Dava, 26.09.1978 günlü biçimine uygun düzenlenen taşınmaz satış vaadi sözleşmesine dayanılarak açılmış ferağa icbar suretiyle tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
Davalılardan ....., davayı kabul etmiş, diğer davalılar satış vaadi sözleşmesinde kararlaştırılan bedelin ödenmediğini, davacının iyiniyetli olmadığını, davanın reddini savunmuştur.
Davalılardan ... ile ... karşı davalarında, satış bedelinin ödenmediği, davacının 27 yıldır dava açmadığını ve çekişme konusu taşınmazda zilyet olmadığı nedenleriyle 26.09.1978 günlü sözleşmenin feshini istemiştir.
Mahkemece, asıl davanın kabulüne, karşı davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmü, davalı ve karşı davacılar temyiz etmiştir.
Kaynağını Borçlar Kanunu’nun 22. maddesinden alan taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri, tam iki tarafa borç yükleyen ve kişisel hak sağlayan sözleşme türüdür. Vaad alacaklısı, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile mülkiyet devir borcu yüklenen vaad borçlusunun edimini irade olarak yerine getirmemesi halinde Türk Medeni Kanunun 716. maddesinden yararlanarak açacağı tapu iptali ve tescil davasında borcun hükmen yerine getirilmesini isteyebilir. Davadaki istemin dayanağı yapılan bu açıklamalardır.
Gerçekten, somut uyuşmazlıkta dayanılan 26.09.1978 günlü sözleşmede “…iş bu satış vaadinden rücu ettiğimiz takdirde hüküm ve ihtara hacet kalmadan 120.000.TL. rücu tazminatı ödeyeceğiz…” hükmüne yer verilmiştir. Sözleşmede tazminat olarak ödenmesi kararlaştırılan 120.000.TL.nin sözleşmenin yapıldığı anda vaad alacaklısına ödenmemiş olması (BK.m.156) bu meblağın pey akçesi olmadığını gösterir.
Ne var ki tarafların, 26.09.1978 tarihli sözleşmede cezai şart ödenmesi karşılığı sözleşmedeki edimlerinden kurtulmayı amaçladıkları da çok açıktır. Sözleşmeye bakılırsa tarafların amacı dönmeyi sağlamak üzere ceza adı altında karşı tarafa bir miktar ödeme yapmaktır. Bu ceza, uygulama ve doktrindeki söyleyişiyle “dönme cezası” veya “ifa’yı engelleyen ceza”dır.
Dönme cezası, Borçlar Kanunu’nun 158/son maddesinde düzenlenmiş olup, amacı ceza ödemek suretiyle sözleşmeden dönmeyi sağlamaktır. Bu suretle taraflardan biri sözleşmede kendisine tanınan bu hakkı kullanarak, yani, ceza ödeyerek sözleşmedeki borcundan kurtulur. Kısaca ifade etmek gerekirse, sözleşmenin vaad borçlusu olan davalı ve karşı davacıların dönme cezası ödemek suretiyle sözleşmedeki edimi ifa’dan kaçınmaları mümkündür.
Nitekim, karşı davacılar bu konudaki isteklerini 17.03.2006 tarihli dilekçelerinde mahkemeye sunmuş, ancak davacı vekili 12.05.2006 tarihli dilekçesinde bu isteğe savunmanın genişletildiği sebebiyle muvafakat etmemiştir. Gerçekten, karşı davalıların 17.03.2006 tarihli dilekçesinde ileri sürdükleri dönme cezası ödemek koşuluyla sözleşmenin ifa edilmemesi talepleri davaya verdikleri 27.05.2005 tarihli cevap dilekçelerinde yer almadığından HUMK.nun 202. maddesi hükmünce bu talebin gözetilmesi ancak davacının muvafakatı ile olanaklıdır.
Yapılan yargılamaya toplanan delillere ve tüm dosya içeriği ile özellikle yukarda yazılan gerekçeler ve satış vaadine konu sözleşmede, satış bedelinin alındığının yazılı olmasına, senede karşı iddianın HUMK.nun 290. maddesince aynı biçimde kanıtlanmasının zorunlu bulunmasına göre, davalı ve karşı davacıların bütün temyiz itirazlarının reddi ile hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edenlere yükletilmesine, 29.04.2008 tarihinde oybirliği ile karar verildi.