KÜNYE
7. Hukuk Dairesi 2011/2190 E., 2011/3862 K.
- Mercii
- Yargıtay
- Karar tarihi
- 7 Haziran 2011
Karar Metni
711 kelime·4 dk okuma
Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtayca incelenmesi davacı Hazine tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü: Dava, Hazine adına tapuya kayıtlı taşınmaz üzerinde bulunan muhtesatın 19.07.2003 tarihinden sonra meydana getirildiğinin, bu nedenle muhdesatın 4706 sayılı Yasanın 19.07.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4916 sayılı Yasanın 4.maddesi ile değişik 5.maddesinin son fıkrası uyarınca Hazine'ye intikal etmesi gerektiğinin tesbiti ve durumun tapu kaydının beyanlar hanesinde gösterilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece davanın ispatlanmadığı gerekçesi ile reddine karar verilmiştir.
Kural olarak tespit davasının dinlenebilmesi için genel dava şartlarından başka iki özel koşula daha ihtiyaç vardır. Özel koşulların ilki, tespit davasının konusunu ancak bir hukuki ilişkinin oluşturabileceğidir. Gerçekten tesbit hükmü, hak ve alacakların doğduğu hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığını tespit etmekte olup, miktarları hakkında bir şey içermez.
Bu nedenle uygulamada, konusu yalnızca maddi vakıa ya da vakıalar olan tespit davalarının dinlenemeyeceği sonucuna varılmıştır. Kural olarak maddi vakıa ya da vakıalar ancak hukuki bir ilişki ile birlikte tespit davasına konu olabilirler. İkinci koşul, davacının sözünü ettiği açık bir anlatımla öne sürdüğü hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığının hemen tesbitinde hukuki bir yararı bulunmalıdır.
Hukuki yarar koşulu, tesbit davasını hükme bağlayan tüm yasalarda öğretide ve uygulamada kararlılıkla aranmaktadır.
Öte yandan, bir hukuki ilişkinin hemen tesbitinde, hukuki yararın varlığının kabul edilebilmesi için de şu üç koşulun birlikte olması zorunludur.
a)Davacının bir ... veya hukuki durumunun halihazır bir tehlike ile ciddi biçimde tehdit edilmiş olması,
b)Bu ciddi tehdit sebebiyle davacının hukuki durumunun tereddüt ya da belirsizlik içinde olması,
c)Tespit hükmünün bu tehlikeyi ortadan kaldıracak nitelikte olması.
Açıklanan nedenlerle davacının hukuki korunma (himaye) ihtiyacını başka bir vasıta ile tamamen tatmin edebilmesinin mümkün olduğu hallerde, hukuki ilişkinin soyut tesbitinde hukuki yararının bulunmadığı, bu nedenle tesbit davası açamayacağı kuşkusuzdur.
Kural olarak, öğretide ve yerleşik Yargıtay uygulamasında eda davası açılmasının mümkün olduğu hallerde tesbit davası açılmasında hukuki bir yararın bulunmadığı kabul edilmiştir.
Sözü edilen kuralın ayrık hali olarak eda davası ile elde edilecek tesbit hükmünün kapsamı, tesbit davası ile elde edilecek tesbit hükmünün kapsamından daha dar ise, eda davası açılması mümkün olmasına rağmen, eda davasından bağımsız olarak ayrı bir tesbit davası açılabileceği de öğretide ve uygulamada kararlılık kazanmıştır.
Az yukarıda genel dava şartlarından ayrık olmak üzere tespit davasına özgü koşulların mahkemece resen gözetilmesi zorunludur. Bu hukuksal olguların ışığı altında duraksamasız belirtmek gerekirse hukuki yarar dava koşuludur.
Öte yandan. 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 684. maddesi hükmünde, bir şeye malik olan kimsenin o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olacağı, 718. maddesi hükmünde de, arazi üzerindeki mülkiyetin, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını da kapsayacağı, bu mülkiyetin kapsamına yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynakların da gireceği açıklanmıştır.
Genel kuralı oluşturan bu hükümler dikkate alındığında taşınmaz üzerinde bulunan bina, ağaç gibi bütünleyici parça niteliğindeki muhtesatların mülkiyeti kural olarak arzın mukadderatına tabidir. Muhtesatların taşınmazın arzından ayrı bir mülkiyetinin varlığından söz edilemez.
Aksine bir hüküm bulunmadıkça da muhtesatların mülkiyetinin taşınmazın malik veya maliklerinden başka birisine veya maliklerden bir veya birkaçına ait olduğunun tespiti dava edilemeyeceği gibi mahkemelerce de bu sonucu doğuracak şekilde hüküm verilemez.
Somut olaya gelince; davacı Hazine’nin dava konusu muhdesatın üzerinde bulunduğu 151 ada 12 parsel sayılı taşınmazın tapu kayıt maliki olduğu, davalı tarafın taşınmaz ve üzerindeki muhdesat yönünden bir çekişme yaratmadığı anlaşılmaktadır.
Davanın dayanağını oluşturan 4706 sayılı Yasanın 19.07.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4916 sayılı Yasanın 4.maddesi ile değişik 5.maddesi, “arza malik olanın üzerine de malik olacağı” ilkesine paralel bir düzenlemedir.Kaldı ki,söz konusu muhtesatın kadastro tespitinden sonra meydana getirildiği gözetildiğinde somut olayda 3402 sayılı Kadastro Kanununun 19. maddesi hükmünün de uygulama olanağı bulunmamaktadır.
Bu durumda taşınmaz maliki olan davacının eda nitelikli el atmanın önlenmesi davası açabileceği, bu dava ile taşınmaza el koyabileceği ve davalının zilyetliğine son verebileceği kuşkusuzdur. Açılacak bu davada muhdesatın durumu ve tespit olgusu tartışılacaktır. Az yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler karşısında ve ortada bir çekişme de bulunmadığı halde davacı Hazine’nin tespit davası açmakta (başka bir davada tartışılacak bir hususun önceden dava edilmesinde) hukuki yararı bulunmamaktadır.
Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, E. 2011/2190, K. 2011/3862, 7 Haziran 2011 tarihli karar · Kaynak: Yargıtay Karar Arama