KÜNYE
(Kapatılan)14. Hukuk Dairesi 2009/3020 E., 2009/3970 K.
- Mercii
- Yargıtay
- Karar tarihi
- 30 Mart 2009
- Mahkemesi
- Asliye Hukuk Mahkemesi
Karar Metni
787 kelime·4 dk okuma·1 bölüm
Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 17.03.2008 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali tescil, olmadığı takdirde alacak istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 04.12.2008 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
KARAR
Davacı, davalılarla aralarında yaptıkları 26.7.2005 tarihli protokol gereğince dava konusu 672 ada 21 ve 332 parsel sayılı taşınmazların davalılar adına olan tapu kayıtlarının iptali ile 1/2 oranında adına tescilini, olmadığı takdirde ödediği 13.500 TL’nin dava tarihindeki karşılığının belirlenerek yasal faizi ile tahsilini istemiştir.
Davalılar davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece tapu iptali tescil talebinin reddine, alacak isteminin ise kısmen kabulüne karar verilmiş, hükmü davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.
İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.
İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolayı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.
İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.
İnanç sözleşmesi, 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.
Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa HUMK’nun 292.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.
Yazılı delille veya yazılı delil başlangıcı yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HUMK.m.236) yemin (HUMK.m.344) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.
İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden Borçlar Kanununun 125. maddesi hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir.
Bu ilkeler ışığında somut olaya gelince;
Davalı ...’nin borcundan dolayı hacizli bulunan kendisine ait 672 ada 21 ve 332 parsel sayılı taşınmazların icra yoluyla satışına karar verilmesi üzerine eldeki davanın tarafları olan ...’nin kızı davacı ... ile ...’nin oğlu olan davalı ... ve davalı borçlu ... bir araya gelerek 26.7.2005 tarihinde satış gününden önce borcun kapatılması konusunda anlaşmışlar ve icra dosyasındaki borcun ... ve ... tarafından ödenmesi koşuluyla mülkiyeti ...’ye ait olan hacizli taşınmazların mülkiyetinin ... ve ...’e temlik edileceği konusunda bir protokol düzenlemişlerdir.
Tarafların imza ve parmak izini ve iki tanığın da onayını taşıyan 26.7.2005 tarihli protokol, amacı açıkça ortaya koyan yalın bir anlatıma sahip olup, yukarıda açıklandığı üzere uygulamada “inançlı işlem” olarak anılan ve Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı hükmü gereğince de taraflara haklar ve borçlar yükleyen bir sözleşmedir.
Sözü edilen protokolde hacizli borç yekünü olarak hesap edilen 26.500 TL’nin 6.000 TL’lik kısmının taraflarca eşit miktarda katkı yapılarak ödendiği tartışmasızdır. Tartışma bunun dışındaki 20.500 TL'lik ödeme bakımından ortaya çıkmıştır. Sözü edilen bu ödemenin icra dosyasına yatırılmak suretiyle yerine getirildiği ve satışın düşürülmesine, dosyanın infaz suretiyle işlemden kaldırılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.
26.7.2005 tarihli protokol bakiye borcun eşit miktarlarla ... ve ... tarafından ödeneceğini öngördüğüne ve 12.8.2005 tarihinde icra dosyasında adına açılan hesaba ödendiğine göre; ödemenin ... ve ... tarafından eşit miktarlarla yatırıldığının kabulü gerekir. Sözü edilen bu ödemenin tamamının ... adına kesilen bir makbuz ile yapılması, ödemeye davacı ...’nın katılmadığı anlamına gelmez.
Mahkemenin 6.11.2008 günlü oturumunda tutanağa geçirilen davalı ...’in bizzat kendisinin vezne önünde yaptığı ödemenin 10.000 TL olduğu yolundaki beyanı ...’nın sorumluluğundaki ödemenin de yerine getirilmiş olduğunu gösterir.
Mahkemece açıklanan yönler gözetilerek deliller değerlendirilip, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, E. 2009/3020, K. 2009/3970, 30 Mart 2009 tarihli karar · Kaynak: Yargıtay Karar Arama