KÜNYE
(Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi 2009/16251 E., 2010/12378 K.
- Mercii
- Yargıtay
- Karar tarihi
- 29 Eylül 2010
- Mahkemesi
- Asliye Hukuk Mahkemesi (Tüketici Mahkemesi sıfatıyla
Karar Metni
1.770 kelime·9 dk okuma·2 bölüm
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün davacılar avukatınca duruşmalı, davalılar avukatınca duruşmasız olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde taraflardan gelen olmadığından incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
SNUÇ
Birinci bentte açıklanan nedenlerle davalıların tüm, davacıların sair temyiz itirazlarının reddine, ikinci ve üçüncü bentte açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün kararı temyiz eden davacılar yararına BOZULMASINA, aşağıda dökümü yazılan 9.610.00 TL. Kalan temyiz harcının davalılardan alınmasına, 29.9.2010 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
MUHALEFET ŞERHİ
Taraflar arasındaki uyuşmazlık; satın alınan dairenin 1999 yılında meydana gelen deprem sonucu yıkılıp kullanılamaz hale gelmesi nedeniyle açılan maddi ve manevi tazminat davası olup, mahkemece, bayındırlık birim fiyatlarıyla hesap yapılarak daire bedeli belirlenmiş, bu bedelden de % 35 indirim yapılmıştır. Belirlenen tazminat miktarından ayrıca % 35 oranında hakkaniyet indirimi yapılamayacağı yönündeki bozma gerekçesine aynen katılmaktayız. Ne var ki; mahkemece tazminat hesabı belirlenirken yıkılan dairenin bayındırlık birim fiyatlarına itibar edilmiş ve sayın çoğunluk tarafından bu husus bozma kapsamı dışında bırakılmıştır. Oysa ki; Mahkemece rayiç bedel yerine bayındırlık birim fiyatlarının esas alınması kanımızca isabetli değildir. Şöyle ki;
Davacılar ile davalılar (asıl ve birleşen dosyada) arasında daire alım satım sözleşmesi olduğu dosyada bulunan tapu kayıt örneğinden anlaşılmaktadır. Öyle olunca uyuşmazlığa alım satımın yapıldığı tarih itibariyle Borçlar Kanununun satım aktine ilişkin hükümleri ve Borçlar kanunu’nun 98. maddesinin ikinci fıkrası yollamasıyla Borçlar Kanunu’nun 41 ve 42. maddesi hükümleri
2009/16251-2010/12378
Uygulanarak uyuşmazlık çözülmelidir. Satım sözleşmesinin düzenlendiği tarih (tapuda devir) itibariyle 4822 sayılı Yasayla değişik 4077 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanma olanağı bulunmamaktadır.
B.K.nun 217. maddesi, menkul satımına ilişkin hükümlerin kıyas yoluyla g.menkul satımında da uygulanacağını işaret etmiştir. Bu durumda BK.nun 194. maddesi gereğince satıcı bulunan davalı şirket ayıba karşı tekeffül hükümleri uyarınca sorumludur. Esasen bu konuda gerek mahkeme gerekse dairemiz arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Ayıba karşı tekeffül hükümleri uyarınca zararın belirlenmesinde ise az yukarıda açıklandığı üzere yerel mahkemece hesaplama yapılırken bayındırlık birim fiyatları baz alınmıştır. Ne varki burada artık BK.nun 98/2. fıkrası uyarınca BK.nun 41 ve 42. maddeleri uygulanarak zarar miktarı belirlenmelidir.
B.K.nun 98. maddesinin 2. fıkrası; “haksız fiillerden mütevellit mesuliyete müteallik hükümler, kıyasen akde muhalif hareketlere de tatbik olunur.” Düzenlemesi uyarınca artık tazminat miktarı belirlenirken BK:nun 41 ve 42. maddelerinin gözetilmesi gerekir.
BK.nun 41. maddesi uyarınca ; haksız filin doğabilmesi için diğer bir kimseye zarar ika edilmesi ve o fiili işleyenin de kusurlu bulunması gerekir. Yine zararın tazmin mükellefiyetinin doğması için de hakikaten bir zararın meydana gelmesi şarttır. Bu zararı ispat külfeti de elbette davacıdadır.
Yine BK.nun 42. maddesi de zararın tayini başlığını taşımakta olup, “zararı ispat etme külfeti davcıya yüklenmiş, 2. fıkrasında ise zararın hakiki miktarının ispatı mümkün olmadığı takdirde hâkim halin mutad cereyanını ve mutazarrır olan tarafın yaptığı tedbirleri nazara alarak onu adalete tevkifan tayin eder” düzenlemesiyle, zarardan kastedilenin bir malın değerinde malikin iradesi zıddına meydana gelmiş eksilmeden ibarettir.
Zararın gelecekte meydana gelebilecek bir çoğalmanın imkansız hale gelmesi veya bir kar mahrumiyeti de olabilir. (Senai Olgaç, Türk Borçlar Kanunu, 1969 baskı, sh. 271) Gerek BK.nun 41. maddesi gerekse 42. maddesinde kastedilen zarardan gerçek zarar olduğu anlaşılmaktadır. Aksini düşünmek gerek yasa koyucunun amacına gerekse genel hukuk prensiplerine aykırı olur.
Yasalarımızda da ayıba karşı tekeffül davalarında zararın bayındırlık bakanlığı birim fiyatlarıyla hesaplanacağı yönünde bir düzenleme bulunmadığı gibi, yanlar arasında da böyle bir kararlaştırma olduğu iddia ve ispatlanmış değildir. Burada kastedilenin gerçek zarar olduğu ve haksız fiil tarihindeki serbest piyasa rayiçleri olduğunda duraksama olmamalıdır. Nitekim Yargıtay 15. hukuk Dairesinin uygulaması da bu yöndedir
Ayrıca, 4. HD.nin 25.5.1965 tarih ve 964/10279 E. Ve 1995/2804 K. Sayılı kararı da bu yöndedir. Emsal kararda, “haksız eylemlerden doğan zarar ve ziyanın tazmini gerçek zararın karşılığının rayiç değerlerin tazminat olarak hesaplanması ile mümkün olur.” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Diğer emsal karar TD.nin 29.1.1965 tarih ve 654/682-65/270 sayılı kararıdır. Nitekim Dairemizin 23.2.2009 tarih ve 561-2168 sayılı kararı da bu doğrultudadır. Yine Hukuk Genel kurulu’nun 20.3.2002 tarih ve 2002/11-176E. 2002/214K,
2009/16251-2010/12378
10.12.2003 tarih ve 2003/4-754 e. 2003/749 K., 16.2.2005 tarih ve 2005/21-33 e. Ve 2005/68 K. Sayılı kararlarında da tazminatın amacının zarar görenin gerçek zararını karşılanması olduğu benimsenmiştir. Gerçekten de yükleniciler karşısında daha zayıf olan tüketicilerin yüklenicinin kusur ile yıkılan daireyi bayındırlık birim fiyatları ile eski hale getirmesi olanaksızdır.
Somut olayda da, satıcılar davacıların satın aldıkları dairenin 17.8.1999 tarihindeki depremde yıkıldığı anlaşıldığından bu tarih (depremin oluştuğu tarih) itibariyle gerçek zarardan sorumludurlar. Öyle olunca mahkemece yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda bilirkişi aracılığıyla taşınmazın imalat rayiç değeri belirlenmeli ve bu miktara hükmedilmelidir. Kararın bu nedenle de bozulması gerektiğini düşündüğümüzden sayın çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılamıyoruz.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2009/16251, K. 2010/12378, 29 Eylül 2010 tarihli karar · Kaynak: Yargıtay Karar Arama