KÜNYE
(Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi 2008/5637 E., 2008/10630 K.
- Mercii
- Yargıtay
- Karar tarihi
- 16 Eylül 2008
- Mahkemesi
- Asliye Hukuk Mahkemesi
Karar Metni
2.588 kelime·13 dk okuma·2 bölüm
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün davalı ... ve arkadaşları avukatınca duruşmalı, diğerdavalı ve davacı avukatınca duruşmasız olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davalılardan ... ..., ... ... ve ... ... vekili avukat ... ile davacı vekili ... gelmiş olup duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR
Davacı, dava dilekçesinin ilk dokuz sırasında yazılı davalılardan 28.1.1993 tarihinde tapuda bir taşınmaz satın aldığını, bundan sonra diğer davalı belediye'den inşaat ruhsatı alıp 42 adet konut yapımına başladığını ve kaba inşaat aşamasına getirdiğini, daha sonra satın aldığı anılan taşınmazın 1991 yılından beri orman tahtidine itiraz nedeniyle Kadastro Mahkemesinde davalı olduğunu öğrendiğini ve bu davanın kendisine 1998 yılında ihbar edildiğini, ihbar tarihinden sonra davayı takip etmesine rağmen aleyhine sonuçlandığını, Orman İdaresinin aleyhine açtığı tapu iptali davasını kazandığını, zarardan inşaat ruhsatı veren
2008/5637-10630
belediyenin ve Orman İdaresinin de sorumlu olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle şimdilik 150.000.000.000 TL.'nin faiziyle birlikte müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Bir kısım davalılar davanın reddini dilemişler, davalılardan ... oturumlara katılıp savunmada bulunmamıştır.
Mahmemece taşınmazın satış tarihi itibariyle tapu kaydında davalı olduğuna dair herhangi bir şerh bulunmadığı o nedenle davacının mevcut ayıptan haberdar olduğundan söz edilemeyeceği, kadastro mahkemesi kararının kesinleştiği 2.12.1999 tarihi itibariyle satışa konu arsanın raiç değerini akidi olan davalılardan isteyebileceği ancak, arsa üzerindeki binaları orman iddiasını öğrendikten sonra bile bile inşaa ettiğinden inşaa edilen taşınmazlar yönünden talepte bulunamayacağı gerekçe gösterilmek ve 10.5.2007 tarihli bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle 115.155 YTL.'nin akidi olan davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline,
diğer davalılar Orman İdaresi ve Seferhisar Belediyesinin mevcut zapta karşı herhangi bir kusurlarının bulunmaması nedeniyle bu davalılar hakkındaki davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı ile davalılardan B..... mirasçıları tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı ve davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-Dava konusu 14 parsel numaralı taşınmaz 1323 tarihli tapu ile davalıların kök murisleri adına tescilli iken yapılan kadastro çalışmaları sırasında 19.10.1984 tarihinde intikalen davalılar ve bir kısım murisleri adına tespit ve tescil edildiği, tespitin 26.5.1986 tarihinde kesinleştiği, 28.1.1993 tarihinde tapuda davacı adına satışının gerçekleştirildiği, ancak; bölgede 1980 yılında yapılan orman sınırlandırılması çalışmaları sırasında 9.nolu Orman Kadastrosu komisyonunca anılan taşınmazın iş bu davaya konu edilen bölümünün orman sınırları içerisine alındığı, yapılan itiraz üzerine aynı komisyonca orman sınırı dışına çıkarıldığı,
1986 yılında yapılan ikinci bir orman sınırlandırılması çalışması sırasında tekraren orman sınırları içerisine alındığı, bunun üzerine davalılar ve bir kısım murislerince 26.4.1988 tarihinde orman idaresine karşı Seferhisar Kadastro Mahkemesinde 1991/27 esas sayılı dosya ile tespite itiraz davası açıldığı davanın 3.9.1997 tarihli dilekçe ile taşınmazı tapuda satın alan davacı ... Yapı Kooperatifine ihbar edildiği, davacının oturumlara
2008/5637-10630
katılıp davayı takip ettiği, yapılan yargılama sonucunda taraflar arasında satışa konu edilen 14 parsel numaralı taşınmazın bu davaya konu edilen bölümünün 1945 yılı öncesinde de orman vasfında bulunduğu, 4785 sayılı yasa ile devletleştirilen ve 5658 sayılı yasa ile iade edilmeyen yerlerden olduğu 6831 sayılı yasanın 1. ve 6.maddesi kapsamında Orman sayılan yerlerden olduğu ve kamu malı kabul edildiği, hükmün 7.12.1999 tarihinde kesinleştiği, bunun üzerine Hazinece davacı kooperatife karşı Seferhisar Asliye Hukuk Mahkemesinin 2000/131 esas sayılı dosyası ile tapu iptali ve tescili davası açtığı ve hazinenin davayı kazandığı toplanan delillerden anlaşılmaktadır.
Davacı tapu kaydına güvenerek satın aldığı taşınmazın zaptedilmesi nedeniyle davalıların zapta karşı tekeffül hükümlerine göre sorumlu bulunduklarını ileri sürerek ikame değerinin ödetilmesini istemiş, davalılar ise davacının taşınmazı mevcut haliyle bilerek satın aldığını, katıldığı kadastro mahkemesi davasının da davacı aleyhine sonuçlandığını savunarak davanın reddini dilemişlerdir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık özel mülk olarak tescile tabi olmayan ve yapılan tescilin yolsuz tescil olduğu, kamu malı ve orman vasfında bulunduğu kesinleşmiş yargı kararlarıyla sabit olan anılan taşınmazın ikame değerinin istenilip istenilmeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.6.2003 tarih ve 2003/13-414-410 sayılı kararında da açıklandığı gibi uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle kamu malı üzerinde durulması gerekir.
En genel tanımıyla kamu malları, Devletin veya kamu tüzel kişiliğine sahip idarelerin, kamu hizmetlerini ifa ederken kullandıkları ve yararlandıkları mallardır. Yararlanma, tahsis şekli, mahiyet gibi ölçütler çerçevesinde kamu malları çeşitli sınıflandırmalara tabi tutulmaktadır. Bir malın kamu malı niteliğinde olup olmadığı kamu hukuku düzenine, özellikle de idare hukukunun kural ve ilkelerine göre belirlenir. Eş söyleyişle, kamu malları özel hukukun alanı dışındadır (Prof.
Dr. Kemal T.Gürsoy-Prof.Dr. Fikret Eren-Prof.Dr. Erol Cansel. Türk Eşya Hukuku, Sevinç Matbaası, Ankara 1978, sayfa:33). Akın Düren-İdare Malları-Ankara 1975 s.40, Kemal Oğuzman-Özer Seliçi-Eşya Hukuk İstanbul 1978 S.14 vd.).
743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi'nde (Madde 641,912) ve 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununda (Madde 715,999) yer alan kamu malları konusundaki hükümleri değinilen kuralın istisnaları değil, onun teyidi mahiyetindeki düzenlemelerdir; bu hükümlerle kamu malları eşya hukukunun dışında bırakılmışlardır.
Kamu malları kavramına ilişkin en açık ve ayrıntılı yasal düzenleme, 3402 Sayılı Kadastro Kanununun 16.maddesinde yer almaktadır. Bu maddede "Kamu Malları" başlığı altında, 2008/5637-10630
kamunun ortak kullanımına veya bir kamu hizmetinin görülmesine ayrılan yerler ile Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz yerler hakkında ayrıntılı bir düzenlemede bulunulmuştur. Maddenin (A) bendi kamu hizmetinde kullanılan okul, hastane gibi yerlerin. (B) bendi kamunun yararlandığı mera, yaylak gibi orta malı taşınmazların. (C) bendi Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki kayalar, tepeler gibi yerlerin.
(D) bendi de Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ormanların, kadastro çalışmaları sırasında ne şekilde işleme tabi tutulacaklarını açıklamıştır. Düren "Kamu Malları için şöyle bir tanım vermektedir.
Kamunun doğrudan doğruya ortak yararlanmasına veya kullanılmasına doğal nitelikleri gereği açık olan (sahipsiz mallar) veya Devlet ya da Kamu Tüzel Kişisi tarafından Kanunun doğrudan doğruya yararlanmasına veya kullanılmasına tahsis edilen (Orta Malları) veyahut bir kamu hizmetinin vasıtası olmak üzere tahsis edilen mallara (Hizmet Malları) kamu malı denir. (Düren age s.45)
Somut olay bakımından, söz konusu Yasa maddesinin özellikle (D) bendindeki düzenleme önem taşımaktadır; Bu bent kapsamındaki malların başta nitelikleri, kamu hizmetinde kullanılmalarıdır ve yasa, diğer bentlerine konu olan diğer kamu mallarının tersine, bu malların, Hazine veya ilgisine göre o kamu hizmetini veren kamu kurum ve kuruluşu ya da tüzel kişisi adına tespit olunacağını, dolayısıyla, bunların mülkiyete konu olabileceklerini öngörmüştür. Ancak, açıktır ki, bir taşınmazın, Hazine ya da ilgili kamu kurumu, kuruluşu veya tüzel kişisinin mülkiyeti altında bulunması, onun kamu malı olma niteliğini ortadan kaldırmaz.
Bir malın kamu malı olarak nitelendirilmesinin hukuksal sonuçları şunlardır. Kamu malları üzerinde özel mülkiyet kurulamaz ve bunlar kamu hizmetine tahsisli oldukları, yetkili idarece kamu malı olmaktan çıkarılmadıkları sürece temlik edılemez kazandırıcı zamanaşımı yoluyla da edinilemezler. (GürsOy-Eren-Cansel, age, sayfa 35.) Devlet mallarının haczine de olanak yoktur.
(İcra ve İflas Kanunu, madde 82.) Buradaki "özel mülkiyet kurulamaz" sözü, "gerçek kişilerin veya özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetine giremez" şeklinde anlaşılmalıdır. Temlik edilebilmeleri için de, mutlak surette kamu hizmetine tahsis olma niteliklerinin, yetkili organın hukuka uygun bir tasarrufu sonucunda ortadan kalkması, dolayısıyla kamu malı olma niteliğini yitirmeleri gerekir.
Yetkili İdare Organlarınca Kamu mülkü olmaktan çıkarılmış bulunmayan bir taşınmaz malın, her nasılsa açık bırakılan tapu sicilindeki kaydına iyi niyetle dayanmak veya hak kazandırıcı süre içinde elde bulundurmak yollarıyla mülk edinilmesi düşünülemez. Diğer bir ifade ile kamu malı niteliği kazanmış bir taşınmazın özel mülkiyete konu olamayacağından tapuya bağlansa bile MK.931. maddesi bu
2008/5637-10630
durumda uygulanmaz. (Y.H.G.K.30.09.1981 gün, E:1979/1-167, K:1981/656, ... Reşit Karahasan, Türk Medeni Kanunu Eşya Hukuku, İstanbul 1977 S.1421.)
Bu sonuçlara bağlı olarak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 21.2.1990 gün ve 1989/1-700 esas, 1990/101 karar ve 18.10.1989 gün 1989/1-419 esas, 1989/528 karar sayılı ilamlarında da açıklandığı üzere kamu malı niteliği taşıyan, yetkili idare organınca kamu malı olmaktan çıkarılmayan ve dolayısıyla özel mülk olarak tescilen tabi bulunmayan bir taşınmazın, her nasılsa özel mülk olarak tapuya tescil edilmesi, bir yolsuz tescil olup, o yerin özde tescile tabi bulunmama (kamu malı olma) niteliğini değiştirmez. (H.G.K.'nun 26.2.2002 gün ve 2003/12-116 esas, 2003/111 k.sayılı ve 25.12.2002 gün ve 2002/12-1101 esas ve 2002/1113 karar sayılı ilamları da bu yöndedir.
Tekrar ve önemle vurgulanmalıdır ki, kamu malları özel mülkler gibi devir ve temlik edilemezler; böyle durumlarda, iyiniyet veya tapu siciline güven ilkelerinin uygulama yeri de yoktur.
Somut olayda çözülmesi gereken öncelikli sorun, açıklanan bu yasal durum karşısında, davacı ile davalılar arasındaki 28.1.1993 tarihli satış sözleşmesinin hukuken geçerli olup olmadığıdır. Sözleşmenin geçerli veya geçersiz sayılması, ona bağlanacak hukuksal sonuçlarda değişiklikler yaratacaktır.
Gelinen bu noktada B.K.nun 19. ve 20.maddelerine değinilmelidir.
B.K.nun 19.maddesinde, bir sözleşmenin konusunun, Kanunun gösterdiği sınırlar içinde serbestçe belirlenebileceği belirtildikten sonra, "Kanunun kat'i surette emreylediği hukuki kaidelere ve kanuna muhalefet; ahlaka (adaba) veya umumi intizama yahut şahsi hükümlere müteallik haklara mugayir bulunmadıkça, iki tarafın yaptıkları mukaveleler muteberdir." denilmek suretiyle; bir sözleşmenin geçerli olabilmesinin, kanuna ve onun kesin olarak emrettiği hukuksal kurallara, ahlaka, kamu düzenine ve kişisel hükümleri ilişkin haklara aykırı bulunmamasına bağlı olduğu hükme bağlanmıştır. Böylece, sözleşmelerin geçerlilik koşullarından biri "kısaca kanuna aykırı olmamak"tır.
Davacı ile davalılar arasındaki satış sözleşmesinin, B.K. nun 19. maddesi anlamında kanuna aykırı bir sözleşme niteliğinde olup olmadığı, buna bağlı olarak, hukuken geçerli bulunup bulunmadığı hususu bu kural çerçevesinde değerlendirildiğinde:
Yukarıda ayrıntılı şekilde açıklandığı üzere, davalı tarafın, davacı kooperatife sattığı taşınmazın, baştan beri hukuksal nitelikçe bir kamu malı olduğu, üzerinde özel mülkiyet kurulması sonucunu doğuracak şekilde alım satıma
2008/5637-10630
konu edilemeyeceği; bu sonucu sağlamaya yönelecek şekilde sözleşmeler yapılamayacağı kuşkudan uzaktır. Başka bir ifadeyle, kanun, tüm diğer kamu malları gibi, anılan taşınmaz yönünden de bu nitelikte sözleşmeler yapılmasını yasaklamış ve sözleşme serbestisini bu yönden sınırlamıştır.
Kanunun yasakladığı bir konuda yapılan sözleşme ise, BK.nun 19 ve 20.maddelerinin birlikte değerlendirilmesinden ve özellikle 1O.maddedeki "... batıldır" sözünden çıkan sonuca göre, mutlak butlanla malüldür; eş söyleyişle, yapıldığı andan itibaren geçersizdir.
Bilindiği üzere, mutlak butlan, herkes tarafından ileri sürülebilir; ileri sürülmese bile kanun dolayısıyla hüküm ifade eder ve tarafların o yönde bir istek ve itirazları olmasa dahi, hakim tarafından resen nazara alınması gerekir. Mutlak butlanın hükümleri kesindir. Mutlak butlanla batıl bir sözleşme yapıldığı andan itibaren geçersiz olduğundan, taraflar onunla bağlı tutulamazlar. Hatta, sözleşme taraflarının, mutlak butlanla batıl olma sonucunu doğuran nedeni somut olaydaki gibi, satım akdine konu taşınmazın kamu malı olduğu, dolayısıyla satılamayacağı hususunu bilmiyor olmalarının; dahası böyle bir sözleşmeyi kendi aralarında geçerli saymalarının dahi sonuca herhangi bir etkisi yoktur. Yine, bu nitelikteki bir sözleşmenin ifa edilmiş olması da, anılan sonuç yönünden önem taşımaz.
Tarafların bağlı tutulamayacakları bir sözleşme, doğaldır ki, onlar yönünden hak ve borç da doğuramaz. Buna bağlı olarak, böyle bir sözleşmenin ifası istenilemeyeceği gibi, ifa edilmemesi nedeniyle uğranılan zararın tazmini de istenilemez.
Aynı gerekçeyle, kanuna aykırılık nedeniyle batıl (geçersiz) olan bir sözleşmeye konu malın, somut olaydaki gibi üçüncü kişi orman idaresi tarafından hukuka uygun neden ve yollarla tamamen zapt edilmesi halinde, BK.nun 192.maddesinde düzenlenen, satıcının zapta karşı tekeffül borcuda gündeme gelemez. Zira, bu borç, sadece hukuken geçerli bir sözleşmeye konu malın tamamen zaptı halinde söz konusu olabilecek bir borçtur.
Geçersiz bir sözleşme nedeniyle bir tarafın karşı taraftan aldığı şey, kendisi yönünden sebepsiz zenginleşme niteliğindedir. Dolayısıyla, geçersiz sözleşmenin tarafları sadece ve ancak, o geçersiz sözleşme nedeniyle birbirlerine verdiklerini, sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayalı olarak geri isteme hakkına sahiptirler. Kural olarak, bir taraf, verdiğini geri isterken, aynı anda ve karşılıklı olarak kendi aldığını da geri vermek zorundadır. Ancak, somut olayda olduğu gibi, verdiğini geri isteyen tarafın geçersiz sözleşme nedeniyle karşı taraftan aldığı şey kendi kusuru olmaksızın elinden çıkmış, dolayısıyla iade olanağı ortadan kalkmış ise, artık, aynı anda iade koşulu aranmaz. Hal böyle olunca
2008/5637-10630
aşağıda belirtilen denkleştirici adalet ilkeleri de gözetilmek suretiyle hukuken geçersiz bir sözleşmeden kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip karara bağlanması gerekir. Haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip tasfiye edilebilmesi içinde, öncelikle haksız iktisabın kapsamını tesbitteki ilke ve esasların açıklanmasında zaruret vardır.
Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin eksiksiz iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını arttıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder.
Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon uzun yıllar boyu yüksek oranlarda seyretmiş ve paramızın değeri (alım gücü) de bununla ters orantılı olarak devamlı düşmüştür. Belli bir miktar paranın verildiği tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha az olduğu bir gerçektir.
Bu güne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz sözleşme gereğince alıcının akit tarihinde verdiği paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi, gerçek hayatta büyük sarsıntılara, tutarsızlıklara, adalete karşı var olması gereken güvenin sarsılmasına neden olmuş, kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları, gerçek hayata uygun olduğu, toplumun adalet ihtiyacına cevap verebildiği sürece hayatiyetini devam ettirip saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları, görevli organlarca değiştirilince bu konuda yeni düzenlemeler yapılıncaya kadar zedelenmeden gerçek hayata çağın gereklerine uygun olarak yorumlanıp uygulanmalıdırlar. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur.
Nitekim gerek Yargıtay kararlarında ve gerekçe öğretide bu görüşe paralel düşünceler bulunmaktadır.
Akit öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde de uygulanması gerektiği, geçersiz sözleşmelerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği, bu zarar kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu, olumsuz zararın bazı özel durumlarda olumlu zarar kadar dahi olabileceği, MK.nun 2.maddesine göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemiyeceği hallerdeki zarar kavramları hep bu zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır. Yargının asıl görevi toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun için uygulanması gereken kurallar, mevcut yasaların ışığında bu yasa hükümlerine aykırı düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmalıdır.
Hukuken geçersiz sözleşmeler, haksız iktisap kuralları
2008/5637-10630
uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici adalet kuralı hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu husus hakkaniyetin ve adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar verilirken, satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve bu şekilde iadeye karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde kısmi iade durumu oluşacak., iade dışındaki zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak, iade borçlularının iadede direnmelerine neden olacaktır.
Yukarıda açıklanan ilke ve esaslara göre mahkemece taşınmazın davacıya satıldığı 28.1.1993 tarihindeki satış bedeli 100.000.000 liranın davacı adına olan tapunun iptal edildiği mahkeme kararının kesinleştiği tarih itibariyle ulaştığı alım gücü çeşitli ekonomik etkenlerin (enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurallarındaki artış, maaş artışları vs. gibi) ortalamaları alınarak, açıklamalı gerekçeli, taraf ve Yargıtay denetimine elverişli bilirkişi raporu alınarak belirlenmeli ve bu miktara hükmedilmesi gerekirken, taşınmazın rayiç bedelinin tahsiline karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, hükmün açıklanan nedenlerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
3-Davacının iddiasını sürüş şeklinden davalı belediyenin hizmet kusuruna dayandığı anlaşılmaktadır. Hizmet kusuruna dayalı olarak belediye hakkında açılan davaya bakmaya adli yargı mahkemeleri görevli olmayıp idari yargı görevlidir. Bu nedenle mahkemenin Seferhisar Belediyesi hakkında açılan dava yönünden görevsizlik kararı vermesi gerekirken, aksi düşüncelerle yazılı şekilde hüküm tesis etmiş olması, usül ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
MUHALEFET ŞERHİ
Dava BK.nun 189.maddesinde düzenlenen zapta karşı teminat hükümlerine göre açılmış tazminat istemine ilişkin olup, davalıların tapuda kayden malik oldukları taşınmazın 28.1.1993 tarihinde davacı tarafından resmi ve geçerli şekilde satın alındığı, ancak, daha sonra evveliyatının orman olduğu anlaşıldığından tapusunun iptal edildiği hususunda uyuşmazlık yoktur.
Davacının satın aldığı taşınmaz tapuda kayıtlı olup, davacı devlet tarafından düzenlenen resmi kayıtlara güvenerek bu taşınmazı resmi ve geçerli bir şekilde iktisap etmiştir. Böyle bir satışın davalı yönünden geçersiz olduğu ileri sürülemez. Böyle bir satıştan dolayı alıcının bir zararı doğmuş ise hem satıcı ve hemde devlet gerçek zarardan sorumludur. Aksinin kabulü devlete ve hukuk sistemine olan güveni zedeler.
B.K.'nun 189.maddesinde; satılanın zaptı halinde satıcının sorumluluğunu düzenlemiş olup, zararın belirlenmesinde hiçbir zaman B.K.'nun 96.maddesi de gözardı edilmemelidir. Böyle olunca, mahkemece davalı belediye dışındaki davalılar yönünden verilen hükmün onanması düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun bu yöne ilişkin bozma gerekçesine katılmıyorum.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2008/5637, K. 2008/10630, 16 Eylül 2008 tarihli karar · Kaynak: Yargıtay Karar Arama