Üye İrfan FİDAN Üye Kenan YAŞAR Üye Muhterem İNCE Üye Yılmaz AKÇİL Üye Ömer ÇINAR Üye Metin KIRATLI
Anayasa Mahkemesi, E. 2024/135, K. 2025/20, 16 Ocak 2025 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası