KÜNYE
10. Hukuk Dairesi 2009/4210 E., 2011/2738 K.
- Mercii
- Yargıtay
- Karar tarihi
- 3 Mart 2011
- Mahkemesi
- İş Mahkemesi
- No
- 1027-1256
Karar Metni
968 kelime·5 dk okuma·2 bölüm
Dava, 506 sayılı Kanun hükümleri kapsamındaki zorunlu sigortalılık sürelerinin tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Hükmün, taraf avukatlarınca temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
1-) Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-) Davalılar vekillerinin temyiz itirazları yönünden;
19.07.1990 tarihinden itibaren 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu hükümleri kapsamında sözleşmeli personel statüsünde davalı işverene ait işyerinde atama yoluyla çalıştırılmaya başlanan davacının istemi 01.02.1987 – 19.07.1990 tarihleri arasında bu işyerinde hizmet akdine dayalı olarak geçen ve Kuruma bildirilmeyen çalışma sürelerinin tespitine ilişkin olup, mahkemece yapılan yargılama sonunda 09.05.1988 – 19.07.1990 dönemine yönelik sigortalılık süreleri hüküm altına alınmıştır.
Davanın yasal dayanağı, 506 sayılı Kanunun “Prim Belgeleri” başlığını taşıyan 79’uncu maddesinin onuncu fıkrası olup, anılan fıkrada; yönetmelikle belirlenen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları, Kurumca saptanamayan sigortalıların, çalıştıklarını, hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilâm ile kanıtlayabildikleri takdirde, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayılarının dikkate alınacağı açıklanmıştır.
Anlaşılacağı üzere, çalışmanın tespiti istemiyle hak arama yönünden kanun ile getirilen süre, doğrudan doğruya hakkın özünü etkileyen hak düşürücü niteliktedir ve dolması ile hakkın özü bir daha canlanmamak üzere ortadan kalkmaktadır.
Söz konusu Kanunun kabul edilip yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla beş yıl olarak öngörülen süre, 09.07.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3395 sayılı Kanunun beşinci maddesiyle on yıla çıkarılmış, daha sonra 07.06.1994 tarihinde yürürlüğe giren 3995 sayılı Kanunun üçüncü maddesiyle yeniden beş yıl olarak düzenlenmiş olup, halen geçerliliğini korumaktadır.
Buna göre; işe giriş bildirgesi düzenlenmediği, düzenlenmesine karşın yasal hak düşürücü süre içerisinde Kuruma verilmediği, bu süre içerisinde Kuruma verilen dönem bordroları ile bildirimin yapılmadığı, sigorta primlerinin Kuruma yatırılmadığı, çalışmanın varlığı
yönünde Kurum görevlilerince herhangi bir saptamanın söz konusu olmadığı durumlarda, hizmetin varlığını ileri süren kişilerin hak düşürücü süre içerisinde yargı yoluna başvurması zorunludur. Bununla birlikte değinilen kuralın tek istisnası, kamu kurum ve kuruluşlarında gerçekleşen hizmete ilişkin olarak, Kuruma aktarılmasa dahi işveren tarafından ödenen ücret/maaş üzerinden sigorta primi kesintisi yapılması olgusudur.
Bir başka anlatımla, sözü edilen niteliğe sahip işyerinde çalışanların kayıtlara geçirilmesi ve ücret ödemelerinin de belgelere dayandırılması asıl olduğundan, yukarıda açıklanan durumların hiç biri gerçekleşmemiş olsa da Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’na aktarılmamasına karşın işverence ilgiliye ödenen ücret/maaş üzerinden sigorta primi kesintisi yapıldığı takdirde hak düşürücü süreye ilişkin hüküm uygulanamaz.
Diğer taraftan önemle vurgulanmalıdır ki, yukarıda sıralanan durumlarda isteme konu 506 sayılı Kanun hükümleri kapsamındaki sigortalı hizmetin sona erdiği tarihten itibaren 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olarak çalışmanın sürdürülmesi olgusunun varlığı hak düşürücü sürenin işlemesine engel olamaz.
Yukarıdaki yasal düzenleme ve açıklamalar ışığı altında, 05.12.2007 tarihinde açılan inceleme konusu işbu dava değerlendirildiğinde; hakkında işe giriş bildirgesi düzenlenmeyen, dönem bordrosuna dayalı bildirim veya davalı SGK Başkanlığı kayıtlarına geçmiş herhangi bir belirleme ya da kendisine ödenen ücret/maaş üzerinden sigorta primi kesintisi bulunmayan davacının isteminin hak düşürücü süreye uğradığı belirgin olmakla, bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davalılar vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
(M)
KARŞI OY
Dava, hukuki nitelikçe, davalılardan işverene ait işyerinde geçen, ancak, Sosyal Güvenlik Kurumuna (SSK) bildirilmeyen hizmetlerin, sigortalı hizmet olarak tespiti istemine ilişkin olup, davada uyuşmazlık; sigortalının, 506 sayılı Yasa kapsamında çalışmakta iken, aynı işyerindeki çalışmasının 5434 sayılı T.C Emekli Sandığı Yasasına tabi olarak devam etmesi halinde, hak düşürücü sürenin, 506 sayılı Yasa kapsamındaki çalışmanın sonu itibariyle mi yoksa, T.C Emekli Sandığı Yasasına tabi çalışmanın sonu itibariyle mi hesaplanacağı konusundadır.
Davanın yasal dayanağını teşkil eden 506 sayılı Yasanın 79/10. maddesi hükmüne göre; Kuruma bildirilmeyen hizmetlerin sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesine ilişkin davanın, tespiti istenen hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içinde açılması gerekir. Anılan madde hükmünde yer alan beş yıllık hak düşürücü sürenin; yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalışmaları Kurumca saptanamayan sigortalılar yönünden geçerli olacağı tartışmasızdır.
Diğer tarftan, Dairemizin yerleşmiş içtihatlarında ifadesini bulduğu üzere, sigortalılara ilişkin olarak yönetmelikte belirtilen belgelerin Kuruma verilmesi ya da çalışmaların Kurumca tespit edilmesi halinde, Kurumca öğrenilen ve sonrasında kesintisiz devam eden çalışmalar bakımından hak düşürücü sürenin geçtiğinden sözedilemeyeceği gibi, sigortalıların Kuruma bildiriminin, işe giriş tarihinden sonra yapılması durumunda, bildirimin yapıldığı tarihten önceki çalışmanın, bildirimide kapsar biçimde kesintisiz devam etmiş olması bir başka anlatımla, blok çalışmanın varlığı halinde,
Kuruma bildirilmeyen çalışma süresi yönünden hak düşürücü sürenin hesaplanmasında, bildirim dışı tutulan sürenin sonu değil, kesintisiz olarak geçen çalışmaların sona erdiği yılın sonu başlangıç alınacaktır. Bu yönde; sigortalıların, aynı işverenin değişik işyerlerinde ya da aynı işyerinde, farklı işverenler tarafından, ara vermeksizin sürekli biçimde çalıştırılmaları durumunda da, beş yıllık hak düşürücü sürenin hesaplanmasında aynı esas uygulanacaktır.
Sigortalıların, işyerinde, 506 sayılı Yasa kapsamında hizmet akdine dayalı olarak çalışmaları sonrasında, aynı işyerinde ancak, atama tasarrufu ile, T.C Emekli Sandığına tabi olarak çalışmalarını sürdürmeleri halinde de; sosyal güvenlik hakkının anayasal güvenceye sahip, vazgeçilemez nitelikli temel insan haklarından olduğuna ve yine, Sosyal Sigortalar Kurumu, Esnaf ve Sanatkarlar ve diğer bağımsız çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu ile T.C Emekli Sandığının, Sosyal Güvenlik Kurumuna devredilmek suretiyle, 16/04/2006 tarih ve 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Yasası ile tek çatı altında birleştirilmesine ilişkin olgular gözetilerek;
hak düşürücü sürenin işlemediği hallere ya da hak düşürücü süre hesabına ilişkin olarak, Dairemizin yerleşmiş içtihatlarında ifadesini bulan biçimde, yukarıda açıklanan durumlarda olduğu gibi, hizmetin kesintisiz olarak, bir bütün halinde geçtiğinin kabulü ile, beş yıllık hak düşürücü süre hesabının bu çerçevede, 506 sayılı Yasa kapsamındaki çalışmanın sonu itibariyle değil, T.C Emekli Sandığına tabi çalışmanın sonu esas alınarak yapılması gerekir.
Hal böyle olunca da, sayın Dairemizin çoğunluğunun aksi yöndeki kararına katılamıyoruz.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2009/4210, K. 2011/2738, 3 Mart 2011 tarihli karar · Kaynak: Yargıtay Karar Arama