KÜNYE
10. Hukuk Dairesi 2011/7201 E., 2012/12030 K.
- Mercii
- Yargıtay
- Karar tarihi
- 21 Haziran 2012
- Mahkemesi
- İş Mahkemesi
- No
- 929-147
Karar Metni
580 kelime·3 dk okuma·1 bölüm
Dava, işyerinde geçirdiği rahatsızlığın iş kazası olduğunun tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmün, davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Davacı, 09.07.2004 tarihinde davalılardan işverene ait demir direk imal işyerinde kaynak yaptığı sırada bel rahatsızlığı geçirdiği iddiasıyla söz konusu rahatsızlığın iş kazası olduğunun tespitine karar verilmesini istemiş, Mahkemece, “...davacı işyerinde kaynak işi yaptığı, zaman zaman demir parçalarını kaldırabileceği, bu hareketin iş kazasına bağlı olmadığı dosyada mevcut bilgi ve belgelerden tespit edildiği...” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Öncelikle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 01.10.2011 tarihinden itibaren yürürlüğe girmesi nedeniyle irdelenmesi gerekmektedir. Anılan Kanunun “Zaman bakımından uygulama” başlığını taşıyan 448’inci maddesi; “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır.” hükmünü içermekte olup, kural olarak; usule ilişkin kanunların –tersine bir kural benimsenmediği takdirde- genel olarak hemen etkili olacağı ve uygulanacağı yönündeki genel ilke birlikte değerlendirildiğinde; önceki kanuna göre yapılmış ve tamamlanmış işlemler geçerlidir ve bunlara anılan Kanunun uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Bu durumda; somut uyuşmazlığın çözümünde mülga 1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunun uygulanmalıdır.
1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 159’uncu maddesinde; sürelerin kanun veya hâkim tarafından saptanacağı, kanunda gösterilen ayrık durumlar dışında hâkimin yasal olarak belirlenen süreleri artırıp, eksiltemeyeceği, kendisince saptanan sürelerin ise, ancak, iki taraf dinlendikten sonra ve kabul edilebilir sebeplere dayanılarak hâkim tarafından azaltılıp, çoğaltılabileceği yönünde düzenleme yapılmış.
160’ıncı maddesinde; sürelerin, iki tarafa tefhim ve gerekirse yöntemince tebliğ tarihinden itibaren işlemeye başlayacağı açıklanmıştır.
Anılan Kanun’un 163’üncü maddesinde ise; kanunun belirlediği sürelerin kesin nitelikte olduğu, söz konusu sürelerde yerine getirilmesi gereken işlem yapılmadığında o hakkın düşeceği, ayrıca, hâkim tarafından belirlenen süreler yönünden bu sürenin kesin olduğuna karar verilebileceği, aksi takdirde, saptanan süreyi geçirmiş olan tarafın yenisini isteyebileceği, bu suretle tanınan sürenin kesin olup, bir daha verilemeyeceği hüküm altına alınmıştır.
Bu düzenlemelere göre; hâkim tarafından saptanan ve kural olarak kesin nitelikte olmayan sürenin kesin olduğuna karar verilebilir ise de, anılan kararın hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek açıklıkta olması ve kesin süreye uyulmamasının yaptırımının aynı kararda gösterilmesi zorunludur.
Öte yandan; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 141/son madde ve fıkrasına göre; davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının ( mahkemelerin )görevidir. Mahkemelerin masrafların artmasına ve işlerin gecikmesine neden olabilecek uygulamalardan kaçınmaları gerekir.
İnceleme konusu davada yürütülen yargılamada Mahkemece, davacı tarafından bilirkişi ücretinin öngörülen kesin süre içerisinde yatırılması yönünde 01.02.2011 günlü oturumda ara karar verilmiş ise de; bu yükümlülüğe uyulmamasının doğuracağı yasal sonuçlar (yaptırımlar) tek tek ve şüpheye yer bırakmayacak biçimde açıklanmadığı gibi, davanın delil değerlendirilmesi yapılmadan doğrudan reddolunacağı ihtarında bulunulmuş, bilirkişilerin yapması istenen iş açıklanmayıp sadece “...dosyanın inceletileceğinden...” bahsedilmiş olmakla, HUMK’ nun 163’üncü maddesine uygun bir kesin sürenin varlığından söz edilemeyeceğinden,
yöntemince verilmeyen kesin süreye uyulmadığından da bahsedilemez. Ayrıca, seçilen biri hekim diğerlerinin uzmanlık alanı anlaşılamayan üç kişilik bilirkişi heyetine toplamda takdir edilen ve davacıdan 10 gün içinde mahkeme veznesine depo etmesi istenen 900,00 TL. ücretin; paranın satın alma gücü, harcanacak emek ve çaba nazara alındığında adalet ve hakkaniyet ilke ve ölçüleri içerisinde yer almadığı da belirgindir.
Yukarıda sıralanan maddi ve hukuki olgular birlikte değerlendirildiğinde; Mahkemece, işin esasına girilerek, deliller takdir edilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONU Ç
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2011/7201, K. 2012/12030, 21 Haziran 2012 tarihli karar · Kaynak: Yargıtay Karar Arama