KÜNYE
10. Hukuk Dairesi 2012/16468 E., 2012/25535 K.
- Mercii
- Yargıtay
- Karar tarihi
- 13 Aralık 2012
- Mahkemesi
- İş Mahkemesi
- No
- 2011/695-2012/74
Karar Metni
726 kelime·4 dk okuma
Dava, hizmet tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
1-) Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-) Davalı işveren adına tescilli dokuma atölyesi niteliğindeki işyerinden adına 506 sayılı Kanun hükümlerine göre 01.10.1985 – 30.11.1986 döneminde tam gün üzerinden eksiksiz, 01.11.1989 – 1993/2. döneminde kısmi bildirim ve prim ödemeleri gerçekleştirilen davacının istemi, anılan işyerinde 01.10.1985 – 18.11.1986, 18.03.1987 – 31.12.1993 tarihleri arasında hizmet akdine dayalı olarak geçen ve Kuruma bildirilmeyen çalışma sürelerinin tespitine ilişkin olup, mahkemece yapılan yargılama sonunda dava, zamanaşımı süresinde açılmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.
Davanın yasal dayanağı olan 506 sayılı Kanunun 79. maddesinin onuncu fıkrasında, yönetmelikle belirlenen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları, Kurumca saptanamayan sigortalıların, çalıştıklarını, hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak (5) yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilâm ile kanıtlayabildikleri takdirde, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayılarının göz önünde bulundurulacağı açıklanmış olup, anlaşılacağı üzere çalışmanın tespiti istemiyle hak arama yönünden bu maddeyle getirilen süre,
doğrudan doğruya hakkın özünü etkileyen hak düşürücü niteliktedir ve dolması ile hakkın özü bir daha canlanmamak üzere ortadan kalkmaktadır.
Buna göre; ilgili kişi hakkında işe giriş bildirgesi düzenlenmediği, düzenlenmesine karşın yasal hak düşürücü süre içerisinde Kuruma verilmediği, sigortalılık bildirimini içeren dönemsel sigorta primleri bordrosunun/aylık prim ve hizmet belgesinin hazırlanmadığı veya anılan süre içerisinde Kuruma teslim edilmediği, sigorta priminin Kuruma yatırılmadığı, çalışmanın varlığı yönünde Kurum görevlilerince herhangi bir saptamanın söz konusu olmadığı durumlarda, hizmetin varlığını ileri süren kişilerin hak düşürücü süre içerisinde yargı yoluna başvurması zorunludur.
Bununla birlikte önemle vurgulanmalıdır ki, değinilen kuralın tek istisnası, kamu kurum ve kuruluşlarında gerçekleşen hizmete ilişkin olarak, Kuruma aktarılmasa dahi işveren tarafından ödenen ücret/maaş üzerinden sigorta primi kesintisi yapılması olgusudur.
Bir başka anlatımla, sözü edilen niteliğe sahip işyerinde çalışanların kayıtlara geçirilmesi ve ücret ödemelerinin de belgelere dayandırılması asıl olduğundan, yukarıda açıklanan durumların hiçbiri gerçekleşmemiş olsa da Kuruma aktarılmamasına karşın işverence ilgiliye ödenen ücret/maaş üzerinden sigorta primi kesintisi yapıldığı takdirde hak düşürücü süreye ilişkin hüküm uygulanamaz.
Belirtilmelidir ki, uygulama yapılırken, hizmetin ara vermeksizin kesintisiz gerçekleştiği durumlarda, çalışmanın sona erdiği (işten çıkış yapıldığı) yılın sonuna karşılık gelen 31 Aralık gününden başlayarak (5) yıllık sürenin hesaplanması gerekmektedir.
Diğer taraftan; anılan Kanunun 6. maddesinde yer alan, sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamayacağı ve vazgeçilemeyeceği yönündeki düzenleme ile anayasal haklar arasında yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi göz önünde bulundurulduğunda, sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin bu tür davaların kamu düzeni ile ilgili olduğu ve özel bir duyarlılıkla ve özenle yürütülmeleri gerektiği açıktır. Bu bağlamda, hak kayıpları ile gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi ve temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde kendiliğinden araştırma yapılarak delil toplanabileceği dikkate alınmalıdır.
Ayrıca, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 114. maddesinde, davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması, dava koşulu olarak belirtilmiş, 115. maddesinde, taraflarca dava koşulu eksikliğinin her zaman ileri sürülebileceği gibi mahkemece bu koşulların var olup olmadıklarının her aşamada kendiliğinden araştırılacağı, dava koşulu eksikliği belirlendiği takdirde davanın usulden reddine karar verileceği açıklanmıştır.
Yukarıdaki yasal düzenlemeler ve açıklamalar ışığında dava değerlendirildiğinde; tam bildirim söz konusu olduğundan 01.10.1985 – 18.11.1986 dönemine yönelik istemin hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddi gerektiği gibi, 31.12.1993 tarihinden itibaren (5) yıl içinde açılmayan davada, Kurum kayıtlarına geçmiş herhangi bildirimin bulunmadığı 18.03.1987 – 01.11.1989 dönemine ilişkin talebin hak düşürücü süreden reddedilmesi de yerindedir.
01.11.1989 – 31.12.1993 tarihleri arasındaki dönem bakımından ise, davacı hakkındaki kısmi bildirimler karşısında hak düşürücü süreden söz edilemeyeceği belirgin bulunmakla, dönemsel sigorta primleri bordroları getirtilmeli, anılan bordrolarda yer alan sigortalıların bilgi ve görgülerine başvurulmalı, bordro verilmediği veya tüm aramalara karşın anılan kişilere ulaşılamadığı takdirde aynı çevrede faaliyet yürüten işverenler ve çalıştırdıkları yöntemince saptanarak tanık olarak dinlenilmeli, toplanan kanıtlar irdelenerek elde edilecek sonuca göre hüküm kurulmalıdır.
Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu davanın tümden reddine karar verilmesi isabetsiz olduğu gibi, maddi yanılgıyı dayalı olarak hak düşürücü süre kurumunun “zamanaşımı” olarak belirtilmesi de usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2012/16468, K. 2012/25535, 13 Aralık 2012 tarihli karar · Kaynak: Yargıtay Karar Arama