KÜNYE
23. Ceza Dairesi 2015/7849 E., 2016/1995 K.
- Mercii
- Yargıtay
- Karar tarihi
- 25 Şubat 2016
- Mahkemesi
- Sulh Ceza Mahkemesi
- Suç
- Güveni kötüye kullanma
- Hüküm
- TCK'nın 73/1, CMK'nın 223/8 maddeleri gereğince kamu davasının süresinde yapılmayan şikayet nedeniyle düşürülmesine.
Karar Metni
2.351 kelime·12 dk okuma·1 bölüm
Dosya incelenerek gereği düşünüldü: Katılanın, kendi beyanına göre 3-5 aylık bir süre için geçici olarak sanığa verdiği aracın, sanık tarafından yaklaşık 2,5 yıl boyunca kullanılıp katılana geri verilmediği iddia edilen somut olayda; Katılanın altı aylık yasal şikâyet süresini geçirdikten sonra şikâyet hakkını kullanması nedeniyle verilen düşme kararında bir isabetsizlik görülmemiştir. Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, katılan vekilinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA, 25.02.2016 tarihinde oyçokluğuile karar verildi.
KARŞI OY
(23. Ceza Dairesinin 2015/7849 esas sayılı dosyasına ilişkindir.)
Özet olarak yargılama konusu olay; lise yıllarından beri arkadaşı olan katılandan 3-5 aylığına kullanmak üzere bir araç alan sanığın, bu süre sonunda kendiliğinden iadede bulunmaması üzerine, aracın iadesi hususunda sanıktan hiç bir talepte bulunmayan katılanın 2,5 yıl yıl geçtikten sonra şikayette bulunmasından ibarettir.
Teslimden itibaren geçen 5 ayın sonu mahkemece suç tarihi olarak kabul edildiğinden ve yasal süre içerisinde katılan şikayette bulunmadığından şikayet yokluğu nedeniyle düşme kararı verilmiş temyiz incelemesini yapan 23. Ceza Dairesi de aynı gerekçeyle ve oy çokluğu ile bu kararı onamıştır.
Burada çözümlenmesi gereken ve sayın çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık; suç tarihinin belirlenmesine ilişkin olup, aşağıdaki gerekçelerle çoğunluğun görüşüne katılmam mümkün değildir:
1- Hukuka uygunluk sebepleri bakımından olayın incelenmesi;
5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 155. maddesi:
(1) Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkâr eden kişi, şikâyet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi hâlinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.
Şeklindedir.
Görüldüğü gibi; bu maddede suç oluşturan eylemler “zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunmak veya devir olgusunu inkar etmektir.
Suç konusu eylemler yasada bu şekilde tanımlandığına göre; bu eylemlerin gerçekleştiği tarihlerin suç tarihi, dolayısıyla da zamanaşımı tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmesi düşünülse bile; suç tarihinin bazı nedenlerle değişebileceğini de kabul etmek gerekir. Çünkü her ne kadar suç konusu eylemler yukarıdaki yasa metni içinde tanımlanmakta ise de; bu eylemlerin suç olarak kabul edilebilmesi için ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlerin bulunmaması gerekir.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 26. maddesi “ 1) Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez.
2) Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez.” Hükümlerini içermektedir.
Güveni kötüye kullanma suçlarında sanığın “hakkını kullanmasından” anlaşılması gereken Medeni Kanunun 939. maddesinde sözü edilen hapis hakkı olsa gerektir. Suçun konusu olan mal veya para mağdura ait olmakla birlikte “sanığın hapis hakkı nedeniyle iade etmeme hakkı” işlenen fili bir nevi hukuka uygun hale getirmektedir. Somut olayda sanık böyle bir hak iddiasında bulunmamıştır.
Ancak ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlerden olan ve ikinci fıkrada yazılı “rıza” konusu konumuz itibariyle çok önemlidir. Zira yasada güveni kötüye kullanma suçu olarak tanımlanan eylemler, mağdurun açık ya da zımni bir rızası var ise ceza sorumluluğu kalkar. Bir nevi fiil suç olmaktan çıkar.
Başka bir değişle mağdurun rızası kalktığı anda, hukuka uygunluk sebebi olarak da adlandırılan ve ceza sorumluluğunu kaldıran neden ortadan kalktığı için ceza sorumluluğu geri gelir ve eylem tekrar suça dönüşür. Ancak bu durumda suç konusu eylem, sanığın süregelen fiilinin mağdurun rızasına mazhar olan kısmı değil, rızanın sona ermesinden sonraki bölümüdür.
Aksi durumun kabul edilmesi, malikin tasarruf hakkının da kısıtlanması anlamına gelir. Çünkü malik kendisine ait mal üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunabilir. İster rehin verir; ister temlik eder. isterse muayyen veya gayrı muayyen şekilde ve TCK'nın 155. maddesindeki tanımlamalara uygun olarak zilyedliğini bir başkasına devredebilir.
Kendisine ait eşyanın kullanım hakkını geçici olarak kendi rızasıyla bir başkasına devreden katılanın, bu süre sonunda yine kendi iradesiyle süreyi uzatma veya gayrı muayyen hale dönüştürme hakkı mülkiyet hakkının içeriğinden kaynaklanan tartışmasız bir durumdur.
Muayyen sürenin sona ermesinden sonra bu sürenin yenilenmesi veya gayrı muayyen hale getirilerek uzatılması, sözleşmenin de yenilenmesi yani önceki sözleşmeden bağımsız olarak yeni bir sözleşme yapılması anlamına gelmektedir.
Bu şekilde tanımlanan bir sözleşmenin yenilenmesi için önceden belirlenen muayyen sürenin dolmuş olup olamasının bir önemi olmadığı gibi, sanığın malı katılana iade etmiş olması da şart değildir. TCK'nın 155. maddesine uygun olarak malın zilyetliğinin devredilmesi ve bu konudaki katılanın irade açıklaması herhangi bir şekle tabi değildir. Zilyetliğin kısa yoldan ve hükmen teslimlerine de Türk Medeni Kanunu cevaz verdiğine göre; belirli süreli zilyetlik devrine istinaden katılana ait eşyayı kullanan sanığın, bu eşyayı katılana iade etmeden önce sözleşmenin yenilenmesi halinde zilyetlik devrinin yeniden yapıldığı kabul edilmelidir.
O halde, suç tarihinin belirlenebilmesi için öncelikle mağdurun rızasının sona erdiği anın belirlenmesi gerekmektedir.
Somut olayda; katılan, belirli bir süre (3-5 ay) kullanmak üzere kendisine ait aracı sanığa devretmiştir. Bu süre sonunda sanık iade etmediği halde katılan çok uzun bir süre boyunca her hangi bir tepki vermeyerek sanığın eylemine olur vermiştir. Daha açık bir ifadeyle katılan, sanığın 2 yıl daha aracı kullanmasına zımnen izin vermiştir. Böylece muayyen süreli olan zilyetlik devri, gayri muayyen olarak yenilenmiş olmaktadır.
Katılanın hiçbir menfaat gözetmeden sanığa eşyanın zilyetliğini devrederek onun çok uzun zaman kullanmasına tepki göstermemiş olması ve aralarındaki arkadaşlık ilişkisi dikkate alındığında katılanın rızasının bu yönde olduğu görülmektedir. Sanık, katılanın zımni rızası ile eşyayı kullandığından eylem suç teşkil etmemektedir. Ne zaman ki katılanın rızası sona erer eylem o andan itibaren suç oluşturmaya devam eder.
Burada; muayyen süreli olan kullanım hakkı, katılanın zımni iradesi ile gayrı muayyen süreli hale gelmiştir. Katılanın aksi yöndeki iradesi ortaya çıkıncaya kadar sanığın eylemi hukuka uygun olmaya devam edecektir. Sanık, bu yöndeki iradesini doğrudan şikayette bulunarak göstermiştir. İşte sanığın eyleminin şikayet tarihine kadar geçen bölümü, katılanın rızası nedeniyle suç teşkil etmediğinden, bu tarihten sonraki bölümü suça konu eylem olarak değerlendirilmelidir.
Tekrar ifade edelim ki, muayyen süreli zilyetlik devirlerinde, bu süreden sonra da eşyanın sanıkta kalmasına mağdurun isteyerek ve bilerek rıza göstermesi suretiyle sözleşmenin yenilenmesi durumunda suç tarihinin belirlenen yeni sürenin sonunda belirsiz sürelilerde ise mağdurun rızanın kalktığı tarihe kadar öteleneceğinden, zamanaşımı süresinin de bundan sonra işlemeye başlayacağı konusunda kuşku bulunmamaktadır.
Sanığın mağdura ait eşyayı belirlenen süreden sonra izinsiz kullandığının ve mağdurun rızasının bulunmadığının, yani sanığın kötü niyetli olduğunun kabul edilmesi ile suç, belirlenen ilk sürenin sonunda işlenmiş olacaktır. Hak düşürücü süreler yönünden bu kabul sanık lehine bir durum oluşturur. Önceki paragrafta izah edildiği üzere hak düşürücü süreler yönünden iyi niyetli fail aleyhine olan durumun, burada izah edildiği üzere kötü niyetli failler için lehe sonuç doğurması adalet mantığına aykırıdır.
Bu nedenle mağdurun açık veya gizli rızası ile failin zilyetliğine rıza gösterildiğinden suç bu rızanın sona erdiği tarihte işlenmiş sayılmaz.
Nitekim benzer sorun yaşayan 14. Hukuk Dairesi mevcut olayı mağdur lehine çözerek zamanaşımı tarihini, talep tarihi olarak belirleyip adaletsizliğin önüne geçmiştir. Örneğin; inanç sözleşmelerinde, sözleşme tarihinden itibaren borçlu için ferağ mükellefiyeti doğduğu halde, zamanaşımı tarihi sözleşme tarihinden değil, alacaklının ferağ umudunu kaybettiği tarihten başlatılmıştır. Bu konuya örnek olan ve Tapu iptal ve tescil davasına ilişkin olan Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 2012/58 esas ve 2012/1395 karar sayılı ilamı (özet olarak) şu şekildedir:
“Dava, şahsi hakka dayalı tapu iptali ve tescil istemiyle açılmıştır. Davalı, zamanaşımı def’inde bulunmuş, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, zamanaşımı gerçekleştiğinden bahisle dava reddedilmiştir. Hükmü, davacı temyiz etmiştir.
Burada önemli olan zamanaşımının kaç yıl olduğunun saptanması değil, saptanan zamanaşımı süresinin başlangıç tarihinin tespitidir. Kanununun 128.maddesi uyarınca zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihte başlar. Bu süre, mahkemece kabul edildiğinin aksine sözleşmenin yapıldığı tarih değil, alacağın muaccel hale geldiği tarihtir. Dairemiz uygulamasına göre de şahsi hak sahibi davacı, karşı tarafın ferağ talebinin reddini bildirmediği, başka bir deyişle iradi ferağ umudunu taşıdığı sürece zamanaşımı başlamaz.
Bütün bu anlatılanlara göre, davacı ferağ umudunu davanın açıldığı tarihte yitirmiş olacağından zamanaşımının geçirildiğinin kabulüne olanak yoktur. Yapılması gereken iş, çekişmenin esası incelenerek bir hüküm kurmak olmalıdır.
Karar, açıklanan nedenle bozulmalıdır.
...
Yargıtay 23. Ceza Dairesi, E. 2015/7849, K. 2016/1995, 25 Şubat 2016 tarihli karar · Kaynak: Yargıtay Karar Arama