İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Serpil Toros Başvurusu (B. No: 2013/6382)

1. Başvuru; çocuk hakkında alınan koruma kararının

Başvuru No2013/6382Tarih9 Mart 2016Okuma85 dk · 17.002 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Serpil Toros Başvurusu

Karar tarihi
9 Mart 2016
Başvuru Numarası
2013/6382
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

17.002 kelime·85 dk okuma·23 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; çocuk hakkında alınan koruma kararının

kaldırılmasına yönelik dava kapsamında verilen çocuğun anneye teslimine ilişkin

kararın yerine getirilmemesi, çocuk hakkında yeni koruma kararları alınarak bu

kararlara karşı yapılan itirazların reddi ve anneye çocuk ile görüşme imkânı

sağlanmaması nedeniyle aile hayatına saygı hakkının, koruma kararının

kaldırılması talebiyle açılan davanın makul sürede sonuçlandırılmaması

nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 21/8/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan

yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi

neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölümün Birinci Komisyonunca başvurunun kabul

edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 16/3/2014 tarihinde, başvurunun

kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar

verilmiştir.

5. Başvurunun bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 23/5/2014 tarihinde Anayasa

Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş

2/6/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın

görüşüne karşı beyanlarını 17/6/2014 tarihinde ibraz etmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir.

8. Başvurucu 1/7/2003 tarihinde bir kız çocuğu dünyaya getirmiştir.

Çocuk doğumundan sonra para karşılığında, bakılması için bir ailenin yanına

bırakılmış, başvurucu tarafından belirtilen aileye ödemede bulunulmaması

üzerine çocuk aile tarafından terkedilmiştir.

9. 20/9/2006 tarihli talep üzerine Niğde 2. Asliye Hukuk

Mahkemesinin 5/10/2006 tarihli ve 2006/133 Değişik İş sayılı kararı ile çocuğun

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna (Kurum) bağlı olan ve Niğde'de

bulunan bir kuruma yerleştirilmesine ve 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk

Koruma Kanunu uyarınca çocuk hakkında bakım ve sağlık tedbiri uygulanmasına

karar verilmiştir. Koruma tedbirine ilişkin yargılama sürecinde düzenlenen

27/9/2006 tarihli sosyal inceleme raporunda; çocuğun Niğde ilinde yaşayan

yakınları ile yapılan görüşmeler neticesinde yakınlarının çocuğun bakım ve

sorumluluğunu üstlenmek istemediklerinin ve çocuğa karşı ilgisiz ve sevgisiz

olduklarının tespit edildiği, gözlem sürecinde çocuğun darp edildiği ve kötü

muameleye maruz kaldığına dair bulguların bulunduğu, ayrıca çocuğun yaşı, fizyolojik

özellikleri dikkate alındığında çocukta olası zeka geriliği olup olmadığının

tespit edilmesi gerektiği belirtilmiş ve çocuğun sosyal tehlikelere maruz kalma

ihtimali yüksek olduğundan hakkında 5395 sayılı Kanun uyarınca bakım tedbiri

alındığı, çocuğun şiddete maruz kaldığına dair bulguların varlığı nedeniyle

psikolojik danışmanlık tedbiri alınarak şiddet ya da kötü muamelenin psikolojik

etkilerinin hafifletilmesi ve sağlık tedbiri uygulanarak çocuğun maruz kaldığı

şiddet ya da kötü muamelenin oluşturduğu fiziksel etkinin önüne geçilmesinin

gerekli olduğu ifade edilmiştir.

10. Takip eden süreçte Kurum tarafından 24/5/1983 tarihli ve

2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu'nun 22. maddesi uyarınca koruma kararı

talep edilmesi üzerine, Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27/12/2007 tarihli

ve 2007/190-196 Değişik İş sayılı kararı ile çocuğun koruma altına alınmasına,

İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğüne teslimi ile Müdürlüğe ait bir kuruma

yerleştirilmesine karar verilmiştir.

11. Niğde İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü bünyesinde hazırlanan

22/2/2008 tarihli sosyal çalışmacı raporunda 28/6/2006 tarihinden itibaren

Kurum bakımında olan çocuğun kurumda kaldığı süreçte hiçbir yakınına

ulaşılamadığı ve arayanının bulunmadığı, çocuğun anne ve babasının çocuğa karşı

özen yükümlülüklerini yerine getirmediklerinin anlaşıldığı, çocuğun beş yaşına

gelmiş olması ve yaşı itibarıyla bir aileye ihtiyaç duyduğu gözönünde

bulundurulduğunda evlat edinilmesinin uygun olduğu ve bu hizmetten

yararlanabilmesi için 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun

311. maddesi uyarınca anne ve babanın rızası aranmaksızın evlat edindirme

işlemlerinden faydalanması gerektiği ifade edilmiştir.

12. Niğde İl Sosyal Hizmetler Müdürülüğü

tarafından evlat edinmede ana babanın rızasının aranmaması talebiyle açılan

dava neticesinde Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2008/116, K.2008/104

sayılı kararı ile davanın kabulüne ve çocuğun İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü

tarafından evlatlık verilmesi işlemlerinde anne babanın rızasının aranmamasına

hükmedilmiştir.

13. Başvurucu tarafından Ankara 7. Aile Mahkemesinde 13/5/2008

tarihinde açılan dava ile çocuk hakkında daha önce verilmiş olan Niğde 2.

Asliye Hukuk Mahkemesinin 27/12/2007 tarihli ve 2007/190-196 Değişik İş sayılı

koruma kararının kaldırılması talep edilmiştir.

14. Ankara 7. Aile Mahkemesinin 8/7/2008 tarihli ve E.2008/560,

K.2008/862 sayılı kararı ile talebin reddine hükmedilmiş olup ret gerekçesinde;

koruma kararının Değişik İş üzerinden verildiği, ilgili kararın kaldırılması

talebinin de itiraz mahiyetinde olduğu ve bu nedenle koruma kararını veren

Mahkemeden talepte bulunulması gerektiği belirtilmiştir.

15. Devam eden süreçte başvurucu tarafından Niğde 2. Asliye

Hukuk Mahkemesinde 17/9/2008 tarihinde açılan dava ile Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin

27/12/2007 tarihli ve 2007/190-196 Değişik İş sayılı koruma kararının

kaldırılması talep edilmiştir. Dava dilekçesinde, annenin daha önce düzenli bir

işi ve sosyal güvencesi olmaması nedeniyle çocuğuna bakamadığı ve bu nedenle

çocuğun Kurum bakımına alındığı, Kurum bakımında olduğu süreçte beş yaşında

olmasına rağmen üç ayrı ailenin yanına verilen çocuğun psikolojisinin

bozulduğu, annenin hâlihazırda düzenli bir işi ve sosyal güvencesi olması

nedeniyle çocuğuna bakabilecek durumda olduğu belirtilerek çocuğun evlat

edindirme işlemlerinin durdurularak dava sürecinde tedbiren

anneye teslimi veya Kurumda barındırılması, nihai olarak çocuk hakkındaki

koruma kararının kaldırılarak evlat edindirme işlemlerinin durdurulması ve

anneye teslimine karar verilmesi talep edilmiştir.

16. Yargılamanın 13/4/2009 tarihli celsesinde, sosyal hizmet

uzmanı vasıtası ile rapor tanziminin talep edilmesi üzerine, Niğde Sosyal

Hizmetler İl Müdürlüğü, Ankara Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğünden çocuk hakkında

sosyal inceleme raporu düzenlenmesini talep etmiştir. Ankara'dan gelen

17/7/2009 tarihli sosyal inceleme raporu ile birlikte başvurucunun durumu

değerlendirilerek Mahkemeye 20/7/2009 tarihli inceleme raporu sunulmuştur.

Raporda annenin, çocuğu terk ettiği koşullar ortadan kalkmış olsa da çocuğun

Niğde'de bulunduğu birbuçuk yıllık süreçte çocuğu

aramadığı ve kendisine ulaşılamadığı, çocuktan sevgi ve aile sıcaklığını

esirgemesi ve ebeveyn sorumluluğunu yerine getirmemesi nedeniyle çocuğun ihmal

ve istismara uğradığı, çocuğun yanında olduğu aile ile sağlıklı anne-baba-çocuk

ilişkisinin temellerinin atıldığı, çocuğun geçmiş yaşantısına karşı herhangi

bir özlem beslemediği, aksine istismara uğradığı anılarını anlattığı, çocuğun

bu sağlıklı ortamdan alınarak anneye teslim edilmesinin kalıcı psikososyal problemlere yol açacağı, bu nedenle çocuğun

annesi ile temas kurmasının veya velayetinin anneye verilmesinin uygun

olmayacağının düşünüldüğü belirtilmiştir.

17. Yargılama sürecinde söz konusu rapora karşı yapılan itiraz

üzerine AnkaraNöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesine

yazılan talimat aracılığı ile temin edilen ve uzman klinik psikolog, pedagog ve

sosyal hizmet uzmanı tarafından tanzim edilen 30/11/2010 tarihli psikososyal değerlendirme raporu düzenlenmiştir. Bu

raporda; çocuğun annenin maddi imkânsızlıkları nedeniyle bir aile yanına

bırakıldığı ve anne tarafından maddi destek sağlanmayan aile tarafından sokağa

terk edildiği, Niğde merkezde terk edilmiş olarak bulunan çocuğun Niğde Sosyal

Hizmetler İl Müdürlüğünce Niğde'de bulunan bir çocuk yuvasına yerleştirildiği,

çocuk hakkında ilk sosyal inceleme raporunun 26/9/2006 tarihinde düzenlendiği,

çocuğun Kurum bakımına alınmasının akabinde 30/1/2007 tarihinde Niğde Devlet

Hastanesinde psikiyatri uzmanı tarafından tedavisinin yapıldığı ve fiziksel ve

ruhsal yönden herhangi bir rahatsızlığının bulunmadığının tespit edildiği,

devam eden süreçte çocuğun ana okuluna gönderildiği ve Kurumda kaldığı dönemde

gönüllü aile hizmetlerinden yararlandırıldığı belirtilmiştir. Bununla birlikte,

çocuğun ilk olarak 4/5/2007 tarihinde bir gönüllü aile ile irtibata

geçirildiği, bu süreçte çocuğun koruyucu aile yanına verilme konusunda

hazırlandığı ve büyük beklenti oluşturulduğu, belirtilen aile ile iletişiminin

nasıl olacağı izlenmeden bu tür bir muameleye maruz kaldığı ve ailenin Kuruma

tekrar gelmeyişiyle birlikte çocukta alt ıslatma, tırnak yeme ve şiddetli

ağlama gibi olumsuz davranışlar geliştiği, bu tür davranışların nasıl ele

alındığı ve ne tür bir tedavi yolu izlendiğine dair bir bilgi bulunamadığı, devam

eden süreçte 6/7/2007 tarihinde başka bir ailenin gönüllü aile olma başvurusu

üzerine çocuğun belirtilen aile ile tanıştırıldığı, yatılı olarak ailenin

yanına verildiği ve bu süreçte yukarıda belirtilen davranışsal bozuklukların

gerilediğinin tespit edildiği ancak adres değişikliği sonrasında söz konusu

aile ileKurumun bağlantısının koptuğu ve bağ kurduğu

insanlarla tekrar kopuş yaşamasının çocuğu tekrar travmatize

ettiği, bu durumun Kurum ihmali dışında bir açıklamasının olamayacağı, devam

eden süreçte 26/9/2007 tarihi itibarıyla başka bir ailenin koruyucu aile olarak

çocukla ilgilenmeye başladığı, çocuğu yatılı olarak aldıkları ve çocukla

duygusal bağ geliştirmeye başladıkları,ancak kurum

uzmanları tarafından söz konusu ailenin gönüllü aile olmak değil evlat edinme

isteği taşıdıkları gerekçesiyle ilişkilerinin ani bir şekilde kesildiği ve

çocukta gelişimsel sorunların nüksettiği, nitekim söz konusu ailenin şikâyeti

üzerine başlatılan incelemede, çocuk için yanlış bir hizmet modelinin

uygulandığı ve gönüllü aile hizmetlerinden değil evlat edindirme hizmetlerinden

yaralandırılması gerektiğinin ortaya konulduğu,

ilgili Genel Müdürlükten gelen bu müdahale sonrasında çocuğun son ilişki

kurduğu aile ile iletişimine son verilerek evlat edindirme hizmetlerinden yararlandırılmak

üzere Ankara'ya gönderildiği, burada önce farklı bir aileye verildiği, bu aile

ile uyum problemi yaşaması üzerine 5/3/2008 tarihinde Ankara'daki bir çocuk

yuvasına yerleştirildiği, daha sonra yaklaşık iki buçuk yıldır birlikte

yaşadığı anlaşılan Ç. ailesinin yanına verildiği, bu kapsamda, annesinden

yaklaşık üç yaşında ayrılan, bir süre tanımadığı bir aile ile kalan ve sonra

sokağa bırakılan çocuğun devlet koruması altına alındıktan sonra üç farklı aile

ile tanıştırıldığı ve daha sonra kurumsal yanlışlıklardan dolayı bu ailelerden

koptuğu ve en sonunda evlat edindirilmek üzere başka bir aile yanına

yerleştirildiği sonucuna ulaşıldığı ifade edilmiştir. Raporda ayrıca

başvurucunun babası tarafından 12/3/2008 tarihinde çocuğu teslim alma talebiyle

Niğde İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğüne başvurulduğu, çocuğun Ankara'da olduğunun

bildirilmesi üzerine 1/4/2008 tarihinde Ankara İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğüne

müracaat edildiği, Kurum tarafından çocuğun anne babanın rızası aranmadan evlat

edindirme işlemlerinden faydalandırılmasına karar verildiği belirtilerek

talebin reddedildiği tespitlerine yer verilmiştir. Raporun değerlendirme

kısmında, sürece ilişkin olarak edinilen bilgi, görüşme ve izlenimler sonucunda

başvurucunun çocuğu ile hiçbir duygusal bağı olmayan, çocuğunu bir kazanç

kapısı olarak gören ve ondan yararlanmak isteyen bir anne olduğunu düşündürecek

somut bir bulgu ve gözleme rastlanılmadığı, başvurucunun çocuk yetiştirme ve

çocukla bağ kurmaya ilişkin tutum ve düşüncelerinin sağlıklı olduğu, bütün

zihinsel meşguliyetinin çocuğunu yeniden geri alabilmek ve onu büyütebilmek

üzerine olduğu, çocuğuna ve çocuğu ile ilişkisine dair sağlıklı

değerlendirmeler yapabildiği, çocuğu ile ayrı olduğu döneme ilişkin üzgün ve

pişman olduğu, hata ve eksikliklerini kabullendiği, ancak çok yoğun suçluluk

duyguları yaşamadığı, süreçte kendi payını kabullenmekle beraber objektif ve

sağlıklı değerlendirmeler de yapabildiği, geleceğe ilişkin planlarının da

sağlıklı ve gerçekçi olduğu, kaynaklarına uygun biçimde yaşamını yönetebileceği

kanaatine varıldığı, koruma altına alındığı süreçte üç yıl iki aylık takvim

yaşında olduğu anlaşılan çocuğun anne yanından ayrıldığı andan itibaren

yaşadığı sürece bakıldığında tekrar tekrar travmatize

edilmiş bir çocuk olduğunun açıkça görüldüğü, bu durumun Kurum tarafından

çocuğa uygulanan hizmet modeli ve bu modelin uygulanışı esnasında yaşanan

önemli kurumsal yanlışlıklar ve telafi çabalarıyla şiddetlendiği, çocuğun

Kuruma yerleştirildiği andan itibaren sürekli bağlanma ve kopuş yaşamak

durumunda kalarak travmatize olduğu, çocuğun tekrar

tekrar travmatize olmasına neden olan bağlanma ve

kopuş ilişkileri nedeniyle başvurucu ile yeniden kurulacak olan ilişkinin ve

bağın yeni bir travma oluşturacağı düşünülse bile çocuğun kendi varoluşunu anlamaya

çalışırken annesi, babası, geçmişi ve yaşadıklarıyla er geç yüzleşmek zorunda

kalacağı gerçeği gözönünde bulundurulduğunda,

başvurucu ile yaşayacağı yeniden karşılaşma ve yüzleşmenin kaçınılmaz bir

gerçeklik olduğu; çocuğun, annesinin kendisini bırakıp gitmesi nedeniyle

kızgınlık, öfke gibi olumsuz duygular yaşadığı ve onu cezalandırmak istediği,

kendi benliğini sağlıklı oluşturabilmek için annesiyle karşılaşma ve yüzleşmeye

ihtiyaç duyduğunun anlaşıldığı, çok fazla travmatize

olmuş bir çocuk için bu karşılaşma ve yüzleşme ihtiyacından kaçınılması ve bu

gerçekliğin ötelenmesinin çocuğun varoluşu ve kendiyle ilgili sağlıklı bir

bütünleşmeyi yaşayabilmesini engelleyebilecek bir durum olduğu, bu nedenle

çocuğun anne ile karşılaşmasının ve sağlıklı bir şekilde bu ilişkinin

kurulmasının çok önemli ve çocuğun yararına olduğu belirtilmiştir. Sözü edilen

tespitler ışığında raporun sonuç bölümünde, başvurucunun yaşadığı olumsuzluklar

nedeni ile çocuğunu terk edip gitmediği, geçici olarak emanet ettiğinin düşünüldüğü,

sonrasında zorlu yaşam koşullarına rağmen çocuğunu alabilmek için çaba

gösterdiği, bu nedenle başvurucunun çocuğun velayetini almasının uygun

olduğunun düşünüldüğü, velayetin alınması döneminde ise, bu dönem hem başvurucu

hem çocuk hem de çocuğun yanlarında bulunduğu aile açısından sıkıntılı bir

dönem olacağından mutlaka profesyonel psikolojik destek almaları gerektiği,

çocuk ile söz konusu aile arasında şahsi münasebet tesis edilmesinin de uygun

olacağı; söz konusu davanın, başvurucu veya çocuğun yanında bulunduğu aileden

hangisinin koşullarının daha uygun olduğunu kıyaslamak üzerine kurulabilecek ve

bunlar üzerinden değerlendirme yapılabilecek bir dava olmadığı, çocuğun yararı

gözetilerek hem öz annesi hem de iki buçuk yıldır birlikte yaşadığı aile ile

ilişkisinin korunmasının önemli olduğu, çocuğun öncelikle Ç. ailesinin yanında

iken başvurucu ile ilişkisinin yavaş yavaş ve sürece dayalı olarak kurulması

gerektiği ve bu konuda psikologların belirleyeceği plana göre başvurucunun

çocuğun yaşamına girmesinin ve diğer görüşmelerin düzenlenmesinin uygun olacağı

ifade edilmiştir.

18. Yargılama sırasında verilen ara kararıyla, çocuğun evlat

edinilmesi işlemlerinin dava sonuçlanıncaya kadar tedbiren

durdurulmasına karar verilmiştir.

19. Bunun yanı sıra 3/11/2010 tarihli ara kararı ile

başvurucunun çocuk ile her ayın birinci hafta sonu Pazar günü 9.00-15.00

saatleri arasında şahsi ilişki tesisine karar verilmekle birlikte Ankara İl

Sosyal HizmetlerMüdürlüğüne bu hususun temini için

yazılan müzekkereye istinaden gönderilen cevabi yazıda, başvurucu ve yakınları

tarafından çocuğa karşı sevgisiz ve ilgisiz olunması nedeniyle çocuğun koruma

altına alınarak evlat edindirmede anne babanın rızasının alınmamasına

hükmedildiği ve çocuğun iki buçuk yıldır evlat edindirilmek üzere bir ailenin

yanında bulunduğu, yapılan incelemelerde bu aile ve çocuk arasında anne baba ve

çocuk bağının geliştiği, ailesi tarafından terk edilme travmasını yeni atlatan

ve düzenlihayata geçiş sağlayan çocuğun, söz konusu

şahsi ilişki kararının uygulanması hâlinde tekrar travma yaşayacağı ve sosyo psikolojik açıdan telafisi mümkün olmayan zararların

doğacağı bildirilerek söz konusu ara kararının tekrar değerlendirilmesinin

talep edilmesi üzerine 30/11/2010 tarihli ara kararı ile 3/11/2010 tarihli ara

kararından dönülmesine karar verilmiştir.

20. Söz konusu yargılama neticesinde Mahkemece verilen 25/5/2011

tarihli ve E.2008/525, K.2011/479 sayılı karar ile başvurucunun talebi

reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde, çocuğun koruma altına alınarak Kuruma

yerleştirilmesi ve evlat edindirmede anne ve babanın rızasının aranmamasına

ilişkin karar muhtevalarına yer verilmiş ve yargılama sırasında temin edilen

20/7/2009 tarihli inceleme raporu ile 30/11/2010 tarihli psikososyal

değerlendirme raporuna değinilerek dosya içinde mevcut inceleme raporlarında

çocuğun evlat edindirme hizmetlerinden faydalandırıldığı, bu aile yanında

sağlıklı gelişim gösterdiği, aile birlik ve bütünlüğü içinde ilişki

kurulduğunun belirtildiğine, hâl böyle iken çocuğun bu ortamdan alınıp tekrar

gerçek anneye verilmesinin çocuk üzerinde kalıcı olumsuz psikososyal

problemlere ve geri dönüşümü olanaksız travmalara yol açabileceği tespitlerine

yer verilmiştir.

21. İlk derece mahkemesi kararı temyiz edilerek Yargıtay 2.

Hukuk Dairesinin 10/12/2012 tarihli ve E.2011/19472, K.2012/29642 sayılı ilamı

ile bozulmuştur. Bozma ilamının gerekçesinde; çocuk hakkında alınan korumaya ve

evlat edindirme işlemlerinde anne babanın rızasının alınmamasına ilişkin

kararların evrak üzerinden, hasımsız ve başvurucuya tebligat yapılmadan

verildiği, koruma kararı verilmesi ve evlat edindirmede anne babanın rızasının

aranmaması kararlarının çocuğun haklarına yönelik olduğu gibi getirdiği

yükümlülükler ve doğurduğu sonuçlar bakımından da önemli olduğu, çocuğun yasal

temsilcisi olan anne ve babasına davanın yöneltilmesi, gösterdikleri delillerin

toplanması ve sonucu uyarınca karar verilmesi gerektiği, bunun yanısıra 2828 sayılı Kanun'da bu tür davaların evrak

üzerinden incelenerek karar verileceğine ilişkin bir hüküm bulunmadığı, koruma

kararının verildiği tarihin 27/12/2007, evlat edindirmede anne babanın

rızasının aranmaması kararının verildiği tarihin ise 17/3/2008 tarihi olduğu,

4/3/2008 tarihinde çocuğun Ankara'da koruyucu aile yanına yerleştirildiği,

başvurucunun bu durumu öğrenir öğrenmez 13/5/2008 tarihinde Ankara 7. Aile

Mahkemesinde dava açarak çocuğunun kendisine teslimi için yasal girişimlerde

bulunduğu belirtilmiştir. Gerekçede devamla bozma ilamına konu yargılama

sırasında Ankara 7. Aile Mahkemesine yazılan talimatla alınan 30/11/2009

tarihli raporda anne ile kişisel ilişki kurularak uygun ortamın sağlanması ve

çocuğun velayetinin anneye verilmesinin uygun olacağı yönünde görüş

bildirildiği, gerekçede dayanılan daha önceki kararların başvurucuya usulüne uygun

tebligat yapılmadan alınmış olması, çocuğun koruyucu aile yanına

yerleştirilmesinden kısa süre sonra başvurucu tarafından dava açılması ve uzman

bilirkişi heyetinin oluş ve kabule uygun raporu dikkate alındığında koruma

kararının kaldırılarak çocuğun başvurucuya teslimine karar verilmesi gerekirken

yargılamanın kısa sürede bitirilememesi nedeniyle çocuğun koruyucu aile yanında

kaldığı sürenin uzamış olması gerekçe gösterilerek ret hükmü kurulmasının uygun

olmadığı belirtilmiştir.

22. Bozma kararı sonrası Niğde 2. Asliye Hukuk

MahkemesininE.2013/118 sayılı dosyası üzerinde yürütülen yargılamanın 1/4/2013

tarihli celsesinde, çocuğun tedbiren başvurucuya

teslimine karar verilmiştir.

23. Belirtilen ara kararı üzerine başvurucu tarafından Aile ve

Sosyal Politikalar Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğüne verilen 3/4/2013 tarihli

dilekçe ile ilgili ara kararı uyarınca çocuğun yanında bulunduğu aileden

alınarak tarafına teslim edilmesi talep edilmiş, Niğde 2. Asliye Hukuk

Mahkemesinin 23/5/2013 tarihli müzekkeresi ile de ara kararı gereğinin yerine

getirilmesi hususu ilgili kuruma bildirilmiştir.

24. Bozma ilamı sonrası yürütülen yargılama neticesinde Niğde 2.

Asliye Hukuk Mahkemesinin 8/5/2013 tarihli ve E.2013/118, K.2013/318 sayılı

kararı ile Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27/12/2007 tarihli ve

2007/190-196 Değişik İş sayılı koruma kararının kaldırılmasına ve çocuğun

başvurucu anneye teslim edilmesine karar verilmiştir.

25. İlk derece mahkemesi kararı temyiz edilmiş olup Yargıtay 2.

Hukuk Dairesinin 12/6/2014 tarihli ve E.2014/9792, K.2014/13171 sayılı ilamı

ile bozulmuştur. Bozma ilamının gerekçesinde; ilk derece mahkemesi tarafından

bozmaya uyularak karar verilmiş ise de bozmadan sonra Kurum tarafından çocuğun geçici

bakım sözleşmesiyle teslim edildiği aile tarafından bir başka mahkemede evlat

edinme davası açıldığı, evlat edinmeye karar verildiği ve bu kararın henüz

kesinleşmediğinin anlaşıldığı, evlat edinme kararının kesinleşmesi durumunda bu

davada verilen karar üzerinde değiştirici etkiye sahip olacağı, bu nedenle

belirtilen kararın kesinleşmesinin beklenmesi ve neticesine göre karar

verilmesi gerektiği belirtilmiştir.

26. Bozma kararı sonrasında dosya Niğde 2. Asliye Hukuk

Mahkemesinin E.2014/616 sırasına kaydedilmiş olup Niğde Aile Mahkemesinin

faaliyete geçmiş olmasına binaen verilen 21/10/2014 tarihli ve E.2014/616,

K.2014/771 sayılı görevsizlik kararı sonrasında dosyanın Niğde Aile

Mahkemesinin E.2014/717 sırasına kaydı yapılmıştır. İlgili celselerde bozma

ilamında işaret edilen evlat edinme davasına ilişkin Ankara 10. Aile

Mahkemesinin E.2012/1389 sayılı dosyasının sonuçlanmasının beklenilmesine karar

verilmiş olup duruşma 16/3/2016 tarihineertelenmiştir.

27. Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 8/5/2013 tarihli ve

E.2013/118, K.2013/318 sayılı kararı sonrasında, Aile ve Sosyal Politikalar

Bakanlığı tarafından 30/5/2013 tarihinde çocuk hakkında 5395 sayılı Kanun

uyarınca acil koruma kararı verilmesi yönünde talepte bulunulmuş ve talep

dilekçesinde, çocuğu yanında bulunduran aile tarafından Ankara 10. Aile

Mahkemesinin E.2012/1389 sayılı dosyası üzerinde açılan evlat edinme davasında

alınan beyanında çocuk tarafından, hâlihazırda birlikte olduğu aile ile kalmak

istediği, onları anne ve babası olarak gördüğü, gerçek annesini hatırladığı,

annesinin başında sigara söndürdüğünü, kalması için kendisini yanına alan

ailelerden para aldığını ve bir süre sonra kendisini geri istediğini

hatırladığı yönünde beyanda bulunduğu belirtilmiş ve teslimin herhangi yakın

tarihli bir rapor düzenlenmeden yapılmasının çocuğun ruhsal dünyasında ağır bir

travma oluşturacağı ifade edilmiştir. Dosyaya sunulan ve Ankara Aile ve Sosyal

Politikalar Müdürlüğü bünyesinde bulunan sosyal çalışmacı tarafından düzenlenen

30/5/2013 tarihli raporda,Niğde 2. Asliye Hukuk

Mahkemesi tarafından çocuğun anneye teslim edilmesi hususunda gönderilen

müzekkere sonrasında, 29/5/2013 tarihinde çocuğun yanında bulunduğu aileye

gönderilen yazı ile çocuğun teslim edilmesinin talep edildiği, aynı tarihte

çocuğun örselenmeden teslim edilmesinin sağlanması amacıyla ne gibi bir yol

izlenebileceğinin tespiti maksadıyla ilgili Müdürlükte görevli sosyal çalışmacı

ve iki psikoloğun aile ile görüşmeye gittiği, görüşme esnasında ailenin

tedirgin olduğu, çocuğun da götürüleceğinden korktuğu, bu nedenle çocuğun bir

süredir okula devam etmediğinin tespit edildiği, görüşme sürecinde çocuğun

tedirgin ve sessiz olduğu, çocuğa süreç hakkında bilgi verilmeye ve annesine

teslimi sürecinde endişelenmemesi için çocuğu rahatlatma yönünde telkinlerde

bulunulmaya çalışılmak istendiği ancak çocuğun bu durumu hiç bir şekilde

kabullenecek bir yapıda olmadığı, ailesinden ayrılırsa kendisine zarar

vereceğini ifade ettiği belirtilmiş; yapılan tespitler çerçevesinde, çocuğun

annesine teslimi durumunda öncelikli olarak uzman gözetiminde saatlik olarak

görüşmelerinin sağlanması, bu görüşmelerin süre ve içeriğinin çocuğun talebi

doğrultusunda düzenlenmesi ve bu süreçte çocuğun ailenin yanında kalmasının

çocuk odaklı yaklaşıma uygun olacağı ifade edilmiştir. Uzman psikolog

tarafından hazırlanan aynı tarihli görüşme raporunda da çocuğun davranışları

ile ilgili benzer tespitlere yer verilmiş ve çocuğun, başka bir aileye ya da

kuruluşa alınması hâlinde kaçarak yanında bulunduğu ailesine döneceğini, Kurumda

kalsa bile kesinlikle annesine dönmek istemediğini beyan ettiği belirtilmiştir.

İlgili talep Ankara 3. Çocuk Mahkemesinin 31/5/2013 tarihli ve 2013/126 Tedbir

Talep sayılı kararı ile kabul edilerek 5395 sayılı Kanun'un 9. maddesinin (1)

ve (2) numaralı fıkraları uyarınca otuz gün süre ile sınırlı olarak çocuğun

acil koruma altına alınmasına karar verilmiştir. Karar gerekçesinde, başvurucununNiğde Sulh Ceza Mahkemesinin 15/1/2009 tarihli

kararı ile çocuğunu terk etme suçundan mahkûmiyetine hükmedildiği, bunun yanı

sıra Ankara 6. Aile Mahkemesinin 9/7/2012 tarihli kararı ile başvurucunun

çocuğa iki ay süre ile yaklaşmamasına karar verildiği ve dosya kapsamından

başvurucunun çeşitli illerde lokantalarda servis elemanı olarak ve mutfak

kısmında çalıştığının, bu nedenle sürekli olarak bir yerde yerleşmediğinin ve

sık sık iş değiştirdiğinin belirlendiği tespitlerine yer verilmiştir. Gerekçede

ayrıca, çocuğun küçük yaşta eziyet gördüğü ve bu hâlde sokağa terk edildiği,

Kuruma geldiğinde nüfus kaydının dahi yapılmamış olması nedeniyle Kurumun

talebi üzerine nüfus kaydının yapıldığı, hakkında koruma kararı ve sağlık

tedbirine hükmedilerek yaşadığı travma nedeniyle tedavi gördüğü, evlat

edindirilmek üzere kaldığı ailenin yanında okula başladığı ve dosyada mevcut sosyal

inceleme raporlarına göre düzenli bir aile hayatına kavuştuğu, başvurucunun

kendisini alma girişimi nedeniyle psikolojik travma yaşadığı, özel bir

psikiyatri merkezi tarafından düzenlenen 16/4/2013 ve 18/4/2013 tarihli

raporlarla da belirtilen hususun tevsik edildiği, 30/5/2013 tarihli rapor

içeriği de dikkate alındığında çocuğun başvurucuya tesliminin telafisi güç

psikolojik bir travmaya yol açabileceği ve bu kapsamda çocuğun başvurucuya

tesliminin yararına olmayacağı, uygun bir sosyal çözüm bulunana kadar çocuğun

acil koruma altına alınmasının uygun olacağı belirtilmiştir.

28. Belirtilen koruma kararına karşı başvurucu tarafından itiraz

edilmiş ve itiraz dilekçesinde diğer itiraz ve iddiaların yanı sıra

başvurucunun çocukla görüştürülmediği, Kurumda kaldığı süreçte bir aileden

alınıp diğerine verilmek suretiyle altı aile değiştirdiği ve travma üstüne

travma yaşadığı, Kurum yetkililerinin çocuğu yanlarına alan ailelere verdiği

yanlış bilgiler nedeniyle çocuğun, annesi tarafından 2008 yılından beri kendisine

kavuşmak için verilen hukuk mücadelesini bilmeden annesine tepkili olarak

büyüdüğü ifade edilmiştir. Söz konusu itiraz, Ankara 1. Çocuk Mahkemesinin

17/6/2013 tarihli ve 2013/33 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiştir.

29. 4/6/2013 tarihinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı

Ankara İl Müdürlüğü bünyesinde gerçekleştirilen evlat edinme komisyon

toplantısına ilişkin tutanakta; toplantının, acil koruma kararı sürecinde

çocuğun hâlihazırda bulunduğu aile yanından alınıp alınmaması ve ne gibi işlemler

gerçekleştirilmesi gerektiğinin değerlendirilmesi amacıyla yapıldığı

belirtilmiş, çocuğun 4/3/2008 tarihinden beri belirtilen ailenin yanında

kaldığı, koruma kararının kaldırılmasına ilişkin dava dosyasına sunulan

30/11/2010 tarihli raporun annenin ikamet adresinde sosyal inceleme yapılmadan

gerçekleştirildiği, raporun tanzim tarihinin üzerinden uzun süre geçmesi

nedeniyle güncelliğini yitirdiği, annenin ikametinde sosyal inceleme

gerçekleştirilerek çocuk ile ilişki sürecinde karşılaşabileceği muhtemel problemlerin

üstesinden gelebilme düzeyinin ve yaşanılan çevre ile ev koşullarının çocuğun

sağlıklı gelişimi için yeterli olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiği,

çocuğun süreç içerisinde annesi ile uzman gözetiminde saatlik olarak

görüştürülmesinin sağlanması ve bu görüşmelerin süre ve içeriğinin çocuğun

talebi doğrultusunda düzenlenmesi gerektiği, bu süreçte çocuğun ailenin yanında

kalmasının uygun olacağı, ayrıca çocuk hakkında 2828 sayılı Kanun'un 22.

maddesi gereğince koruma kararı talep edilmesinin ve evlat edinme sürecinde

yaşanan gelişmeler nedeniyle koruyucu aile modeline geçiş sağlanması için

çalışma yapılmasının uygun olduğu ifade edilmiştir.

30. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğü

tarafından 19/6/2013 tarihinde, acil koruma kararı sürecinde çocuğun aile

yanından alınıp alınmaması ve ne gibi işlemler gerçekleştirilmesi gerektiğinin

değerlendirilmesi amacıyla meslek gruplarından oluşan bir komisyon toplandığı

ve çocuk hakkında 2828 sayılı Kanun'un 22. maddesi gereğince koruma kararı

talep edilmesi ile çocuk hakkında uygun olacak şekilde sosyal hizmet

modellerinin belirlenmesinin uygun olacağı kanaatine varıldığı belirtilerek

2828 sayılı Kanun'un 22. maddesi gereğince koruma kararı talep edilmesi

üzerine, Ankara 3. Çocuk Mahkemesinin 26/6/2013 tarihli ve 2013/126 Tedbir

Talep sayılı kararı ile 2828 sayılı Kanun'un 22. maddesi uyarınca çocuğun

koruma altına alınmasınakarar verilmiştir. Karar

gerekçesinde, Ankara 3. Çocuk Mahkemesinin 31/5/2013 tarihli ve 2013/126 Tedbir

Talep sayılı karar gerekçesinde yer verilen hususlar aynen tekrar edilmiştir.

31. Karara karşı başvurucu tarafından yapılan itiraz, Ankara 1.

Çocuk Mahkemesinin 10/7/2013 tarihli ve 2013/38 Değişik İş sayılı kararı ile

reddedilmiştir.

32. Ret kararı başvurucu vekiline 22/7/2013 tarihinde tebliğ

edilmiş olup 21/8/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.

33. Belirtilen yargısal süreçlerin yanısıra

çocuğun anne tarafından emanet edildiği ancak bir süre sonra çocuğu terk ettiği

belirtilen şahıs ile anne hakkında, çocuğu terk etme suçu kapsamında yürütülen

yargılama neticesinde, Niğde Sulh Ceza Mahkemesinin 15/1/2009 tarihli kararı

ile başvurucu ve diğer sanık hakkındaöngörülen

hürriyeti bağlayıcı ceza bağlamında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına

karar verilmiştir.

34. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Hukuk Müşavirliği

tarafından Anayasa Mahkemesine hitaben gönderilen 2/5/2014 tarihli yazıda;

Ankara 10. Aile Mahkemesinin E.2012/1389 sırasına kayden

yürütülen evlat edinme davası neticesinde 30/12/2013 tarihli kararla çocuğun

yanında kaldığı aile tarafından evlat edinilmesine karar verildiği belirtilmiş,

ayrıca 12/7/2013 tarihli Koruyucu Aile Sözleşmesi ile koruyucu aile modeline

geçiş yapılarak bu hizmetten yararlandırılan çocuk için, başvurucu annenin görüşme

talebine istinaden 8/1/2014 tarihinde İl Müdürlüğünde görüşme planlandığı,

ancak İl Müdürlüğüne gelmek istemeyen ve görüşmeyi reddeden çocuğun ağlayarak

tepki verdiği, annesi ile görüşmeyi şiddetle reddettiği, bu nedenle görüşmenin

gerçekleştirilemediği ifade edilmiş ve yazı ekinde sürece ilişkin diğer evrakla

birlikte, çocuğun anneye teslimi hâlinde çocuğu nasıl bir hayat beklediği

bilinmemekle beraber daha önce yaşadığı ayrılık travmasından daha büyük bir

sorunla karşı karşıya kalacağı tespitlerine yer verilen 24/4/2014 tarihli

sosyal çalışmacı raporu ibraz edilmiştir.

B. İlgili Hukuk

35. 4721 sayılı Kanun’un “Koruma

önlemleri” başlıklı 346. maddesi şöyledir:

“Aşağıdaki hâllerde ana ve babadan birinin rızası aranmaz:

1. Kim olduğu veya uzun süreden beri nerede oturduğu bilinmiyorsa veya

ayırt etme gücünden sürekli olarak yoksun bulunuyorsa,

2. Küçüğe karşı özen yükümlülüğünü yeterince yerinegetirmiyorsa.”

36. 4721 sayılı Kanun’un “Koşulları”başlıklı 311.

maddesi şöyledir:

“Küçük, gelecekte evlât edinilmek amacıyla bir kuruma yerleştirilir ve

ana ve babadan birinin rızası eksik olursa, evlât edinenin veya evlât edinmede

aracılık yapan kurumun istemi üzerine ve kural olarak küçüğün

yerleştirilmesinden önce, onun oturduğu yer mahkemesi bu rızanın aranıp

aranmamasına karar verir.

Diğer hâllerde,bu

konudaki karar evlât edinme işlemleri sırasında verilir.

Ana ve babadan birinin küçüğe karşı özen

yükümlülüğünü yeterince yerine getirmemesi sebebiyle rızasının aranmaması hâlinde,

bu konudaki karar kendisine yazılı olarak bildirilir.”

37. 4721 sayılı Kanun’un “Karar”

başlıklı 312. maddesi şöyledir:

“Çocuğun menfaati ve gelişmesi tehlikeye düştüğü takdirde, ana ve baba

duruma çare bulamaz veya buna güçleri yetmezse hâkim, çocuğun korunması için

uygun önlemleri alır.”

38. 4721 sayılı Kanun’un “Çocukları

yerleştirilmesi”başlıklı 347. maddesi şöyledir:

“Çocuğun bedensel ve zihinsel gelişmesi tehlikede bulunur veya çocuk

manen terk edilmiş hâlde kalırsa hâkim, çocuğu ana ve babadan alarak bir aile

yanına veya bir kuruma yerleştirebilir.

Çocuğun aile içinde kalması ailenin huzurunu onlardan katlanmaları

beklenemeyecek derecede bozuyorsa ve durumun gereklerine göre başka çare de

kalmamışsa, ana ve baba veya çocuğun istemi üzerine hâkim aynı önlemleri

alabilir.

Ana ve baba ile çocuğun ödeme gücü yoksa bu önlemlerin gerektirdiği

giderler Devletçe karşılanır.

Nafakaya ilişkin hükümler saklıdır.”

39. 2828 sayılı Kanun’un “Koruma

kararı” başlıklı 22. maddesi şöyledir:

“Korunmaya muhtaç çocukların reşit oluncaya kadar bu Kanun hükümlerine

göre Kurumca kurulan sosyal hizmet kuruluşlarında bakılıp yetiştirilmeleri ve

bir meslek sahibi edilmeleri hususundaki gerekli tedbir kararı yetkili ve

görevli mahkemece alınır. Bu karar için gerekli belgeler Kurumca düzenlenir ve

ilgili mahkemeye gönderilir.

Haklarında derhal korunma tedbiri alınmasında zorunluluk görülen çocuklar

mahkeme kararı alınıncaya kadar, bu Kanuna göre kurulmuş kuruluşlarda veya aile

yanında mahalli mülki amirin onayı alınmak suretiyle bakım altına alınır.”

40. 5395 sayılı Kanun’un “Amaç”

başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“Bu Kanunun amacı, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen

çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına

ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir.”

41. 5395 sayılı Kanun’un “Tanımlar”

başlıklı 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinin (1) numaralı alt

bendi şöyledir:

“(1) Bu Kanunun uygulanmasında;

a) …

1. Korunma ihtiyacı olan çocuk: Bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve

duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya istismar

edilen ya da suç mağduru çocuğu,

…

İfade eder.”

42. 5395 sayılı Kanun’un “Temel

ilkeler” başlıklı 4. maddesi şöyledir:

“(1) Bu Kanunun uygulanmasında, çocuğun haklarının korunması amacıyla;

a) Çocuğun yaşama, gelişme, korunma ve katılım haklarının güvence

altına alınması,

b) Çocuğun yarar ve esenliğinin gözetilmesi,

c) Çocuk ve ailesinin herhangi bir nedenle ayrımcılığa tâbi

tutulmaması,

d) Çocuk ve ailesi bilgilendirilmek suretiyle karar sürecine

katılımlarının sağlanması,

e) Çocuğun, ailesinin, ilgililerin, kamu kurumlarının ve sivil toplum

kuruluşlarının işbirliği içinde çalışmaları,

f) İnsan haklarına dayalı, adil, etkili ve süratli bir usûl izlenmesi,

g) Soruşturma ve kovuşturma sürecinde çocuğun durumuna uygun özel

ihtimam gösterilmesi,

h) Kararların alınmasında ve uygulanmasında, çocuğun yaşına ve

gelişimine uygun eğitimini ve öğrenimini, kişiliğini ve toplumsal sorumluluğunu

geliştirmesinin desteklenmesi,

i) Çocuklar hakkında özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirler ile hapis cezasına

en son çare olarak başvurulması,

j) Tedbir kararı verilirken kurumda bakım ve kurumda tutmanın son çare

olarak görülmesi, kararların verilmesinde ve uygulanmasında toplumsal

sorumluluğun paylaşılmasının sağlanması,

k) Çocukların bakılıp gözetildiği, tedbir kararlarının uygulandığı

kurumlarda yetişkinlerden ayrı tutulmaları,

l) Çocuklar hakkında yürütülen işlemlerde, yargılama ve kararların

yerine getirilmesinde kimliğinin başkaları tarafından belirlenememesine yönelik

önlemler alınması,

İlkeleri gözetilir.”

43. 5395 sayılı Kanun’un “Koruyucu

ve destekleyici tedbirler” başlıklı 5. maddesi şöyledir:

“(1) Koruyucu ve destekleyici tedbirler, çocuğun öncelikle kendi aile

ortamında korunmasını sağlamaya yönelik danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve

barınma konularında alınacak tedbirlerdir. Bunlardan;

a) Danışmanlık tedbiri, çocuğun bakımından sorumlu olan kimselere çocuk

yetiştirme konusunda; çocuklara da eğitim ve gelişimleri ile ilgili

sorunlarının çözümünde yol göstermeye,

b) Eğitim tedbiri, çocuğun bir eğitim kurumuna gündüzlü veya yatılı olarak

devamına; iş ve meslek edinmesi amacıyla bir meslek veya sanat edinme kursuna

gitmesine veya meslek sahibi bir ustanın yanına yahut kamuya ya da özel sektöre

ait işyerlerine yerleştirilmesine,

c) Bakım tedbiri, çocuğun bakımından sorumlu olan kimsenin herhangi bir

nedenle görevini yerine getirememesi hâlinde, çocuğun resmî veya özel bakım

yurdu ya da koruyucu aile hizmetlerinden yararlandırılması veya bu kurumlara

yerleştirilmesine,

d) Sağlık tedbiri, çocuğun fiziksel ve ruhsal sağlığının korunması ve

tedavisi için gerekli geçici veya sürekli tıbbî bakım ve rehabilitasyonuna,

bağımlılık yapan maddeleri kullananların tedavilerinin yapılmasına,

e) Barınma tedbiri, barınma yeri olmayan çocuklu kimselere veya hayatı

tehlikede olan hamile kadınlara uygun barınma yeri sağlamaya,

Yönelik tedbirdir.

(2) Hakkında, birinci fıkranın (e) bendinde tanımlanan barınma tedbiri

uygulanan kimselerin, talepleri hâlinde kimlikleri ve adresleri gizli tutulur.

(3) Tehlike altında bulunmadığının tespiti ya da tehlike altında

bulunmakla birlikte veli veya vasisinin ya da bakım ve gözetiminden sorumlu

kimsenin desteklenmesi suretiyle tehlikenin bertaraf edileceğinin anlaşılması

hâlinde; çocuk, bu kişilere teslim edilir. Bu fıkranın uygulanmasında, çocuk

hakkında birinci fıkrada belirtilen tedbirlerden birisine de karar

verilebilir.”

44. 5395 sayılı Kanun’un “Kuruma

başvuru” başlıklı 6. maddesi şöyledir:

“(1) Adlî ve idarî merciler, kolluk görevlileri, sağlık ve eğitim

kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, korunma ihtiyacı olan çocuğu Sosyal

Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna bildirmekle yükümlüdür. Çocuk ile çocuğun

bakımından sorumlu kimseler çocuğun korunma altına alınması amacıyla Sosyal

Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna başvurabilir.

2) Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu kendisine bildirilen

olaylarla ilgili olarak gerekli araştırmayı derhâl yapar.”

45. 5395 sayılı Kanun’un “Koruyucu

ve destekleyici tedbir kararı alınması” başlıklı 7. maddesi

şöyledir:

“(1) Çocuklar hakkında koruyucu ve destekleyici tedbir kararı; çocuğun

anası, babası, vasisi, bakım ve gözetiminden sorumlu kimse, Sosyal Hizmetler ve

Çocuk Esirgeme Kurumu ve Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re'sen çocuk hâkimi tarafından alınabilir.

(2) Tedbir kararı verilmeden önce çocuk hakkında sosyal inceleme

yaptırılabilir.

(3) Tedbirin türü kararda gösterilir. Bir veya birden fazla tedbire

karar verilebilir.

(4) Hâkim, hakkında koruyucu ve destekleyici tedbire karar verdiği

çocuğun denetim altına alınmasına da karar verebilir.

(5) Hâkim, çocuğun gelişimini göz önünde bulundurarak koruyucu ve

destekleyici tedbirin kaldırılmasına veya değiştirilmesine karar verebilir. Bu

karar acele hâllerde, çocuğun bulunduğu yer hâkimi tarafından da verilebilir.

Ancak bu durumda karar, önceki kararı alan hâkim veya mahkemeye bildirilir.

(6) Tedbirin uygulanması, onsekiz yaşın

doldurulmasıyla kendiliğinden sona erer. Ancak hâkim, eğitim ve öğrenimine devam

edebilmesi için ve rızası alınmak suretiyle tedbirin uygulanmasına belli bir

süre daha devam edilmesine karar verebilir.

(7) Mahkeme, korunma ihtiyacı olan çocuk hakkında, koruyucu ve

destekleyici tedbir kararının yanında 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk

Medenî Kanunu hükümlerine göre velayet, vesayet, kayyım, nafaka ve kişisel

ilişki kurulması hususlarında da karar vermeye yetkilidir.”

46. 5395 sayılı Kanun’un “Acil

koruma kararı alınması” başlıklı 9. maddesi şöyledir:

“(1) Derhâl korunma altına alınmasını gerektiren bir durumun varlığı

hâlinde çocuk, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından bakım ve

gözetim altına alındıktan sonra acil korunma kararının alınması için Kurum

tarafından çocuğun Kuruma geldiği tarihten itibaren en geç beş gün içinde çocuk

hâkimine müracaat edilir. Hâkim tarafından, üç gün içinde talep hakkında karar

verilir. Hâkim, çocuğun bulunduğu yerin gizli tutulmasına ve gerektiğinde

kişisel ilişkinin tesisine karar verebilir.

(2) Acil korunma kararı en fazla otuz günlük süre ile sınırlı olmak

üzere verilebilir. Bu süre içinde Kurumca çocuk hakkında sosyal inceleme

yapılır. Kurum, yaptığı inceleme sonucunda, tedbir kararı alınmasının

gerekmediği sonucuna varırsa bu yöndeki görüşünü ve sağlayacağı hizmetleri

hâkime bildirir. Çocuğun, ailesine teslim edilip edilmeyeceğine veya uygun

görülen başkaca bir tedbire hâkim tarafından karar verilir.

(3) Kurum, çocuk hakkında tedbir kararı alınması gerektiği sonucuna

varırsa hâkimden koruyucu ve destekleyici tedbir kararı verilmesini talep

eder.”

47. 5395 sayılı Kanun’un “Bakım

ve barınma kararlarının yerine getirilmesi” başlıklı 10. maddesi

şöyledir:

“Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından, kendisine

intikal eden olaylarda gerekli önlemler derhâl alınarak çocuk, resmî veya özel

kuruluşlara yerleştirilir.”

48. Türkiye açısından 14/10/1990 tarihinde imzalanan ve

27/1/1995 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak

yürürlüğe giren 20/11/1989 tarihli Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 3. maddesi

şöyledir:

“(1)Kamusal ya da özel sosyal yardım

kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından

yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararı temel

düşüncedir.

(2)Taraf Devletler, çocuğun ana–babasının,

vasilerinin ya da kendisinden hukuken sorumlu olan diğer kişilerin hak ve

ödevlerini de gözönünde tutarak, esenliği için

gerekli bakım ve korumayı sağlamayı üstlenirler ve bu amaçla tüm uygun yasal ve

idari önlemleri alırlar.

(3)Taraf Devletler, çocukların bakımı veya

korunmasından sorumlu kurumların, hizmet ve faaliyetlerin özellikle güvenlik,

sağlık, personel sayısı ve uygunluğu ve yönetimin yeterliliği açısından,

yetkili makamlarca konulan ölçülere uymalarını taahhüt ederler.”

49. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 9. maddesinin ilgili

fıkraları şöyledir:

“(1)Yetkili makamlar uygulanabilir yasa ve

usullere göre ve temyiz yolu açık olarak, ayrılığın çocuğun yüksek yararına

olduğu yolunda karar vermedikçe, Taraf Devletler, çocuğun; ana–babasından,

onların rızası dışında ayrılmamasını güvence altına alırlar. Ancak, ana–babası

tarafından çocuğun kötü muameleye maruz bırakılması ya da ihmâl edilmesi

durumlarında ya da ana–babanın birbirinden ayrı yaşaması nedeniyle çocuğun

ikametgâhının belirlenmesi amacıyla karara varılması gerektiğinde, bu tür bir

ayrılık kararı verilebilir.

(2)Bu maddenin birinci fıkrası uyarınca

girişilen her işlemde, ilgili bütün taraflara işleme katılma ve görüşlerini

bildirme olanağı tanınır.

(3)Taraf Devletler, ana–babasından veya

bunlardan birinden ayrılmasına karar verilen çocuğun, kendi yüksek yararına

aykırı olmadıkça, anababanın ikisiyle de düzenli bir

biçimde kişisel ilişki kurma ve doğrudan görüşme hakkına saygı gösterirler.”

50. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 12. maddesi şöyledir:

“(1)Taraf Devletler, görüşlerini oluşturma

yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe

ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun

olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar.

(2)Bu amaçla, çocuğu etkileyen herhangi bir

adli veya idari kovuşturmada çocuğun ya doğrudan doğruya veya bir temsilci ya

da uygun bir makam yoluyla dinlenilmesi fırsatı, ulusal yasanın usule ilişkin

kurallarına uygun olarak çocuğa, özellikle sağlanacaktır.”

51. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 18. maddesi şöyledir:

“(1) Taraf Devletler, çocuğun yetiştirilmesinde ve gelişmesinin

sağlanmasında ana–babanın birlikte sorumluluk taşıdıkları ilkesinin tanınması

için her türlü çabayı gösterirler. Çocuğun yetiştirilmesi ve geliştirilmesi

sorumluluğu ilk önce ana–babaya ya da durum gerektiriyorsa yasal vasilere

düşer. Bu kişiler herşeyden önce çocuğun yüksek

yararını gözönünde tutarak hareket ederler.

(2)Bu Sözleşme’de

belirtilen hakların güvence altına alınması ve geliştirilmesi için Taraf

Devletler, çocuğun yetiştirilmesi konusundaki sorumluluklarını kullanmada

ana–baba ve yasal vasilerin durumlarına uygun yardım yapar ve çocukların bakımı

ile görevli kuruluşların, faaliyetlerin ve hizmetlerin gelişmesini sağlarlar.

(3)Taraf Devletler, çalışan ana–babanın, çocuk

bakım hizmet ve tesislerinden, çocuklarının da bu hizmet ve tesislerden

yararlanma hakkını sağlamak için uygun olan her türlü önlemi alırlar.”

52. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 19. maddesi şöyledir:

“(1)Bu Sözleşme’ye

Taraf Devletler, çocuğun ana–babasının ya da onlardan yalnızca birinin, yasal

vasi veya vasilerinin ya da bakımını üstlenen herhangi bir kişinin yanında iken

bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet veya suistimale,

ihmal ya da ihmalkâr muameleye, ırza geçme dahil her türlü istismar ve kötü

muameleye karşı korunması için; yasal, idari, toplumsal, eğitsel bütün

önlemleri alırlar.

(2)Bu tür koruyucu önlemler; burada

tanımlanmış olan çocuklara kötü muamele olaylarının önlenmesi, belirlenmesi,

bildirilmesi, yetkili makama havale edilmesi, soruşturulması, tedavisi ve

izlenmesi için gerekli başkaca yöntemleri ve uygun olduğu takdirde adliyenin

işe el koyması olduğu kadar durumun gereklerine göre çocuğa ve onun bakımını

üstlenen kişilere, gereken desteği sağlamak amacı ile sosyal programların

düzenlenmesi için etkin usulleri de içermelidir.”

53. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 20. maddesi şöyledir:

“(1)Geçici ve sürekli olarak aile çevresinden

yoksun kalan veya kendi yararına olarak bu ortamda bırakılması kabul edilmeyen

her çocuk, Devletten özel koruma ve yardım görme hakkına sahip olacaktır.

(2)Taraf Devletler bu durumdaki bir çocuk için

kendi ulusal yasalarına göre, uygun olan bakımı sağlayacaklardır.

(3)Bu tür bakım, başkaca benzerleri yanında. bakıcı aile yanına verme, İslâm Hukukunda kefalet (kafalah), evlât edinme ya da gerekiyorsa çocuk bakımı amacı

güden uygun kuruluşlara yerleştirmeyi de içerir. Çözümler düşünülürken, çocuğun

yetiştirilmesinde sürekliliğin korunmasına ve çocuğun etnik, dinsel, kültürel

ve dil kimliğine gereken saygı gösterilecektir.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

54. Mahkemenin 9/3/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

55. Başvurucu; çocuğu hakkındaki koruma kararının kaldırılması

talebiyle açtığı davanın makul sürede sonuçlandırılmadığını, mahkemece verilen

çocuğun kendisine teslim edilmesine dair tedbir kararı ve nihai karar gereğinin

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı görevlilerince yerine getirilmediğini,

ayrıca Kurum tarafından yapılan koruyucu ve destekleyici tedbir talebini içeren

başvurunun incelemesinin duruşmasız yapıldığını, bu kapsamda delil ibraz etme

ve savunma hakkı ile silahların eşitliği ilkelerinin ihlal edildiğini, ayrıca

belirtilen tedbir talebinin değerlendirilmesinde talep sahibi Kurum bünyesinde

görev yapan uzman raporunun da esas alındığını, tedbir talebinin kabulüne dair

karar ile bu karara yapılan itiraz üzerine verilen kararın yeterli gerekçe

ihtiva etmediğini, ayrıca belirtilen karar için kanun yolu olarak temyiz değil

sadece itiraz imkânı tanınması suretiyle mahkemeye erişim ve etkili başvuru

hakkının engellendiğini, belirtilen tüm bu süreçlerde ve özellikle Kurum

tarafından çocuğun kendisine teslim edilmesine dair mahkeme kararlarının yerine

getirilmemesi nedeniyle çocuğu ile görüşme imkânının elinden alındığını

belirterek Anayasa’nın 20., 36. ve 40. maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal

edildiğini iddia etmiştir.

B. Değerlendirme

56. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu tarafından Anayasa’nın 10., 13.,

20., 35. ve 36. maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiği iddia edilmiş

olmakla beraber ihlal iddialarının mahiyeti gereği, başvurunun aile hayatına

saygı hakkı ve makul sürede yargılanma hakkı kapsamında incelenmesi uygun

görülmüştür.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

57. Başvurunun incelenmesi neticesinde açıkça dayanaktan yoksun

olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden

de bulunmadığı anlaşıldığından kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi

gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Aile Hayatına Saygı Hakkının İhlal

Edildiğine İlişkin İddia

58. Başvurucu anne, hakkındaki koruma kararı kaldırılarak

kendisine teslimine karar verilen çocuğunun ilgili makamlarca kendisine teslim

edilmediğini ve görüşme imkânı verilmediğini, belirtilen teslim kararını

takiben verilen koruma kararlarına ilişkin yargısal süreçlere uygun şekilde

katılımının temin edilmediğini ve verilen kararların yeterli gerekçe ihtiva

etmediğini belirterek Anayasa’nın 20. maddesinde tanımlanan hakkının ihlal

edildiğini iddia etmiştir.

59. Bakanlık görüş yazısında, adil yargılanma hakkı kapsamındaki

iddialara ilişkin olarak yargı kararlarının yerine getirilmesinin adil

yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçası olduğu; somut olayda ise idarenin,

çocuğun devlet koruması altında olması cihetiyle o sırada anneye teslim

edilmesini, ilgili kanunda yer alan tedbir alınması gerekli “acele durum” olarak nitelendirdiği ve

bunun gereği olarak yine bir yargı organından geçici koruma tedbiri talep

ettiği, aile hayatına saygı hakkının ihlali iddiasına ilişkin olarak ise

müdahalenin ihlal teşkil etmemesi için kanunilik ve meşru amaç unsurlarını

taşıması ve demokratik toplumda zorunluluk şartının gerçekleşmesinin zaruri

olduğu; aile yaşamına yönelik bir tasarrufun aile yaşamının sürdürülmesi veya

aile bağlarının geliştirilmesini önlemek suretiyle aile yaşamına bir müdahale

oluşturup oluşturmadığının incelenmesi gerektiği; bu bağlamda Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından sürekli olarak Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 8. maddesinin, ebeveynin çocukları ile biraraya gelmelerine imkân verecek tedbirlerin alınmasına

ilişkin bir hakkı ve ulusal makamlar için de bu tür bir harekette bulunma

yükümlülüğü içerdiği görüşünün dile getirildiği bildirilmiştir. Somut olayda,

başvurucu her ne kadar çocuğu ile kişisel bir ilişki kurmak değil, çocuğunun

velayetini tamamen almayı amaçlayan girişimlerde bulunmuşsa da şikâyet ettiği

konunun aile yaşamının korunması ile ilgili olduğunun açık olduğu, buna

karşılık devletin pozitif yükümlülüklerinin sadece anne için geçerli olmayıp

henüz kendisini idare edemeyecek yaşta bulunan küçük bir çocuğun korunup

kollanmasını da gerektirdiği, somut olayda çocuğun annesinin velayeti altında

değil, devletin koruması ve vesayeti altında olduğu; başka bir deyişle

devletin, bir annenin çocuğu ile kişisel ilişki kurabilmesinden ne kadar

sorumlu ise aynı şekilde bir çocuğun bedensel ve ruhsal gelişimi ve geleceği

için alınması gereken tedbirler konusunda da aynı ağırlıkta sorumlu olduğu, bu

sorumluluk doğrudan kamu menfaati ile ilgili olduğundan 5395 sayılı Kanun başta

olmak üzere ulusal mevzuat ve uluslararası mevzuatta, devletin çocuklar

konusunda alabileceği tedbirlerin geniş olarak yer aldığı ifade edilmiştir.

i. Genel İlkeler

60. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011

tarihli ve 6216 Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında

Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası hükümlerine göre Anayasa

Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının incelenebilmesi için kamu

gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen hakkın Anayasa’da güvence altına

alınmış olmasının yanı sıra Sözleşme ve Türkiye’nin taraf olduğu ek

protokollerinin kapsamına girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle Anayasa ve

Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren

başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün değildir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, §

18).

61. Anayasa’nın “Özel hayatın

gizliliği” kenar başlıklı 20. maddesi şöyledir:

“Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme

hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.

Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık

ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması

sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim

kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan

hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin

üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili

merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin

onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz

saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar.

Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına

sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında

bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini

talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de

kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık

rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller

kanunla düzenlenir.”

62. Anayasa’nın “Ailenin

korunması ve çocuk hakları” kenar başlıklı 41. maddesi şöyledir:

“Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.

Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların

korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için

gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.

Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça

aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme

hakkına sahiptir.

Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu

tedbirleri alır.”

63. Sözleşme’nin “Özel ve

aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı 8. maddesi şöyledir:

“(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı

gösterilmesi hakkına sahiptir.

(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak

müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu

güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin

önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin

korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”

64. Aile yaşamına saygı hakkı, Anayasa’nın 20. maddesinin

birinci fıkrasında güvence altına alınmıştır. Madde gerekçesi de dikkate

alındığında resmî makamların özel hayata ve aile hayatına müdahale edememesi

ile kişinin ferdî ve aile hayatını kendi anladığı gibi düzenleyip yaşayabilmesi

gereğine işaret edildiği görülmekte olup söz konusu düzenleme Sözleşme’nin 8.

maddesi çerçevesinde korunan aile yaşamına saygı hakkının Anayasa’daki

karşılığını oluşturmaktadır. Ayrıca Anayasa’nın 41. maddesinin, Anayasa’nın

bütünselliği ilkesi gereği, özellikle aile yaşamına saygı hakkına ilişkin

pozitif yükümlülüklerin değerlendirilmesi bağlamında göz nünde bulundurulması

gerektiği açıktır (Murat Atılgan,

B. No: 2013/9047, 7/5/2015, § 22; Marcus Frank Cerny, (GK), B. No: 2013/5126, 2/7/2015, § 36).

65. Aile yaşamındaki temel ilişkiler, kadın ve erkek ile ebeveyn

ve çocuk arasındaki ilişkilerdir. Resmî evlilik birlikleri kural olarak aile

hayatı kapsamında güvence altına alınmakta olup evlilik içinde doğan çocuklar

kendiliğinden evlilik birliğinin bir parçası sayılırlar. Somut başvuru

açısından ise doğumundan itibaren başvurucu anne ile çocuk arasında belirli

süre devam eden bir ilişkinin söz konusu olduğu, akabinde çocuğun kamu

korumasına alındığı fakat devam eden süreçte başvurucu annenin çocuğa ilişkin

koruma kararının kaldırılması ve velayetin gerektirdiği yetki ve

sorumlulukların üstlenilmesi hususunda süregelen bir çaba içerisinde bulunduğu,

bu kapsamda başvurucunun doğal anne olması hasebiyle başvurucu ve çocuk

arasında hukuki anlamda bir soybağı bulunduğu gibi

aile hayatının tesisi açısından önem arz eden kişisel bağın da fiilen mevcut

olduğu görülmekte olup başvurucu anne ile çocuğu arasındaki söz konusu ilişki

aile yaşamının kurulması için yeterlidir.

66. Aile yaşamının temel unsuru, aile ilişkilerinin normal bir

şekilde gelişebilmesi ve bu bağlamda aile fertlerinin birlikte yaşama hakkıdır.

Bu hakkın kapsamının, aile yaşamına saygı yükümlülüğünden ayrı düşünülmesi

mümkün değildir (Murat Atılgan, §

24; Marcus Frank Cerny, §

38).

67. Ebeveyn ile çocukların birlikte yaşama istekleri aile

yaşamının vazgeçilmez bir unsuru olup çocuğun herhangi bir nedenle kamu

koruması altına alınmış olması, aile yaşamını ortadan kaldırmaz. Ebeveyn ve

çocuk arasındaki aile yaşamının, anne ve babanın birlikte yaşamamaları veya

ortak yaşama son vermeleri veya çocuğun kamu koruması altına alınması

sonrasında da devam edeceği açık olup anne babanın ve çocuğun aile yaşamlarına

saygı hakkı, belirtilen durumlarda ailenin yeniden birleştirilmesine yönelik

tedbirleri de içermektedir (Murat Atılgan,

§ 25; Marcus Frank Cerny, §

39. Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Olsson/İsveç, B. No: 10465/83, 24/3/1988, § 59; B./Birleşik Krallık, B. No: 9840/82,

8/7/1987, § 60; Hokkanen/Finlandiya, B. No: 19823/92, 23/9/1994, §

55; Berrehab/Hollanda, B. No: 10730/84, 21/6/1988, §

21; Gluhakovic/Hırvatistan, B. No: 21188/09, 12/4/2011,

§§56, 57).

68. Aile yaşamına saygı hakkı kapsamında devlet için söz konusu

olan yükümlülük, sadece belirtilen hakka keyfî surette müdahaleden kaçınmakla

sınırlı olmayıp öncelikli olan bu negatif yükümlülüğe ek olarak aile yaşamına

etkili bir biçimde saygının sağlanması bağlamında pozitif yükümlülükleri de

içermektedir. Söz konusu pozitif yükümlülükler, bireyler arası ilişkiler

alanında olsa da aile yaşamına saygıyı sağlamaya yönelik tedbirlerin alınmasını

zorunlu kılar (Murat Atılgan, §

26; Marcus Frank Cerny, §

40. Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. X

ve Y/Hollanda, B. No: 8978/80, 26/3/1985, § 23; Hokkanen/Finlandiya, § 55).

69. Devletin pozitif tedbirler alma yükümlülüğü konusunda

Anayasa’nın 20. ve 41. maddeleri; ebeveynin, mevcut olayda annenin çocuğuyla

bütünleşmesinin sağlanması amacıyla tedbirler alınmasını isteme hakkını ve

kamusal makamların bu tür tedbirleri alma yükümlülüğünü içermektedir. 41.

maddede, her çocuğun yüksek yararına aykırı olmadıkça anne ve babasıyla kişisel

ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahip olduğu açıkça belirtilmektedir.

Söz konusu yükümlülüğün uluslararası sözleşmelerde de yer bulduğu görülmektedir

(bkz. § 49). Ancak bu yükümlülük mutlak olmayıp her olayın özel koşullarına

bağlı olarak alınacak tedbirlerin nitelik ve kapsamı farklılaşabilmektedir (Marcus Frank Cerny, §

41. Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Hokkanen/Finlandiya, § 58; Ignaccolo-Zenide/Romanya, B. No: 31679/96, 25/1/2000, §

94; İlker Ensar Uyanık/Türkiye,

B. No: 60328/09, 3/5/2012, § 49).

70. AİHM de önüne gelen birçok davada, aile yaşamına saygının

kamu makamlarına ebeveyn ve çocuklarını bir araya getirmek şeklinde pozitif bir

görev yüklediğini ve bu durumun, ayrılığa devletin değil ebeveynin yol açtığı

durumlarda dahi geçerli olduğunu, bu alandaki pozitif yükümlülüğün aile

yaşamına saygıyı güvence altına almak için tasarlanmış ve hem bireylerin

haklarını koruyan düzenleyici yargısal bir çerçeve oluşturulmasını hem de

fiilen hayata geçirilecek uygun tedbirlerin alınmasını gerektirdiğini ifade

etmektedir (Marcus Frank Cerny, §

42. Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Hokkanen/Finlandiya, § 58; Glaser/Birleşik Krallık, B. No: 32346/96, 19/9/2000, § 63; Bajrami/Arnavutluk, B. No: 35853/04, 12/12/2006,

§ 52).

71. Bununla birlikte aile yaşamına saygı hakkı kapsamındaki

pozitif yükümlülüklerin, hangi koşullarda olumlu edimde bulunmayı

gerektirdiğinin kesin çizgilerle belirlenmesi, söz konusu hak kapsamındaki

ilişkilerin mahiyeti gereği kolay değildir. AİHM de özellikle pozitif

yükümlülükler söz konusu olduğunda saygı kavramının çok kesin bir tanımının bulunmadığını

ve taraf devletlerde karşılaşılan durumlar ve izlenen uygulamalardaki

farklılıklar dikkate alındığında bu kavramın gereklerinin olaydan olaya önemli

ölçüde değiştiğini kabul etmektedir (Marcus Frank Cerny, § 43. Benzer yöndeki

AİHM kararı için bkz. Abdulaziz, Cabales ve Balkani/Birleşik Krallık, B. No: 9214/80,

28/5/1985, § 67).

72. Anne baba ve çocukların birlikte yaşama hakkı aile hayatının

esaslı bir unsuru olup çocuğun kamu koruması altına alınması durumunda da

devletin ebeveyn ve çocuğun yeniden bütünleşmesine ilişkin olarak bireylerin

haklarını koruyan düzenleyici yargısal bir çerçeve oluşturulmasını ve fiilen

hayata geçirilecek uygun tedbirlerin alınmasını sağlama yükümlülüğü, aile

hayatına saygı hakkı bağlamındaki pozitif yükümlülüklerinin bir görünümünü

oluşturmaktadır. Bu bağlamda çocukların kamu korumasına alınmasına ilişkin

problemler, aile hayatına saygı hakkı bağlamında değerlendirme yapılmasını

gerektiren önemli bir dava grubudur.

73. Söz konusu dava grubu açısından, kamusal makamlarca alınan

tedbirin yeterliliği, ilgili tedbirin uygulanma hızı ile doğru orantılıdır. Söz

konusu kararların usulüne uygun şekilde ve ivedi olarak yerine getirilmesinin

hem çocuklar hem de ebeveyn üzerinde çeşitli etkileri bulunmakla birlikte, söz

konusu eksiklik ve gecikmeler özellikle karar gereklerinin yerine getirilmediği

her an ebeveyn ile ilişkileri daha da sınırlanan veya kopan çocuk açısından

telafisi imkânsız zararların doğmasına neden olabilmekte ve aile hayatına saygı

hakkı bağlamında ciddi sorunları gündeme getirmektedir.

74. AİHM de anne ve babanın çocuk ile birlikte yaşamaya devam

etmelerinin, Sözleşme’nin 8. maddesinin birinci paragrafı anlamında aile

hayatının temel bir unsurunu oluşturduğunu vurgulamaktadır. Özellikle

çocukların zorunlu olarak kamu korumasına alındığı ve koruma tedbirlerinin

uygulandığı durumlarda AİHM, Sözleşme’nin 8. maddesinin ebeveynin çocuğu ile

yeniden birleşmesini sağlayacak önlemlerin alınmasını talep hakkının yanı sıra

ulusal makamların bu önlemleri alma yükümlülüğünü de kapsadığını ifade

etmektedir (Hokkanen/Finlandiya, § 55).

75. Söz konusu pozitif yükümlülükler bağlamında kamusal makamlar

anne baba ve çocuk arasındaki bağın devamlılığını sağlamak üzere, uygun bütün

önlemleri almakla ve bu amaçla en süratli usullere başvurmakla yükümlüdürler.

Bu yükümlülük ilgili vakalarda aile hayatına saygı hakkının öngördüğü pozitif

yükümlülüklerin yerine getirilmesi açısından oldukça önemlidir.

76. Davanın özel koşulları içerisinde, kamu makamlarının ailenin

yeniden bütünleşmesini kolaylaştırma noktasında kendilerinden beklenilen tüm

makul önlemleri almaları gerekir. Ancak bu yükümlülük mutlak olmayıp özellikle

belirli bir süre başka şahıslarla yaşayan veya bir kurumda barındırılan çocuğun

ebeveyn ile bütünleşmesi söz konusu olduğunda, bu durum derhâl tesis

edilemeyebilir ve birtakım hazırlayıcı tedbirlerin alınmasını gerektirebilir.

Bu önlemlerin nitelik ve kapsamı, davanın koşularına bağlı olmakla birlikte

olayın tüm taraflarının anlayış ve işbirliği en önemli

bileşenlerden biridir. Ancak yalnız başına ebeveynin tutumu, kamusal makamların

kararın icrası için tüm uygun önlemleri almamasının mazereti olamaz.

77. Koruma kararları geçici birer önlem niteliği taşıdıkları

için şartlar değişir değişmez sona erdirilmeleri gerekmektedir. Bu nedenle

geçici koruma sağlayan önlemlerin ve uygulanma tarzlarının da ebeveyn ve çocuğu

yeniden biraraya getirme şeklindeki nihai amaç ile

uyumlu olması gerekmektedir. Anne baba ve çocuğun birbirleriyle kolaylıkla ve

düzenli olarak görüşmelerinin önüne engeller konulduğu takdirde, aile üyeleri

arasındaki bağlar zayıflayacak ve başarılı bir şekilde yeniden bütünleşmeleri

gittikçe zorlaşacaktır. Bu kapsamda, uygun şartlar oluşur oluşmaz aileyi

yeniden biraraya getirme şeklindeki pozitif

yükümlülük, kamusal makamların ilgili koruma tedbirinin başlamasından itibaren

artan bir gayret ve özen göstermelerini zorunlu hâle getirmektedir.

78. Bu nedenle mevcut bir ailenin ve tesis edilmiş aile

bağlarının söz konusu olduğu durumlarda, kamusal makamların bu bağların

gelişmesini mümkün kılacak tarzda hareket etme mecburiyetini gözönünde bulundurması ve anne baba ile çocukların yeniden

bütünleşmelerini sağlayıcı tedbirler alması gerekmektedir.

79. Kamusal makamlardan, en azından ailenin durumunda herhangi

bir gelişme olup olmadığının belirlenmesi amacıyla durumu belirli zaman

aralıkları itibarıyla yeniden değerlendirmesi beklenilmektedir. Biyolojik anne

ve baba ile çocuğun birbirlerini görmelerinin engellendiği veya aralarında

doğal bağların oluşumuna imkân vermeyecek şekilde nadiren biraraya

gelmelerine olanak sağlandığı durumlarda, ailenin yeniden bütünleşmesi ihtimali

giderek azalacak ve nihai olarak ortadan kalkacaktır.

80. Kamusal makamlar tarafından alınan önlemler ve uygulamalar

bağlamında, ailenin yeniden bütünleşmesi şeklindeki nihai amacın gözönünde bulundurulması gerekmekle birlikte söz konusu

alanda dikkate alınması gereken temel unsurun, çocuğun üstün menfaati olması

nedeniyle elbette kamusal makamlara zorunlu olarak belirli tarzdaki tedbirlerin

alınması sorumluluğunun yüklenmesi söz konusu olamaz. Anne baba ile temasın

çocuğun üstün menfaatini ağır şekilde tehdit ettiği durumlarda, söz konusu

menfaatler arasında adil bir dengenin tesis edilmesi ilgili kamusal makamların

yetkisi dahilindedir.

81. Söz konusu değerlendirmede çocuğun kamu koruması altında

kalmasındaki menfaati ile anne babanın çocukla yeniden bütünleşmelerine ilişkin

menfaatleri arasında adil bir dengenin kurulması zaruridir. Belirtilen dengenin

tesisinde çocuğun üstün yararının, niteliği ve önemi nedeniyle daha fazla

ağırlık verilmesi ve ebeveynin menfaatinden üstün tutulması gerektiği

yadsınamaz. Zira aile hayatına saygı hakkı, anne ve babaya, çocuğun sağlığı ve

gelişimi açısından tehlikeli olan tedbirlerin alınmasını talep hakkı vermez.

82. Bununla birlikte ailenin mevcut durumunun çocuğun sağlık ve

güvenliği açısından uygun olmadığının kanıtlandığı durumlar dışında, çocuğun

menfaati de doğal ailesi ile bağlarının sürdürülmesini gerektirmektedir. Söz

konusu bağlantının kesilmesi, çocuğun adeta köklerinden koparılması anlamına

gelmektedir. Bu nedenle çocuğun üstün menfaati de söz konusu bağlantının

yalnızca olağanüstü ve istisnai durumlarda engellenmesini gerektirmektedir.

Belirtilen kişisel bağın korunması veya yeniden tesisi için tüm imkânlar

kullanılmalıdır.

83. Kamusal makamlar söz konusu aile ilişkilerinin

sürdürülebilirliği ve olayın tarafları arasında işbirliğinin

tesisi noktasında kendilerinden beklenilen en üstün gayreti göstermek zorunda

olmakla birlikte bu alanda zorlayıcı tedbirlere başvurma yükümlülüğü, tüm

tarafların menfaati özellikle de çocuğun üstün yararı karşısında sınırlı olmak

durumundadır. Özellikle çocuğa karşı zorlayıcı tedbirler alınması, bu hassas

alan açısından kabul edilebilir değildir (M.

M. E. ve T. E., B. No: 2013/2910, 5/11/2015, § 83. Benzer yöndeki

AİHM kararları için bkz. Hokkanen/Finlandiya, § 58; Maire/Portekiz, B. No: 48206/99, 26/9/2003, § 71).

84. Çocuğun söylemlerinin dikkate alınabileceği belirli bir

olgunluk düzeyine erişmiş olması durumunda ve üstün menfaatine aykırı olmamak

koşulu ile kişisel ilişki sürecinde çocuğun istek ve söylemlerinin de dikkate

alınması zaruridir (M. M. E. ve T. E.,

§ 84. Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Hokkanen/Finlandiya, § 61). Bu husus uluslararası sözleşme

metinlerinde de açıkça ifade edilmektedir (bkz. § 50).

85. Mevzuatın yorumlanmasıyla ilgili sorunları çözmek, öncelikle

derece mahkemelerinin yetki ve sorumluluk alanındadır. Çocuğun üstün yararı söz

konusu dava grubu açısından en önemli unsur olup olayın tüm tarafları ile

doğrudan temas hâlinde bulunan derece mahkemelerinin olayın koşullarını

değerlendirmek açısından daha avantajlı konumda bulunduğu da tartışmasızdır.

Anayasa Mahkemesinin rolü ise bu kuralların yorumunun Anayasa’ya uygun olup

olmadığını belirlemekle sınırlıdır.Bu

nedenle Anayasa Mahkemesi, derece mahkemeleri tarafından izlenen usulü

denetleme ve özellikle mahkemelerin koruma tedbirlerine ilişkin mevzuat

hükümlerini yorumlayıp uygularken Anayasa’nın 20. ve 41. maddelerindeki

güvenceleri gözetip gözetmediğini belirleme yetkisine sahiptir. Bu kapsamda

Anayasa Mahkemesinin görevi; koruma tedbirleri, gereklilikleri ve bunların

uygulanması hususunda derece mahkemelerinin yerini almak değildir. Kamusal

makamların takdir hakları kapsamında aldıkları kararların, aile hayatına saygı

hakkı bağlamında söz konusu olan güvenceler açısından değerlendirilmesidir.

86. Bu bağlamda AİHM de ulusal mahkemeler tarafından izlenen

usulü denetleme ve özellikle ulusal mahkemelerin mevzuat hükümlerini yorumlayıp

uygularken Sözleşme’deki ve özellikle 8. maddedeki

güvenceleri gözetip gözetmediğini belirleme yetkisine sahip olduğunu

vurgulamaktadır. AİHM, yaptığı denetime temel aldığı önemli bir ilke olan

ikincillik ilkesi gereği, ulusal mahkemelerin mevzuat hükümlerinin yorumlanmasına

ilişkin takdirini değerlendirmeye tabi tutmamakta ancak ulusal mahkemeler

tarafından ulaşılan sonucun Sözleşme’nin 8. maddesinde öngörülen standartlara

uygun bir denge sağlayıp sağlamadığını ve ulaşılan sonucun bu yönüyle aile

hayatına saygı hakkının ihlali anlamına gelip gelmediğini incelemektedir (Bronda/İtalya, B. No: 22430/93, 9/6/1998, § 59; Hokkanen/Finlandiya, § 55).

87. AİHM, çocukların koruma altına alınması hususunda kamusal

müdahalenin uygunluğuna ilişkin algının her taraf devlette farklı olabildiğini

ve ailenin rolüne ilişkin gelenekler, aile ile ilgili meselelerde devletin rolü

ve bu alandaki kamusal tedbirlerin ulaşılabilirliği gibi değişik faktörlere

bağlı olduğunu vurgulamakta; çocuğun üstün yararının ne olduğuna ilişkin

tespitin her olayda dikkate alınması gereken en önemli husus olduğunu ifade

etmektedir. Mahkemeye göre söz konusu tedbirlerin alınması aşamasında ve hemen

akabinde, ilgili taraflarla doğrudan temas hâlinde bulunan yerel makamlardır.

Bu noktada Mahkemenin görevinin, çocukların koruma altına alınması ve çocukları

koruma altına alınan anne babalarının haklarına ilişkin düzenleme yapma

sorumluluğu olan yetkili makamların yerini almak değil, belirtilen makamların

takdir yetkileri kapsamında aldığı kararların Sözleşme'de

yer alan güvencelere uygunluk açısından denetlenmesi olduğu belirtilmektedir (Johansen/Norveç, B. No: 17383/90, 7/8/1990, § 64).

88. Koruma kararları ile ilgili başvurular bağlamında Anayasa

Mahkemesinin görevi de ilgili kamusal makamların yerini alarak çocuk için uygun

koruma önlemlerinin ne olduğunu bizzat karara bağlamak değildir. Ancak söz

konusu süreçte aile hayatına saygı hakkının gerektirdiği güvencelerin gerek

ebeveyn gerek çocuk açısından gözetilip gözetilmediğinin denetlenmesi

zaruridir.

89. Koruma kararları ile velayet ve kişisel ilişkiye ilişkin

hükümlerin icrası problemi sıklıkla adil yargılanma hakkının ihlali iddialarına

konu olmakla birlikte sürecin ivedi olarak yürütülmesi de dâhil olmak üzere

ilgili prosedüre ilişkin işlem ve eylemlerin aile hayatına saygı hakkı

bağlamında meydana getirdiği sonuçlar dikkate alındığında söz konusu iddiaların

aile hayatına saygı hakkı bağlamında ele alınması uygun görülmektedir (M. M. E. ve T. E., § 137. Benzer yöndeki

AİHM kararları için bkz. Maire/Portekiz, § 62; Santos Nunes/Portekiz, B. No: 61173/08,

22/5/2012, §§ 56, 57).

90. AİHM, aile yaşamıyla ilgili meselelerin karara bağlanmasında

uygulanacak olan usullerin de aile yaşamına saygı gösterilecek şekilde olması

gerektiğini ifade etmektedir. Sözleşme’nin 8. maddesi açıkça bir usul şartı

içermemekle birlikte Mahkeme belirli usul gereklerinin Sözleşme’nin 8.

maddesinde mündemiç olduğunu belirtmektedir. Yerel kurumların karar alma

süreci, kararın özellikle konuyla ilgili noktalara dayanmasını, tek yanlı

olmamasını ve böylece keyfî görünmemesini sağlayacağından, kararın esası

üzerinde etkisiz sayılamaz. Buna göre Mahkeme, bu sürecin her şart altında adil

bir tarzda yürütülüp yürütülmediğini ve Sözleşme’nin 8. maddesiyle korunan

menfaatlere gereği gibi saygı gösterilmesini sağlayıp sağlamadığını

belirleyebilmek için sürece bakma yetkisine sahip olduğunu vurgulamaktadır.

Kamusal makamların, koruma altındaki çocuklar üzerinde karara varırken dikkate

alması gereken hususlar arasında, doğal anne babanın görüşleri ve menfaatleri

zorunlu olarak yer almalıdır. Mahkemeye göre çocukların korunmasına ilişkinkarar alma süreci, anne babaların menfaatlerinin

korunması için kendilerinin karar alma sürecine yeterli ölçüde

katılabilmelerini, anne babanın görüşlerinin ve menfaatlerinin kamusal makamlar

tarafından bilinmesini ve gereği gibi dikkate alınmasını, ayrıca mevcut hukuk

yollarını zamanında kullanabilmelerini sağlayacak şekilde olmalıdır. Mahkemeye

göre karara bağlanması gereken husus, olaydaki özel şartlar ve özellikle alınan

kararların ağırlığı gözönünde tutularak bir bütün

olarak bakıldığında anne babanın karar alma sürecine, menfaatlerinin yeterli

düzeyde korunmasını sağlayacak ölçüde katılmış olup olmadıklarıdır. Söz konusu

katılım sağlanmamışsa aile yaşamına saygı gösterilmesi söz konusu olmayacak ve

karardan doğan müdahale, Sözleşme’nin 8. maddesi anlamında meşru

görülemeyecektir (Olsson/İsveç, § 71; W./Birleşik Krallık, B. No: 9749/82, 8/7/1987, §§ 62-64; Kutzner/Almanya, B. No: 46544/99, 26/2/2002, §

56).

91. Yetkili kamusal makamların ve özellikle yargısal organların

kararlarında, ebeveynin kanun yollarına başvuru hakkını etkili şekilde

kullanarak yargısal sürecin ilerleyen aşamalarına da etkin şekilde

katılımlarını sağlayacak şekilde ayrıntılı gerekçelere yer vermeleri

zorunludur. Bunun yanı sıra ebeveynin, çocuğun koruma altına alınması ile

ilgili süreçte kamusal makamlarca dayanılan bilgi ve belgelere ulaşabilecek

pozisyonda olması gerekmektedir. Talepte bulunulmaması durumunda dahi,

çocukları ile ilgili önemli kararların alınması sürecinde elde edilen verilerin

ebeveynle paylaşılması, sürecin doğru yürütülmesi açısından önemlidir.

92. Karar alma sürecine katılımın yanı sıra bu sürecin

uzunluğunun da gözönünde bulundurulması

gerekmektedir. Zira bu tür davalarda usul yönünden bir gecikmenin, mahkeme

önüne getirilen meselenin henüz mahkeme tarafından görülmeden fiili olarak

belirlenmesi sonucunu doğurma tehlikesi vardır. Aile yaşamına etkili bir

şekilde saygı gösterilmesi, bir anne veya babanın çocuğu ile gelecekteki

ilişkisinin zamanın akışıyla değil, sadece konuyla ilgili hususların ışığında

belirlenmesini gerektirir.

93. Acil koruma önlemleri söz konusu olduğunda, durumun aciliyetine binaen karar alma sürecinde ilgililerle tam bir

işbirliği sağlanması her zaman mümkün olmayabilir.

Bununla birlikte aile hayatına saygı hakkının, ilgili tedbirin ilgili ve

yeterli bir gerekçeyi haiz olması ve anne babaya çocukları ile ilgili tedbirin

alınma sürecine yeterli ölçüde katılma imkânı tanınması şeklindeki gereklerinin

birlikte değerlendirilmesi neticesinde, çocukların kamu korumasına alınması ile

ilgili kararların, objektif bir gözlemciyi ilgili kararın dosya kapsamındaki

tüm delillerin dikkatli ve tarafsız şekilde değerlendirildiği hususunda ikna

edecek nitelikte olması ve bu bağlamda tedbirin dayandığı sebeplerin açıkça

ifade edilmesi gerektiği açıktır (K.

A./Finlandiya, B. No: 27751/95, 14/1/2003, § 103).

94. Yukarıda da ifade edildiği üzere aile hayatına saygı hakkı

bağlamında ele alınabilecek olan negatif ve pozitif yükümlülüklerin sınırının

ve pozitif yükümlülüklerin hangi durumda olumlu edimde bulunulmasını zorunlu

kıldığının, kesin çizgilerle belirlenmesi mümkün olmayıp bu yükümlülüklerin

birçok olayda birlikte gündeme gelmesi olasıdır.

95. Başvuru konusu olayda da benzer bir durum söz konusu olup

başvurucu anne tarafından çocuğun kendisine teslim edilmesine ilişkin karar

gereğinin kurum yetkililerince yerine getirilmediği iddia edilmektedir. Söz

konusu süreçte, ilgili kurum yetkililerinin işlem ve davranışları önemli

olmakla birlikte sürecin özellikle verilen koruma kararları nedeniyle kesintiye

uğradığı görülmektedir. Bu açıdan söz konusu koruma kararlarına ilişkin

yargısal prosedürün ve kararların yerine getirilmesine dair diğer kamusal işlem

ve eylemlerin bir bütün hâlinde değerlendirilmesi, kamu makamlarının aile

hayatına saygı hakkı bağlamındaki yükümlülüklerinin kapsamının net bir şekilde

ortaya konulması ve bu yükümlülüklerin ifası için makul olan tüm önlemlerin

alınıp alınmadığının tespiti açısından önemlidir.

96. Bununla birlikte, çocuk hakkındaki koruma kararının

kaldırılması ile ilgili süreç, derece mahkemeleri nezdinde sonuçlanmadığı gibi

başvurucunun makul sürede yargılama iddiası dışında söz konusu sürece ilişkin

ayrı bir iddiasının bulunmadığı da dikkate alınarak aile hayatına saygı hakkı

bağlamında yapılan değerlendirmenin, çocuğun anneye teslimine dair ara karar

sonrasında ilgili kurum tarafından yürütülen işlemler ve bu süreçte alınan

koruma kararlarına ilişkin yargısal süreçle bağlantılı olarak yapılması uygun

görülmüştür.

ii. Müdahalenin Varlığı

97. Başvuruya konu olayda çocuk hakkında verilen koruma

kararlarının, anneninçocukla ilişki kurma hakkı

üzerinde etkili olduğunda kuşku yoktur. Bu bağlamda somut başvuru açısından,

koruma tedbirleri alınmak suretiyle başvurucu annenin velayet hakkı

kapsamındaki yetkilerini kullanması ve çocuk ile kişisel ilişki kurması

konusunda öngörülen kısıtlamaların, aile hayatına saygı hakkına müdahale

oluşturduğu açıktır.

iii. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

98. Anayasa’nın 20. maddesinde, bu hakkın tüm boyutlarına

ilişkin olmadığı anlaşılan birtakım sınırlama sebeplerine yer verilmiş olmakla

beraber özel sınırlama nedeni öngörülmemiş olan hakların dahi hakkın doğasından

kaynaklanan bazı sınırları bulunmaktadır. Ayrıca Anayasa’nın diğer maddelerinde

yer alan kurallara dayanılarak da bu hakların sınırlanması mümkün

olabilmektedir. Bu noktada Anayasanın 13. maddesinde yer alan güvence ölçütleri

işlevsel niteliği haizdir (Sevim Akat Eşki, B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 33).

99. Anayasa’nın “Temel hak ve

hürriyetlerin sınırlanması” kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:

“Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın

ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla

sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum

düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı

olamaz.”

100. Belirtilen Anayasa hükmü, hak ve özgürlüklerin sınırlanması

ve güvence rejimi bakımından temel öneme sahip olup Anayasa’da yer alan bütün

hak ve özgürlüklerin yasa koyucu tarafından hangi ölçütler gözönünde

bulundurularak sınırlandırılabileceğini ortaya koymaktadır. Anayasa’nın

bütünselliği ilkesi çerçevesinde, Anayasa kurallarının birarada

ve hukukun genel kuralları gözönünde tutularak

uygulanması zorunlu olduğundan, belirtilen düzenlemede yer alan başta yasa ile

sınırlama kaydı olmak üzere tüm güvence ölçütlerinin, Anayasa’nın 20.

maddesinde yer verilen hakkın kapsamının belirlenmesinde de gözetilmesi

gerektiği açıktır (Sevim Akat Eşki, § 35).

Kanunîlik

101. Hak ve özgürlüklerin yasayla sınırlanması ölçütü anayasa

yargısında önemli bir yere sahiptir. Hak ya da özgürlüğe bir müdahale söz

konusu olduğunda öncelikle tespiti gereken husus, müdahaleye yetki veren bir

kanun hükmünün, yani müdahalenin hukuki bir temelinin mevcut olup olmadığıdır (Sevim Akat Eşki,

§ 36).

102. Çocukların bakım ve gözetimi ile haklarında koruma tedbirlerine

başvurulmasını gerektiren durumlara ilişkin olarak 4721, 5395 ve 2828 sayılı

Kanunların ilgili maddelerinde ayrıntılı düzenlemelere yer verilmektedir. Bu

kapsamda başvurucu annenin aile yaşamının, uygulamada ve etkili bir şekilde

korunmasını güvence altına alan yasal bir çerçevenin mevcut olduğu ve çocuk

hakkında koruma tedbirlerine hükmedilmesi şeklindeki uygulamanın, belirtilen

hükümler temelinde yürütüldüğü anlaşılmaktadır. Derece mahkemesi kararlarının

söz konusu Kanun hükümlerine dayandığı anlaşılmakla belirtilen yargısal

kararların yeterli hukuki temele sahip olduğu görülmektedir.

Meşru Amaç

103. Anayasa’nın 41. maddesinin ikinci fıkrasında, devletin

çocukların korunması için gerekli tedbirleri alacağı, teşkilatı kuracağı;

dördüncü fıkrasında ise her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu

tedbirlerin öngörüleceği belirtilmiştir. İlgili Kanun hükümlerinde de söz

konusu tedbirlerin alınması bağlamında “çocuğun

menfaati ve gelişmesinin tehlikeye girmesi”, “çocuğun bedensel ve zihinsel gelişmesinin tehlikede

bulunması” ve “korunma ihtiyacı

olan çocukların korunması, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınması”

amaçlarının açıkça ifade edildiği görülmektedir (bkz. §§ 37, 38, 40).

104. Somut başvuru açısından çocuk hakkında verilen koruma

kararlarında, derece mahkemelerinin çocuğun sağlık ve güvenliğinin temini

şeklinde meşru bir amaç izlediği, bu çerçevede başvuruya konu müdahalenin meşru

temellere dayandığı anlaşılmaktadır.

Demokratik Toplum Düzeninde Gerekli Olma ve

Ölçülülük

105. Kanuni dayanağı bulunan ve meşru amaç taşıyan müdahalenin

ihlal teşkil etmemesi için Anayasa’nın 13. maddesinde yer verilen demokratik

toplum düzeninde gereklilik, hakkın özüne dokunmama ve ölçülülük şeklindeki

güvence ölçütlerine uygun olması gerekir.

106. Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş

ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlüklerin

özüne dokunup onları büyük ölçüde kısıtlayan veya tümüyle kullanılamaz hâle

getiren sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gerekleriyle de bağdaştığı

kabul edilemez. Demokratik hukuk devletinin amacı, kişilerin hak ve

özgürlüklerden en geniş biçimde yararlanmalarını sağlamak olduğundan yasal

düzenlemelerde insanı öne çıkaran bir yaklaşımın esas alınması gerekir. Bu

nedenle getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil; koşulları, nedeni,

yöntemi ve kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları gibi unsurların tamamı

demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir (Murat Atılgan, § 37; Marcus Frank Cerny, § 71).

107. Hakkın özü, dokunulduğunda söz konusu temel hak ve

özgürlüğü anlamsız kılan asli çekirdeği ifade etmektedir. Bu yönüyle her temel

hak açısından kişiye dokunulmaz asgari bir alan güvencesi sağlamaktadır. Bu

çerçevede, hakkın kullanılmasını önemli ölçüde güçleştiren, hakkı kullanılamaz

hâle getiren veya ortadan kaldıran sınırlamaların, hakkın özüne dokunduğu kabul

edilmelidir. Aile hayatına saygı hakkı bağlamında da bu hakkın ortadan

kaldırılması, kullanılamaz hâle getirilmesi veya kullanılmasının aşırı derecede

güçleştirilmesi sonucunu doğuran müdahalelerin, bu hakkın özünü zedeleyeceği

açıktır. Ölçülülük ilkesinin amacı da temel hak ve özgürlüklerin gereğinden

fazla sınırlanmasının önlenmesidir. Anayasa Mahkemesi kararları uyarınca ölçülülük

ilkesi, sınırlama için kullanılan aracın sınırlama amacını gerçekleştirmeye

uygun olmasını ifade eden elverişlilik, sınırlayıcı önlemin sınırlama amacına

ulaşmak bakımından zorunlu olmasına işaret eden zorunluluk ve araçla amacın

orantısız bir ölçü içinde bulunmaması ile sınırlamanın ölçüsüz bir yükümlülük

getirmemesi anlamına gelen orantılılık unsurlarını içermektedir (Murat Atılgan, § 38; Marcus Frank Cerny, § 72).

108. Anayasa’nın 13. maddesi vasıtasıyla Anayasa’da yer alan tüm

temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması hususunda geçerli olan bu denge, aile

hayatına saygı hakkının sınırlanmasında da gözönünde

bulundurulmalıdır. Aile hayatına saygı hakkının sınırlanması mümkün olmakla

beraber, sınırlamada öngörülen meşru amaç ile sınırlama aracı arasında

orantısızlık bulunmamalı,sınırlama

ile ulaşılabilecek yarar ile temel hak ve özgürlüğü sınırlanan bireyin kaybı

arasında adil bir denge kurulmasına özen gösterilmelidir. Bu noktada,

belirtilen ölçütlere riayetle bir sınırlama yapılıp yapılmadığının tespiti için

müdahale teşkil ettiği ve aile hayatına saygı hakkını ihlal ettiği iddia edilen

önlemin temelini oluşturan meşru amaç karşısında, bireye düşen fedakârlığın

ağırlığının gözönünde bulundurulması ve özellikle

çocuklarla ilgili koruma tedbirleri söz konusu olduğunda, ebeveyn ve çocuğun

menfaatleri arasında adil bir dengenin kurulup kurulmadığının belirlenmesi

gerekmektedir. Bu dengenin kurulması, söz konusu vakalar özelinde devletin aile

hayatına saygı hakkına ilişkin pozitif yükümlülüklerinin icrası ile yakından

ilgilidir (Murat Atılgan, § 39; Marcus Frank Cerny, §

73).

109. Bu alandaki belirleyici mesele; çocuğun, anne babanın ve

kamu düzeninin yarışan menfaatleri arasında, devletin bu konuda kendisine

tanınan takdir alanı içinde adil bir denge kurup kurmadığıdır. Ancak bu denge

kurulurken çocuğun koruma altına alınmasıyla ilgili meselelerde çocukların

menfaatlerinin üstün bir öneme sahip olduğu unutulmamalıdır.Bununla birlikte söz konusu haklar

arasında denge kurulurken ebeveynin çocukla düzenli ilişkide bulunmaları gereği

de dikkate alınması gereken bir diğer önemli faktördür (Marcus Frank Cerny, § 74). Özellikle

koruma tedbirleri ve çocukların kamu koruması altına alınmasının söz konusu

olduğu durumlarda, bu dengelemenin hassas bir şekilde yapılması ve takdirin

gerekçelerinin ilgili kararlara açıkça yansıtılması zaruridir.

110. Her çocuk, menfaatleri aksini gerektirmedikçe ebeveyni ile

doğrudan ve düzenli olarak kişisel ilişkisini sürdürme hakkına sahiptir.

Çocuğun menfaati, bir yandan söz konusu ailenin sağlıksız olması durumu hariç

ailesiyle bağlarını sürdürmesi gerektiğine işaret etmekte; öte yandan çocuğun

sağlıklı ve güvenli bir çevrede gelişimini sürdürmesini içermektedir. Aynı

düşünce uluslararası sözleşme hükümlerine de yansıtılmış olup (bkz. § 49) tüm

bu düzenlemeler çocuğun üstün menfaati de gözönünde

bulundurulmak suretiyle aile ilişkilerinin sürdürülebilirliğini amaçlamaktadır

(Nurettin Özaltın, B. No:

2013/19725, 19/11/2015, § 37) .

111. AİHM de çocuğun ve ebeveynin menfaatlerine ilişkin

değerlendirmenin ulusal yargı makamlarınca yapılması gerektiğini kabul etmekle

birlikte uyuşmazlığa ilişkin yargılama prosedürünün adil olması ve ilgililere

bütün haklarını kullanabilme olanağı sağlaması gerektiğini ifade etmekte ve bu

bağlamda, ulusal mahkemelerin özellikle olgusal, duygusal, psikolojik, maddi ve

tıbbi nitelikteki bütün faktörler ile ailenin durumunu derinlemesine inceleyip

incelemediğini ve çocuğun yüksek menfaatlerini tespit etmek suretiyle ilgili

kişilerin de yararlarına ilişkin makul bir değerlendirme ve dengelemede

bulunulup bulunulmadığını belirlemek durumunda olduğunu belirtmektedir (İlker Ensar Uyanık/Türkiye, § 52; Neulinger ve Shuruk/İsviçre,

B. No: 41615/07, 6/7/2010, § 139).

112. Başvuruya konu yargısal uygulamanın yukarıda belirtilen

meşru temellere dayandığı açık olmakla birlikte başvurucu annenin aile hayatına

bir müdahale teşkil ettiği anlaşılan sınırlamanın, belirtilen hakkın özüne

dokunarak, onu anlamsız kılacak ölçüde olmaması gerekmektedir.

113. Kamusal makamların izlenen meşru amaçlar bağlamında bir

hakkın sınırlandırılması sürecinde takdir yetkisi bulunmakla birlikte,

belirtilen takdir yetkisi, her bir vaka özelinde ayrı bir kapsama sahiptir.

Güvence altına alınan hakkın veya hukuksal yararın niteliği ve bunun birey

bakımından önemi gibi unsurlara bağlı olarak bu yetkinin kapsamı daralmakta

veya genişlemekte, yükümlülüklerin türü ve kapsamı her bir olay özelinde farklı

değerlendirme yapılmasını gerektirmektedir.

114. Bu bağlamda koruma tedbirleriyle ilgili davalarda, koruma

altına alındığında çocuğun daha mutlu olacak olması yeterli olmayıp yargısal

kararlarda yer verilen gerekçelerin aile hayatına saygı hakkı bakımından

"yeterli" olarak görülüp görülemeyeceği hususunda karar verilebilmesi

için olaya ve özellikle kararın alındığı koşullara bir bütün olarak bakılması

zorunludur (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Olsson/İsveç, § 72; K. and T./Finlandiya, B. No: 25702/94, 12/7/2001, §

173).

115. Bir çocuğun koruma altına alınması normal şartlar altında

geçici bir tedbir niteliğinde olup şartlar değişir değişmez sona erdirilmesi geremektedir. Bunun yanı sıra söz konusu geçici korumanın

uygulanması için alınacak tüm tedbirlerin doğal anne baba ve çocuğu yeniden

bütünleştirme şeklindeki nihai amaç ile uyumlu olması zaruridir. Bu açıdan,

çocuğun koruma altında kalmasına ilişkin menfaati ile anne babanın çocukları

ile yeniden bütünleşme hususundaki menfaatleri arasında adil bir denge tesis

edilmelidir. Söz konusu dengenin tesisinde elbette çocuğun üstün yararı

öncelikle gözönünde bulundurulması gereken ve çoğu

zaman anne babanın menfaatlerinin üzerinde yer alan unsurdur (Johansen/Norveç, § 78).

116. Kamusal makamlara tanınan takdir yetkisi, konunun niteliği

ve tehlikede olan menfaatin ağırlığına göre değişmektedir. Çocuğun, sağlığı ve

gelişimi açısından önemli bir tehlike altında olduğu düşünülen bir durumdan

korunması ile şartlar elverir elvermez ailenin yeniden bütünleşmesinin

sağlanması amacının dengeli bir değerlendirmeye tabi tutulması zorunludur.

117. Kamusal makamların böylesine duyarlı bir alanda karara

varırken çok güç bir görev üstlendikleri gerçeği karşısında, her defasında

esnek olmayan bir usulü izlemelerinin zorunlu görülmesi, karşılaşılan sorunlara

yenilerini ekleyeceğinden, bu konuda kamusal makamlara bir ölçüye kadar takdir

alanı tanınması gerektiği açıktır. Öte yandan alınmış olan kararların kalıcı

sonuçlara neden olabileceği de göz önünde tutulmalıdır. Zira anne babasından

alınıp alternatif koruyucuların yanına yerleştirilen bir çocuğun, zaman içinde

onlarla bağ kurması kaçınılmazdır. Bu bağları, anne babanın çocuk ile kişisel

ilişkisini kısıtlayan veya sona erdiren bir kararı daha sonra kaldırmak

suretiyle tahrip etmek veya kesmek de çocuğun menfaatine olmayabilir. O hâlde

bu alan, sıradan keyfî müdahalelere karşı söz konusu olabilecek korumadan daha

geniş koruma gerektiren bir alandır (W./Birleşik

Krallık, § 62; B./Birleşik

Krallık, § 63).

118. Şüphesiz çocuğun üstün yararının ne olduğuna ilişkin tespit,

bu tür davalarda dikkate alınması gereken en önemli unsurdur. Bu bağlamda

ilgili taraflarla doğrudan temas hâlinde olan yargısal organların, belirtilen

hususun tespiti noktasında daha avantajlı konumda olduğu açıktır. Bu nedenle

Anayasa Mahkemesinin görevi, derece mahkemelerinin yerine geçerek koruma

tedbirlerinin gerekliliği hususunun bizzat tanzim ve tespiti olmayıp ilgili

anayasal normlar bağlamında, derece mahkemelerinin kendilerine tanınmış olan

takdir yetkileri çerçevesinde hareket edip etmediklerinin denetlenmesidir.

Anayasa Mahkemesi, derece mahkemelerinin söz konusu mevzuat hükümlerini

yorumlayıp uygularken anne baba ile çocuğun ve kamunun menfaatleri arasında

kurulması gereken dengeyi tespit etmek suretiyle Anayasa’nın 20. maddesindeki

güvenceleri koruyup korumadıklarını belirleme yetkisine sahiptir. Bu nedenle

derece mahkemelerince varılan sonucun Anayasa’nın 20.maddesine uygun olup

olmadığının, yani çocuk hakkında verilen koruma kararlarının başvurucu annenin

aile yaşamına saygı hakkına orantılı bir müdahale oluşturup oluşturmadığının

karara bağlanması gerekmektedir.

119. Derece mahkemelerinin, çocuklarla ilgili koruma

tedbirlerinin değerlendirilmesinde, aile hayatı kapsamındaki ilişkilerin

sürdürülebilir ve etkili olmasını temin edecek şekilde hareket etmesi

zaruridir. Bu kapsamda özellikle müdahalenin ölçülülüğü noktasında, derece

mahkemelerinin takdir yetkilerini makul ve sağduyulu bir şekilde kullanıp

kullanmadıkları hususunu değerlendirme durumunda olan Anayasa Mahkemesi, bu

bağlamda müdahaleyi haklı göstermek için öne sürülen gerekçelerin ilgili ve

yeterli olup olmadığını incelemek durumundadır (Murat Atılgan, § 44; Nurettin

Özaltın, § 55; Marcus Frank Cerny, §

83. Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Bronda/İtalya, § 59; Hokkanen/Finlandiya,

§ 55).

120. Derece mahkemelerinin, takdirlerinin gerekçelerini, ilgili

ebeveynin kanun yoluna müracaat imkânını da etkili şekilde kullanabilmelerini

sağlayacak surette ayrıntılı olarak ortaya koymaları ve ulaşılan sonuçların

yeterli açıklıktaki bilimsel görüş ve raporlar gibi yeterli ve objektif

verilere dayandırılması gerekmektedir (Murat

Atılgan, § 45; Nurettin Özaltın,

§ 56; Marcus Frank Cerny, §

84. Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Saviny/Ukrayna, B. No: 39948/06, 18/12/2008, §§ 56-58; Gluhakovic/Hırvatistan, § 62).

121. Aile hayatına saygı hakkı bağlamındaki uyuşmazlıklarda,

ilgili idari ve yargısal işlemlerin süratle yerine getirilmesi kadar, karar

oluşturma sürecinin ilgili kişilerin görüşlerini tam olarak sunabildikleri adil

bir süreç olmasının sağlanması da önemlidir. Bu çerçevede, Anayasa’nın 20.

maddesi kapsamında aile hayatına saygı hakkına ilişkin pozitif yükümlülük

değerlendirmesinin içeriğine, ilgili yargısal süreçlerin ivedi şekilde,

tarafların katılımına açık ve adil yargılanma hakkının usule ilişkin

gereklerine riayetle yürütülmesi şeklindeki usuli

yükümlülüğün de eklenmesi gerekmektedir (Marcus Frank Cerny, § 81; M. M. E. ve T. E., B. No: 2013/2910,

5/11/2015, § 160. Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Amanalachioai/Romanya, B. No: 4023/04, 26/5/2002, § 63,

İlker Ensar Uyanık/Türkiye, § 33;

Maire/Portekiz, § 62; Santos Nunes/Portekiz, §§56, 57).

122. Başvuru konusu yargısal sürecin değerlendirilmesinden;

başvurucu tarafından çocuğun, doğumundan sonra para karşılığında bakılması için

bir ailenin yanına bırakıldığı ve bir müddet sonra bu aile tarafından

terkedilmesi üzerine Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 5/10/2006 tarihli ve

2006/133 Değişik İş sayılı kararı ile Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme

Kurumuna bağlı olan ve Niğde'de bulunan bir kuruma yerleştirilmesine ve 5395

sayılı Kanun uyarınca çocuk hakkında bakım ve sağlık tedbiri uygulanmasına

karar verildiği; bu kararı takiben Kurum tarafından talepte bulunulması üzerine

Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27/12/2007 tarihli ve 2007/190-196 Değişik

İş sayılı kararı ile çocuğun koruma altına alınmasına, İl Sosyal Hizmetler

Müdürlüğüne teslimi ile Müdürlüğe ait bir kuruma yerleştirilmesine karar

verildiği, Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2008/116, K.2008/104 sayılı

kararı ile de çocuğun İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü tarafından evlatlık

verilmesi işlemlerinde anne babanın rızasının aranmamasına hükmedildiği

görülmektedir. Belirtilen kararları takip eden süreçte, başvurucu tarafından

Ankara 7. Aile Mahkemesinde 13/5/2008 tarihinde açılan dava ile çocuk hakkında

daha önce verilmiş olan Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27/12/2007 tarihli

ve 2007/190-196 Değişik İş sayılı koruma kararının kaldırılmasının talep

edildiği fakat Mahkemece talebin reddine hükmedildiği, başvurucu tarafından

Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde 17/9/2008 tarihinde açılan dava ile aynı

talebin ileri sürülmesi üzerine, Mahkemece verilen 25/5/2011 tarihli ve

E.2008/525, K.2011/479 sayılı karar ile başvurucunun talebinin reddedildiği, bu

kararın temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 10/12/2012

tarihli ve E.2011/19472, K.2012/29642 sayılı ilamı ile bozulduğu

anlaşılmaktadır. Bozma kararı sonrası Niğde 2. Asliye Hukuk

MahkemesininE.2013/118 sayılı dosyası üzerinde yürütülen yargılamanın 1/4/2013 tarihli

celsesinde, çocuğun tedbiren başvurucuya teslimine

karar verildiği, belirtilen ara kararı üzerine başvurucu tarafından Aile ve

Sosyal Politikalar Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğüne verilen 3/4/2013 tarihli

dilekçe ile ilgili ara kararı uyarınca çocuğun yanında bulunduğu aileden

alınarak tarafına teslim edilmesinin talep edildiği, Niğde 2. Asliye Hukuk

Mahkemesinin 23/5/2013 tarihli müzekkeresi ile de ara kararı gereğinin yerine

getirilmesi hususunun ilgili Kuruma bildirildiği görülmektedir. Bozma sonrası

yapılan yargılamada, Mahkemenin 8/5/2013 tarihli ve E.2013/118, K.2013/318

sayılı kararı ile Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27/12/2007 tarihli ve

2007/190-196 Değişik İş sayılı koruma kararının kaldırılmasına ve çocuğun

başvurucu anneye teslim edilmesine hükmedildiği anlaşılmaktadır. Belirtilen

hüküm sonrasında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından 30/5/2013

tarihinde çocuk hakkında 5395 sayılı Kanun uyarınca acil koruma kararı

verilmesi yönünde talepte bulunulduğu, söz konusu talebin kabulü suretiyle

Ankara 3. Çocuk Mahkemesinin 31/5/2013 tarihli ve 2013/126 Tedbir Talep sayılı

kararı ile 5395 sayılı Kanun'un 9. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları

uyarınca otuz gün süre ile sınırlı olarak çocuğun acil koruma altına alınmasına

karar verildiği, başvurucu tarafından belirtilen karara karşı yapılan itirazın

reddedildiği, acil koruma kararını takiben Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı

Ankara İl Müdürlüğü tarafından 19/6/2013 tarihinde çocuk hakkında 2828 sayılı

Kanun'un 22. maddesi gereğince koruma kararı talep edilmesi üzerine Ankara 3.

Çocuk Mahkemesinin 26/6/2013 tarihli ve 2013/126 Tedbir Talep sayılı kararı ile

2828 sayılı Kanun'un 22. maddesi uyarınca çocuğun koruma altına alınmasınakarar verildiği ve başvurucu tarafından söz

konusu karara karşı yapılan itirazın da olumsuz sonuçlandığı anlaşılmaktadır.

123. Ret kararının başvurucu vekiline 22/7/2013 tarihinde tebliğ

edildiği ve 21/8/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunulduğu görülmekle

birlikte çocuk hakkında verilen koruma kararının kaldırılması talebiyle Niğde

2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan dava sonucunda Mahkemece verilen 8/5/2013

tarihli kararın da bozma ilamına konu edildiği, bozma sonrası Niğde 2. Asliye

Hukuk Mahkemesinin E.2014/616 sırasına kaydedilen dava kapsamında 21/10/2014

tarihinde verilen görevsizlik kararı üzerine dosyanın Niğde Aile Mahkemesinin

E.2014/717 sırasına kaydının yapıldığı ve duruşmasının 16/3/2016 tarihineertelendiği anlaşılmaktadır.

124. Çocuğun anneye teslimine dair karar sonrasında alınan

koruma tedbirlerine ilişkin yargısal süreçlerin, taleplerin ilgili mahkemelere

iletildiği tarihlerden itibaren süratle sonuçlandırıldığı görülmektedir.

Başvurucu annenin koruma tedbirleri ile ilgili yargısal süreçlerin ivedi olarak

yürütülmesi ile ilgili belirli bir iddiası olmamakla beraber söz konusu

süreçlerin hızla tamamlanması noktasında ilgili kamu makamları tarafından

gereken hassasiyetin gösterildiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte özellikle

çocuk hakkında 2828 sayılı Kanun'un 22. maddesi gereğince koruma kararı

alınmasına ilişkin sürece başvurucu annenin etkin katılımının sağlanmamış

olduğu görülmektedir. Çocuk hakkında alınan acil koruma kararının niteliği

dikkate alınarak talebin ivedi şekilde neticelendirilmesi maksadıyla hızlı bir

usulün izlenmiş olması makul görülebilmekle beraber özellikle çocuk hakkında

yürütülen evlat edindirme süreci de dikkate alındığında çocuğun koruyucu aile

yanında kalış süresi ve bu bağlamda çocuk ve anne arasındaki bağlantı üzerinde

önemli etkiler göstereceği açık olan 2828 sayılı Kanun'un 22. maddesi gereğince

başvurucunun, karar sürecine aile hayatına saygı hakkı bağlamındaki güvenceleri

etkin kılacak ölçüde katılımının sağlanması zaruridir.

125. Koruma altına alındığı tarihte henüz üç yaşında olan

çocuğun; uzun süreli olarak koruyucu aile yanına yerleştirilmesi,doğal annesiyle temas ettirilmemesi

ve hakkında evlat edindirme işlemlerinin başlatılmış olması, çocuğun geleceği

için hayati öneme sahip olup başvurucunun belirtilen sürece daha yakından

katılmış olması gerektiği açıktır.

126. Belirtilen karar öncesinde başvurucuya tebligat yapılmadığı

ve bu suretle karar öncesinde dosyaya sunulan uzman raporu da dahil olmak üzere

dava evrakı hakkında başvurucuya değerlendirme yapma imkânı tanınmadığı

görülmektedir. Başvurucu tarafından belirtilen karara karşı itiraz edilmekle

birlikte yapılan itiraz Ankara 1. Çocuk Mahkemesinin 10/7/2013 tarihli ve

2013/38 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiş ve ret gerekçesinde Ankara 3.

Çocuk Mahkemesinin 26/6/2013 tarihli ve 2013/126 Tedbir Talep sayılı karar

gerekçesinde yer verilen hususların aynen tekrar edilmesiyle yetinilmiştir. Bu

noktada karara bağlanması gereken husus, olaydaki özel şartlar gözönünde bulundurulduğunda başvurucu annenin karar alma

sürecine, menfaatlerinin yeterli düzeyde korunmasını sağlayacak ölçüde katılmış

olup olmadığıdır. Söz konusu katılım sağlanmamışsa aile yaşamına saygı

gösterilmesi söz konusu olmayacak ve karardan doğan müdahale meşru

görülemeyecektir. Somut başvuru açısından, özellikle çocuğun anneye teslimine ilişkin

ara kararı ile koruma kararının kaldırılarak çocuğun anneye teslimine işaret

eden hüküm nazara alındığında ve çocuk hakkında verilen son koruma kararının

anne ile çocuğun ilişkileri ve çocuğun geleceği için arz ettiği önem gözönünde bulundurulduğunda, başvurucu annenin

menfaatlerinin korunmasına imkân verecek ölçüde ilgili sürece katılımının önemi

ortadadır. 2828 sayılı Kanun kapsamında, ilgili taleplerin karara bağlanmasında

duruşma zorunluluğu öngörülmemekle birlikte yerleşik yargı içtihatlarında da

benzer koruma kararları kapsamında konunun ebeveyn ve çocuk arasındaki

ilişkiler ve çocuğun üstün menfaati açısından arz ettiği önem dikkate alınarak ebevyenin sürece etkin şekilde katılımının sağlanması

gerektiğinin vurguladığı görülmektedir (Y.2.H.D., E.2009/7464, K.2009/15295,

9/9/2009; Y.2.H.D., E.2009/7467, K.2009/15296, 9/9/2009). Çocuk hakkında 2828

sayılı Kanun'un 22. maddesi kapsamında daha önce alınmış olan koruma kararının

da Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 10/12/2012 tarihli ve E.2011/19472, K.2012/29642

sayılıbozma ilamı kapsamında değerlendirildiği ve

çocuk hakkında alınan korumaya ve evlat edindirme işlemlerinde anne babanın

rızasının alınmamasına ilişkin kararların evrak üzerinden, hasımsız ve

başvurucuya tebligat yapılmadan verildiği, koruma kararı verilmesi ve evlat

edindirmede anne babanın rızasının aranmaması kararlarının çocuğun haklarına

yönelik olduğu gibi getirdiği yükümlülükler ve doğurduğu sonuçlar bakımından da

önemli olduğu, çocuğun yasal temsilcisi olan anne ve babasına davanın yöneltilmesi,

gösterdikleri delillerin toplanması ve sonucu uyarınca karar verilmesi

gerektiği, bunun yanı sıra 2828 sayılı Kanun'da bu tür davaların evrak

üzerinden incelenerek karar verileceğine ilişkin bir hüküm bulunmadığı

hususlarına işaret edildiği görülmektedir.

127. Derece mahkemelerinin koruma kararlarına ilişkin

gerekçeleri değerlendirildiğinde başvurucununNiğde

Sulh Ceza Mahkemesinin 15/1/2009 tarihli kararı ile çocuğunu terk etme suçundan

mahkumiyetine hükmedildiği, bunun yanı sıra Ankara 6. Aile Mahkemesinin

9/7/2012 tarihli kararı ile başvurucunun çocuğa iki ay süre ile yaklaşmamasına

karar verildiği ve dosya kapsamından başvurucunun çeşitli illerde lokantalarda

servis elemanı olarak ve mutfak kısmında çalıştığının, bu nedenle sürekli

olarak bir yerde yerleşmediğinin ve sık sık iş değiştirdiğinin belirlendiği

tespitlerine yer verildiği görülmektedir. Gerekçelerde ayrıca, çocuğun küçük

yaşta eziyet gördüğü ve bu hâlde sokağa terk edildiği, kuruma geldiğinde nüfus

kaydının dahi yapılmamış olması nedeniyle kurumun talebi üzerine nüfus kaydının

yapıldığı, hakkında koruma kararı ve sağlık tedbirine hükmedilerek yaşadığı

travma nedeniyle tedavi gördüğü, evlat edindirilmek üzere kaldığı ailenin

yanında okula başladığı ve dosyada mevcut sosyal inceleme raporlarına göre

düzenli bir aile hayatına kavuştuğu, başvurucunun kendisini alma girişimi

nedeniyle psikolojik travma yaşadığı, özel bir psikiyatri merkezi tarafından

düzenlenen raporlarla da belirtilen hususun tevsik edildiği, kurum tarafından

tedbir talep dosyasına sunulan 30/5/2013 tarihli rapor içeriği de dikkate

alındığında çocuğun başvurucuya tesliminin telafisi güç psikolojik bir travmaya

yol açabileceği ve bu kapsamda çocuğun başvurucuya tesliminin yararına

olmayacağı ve uygun bir sosyal çözüm bulunana kadar çocuğun acil koruma altına

alınmasının uygun olacağının belirtildiği anlaşılmaktadır. Acil koruma kararı

sonrasında çocuk hakkında 2828 sayılı Kanun'un 22. maddesi uyarınca verilen

kararda da aynı gerekçelere yer verildiği görülmektedir. Söz konusu koruma

kararlarına başvurucu tarafından itiraz edilmiş ve itiraz dilekçesinde diğer

itiraz ve iddiaların yanı sıra, başvurucunun çocukla görüştürülmediği, kurumda

kaldığı süreçte bir aileden alınıp diğerine verilmek suretiyle altı aile

değiştirdiği ve travma üstüne travma yaşadığı, kurum yetkililerinin çocuğu

yanlarına alan ailelere verdiği yanlış bilgiler nedeniyle çocuğun, annesi

tarafından 2008 yılından beri kendisine kavuşmak için verilen hukuk

mücadelesini bilmeden annesine tepkili olarak büyüdüğü ifade edilmiştir. Ancak

söz konusu itirazlar, ayrıntılı ve farklı bir gerekçeye yer verilmeksizin

itiraz mercilerince reddedilmiştir.

128. Çocuk hakkında daha önce Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin

2007/190-196 Değişik İş sayılı dosyası kapsamında verilen koruma kararının

kaldırılması ve çocuğun anneye teslimi talebi ile ilgili süreç derece

mahkemeleri nezdinde sonuçlanmadığı gibi başvurucunun makul sürede yargılama

iddiası dışında söz konusu sürece ilişkin ayrı bir iddiasının bulunmadığı

anlaşılmaktadır. Bu husus dikkate alınarak aile hayatına saygı hakkı bağlamında

yapılan değerlendirmenin, çocuğun anneye teslimine dair ara kararı sonrasında

ilgili kurum tarafından yürütülen işlemler ve bu süreçte alınan koruma

kararlarına ilişkin yargısal süreçle bağlantılı olarak yapılması uygun

görülmektedir. Bununla birlikte, çocuk ve anne arasındaki ilişkinin

düzenlenmesi hususunda daha sonraki koruma kararlarını veren mahkemelerce de

nazara alınması gerektiği kanaatiyle sonuçlanmamış olan yargılama sürecinde yer

verilen bir kısım tespitlerin de gözönünde

bulundurulması zaruridir.

129. Bu kapsamda, koruma kararının kaldırılması ve çocuğun

anneye teslimi talebine ilişkin yargılama sürecinde temin edilen ve uzman

klinik psikolog, pedagog ve sosyal hizmet uzmanı tarafından tanzim edilen

30/11/2010 tarihli psikososyal değerlendirme raporunda;annesinden yaklaşık üç yaşında ayrılan, bir süre

tanımadığı bir aile ile kalan ve sonra sokağa bırakılan çocuğun devlet koruması

altına alındıktan sonra üç farklı aile ile tanıştırıldığı ve daha sonra

kurumsal yanlışlıklardan dolayı bu ailelerden koptuğu ve en sonunda evlat

edindirilmek üzere başka bir aile yanına yerleştirildiği, kurum tarafından

gerekli hizmet modelinin belirlenmesinde yapılan hatalar nedeniyle çocuğun

müteaddit defalar yaşadığı bağlanma ve kopuşlar sonucunda tekrar tekrar travmatize edildiği ve bu durumun kurumun ihmali dışında

bir açıklamasının bulunmadığı belirtilmiş olup söz konusu hususun koruyucu

ailelerden birinin şikâyeti üzerine ilglili Genel

Müdürlük tarafından da değerlendirilerek nihai olarak çocuk için en uygun

hizmet modelinin evlat edindirme hizmeti olduğu sonucuna ulaşıldığı

görülmektedir. Ayrıca söz konusu raporda,çocuğun

tekrar tekrar travmatize olmasına neden olan bağlanma

ve kopuş ilişkileri nedeniyle, başvurucu ile yeniden kurulacak olan ilişkinin

ve bağın yeni bir travma oluşturacağı düşünülse bile çocuğun kendi varoluşunu

anlamaya çalışırken annesi, babası, geçmişi ve yaşadıklarıyla er geç yüzleşmek

zorunda kalacağı gerçeği gözönünde bulundurulduğunda

başvurucu ile yaşayacağı yeniden karşılaşma ve yüzleşmenin kaçınılmaz bir

gerçeklik olduğu; çocuğun, annesinin kendisini bırakıp gitmesi nedeniyle

kızgınlık, öfke gibi olumsuz duygular yaşadığı ve onu cezalandırmak istediği,

kendi benliğini sağlıklı oluşturabilmek için annesiyle karşılaşma ve yüzleşmeye

ihtiyaç duyduğunun anlaşıldığı, çok fazla travmatize

olmuş bir çocuk için bu karşılaşma ve yüzleşme ihtiyacından kaçınılması ve bu

gerçekliğin ötelenmesinin çocuğun varoluşu ve kendiyle ilgili sağlıklı bir

bütünleşmeyi yaşayabilmesini engelleyebilecek bir durum olduğu, bu nedenle

çocuğun anne ile karşılaşmasının ve sağlıklı bir şekilde bu ilişkinin

kurulmasının çok önemli ve çocuğun yararına olduğu, bu nedenlebaşvurucunun

çocuğun velayetini almasının uygun olduğunun düşünüldüğü, velayetin alınması

döneminde ise bu dönem hem başvurucu ve çocuk, hem de çocuğun yanlarında

bulunduğu aile açısından sıkıntılı bir dönem olacağından, bu dönemde mutlaka

profesyonel psikolojik destek almaları gerektiği, çocuk ile söz konusu aile

arasında şahsi münasebet tesis edilmesinin de uygun olacağı; söz konusu

davanın, başvurucu veya çocuğun yanında bulunduğu aileden hangisinin

koşullarının daha uygun olduğunu kıyaslamak üzerine kurulabilecek ve bunlar

üzerinden değerlendirme yapılabilecek bir dava olmadığı, çocuğun yararı

gözetilerek hem öz annesi hem de iki buçuk yıldır birlikte yaşadığı aile ile

ilişkisinin korunmasının önemli olduğu, çocuğun öncelikle koruyucu aile yanında

iken başvurucu ile ilişkisinin yavaş yavaş ve sürece dayalı olarak kurulması

gerektiği ve bu konuda psikologların belirleyeceği plana göre başvurucunun

çocuğun yaşamına girmesinin ve diğer görüşmelerin düzenlenmesinin uygun olacağının

değerlendirildiği anlaşılmaktadır.

130. Zira belirtilen yargılama sürecinde de 3/11/2010 tarihli

ara kararı ile başvurucunun çocuk ile her ayın birinci hafta sonu Pazar günü 9.00-15.00 saatleri arasında şahsi ilişki

tesisine karar verildiği ancak Ankara İl Sosyal HizmetlerMüdürlüğü

tarafından ilgili ara kararının yeniden değerlendirilmesi yönünde talepte

bulunulması üzerine 30/11/2010 tarihli ara kararı ile 3/11/2010 tarihli ara

kararından dönülmesine karar verildiği görülmektedir.

131. Bunun yanı sıra ilk derece mahkemesince verilen kararın

temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesi tarafından verilen 10/12/2012

tarihli bozma ilamında yer verilen çocuk hakkında alınan korumaya ve evlat

edindirme işlemlerinde anne babanın rızasının alınmamasına ilişkin kararların

evrak üzerinden, hasımsız ve başvurucuya tebligat yapılmadan verildiği, koruma

kararı verilmesi ve evlat edindirmede anne babanın rızasının aranmaması

kararlarının çocuğun haklarına yönelik olduğu gibi getirdiği yükümlülükler ve

doğurduğu sonuçlar bakımından da önemli olduğu, çocuğun yasal temsilcisi olan

anne ve babasına davanın yöneltilmesi, gösterdikleri delillerin toplanması ve

sonucu uyarınca karar verilmesi gerektiği,uzman

raporlarında anne ile kişisel ilişki kurularak uygun ortamın sağlanması ve

çocuğun velayetinin anneye verilmesinin uygun olacağı yönünde görüş

bildirildiği ve yargılamanın kısa sürede bitirilememesi nedeniyle çocuğun

koruyucu aile yanında kaldığı sürenin uzamış olması gerekçe gösterilerek ret

hükmü kurulmasının uygun olmadığı yönündeki tespitler de dikkate değerdir.

132. Çocuk hakkında 5395 sayılı Kanun uyarınca acil koruma

kararı verilmesi yönünde talepte bulunulan tedbir dosyasına sunulan 30/5/2013

tarihli raporda,Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesi

tarafından çocuğun anneye teslim edilmesi hususunda verilen karar sonrasında

çocuğun örselenmeden teslim edilmesinin sağlanması amacıyla ne gibi bir yol

izlenebileceğinin tespiti maksadıyla ilgili Müdürlükte görevli sosyal çalışmacı

ve iki psikoloğun aile ile görüşmeye gittiği, çocuğa süreç hakkında bilgi

verilmeye ve annesine teslimi sürecinde endişelenmemesi için çocuğu rahatlatma

yönünde telkinlerde bulunulmaya çalışılmak istendiği ancak çocuğun bu durumu

hiçbir şekilde kabullenecek bir yapıda olmadığı, ailesinden ayrılırsa kendisine

zarar vereceğini ifade ettiği belirtilmiş; yapılan tespitler çerçevesinde,

çocuğun annesine teslimi durumunda öncelikli olarak uzman gözetiminde saatlik

olarak görüşmelerinin sağlanması, bu görüşmelerin süre ve içeriğinin çocuğun

talebi doğrultusunda düzenlenmesi ve bu süreçte çocuğun ailenin yanında

kalmasının çocuk odaklı yaklaşıma uygun olacağının ifade edildiği

görülmektedir. Mahkemece verilen acil koruma kararı sonrasında 4/6/2013

tarihinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğü bünyesinde

gerçekleştirilen evlat edinme komisyon toplantısına ilişkin tutanakta da

annenin ikametinde sosyal inceleme gerçekleştirilerek çocuk ile ilişki

sürecinde karşılaşabileceği muhtemel problemlerin üstesinden gelebilme

düzeyinin ve yaşanılan çevre ile ev koşullarının çocuğun sağlıklı gelişimi için

yeterli olup olmadığının değerlendirilmesi, çocuğun süreç içerisinde annesi ile

uzman gözetiminde saatlik olarak görüştürülmesinin sağlanması ve bu

görüşmelerin süre ve içeriğinin çocuğun talebi doğrultusunda düzenlenmesi

gerektiği yönünde tespitlere yer verildiği anlaşılmaktadır.

133. Yukarıda yer verilen tüm kararlar, uzman raporları ve kurum

tarafından gerçekleştirilen toplantı sonucunu yansıtan tutanakta, çocuğun

anneye teslim süreci belirli zorluklar içermekle birlikte çok fazla travmatize olmuş bir çocuk için bu karşılaşma ve yüzleşme

ihtiyacından kaçınılması ve bu gerçekliğin ötelenmesinin çocuğun varoluşu ve

kendiyle ilgili sağlıklı bir bütünleşmeyi yaşayabilmesini engelleyebilecek bir

durum olduğu, bu nedenle çocuğun anne ile karşılaşmasının ve sağlıklı bir

şekilde bu ilişkinin kurulmasının çok önemli ve çocuğun yararına olduğu,

muhtemel bir bütünleşmenin kolaylaştırılması hususunda, çocuk ve annenin

öncelikli olarak uzman gözetiminde saatlik olarak görüşmelerinin sağlanması, bu

görüşmelerin süre ve içeriğinin çocuğun talebi doğrultusunda düzenlenmesi

gereğinin vurgulandığı görülmektedir.

134. Yukarıda yer verilen tespitler ışığında, çocuğun sağlık ve

güvenliğinin teminini amaçlayan ve çocuğun anneye teslimine ilişkin kararın

infazı sürecinde alınan koruma tedbirlerinin demokratik bir toplumda

gerekliliği hususunda şüphe uyandıracak bir neden bulunmamaktadır. Karar

gerekçelerinde de genel olarak çocuk ve annenin durumuna vurgu yapılmak

suretiyle çocuğun sağlık ve güvenliğinin temini amacından hareket edildiği

görülmektedir. Bu kapsamda yargı mercileri tarafından dayanılan gerekçeler

ilgili olmakla birlikte söz konusu gerekçelerin başvurucu ve çocuğunun aile

hayatına yönelik söz konusu müdahaleyi haklı gösterecek şekilde yeterli

olmaları da zaruridir.

135. Kamusal makamların takdir yetkisi, konunun niteliği ve

tehlike altında olan menfaatin ağırlığına bağlı olarak değişmektedir. Bu

kapsamda kamusal makamlar, bir çocuğun koruma altına alınmasının gerekliliğini

değerlendirme noktasında geniş bir takdir hakkını haizdir. Bununla birlikte

velayet ve ziyaret haklarına ilişkin kısıtlamalar gibidaha

ileri tedbirler söz konusu olduğunda, daha katı bir değerlendirme gündeme

gelmektedir. Zira bu tür kısıtlamalar, anne baba ve çocuk arasındaki

ilişkilerin çok etkili şekilde kesilmesi gibi bir tehlikeyi barındırmaktadır (Johansen/Norveç,§ 64).

136. Mahkeme kararlarında,uzman

raporları ve annenin düzenli bir yaşam sürdürmediğine ilişkin değerlendirmelere

yer verilerek çocuğun sağlık ve güvenliği açısından kamu korumasından

yararlandırılması sonucuna ulaşılması hususunda yer verilen gerekçelerin ilgili

olduğu görülmekle birlikte, anne ve çocuk arasındaki ilişkinin tamamen ortadan

kaldırılmasını öngören kararların, anne ve çocuk arasında uzman raporlarında

yer verilen tedbirler alınmak suretiyle tesis edilebilecek olan ilişkinin,

çocuğun üstün yararı bağlamında nasıl bir menfi etkisi olacağı hususunda bir

açıklamaya yer vermediği gibi bu ilişkiyi temin edebilecek olan alternatif

tedbirlerin de değerlendirilmediği görülmektedir. Bu kapsamda, çocuğun daha

önce Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27/12/2007 tarihli ve 2007/190-196

Değişik İş sayılı kararı ile koruma altına alındığı ve hâlihazırda Niğde Aile

Mahkemesinde derdest olan davanın da söz konusu koruma kararının kaldırılarak

çocuğun anneye teslimi talebine ilişkin olduğu dikkate alındığında, görece

olarak anne ve çocuk arasındaki bağın sürdürülebilirliğine katkı sağlayabilecek

altefnatif tedbirler değerlendirilmeksizin çocuk

hakkında yeniden 2828 sayılı Kanun'un 22. maddesi gereğince koruma kararı

verilmiş olması da dikkate değerdir.

137. Başvurucu anne ve çocuğun yeniden bütünleşmesinin

sağlanması için alınacak tedbirlerin ne olduğuna ilişkin kesin bir tespitte

bulunmak Anayasa Mahkemesinin görevi olmayıp bu tedbirlerin nitelik, kapsam ve

süresinin belirlenmesi olaya ilişkin maddi bulgular ve taraflarla doğrudan

temas hâlinde bulunan ilgili kamusal makamların yetki ve sorumluluk

alanındadır. Bununla birlikte kamusal makamlar tarafından olayın özel koşulları

içerisinde, çocuğun anne babasından ayrılmasına ve ilişkilerinin tamamen

kesilmesine neden olan tedbirlere başvurulmadan önce çocuğun mevcut aile

içerisinde daha sağlıklı ve güvenli şekilde hayatını sürdürmesini temin

edebilecek eğitim veya danışmanlık gibi destekleyici tedbirlerin de

değerlendirilmesi gerektiği açıktır.

138. Bu kapsamda söz konusu koruma kararının, ilgili tedbirin

ebeveyn ve çocuk üzerindeki etkilerinin ve çocuğun kamu korumasına alınmasına

alternatif olabilecek tedbirlerin dikkatli şekilde değerlendirilmesi suretiyle

verilmediği ve bu kapsamda alınan kararların yeterli gerekçeye dayanmadığı

görülmektedir. Kamusal makamların söz konusu alandaki takdir yetkilerine rağmen

alınan koruma kararı ve bunun uygulanma tarzı, söz konusu tedbirlerin

başvurucunun aile hayatına saygı hakkı üzerindeki etkileri nazara alındığında

orantısızdır.

139. Somut başvuru açısından, çocuğu koruyucu aile yanına

yerleştirilen ve çocuğu ile bağlantı kurma olanağı sağlanmayan başvurucu

ziyaret hakkından da yoksun bırakılmış olup sonuçları itibarıyla çok geniş

kapsamlı olan bu tedbirler başvurucuyu çocuğu ile bir aile yaşamı sürdürmekten

mahrum bırakmış ve onları tekrar bütünleştirme amacıyla çelişmiştir. Söz konusu

sonuçları doğuran tedbirler ancak olağanüstü koşullarda tatbik edilebilir ve

sadece çocuğun üstün yararı ile ilgili baskın bir menfaatin varlığı ile

meşrulaştırılabilir. Zira bu tedbirler anne ve çocuk arasındaki aile bağlarının

kopması tehlikesini içermektedir (Johansen/Norveç,

§ 78).

140. Belirtilen koruma kararlarının yanı sıra çocuğun anneye

teslimine ilişkin kararın infazı sürecinde yer alan diğer kamusal işlem ve

eylemlerin de ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Kamu makamları somut olay

benzeri uyuşmazlıklarda, ailenin bütünleşmesini kolaylaştıracak tedbirleri

almakla yükümlüdür. Çocuğun, anne babanın ve kamu düzeninin yarışan menfaatleri

arasındaki dengenin kurulmasında ilgili kamu makamları belirli bir takdir

alanına sahip olmakla birlikte burada önemli olan husus, ilgili makamların

ailenin yeniden bütünleşmesini kolaylaştırmak için olayın özel şartlarının

gerektirdiği her türlü tedbiri alıp almadıklarıdır.

141. Söz konusu sürecin değerlendirilmesinden; yukarıda yer

verilen uzman raporları, yargısal kararlar ve komisyon tutanaklarında defaatle çocuğun sağlıklı gelişimi için anne ile ilişki

kurmasının sağlanması ve muhtemel bir bütünleşmenin temini noktasında, çocuk ve

annenin öncelikli olarak uzman gözetiminde saatlik olarak görüşmelerinin

temini, bu görüşmelerin süre ve içeriğinin çocuğun talebi doğrultusunda

düzenlenmesi veannenin ikametinde sosyal inceleme

gerçekleştirilerek çocuk ile ilişki sürecinde karşılaşabileceği muhtemel

problemlerin üstesinden gelebilme düzeyinin ve yaşanılan çevre ile ev

koşullarının çocuğun sağlıklı gelişimi için yeterli olup olmadığının

değerlendirilmesi gerektiği yönünde tespitlere yer verilmesine rağmen ilgili

idarenin söz konusu bütünleşmeye yönelik olan ve anne ile çocuğun ilişki

kurmasına imkân veren bir tedbir aldığına ilişkin herhangi bir veri

bulunmamaktadır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından Anayasa

Mahkemesine hitaben gönderilen 2/5/2014 tarihli yazıda; başvurucu annenin

görüşme talebine istinaden 8/1/2014 tarihinde İl Müdürlüğünde çocuk ve anne

için bir görüşme planlandığı ancak İl Müdürlüğüne gelmek istemeyen ve görüşmeyi

reddeden çocuğun ağlayarak tepki verdiği, annesi ile görüşmeyi şiddetle

reddettiği, bu nedenle görüşmenin gerçekleştirilemediği ifade edilmiştir. Sonuç

alınamayan bu girişim dışında, ailenin yeniden bütünleşmesine yönelik bir adım

atılmadığı anlaşılmaktadır.

142. Başvurucu annenin koruma kararının kaldırılması ve çocuğun

kendisine teslimine ilişkin kararın icra sürecinde kendisinden beklenilen tüm

girişimlerde bulunduğu görülmektedir.

143. Söz konusu koruma kararları ile ilgili başvuru evrakına

çocuğun, yanında bulunduğu aile tarafından Ankara 10. Aile Mahkemesinin

E.2012/1389 sayılı dosyası üzerinde açılan evlat edinme davasında alınan

beyanında, hâlihazırda birlikte olduğu aile ile kalmak istediği, onları anne ve

babası olarak gördüğü, gerçek annesini hatırladığı; annesinin başında sigara

söndürdüğünü, kalması için kendisini yanına alan ailelerden para aldığını ve

bir süre sonra kendisini geri istediğini hatırladığı yönünde beyanda bulunduğu

yansımış olmakla ve bir kısım uzman raporlarında çocukla yapılan görüşmede,

annesine teslimi hâlinde kendisine zarar vereceği yönünde beyanda bulunduğunun

belirtildiği görülmekle birlikte süreçte temin edilen hiçbir uzman raporunda,

çocuğun beyanının dikkate alınmasını gerektiren olgunluğa ulaştığı yönünde bir

tespite yer verilmediği anlaşılmaktadır.

144. Somut başvuru açısından başvurucu ve kızının yaklaşık on

yıldır ayrı yaşadığı görülmekte ve bu süreçte aralarında temas sağlandığına

ilişkin bir veri ne ilgili yargılama evrakında ne de idarenin 2/5/2014 tarihli

yazısı kapsamında yer almaktadır. Bu bağlamda zamanın geçmesinin, annenin

koruma kararının kaldırılmasına ilişkin çabasına rağmen anne ve çocuk

arasındaki bağı gittikçe azalttığı açıktır. Yaklaşık üç yaşında koruma altına

alınan, belirli bir süre değişik aileler yanında ve kurum bakımında kalan, son

yedi yılı ise evlat edindirme sürecinde olduğu aile yanında geçiren çocuğun;

çocukluğunun büyük bir bölümünü annesi ile gerçek bir bağlantı kuramadan geçirdiği,

bu nedenle doğal annesi ile biraraya gelme sürecinin

çocuk açısından oldukça zorlu bir deneyim olacağı açıktır. Bu nedenle söz

konusu süreçteki bağlantı eksikliğinin, ailenin yeniden bütünleşmesi açısından

başa çıkılması zor neticeler doğurduğu görülmektedir.

145. Kamusal makamların özellikle çocuğun gösterdiği tutum

nedeniyle ebeveyn ve çocuk arasında daha iyi ilişkiler kurulmasına yardımcı

olma konusunda bazı güçlüklerle karşılaştıkları görülmekle birlikte ilgili

kamusal makamların daha aktif bir tutum alması zaruridir. Bu bağlamda, koruma

altına alınan çocuğun işbirliğine yanaşmayan tutumuna

rağmen koruma kararının geçerli olduğu dönemde alınması gereken tedbirlerin

özenli bir değerlendirmeye tabi tutulmadığı ve başvurucunun sürece katılımının

sağlanmamasının çok daha çarpıcı bir hâle geldiği anlaşılmaktadır. İlgili

idarenin söz konusu hareket tarzının, uzman ve komisyon raporlarında yer

verilen, başvurucunun hayat şartlarını çocuğun bakım ve gözetimini uygun

düzeyde üstenebilecek şekilde geliştirdiği ve kontrol altında da olsa başvurucu

ile çocuk arasında görüşme imkânının sağlanması gerektiği yönündeki tespitlerle

bağdaştırmak da mümkün görünmemektedir.

146. Somut başvuru açısından, kamusal makamların başvurucu ve

kızı arasında bir görüşme ve iletişim ortamı oluşturulması noktasındaki durağan

tutumu, olası bir yeniden bütünleşme bir yana, aile bağlarının zamanla daha da

kopmasına zemin hazırlamıştır. Çocuğun koruma altında bulunduğu yaklaşık on

yıllık süre boyunca kamusal makamların aile hayatına saygı hakkının amacı

bağlamında, anne ve çocuk arasında olası bir yeniden bütünleşmenin teminine

yönelik olarak kendilerinden beklenilen olağan çabayı göstermediği sonucuna

varılmaktadır. Bu kapsamda kamusal makamların, başvurucunun durumundaki olumlu

gelişmeler de nazara alınmaksızın olası bir yeniden bütünleşmeyi sağlamaya

yönelik tedbirlerin alınması konusundaki ihmali, aile hayatına saygı hakkının

sağladığı güvencelerin etkisiz hâle gelmesine yol açmıştır.

147. Başvurucu anne ve kızı arasında ilişki kurulmasına dair

kısıtlamaların ve kamusal makamların bu kısıtlamaları gerekli sıklıkla ve

etkili şekilde gözden geçirme hususundaki ihmalinin, olası bir yeniden

bütünleşmenin temini bir yana, bu bağların zarar görmesine neden olduğu

görülmektedir. Bu kapsamda, ne yargısal makamların ne

de ilgili idarenin; ailenin yeniden bütünleşmesi fikrini, önemli bir amaç

olarak dikkate almadıkları, bunun yerine salt çocuğun koruma altında olmasının

daha yararlı olacağı düşüncesiyle hareket ettikleri anlaşılmaktadır. Bunun yanı

sıra başvurucunun çocuğu ile görüşmesine imkân sağlanmaması ve koruma kararları

ile devam eden süreçte sürdürülen evlat edindirme prosedürü de dikkate

alındığında alınan tedbirler, doğal ailenin yeniden bütünleşmesinden ziyade

koruyucu aile ile çocuk arasındaki bağların güçlenmesini sağlamıştır.

148. Sonuç olarak derece mahkemelerince verilen koruma

kararlarıyla ilgili yargısal sürece başvurucu annenin menfaatlerinin dikkate

alınmasını sağlayacak şekilde katılımı sağlanmadığı gibi söz konusu kararlarda

yer verilen gerekçelerin aile hayatına saygı hakkı bağlamında yeterli olmadığı,

ayrıca kararın icra sürecinde yer alan ilgili idare tarafından özellikle

çocuğun üstün yararı dikkate alınarak aile ilişkilerinin sürdürülebilirliği ve

muhtemel bir yeniden bütünleşmenin temini amacıyla uygun olanadımların

atılmadığı görülmektedir. Başvurucuyu ziyaret hakkından mahrum bırakan ve

mevcut ailenin yeniden bütünleşmesi amacını gözetmediği anlaşılan söz konusu

uygulamanın, aile hayatına saygı hakkının amacıyla bağdaşır şekilde meşruluğu

ortaya konulamadığı gibi kamusal makamlarca aile hayatına saygı hakkının etkin

şekilde kullanılmasına hizmet eden güvencelerin temini noktasındaki pozitif

yükümlülüklerin gerektiği şekilde yerine getirilmediği anlaşılmaktadır.

149. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 20.

maddesinde güvence altına alınan aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine

karar verilmesi gerekir.

b. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlaline

İlişkin İddia

150. Başvurucu, çocuğu hakkındaki koruma kararının kaldırılması

talebiyle Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde açılan davanın makul sürede

sonuçlandırılmadığını belirterek Anayasa’nın 36. maddesinde tanımlanan makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

151. Bakanlık, görüş yazısında makul sürede yargılanma hakkının

ihlali iddiasına ilişkin olarak ayrıca görüş bildirilmemiştir.

152. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan

bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar

verilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz, § 18) Sözleşme metni ile AİHM

kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma hakkının somut görünümleri olan

alt ilke ve haklar, esasen Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil

yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36.

maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin

6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle Sözleşme’nin lafzi

içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına

dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer

vermektedir Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul sürede yargılanma hakkı

da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma hakkının kapsamına

dâhildir. Ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan süratle

sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141.

maddesinin de Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul sürede yargılanma

hakkının değerlendirilmesinde gözönünde

bulundurulması gerektiği açıktır (Güher

Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38, 39).

153. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

makul süre değerlendirmesinde, sürenin başlangıcı kural olarak uyuşmazlığı

karara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişle

davanın ikame edildiği tarih olup somut başvuru açısından bu tarih

17/9/2008'dir. Sürenin bitiş tarihi ise çoğu zaman icra aşamasını da kapsayacak

şekilde yargılamanın sona erme tarihidir. Ancak devam eden yargılamalara

ilişkin makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasını içeren

başvuruların yargılama faaliyetinin devamı sırasında da yapılabilmesi olanağı

bulunduğundan değerlendirmeye esas alınacak sürenin bitiş anı, bireysel

başvurunun karara bağlandığı tarihtir (Güher

Ergun ve diğerleri, § 52). Bu kapsamda somut yargılama faaliyeti

açısından sürenin bitiş tarihinin, bireysel başvurunun karara bağlandığı tarih

olduğu anlaşılmaktadır.

154. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri

Kanunu’nun öngördüğü yargılama usullerine tabi mahkemeler nezdindeki

yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı yönündeki iddialar daha önce

bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa Mahkemesi tarafından, özellikle

yargılamada sürati temin etmeye hizmet eden özel usul hükümlerinin dikkate

alınmadığı gözönünde bulundurularak makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiği yönünde karar verilmiştir (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 54-64).

155. AİHM de birçok kararında Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamında

ve ağırlıklı olarak makul sürede yargılanma hakkı özelinde velayet ve kişisel

ilişki tesisine dair yargılama ve icra prosedürlerini değerlendirmekte yapılan

inceleme sırasında makul süre koşulu değerlendirilirken kullanılan; davanın

karmaşıklığı, tarafların tutumu, yetkili makamların tutumu ve başvurucunun

davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği kriterlerinden

özellikle son ölçüte vurgu yapıldığı anlaşılmaktadır. AİHM’e

göre belirtilen dava grubu ve bu kapsamda elde edilen yargı kararlarının

icrası, işte tam da bu nedenle süratle neticelendirilmesi gereken

prosedürlerdir (Hokkanen/Finlandiya, § 72; Maire/Portekiz, § 74; Neulinger ve Shuruk/İsviçre, §§ 131,132).

156. Bu kapsamda somut başvuru açısından yargılama süresinin,

çocuk ile koruyucu aile arasındaki ilişkinin daha da gelişmesine katkı sağlayan

yedi yılı aşkın bir süreye çıkmış olması dikkate değerdir.

157. Başvuruya konu davada yer alan kişi sayısı ve davanın

mahiyeti nedeniyle icrası gereken usul işlemlerinin niteliği başvuruya konu

yargılamanın karmaşık olmadığını ortaya koymakta olup somut başvuru açısından

farklı bir karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı ve söz konusu

yedi yıl dört ayı aşkın yargılama sürecinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu

sonucuna varılmıştır.

158. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 36.

maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

159. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı

fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya

da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

160. Başvurucu, ihlalin tespitiyle uyuşmazlık hakkında yeniden

yargılama yapılmasına ve adil yargılanma hakkının ihlali nedeniyle 300.000 TL

manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.

161. Somut başvuruda aile hayatına saygı hakkı ve makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

162. Aile hayatına saygı hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan

kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere (2013/126 Tedbir sayılı

dosya kapsamında) Ankara 3. Çocuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi

gerekir.

Osman Alifeyyaz PAKSÜT ve M. Emin KUZ

bu görüşe katılmamıştır.

163. Aile hayatına saygı hakkının ihlali nedeniyle yalnızca

yeniden yargılama tedbiri ile giderilemeyecek olan manevi zararları

karşılığında ve makul sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle yalnızca

ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya

net 7.800 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

164. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 198,35 TL harç ve 1.800

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.998,35 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Aile hayatına saygı hakkının

ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

2. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

B. 1. Anayasa’nın 20. maddesinde

güvence altına alınan aile hayatına saygı hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE

OYBİRLİĞİYLE,

2. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE OYBİRLİĞİYLE,

C. Kararın bir örneğinin aile

hayatına saygı hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 3. Çocuk Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE,

Osman Alifeyyaz PAKSÜT ve M. Emin KUZ'un

karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

D. Başvurucuya net 7.800 TL manevi

tazminat ÖDENMESİNE; tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,

E. Kararın bir örneğinin gereği

için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğüne GÖNDERİLMESİNE

OYBİRLİĞİYLE,

F. 198,35 TL harç ve 1.800 TL

vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.998,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA

ÖDENMESİNE OYBİRLİĞİYLE,

G. Ödemelerin, kararın tebliğini

takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay

içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği

tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA

OYBİRLİĞİYLE,

H. Kararın bir örneğinin Adalet

Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE OYBİRLİĞİYLE

9/3/2016 tarihinde karar verildi.

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Hakkında koruma kararı alınan çocuk ile başvurucu anne

arasında bir görüşme ortamı oluşturulmamasının ve anne ile çocuk arasında

muhtemel bir yeniden bütünleşmeyi sağlama konusundaki ihmallerin aile hayatına

saygı hakkının sağladığı güvencelerin etkisiz hâle gelmesine yol açtığı, koruma

kararlarıyla ilgili yargı sürecinde başvurucu annenin menfaatlerinin dikkate

alınmasını sağlayacak şekilde katılımının sağlanmadığı ve kararların

gerekçelerinin yeterli olmadığı, sonuç olarak başvurucunun Anayasanın 20.

maddesinde teminat altına alınan mezkûr hakkının ihlal edildiği yönündeki

tespitlere katılmakla birlikte, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yeniden yargılama yapılması yönündeki çoğunluk görüşüne aşağıdaki sebeplerle

katılmıyoruz.

2. Devletin pozitif yükümlülüklerinin sadece anne için geçerli

olmayıp çocuğun korunup kollanmasını da gerektirdiği, devletin bir annenin

çocuğu ile kişisel ilişki kurabilmesinden sorumlu olduğu kadar, özellikle

koruması altında bulunan çocuğun bedenî ve ruhî gelişimi için gerekli

tedbirlerin alınmasından da sorumlu olduğu açıktır. Nitekim bu kararda da, aile hayatına saygı

hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerin hangi şartlarda olumlu edimde

bulunmayı gerektirdiğinin belirlenmesinin bu hak kapsamındaki ilişkilerin

mahiyeti gereği kolay olmadığı ve AİHM’in özellikle

pozitif yükümlülükler söz konusu olduğunda aile hayatına saygı kavramının

gereklerinin olaydan olaya önemli ölçüde değiştiğini kabul ettiği belirtilmektedir

(§ 71).

3. Kararda da belirtildiği üzere, kamu makamları tarafından alınan tedbirler bakımından ailenin yeniden

bütünleşmesi şeklindeki nihaî amacın gözönünde

bulundurulması gerekmekle birlikte, bu alanda dikkate alınması gereken temel

unsur çocuğun üstün yararı olduğundan, anne baba ile temasın çocuğun bu

menfaatini ağır şekilde tehdit ettiği durumlarda, söz konusu menfaatler

arasında adil bir dengenin kurulması kamu makamlarının yetkisi dahilindedir

(§ 80).

4. Yine kararda, bu dengenin

kurulmasında çocuğun üstün yararının, niteliği ve önemi gereği, ebeveynin

menfaatinden üstün tutulması gerektiği; zira aile hayatına saygı hakkının, anne

ve babaya, çocuğun sağlığı ve gelişimi açısından tehlikeli olan tedbirlerin

alınmasını isteme hakkı vermediği belirtilmektedir (§ 81).

5. Nihayet, çocuğun

söylemlerinin belirli bir olgunluk düzeyine ulaşmış olması hâlinde ve üstün

menfaatine aykırı olmaması şartı ile kişisel ilişki sürecinde çocuğun istek ve

söylemlerinin dikkate alınması gerektiği de kararda kabul

edilmektedir (§ 84).

6. Somut olayda mahkemece uzman klinik psikolog, pedagog ve

sosyal hizmet uzmanından alınan 30/11/2010 tarihli psikososyal

değerlendirme raporunda yer verilen “çocuğun

kuruma yerleştirildiği andan itibaren sürekli bağlanma ve kopuş yaşamak

durumunda kalarak travmatize olduğu, çocuğun tekrar

tekrar travmatize olmasına neden olan bağlanma ve

kopuş ilişkileri nedeniyle başvurucu ile yeniden kurulacak olan ilişkinin ve

bağın yeni bir travma oluşturabileceği” yönündeki değerlendirmeler

(§ 17) ile Kurumun yazılarında ve mahkemelerce uzman kişilerden alınan

raporlara dayanılarak verilen kararlarda belirtilen “çocuğun evlat edindirilmek üzere uzun süredir yanında bulundurulduğu

aile ile arasında ana, baba ve çocuk bağının geliştiği” (§ 19),

çocuğun “bu aile yanında sağlıklı gelişim

gösterdiği, aile birlik ve bütünlüğü içinde ilişki kurulduğu” (§

20), “davada alınan beyanına göre çocuğun

hâlihazırda birlikte olduğu aile ile kalmak istediği, onları anne ve babası

olarak gördüğü, … evlat edindirilmek üzere kaldığı ailenin yanında okula

başladığı ve dosyada mevcut sosyal inceleme raporlarına göre düzenli bir aile

hayatına kavuştuğu, başvurucunun kendisini alma girişimi nedeniyle psikolojik

travma yaşadığı, …(2013 yılında verilen üç ayrı rapora göre) başvurucuya tesliminin telafisi güç psikolojik bir

travmaya yol açabileceği ve bu kapsamda çocuğun başvurucuya tesliminin yararına

olmayacağı” (§ 27) yönündeki tespitler dikkate alındığında, yeniden

yargılama kararının çocuğun daha büyük sorunlarla karşılaşmasına yol açabilecek

sonuçlar doğurabileceği düşünülmektedir.

7. Bu sebeplerle, yeniden yargılama yerine, yalnızca ihlalin

tespitiyle giderilemeyecek olan manevî zararları karşılığında başvurucu lehine

manevî tazminata hükmedilmesi gerektiği ve bunun yeterli olduğu düşüncesiyle, çoğunluğun

kararına katılmıyoruz.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep

KÖMÜRCÜ

M. Emin KUZ

Raportör

:

Şebnem

NEBİOĞLU ÖNER

Başvurucu

:

Serpil TOROS

Vekili

:

Av. Mehmet

Recai BAĞCI

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Üye

M. Emin KUZ

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/6382, 9 Mart 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucunun İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. A. 1. Aile hayatına saygı hakkının
  12. B. 1. Anayasa’nın 20. maddesinde
  13. C. Kararın bir örneğinin aile
  14. D. Başvurucuya net 7.800 TL manevi
  15. E. Kararın bir örneğinin gereği
  16. F. 198,35 TL harç ve 1.800 TL
  17. G. Ödemelerin, kararın tebliğini
  18. H. Kararın bir örneğinin Adalet
  19. Karşıoy Gerekçesi
  20. Yıldırım
  21. Özgüldür
  22. Kömürcü
  23. M. Emin KUZ
  24. Nebioğlu Öner
  25. M. Emin KUZ
  26. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/6382
Tarih
9 Mart 2016

İlgili Kararlar

  • Vahibe Yılmaz Başvurusu (B. No: 2013/5202)
  • Şehmus Özsubaşı Başvurusu (B. No: 2013/2582)
  • Mehmet Halit Gösteriş Başvurusu (B. No: 2013/3532)
  • Tasfiye Halinde Ss Çamlıkoru Konut Yapı Kooperatifi Başvurusu (B. No: 2013/7373)
  • İbrahim Kirkin ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/8141)
  • İrfan Yücesoy Başvurusu (B. No: 2013/7625)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.