KÜNYE
T.C. Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi T.C. Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi
- Karar tarihi
- 2 Ekim 2019
- Esas no
- 2017/183
- Karar no
- 2019/1015
- Başkan
- ... ...
- Üye
- ... ...
- Üye
- ... ...
- Katip
- ... ...
- Davacı
- ...
- Vekili
- Av...- Konak Mah. İzmiryolu Cad. Şenyurt İş Merkezi No:87 K:4 D:6 Nilüfer/ BURSA
- Davalı
- ... - Aktarhüssam Mah. Hacı Yakup Sk. No : 32/ 404 Osmangazi/Bursa
- Vekili
- Av. ... - Nispetiye Cad. Gürel Apt. No:40/31 1.Levent Beşiktaş/ İSTANBUL
- Dava
- Ticari Şirket
- Dava tarihi
- 08/02/2017
Karar Metni
5.079 kelime·25 dk okuma·2 bölüm
Mahkememizde görülen davanın açık yargılamasında,
DAVACININ TALEBİ
Davacı vekili dava dilekçesinde ; davacının %20 hisse ile davalı şirket ...'nin kurucu ortaklarından olduğunu Davalı şirketin diğer ortağı olan Abdullah Abdurrahman a alfiırayh'ın ise davalı şirkette %80 (yüzde seksen) hisse sahibi olduğunu, %20 hisse oranıyla ortağı olduğu şirkette her zaman işinin başında olduğunu ve üstlendiği her işi başarıyla sonuçlandırdığını.
Bu başarılarını takdir eden %80 hisse sahibi diğer ortak, işin başında durmadığından ve müvekkilin işi her yönüyle mükemmel şekilde takip ettiğini, yönetim kurulu başkanlığı görevini başarıyla sürdüreceğini bildiğinden müvekkili yönetim kurulu başkanlığına önermiş ve akabinde müvekkil genel kurul kararıyla yönetim kurulu başkanı seçilmiş olduğunu.
Müvekkilinin, yönetim kurulu başkanlığı görevini üstlendiği tarihten itibaren tüm işleri başından ayrılmayarak bizzat takip etmiş ve İnancı dolayısıyla hakkı olması gerekenden çok daha hassas şekilde gözetmiş ve Büyük projelerle büyük yatırımlara imza atmış olduğunu, davacının yönetim kurulu başkanlığı görevini ifa ettiği süreçte;
şirketin mali müşaviri tarafından eden %80 hisse sahibi ortağa ulaşılamadığından 2015 yılı olağan genel kurul toplantısı yapılamamış ve müvekkil tarafından da defalarca diğer ortağa ulaşılmaya çalışılmış ancak bu konuda kendisine hiçbir şekilde ulaşılamadığından genel kurul toplantısı yapılamadığını, bu hususta şirketin mali müşaviri yunus arabacının mahkeme tarafından tanık olarak dinlenilmesini talep ettiklerini, %80 hisse sahibi ortağın,
her daim davacının imza atmış olduğu projeleri takdirle karşıladığını ancak son yapılan ve büyük ses getiren sultan houses projesi'nin gelirinin çok fazla olacağı öngörülmesiyle taşınmazların ve gelirlerinin paylaşılmasını istemeyen diğer ortak, %20 hisse sahibi müvekkili ekarte etmek istemiş, taşınmazları kayıt dışı Satışa çıkarmak amaçlı müvekkili görevini kötüye kullandığından bahisle yönetim kurulu başkanlığı görevinden almak istemiş ve bu sebeple genel kurul toplantısının yapılabilmesi için kendisine hiçbir şekilde ulaşılamayan diğer ortağın,
öncelikle haksız ve mesnetsiz iddialarda bulunarak Bursa 2. Asliye Ticaret Mahkemesine başvurduğunu ve 2016/3536 D. İş sayılı dosya ile şirketin taşınmazları hakkında tedbir kararı aldığını, ardından Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/1546 e.
Sayılı dosyası ile genel kurulun toplantıya çağırılması için yetki verilmesi talebini içeren davayı ikame ettiğini, hisse sahipleri arasında ortaya çıkan ihtilaflar sonucu ortaklık ilişkisinin müvekkil açısından çekilmez bir hal aldığını, haksız ve mesnetsiz şekilde salt şirket üzerine kayıtlı taşınmazların kaçırılmaya çalışılmasına yönelik olarak %80 hisse sahibinin ikame etmiş olduğu davalarla birlikte taraflar arasındaki güven ilişkisi temelden sarsılmış ve ortaklığın devam etmesinin hiçbir şekilde mümkünatının kalmadığını, davalı Alhasna Gıda Turizm Nakliye San.
Ve Tic. A.Ş.'nin ttk. Madde 531 uyarınca haklı sebepler ile feshine, talebimizin sayın mahkemenizce uygun görülmemesi halinde müvekkil pay sahibine, payının karar tarihine en yakın tarihteki gerçek değerinin ödenip müvekkilin şirketten çıkarılmasına, yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davalı tarafa yükletilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
DAVALININ CEVABI
Davalı vekili davanın reddi gerektiğini savunmuş, davacının şirket yönetimine katılmadığı iddiasının gerçek dışı olduğunu, konaklama kayıtlarına göre üçer aylık periyotlarla otele gelen davacının iddialarının soyut olduğunu, davacının imzası olmayan hiçbir işlem yapılmadığını, üstelik davacının şirketi münferiden temsile yetkili olduğunu, bilgi alamadığı iddialarının kurgu ve etik dışı olduğunu, şirket imkanlarından diğer ortakla aynı şartlarda yararlandığını, şirketin devredileceği iddialarının haksız olduğunu, devir halinde sorumluluğun doğacağını, şirketin malvarlığı olmadığından aktifinin eksiltilemeyeceğini, fesih davasının son çare olduğunu, duruma uygun başka bir çözüm bulunabileceğini ileri sürmüştür.
DELİLLER ve GEREKÇE: Derdest dava haklı sebeple anonim şirketin feshi ve tasfiyesi davasıdır. Kural olarak ispat külfeti davacı taraf üzerindedir. Davacı taraf, şirketin feshi ve tasfiyesi için zorunlu sebeplerin varlığını, şirketin devamında hem ortaklar hem de ticari hayat açısından yarar kalmadığını ispat etmelidir.
Davacı taraf fesih ve tasfiye için yeterli şartların tahakkuk ettiğini ispat etse bile fesih kararı verilmesi zorunlu değildir. Hakim somut olayın özelliklerine göre, şirketin ticari faaliyetlerine devam etmesini daha önemli görüp davacı ortağı koruyacak başka bir yöntem izleyerek, alternatif çözüm yolları bularak fesih kararı vermekten kaçınabilir. Burada takdir hakkı hakime aittir. Bu yöntemlerden en bilineni davacı ortağın bir ayrılma akçesi ödenmek suretiyle şirketten çıkarılmasıdır.
Türk Ticaret Kanununda anonim şirket ortaklığından çıkma düzenlenmemiştir. Zira anonim şirket bir sermaye şirketidir ve ortakların gereksiz yere çıkma talep ederek şirketi zor durumda bırakmaları önlenmelidir. Bu itibarla davacı ortağın şirketten çıkarılması için fesih ve tasfiye şartlarının tahakkuk ettiği ispatlanmak kaydıyla mahkemenin takdiri esas olacaktır.
Somut olayda çözülmesi gereken ön sorunlardan bir tanesi davacının aynı zamanda şirketi temsile yetkili tek kişi olmasıdır. Bu durum davalı şirket tarafından usuli bir ret sebebi olarak ileri sürülmüşse de mahkememizce bu görüşe iştirak edilmemiştir. Ortaklardan herhangi biri haklı sebeple fesih ve tasfiye isteyebilir. Bu ortağın aynı zamanda yönetim kurulunda bulunması sonucu değiştirmez. En fazla şirket için bir temsil kayyumu atanması gerekir.
Halbuki fiilen şirket adına hareket eden diğer ortağın davaya müdahale ettiği, görevlendirdiği bir vekil tarafından cevap dilekçesi sunulduğu dikkate alındığında bu hususu usulden red gerekçesi yapmak maslahata uygun düşmez. Şirket iki ortaklıdır. Davacının fesih davası açabilmek için yönetimden ayrılmasını beklemek doğru olmaz. Şirketi temsil edecek irade diğer ortağın iradesinden ibarettir. Kaldıki davacı ortağın şirketteki payı %20 ve diğer ortağın payı ise %80’dir.
Yani %80 paya sahip ortak fiilen şirket adına irade beyan etmeye ehildir. Burada şirketin yeterince temsil edilmediğini düşünmek doğru olmaz. İki ortak da şirketin devamını sağlamak isterlerse sorun yoktur. Keza iki ortak da şirketin feshini isterse zaten iradeler birleştiğinden mahkeme kararı olmasa bile genel kurul kararıyla fesih gerçekleşir.
Ancak bir ortak fesih ister diğer ortak şirketin devamı yönünde irade açıklarsa, şirketin devamını isteyen ortak şirket adına irade kullanmış olur. Şirkette başka ortak olmadığına göre şirketin bu iki ortağın iradesinden ayrı bir iradesi olduğunu düşünmek gereksiz olur. Özet olarak davacının şirketi temsil etmesine rağmen fesih ve tasfiye davası açabileceği kabul edilmiş, bu konu usuli bir red sebebi sayılmamıştır.
Keza aynı sebeple ve usul ekonomisi de gözetilerek şirkete kayyum atanmasına gerek görülmemiştir.
Davaya müdahil olan %80 pay sahibi ortak Abdullah Abdurrahman A. Alfureyh şirketin devamı yönünde irade göstermiştir. O halde şirketin fesih ve tasfiyesi için gerekli şartların varlığı açıkça tebeyyün etmelidir. Şirketin halen devam eden inşaat projesinin bulunduğu nazara alındığında fesih ve tasfiye tercih edilecek bir yol değildir. Esas olan en azından şirketin süren işlerini tamamlamasıdır.
Fesih ve tasfiye için haklı sebebin varlığı konusundaki değerlendirme daha çok takdire dayalıdır. Ortakları arasındaki tesanüt bozulmuş, güven duygusu kaybolmuş bir şirketin sağlıklı bir işleyişe sahip olamayacağı açıktır. Her iki ortak da birbirine güvenini kaybettiğini açıkça ifade etmektedir. Bu aşamadan sonra şirketi kim yönetirse yönetsin diğer ortak kendi aleyhine işlemler yapıldığından endişe duyacak ve bunu şirkete karşı davalar açarak gidermeye çalışacaktır.
Zira şirket işleyişi hakkında yeteri bilgi verilmeyeceği konusunda ön yargı oluşmuş, ortaklar birbirinden kuşku duymaya başlamıştır. Şirketin 2015 yılı olağan genel kurul toplantısı zamanında yapılamamış, ortaklar bunun için birbirlerini sorumlu tutmuş, diğer ortak davacı ortağın yönetim görevlerinden azli için dava açmıştır. Bu durumdaki bir şirketin devamına karar vermek ve statüyü bozmadan işlerin rayına girmesini beklemek mümkün değildir.
Karşılıklı suçlamalar, denetim istekleri ve bu isteğe diğer ortağın direnci, buna karşı açılacak davalar, alınacak tedbir kararları şirketin yerinde saymasına, patinaj yapmasına neden olacaktır. Üstelik iç çekişme sebebiyle şirketle ticari ilişki kuracak tedarikçi ve müşteriler tereddüt yaşayacak, banka ve kredi kurumlarındaki şirket itibarı da git gide azalıp finansman sorunları baş gösterecektir.
Nitekim şimdiden iki dava açılmış ve şirket malvarlıkları üzerine tedbir konulmuştur. İnşaat işiyle uğraşan bir şirketin mal varlıklarına tedbir konulması ve tedbirlerin devamı ciddi sorunlara ve müşteri kaybına neden olacaktır. İki ortaktan başka ortak da bulunmadığından tarafları teskin edecek tarafsız bir yönetici veya ortak da yoktur. Yani kavga gitgide büyüyecek, dava sayısı artacak bu da şirketi ekonomik olarak zora sokacaktır.
Davacı ortak fesih ve tasfiye, olmazsa çıkma istemiş, diğer ortak tasfiyeye karşı çıkmakla birlikte davacı ortağın şirketten çıkarılmasını istemiştir. Dikkat edilirse her iki ortağın iradesi davacının şirketten çıkarılması noktasında birleşmektedir. Bu aşamada gerçekte fesih için gerekli şartların oluştuğunu kabul etmek gerekir. Üstelik aşağıda açıklanacağı üzere, taraflar arasında ortaklığın gerçek yapısı konusunda anlaşmazlık vardır.
Şirket devam ettiği müddetçe bu uyuşmazlık derinleşecektir. İnşaat faaliyetinden elde edilecek gelirlerin nasıl paylaşılacağı konusu şimdiden tartışılmadır. Davacı ortağın resmî pay oranı nazara alındığında şirket yönetiminden dışlanması sürpriz olmaz. Bu durum davacının haklarının korunmasına yardımcı olmayacaktır.
Davacının ekonomik haklarının %80 paya sahip diğer ortak tarafından korunacağı konusunda yeterli güvence sağlanmadan şirketin bu haliyle devamını sağlamak makul değildir. Öyleyse şirketin feshini istemek için gerekli şartların oluşturduğu kabul etmek, fesih yerine çıkma kararı vermeyi tercih etmek en doğru tercih olacaktır. İki ortağın birbirini istemediği bir şirket ayakta kalamaz.
Yukarıda izah etiğimiz üzere iki ortağın ikisi de çıkma kararı istemektedir. O halde ayrılma akçesi belirlendikten sonra davacı ortağın şirketten çıkarılması uygun olacaktır. Bunun için şirketin pay değeri hesaplanmalı ve davacının pay sayısına göre bir ayrılma akçesi kararlaştırılmalıdır.
Bu aşamada ön mesele niteliğindeki başka bir hukuki sorunun değerlendirilmesi gerekir. O da davacı ortağın şirketteki payının gerçek mahiyet ve boyutudur. Davacının imzasını inkar etmediği 10.11.2014 tarihli bir harici yazılı belgeye göre kayden şirket malvarlığında görünen gayrimenkul ve şirketin inşaat işlerinden kaynaklanan haklar ...’e yani hali hazırdaki diğer ortak Abdullah Abdurrahman El Fureyh’in babasına aittir. Davalı Alhasna Gıda Tur. Nak. San. ve Tic. A.
Ş.’nin hem inşaat alanında hem de kahve ticareti alanında faaliyeti göstermek üzere kurulmuştur. Başlangıçta paylar eşittir ve davacı Mücahit ile dava dışı Abdurrahman ortaktır. Anlaşıldığı kadarıyla yabancı ülke vatandaşı olduğu için Türkiye’de taşınmaz satın alması bazı kısıtlamalara tabi olan ortaklar, bir şirket kurarak bu şirket üzerinden taşınmaz satın almak ve inşaat faaliyeti yürütmek istemişlerdir.
Keza inşaat dışında başka alanlarda da faaliyet yürütülmesi planlanmış, kahve fabrikası ve ticaretinin de bu kapsamda olduğu zikredilmiştir. Ancak davacı ortak Mücahit Muhammet Nedim Fadıl ile diğer ortak Abdurrahman Abdullah A.
Alfureyh tarafından imzalanan ve tanıklar Abdulcabbar El-Eyyub El Ensari ile Ahmet Arda tarafından tasdik edilen harici yazılı anlaşmaya göre şirketin gayrimenkul alanındaki faaliyetlerinin tamamının mülkiyeti de, Sultan Projesi işi de ortaklardan Abdurrahman Abdullah A. Alfureyh’e aittir. Şirketin diğer faaliyetlerinde ve malvarlığında her iki ortak eşit pay sahibidir. Hukuki nitelik olarak bu harici yazılı sözleşme bir nam-ı müstear sözleşmesidir.
Nam-ı müstear sözleşmeleri bir çeşit muvazaa içerirler. Tarafların dış dünyaya verdikleri beyan ve gösterdikleri irade dışında, kendi aralarında mevcut ve gerekmedikçe üçüncü kişiler tarafından duyulup bilinmeyen gizli bir irade söz konusudur. Elbette tarafların gizli iradeleri üçüncü kişiler nezdinde bir anlam ve hukuki geçerlilik ifade etmez. Ancak hukuka, genel adaba, ahlaka aykırı olmadıkça kendi aralarında geçerli ve bağlayıcıdır.
Bir taraf kaydi bir durumun, görünüşte bir sözleşmenin aksini yazılı belge ile ispat edebilir. Somut olayda da taraflar kayden bir şirketin tamamına ortak gibi görünseler de harici bir sözleşme ile mal varlığının bir kısmının ortaklardan birinin şahsi malvarlığına dahil olduğunu kabul etmişlerdir. Hatta halen ortakların payları %20’ye %80 gibi görünse de sözleşmeye göre paylar eşittir.
Şirketin taşınmaz alanındaki faaliyetlerinin bir kişiye ait olmasının anlamı, gerçekte eşit sermaye konulmuş gibi görünse de ortaklardan birinin arsa ve taşınmazlar için harcanan parayı finanse ettiğidir. Yani eşit pay alsalar da bir ortak diğerinden daha fazla sermaye koymuş demektir. O halde paylaşım da bu gerçek sermaye payları çerçevesinde gerçekleşmelidir. Elbette gerçek sermaye paylarını tarafların kendi aralarında kararlaştırdıkları ve kendileri yönünden bağlayıcı olan yazılı anlaşma belirleyecektir.
Davacı ortak mezkur sözleşmedeki imzasını inkar etmemekle birlikte sonradan ortaya çıkan bazı gelişmeler sebebiyle sözleşmenin geçersiz hale geldiğini ve resmî yazılı durumun gerçek pay ve paylaşım iradesini gösterdiğini savunmaktadır. Bunu kısaca açıklayacak olursak, somut olayda şirket yukarıda özetlendiği şekilde kurulduktan sonra başka alanda, mesela kahve fabrikası ve ticareti alanında faaliyet göstermemiş, inşaat ve gayrimenkul alanında yoğunlaşmıştır.
2015 yılında şirketin sermayesi artırılmış, 100.000.TL olan sermaye 3.500.000.TL’ye çıkarılmıştır. Yine paylar eşittir ve sermayenin 1.750.000.TL’si davacı ortak Mücahit, 1.750.000.TL’si diğer ortak Abdurrahman tarafından karşılanmıştır. Ancak dikkat çeken bir husus sermaye artırımında şirketin ortaklara borçlar hesabının kullanılmış olmasıdır.
Yani sermaye artışı yapılırken tek seferde ve nakit olarak şirkete para girişi yapılmamış, zaman içinde ortakların şirkete verdikleri borçlar sermaye artışı yoluyla şirkete mal edilmiştir. Alınan ek rapor bu alacak işlemlerinin fiktif olduğunu gösteren bir işaret olmadığı yönündedir.
Sermaye artışından kısa süre sonra şirketin kurucu ortağı Abdurrahman, paylarının tamamını, yani şirketteki %50 hissesini oğlu ve şirketin hali hazırdaki ortağı Abdullah’a devrederek ayrılmıştır. Davacı ortak da aynı tarihte %30’luk şirket hissesini yeni ortak Abdullah’a 1.050.000.TL bedelle satmıştır. Bu devir ve satışlar sonucunda davacının şirketteki payı %20’ye düşmüş, yeni ortak Abdullah da %80 pay sahibi olmuştur.
İşte bu sermaye artışı ve pay devir işlemleri davacı ortak tarafından nam-ı müstear sözleşmesini bozan/değiştiren bir yeni sözleşme olarak kabul edilmektedir. Davacının beyanına itibar edilirse başlangıçta taşınmazlar ve inşaat faaliyeti gelirlerinin ortaklardan birine ait olduğu kararlaştırılmış olsa da, sonradan sermeye artışı ve pay devirleri ile bu mutabakat değiştirilmiş, davacı da sermaye ekleyerek şirketin gerçek yarı paylı ortağı haline gelmiştir.
Sonra payının bir kısmını yeni ortağa devretmiş ve %20 payla şirketin tüm malvarlığının ortağı olarak kalmıştır. Ne var ki mahkememiz çoğunluk görüşü bu savunmaya itibar etmemiştir. Nam-ı müstear sözleşmeleri ancak tarafların açık iradeleri ile ve yine aynı yöntemle değiştirilebilir.
Resmî kayıtlarla maddi gerçek arasında tezat oluşturacak bir muvazaa, ancak muvazaanın alenileştirileceği yeni bir sözleşme ile veya eski muvazaalı sözleşmeyi değiştirecek gizli ve yeni bir sözleşmeyle tadil edilebilir. Sonradan yapılan ve muvazaayı açıkça zikrederek ortadan kaldırmayan resmî veya aleni sözleşmeler ilk yapılan muvazaa sözleşmesinin aksini ispat edemez.
Somut olayda sonradan yapılan pay devirlerinin ve sermaye artışının, başlangıçta nispi gizlilik içeren nam-ı müstear sözleşmesini değiştirmesi için tarafların irade beyanlarının açık ve birbiriyle örtüşen biçimde ortaya konması gerekir. Yahut ilk sözleşmede de belirtildiği üzere “yazılı muvafakat” ve “bilahare yazılı olarak belirtilecek gelişmeler” söz konusu olmalıdır.
Somut olayda ilk muvazaalı sözleşmeyi tadil eden açık ve yazılı yeni bir sözleşme bulunmadığına göre davacının şirket taşınmazları üzerinde hak ve payının olmadığı, payının da %50 olduğu kabul edilmelidir. Sözleşme davacı tarafı olduğu kadar şirketin diğer ortağını da bağlar. Yani sonradan pay devri yapılmış olması davacının payının %50’nin altına düştüğünü ispat etmez.
Aksi taktirde davacının savunmasına itibar etmek ve pay devirlerinin nam-ı müstear sözleşmesini ortadan kaldırdığını kabul etmek gerekir.
Her ne kadar şirketin yeni ortağı namı müstear sözleşmesinin tarafı değilse de önceki ortakla baba-oğul olduklarından durumu bildiği veya bilecek durumda olduğu kabul edilmelidir. Nitekim diğer ortak muvazaalı sözleşmeyi kabul ve ikrar edecek biçimde ileri sürmüştür. Nam-ı müsteşar sözleşmesi ile Abdurrahman’a ait olduğu kabul edilen hakların yeni ortak Abdullah’a geçip geçmediği elimizdeki davanın konusu değildir. Önemli olan davacının bu mallar üzerinde hak sahibi olmadığıdır.
Maddi gerçeğe ilişkin kanaatimiz, davacının resmî kayıtlara yansıyan oranda sermaye artışına iştirak etmediği, sermaye artışının başka sebeplerden, zorunlu ve göstermelik olarak yapıldığı, davacı Mücahit’in pay devri için de gerçek bir bedel almadığı istikametindedir. Nitekim sermaye artışı sırasında davacının adına gönderilen 1.163.337,53.TL, diğer ortağın hakim olduğu dava dışı Albir Ltd. tarafından sebep gösterilmeden gönderilmiştir.
Keza pay devri sırasında davacıya ödenmiş görünen 1.050.000.TL şirketin sermayesinin %30’una isabet eden bir rakamdır. Halbuki bir şirketin pay değeri ile sermayesi arasında doğrudan eşitlik söz konusu olamaz. Bizce şirketin inşaat alanındaki ağırlıklı sermayesi diğer ortak tarafından sağlanmış, davacı ortak da Türkiye’deki bağlantıları sebebiyle işin başına getirilmiş, yapacağı hizmete karşılık da şirketten pay verilmiştir.
Yani davacı sermayesinden çok emek, bilgi ve bağlantılarını şirket lehine kullanmak üzere ortaklığa alınmıştır.
Bu izahattan sonra davanın esasına dönersek, temel kabulümüze göre taşınmazlar şirkete değil eski ortağa ait olduğuna göre taşınmaz değerlerini belirleyerek ayrılma akçesinden tenzil edilmelidir. Bu amaçla biri ana diğeri ek rapor olmak üzere iki rapor alınmıştır.
Keza şirketin her bir payının değerinin belirlenmesi için ayrı bir rapor alınmış, bilirkişiden şirketin malvarlığına dahil olan taşınmaz niteliğindeki nizalı mallar dahil edilerek ve hariç bırakılarak seçenekli rapor hazırlaması istenmiştir. Bilirkişinin 06.01.2019 tarihli raporuna göre taşınmazlar dahil edilerek yapılan hesaba göre şirketin özvarlığı 36.790.917,42.TL, bundan davacının %20’lik 700 hissesine isabet eden miktar 7.358.183.TL’dir.
Taşınmazlar dahil edilmezse davacının %20 payına 578.183.TL düşer. Bu rapora karşı itirazlar yapılmış olduğundan ek rapor alınması uygun görülmüş, bilirkişiden sermaye artırımının nasıl yapıldığı, fiktif olup olmadığı, pay devri sırasında yapıldığı söylenen ödemenin kahve işine ilişkin mal varlığıyla açıklanıp açıklanamayacağı sorulmuştur.
06.08.2019 tarihli ek raporda sermaye artışında kullanılan paralar hakkında bilgi verilmiş, değeri 3.900.000.TL olarak belirlenen villa inşaatları ile ilgili olarak defter kayıtlarında bilgi bulunmadığı, ortaklarca şirkete verilen paraların ne kadarının inşaat faaliyeti için harcandığının tespit edilemeyeceği açıklanmıştır. Şirket kayıtlarında kahve işine ilişkin tek kayıt sadece 15.000. USD tutarlı bir havaledir. Kahve makineleri alınmış mıdır, alındıysa nerededir.
Defterler yeterli açıklıkta değildir, banka hesap hareketleri ile örtüşen, hangi paranın nereye harcandığını gösteren açıklıkta kayıt tutulmamıştır. Ne kambiyo farkları ne kredi borçları ile ilgili tatmin edici kayıt söz konusudur. Ek rapora göre şirketin öz varlık hesabına göre bir pay değeri 8.809,85.TL’dir.
Davacı vekili son dilekçesinde bu değeri esas almış, şirketten çıkarılma karşılığında %20’lik 700 paya karşılık 6.166.895.TL ödemeye karar verilmesini talep etmiş, bu bedel üzerinden de harç yatırmıştır.
Mahkememizin çoğunluk görüşüne göre bir kısım sorumluluk davacıya ait olsa bile şirketin bu haliyle devamında yarar kalmamıştır. Davacının sorumluluğu vardır, çünkü yönetimde olduğu dönemde açık, şeffaf ve hesap verilebilir bir yöntemle kayıt tutmamıştır. Ne şirketin girdileri net şekilde bellidir ne de nereye harcandığı.
Olağan genel kurul toplantısı için gerekli girişimlerde bulunduğunu ispat edemeyen davacının ortağına ulaşamadığı savunması olağan hayat tecrübesine aykırıdır. Davacı nereye telefon etmiş, hangi hesaba e-posta göndermiş, nereye tebligat yapmış da sonuca ulaşamamıştır. Davacı biraz da kendi sebep olduğu ve güvenin sarsılması ile sonuçlanan süreçten çıkar sağlamamalıdır. Ancak yukarıda detaylı biçimde anlatıldığı üzere şirketin bu haliyle devamında da yarar yoktur.
Hele ki pay oranı ve paydaşlık konusu malların tartışmalı olması, her geçen gün kötüye gidecek sürecin habercisidir. Artık kangren olmaya başlayan bu yara bir an önce kesilip atılmalıdır. Bu düşüncelerle şirketin feshi yerine davacının şirketten çıkarılmasının en adil sonuç olacağı değerlendirirmiştir.
Çıkma payı konusunda mahkememizin izlediği yöntem eleştirilebilir. Ancak ortakların gizli bir ajandasının bulunduğu, herkesin karnından konuştuğu, kimin kime ne kadar para verdiğinin ve paraların nereye harcandığının belli olmadığı bir ortaklıkta çıkma payının da tartışmasız biçimde adil olması beklenemez. Bunun sorumluluğu her iki ortağa aittir. Hem işlerini şeffaf ve denetlenebilir biçimde yürütmediklerinden hem de varsa süreç içindeki irade değişikliklerini yazıya dökmediklerinden dolayı sonuç adaletini sorgulama hakları yoktur. Mahkememiz süreç adaletini sağlamak için gayret etmiştir. Ancak sonuç adaletindeki muhtemel hatalar mahkememizin değil, ortakların sorumluluğundadır.
Mahkememiz davacının da tutulmasından sorumlu olduğu kayıtları esas alarak, nam-ı müstear sözleşmesi gereğince davacının payının yüzde elli olduğu ve taşınmazların şirkete değil dava dışı Abdurrahman’a ait olduğu kabulü ile hareket etmiştir. Bu açıklama sadedinde villalar hesaba katılmadan şirketin her bir payı 825,24.TL olduğundan %50’ye isabet eden 1.750 payın değeri toplam 1.444.167.TL olur. Bu da davacının şirketten ayrılma karşılığında alması gereken miktardır.
Kararda ayrılma akçesine faiz işletilmemiştir. Zira pay değeri günceldir. Davacı dahi ayrılma payına faiz istememiştir ki istese de redde mahkumdur. Ancak karar tarihinden itibaren faiz istenmesi mümkündür.
Davanın niteliği gereğince hüküm altına alınan ayrılma akçesi üzerinden harç ve vekalet ücretine hükmedilmiştir. Ancak davanın niteliği itibariyle ayrılma akçesi tam olarak bilinemeyeceğinden ve ayrılma akçesi miktarı konusunda mahkemenin taktir hakkı sonuca etkili olduğundan istenen ayrılma akçesinin reddedilen kısım üzerinden vekalet ücretine hükmedilmemiştir.
Üye ... · e-imzalıdır
Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2017/183, K. 2019/1015, 2 Ekim 2019 tarihli karar · Kaynak: UYAP Emsal Karar Arama