İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Sınırlı Sorumlu Güzelçamlı Konut Yapı Kooperatifi Başvurusu (B. No: 2014/497)

1. Başvuru, tapu siciline güvenilerek üçüncü kişiden satın

Başvuru No2014/497Tarih20 Temmuz 2017Okuma37 dk · 7.406 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Sınırlı Sorumlu Güzelçamlı Konut Yapı Kooperatifi Başvurusu

Karar tarihi
20 Temmuz 2017
Başvuru Numarası
2014/497
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

7.406 kelime·37 dk okuma·25 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, tapu siciline güvenilerek üçüncü kişiden satın

alınan taşınmazın bir kısmının orman vasfıyla bedelsiz olarak Hazine adına

tespit ve tescil edilmesi ve bu sebeple taşınmazın önceki maliklerine karşı

açılan davada hükmedilen tazminat miktarının yetersiz olması nedenleriyle

mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 13/1/2014 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi

neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

7. Bakanlık görüşü başvurucuya tebliğ edilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

9. İzmir ili Seferihisar ilçesi Sığacık mahallesinde kâin 83 ada

14 parsel numaralı toplam 19.328 m² büyüklüğündeki taşınmaz tapuda P.K., G.A.,

Y.A., T.Y. ve N.S. adına kayıtlı iken 1986 yılında yapılan ve 28/10/1987

tarihinde askıya çıkarılarak 29/4/1988 tarihinde tutanakları kesinleşen orman

kadastrosu çalışmaları sonucu taşınmazın 15.354 m²lik kısmı orman olarak tespit

edilmiştir.

10. Taşınmazın orman olarak tespit edildiğine ilişkin olarak

tapu siciline herhangi bir şerh düşülmemiştir.

A. Orman Tespitine Karşı

Açılan Dava

11. Malikler tarafından 26/4/1988 tarihinde Seferihisar Kadastro

Mahkemesinde (Mahkeme) orman tahdidine itiraz davası açılmıştır.

12. Dava devam etmekte iken 28/1/1993 tarihinde söz konusu

taşınmaz 100.000.000 TL (100 TL) bedel karşılığında başvurucu kooperatife

satılmıştır.

13. Mahkeme tarafından 3/4/1997 tarihinde taşınmaz mahallinde

bilirkişilerle birlikte keşif yapılmıştır. Ziraat bilirkişisi tarafından

Mahkemeye sunulan raporda, taşınmazın devletin hüküm ve tasarrufu altında olan

yerlerden olmayıp kadim zeytinlik olduğu görüşü bildirilmiştir. Jeomorfoloji

bilirkişisi, taşınmazın toprak yapısı itibarıyla özel mülkiyete konu

arazilerden olduğunu beyan etmiştir. Üç yüksek orman mühendisinden oluşun

bilirkişi heyeti tarafından hazırlanan raporda, taşınmazın krokide (A) ile

işaretlenen ve kadastro tutanağında orman olarak tespit edilmiş olan 15.354

m²lik kısmının orman, (B) ile işaretlenen 3.974 m²lik kısmının ise orman

sayılmayan yerlerden olduğu açıklanmıştır.

14. Mahkemece 30/10/1997 tarihinde davanın başvurucu kooperatife

ihbarı üzerine başvurucu davaya katılmış ve dava başvurucu aleyhine yürütülmeye

devam edilmiştir.

15. Mahkemece orman bilirkişilerinin görüşüne dayanılarak

14/12/1998 tarihinde davanın reddine karar verilmiştir.

16. Başvuru dosyasında bulunmamakla birlikte başvurucu

dilekçesinde, anılan kararın temyiz sürecinden geçerek kesinleştiği

belirtilmiştir.

B. Taşınmaza İlişkin İmar

Uygulaması ve Taşınmaz Üzerinde İnşaat Yapılması

17. İhtilaf konusu taşınmazın bulunduğu alana ilişkin olarak

Seferihisar Belediyesi (Belediye) tarafından 1990 yılında 1/5000 ölçekli nazım

imar planı yapılmıştır. 27/6/1992 tarihinde uygulama imar planı Belediye

Meclisince onaylanmıştır. Belediyece yapılan parselasyon planı ve bu planın

uygulanması sonucu ihtilaf konusu taşınmaz ifraz görerek 820 ada 1 parsel, 821

ada 1 parsel, 822 ada 1 parsel ve 83 ada 39 parsel numaralı taşınmazlara

dönüşmüş ve 7/3/1994 tarihinde başvurucu adına tapuya tescil edilmiştir.

18. Başvurucu tarafından 7/8/1997 tarihinde Belediyeden alınan

inşaat ruhsatına istinaden bu taşınmazlar üzerinde 21 çift ve toplamda 42 adet

villa tipi bina inşa edilmeye başlanmıştır.

19. Orman Genel Müdürlüğünün talebi üzerine Mahkemenin 6/4/2000

tarihli kararıyla henüz kaba inşaat seviyesinde olan binaların yapımının durdurulmasına

karar verilmiştir.

20. Söz konusu inşaatlar dosyadan anlaşılamayan bir tarihte

Orman Genel Müdürlüğü tarafından yıktırılmıştır.

C. Orman İdaresi

Tarafından Açılan Tescil Davaları

21. Orman Genel Müdürlüğü tarafından 22/5/2000 tarihinde

başvurucu aleyhine söz konusu taşınmazın 15.354 m²sine ilişkin tapunun iptali

ve taşınmazın orman vasfıyla Hazine adına tescili istemiyle Mahkemede dava

açılmıştır. Mahkemenin 21/6/2001 tarihli kararıyla taşınmazın krokide (A) ile

işaretlenen 15.354 m²lik kısmının ifrazı sonucu oluşan 20 ada 1 parsel, 821 ada

1 parsel, 822 ada 1 parsel ve 83 ada 39 parsel numaralı taşınmazların orman

vasfıyla Hazine adına tesciline karar verilmiştir.

22. Anılan karar Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 9/4/2002 tarihli

kararıyla onananak 23/10/2003 tarihinde

kesinleşmiştir.

23. Orman Genel Müdürlüğü tarafından 26/11/2004 tarihinde

taşınmazın 114,26 m²lik bölümü yönünden de aynı Mahkemedetapu

iptali ve tescil davası açılmıştır. Mahkemece 4/10/2005 tarihli kararla davanın

kabulü ile taşınmazın 114,26 m²lik bölümünün orman vasfıyla Hazine adına

tesciline hükmedilmiştir. Bu kararın temyiz edildiğine ilişkin dosyada bir

bilgi ve belge bulunmamaktadır.

D. Başvurucu Tarafından

Açılan Tazminat Davası

24. Başvurucu tarafından 9/11/2000 tarihinde taşınmazın satın

alındığı kişiler ile Orman Genel Müdürlüğü ve Belediye aleyhine Mahkemede

tazminat davası açılmıştır. Dava dilekçesinde, satıcıların (önceki maliklerin)

başkasına ait taşınmazı satmak suretiyle haksız fiil işledikleri nedeniyle

sorumlu oldukları ifade edilmiştir. Dilekçede, Belediyenin, orman tahdit

sınırları içindeki taşınmaz için imar ve inşaat izni vermesi sebebiyle

sorumluluğunun bulunduğu belirtilmiştir. Dilekçede son olarak Orman

Bakanlığının da taşınmazın orman olarak tahdit edildiğini Belediyeye

bildirmemiş olması ve orman olarak tespit ettiği taşınmaza ilişkin olarak

tapuya şerh verdirmemek suretiyle haksız olarak el değiştirmiş olmasına

sebebiyet vermiş bulunması nedenleriyle hukuki sorumluluğunun bulunduğu

açıklanmıştır. Başvurucu, taşınmazın ve üzerindeki inşaatın bedeli olarak

fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 150.000.000.000 TL (150.000 TL)

tazminatın müşterek ve müteselsil olarak davalılar tarafından ödenmesine karar

verilmesi isteminde bulunmuştur.

25. Belediye tarafından Mahkemeye sunulan savunmada, taşınmazın

orman vasfı taşıdığına ilişkin herhangi bir şerhin tapu sicilinde bulunmadığı

ifade edilmiştir. Orman İdaresi ise taşınmazın orman olarak tespitine ilişkin

tutanağın 28/10/1987 tarihinde askıya çıkarıldığı ve 29/4/1988 tarihinde

kesinleştiğini hatırlattıktan sonra başvurucunun, taşınmazın nizalı olduğunu bilerek satın aldığını vurgulamıştır.

Taşınmazın önceki malikleri de haksız fiilin koşullarının oluşmadığı görüşünü

savunmuşlardır.

26. Mahkemece 21/6/2000 tarihinde verilen kararla davanın süre

aşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Mahkeme, davayı haksız fiiil hükümleri çerçevesinde incelemiştir. Kararın

gerekçesinde, başvurucunun ihtilaf konusu taşınmazın orman vasfıyla Hazine

adına tespit edildiği hususunu, 1998 yılında taşınmazın önceki maliklerinin

Orman İdaresine karşı açtığı davanın başvurucuya ihbar edilmesiyle öğrendiği

ifade edilmiş ve 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Borçlar Kanunu'nun 60.

maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu tarihten itibaren bir yıl geçtikten

sonra açılan davada zaman aşımı süresinin geçtiği belirtilmiştir.

27. Anılan karar Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 11/3/2002 tarihli

kararıyla bozulmuştur. Kararın gerekçesinde, davanın zapta karşı tekeffül

hükümleri çerçevesinde incelenmesi gerektiği ve zapta karşı tekeffül

sorumluluğunda zamanaşımı süresinin 6098 sayılı Kanun'un 125. maddesi uyarınca

on yıl olduğu belirtilmiştir.

28. Bozma kararına uyan Mahkemece 14/10/2003 tarihinde

mahallinde keşif ve bilirkişi inceleme yaptırılmıştır. Bilirkişi raporunda,

taşınmazın, davanın açıldığı 7/12/1999 tarihi itibarıyla rayiç değeri 115.155

TL olarak belirlenmiştir.

29. Mahkemece bilirkişi raporuna dayanılarak 26/6/2007 tarihli

kararla önceki malikler tarafından başvurucuya 115.155 TL tazminat ödenmesine

karar verilmiştir. Mahkeme, Yargıtay bozma kararında belirtildiği üzere

satıcıların zapta karşı tekeffül sorumluluğunun bulunduğunu vurgulamıştır.

Kararın gerekçesinde, satıcıların sorumlu olduğu tutarın, taşınmazın davanın

açılış tarihindeki rayiç bedeli olduğu ifade edilmiştir. Mahkeme, Orman Genel

Müdürlüğü ve Belediyenin zapta karşı tekeffül sorumluluklarının bulunmadığı

gerekçesiyle bunlar yönünden davayı reddetmiştir. Mahkeme, başvurucunun inşaat

bedeline ilişkin tazminat istemini de taşınmazın orman olarak tespit edildiğini

öğrendikten sonra inşaatların yapımına başladığı gerekçesiyle reddetmiştir.

30. Söz konusu karar Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 16/9/2008

tarihli kararıyla kısmen bozulmuştur. Kararın gerekçesinde özel mülkiyete konu

edilmesi mümkün olmayan orman niteliğindeki taşınmazların satışını içeren

sözleşmelerin geçersiz olduğu saptaması yapıldıktan sonra bu nitelikteki bir

taşınmazın Orman İdaresi tarafından zapt edilmesi hâlinde zapta karşı tekeffül

sorumluluğunun söz konusu olmayacağı ifade edilmiştir. Gerekçenin devamında,

geçersiz bir sözleşmeye dayanılarak karşı tarafa verilen şeyin sebepsiz

zenginleşme teşkil edeceği ve sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre geri

istenebileceği vurgulanmıştır. Ancak geri istenen şeyin karşı tarafın kusuru olmasızın elinden çıkması hâlinde iade olanağının ortadan

kalkacağına işaret edilen kararda, denkleştirici

adalet ilkesi uyarınca iadesi gereken şeyin ilk ödeme tarihindeki alım gücüne

ulaştırılmış karşılığının tazminat olarak ödenmesi gerektiği ifade edilmiştir.

Daire, somut olay yönünden tapuyu iptal eden Mahkeme kararının kesinleştiği

tarih itibarıyla ulaştığı alım gücünün tazminat olarak ödenmesi ve bu

tazminatın da taşınmazın alış fiyatının enflasyon, tüketici fiyat endeksi,

altın ve döviz kurlarındaki artış, maaş artış oranları gibi ekonomik etkenlerin

ortalamaları alınmak suretiyle artırılması yoluyla belirlenmesi gerektiği

açıklanmıştır.

31. Daire kararında, başvurucunun davalı Belediyeye yönelik

tazminat isteminin hizmet kusuruna dayandığı ve davanın bu kısmı yönünden

görevsizlik kararı verilmesi gerektiği gerekçesiyle belediye yönünden davanın

reddine ilişkin hüküm fıkrası da bozulmuştur. Kararda, Orman Genel Müdürlüğü

yönünden davanın reddine ilişkin hüküm fıkrasına yönelik ayrıca bir

değerlendirme yapılmamış ise de tarafların diğer temyiz itirazlarının

reddedildiği belirtilmiştir.

32. Bozma kararına uyan Mahkemece yeniden yapılan yargılamada,

başvurucu tarafından, Yargıtayın 22/11/2001 tarihli

ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesine

yönelik içtihat değişikliğine dayanılarak devletin, tapu sicilinin

tutulmasındaki hatalarından doğan kusursuz sorumluluğu uyarınca tazminat

yükümlülüğünün bulunduğu ileri sürülmüş ve görülen davada husumetin Hazineye

tevcih edilerek lehine tazminata hükmedilmesi talep edilmiştir.

33. Mahkemece Daire bozma kararı uyarınca bilirkişi incelemesi

yaptırılmıştır. Bilirkişi tarafından taşınmazın 28/1/1993 tarihinde 100.000.000

TL (100 TL) olan satış bedeli, tapunun iptaline ilişkin 21/6/2001 tarihli

kararın kesinleştiği 23/10/2003 tarihi itibarıyla alım gücü yöntemiyle ulaştığı

değer 12.162,50 TL olarak tespit edilmiştir.

34. Mahkemece 29/3/2011 tarihli kararla, bilirkişi raporunda

belirlenen 12.162,50 TL yönünden dava kabul edilmiş ve bu tutarın önceki

malikler (satıcılar) tarafından başvurucuya ödenmesine karar verilmiştir.

Mahkeme, Dairenin bozma kararındaki görüşe uygun olarak sebepsiz zenginleşme

hükümlerine dayanmıştır. Kararda, 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi

uyarınca Hazineye karşı açılmış bir davanın bulunmadığı vurgulanmıştır.

Mahkeme, bu kararda hükmedilen tazminatın önceki maliklerce ödenmesinden sonra

Hazineye karşı ayrı bir dava açılabileceği düşüncesini açıklamıştır. Kararın

hüküm fıkrasında da, davalıların 4721 sayılı Kanun'un

1007. maddesi uyarınca Hazine aleyhine dava açmakta

serbest oldukları hatırlatılmıştır. Mahkeme ayrıca, davanın Orman Genel

Müdürlüğüne yönelik kısmının, anılan idarenin pasif dava ehliyetinin

bulunmadığı nedeniyle Belediyeye ilişkin kısmının ise idari yargının görevinde

bulunması nedeniyle reddine karar vermiştir.

35. Bu karara karşı yapılan temyiz istemi Yargıtay 3. Hukuk

Dairesinin 25/6/2013 tarihli kararıyla onanmış, karar düzeltme istemi de aynı

Dairenin 14/11/2013 tarihli kararıyla reddedilmiştir.

36. Nihai karar 16/12/2013 başvurucuya tebliğ edilmiştir.

37. Başvurucu 13/1/2014 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

38.9/7/1945 tarihli ve 4785 sayılı Orman

Kanununa Bazı Hükümler Eklenmesine ve Bu Kanunun Birinci Maddesinde

Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 1. maddesi şöyledir:

"Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte varolan gerçek veya tüzel özel kişilere, vakıflara ve köy,

belediye, özel idare kamu tüzel kişiliklerine ilişkin bütün ormanlar bu kanun

gereğince devletleştirilmiştir. Bu ormanlar hiç bir

işlem ve bildirime lüzum olmaksızın Devlete geçer."

39. 4721 sayılı Türk Kanun'un 1007. maddesi

şöyledir:

"Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün

zararlardan Devlet sorumludur.

Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan

görevlilere rücu eder.

Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu

sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür."

40. 18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Usulü

Kanunu'nun 179. maddesi şöyledir:

"Dava dilekçesinde aşağıdaki hususlar

bulunur:

1. Tarafların ve varsa kanuni temsilci veya

vekillerinin ad ve soyadları ile adresleri,

2. Açık bir şekilde dava konusu,

3. Davacının iddiasının dayanağı olan bütün

vakıaların sıra numarası altında açık özetleri ve delillerinin nelerden ibaret

olduğu,

4. Hukuki sebeplerin özeti,

5. Açık bir şekilde iddia ve savunma,

6. Karşı tarafın hangi sürede cevap

verebileceği,

7. Davacının veya varsa kanuni temsilci yahut

vekilinin imzası."

41. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (HGK) 14/7/2010 tarihli ve

E.2010/1-336, K.2010/396 sayılı kararı şöyledir:

"...Davacı, davalı olarak “Tapu Sicil Müdürlüğü”nü hasım göstermiş; dava dilekçesi tapu sicil

müdürlüğüne tebliğ edilmiş, tüzel kişiliği temsilen (izafeten) duruşmalara

katılan Hazine vekili; davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Davada sıfat, tarafın, dava konusu maddi hukuk

ilişkisinin süjesi olup olmamasıyla ilgilidir. Taraf sıfatının bulunmaması

halinde dava, sıfat yokluğundan (husumet yönünden) reddedilecektir. HUMK.

179/1.maddesi, dava dilekçesinde tarafların ve varsa kanuni temsilcilerinin ad

ve adreslerinin bildirilmesi gerektiğini hükme bağlamıştır. Bildirim esnasında

yapılan kimi yanlışlıklar, davanın sıfat (husumet) yokluğundan reddi sonucunu

doğurmamakta, oluşan hataların giderilmesi bazı durumlarda mümkün

olabilmektedir. Davalının temsilcisinde yanılmış olma hali de bu duruma örnek

oluşturmaktadır. Çözülmesi gereken sorun, tapu sicil müdürlüğünün davalı

gösterilmesinin ve Hazine vekili tarafından temsil edilmiş olmanın temsilcide

yanılgı olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği noktasında

toplanmaktadır.

Dava dilekçesi ile birlikte dosya kapsamı

değerlendirildiğinde; yolsuz işlemler sonucu oluşan kayda yönelik dava

açıldığına dair Özel Daire kabulünün yerinde olduğu açıktır. Bu durumda, burada

davalının sıfatının bulunup bulunmadığı ve buradan hareketle başka kurum ve

kuruluşların davalı yanında yer alması gerekip gerekmediğinin tartışılması

gereklidir.

İlkin belirtilmelidir ki, davacının dava

dilekçesindeki içeriğine göre isteminin yasal dayanağı 4721 sayılı Türk Medeni

Kanunu’nun 1007.maddesi olup, bu hükümde Devletin tapu sicilinin tutulmasından

doğan zararlardan sorumluluğu düzenlenmiştir. Devletin “tapu sicilinin

tutulmasından doğan sorumluluğuna” ilişkin olarak, kusursuz

sorumluluk/ağırlaştırılmış sebep/ağırlaştırılmış objektif sorumluluk/ tehlike

sorumluluğuna ilişkin kurallar uygulanır.

Genel olarak MK.nun

1007.maddesine dayanan davalar, tapu malikleri ve lehine sahte tescil kararı

verilen gerçek veya tüzel kişiler ile Hazine arasında görülür. Bir başka

deyişle bu anlamda hakları çatışanlar arasında görülür. Dava, MK’nun 1007. maddesince Devletin

sorumluluğuna dayalı bir dava olduğuna göre husumetin hazineye yöneltilmesi

zorunludur. Ne var ki, davacı dava dilekçesinde “Tapu Sicil Müdürlüğü”nü

hasım göstererek dava açmıştır.

Davacının asıl dava etmek istediği kişinin

“Tapu Sicil Müdürlüğü” değil, “Hazine” olduğu belirgindir.

Durum bu olunca, davanın davalı olarak salt

tapu sicil müdürlüğüne yöneltildiğinden söz edilemez. Ortada belirgin biçimde

temsilcide yanılma hali bulunmakta olup, bu durumun mahkemece resen gözetilmesi

ve davanın usulünce gerçek hasma yöneltilebilmesi için davacı yana olanak sağlanması

gerekir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 17.2.2010 gün 2010/7-70-86 sayılı

kararı).

Daha açık ifadeyle, mahkemece yapılacak iş;

açıklanan hususlar ve dava dilekçesi içeriği de gözetilerek temsilcide hata

halinin varlığının kabulü ile davacının davasını doğru hasma yöneltmesi için

olanak sağlanmasıdır.

... "

42. HGK'nin 29/9/2010 tarihli ve

E.2010/14-386, K.2010/427 sayılı kararı şöyledir:

"...Bu genel açıklamalar karşısında somut

olay değerlendirildiğinde; davacı ile davalı arasında davalıya ait tapuya

kayıtlı taşınmazın satışının vaadine yönelik sözleşmenin noterde ve usulünce

düzenlenmekle başlangıçta geçerli olarak kurulduğu, ancak daha sonra vaade konu

taşınmazla ilgili davaların olumsuz sonuçlanması nedeniyle taşınmaz satış vaadi

sözleşmesinin ifasının imkansız hale geldiği anlaşılmakla davacı alıcının,

sebepsiz zenginleşme kurallarına göreBK’nun 96.

maddesi uyarınca uğradığı müspet zararı isteyebileceğinde kuşku

bulunmamaktadır.

Burada ayrıca belirtilmelidir ki, birzararın oluşması, ona neden olanın tazminat ödeme yükümlülüğünüdoğurur. Başlangıçta geçerli olarak kurulmuş

olmasına rağmen daha sonra sözleşmenin ifa edilmesinin imkansız

olduğunun anlaşılması durumunda, tazminat miktarı belirlenirken zarar görenin

gerçek zararının esas alınması zorunludur.

Burada ilke şu olmalıdır; zarar doğurucueylem, zarar görenin malvarlığında ne miktarda bir

azalmaya neden olmuş ise, zarar verenin tazminat borcu da,

o miktarda olmalıdır. Öyle ise, oluşan gerçek zarar ne kadarsa, tazminat da o

kadar olacaktır. Bir başka değişle, ödenecek tazminat o miktarda olmalıdır ki,

eğer zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin malvarlığı ne

durumda olacak idiyse, ödenecek tazminatla, aynı durum tesis edilebilsin (Hukuk

Genel Kurulunun 05.03.2003 gün ve 2003/19-152Esas, 2003/125 Karar sayılı

ilamı).

Burada, iadenin gerçekleştiği andaki değil,

iadenin talep edildiği andaki zenginleşme miktarı bu borcun kapsamını

belirlemelidir (Ulusan, a.g.e s.33; Eren Fikret,

age., C.3, s.63, Feyzioğlu Feyzi, age., C.1, s. 784-786; Tekinay-Akman,

Burcuoğlu-Altop age., s. 999; Egemen, Çelikoğlu,

Kaynak age., s. 294-295; Serozan, age., s. 27).

Hal böyle olunca, davacının 09.04.1991 yılında

ödediği 10.500.000 (Eski)TL (Yeni 10,5 TL) için mahkemece başlangıçtan itibaren

geçersiz satışlarda uygulanması gereken denkleştirici

adalet ilkesine göre endeks, döviz ve altın artış oranları esas alınarak

hükmedilen 7.353,38 (Yeni)TL’nin davacının gerçek zararını karşılamadığı

ortadadır.

Somut olayda, başlangıçta geçerli olarak

kurulmasına rağmen daha sonra ortaya çıkan nedenler dolayısı ile imkansızlaşan

bir edim söz konusudur. Bu durumda mahkemece, davacının gerçek ve güncel müspet

zararının yukarıda açıklanan ilkelere göre bilirkişi marifetiyle araştırılıp

tespit edildikten sonra, buna hükmedilmesi ve Hukuk Genel Kurulu’nca da

benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda

direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

.."

43. HGK'nin 15/12/2010 tarihli ve

E.2010/13-618, K.2010/668 sayılı kararı şöyledir:

"..

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu somut olayda

olduğu gibi başlangıçta gerçerli olarak kurulan

ancak, sonradan hükümsüz hale gelen bir sözleşmede zararı şu şekilde

belirlemiştir. “Bir sözleşmenin başlangıçta geçerli olarak kurulmasına rağmen

daha sonra ortaya çıkan nedenler dolayısı ile imkansız

hale gelmesi durumunda, davacı gerçek ve güncel müspet zararını talep

edebilmelidir” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 29.09.2010 gün ve 2010/14-386

esas,2010/427 karar sayılı ilamı).

Buradaki ilke; zarar doğurucueylem,

zarar görenin malvarlığında ne miktarda bir azalmaya neden olmuş ise, zarar

verenin tazminat borcu da, o miktarda olmalıdır. Öyle

ise, oluşan gerçek zarar ne kadarsa, tazminat da o kadar olacaktır. Bir başka

değişle, ödenecek tazminat o miktarda olmalıdır ki, eğer zarar verici eylem

gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin malvarlığı ne durumda olacak idiyse,

ödenecek tazminatla, aynı durum tesis edilebilsin (Yargıtay Hukuk Genel

Kurulu'nun 05.03.2003 gün ve 2003/19-152esas, 2003/125 karar; 29.09.2010 gün ve

2010/14-386 esas,2010/427 sayılı ilamları).

Hal böyle olunca, davacının ödediği satış

bedelinin Özel Dairece başlangıçtan itibaren geçersiz satışlarda uygulanması

gereken denkleştirici adalet ilkesine göre;

enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artış, maaş

artışları gibi ekonomik etkenlerin ortalamaları esas alınarak bulunacak bedelin

davacının gerçek zararını karşılamadığı ortadadır.

Somut olayda, davacı alıcı ile davalı satıcı

arasında tapuda yapılan gayrimenkul satım sözleşmesinin başlangıçta geçerli

olarak kurulmasına ve taşınmazın davacıya teslim edilmesine rağmen daha sonra

üçüncü kişinin (Hazinenin) satım anında ve öncesinde mevcut olan, alıcı vesatıcının da bilmediği, bir ayni hakka dayanarak taşınmazın

mahkeme kararı ile davacının elinden alınması söz konusudur.

Bu durumda mahkemece, zapta karşı tekeffül

hükümleri uygulanarak davacının gerçek ve güncel müspet zararına hükmedilmesi

yönündeki kararı sonucu itibariyle usul ve yasaya uygun olup, direnme kararı

yerindedir.

..."

44. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 2/4/2013 tarihli ve E.2013/252,

K.2013/3551 sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir:

"...

Ancak, hükme esas alınan bilirkişi raporunda;

davacının, dava konusu taşınmaz için 03.08.1996 tarihinde ödemiş olduğu 500 TL

bedelin dava tarihindeki ulaştığı miktar, denkleştirici

adalet ilkesine göre hesaplanırken; sadece, USD, Altın, TÜFE ve TEFE

değerlerindeki artışlar dikkate alınmıştır. Oysa, Yargıtay'ın yerleşmiş

uygulamalarına göre, bu etkenler yeterli olmayıp, bunların yanı sıra çeşitli

ekonomik etkenlerin (memur maaş ve işçi ücretlerindeki artışlar, asgari

ücretteki artışlar v.s.)'de hesaplamaya dahil

edilerek, ortalamaları alınmak suretiyle, paranın ulaşacağı alım gücü

bulunmalıdır. Bunun yanında, taşınmazın dava tarihindeki rayiç değeri de tespit

ettirilip, hükmedilecek tazminatta gözetilmelidir. Zira, geri verme borcunun

kapsamı, borçlunun (zenginleşenin) durumunu ağırlaştırıyorsa, hakim bunu hakkaniyete uygun bir ölçüye indirebilecektir.

..."

45. Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 16/6/2011 tarihli ve

E.2010/6589, K.2011/9580 sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir:

"...

Dosya kapsamına göre, dava konusu 7904 ada 26 nolu parselde bulunan kooperatif hissesinin davacı

tarafından 03.10.2003 tarihli noterden hisse devri sözleşmesi ile davalıdan

satın alındığı, taşınmazın tapu kaydına 18.05.2000 tarihinde Antalya 1. Asliye

Hukuk Mahkemesi’nin 2000/741 Esas sayılı dosyası nedeniyle ihtiyati tedbir

kararı konulduğu, yine tapu kaydının beyanlar hanesinde, “Kadastro

Müdürlüğü’nün 25.05.1998 gün 295 1403 sayılı yazısına göre bu taşınmazın

zeminde niteliği orman olan 1078 parsel üzerinde kaldığının” yazılı olduğu,orman idaresi tarafından arsa sahipleri aleyhine

03.05.2000 tarihinde açılan tapu iptal ve tescil davası sonucunda, taşınmazın

orman niteliği ile hazine adına tesciline karar verildiği ve verilen kararın

16.03.2006 tarihinde kesinleştiği, eldeki davanın 12.11.2008 tarihinde açıldığı

anlaşılmaktadır. Bu durumda, davacının devirden önce tapu kaydında bulunan şerh

ve beyan nedeniyle taşınmazın evveliyatının orman olduğunu, dava sonucunda

orman olarak tescil edilme ihtimalinin bulunduğunu bilerek satın aldığının

kabulü gerekir (Bkz. Hukuk Genel Kurulu'nun 15.12.2010 T., 2010/13-618 E,

2010/668 K. sayılı ilamı). O halde davacı, taşınmazın kendisine satıldığı

tarihte öncesinin orman olduğunu bilemeyeceğini, iyi niyetli olduğunu MK. 1020.

maddesindeki tapu sicilinin aleniyeti ilkesi karşısında ileri süremez. Orman

alanlarının özel mülkiyete konu olması, devir ve temliki hukuki sonuç doğurmaz.

Yani taraflar arasında yapılmış bulunan satım akdi biçim koşullarına uygun

olarak yapılsa dahi BK 2011/6487-9460 19-20 maddeleri gereğince mutlak butlanla

batıl olup, baştan beri geçersizdir. Geçersiz sözleşmelerde, taşınmazın hukuka

uygun yollarla tescil edilmiş olması BK 192 maddesindeki satıcının zapta karşı

tekeffül borcunu doğurmaz. Çünkü bu madde, sadece hukuken geçerli sözleşmelerde

ileri sürülebilir. Davacı, geçersiz sözleşmeye dayanarak taşınmazın değerini

tazminat olarak isteyemez; sadece geçersiz sözleşme nedeniyle ödediği bedeli

sebepsiz zenginleşme ve denkleştirici adalet

kurallarına göre isteyebilir. Geçersiz sözleşmelerde herkes aldığını aynı anda

iade ile yükümlü ise de, taşınmaz davacının kusuru

olmaksızın elinden çıkmış olduğundan onun iade mükellefiyeti yoktur.

Hal

böyle olunca, mahkemece bilirkişilerden alınacak taraf ve yargı denetimine

elverişli rapor ile davacının ödediği 16.000-sterlinin ödeme tarihindeki Türk

Lirası karşılığının akdin ifasının imkânsız hale geldiği taşınmazın tapusunun

iptaline ilişkin mahkeme kararının kesinleştiği 16.03.2006 tarihine kadar

ulaştığı alım gücünün enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz

kurlarındaki artış, maaş artışları vs. gibi ekonomik etkenlerin ortalamalarının

alınarak hesaplanıp oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken yanlış

değerlendirme ile ödenen bedelin dava tarihindeki kur üzerinden TL karşılığına

karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

..."

46. Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 30/4/2009 tarihli ve

E.2008/14776, K.2009/5932 sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir:

"...

Bu güne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz sözleşme gereğince alıcının

akit tarihinde verdiği paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi, gerçek

hayatta büyük sarsıntılara, tutarsızlıklara, adalete karşı var olması gereken

güvenin sarsılmasına neden olmuş, kamu vicdanında haklı eleştiri konusu

yapılmıştır. Hukuk kuralları, gerçek hayata uygun olduğu, toplumun adalet

ihtiyacına cevap verebildiği sürece hayatiyetini devam ettirip saygınlık sağlar

ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları, görevli

organlarca değiştirilince bu konuda yeni düzenlemeler yapılıncaya kadar

zedelenmeden gerçek hayata çağın gereklerine uygun olarak yorumlanıp

uygulanmalıdırlar. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur.

Nitekim gerek Yargıtay kararlarında ve gerekçe

öğretide bu görüşe paralel düşünceler bulunmaktadır.

Akit

öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde de uygulanması gerektiği,

geçersiz sözleşmelerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği, bu zarar

kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu, olumsuz zararın bazı

özel durumlarda olumlu zarar kadar dahi olabileceği, MK.nun

2.maddesine göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemeyeceği hallerdeki zarar

kavramları hep bu zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır.

Yargının asıl görevi toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun için uygulanması

gereken kurallar, mevcut yasaların ışığında bu yasa hükümlerine aykırı

düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmalıdır.

Hukuken geçersiz sözleşmeler, haksız iktisap

kuralları uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici

adalet kuralı hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu

husus hakkaniyetin ve adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar

verilirken, satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme

tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve bu şekilde iadeye karar verilmesi

uygun olacaktır. Aksi takdirde kısmi iade durumu oluşacak, iade dışındaki

zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak, iade

borçlularının iadede direnmelerine neden olacaktır.

Yukarıda açıklanan ilke ve esaslara göre;

Davacı adına olan tapunun iptal edildiğine ilişkin dosyada bilgi bulunmadığına göre,ancak taşınmazın az yukarıda açıklanan nitelikleri ve

hukuki durum gözetilerek ve orman şerhinin de bulunması nedeniyle davacının

artık satıştan dönme koşullarının oluştuğunun kabulü ile taşınmazın davacıya

satıldığı 26.7.1993 tarihindeki satış bedeli 6000.000 TL nin

dava tarihi itibarıyla ulaştığı alım gücü çeşitli ekonomik etkenlerin

(enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurallarındaki artış,

maaş artışları vs. gibi) ortalamaları alınarak, açıklamalı gerekçeli, taraf ve

Yargıtay denetimine elverişli bilirkişi raporu alınarak belirlenmeli ve

taşınmazın iadesi koşulu ile bu bedelin davalı satıcı mirasçılarından tahsiline

karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı

olup, hükmün açıklanan nedenlerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

..."

B. Uluslararası Hukuk

47. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) hem kıyılar hem de

ormanlarla ilgili kararlarında, kadastro tespiti ya da satın alma yoluyla

tapulu taşınmazları edinen kişilerin tapularının kıyı kenar çizgisi ya da orman

alanı içinde kaldığı gerekçesiyle ve herhangi bir tazminat ödenmeksizin iptal

edilmesini Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün

1. maddesinin ihlali olarak nitelendirmiştir. AİHM bu kararlarında çevrenin

korunmasına ilişkin kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkının korunması

arasında makul bir dengenin bulunması gerektiğini belirterek karşılığı

ödenmeksizin mülkiyet hakkına müdahale edilemeyeceği sonucuna ulaşmıştır (N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No:

37451/97, 11/10/2005, § 41).

48. AİHM, bir başvurucunun tazminat ödenmeksizin taşınmazının

elinden alınması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğinin iddiasına

ilişkin olarak Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun Kasım 2009 tarihinde daha önceki

içtihadında değişikliğe gittiğini, AİHM'in bu

konudaki içtihatlarına dayanarak tapu kayıtlarındaki yanlış kayıtlardan

kaynaklanan ayni hak ya da menfaatleri kaybolmuş ya da kısıtlanmış olanların

tapu kayıtlarındaki düzensizliklerden dolayı devleti sorumlu tutabileceğine

hükmettiğini, tazminat miktarının söz konusu arazinin kullanılma şekli,

niteliği ve değeri temelinde muhtemel getirisi ve emsal değerlerin dikkate

alınarak değerlendirme yapılması gerektiğine dikkat çektiğini, bu başvuru

yolunun hâlen düzenli olarak kullanılmakta olduğunu, ulusal mahkemelerin AİHM'in içtihatlarını ve Sözleşme'ye

ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesine dayanarak ilgili mevzuat hükümlerini

uyguladıklarını, başvurucunun tapu belgesinin iptali yönündeki kararın

kesinleşmesinden itibaren on yıl içinde tazminat talebinde bulunabileceğini

belirterek, iç hukuk yolları tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun kabul

edilemez olduğuna hükmetmiştir (Altunay/Türkiye

(k.k.), B. No: 42936/07, 17/4/2012, §§

36-38).

49. AİHM, Sözleşme'ye ek 1 No.lu

Protokol'ün 1. maddesinde güvenceye bağlanan mülkiyet hakkının pozitif

yükümlülükleri de içerdiğini kabul etmektedir (Kotov/Rusya, [BD] B. No: 54522/00, 3/4/2012, §§ 109-115; Öneryıldız/Türkiye, [BD], B. No: 48939/99,

30/11/2004, § 134; Broniowski/Polonya, [BD], B. No: 31443/96,

22/6/2004, § 143; Dzugayeva/Rusya, B. No: 44971/04, 12/2/2013, § 26).

AİHM, bu hükümle koruma altına alınan mülkiyet hakkının gerçek ve etkili

kullanımının, sadece devletin müdahale etmeme ödevine bağlı olmadığını fakat

aynı zamanda özellikle başvurucunun kamu otoritelerinden meşru olarak

alınmasını beklediği önlemler ile mülkünden etkin bir biçimde yararlanması

arasında doğrudan bir bağlantının bulunduğu durumlarda koruyucu pozitifönlemler alınmasını da gerektirdiğini ifade

etmektedir. Öte yandan, AİHM'e göre yatay ilişkilerde bile devlete pozitif

yükümlülük yükleyen kamusal menfaatlersöz konusu

olabilir (Kotov/Rusya, § 109).

50. AİHM, bu bağlamda, mülkiyetten barışçıl yararlanma hakkına

kamu otoriteleri dışındaki kişilerce müdahale edilmesi durumunda, devletin

pozitif yükümlülüğünün, koruyucu/önleyici ve düzeltici ödevler biçiminde ikiye

ayrılacağını ifade etmektedir. AİHM'e göre bu durumda Sözleşme'ye

taraf devletler, iç hukuk sisteminde mülkiyet hakkının yasalar tarafından

tatmin edici bir şekilde korunmasının güvence altına alınması ve hakkına

müdahale edilen kişinin, gerekmesi durumunda meydana gelen zararının

giderilmesine yönelik talepler dahil olmak üzerehakkını

arayabileceği düzeltici mekanizmaların temin edilmesi yükümlülüğü altındadırlar

(Blumberga/Letonya, B. No: 70930/01, 14/10/2008, §

67).

51. AİHM, devletin pozitif yükümlülüklerinin mahiyeti ve

kapsamının, olayın somut koşullarına göre farklılaşabileceğini düşünmektedir (Kotov/Rusya, § 111). AİHM'e göre devletin

olayın somut koşullarına göre sağlama yükümlülüğü altına girdiği düzeltici

önlemler, zarar gören tarafın hakkını savunabilmesi imkânı tanıyan uygun yasal

mekanizmaların oluşturulmasını içermektedir. 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesi

açık bir biçimde usule ilişkin yükümlülükler içermemekte ise de bu hüküm, gerek

kamu otoritelerinin müdahil olduğu uyuşmazlıklarda gerekse özel kişiler

arasındaki uyuşmazlıklarda devlete usule ilişkin yükümlülükler yüklemektedir.

Özel kişiler arasındaki müdahalelerde devlet, zorunlu usule ilişkin garantiler

içeren yargısal başvuru yolları kurma yükümlülüğü altındadır. Bu bağlamda

görevlendirilecek mahkemelerin veya yargısal yetkiyi haiz diğer kurul veya

kamusal otoritelerin özel kişiler arasındaki uyuşmazlığı etkili ve adil bir

şekilde çözecek yargısal güçle donatılmaları gerekmektedir (Kotov/Rusya, § 114).

V. İNCELEME VE GEREKÇE

52. Mahkemenin 20/7/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Mülkiyetin Kaybından

Dolayı Devletin Sorumluluğuna İlişkin Şikâyet

1. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

a. Başvurucunun İddiaları

53. Başvurucu kooperatif, tapulu taşınmazının tazminatsız olarak

orman vasfıyla Hazine adına tescil edilmesi ve üzerindeki otuz iki adet daire

inşaatının yıkılması nedeniyle ağır zarara uğradığını belirterek taşınmazın

bedeli ile üzerindeki inşaatlar için tazminat ödenmemesinin mülkiyet hakkına

müdahale teşkil ettiğini ileri sürmüştür.

54. Başvurucu, davanın açıldığı tarihteki Yargıtay içtihadının,

tapulu arazilerin orman vasfıyla Hazine adına tescili nedeniyle oluşan

zararların, tapu sicilinin tutulmasındaki hatalar dolayısıyla kusursuz

sorumluluk hükümlerine göre devlet aleyhine tazminat davası açılmasını öngören

4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi kapsamında

bulunmadığı yolunda olduğunu belirtmiştir. Yargıtayın

bu içtihadının AİHM içtihadı doğrultusunda Kasım 2009 tarihinden sonra

değiştiğini ve yeni bir hukuk yolu oluştuğunu ifade eden başvurucu, Yargıtay

13. Hukuk Dairesinin 16/9/2008 tarihli bozma kararından sonra yeniden yapılan

yargılama sırasında, davanın Hazineye yöneltilerek 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi uyarınca tazminata hükmedilmesi isteminde bulunduğu

halde Mahkemece bu talebin gözardı edildiğini ve

içtihat değişikliğine uygun karar verilmediğini savunmuştur.

55. Başvurucu, temsilcide yanılmaya ilişkin Yargıtay kararlarına

atıfta bulunarak Mahkemenin davayı Hazineye yöneltmemesinden şikâyet etmiştir.

Başvurucu sonuç olarak tapulu taşınmazın bedelsiz bir şekilde Hazine adına

tescil edilmesinin mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahale teşkil ettiğini ve bu

nedenle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

b. Bakanlık Görüşü

56. Bakanlık görüş yazısında, AİHM içtihatlarına atıfla kıyı ve

orman mevzuatına dayanılarak taşınmazların bedelsiz olarak Hazineye

devredilmesinin mülkiyet hakkını ihlal ettiği belirtilmiştir. 4721 sayılı

Kanun'un 1007. maddesinde öngörülen tazminat yolunun

bu gibi ihlallerin giderilmesinde etkili bir yol olduğunun AİHM tarafından kabul

edildiğini hatırlatan Bakanlık, somut olaydaki davanın 4721 sayılı Kanun'un

1007. maddesi uyarınca Hazine aleyhine açılan bir dava

olmadığını, sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca açılan bir dava niteliğinde

bulunduğunu ifade etmiştir. Bakanlık, yerel Mahkemenin davanın niteliğine uygun

olarak tazminata hükmedip başvurucuya 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi uyarınca Hazine aleyhine tazminat davası

açılabileceğini hatırlatıldığına işaret etmiştir. Bakanlık, davanın Belediyenin

hizmet kusuruna ilişkin kısmı yönünden idari yargının görevli olduğu

gerekçesiyle görevsizlik kararı verildiğini anımsatmış ve somut olayda

başvurucunun idari yargıda belediye aleyhine bir dava açıp açmadığının

anlaşılamadığını belirtmiştir.

2. Değerlendirme

57. İddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak Anayasa'nın "Mülkiyet hakkı" kenar başlıklı

35. maddesi şöyledir:

"Herkes, mülkiyet ve miras haklarına

sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına

aykırı olamaz."

58. Mahkemeye sunulan 9/11/2000 tarihli ilk dava dilekçesinde

(1) satıcıların (önceki maliklerin) başkasına ait taşınmazı satmak suretiyle

haksız fiil işledikleri nedeniyle sorumlu oldukları, (2) Belediyenin, orman

tahdit sınırları içindeki taşınmaz için imar ve inşaat izni vermesi sebebiyle

sorumluluğunun bulunduğu, (3) Orman Bakanlığının da taşınmazın orman olarak

tahdit edildiğini Belediyeye bildirmemiş olması ve orman olarak tespit ettiği

taşınmaza ilişkin olarak tapuya şerh verdirmemek suretiyle haksız olarak el

değiştirmiş olmasına sebebiyet vermiş bulunması nedenleriyle hukuki

sorumluluğunun bulunduğu temelinde iddialar öne sürülmüştür.

59. Anayasa'nın 35. maddesinde herkesin mülkiyet hakkına sahip

olduğu, bu hakkın ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabileceği,

mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı hükme

bağlanmıştır. Mülkiyet hakkı, kişiye -başkasının hakkına zarar vermemek ve

yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla- sahibi olduğu şeyi dilediği

gibi kullanma ve tasarruf etme, onun ürünlerinden yararlanma olanağı verir

(AYM, E.2011/58, K.2012/70, 17/5/2012).

60. Olayda başvurucuların tapusuna sahip oldukları taşınmaz,

orman sınırları içinde kaldığı gerekçesiyle Hazine adına tespit edilmiştir.

Tapulu taşınmazın Hazine adına tespit edilmesi mülkiyet hakkına müdahale teşkil

etmekte olup mülkten yoksun bırakma niteliğindedir.

61. Mülkiyet hakkı mutlak bir hak olmayıp kamu yararı amacıyla

sınırlandırılabilir ve bu sınırlandırmanın ölçülü ve orantılı olması gerekir.

Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan malların korunması amacıyla mülkiyet

hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetin tamamının

mülk sahiplerine yüklenemeyeceği ve kanun koyucunun buna uygun çözüm yolları

bulması gerekeceği açıktır (AYM, E.2009/31, K.2011/77, 12/5/2011).

62. Temel bir değer olarak çevrenin korunmasının ve herkesin

çevreden eşit şekilde yararlanma hakkının bir uzantısı olarak Anayasa'nın 169.

maddesinde ormanların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilerek

bu alanlarda özel mülkiyet yasaklanmıştır. Bu nedenle belli bir sürenin

geçmesiyle söz konusu alanlarda özel mülkiyet edinilmesi olanaklı değildir

(AYM, E.2009/31, K.2011/77, 12/5/2011). Dolayısıyla başvurucuların taşınmazının

Hazine adına tespiti suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanuni

dayanağının bulunduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan ormanların korunması amacıyla

mülkiyet hakkına müdahale edilmesinde kamu yararı bulunduğu tartışmasızdır

(AYM, E.2009/31, K.2011/77, 12/5/2011).

63. Somut olayda 19.328 m² büyüklüğündeki taşınmaz, tapuda P.K.,

G.A., Y.A., T.Y. ve N.S. adına kayıtlı iken 29/4/1988 tarihinde kesinleşen

orman kadastrosu çalışmaları sonucu taşınmazın 15.354 m²lik kısmı orman olarak

tespit edilmiştir. Taşınmazın orman olarak tespit edildiğine ilişkin olarak

tapu siciline herhangi bir şerh düşülmemiştir. Malikler tarafından 26/4/1988

tarihinde Mahkemede açılan orman tahdidine itiraz davası devam etmekte iken

28/1/1993 tarihinde söz konusu taşınmaz başvurucu kooperatife satılmıştır.

Mahkemece 30/10/1997 tarihinde davanın başvurucu kooperatife ihbarı üzerine

başvurucu davaya katılmış ve dava başvurucu aleyhine yürütülmeye devam

edilmiştir. Mahkemece orman bilirkişilerinin görüşüne dayanılarak 14/12/1998 tarihinde

davanın reddine karar verilmiştir.

64. Orman Genel Müdürlüğü tarafından 22/5/2000 tarihinde

başvurucu aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasında Mahkemenin 21/6/2001

tarihli kararıyla dava kabul edilerek taşınmazın 15.354 m²lik kısmının orman

vasfıyla Hazine adına tesciline karar verilmiştir. Anılan karar temyiz

aşamasından geçerek 23/10/2003 tarihinde kesinleşmiştir.Orman

Genel Müdürlüğü 26/11/2004 tarihinde taşınmazın 114,26 m²lik bölümü yönünden de

aynı Mahkemedetapu iptali ve tescil davası açmıştır.

Mahkemece 4/10/2005 tarihli kararla davanın kabulü iletaşınmazın

114,26 m²lik bölümünün orman vasfıyla Hazine adına tesciline hükmedilmiştir.

65. Başvurucu taşınmazın mülkiyetinin kaybı karşılığından

tazminat ödenmemiş olmasından şikâyet etmektedir.

66. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 45. maddesinin (2) numaralı

fıkrası uyarınca müdahaleyle başvuruculara yüklenen külfetin telafisine yönelik

olarak varsa kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının

bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.

67. 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi

tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan devletin sorumlu olduğunu,

zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere devletin rücu edebileceğini hüküm

altına almıştır. Anayasa Mahkemesi daha önceki kararlarında Yargıtay içtihadına

dayanarak 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinde

öngörülen tazminat yolunun, kadastro tespiti aşamalardaki işlemlerden doğan zararların

telafisi yönünden de etkili olduğu sonucuna ulaşmıştır (Nazmiye Akman, B. No: 2013/1012,

16/4/2013, § 25; Ahmet Hilmi Serter,

B. No: 2014/10954, 17/11/2016, §§ 41-42; Hatice

Avcı ve Diğerleri, B. No:2014/9788, 22/9/2016, §§ 74-76). Buna göre

tapu ve kadastro işlemleri nedeniyle zarar görenler 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi gereğince zararlarının tazmini için 6098 sayılı

Kanun'un 146. maddesi gereğince mülkiyetin kaybedildiğinin kesinleştiği

tarihten itibaren on yıllık zamanaşımı süresinde Hazine aleyhine adli yargıda

dava açabilirler (Nazmiye Akman,

§ 27).

68. Somut olayda başvurucu 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine dayanarak ayrı bir tazminat davası açmamıştır.

Başvurucu, anılan hükme dayalı tazminat istemini 9/11/2000 tarihinde taşınmazı

satın aldığı kişiler ile Orman Genel Müdürlüğü ve Belediye aleyhine açtığı

tazminat davasında verilen kararın Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 16/9/2008

tarihli kararıyla bozulmasından sonra yeniden yapılan yargılama sırasında ek

bir talep olarak ileri sürmüştür. Ancak Mahkemece verilen 29/3/2011 tarihli

kararda, başvurucunun 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi

uyarınca Hazineye karşı ayrı bir dava açılması gerektiği hatırlatılarak

başvurucunun bu talebinin esasının incelenmesi reddedilmiştir.

69. Başvurucu, HGK'nin 14/7/2010

tarihli ve E.2010/1-336, K.2010/396 sayılı kararına atıfla Mahkemenin davayı

resen Hazineye yöneltmesi gerektiğini ileri sürmektedir.

70. Yukarıda atıfta bulunulan HGK kararında (bkz. § 41), Tapu

Sicil Müdürlüğüne husumet yöneltilmek suretiyle 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine dayalı olarak açılan davada, davanın husumet

yokluğundan reddi yerine gerçek hasma (Hazineye) yöneltilmesi için davacıya

olanak sağlanması gerektiği ifade edilmiştir. HGK'nin

sözü edilen kararına konu olay, bakılan başvuru konusu olayla tam olarak

örtüşmemektedir. Anılan olayda dava 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine dayalı olarak tazminat ödenmesi istemiyle

açılmıştır. Oysa başvuru konusu olayda ilk dava dilekçesinde 4721 sayılı

Kanun’un 1007. maddesine yönelik herhangi bir istem

yer almadığı gibi davanın açıldığı tarihteki içtihad

itibarıyla buna imkân da bulunmamaktadır. Başvurucunun davanın açıldığı

tarihten yaklaşık dokuz yıl sonra ek bir taleple 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesi uyarınca tazminat ödenmesi isteminde bulunduğu

görülmektedir. Dolayısıyla bakılan davada hasmın değiştirilmesinin yanında

davanın konusunun da değiştirilmesi istemi söz konusudur. Başvurucu tarafından

atıfta bulunulan HGK kararı, husumetin değiştirilmesinin mümkün olduğu

içtihadını içermekte ise de anılan karar, davanın konusunun da

değiştirilmesinin olanaklı görüldüğü sonucuna ulaşılabilmesi için yeterli bir

temel sağlamamaktadır. Diğer bir ifadeyle anılan kararda üretilen içtihadın

davanın değiştirilmesini de kapsadığı söylenemez.

71. 1086 sayılı Kanun'un 179. maddesinin birinci fıkrasının (2)

numaralı bendinde yer alan ve davanın konusunun açık bir şekilde dilekçede

yazılması gerektiğini ifade eden hükmün varlığı ve aksi bir içtihadın ortaya

konulamaması karşısında, 9/11/2000 tarihinde açılan davada yapılan yargılama

sırasında ek bir taleple 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesi

uyarınca tazminat ödenmesi isteminde bulunmuş olmasının, anılan başvuru yolunun

tüketildiği anlamına gelmeyeceği kanaatine varılmaktadır.

72. Yargıtay içtihadı, 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesi kapsamındaki davanın mülkiyeti kaybettiren kararın

kesinleştiği tarihten itibaren on yıl içinde açılabileceği yönündedir.

Başvurucunun bu yola başvurması gerekliliğinden söz edilebilmesi için içtihadın

değiştiği tarihte on yıllık zamanaşımı süresinin henüz dolmamış bulunması

gerekmektedir. Somut olayda başvurucu aleyhine iki ayrı tapu iptali ve tescili

davası açılmıştır. Bunlardan birincisinde kurulan hüküm, taşınmazın 15.354

m²lik kısmına ilişkin olup 23/10/2003 tarihinde kesinleşmiştir. Taşınmazın

114,26 m²lik bölümünün Hazine adına tesciline ilişkin hüküm ise 4/10/2005

tarihinde verilmiş ve temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. Başvurucununen

geç, 29/3/2011 tarihli kararın verildiği anda 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine ilişkin içtihad

değişikliğinden haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Anılan tarih itibarıyla da4721

sayılı Kanun’un 1007. maddesine dayalı tazminat davası

açılmasının mümkün olduğu görülmektedir.

73. Somut olayda başvurucunun ayrıca 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine dayanarak tazminat davası açtığına dair herhangi

bir bilgi veya belgenin bireysel başvuru dosyasına sunulmamıştır. Bu anlamda

adil dengenin sağlanmasında etkili olduğu tespit edilen yargısal yollara

başvurulmadığından başvuru yollarının usulünce tüketildiği söylenemez.

74. Açıklanan nedenlerle mülkiyet hakkının ihlal edildiği

iddiasının yetkili derece mahkemeleri önünde tanınan başvuru yolları

tüketilmeden bireysel başvuru konusu yapıldığı anlaşıldığından başvurunun diğer

kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Taşınmazın Önceki

Maliklerine Karşı Açılan Davada Hükmedilen Tazminatın Yetersiz Görülmesine

İlişkin Şikâyet

1. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

75. Başvurucu, hükmedilen tazminatın, taşınmazın Hazine adına

tescil edildiği tarihteki rayiç bedeli yerine alış bedelinin yeniden değerleme

oranında artırılması suretiyle belirlenmesinin HGK'nin

içtihadıyla çelişkili olduğunu iddia etmiştir.

76. Bakanlığın görüş yazısında, hukuk kurallarının yorumlanması

ve uygulanması ile delillerin değerlendirilmesinin derece mahkemelerinin

takdirinde olduğu ve derece mahkemelerinin bu husustaki değerlendirmelerinin

açık ve bariz takdir hatası ve keyfîlik içermedikçe

Anayasa Mahkemesinin müdahalesinin söz konusu olamayacağı ifade edildikten

sonra somut olayda Mahkeme kararının açık ve bariz takdir hatası içerip

içermediğinin veya keyfîlik taşıyıp taşımadığının

değerlendirilmesinin Anayasa Mahkemesinin takdirinde olduğu belirtilmiştir.

2. Değerlendirme

77. Somut olayda 29/4/1988 tarihinde kesinleşen orman

tutanaklarıyla orman vasfıyla Hazine adına tespit edilen toplam 19.328 m²

büyüklüğündeki taşınmaz, malikleri tarafından 28/1/1993 tarihinde başvurucu

kooperatife satılmıştır. Anılan taşınmazın 15.354 m²lik kısmının Mahkemenin

21/6/2001 tarihli kararıyla; 114,26 m²lik kısmının ise Mahkemenin 4/10/2005

tarihli kararıyla orman vasfıyla Hazine adına tesciline hükmedilmiştir.

Başvurucu tarafından 9/11/2000 tarihinde satıcılar aleyhine tazminat davası

açılmıştır.

78. Başvurucunun önceki malikler aleyhine açtığı tazminat

davası, önceki maliklerin satış tarihinden evvel kısmen Hazine adına tespit

edilmiş olan taşınmazın bu niteliğini gizleyerek taşınmazı satmış olmaları

sebebine dayanmaktadır. Satıcı aleyhine açılan tazminat davası bir önceki

başlıkta incelenen 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesi

uyarıca Hazine aleyhine açılan tazminat davasından farklı olarak iki özel kişi

arasında özel hukuk hükümlerinin ihlalinden doğan ihtilafın özel hukuk

hükümleri uygulanarak çözüme bağlandığı bir hukuk yoludur. İki özel kişi

arasındaki özel hukuk ihtilaflarının devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında

incelenmesi gerekmektedir.

a. Genel İlkeler

79. Bireysel başvuru, devlet tarafından kamu gücü kullanılarak

bireylerin temel haklarına yapılan müdahaleler sonucu meydana gelen hak

ihlallerini gidermek amacıyla ihdas edilmiş bir ikincil koruma mekanizması

olmakla birlikte kimi durumlarda özel kişiler arası ilişkiler sonucu özel

kişilerin birbirilerinin haklarına yaptıkları müdahalelerde devlete

atfedilebilecek sorumluluklar bulunabilmektedir. Bu durumlarda bireysel başvuru

konusu yapılan dava sadece adil yargılanma hakkı kapsamında incelenmekle

kalmayıp özel kişiler tarafından başlatılan süreç sonucu etkilenen diğer haklar

yönünden de incelenebilir (Türkiye Emekliler

Derneği, B. No: 2012/1035, 17/7/2014, § 34).

80. Anayasa'nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet güvencesi,

mülkiyet hakkına yönelik kamu gücü tarafından gerçekleştirilen müdahalelerin

yanı sıra kimi durumlarda özel hukuk kişilerince yapılan müdahalelere karşı da

anayasal koruma sağlamaktadır. Dolayısıyla mülkiyet hakkı devlete, müdahalede

bulunmama biçimindeki negatif yükümlülüğün yanında üçüncü kişilerden

gelebilecek müdahalelere karşı malike koruma sağlama şeklindeki birtakım

pozitif yükümlülükler de yüklemektedir (Osmanoğlu

İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri A.Ş., B. No: 2014/8649,

15/2/2017, § 42).

81. Mülkiyet hakkına üçüncü kişiler tarafından müdahalede

bulunulması durumunda, bu müdahalenin malik üzerinde doğurduğu olumsuz

sonuçların mümkünse eski hâle döndürülmesini, mümkün değilse malikin zarar ve

kayıplarının telafi edilmesini sağlayan idari veya yargısal hukuki

mekanizmaların oluşturulması devletin pozitif yükümlülüklerinin bir gereğidir.

Bu bağlamda, hak ihlalinin sonuçlarının giderilmesi bakımından ne tür hukuki

mekanizmaların öngörüleceği hususu devletin takdirindedir. Bu husus kural

olarak Anayasa Mahkemesinin ilgi alanı dışındadır. Bununla birlikte Anayasa

Mahkemesinin, tercih edilen idari veya yargısal mekanizmanın malik üzerinde

doğurduğu olumsuz etkilerin düzeltilmesi bakımından yeterli ve elverişli olup

olmadığı hususundaki denetim yetkisi saklıdır. Bu bağlamda düzeltici bir

mekanizmanın hiç oluşturulmaması veya oluşturulan mekanizmanın müdahaleden

önceki durumu tesis edici veya oluşan kayıpları giderici bir nitelik arz

etmemesi durumunda mülkiyet hakkının devlete yüklediği pozitif yükümlülükler ihlal

edilmiş olabilir (Osmanoğlu İnşaat Eğitim

Gıda Temizlik Hizmetleri A. Ş., § 48).

82. Devletin pozitif yükümlülükleri, mülkiyet hakkına yapılan

müdahalelere karşı usule ilişkin güvenceler sunan yargısal yolları da kapsayan

etkili hukuksal bir çerçeve oluşturma ve oluşturulan bu hukuksal çerçeve

kapsamında yargısal ve idari makamların bireylerin özel kişilerle olan

uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etme

sorumluluklarını da içermektedir (Selahattin

Turan, B. No: 2014/11410, 22/6/2017, § 41).

83. Tazminat davalarında, tazminatın hesaplama yönteminin

belirlenmesi, alanlarında uzman olan derece mahkemelerinin görev ve

yetkisindedir. Anayasa Mahkemesi bu konuda uzmanlaşmış bir mahkeme olmadığı

gibi mülkiyet hakkı kapsamında yapılan bireysel başvurularda tazminatın

miktarını hesaplamak gibi bir görevi de bulunmamaktadır. (Mukadder Sağlam ve diğerleri, B.No:2013/2511, 22/1/2015, § 49).

b. İlkelerin Olaya

Uygulanması

84. Başvurucunun, önceki maliklerin satış tarihinden evvel

kısmen Hazine adına tespit edilmiş olan taşınmazın bu niteliğini gizleyerek

taşınmazı satmış olmaları sebebiyle uğradığı zararın tazmini amacıyla borçlar

hukuku hükümlerine göre tazminat davası açma imkanına sahip olduğu

anlaşılmaktadır. Dolayısıyla devletin, mülkiyet hakkına yapılan müdahalelere

karşı usule ilişkin güvenceler sunan yargısal bir yol oluşturma pozitif

yükümlülüğünün yerine getirildiği görülmektedir. Bununla birlikte bu mekanizma

için öngörülen yargısal güvencelerin somut olayda sağlanıp sağlanmadığı da

incelenmelidir.

85. Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 11/3/2002 tarihli bozma

kararına uyan Mahkeme zapta karşı tekeffül hükümleri çerçevesinde uyuşmazlığı

inceleyerek taşınmazın rayiç bedeli üzerinden 115.155 TL tazminata hükmetmiş

iken Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 16/9/2008 tarihli bozma kararı üzerine bu

sefer de sebepsiz zenginleşme hükümlerini uygulamış ve taşınmazın alış

fiyatının yeniden değerleme oranına göre artırılması suretiyle belirlenen tutar

üzerinden 12.162,50 TL tazminata hükmetmiştir. Başvurucu, tazminat miktarının

taşınmazın alış bedelinin yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle

değil Hazine adına tescil edildiği tarihteki rayiç bedeline göre belirlenmesi

gerektiğini ve HGK içtihadının da bu yönde olduğunu ileri sürmektedir.

86. Davanın zapta karşı tekeffül hükümleri kapsamında mı yoksa

sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre mi inceleneceği hususu, uyuşmazlığa

uygulanacak kuralların tespitine ilişkin bir mesele olup kural olarak derece

mahkemelerinin takdirindedir. Öte yandan tazminatın hesaplama yönteminin

belirlenmesi de alanlarında uzman olan derece mahkemelerinin görev ve

yetkisindedir.

87. Yargıtay 3. ve 13. Hukuk Dairelerinin yukarıda atıfta

bulunulan içtihatları incelendiğinde (bkz. §§ 44-46), önceden orman niteliği

taşıdığı sabit olan taşınmazın satış sözleşmesine konu edilmesi mümkün

olmadığından bu nitelikteki taşınmazın satışına ilişkin sözleşmeler

geçersizdir. Bu durumda, alıcının uğradığı zararların sebepsiz zenginleşme

hükümlerine göre iadesi mümkündür. Alıcının uğradığı zararın, taşınmazın alım

bedelinin dava tarihi itibarıyla ulaştığı alım gücü çeşitli ekonomik etkenlerin

(Enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurallarındaki artış,

maaş artışları vb.) ortalamaları alınarak belirlenmesi gerekmektedir.

88. Başvurucu tarafından atıfta bulunulan HGK kararlarına konu

olaylarda (bkz. §§ 42-43), somut olaydan farklı olarak satış sözleşmeleri başta

geçerli olup sonradan ortaya çıkan nedenlerle edimin ifası imkansızlaşmıştır. HGK'nin söz konusu kararlarında, uyuşmazlık zapta karşı

tekeffül hükümleri uyarınca çözümlenmiştir. Buna karşılık somut başvuruda satış

sözleşmesinin akdedildiği tarihten itibaren geçersiz olması nedeniyle ödenmesi

gereken tazminatın miktarı sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde belirlenmiştir.

Dolayısıyla HGK'nin anılan kararlarının bakılan

başvuruya konu olay yönünden emsal teşkil edemeyeceği anlaşılmaktadır.

89. Bilirkişi tarafından uygulanan hesaplama yönteminin Yargıtayın yerleşik içtihatlarına uygun olduğu

anlaşılmaktadır. Bilirkişi raporunda varılan kanaat Mahkemenin ve Yargıtayın bu konudaki uzman

Dairesinin denetiminden geçmiş ve hukuka uygun bulunmuştur. Başvurucuların

taşınmazının değerine ilişkin yargılama sonucu ulaşılan bu kanaatin aksi sonuca

ulaştırmayı gerektirecek herhangi bir neden de bulunmamaktadır.

90. Dolayısıyla somut olayda devletin pozitif yükümlülükleri

kapsamında mülkiyetin kullanılmasına ve korunmasına yönelik yeterli

güvencelerin mevcut olduğu, bireysel başvuruya konu kararlarda yer verilen

tespit ve gerekçeler itibarıyla mülkiyet hakkının korunması yükümlülüğü

yönünden başvurucunun usule ilişkin güvencelerden etkin biçimde yararlanmasının

sağlandığı ve yargısal makamların takdir yetkilerinin sınırının aşılmadığı

sonucuna varılmıştır. Bu sebeple, başvurucunun mülkiyet hakkına ilişkin

şikâyeti yönünden açık ve görünür bir ihlal bulunmamaktadır.

91. Açıklanan gerekçelerle, başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal

edildiği iddiasının açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

C. Makul Sürede

Yargılanma Hakkı

92. Başvurucu makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini

ileri sürmüştür.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

93. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

94. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

yargılamanın süresi tespit edilirken, sürenin başlangıç tarihi olarak davanın

ikame edildiği tarih; sürenin sona erdiği tarih olarak -çoğu zaman icra

aşamasını da kapsayacak şekilde- yargılamanın sona erdiği tarih, yargılaması

devam eden davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılanma

hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili kararını verdiği tarih esas

alınır (Güher Ergun ve diğerleri,

B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 50, 52).

95. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

yargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken yargılamanın

karmaşıklığı ve kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama

sürecindeki tutumu ve başvurucunun yargılamanın süratle sonuçlandırılmasındaki

menfaatinin niteliği gibi hususlar dikkate alınır (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 41-45).

96. Anılan ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer başvurularda

verdiği kararlar dikkate alındığında somut olayda yaklaşık 13 yıllık yargılama

süresinin makul olmadığı sonucuna varmak gerekir.

97. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence

altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

D. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

98. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı

fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya

da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. …

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali

ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya

ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar

bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel

mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla

yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve

sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

99. Başvurucu, taşınmazın Hazine adına tescil edilmesi nedeniyle

taşınmaz bedeli için 725.000 TL, taşınmaz üzerindeki inşaatlar için 600.000 TL

olmak üzere toplam 1.325.000 TL maddi tazminat ödenmesi talebinde bulunmuştur.

Başvurucu manevi tazminat ödenmesi talebinde bulunmamıştır.

100. Başvurucunun makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiği sonucuna varılmıştır.

101. Başvurucu manevi tazminat talebinde bulunmadığından makul

sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle manevi tazminata hükmedilmesine

gerek görülmemiştir.

102. Başvurucunun, taşınmazın Hazine adına tescili nedeniyle

mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiası yönünden başvuru yollarının

tüketilmemesi sebebiyle kabul edilemezlik kararı verildiğinden taşınmaz bedeli

ile inşaat bedeline ilişkin maddi tazminat isteminin reddi gerekir.

103. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.800

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Kamuya açık belgelerde başvurucunun kimliğinin gizli

tutulması talebinin REDDİNE,

B. 1. Taşınmazın Hazine

adına tescil edilmesi sebebiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Taşınmazın önceki

maliklerine karşı açılan davada hükmedilen tazminat miktarının yetersiz olduğu

iddiasının açıkça dayanaktan yoksun olması

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. Makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

C. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil

yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

D. Tazminata ilişkin taleplerin REDDİNE,

E. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.006,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin bilgi için Seferihisar Asliye Hukuk

Mahkemesine (E.2009/108) GÖNDERİLMESİNE,

H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

20/7/2017 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep

KÖMÜRCÜ

Celal Mümtaz

AKINCI

Recai AKYEL

Raportör

:

Ayhan KILIÇ

Başvurucu

:

Sınırlı

Sorumlu Güzelçamlı Konut Yapı Kooperatifi

Vekilleri

:

1. Av. Osman

ÖZ

2. Av. Abdullah Yalçın SELAMOĞLU

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2014/497, 20 Temmuz 2017 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Orman Tespitine Karşı
  7. B. Taşınmaza İlişkin İmar
  8. C. Orman İdaresi
  9. D. Başvurucu Tarafından
  10. IV. İlgili Hukuk
  11. A. Ulusal Hukuk
  12. B. Uluslararası Hukuk
  13. V. İnceleme Ve Gerekçe
  14. A. Mülkiyetin Kaybından
  15. B. No: 2014/10954, 17/11/2016, §§ 41-42; Hatice
  16. B. Taşınmazın Önceki
  17. C. Makul Sürede
  18. D. 6216 Sayılı Kanun'un
  19. A. Kamuya açık belgelerde başvurucunun kimliğinin gizli
  20. B. 1. Taşınmazın Hazine
  21. C. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil
  22. F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  23. H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  24. Yıldırım
  25. Kömürcü
  26. Akıncı
  27. Öz
  28. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2014/497
Tarih
20 Temmuz 2017

İlgili Kararlar

  • Puro Dış Ticaret Ltd. Şti. Başvurusu (B. No: 2014/8535)
  • Naki Ilgaz Başvurusu (B. No: 2014/16313)
  • Cemile Bozan Başvurusu (B. No: 2014/14062)
  • Turan Bilem Başvurusu (B. No: 2014/2807)
  • Münür Çetinkaya Başvurusu (B. No: 2014/12254)
  • Habip Seyyar Başvurusu (B. No: 2014/16913)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.