İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Yusuf İltar Başvurusu (B. No: 2017/27069)

1. Başvuru, tutuklama tedbirinin hukuki olmaması

Başvuru No2017/27069Tarih4 Kasım 2020Okuma49 dk · 9.733 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Yusuf İltar Başvurusu

Karar tarihi
4 Kasım 2020
Başvuru Numarası
2017/27069
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

9.733 kelime·49 dk okuma·17 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru, tutuklama tedbirinin hukuki olmaması

nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru 7/6/2017 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyon tarafından bu kararda incelenen şikâyet

haricindeki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna karar verilmiş, bu şikâyet

yönünden ise başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından

yapılmasına ve adli yardım talebinin kabul edilmesine karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet

Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir.

6. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda

bulunmuştur.

III. OLAY VE

OLGULAR

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve

Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler

çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:

8. Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî darbe

teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış ve bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke

genelinde olağanüstü hâl ilan edilmiştir. Olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde

son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak-

bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden

ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet

Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu

değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169,

20/6/2017, §§ 12-25).

9. Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde

darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa

bile FETÖ/PDY ile bağlantılı olan ve aralarında yargı mensuplarının da

bulunduğu çok sayıda kişi hakkında Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından

soruşturma başlatılmıştır. Bu kapsamda teşebbüsün savuşturulduğu gün Ankara

Cumhuriyet Başsavcılığınca -aralarında Yüksek Mahkeme üyelerinin de bulunduğu-

üç bine yakın yargı mensubu hakkında FETÖ/PDY ile bağlantılarının bulunduğu

iddiasıyla başlatılan soruşturmada bu kişilerin büyük bölümü hakkında gözaltı

ve tutuklama tedbirlerine başvurulmuştur (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§

51, 350).

10. İstanbul Anadolu Adliyesinde Cumhuriyet savcısı

olarak görev yapmakta olan başvurucunun Hâkimler ve Savcılar Kurulunun (HSK)

17/3/2017 tarihli kararı ile meslekten çıkarılmasına karar verilmiştir. Anılan

karar, başvurucunun yeniden inceleme talebinin reddedilmesiyle birlikte

4/5/2017 tarihinde kesinleşmiştir.

11. HSK'nın suç duyurusu üzerine başvurucu, İstanbul

Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından başlatılan soruşturma

kapsamında 18/3/2017 tarihinde gözaltına alınmıştır.

12. Başvurucunun ifadesi 19/3/2017 tarihinde

Başsavcılıkta alınmıştır. Başvurucu ifadesinde özetle;

- Orta öğrenimini devlet okullarında Erzurum ve

Kayseri'de okuduğunu, burs kazanması sebebiyle lise son sınıfta Kayseri'de

faaliyet gösteren -ve sonradan FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu anlaşılan- bir

dershanenin üniversite sınavı hazırlık kursuna gittiğini ve Selçuk Üniversitesi

Hukuk Fakültesini kazandığını, Fakültenin birinci sınıfındayken öğrencilerin

sohbet amacıyla kendisini evlere çağırmaları üzerine beş altı kez sohbetlere

katıldığını, sonrasında hastalandığını ve derslere devam edemediğini, sadece

sınavlara girmek için Fakülteye geldiğini, dolayısıyla birinci sınıftan sonra

hayatının herhangi bir döneminde FETÖ/PDY ile bir irtibatının olmadığını ifade

etmiştir.

- 1996 yılında Fakülteden mezun olduktan sonra 1998 yılı

Aralık ayında hâkimlik-savcılık sınavını kazandığını, 1997 yılında akrabası

olan eşi ile görücü usulüyle evlendiğini, iki çocuklarının olduğunu, büyük

oğlunun FETÖ/PDY ile bağlantılı herhangi bir okulda okumadığını, küçük oğlunun

ise ikamet ettiği yerin yakınlarındaki devlet okulunun eğitim seviyesinin

yeterli olmaması nedeniyle -15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra kapatılan-

Ataşehir'deki bir kolejde okuduğunu, büyük oğlunun 2012 yılında askerî okullar

sınavına girdiğini, yazılı sınavı, spor sınavını ve mülakatı geçmesine rağmen

kalbinde delik olduğu gerekçesiyle askerî okula alınmadığını ancak sivil

hastanelerde yapılan muayenesinde herhangi bir sağlık probleminin

bulunmadığının tespit edildiğini, FETÖ/PDY ile irtibatlı olmayan kişileri o

dönemde askerî okullara almadıkları kanaatine sonradan vardığını beyan

etmiştir.

- 2008 veya 2009 yılında Yargıçlar ve Savcılar Birliğine

(YARSAV) üye olduğunu, aynı tarihlerde bir genel kurul toplantısına

katıldığını, bu genel kurul toplantısında kimin başkan seçildiğini

hatırlamadığını, hâlen başsavcı -ve fakülteden arkadaşı- olan İ.Y.nin YARSAV'ın

kurucu üyelerinden olduğunu, Konya'nın Beyşehir ilçesinde görev yaparken onun

ricası ile YARSAV'a üye olduğunu, o dönemde Beyşehir'de görev yapan kendisi

dışında bir kısım hâkim-savcının da YARSAV'a üye olduklarını, iki veya üç yıl

aidatını yatırdığını, sonrasında ise aidatını yatırmadığını ve genel kurul

toplantılarına da katılmadığını ifade etmiştir.

- Beyşehir savcısıyken 2009 yılında Yargıtay tetkik

hâkimliğine atandığını ve Yargıtay 9. Ceza Dairesinde görevlendirildiğini,

Beyşehir'de birlikte çalıştığı Yargıtay 10. Ceza Dairesinde görev yapan tetkik

hâkimi A.E.nin 10. Ceza Dairesinin Yazı İşleri Müdürü'ne kendisinin

çalışkanlığından bahsetmesi ve o kişinin de Yargıtay 9. Ceza Dairesinin

Müdürü'ne yine kendisiyle ilgili bilgi vermesi üzerine -Yargıtay 9. Ceza

Dairesinde tetkik hâkimi ihtiyacı olunca- Yazı İşleri Müdürü'nün o tarihte

Daire başkanı olan M.A.ya iletmesi sonucunda bizzat M.A.nın talebi üzerine 9.

Ceza Dairesinde görevlendirildiğini, 9. Ceza Dairesinde göreve başladıktan

sonra aynı dönemde 9. Ceza Dairesinde görevlendirilen C.H. ve H.İ.nin kendisine

Yargıtayın taşraya benzemediğini, özel bir yapısı olduğunu, eğer ezilmek ve

harcanmak istemiyorsa onlarla birlikte sohbetlere katılması ve ayrıca her ay

maaşının %10'unu vermesi gerektiğini söylediklerini, kendisinin de sohbetin içeriğini

sorduktan sonra maaşından herhangi bir şey veremeyeceğini ve sohbetlere de

katılmak için zamanının olmadığını söyleyerek hiçbir şekilde sohbetlere

katılmadığını ifade etmiştir.

- Bir yıl Yargıtay tetkik hâkimi olarak görev yaptıktan

sonra sağlık problemi nedeniyle tayin istediğini ve Kayseri Cumhuriyet

Savcılığına tayininin çıktığını, kendisine M.A.nın referans olduğunu, o tarihte

Adalet Bakanlığı personel genel müdür yardımcısı olan E.D.nin kendisini

makamına çağırarak mesleki kıdeminin yeterli olmamasına rağmen M.A.nın talebini

ve Yargıtayda örgütlü suçlara bakmış olmasını gözeterek Kayseri'ye atamasını

gerçekleştireceklerini, Kayseri'de örgütlü suçlara ve Ergenekon davalarına

özellikle Ergenekon'un kasası olarak bilinen Şeker Fabrikası dosyasına

bakması gerektiğini söylediğini ancak bu teklifi kabul etmediğini ve Kayseri'de

Genel Soruşturma Bürosunda görevlendirildiğini, Kayseri'de görev yaptığı sırada

orada görev yapan hâkim A.E.nin kendisini sohbetlere davet ettiğini ve maaşının

%10'unu aidat olarak vermesi gerektiğini söylediğini ancak bu teklifikabul

etmediğini ifade etmiştir.

- FETÖ/PDY üyesi olduğu gerekçesiyle meslekten çıkarılan,

o tarihte Kayseri Cumhuriyet Başsavcısı olan B.B.nin fuhuş yapan bayanlara

kendisini şikâyet ettirmesi nedeniyle birinci sınıf olmasının geciktirildiğini,

2016 yılında geçmişe dönük olarak bütün haklarını aldığını, bunun sorumlusunun

B.B. olduğunu ileri sürmüştür.

- 2012 yılında terfi incelemesinin durdurulduğunu

öğrenmesi üzerine FETÖ/PDY'nin tehlikeli olduğunu, amaçlarını gerçekleştirmek

için her türlü hukuka aykırılığı yapabileceklerini gördüğünü ve bunu da bütün

çevresine anlattığını, 17-25 Aralık operasyonlarından hemen sonra Anadolu Adliyesi

Örgütlü Suçlar Bürosunda çalışabileceğini söylemesi üzerine bu büroda

görevlendirildiğini ve iki yıl çalıştıktan sonra sağlık problemleri nedeniyle

bu bürodan ayrıldığını, kendisinin FETÖ/PDY ile mücadele eden biri olduğunu,

2014 yılında yapılan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üye seçimlerinde

de FETÖ adaylarının karşısında Yargıda Birlik Derneğinin lehine açıkça

çalıştığını, darbeye teşebbüs gecesi memleketinde yıllık izinde olduğunu ve

yaşananları televizyondan öğrendiğini, başkaca bir bilgisinin olmadığını ifade

etmiştir.

- Öğrencilik veya meslek hayatında FETÖ/PDY'nin

düzenlediği herhangi bir yurt içi veya yurt dışı gezisine katılmadığını,

FETÖ/PDY ile bağlantılı herhangi bir dernek veya kuruma bağış yapmadığını, Bank

Asyada hesabının bulunmadığını, herhangi bir unvanlı görev almadığını, FETÖ/PDY

üyeleri tarafından kullanılan ByLock ve benzeri başka bir uygulamayı

kullanmadığını ifade etmiştir.

13. Başsavcılık, başvurucuyu terör örgütüne üye olma

suçundan tutuklanması istemiyle 19/3/2017 tarihinde İstanbul Sulh Ceza

Hâkimliğine sevk etmiştir.

14. İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliği aynı tarihte

başvurucunun sorgusunu yapmıştır. Başvurucu sorgudaki ifadesinde Savcılıktaki

savunmasına benzer şekilde beyanda bulunmuş ve suçlamaları kabul etmemiştir.

15. İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliği başvurucunun terör

örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın

ilgili kısmı şöyledir:

"Tüm dosya kapsamından anlaşıldığı

üzere, HSK Genel Kurulunun 18/3/2017 tarihli kararıyla şüphelinin meslekten

çıkarılmasına karar verildiği, dosya kapsamında şüpheli aleyhine beyanda

bulunan K. kod adlı tanığın beyanlarından anlaşıldığı üzere şüphelinin görev

yaptığı yerde kendisini ziyaret ettiği, ziyaret amacının bir yakının trafik

cezası iptali için olduğu, tanığın beyanlarından anlaşıldığı üzere şüphelinin

ziyareti sırasında kendisini güçlü ve nüfuzlu hissettirerek Fetullah Gülen

cematinden olduğu ve bu yapıya mensup ortak arkadaşlarından bahsettiği, daha

sonra Yargıtay 9. Ceza Dairesinde şüphelinin çalıştığı sırada tanığın kendisini

tekrar ziyaret ettiğinde, Fethullah Gülen terör örgütü ile konuştukları, eski

kurul zamanında şüpheli hakkında bir iddia nedeniyle soruşturma açılmasını

gerekçe göstererek cemaatçi olmadığını ispat etmeye ilişkin şüphelinin etrafta

konuşma yaptığı, tanık beyanından anlaşılmakla; dosya kapsamında şüpheliye

isnat edilen FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olmak suçuna ilişkin kuvvetli

suç şüphesinin mevcut olduğu şüphelinin FETÖ/PDY silahlı terör örgütüyle

irtibatının17 ve 25 Aralık sürecinden sonra da devam ettiğinin anlaşıldığı,

18/3/2017 tarihli HSK Genel Kurulu kararıyla meslekten çıkarılmasına karar

verildiği dikkate alınarak, isnat edilen TCK'nın 314. maddesinin 2.

fıkrasındaki suça ilişkin kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu, suçun katalog

suçlar arasında yer aldığı, şüphelinin serbest kalması durumunda aleyhine

beyanda bulunan tanıklara baskı yapma ve delilleri karartma ihtimallerinin

bulunacağı, suçun yasal ve alt üst sınırı dikkate alınarak şüphelinin CMK'nın

100. ve devamı maddeleri uyarınca tutuklanmasına ... karar verildi."

16. Başvurucunun tutuklama kararına 24/3/2017 tarihinde

yaptığı itiraz İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 19/4/2017 tarihinde

kesin olarak reddedilmiştir.

17. Başvurucu, anılan kararı 9/5/2017 tarihinde

öğrendiğini bildirmiştir.

18. Başvurucu 7/6/2017 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

19. Başsavcılık 24/8/2017 tarihli iddianame ile

başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması

istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde kamu davası açmıştır.

20. İddianamede öncelikle FETÖ/PDY'nin yapılanmasına ve

faaliyetlerine ilişkin açıklamalar yapılmış, sonrasında başvurucuya yönelik

suçlama ve delillere yer verilmiştir. Başsavcılık, başvurucunun FETÖ/PDY

hiyerarşisi içinde yer almak suretiyle silahlı terör örgütüne üye olma suçunu

işlediğini iddia etmiştir. İddianamede, suçlamaya esas alınan olgular özetle

şöyledir:

i. HSK'nın başvurucuyu meslekten çıkardığı ve söz konusu

kararın kesinleştiği belirtilmiştir.

ii. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından FETÖ/PDY'ye

üye olma suçundan hakkında soruşturma yürütülen K.U.nun 1/11//2016 tarihinde

şüpheli sıfatıyla alınan ifadesine yer verilmiştir. K.U.nun ifadesinin

iddianamede yer verilen kısmı şöyledir:

"... ismen tanıyorum, Akseki

İlçesinde hakim olarak görev yaparken bu kişi komşu ilçe olan Seydişehir

savcısı idi. Bir yakınının trafik cezası olduğunu, bu vesileyle beni ziyaret

etmişti, kendisinin Fethullah Gülen Cemaati’nden olduğunu ortak arkadaşlardan

bahsederek hissettirmeye çalıştı, 3 yıl sonra Yargıtay tetkik hakimi olarak

atanınca buluştuk, Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nde çalışmaya başladı. O tarihlerde

Yargıtay'da Fethullah Gülen Cemaati mensubu olmayan hiçbir kişinin 9. Ceza

Dairesi'nde görevlendirilemeyeceğine dair bir algı vardı, bu nedenle Fethullah

Gülen Cemaati mensubu olduğunu biliyorum. Halen İstanbul Anadolu Cumhuriyet

Başsavcılığı'nda önemli bir büroda Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığını

duydum. Eski kurul zamanında hakkındaki bir iddia nedeniyle soruşturma açılmış

olmasını gerekçe göstererek, cemaatçi olmadığını ispat etmeye çalışıyormuş diye

duyumum vardır ..."

iii. Başvurucunun 2008 veya 2009 yılında Beyşehir'de

görev yaparken YARSAV'a üye olduğunu ve aynı yıllarda bir kez genel kurul

toplantısına katıldığını beyan etmesine rağmen gerçekte -15 Temmuz 2016

tarihinde gerçekleştirilen darbe girişiminden sonra çıkarılan 31/10/2016

tarihli ve 677 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması

Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan- YARSAV'a 14/10/2010 tarihinde

üye olduğu, aidatlarını kısmen yatırdığı ve YARSAV'ın kapatılmasına kadar üyeliğinin

devam ettiğinin tespit edildiği belirtilmiştir.

iv. Bu bağlamda soruşturma dosyası içinde bulunan HSYK

Teftiş Kurulu Başkanlığı Başmüfettişliğinin 26/4/2017 tarihli inceleme

tutanağından bahsedilerek YARSAV'a 2007, 2008, 2009 ve 2010 yıllarında yoğun

bir üye kaydının olduğu, en yoğun üye kaydının 2010 yılında gerçekleştiği hatta

2010 yılında üye olanların sayısının son on yıl boyunca derneğe üye olan hâkim

ve Cumhuriyet savcılarının sayısının hemen hemen yarısına denk geldiği, son on

yıl içinde YARSAV'a üye olanların büyük bir çoğunluğunun FETÖ/PDY ile irtibat

ve iltisakları nedeniyle meslekten çıkarılmalarına karar verildiği, ifadelerde

bahsedildiği üzere FETÖ/PDYile irtibatlı ve iltisaklı hâkim ve Cumhuriyet

savcılarının örgüt yönetiminden aldıkları talimat doğrultusunda YARSAV'ı ele

geçirebilmek için söz konusu derneğe üye olduklarının değerlendirildiği,

başvurucunun da bu kapsamda FETÖ/PDY lideri Fetullah Gülen'in şifreli şekilde

gönderdiği ''YARSAV'a sızılarak ele geçirilmesi'' talimatı doğrultusunda

YARSAV'a üye olduğu iddia edilmiştir.

v. Kendi beyanı dayanak gösterilerek başvurucunun

üniversite öğrencisi iken örgüt lideri Fetullah Gülen'in kasetlerinin

dinlenildiği, örgüt talimatlarının üyelerine iletildiği ve çeşitli adlar

altında toplanan paralarla örgüte kaynak temin edildiği bilinen toplantılara

katıldığı ileri sürülmüştür.

21. İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 7/9/2017

tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş ve Mahkemenin E.2017/2 sayılı

dosyası üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır.

22. Mahkeme 24/10/2017 tarihinde yaptığı ilk duruşmada

başvurucunun savunmasını almıştır. Başvurucu savunmasında Savcılıktaki

ifadesine benzer beyanlarda bulunmuştur. Başvurucu ayrıca Savcılıktaki

ifadesinde isimleri geçen C.H. ve H.İ. ile ilgili söylediklerinin anlattığı

gibi olmadığını, yine adı geçen E.D. ile görüşmediğini bu kişilerin geçmişte

kendisine karşı olumsuz tutum ve davranışlarından ötürü zarar görmelerini

istediği için o şekilde ifade verdiğini ifade etmiştir. Mahkeme, duruşma sonunda

başvurucunun tahliyesine karar vermiştir.

23. Mahkeme kovuşturma aşamasında bir kısım tanığı

dinlemiştir. Bu kapsamda;

i. Tanık K.U.nun ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Ben sanığı meslekte aynı dönemde

olmamız sebebiyle tanırım, önceye dayalı tanışmışlığım yoktur, kendisi ile

nezaket çerçevesinde mesleki diyaloğumuz vardır, aynı zamanda biz komşu

ilçelerde görev yaptık, yargıtayda da bir dönem tetkik hakimi olarak görev

yaptık, buralarda iken merhabalaşmamız oluyordu, bunun dışında kendisiyle o

zamanki adıyla cemaat toplantılarına katılmadım, katıldığım toplantılarda

kendisini görmedim, kendisiyle herhangi bir bylock görüşmem olmadı, ancak

kendisi 9 ceza dairesinde görev yaptığı dönemde o dairede görev yapanların

cemaatçi olduğu yönünde bir söylenti vardı, aynı zamanda kendisinin 2010 hsksı

tarafından Kayseride görev yaptığı dönemle ilgili ciddi soruşturmalara muhatap

olduğunu dedikodu şeklinde duymuştum, bunun dışında bir suç işlediğine şahit

olmadım, başkaca bilgim yoktur, dedi.

[Soruşturma aşamasındaki ifadesinin

okunması üzerine] ... ben aksekide görev yaparken sanık beyşehirde görev

yapıyordu, beni ziyarete gelmişlerdi, bir yakınının trafik cezası için

gelmişti, ben sanıkla samimi değildim, bana sanırım yakınlık hissettirmek için

ortak tanıdıklarımızın isimlerini verdi, verdiği isimler cemaatçiydi, ancak

şuan isimlerini hatırlamıyorum, çünkü yıl 2005 idi, sanığın bana ziyarete

geldiği sırada verdiği isimlerin cemaatten olmasıyla bana kendisinin de

cemaatten olduğunu hissettirmeye çalıştığını düşünmüyorum, sanırım benimle çok

samimi olmadığı için ve trafik cezasının iptaline sulh ceza hakimi olarak ben

bakacağım için, samimiyet kurmak amacıyla söylemiştir, az önce ifademde bu

kısmı anlatmayı unuttum, ancak olay bu şekilde olmuştur, yine savcılık ifademde

kesin kanıların belirtilmesi istenmişti, benim savcılıkta biliyorum şeklinde

söylediğim ifadelerim değerlendiriyorum, düşünüyorum şeklindedir, bu şekilde

düzeltilmesini istiyorum, dedi.

[Başvurucu müdafiinin bir sorusu

üzerine] ... savcılık ifademde cemaat mensubu olduğunu biliyorum şeklinde

bir ifade kullanmadım, ben tahmin ediyorum demiştim, muhtemelen savcı o şekilde

yazmış, okuma fırsatım olmadı, ben sanırım beyşehirde çalıştığımı hatırlıyorum,

savcı zapta geçirirken yanlış zapta geçmiş olabilir, ben o dönemde cemaatin

içerisindeydim, ben sanığın ziyareti sırasında verdiği isimleri hatırlamıyorum,

dolayısıyla kimseyi saklamaya çalışmıyorum, 2007/2014 yılları arasında 18.

Hukuk Dairesinde çalışmıştım, tetkik hakimleri aynı binada farklı koridorlarda

oturuyorlardı, ben sanığın ricacı olduğu trafik cezasına itiraz dosyasında

itirazın reddine diğer hakim tarafından karar verildiğini biliyorum, sanığın

cemaatçi olmadığını ispat etmeye çalıştığı yönündeki duyumu yemekhanede ve

serviste dedikodu şeklinde konuşuluyordu, benim bu dedikoduyu duyduğum tarihler

2012-2013 yılları arasındaydı, dedi.

... ben Aksekide 2005-2006 yılları arası

bir buçuk yıl görev yaptım, bu dönem içinde sanık yanıma gelmişti dedi.

... benim hakkımda fetö kapsamında

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında soruşturma devam edilmektedir, ben hsk

tarafından mesleğe kabul edildim, daha sonra istifa ettim ..."

ii. Tanık T.B.nin ifadesinin ilgili kısımı şöyledir:

"... ben Anadolu Adliyesi

Cumhuriyet savcısı iken sanıkta aynı yerde ve koridorda savcı olarak görev

yapıyordu HSK seçimleri dolayısıyla yargıda birlik derneği adına çalışmalar

yapıyordum, sanık aktif olarak yanımda çalışmıyordu fakat iki arkadaşına abi bu

kişilerden oy istemeye gidelim diyerek birlikte gidip oy istediğimiz olmuştur

ayrıca ybd'nin büyük organizasyonlarında katılım sağlıyordu, kendisinin

savunmasında geçen bir konuşma benimle arasında olmamıştır, başkasıyla olmuşsa

onu bilemem, dışa yansıyan davranışlarında ben de olumsuz bir kanaat

oluşmamıştı, ayrıca o dönemde sözlü bağımsız adayları destekleyen grubun

yanında hiç görmedim.

... ben sanığın bana şu kişiler gelip

bağımsız adaylar ve yarsav üyeleri için oy istedi dediği şeklinde bir olayı ben

hatırlamıyorum, ancak söylemiş de olabilir, çünkü uzun zaman geçmiştir, kesin

olduğunu hatırladığım şeyleri söylüyorum, hatırlayamadıklarımı ben bilemem

..."

iii. Gizli tanık Defne'nin ifadesinin ilgili kısımları

şöyledir:

Sanık Kayseri iline Yargıtay tetkik

hakimliğinden Cumhuriyet Savcısı olarak sanırım 2010 yılında gelmişti.

Erzurumlu idi. Kayseri'de görev yaparken bu yapının eğitim biriminde görev

yapmıştım. Bu birim örgüt mensubu hâkim savcıların eğitimi ile ilgilenme görevi

vardı. Bu birimde çalışan S.Ç, R.B. ve L.K. isimli meslektaşlar ayda bir

Ankara'ya gidip toplantı yapıyorlardı. Bu toplantılarda sanığın da örgüt

mensubu olduğu için çocuğu ile ilgilenilmesi gerektiği söylenmiş, bunun üzerine

sanığın evine gidildi. Sanığa da durum izah edildi. Örgütün eğitim danışmanları

ile irtibat sağlanılacak denildi. Sanık bu görüşmede bu hususu kabul etmişti.

Ancak daha sonraki aşamada çocuğunun bu şekilde eğitim yapılanması kapsamında

eğitim alıp almadığını bilmiyorum. Sanık hakkında bu husustan başka bilgim

yoktur. Bu tarihten sonra sanığın örgütsel faaliyetlerde bulunup bulunmadığı

hususunda bilgim yoktur.

... Sanığın eski Kayseri Başsavcısı B.B.

ile yaşadığı sıkıntılara dair bilgim yoktur. Sanık hakkında tüm bilgim yukarıda

anlattığım gibidir.

[Başvurucu müdafiinin bir sorusu

üzerine] ... FETÖ'den soruşturma geçirip geçirmediğim hususunda cevap vermek

istemiyorum. Benim HSK'ya sunduğum beyan dilekçem bulunmaktadır. Sanık ile

ilgili olarak başka ifade vermedim. Benim yukarıda beyan ettiğim olaylar bende

eğitim biriminde görevli olduğum için bizzat yaşadığım olaylardır. Sanığın

evine gidenlerin içerisinde ben de vardım. Sanığın çocuğu ile ilgilenilmesi

talimatını o dönem Ankara İdari Yargı hakimi H.E. vermişti. Bu talimatı net

hatırlamamakla birlikte 2010 veya 2011 yılında vermişti. Sanığın evine gittiğimiz

kişileri söylemem kimliğimi deşifre edebilir. Ancak sanığın evi Kayseri'de

Sevgi hastanesinin oradan Eski Çevreyoluna inen bulvar var. Bu bulvarın

üzerindeydi.

...Sanığın birden fazla çocuğu olduğunu

eğitim biriminin ilgileneceği çocuğun ortaokul çağında olduğunu hatırlıyorum.

Eğitim biriminin kapsamında yapılan faaliyet hakim savcı çocukları ile eğitim

danışmanları ile irtibat kurdurularak mümkün mertebe çocukların yapının

evlerine gidip gelmeleri ve burada abiler tarafından ilgilenilip derslerde ve

dini konularda, kendilerini yardımcı olunsun ancak tedbire de uyulsun yapının

dershanelerine gönderilmesin şeklinde hareket ediliyordu. Sanığın çocuklarının

hangi dershaneye gittiğini, hangi okula gittiklerini bilmiyorum. Eğitim

birimlerinde veya yapının evlerinde çocuklarını görmedim. Cinsiyetlerini

hatırlamıyorum. Bilgim olmamasının nedeni benim sanıkla görüştükten sonra

eğitim biriminden başka bir birime görevlendirilmiş olmamdır. Sanığın çocuğu

ile ilgili askeri sınavlar gibi sınavlarda başarılı olması şeklinde özel bir

amaçla ilgilenilmiyordu. Yukarıda açıkladığım genel amaçla

ilgilenilmişti."

24. Mahkeme 21/2/2019 tarihinde yaptığı duruşmada

başvurucunun beraatine karar vermiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı

şöyledir:

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun

2013/1-255 Esas, 2014/180 Karar sayılı ilamında belirtildiği üzere;

amacı somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suç işlediği sabit

olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu

düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel

nitelikteki ilkelerinden birisi de, insan haklarına dayalı, demokratik rejimle

yönetilen ülkelerin hukuk sistemlerinde bulunması gereken, öğreti ve

uygulamada; 'suçsuzluk' ya da 'masumiyet karinesi' şeklinde, Latincede ise 'in

dubio pro reo' olarak ifade edilen 'şüpheden sanık yararlanır' ilkesidir. Bu

ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi açısından

gözönünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlak surette

sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan

bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından

işlenip işlenmediği ya da gerçekleştiriliş şekli hususunda herhangi bir şüphe

belirmesi halinde uygulanabileceği gibi, suç niteliğinin belirlenmesi

bakımından da geçerlidir. Ceza mahkûmiyeti, herhangi bir ihtimale değil, kesin

ve açık bir ispata dayanmalı, bu ispat, hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa

imkan vermemeli, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp, diğer kısmı gözardı

edilerek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Yüksek

de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en

önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin 26/10/2017

tarih ve 2017/1809 Esas, 2017/5155 Karar sayılı ilamında belirtildiği üzere;

örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan

ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi

iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği, örgüte katılmayı,

bağlanmayı, örgüte hakim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir.

Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ,

canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik

konumunu tespit eden bağ olup, üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda

veya örgüt adına suç işlemede de, örgüt yöneticileri veya diğer mensuplarının

emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemede ayırt edici

fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve

talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır

olması ve öylece ifa etmesidir.

Silahlı örgüte üyelik suçunun

oluşabilmesi için örgütle organik bağ kurulması ve kural olarak süreklilik,

çeşitlilik ve yoğunluk gerektiren eylem ve faaliyetlerin bulunması

aranmaktadır. Ancak niteliği, işleniş biçimi, meydana gelen zarar ve tehlikenin

ağırlığı, örgütün amacı ve menfaatlerine katkısı itibariyle süreklilik,

çeşitlilik ve yoğunluk özelliği olmasa da ancak örgüt üyeleri tarafından

işlenebilen suçların faillerinin de örgüt üyesi olduğunun kabulü gerekir.

Örgüte sadece sempati duymak ya da örgütün amaçlarını, değerlerini,

ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt

liderine saygı duymak gibi eylemler örgüt üyeliği için yeterli değildir. (Evik,

Cürüm işlemek için örgütlenme, Syf 383 vd.)

Örgüt üyesinin, örgüte bilerek ve isteyerek

katılması, katıldığı örgütün niteliğini ve amaçlarını bilmesi, onun bir parçası

olmayı istemesi, katılma iradesinin devamlılık arz etmesi gerekir. Örgüte üye

olan kimse, bir örgüte girerken örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek

amacıyla kurulan bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kastı ve iradesiyle

hareket etmelidir. Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olmak suçu için de

saikin 'suç işlemek amacı' olması aranır. (Toroslu özel kısım syf.263-266,

Alacakaptan Cürüm İşlemek İçin Örgüt syf.28, Özgenç Genel Hükümler syf.280)

Sanık hakkında İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığı'nın iddianamesi ile tanık K.U.nun ifadesi ve YARSAV'a üye

olduğundan bahisle iddianame tanzim edilmiş ise de;

Tanık K.U.nun alınan ifadesinde özetle,

sanığın trafik cezasını iptal ettirmek için Akseki'de görev yaptığı zaman

yanına geldiğini, burada ortak arkadaşlarından bahsettiğini, bu arkadaşların

cemaatten olması nedeniyle, sanığın da kendisini cemaatten olduğunu hissettirmeye

çalıştığını, sanığın daha sonra Yargıtay 9.Ceza Dairesi’ne tetkik hakimi olarak

atandığını, o dönemde o dairede görev yapanların cemaatten olduğu yönünde bir

algı olduğunu beyan ettiği, tanık K.U.nun kovuşturma aşamasında alınan

ifadesinde de özetle, sanığın ortak arkadaşlardan bahsetmesinin nedeninin

trafik cezasının iptal ettirmek amacıyla samimiyet kurma çabasından ibaret

olduğunu düşündüğünü, cemaat mensubu olduğunu hissettirmek gibi bir amacı

olmadığını düşündüğünü, tanığın sadece bu beyanlarının ilk ifadesiyle

çeliştiği, kovuşturma aşamasında verdiği ifadenin de sanık lehine olduğu,

sanığın incelenen dijital materyallerinde aleyhine bir husus olmadığı, tanık

T.B.nin alınan ifadesinde özetle, İstanbul Anadolu Adliyesi’nde Cumhuriyet

Savcısı olarak görev yaptığı süreçte, 2014 HSK seçimlerinde iki arkadaşı için

YBD’ye oy istemeye gitmek için kendisini davet ettiğini, YBD’nin de büyük

organizasyonlarına katıldığını beyan ettiği, gizli tanık Defne’nin alınan

ifadesinde özetle, sanığın Ankara’dan Kayseri’ye tayini çıktığında, örgütün

eğitim birimi tarafından kendilerine sanığın çocuklarıyla ilgilenilmesi

talimatı verildiğini, bunun için sanıkla evinde görüştüğünü, daha sonra eğitim

biriminden ayrılması nedeniyle sanığın çocuklarıyla eğitim biriminin ilgilenip

ilgilenmediğini bilmediğini beyan ettiği, sanığın 2013 yılındaki Nisan terfi

döneminde, disiplin dosyası bulunduğu gerekçesiyle birinci sınıfa

ayrılamadığını, 2014 yılında seçilen HSYK’nun 2015/27 Esas sayılı bu disiplin

dosyasında, vermiş olduğu 2015/419 sayılı kararla dosyayı işlemden kaldırdığı,

FETÖ/PDY mensubu olan HSYK üyeleri M.K.Ö. ve M.Ş.nin işlemden kaldırma kararına

muhalafet şerhi koydukları, bu şerhin sanık lehine değerlendirildiği, yine

sanığın Kayseri Cumhuriyet Savcısı iken 2013 yılındaki Nisan terfi döneminde,

dönemin Başsavcısı olan ve hakkında FETÖ/PDY terör örgütüne üye olma suçundan

işlem yapılan B.B. tarafından, göreve bağlılığı orta düzeyde olması

gerekçesiyle 'B defterinde başarılı' şeklinde not verildiği, bu işleminde sanık

lehine olduğu kanaatine varıldığı, mevcut deliller arasında sanık aleyhine

değerlendirilebilecek tek delilin gizli tanık Defne'nin ifadesinin olduğu,

gizli tanık ifadesinin de Tanık Koruma Kanunu'nun 9'uncu maddesi gereğince tek

başına hükme esas alınamayacağının hükmedildiği, sanığın savunmasının

aksini kanıtlayan her türlü şüpheden uzak, kesin, yeterli ve kuvvetli delil

elde edilememiş olup, şüpheden de sanık yararlanır evrensel hukuk ilkesi de

dikkate alındığında, sanığın üzerine atılı suçu işlediği sabit olmadığından CMK

223/2-e maddesi gereğince beraatine karar verilmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm

kurulmuştur.

25. Başvurucu karara karşı istinaf kanun yoluna

başvurmuş, istinaf incelemesini yapan İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 27. Ceza

Dairesi 11/6/2020 tarihinde istinaf başvurusunun esastan reddine karar

vermiştir.

26. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih

itibarıyla temyiz incelemesinde derdesttir.

IV. İLGİLİ

HUKUK

27. İlgili hukuk için bkz. Mustafa Özterzi [GK],

B. No: 2016/14597, 31/10/2019, §§ 33-48.

V. İNCELEME VE

GEREKÇE

28. Mahkemenin 4/11/2020 tarihinde yapmış olduğu

toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları ve Bakanlık Görüşü

29. Başvurucu; somut bir delil olmaksızın gerekçesiz bir

kararla tutuklanmasına karar verildiğini, tutuklama kararında tutuklama

nedenlerinin somut gerekçelerle açıklanmadığını, kaçma şüphesinin olmadığını,

hâkimlerle ilgili öngörülen usule ilişkin güvencelerin hiçbirine riayet

edilmeksizin, yetkili ve görevli olmayan mahkemece tutuklandığını, tüm bu

nedenlerle tutuklanmasının hukuka aykırı olduğunu belirterek kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

30. Bakanlık görüşünde, öncelikle 4/12/2004 tarihli ve

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141. maddesinde düzenlenen tazminat

davası açılmadan başvuru yapıldığından başvuru yollarının tüketilmemesi

nedeniyle kabul edilemezlik kararı verilebileceği ileri sürülmüş; Anayasa

Mahkemesi tarafından esastan inceleme yapılacak olması durumunda ise tutuklama

kararında kuvvetli suç şüphesinin ortaya konulduğu ileri sürülerek tutuklama

kararının verildiği andaki genel koşullar ve somut olayın özel koşulları ile

İstanbul Sulh Ceza Hâkimlikleri tarafından verilen kararların içeriği birlikte

değerlendirildiğinde başvurucu yönünden kaçma ve delilleri etkileme tehlikesine

yönelen tutuklama nedenlerinin olgusal temellerinin olmadığının söylenemeyeceği

belirtilmiştir.

31. Bakanlık görüşünde ayrıca soruşturma konusu suç için

öngörülen yaptırımın ağırlığı, işin niteliği ve önemi de gözönünde tutulduğunda

başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu ve adli kontrol

uygulamasının yetersiz kalacağı sonucuna varılmasının keyfî olduğunun

savunulamayacağı ileri sürülmüştür. Bakanlık görüşünde, bu hususlar dikkate alınarak

başvurucunun tutuklanmasında herhangi bir keyfiyetin bulunmadığı hususuna vurgu

yapılmış ve tutuklamanın hukuki olmadığına dair şikâyetin açıkça dayanaktan

yoksun olması nedeniyle kabul edilmez bulunması gerektiği ifade edilmiştir.

32. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı başvuru

formundakine benzer beyanlarda bulunmuştur.

B. Değerlendirme

33. Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin

sınırlanması" kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, özlerine

dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere

bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın

sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine

ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

34. Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin

kullanılmasının durdurulması" kenar başlıklı 15. maddesi şöyledir:

"Savaş, seferberlik, sıkıyönetim

veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl

edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin

kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada

öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

Birinci fıkrada belirlenen durumlarda

da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin

yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din,

vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı

suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile

saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz."

35. Anayasa'nın "Kişi hürriyeti ve

güvenliği" kenar başlıklı 19. maddesinin birinci fıkrası ile üçüncü

fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:

"Herkes, kişi hürriyeti ve

güvenliğine sahiptir.

...

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti

bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya

değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan

ve kanunda gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir."

36. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucular tarafından

yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki

tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013,

§ 16). Başvurucunun şikâyetinin özü, tutukluluğun hukuki olmadığına ilişkindir.

Dolayısıyla başvurucunun iddialarının Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası

bağlamında, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kapsamında incelenmesi gerekir.

1. Uygulanabilirlik

Yönünden

37. Anayasa Mahkemesi, olağanüstü yönetim usullerinin

uygulandığı dönemlerde alınan tedbirlere ilişkin bireysel başvuruları

incelerken Anayasa'nın 15. maddesinde ortaya konulan temel hak ve özgürlüklere

ilişkin güvence rejimini dikkate alacağını belirtmiştir (Aydın Yavuz ve

diğerleri, §§ 187-191). Soruşturma mercilerince başvurucuya yöneltilen ve

tutuklama tedbirine konu olan suçlama, başvurucunun darbe teşebbüsünün

arkasındaki yapılanma olduğu belirtilen FETÖ/PDY'nin üyesi olduğu iddiasıdır.

Anayasa Mahkemesi, anılan suçlamanın olağanüstü hâl ilanını gerekli kılan

olaylarla ilgili olduğunu değerlendirmiştir (Selçuk Özdemir [GK], B. No:

2016/49158, 26/7/2017, § 57).

38. Başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin

hukuki olup olmadığının incelenmesi Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında

yapılacaktır. Bu inceleme sırasında öncelikle başvurucunun tutuklanmasının

başta Anayasa'nın 13. ve 19. maddeleri olmak üzere diğer maddelerinde yer alan

güvencelere aykırı olup olmadığı tespit edilecek, aykırılık saptanması hâlinde

ise Anayasa'nın 15. maddesindeki ölçütlerin bu aykırılığı meşru kılıp kılmadığı

değerlendirilecektir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 193-195, 242).

2. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

39. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden bulunmadığı

anlaşılan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

Selahaddin MENTEŞ bu görüşe katılmamıştır.

3. Esas

Yönünden

a. Genel

İlkeler

40. Genel ilkeler için bkz. Mustafa Özterzi, §§

85-90; Zafer Özer, B. No: 2016/65239, 9/1/2020, §§ 38-45.

b. İlkelerin

Olaya Uygulanması

41. Somut olayda öncelikle başvurucunun tutuklanmasının

kanuni dayanağının olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

42. Başvurucu, darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma

olduğu belirtilen FETÖ/PDY'nin mensubu olduğu iddiasıyla yürütülen soruşturma

kapsamında silahlı terör örgütü üyesi olma suçlamasıyla 5271 sayılı Kanun'un

100. maddesi uyarınca tutuklanmıştır.

43. Diğer taraftan başvurucu 24/2/1983 tarihli ve 2802

sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nda -hâkimlerle ilgili- öngörülen usule

ilişkin güvencelerin hiçbirine riayet edilmeksizin, yetkili ve görevli olmayan

mahkemece tutuklandığını iddia etmektedir.

44. Anayasa Mahkemesi, Yıldırım Turan ([GK], B.

No: 2017/10536, 4/6/2020) kararında ilgili Türk hukuk mevzuatı çerçevesinde

konuyu etraflıca değerlendirmiş ve Yargıtay içtihatlarına da değinerek terör

örgütüne üye olma suçunun kişisel bir suç olduğunu, Yüksek Mahkeme üyelerinden

farklı olarak hâkim ve Cumhuriyet savcıları yönünden ağır ceza mahkemesinin

görevine giren suçüstü hâli bulunmasa da kişisel suçlarına ilişkin olarak

soruşturma yürütülmesi için izin şartı bulunmadığını belirterek vergi mahkemesi

üyesi (hâkim) olan başvurucunun tutuklanmasının kanuni dayanağının bulunduğu

sonucuna varmıştır (ayrıntı için bkz. Yıldırım Turan, §§ 108-159).

45. Dolayısıyla somut olay yönünden anılan karardan

ayrılmayı gerektiren bir durum söz konusu değildir. Bu itibarla başvurucu

hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin kanuni dayanağı bulunmaktadır.

46. Kanuni dayanağı bulunduğu anlaşılan tutuklama

tedbirinin meşru bir amacının olup olmadığı ve ölçülülüğü incelenmeden önce

tutuklamanın ön koşulu olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti

bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekir.

47. İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin tutuklama

kararında, tanık K.U.nun başvurucuya yönelik beyanı değerlendirme konusu

yapılmış ve başvurucu yönünden kuvvetli suç şüphesini oluşturan somut olguların

bulunduğu sonucuna varılmış; bu noktada HSK'nın başvurucuyu meslekten çıkarma

kararına da değinilmiştir (bkz. § 15).

48. İddianamede ise başvurucunun meslekten çıkarılmasına,

YARSAV üyeliğine ve bir kısım tanık beyanına değinilerek başvurucunun

üniversite öğrencisi olduğu dönemden itibaren örgüt toplantılarına katıldığı

ileri sürülmüştür (bkz. § 20).

49. Buna göre başvurucuya yöneltilen ve tutuklamaya konu

olan suçlamanın dayanaklarından biri, başvurucunun meslekten çıkarılmış

olmasıdır. Anayasa Mahkemesi birçok kararında kamu görevlisinin meslekten

çıkarılmasının tek başına bir suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak kabul

edilemeyeceği sonucuna varmıştır (benzer kararlar arasından bkz. Mustafa

Baldır, B. No: 2016/29354, 4/4/2018, § 70; Emre Altun, B. No:

2016/78293, 3/7/2019, §§ 53-57; Mustafa Açay, B. No: 2016/66638,

3/7/2019, §§ 51-54). Somut başvuru yönünden anılan kararlardan ayrılmayı

gerektiren bir durum söz konusu değildir.

50. Diğer taraftan soruşturma mercilerince suçlamaya esas

alınan olgular arasında başvurucunun YARSAV üyesi olmasının yer aldığı

görülmektedir. Anayasa Mahkemesi Mustafa Özterzi kararında; YARSAV

üyeliğinin örgütsel bir faaliyet olarak değerlendirilebilmesi için -Yargıtay

kararlarına da atıfta bulunarak- dernek üyeliğinin ancak terör örgütünden

alınan bir talimat uyarınca gerçekleştiğinin ortaya konulması hâlinde mümkün

olabileceği, aksi takdirde kuvvetli suç belirtisi olarak değerlendirilemeyeceği

sonucuna varmıştır (Mustafa Özterzi, § 105). Bu bağlamda somut olay

incelendiğinde 2010 yılında YARSAV'a üye olduğu anlaşılan başvurucu için bu

yönde bir tespitin olmadığı görülmektedir. Dolayısıyla anılan kararda varılan

sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum söz konusu değildir.

51. Savcılık ayrıca başvurucunun kendi beyanını dayanak

göstererek üniversite öğrencisi olduğu dönemden itibaren örgüt toplantılarına

katıldığını ileri sürmüştür. Başvurucu savunmasında, Fakültenin birinci

sınıfındayken 1996 yılında beş altı kez cemaat sohbetlerine katıldığını, bunun

dışında örgütle herhangi bir şekilde irtibatının olmadığını ifade etmiştir

(bkz. § 12).

52. Bu bağlamda ülkemizde ve yurt dışında yıllar boyunca

faaliyetlerini sürdüren FETÖ/PDY'nin baştan beri illegal bir yapılanma

olduğunun -herkes tarafından- bilindiğini söylemek mümkün değildir. Zira

yıllarca kendisini başta eğitim olmak üzere topluma yararlı alanlarda faaliyet

gösteren dinî bir grup olarak niteleyen ve bu sayede toplumda meşruiyet

kazanmaya çalışan FETÖ/PDY; cemaat, hizmet hareketi, gönüllüler

hareketi ve camia gibi isimlerle anılmıştır. FETÖ/PDY'nin dışa dönük

bu yapısı dolayısıyla toplumun önemli bir kesimi, bu yapılanmanın -illegal

yönünü bilmeden- sosyal ve ekonomik alanda gelişerek kurumsallaşmasına ve

faaliyetlerine destek olmuştur. Yargı organlarınca da bu durumun FETÖ/PDY ile

bağlantılı soruşturma ve kovuşturmalarda cezai sorumluluğun belirlenmesinde

dikkate alındığı görülmektedir (benzer değerlendirme için bkz. Mustafa

Özterzi, § 113). Soruşturma makamlarınca, sonraki yıllarda -özellikle

örgütün kriminalize bir yapı olduğunun kamu kurumları tarafından dile

getirildiği ve örgütün bu yönünün kamuoyu tarafından da bilinmeye başlanmasından

sonra- başvurucunun örgütle irtibatının devam ettiğine dair bir olgu ortaya

konulamamıştır. Dolayısıyla başvurucunun 1996 yılında beş altı kez sohbetlere

katılmasının terör örgütü üyesi olmasına ilişkin olarak ne şekilde kuvvetli suç

belirtisi oluşturduğu somut olgularla yeterince açıklanamamıştır.

53. Öte yandan soruşturma makamları bir kısım tanık

beyanına dayanarak başvurucunun atılı suçu işlediğini iddia etmiştir. Bu

bağlamda soruşturma ve kovuşturma aşamasında dinlenen bir kısım tanığın

beyanının değerlendirilmesi gerekmektedir.

54. Bu bağlamda tanık K.U. soruşturma aşamasındaki

ifadesinde; başvurucunun trafik cezasını iptal ettirmek için Akseki'de görev

yaptığı zaman yanına geldiğini, o sırada ortak arkadaşlarından bahsettiğini, bu

kişilerin cemaatten olması nedeniyle başvurucunun da kendisinin cemaatten

olduğunu hissettirmeye çalıştığını, başvurucunun daha sonra Yargıtay 9. Ceza

Dairesine tetkik hâkimi olarak atandığını, o dönemde o Dairede görev yapanların

ekseriyetle cemaatten olduğu yönünde bir algı bulunduğunu beyan etmiştir.

Tanık, kovuşturma aşamasında alınan ifadesinde ise başvurucunun ortak

arkadaşlardan bahsetmesinin nedeninin trafik cezasını iptal ettirmek amacıyla

samimiyet kurma çabasından ibaret olduğunu, cemaat mensubu olduğunu hissettirmek

gibi bir amacı olmadığını düşündüğünü ifade etmiştir.

55. Kovuşturma aşamasında dinlenen tanık T.B. ifadesinde;

İstanbul Anadolu Adliyesinde Cumhuriyet savcısı olarak görev yaptığı sırada

başvurucunun 2014 HSYK seçimlerinde iki arkadaşından Yargıda Birlik Derneğine

(YBD) oy istemeye gitmek için kendisini davet ettiğini ve YBD'nin büyük

organizasyonlarına katıldığını, bağımsızlarla hareket etmediğini beyan

etmiştir.

56. Kovuşturma aşamasında dinlenen gizli tanık Defne ise

ifadesinde; başvurucunun Ankara'dan Kayseri'ye tayini çıktığında örgütün eğitim

birimi tarafından kendilerine başvurucunun da örgüt mensubu olduğu için çocuğu

ile ilgilenilmesi gerektiğinin söylenmesi üzerine bu doğrultuda başvurucu ile

başvurucunun evinde görüştüğünü, daha sonra eğitim biriminden ayrılması

nedeniyle başvurucunun çocuklarıyla eğitim biriminin ilgilenip ilgilenmediğini

bilmediğini beyan etmiştir.

57. Başvurucu, söz konusu tanık beyanlarına yönelik

olarak tanık K.U. ile tanığın beyanında geçtiği şekilde bir görüşmesinin

olmadığını, Yargıtay 9. Ceza Dairesinde çalıştığı dönemde Dairede tetkik

hâkimliği yaptığı hâlde hakkında herhangi bir işlem yapılmayan birçok kişi

bulunduğunu, kaldı ki bahse konu örgütlenmenin daha çok kendisi Daireden

ayrıldıktan sonra -2011 yılından itibaren- gerçekleştiği yönünde bir kanaat

olduğunu, dolayısıyla söz konusu hususlar nedeniyle örgütle bağlantısı

bulunduğu sonucuna varılmasının doğru olmayacağını, ayrıca gizli tanığın

ifadesinde geçen hususları kabul etmediğini ifade etmiştir.

58. Anayasa Mahkemesi Selçuk Özdemir kararında ve

sonrasında verdiği birçok kararda FETÖ/PDY üyesi olmakla suçlanan bazı

şüphelilerin ifadelerinde hâkim olarak görev yapmakta olan başvurucunun

FETÖ/PDY ile irtibatının bulunduğuna ve bu yapılanmaya mensup olduğuna yönelik

somut olgular içeren anlatımlarını başvurucu yönünden suç şüphesini doğrulayan

kuvvetli bir belirti olarak kabul etmiştir (Selçuk Özdemir, § 75, benzer

nitelikteki tanık beyanlarının kuvvetli belirti olarak kabul edildiği diğer

kararlar arasından bkz. Metin Evecen, B. No: 2017/744, 4/4/2018, §§

47-52; Recep Uygun, B. No: 2016/76351, 12/6/2018, § 43).

59. Anayasa Mahkemesi yakın zamanda verdiği bazı

kararlarında ise tanık anlatımlarının kişinin örgütsel bağlantısına veya hangi

örgütsel eylemlerde bulunduğuna ya da başvurucunun örgütsel konumuna ilişkin

herhangi bir vaka veya olguya dayanmaması dolayısıyla kişisel kanaatin

açıklanması niteliğinde olduğu, bu anlamda yargı makamlarının denetim yaparak

söz konusu beyanları doğrulamasına ya da çürütmesine imkân vermediği

gerekçesiyle kuvvetli suç belirtisi olarak kabul edilemeyeceği sonucuna

varmıştır (Emre Altun, B. No: 2016/78293, 3/7/2019, § 59; Ali Aktaş,

B. No: 2016/14178, 17/7/2019, § 56)

60. Soruşturma makamlarınca başvurucunun örgütle bağlantısı

olduğuna dayanak yapılan tanık K.U.nun beyanlarının kişisel kanaatin

açıklanması niteliğinde olduğu, diğer tanık T.B.nin başvurucunun örgütle

bağlantısı olmadığına yönelik olarak başvurucunun lehine beyanlarda bulunduğu,

gizli tanığın beyanının ise başvurucunun doğrudan somut bir örgütsel eyleminden

bahsetmediği görülmektedir (benzer değerlendirmeler için bkz. Recep Uygun, B.

No: 2016/76351, 12/6/2018, § 43). Dolayısıyla söz konusu beyanların kuvvetli

belirti olarak kabulü mümkün gözükmemektedir.

61. Mahkeme gerekçeli kararında yer verdiği sair

hususlara ilişkin olarak "...sanığın 2013 yılındaki Nisan terfi

döneminde, disiplin dosyası bulunduğu gerekçesiyle birinci sınıfa

ayrılamadığını, 2014 yılında seçilen HSYK’nun 2015/27 Esas sayılı bu disiplin

dosyasında, vermiş olduğu 2015/419 sayılı kararla dosyayı işlemden kaldırdığı,

FETÖ/PDY mensubu olan HSYK üyeleri M.K.Ö. ve M.Ş.nin işlemden kaldırma kararına

muhalefet şerhi koydukları, bu şerhin sanık lehine değerlendirildiği, yine

sanığın Kayseri Cumhuriyet Savcısı iken 2013 yılındaki Nisan terfi döneminde,

dönemin Başsavcısı olan ve hakkında FETÖ/PDY terör örgütüne üye olma suçundan

işlem yapılan B.B. tarafından, göreve bağlılığı orta düzeyde olması

gerekçesiyle 'B defterinde başarılı' şeklinde not verildiği, bu işleminde sanık

lehine olduğu kanaatine varıldığı..." şeklinde bir değerlendirme

yapmıştır. Mahkeme bu değerlendirmede başvurucunun terfi ettirilmemesi

işleminde etkili olan kişilerle disiplin dosyasının işlemden kaldırılmasına

muhalefet eden kişilerin FETÖ/PDY ile bağlantılı kişiler olduğunu belirterek bu

durumun başvurucunun lehine olarak değerlendirilebileceği sonucuna varmıştır.

62. Sonuç olarak tutuklama kararında ve soruşturma

sürecindeki belgelerde yer alan tespit ve değerlendirmeler kapsamında somut

olayda tutuklama için ön koşul olan suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin

yeterince ortaya konulamadığı sonucuna varılmıştır.

63. Varılan bu sonuç karşısında tutuklama nedenlerinin

bulunup bulunmadığına ve tutuklamanın ölçülü olup olmadığına ilişkin ayrıca bir

inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.

64. Açıklanan gerekçelerle suç işlediğine dair kuvvetli

belirtiler ortaya konulmadan başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin

uygulanmasının kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkin olarak olağan

dönemde Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan güvencelere

aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

65. Bununla birlikte anılan tedbirin Anayasa'nın

olağanüstü dönemlerde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve

sınırlandırılmasını düzenleyen 15. maddesi kapsamında meşru olup olmadığının

incelenmesi gerekir.

c. Anayasa'nın

15. Maddesi Yönünden

66. Tutuklama tedbirinin uygulanması suretiyle bireylerin

kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına keyfî olarak müdahale edilmemesini

sağlayacak güvencelerin başında suç işlendiğine dair belirtinin ortaya

konulması gelmektedir. Suç işlendiğine dair belirtinin bulunması tutuklama

tedbiri için ön koşul olduğundan aksi durumun kabulü, kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkına ilişkin tüm güvencelerin anlamsız hâle gelmesi sonucunu

doğurur. Dolayısıyla -hangi nedenle benimsenmiş olursa olsun- olağanüstü

yönetim usullerinin uygulandığı dönemlerde de kişilerin suç işlediklerine dair

belirti bulunmadan tutuklanmaları durumun gerektirdiği ölçüde bir tedbir

olarak kabul edilemez (Şahin Alpay [GK], B. No: 2016/16092, 11/1/2018, §

109; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 156).

67. Somut olayda Anayasa Mahkemesince soruşturma

makamlarının suç işlediğine dair belirtileri somut olgularla ortaya koymadan

başvurucu hakkında tutuklama tedbirine başvurdukları sonucuna varılmıştır (bkz.

§ 64). Bu itibarla olağanüstü hâl döneminde Anayasa'nın temel hak ve

özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen 15.

maddesinin başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik olarak

Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen güvencelere aykırı bu

müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir (benzer yöndeki değerlendirmeler

için bkz. Şahin Alpay, § 110; Mehmet Hasan Altan (2), § 157).

68. Açıklanan gerekçelerle -Anayasa'nın 15. maddesiyle

birlikte değerlendirildiğinde de- başvurucunun Anayasa'nın 19. maddesinin

üçüncü fıkrası bağlamındaki kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal

edildiğine karar verilmesi gerekir.

Selahaddin MENTEŞ bu görüşe katılmamıştır.

4. 6216 sayılı

Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

69. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin ilgili kısmı

şöyledir:

"(1) Esas inceleme sonunda,

başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal

kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme

kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden

yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama

yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata

hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.

Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal

kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse

dosya üzerinden karar verir."

70. Başvurucu 100.000 TL maddi, 200.000 TL manevi

tazminat talebinde bulunmuştur.

71. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan kararında

ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel

ilkeler belirlenmiştir (B. No: 2014/8875, 7/6/2018, [GK]). Mahkeme diğer bir

kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerine getirilmemesinin

sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamına geleceği gibi

ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına da işaret etmiştir (Aligül

Alkaya ve diğerleri (2), B. No: 2016/12506, 7/11/2019).

72. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal

edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle

getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için

ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması,

ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan

kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların

giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması

gerekmektedir (Mehmet Doğan, §§ 55, 57).

73. Başvurucu hakkındaki tutuklamanın hukuki olmaması

nedeniyle Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiğine karar

verilmiştir. Soruşturma sürecinde 24/10/2017 tarihinde başvurucunun tahliyesine

karar verilmiştir ve tutukluluk hâli sona ermiştir.

74. Mahkemenin maddi tazminata hükmedebilmesi için

başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal

arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Başvurucunun bu konuda herhangi bir belge

sunmamış olması nedeniyle maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi

gerekir.

75. Öte yandan somut olayda ihlalin tespit edilmesinin

başvurucunun uğradığı zararların giderilmesi bakımından yetersiz kalacağı

açıktır. Başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik müdahale

nedeniyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları

karşılığında başvurucuya net 30.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar

verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti

ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR

OLDUĞUNA Selahaddin MENTEŞ'in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

B. Tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle Anayasa'nın 19.

maddesinin üçüncü fıkrası kapsamındaki kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

İHLAL EDİLDİĞİNE Selahaddin MENTEŞ'in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

C. Başvurucuya net 30.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,

tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun

Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde

yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten

ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

E. Kararın bir örneğinin bilgi için İstanbul 35. Ağır

Ceza Mahkemesine (E.2017/2) GÖNDERİLMESİNE,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına

GÖNDERİLMESİNE 4/11/2020 tarihinde karar verildi.

KARŞI OY

Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011

tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri

Hakkında Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereği bireysel başvuru

yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurabilmek için olağan kanun yollarının

tüketilmiş olması gerekir. Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm

organlarının anayasal ödevi olup bu ödevin ihmal edilmesi nedeniyle ortaya

çıkan hak ihlallerinin düzeltilmesi idari ve yargısal makamların görevidir. Bu

nedenle temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle derece

mahkemeleri önünde ileri sürülmesi, bu makamlar tarafından değerlendirilmesi ve

bir çözüme kavuşturulması esastır (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No:

2012/403, 26/3/2013, § 16).

Tüketilmesi gereken başvuru yollarının ulaşılabilir

olması yanında telafi kabiliyetini haiz olması ve tüketildiğinde başvurucunun

şikâyetlerini gidermede makul başarı şansı tanıması gerekir. Bir başka

söyleyişle, etkili olduğu kabul edilecek olan başvuru yolunun, Anayasa’da

öngörülmüş güvencelere aykırılık nedeniyle hakkın ihlal edildiğini özü

itibarıyla tespit etme ve yeterli giderim sağlama imkânı sunan bir yol olması

gerekmektedir. Dolayısıyla mevzuatta bu yollara yer verilmesi tek başına

yeterli olmayıp uygulamada da etkili olduğunun gösterilmesi ya da en azından

etkili olmadığının kanıtlanmamış olması gerekir (Ramazan Aras, B. No: 2012/239,

2/7/2013, § 29). Bununla birlikte soyut olarak makul bir başarı sunma

kapasitesi bulunan bir başvuru yolunun uygulamada başarıya ulaşmayacağına dair

şüphe, o başvuru yolunun tüketilmemesini haklı kılmaz. Özellikle sonradan

oluşturulan ve henüz uygulaması olmayan başvuru yollarının bu kapsamda

değerlendirilmesi gerekir (Ramazan Korkmaz, B. No: 2016/36550, 19/7/2017, §33).

Öte yandan, başvurucuların belirli bir hukuk yolunun

etkililiği konusunda sadece bir kuşku duyması, kendilerini söz konusu hukuk

yolunu tüketme girişiminde bulunma yükümlülüğünden kurtarmaz. Başvuruculardan,

yorum yetkilerini kullanarak mevcut hakları geliştirme fırsatı vermek için

yargı organlarına başvurmaları beklenebilir. Ancak yerleşik mahkeme içtihatları

ışığında, belirtilen hukuk yolunun gerçekte olumlu sonuçlanması konusunda makul

bir ihtimalin bulunmadığı durumlarda ise başvurucunun söz konusu hukuk yolunu

kullanmamış olması başvuru yollarının tüketilmediği sonucunu doğurmaz. Bununla

birlikte bir hukuk yolunun başarısız olduğunu ortaya koyacak bir durum söz

konusu değilse o hukuk yolunun etkili bir şekilde işlediğine ilişkin emsal davaların

bulunmaması tek başına başvurucuyu bu hukuk yolunu tüketme yükümlülüğünden

kurtarmaz. Zira başvurucunun bu hukuk yoluna başvurması halinde mahkemelerin

içtihatlarını başvurucunun lehine olacak şekilde geliştirmeleri ihtimali her

zaman vardır.

Somut olayda 19.03.2017 tarihinde tutuklanan ve

07.06.2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunan başvurucunun suç isnadına bağlı

tutulma durumu, 24.10.2017 tarihinde serbest bırakılmasıyla (tahliye

edilmesiyle) birlikte bu tarihten itibaren sona ermiş bulunmaktadır. Anayasa

Mahkemesince başvurunun incelendiği tarih itibarıyla başvurucunun suç isnadına

bağlı olarak hürriyetinden yoksun bırakılması hali sona ermiş bulunduğundan,

bireysel başvuru kapsamında tutukluluğun hukuki olmadığı yönünden yapılabilecek

olan olası bir ihlal tespiti, başvurucu açısından ancak lehine bir miktar

tazminata hükmedilmesi sonucunu doğurabilecektir. Bunun dışında muhtemel bir

ihlal kararına bağlı olarak başvurucu açısından (örneğin tahliye edilmek gibi)

bir sonuç ortaya çıkmayacaktır.

Hal böyle olunca, belirtilen duruma bağlı olarak,

bireysel başvurunun ikincillik niteliği gereğince, olayda, aşama itibarıyla

bireysel başvuru yolu dışında başvurucuya, tutmanın hukuki olmadığını tespit

edecek ve giderim olarak da tazminat ödenmesini sağlayabilecek başka bir hak

arama yolunun mevcut olup olmadığının incelenmesi gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesi'nce, tutuklamanın hukuki olmadığı

iddiasına dayalı olarak yapılan tüm başvurularda, tutuklama kararının hukuka

aykırı olduğuna ilişkin iddia incelenirken ilk olarak şikâyet konusu

tutuklamanın kanuni dayanağının bulunup bulunmadığı, ikinci olarak kuvvetli suç

şüphesinin mevcut olup olmadığı, üçüncü olarak tutuklamanın meşru bir amacının

bulunup bulunmadığı (tutuklama nedenlerinin var olup olmadığı), son olarak da

tutuklama tedbirinin ölçülü olup olmadığı incelenmektedir.1

Anayasa Mahkemesince yapılan bu inceleme, 5271 sayılı

Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 100 ve 101. maddelerde yer alan hükümlerle de

uyumlu bir incelemedir. Zira 5271 sayılı Kanun’un 100. maddesinin (1) numaralı

fıkrasına göre “Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve

bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında

tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik

tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.” Yine aynı

Kanunun 101. maddesinin ikinci fıkrasına göre de “Tutuklamaya, tutuklamanın

devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; a)

Kuvvetli suç şüphesini, b) Tutuklama nedenlerinin varlığını, c) Tutuklama

tedbirinin ölçülü olduğunu gösteren deliller somut olgularla

gerekçelendirilerek açıkça gösterilir.”

Öte yandan, 5271 sayılı Kanun’un 141. maddesinin (1)

numaralı fıkrasına (fıkranın a bendine) göre "Suç soruşturması veya

kovuşturması sırasında; kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan,

tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen, ... kişiler, maddi ve

manevi her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler."

Görüldüğü üzere 141. maddenin (1) numaralı fıkrasının (a)

bendinde de “tutuklama için kanunda belirtilen koşullara" atıf

yapılmaktadır. Dolayısıyla Kanunda (kuvvetli suç şüphesi, tutuklama nedeni,

ölçülülük gibi) öngörülen koşullara aykırı olarak tutuklandığını düşünen bir kişi

için Kanun tazminat isteme ve alma imkânı öngörmektedir.

Anayasa Mahkemesi konuya ilişkin önceki kararlarında;

bireysel başvurunun incelenme tarihi itibarıyla başvurucunun tutukluluk halinin

sona ermiş olması ve tutuklama tedbirinin ilişkili olduğu kamu davasında

verilen beraat veya mahkûmiyet hükmünün kesinleşmiş olması şartlarının bir

arada gerçekleşmiş olması hallerinde, başvurucunun tutuklamanın hukuka aykırı

olduğu iddiasına yönelik olarak CMK 141/1-a hükmü kapsamında tazminat davası

açabileceğini belirtmiş ve mezkûr iddiayı başvuru yollarının tüketilmemesi

nedeniyle kabul edilemez bulmuştur.2

Bununla birlikte, başvurucu tahliye edilmiş olsa dahi hakkında açılan kamu

davasının devam ediyor olması veya hakkında verilen beraat veya mahkûmiyet

hükmünün kesinleşmemiş olması hallerinde ise tutuklamanın hukuki olmadığı

iddiasına dayalı başvuruları CMK 141/1-a hükmü kapsamı dışında tutmuş ve işin

esasını incelemiştir.

Anayasa Mahkemesi, tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına

ilişkin başvurularda yukarıda belirtildiği şekilde ortaya koyduğu yaklaşımını

sonradan kısmen değiştirmiş bulunmaktadır. Mahkemenin güncel yaklaşımında,

tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasının CMK 141. madde kapsamında tazminata

konu edilebileceğinin kabul edildiği tek durum, CMK 141/1-e hükmünde düzenlenen

tazminat nedenine ilişkin durumdur.

Anayasa Mahkemesinin son dönemdeki bir çok kararına göre;

başvuruya konu edilen tutuklamanın ilişkili/ilgili olduğu davada başvurucu

hakkında beraat kararı verilmiş veya başlatılan soruşturmada kovuşturmaya yer

olmadığına dair karar verilmiş ve bu kararlar bireysel başvurunun incelendiği

tarih itibarıyla kesinleşmiş ise tutuklamanın hukuki olmadığı iddiası, CMK

141/1 a ve e hükmünde düzenlenen tazminat yolunun tüketilmediği gerekçesiyle

kabul edilemez bulunmaktadır.3

Mahkeme, bu içtihadında CMK 141/1-e hükmünün yanı sıra CMK 141/1-a hükmünü de

dikkate almakta ve söz konusu hükümlerde öngörülen tazminat yolunu tutuklamanın

hukuki olmadığı iddiası yönünden etkili bir kanun yolu olarak

nitelendirmektedir.4

Tutukluluğun hukuki olmadığı iddiasına dayalı tüm başvurularda, belirtilen

durum dışındaki tüm hallerde ise işin esası incelenmektedir.

Öte yandan Anayasa Mahkemesi, CMK

141/1-a hükmünde düzenlenmiş olan, kanunlarda belirtilen koşullar dışında

tutukluluğun devamına karar verilmesi halini de kanuna uygun olarak

tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu

süre içinde hakkında hüküm verilmeyen kişilerin tazminat alabileceğini öngören

CMK 141/1-d'de düzenlenen tazminat yoluyla beraber değerlendirmektedir. Bir

başka söyleyişle Mahkeme, tutukluluğun kanuna aykırı bir şekilde gerekçesiz

kararlarla uzatılarak makul sürenin veya kanuni sürenin aşıldığına ilişkin

iddiaları, başvuru yollarının tüketilmemesi gerekçesine dayanarak reddetmekte

ve CMK’nın 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) ve (d) bentlerine

birlikte dayanmaktadır.5

Belirtilen durumla birlikte, Mahkemece, gözaltının hukuki

olmadığına ilişkin şikâyetlere dayalı başvurularda da CMK’nın 141. maddesindeki

tazminat yoluna başvurulması gerektiği söylenmektedir. Bir başka söyleyişle,

gözaltının hukuki olmadığına ilişkin şikâyetlerde de davanın mahkûmiyetle

sonuçlanıp sonuçlanmadığına, davanın devam ediyor olup olmadığına bakılmaksızın

başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemezlik kararı

verilmektedir.6

Anılan kararlarda bu kapsamdaki taleplerle ilgili olarak

davanın esasının sonuçlanmasına gerek olmadığı yönündeki Yargıtay kararlarına

atıf yapıldığı için gözaltı¬nın hukuki olmadığına ilişkin şikâyetlerde CMK’nın

141. maddesindeki yolun tartışmasız bir biçimde etkili bir hukuk yolu olduğu

iddia edilebilir ise de; Yargıtay tarafından istikrarlı bir biçimde tersine

oluşturulmuş bir uygulama tespit edilmediği sürece, tutuklamanın hukuki

olmadığı iddiasına dayalı başvurularda başvuru yollarının tüketilmemesi

nedeniyle kabul edilemezlik kararı verilirken, bu konuda Yargıtay uygulamasının

var olup olmadığına bakılmasına gerek olmadığından ve biraz önce değinilen kararlarda

atıf yapılan Yargıtay kararları7

somut delil olmadan gerçekleştiği iddia edilen bir gözaltına alınmayla ilgili

olmadığından anılan iddiaya itibar edilmesi mümkün değildir.8

Hal böyle olunca, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin

hukuka aykırı olduğu iddialarının her ikisini de içeren başvurularda, Anayasa

Mahkemesince, gözaltı tedbirine dair iddia yönünden tazminat yoluna

başvurulması gerektiğine karar verilirken, tahliye edilmiş bir başvurucunun

tutuklama tedbirine ilişkin iddiasında tazminat yolunun gösterilmemesi

çelişkili bir durum oluşturmaktadır.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesi'nce, etkili bir başvuru

yolunun bulunup bulunmadığının belirlenmesinde başvurulan uygulamaya atıf yapma

yaklaşımından B.T. kararıyla vazgeçilmiştir. B.T. kararında, geri gönderme

merkezlerindeki tutma koşullarının kötü muamele oluşturduğu iddiasına dayalı

başvuru, başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesi, geri gönderme merkezlerindeki koşulların kötü muamele

oluşturduğu iddiasını, uygulamada başarıyla sonuçlandığını gösteren herhangi

bir örneğini tespit etmemiş olmasına rağmen, tam yargı davasına konu

edilebileceğini belirterek incelememiştir.

İdari gözetim altında tutulma koşullarına karşı etkili

bir başvuru yolunun bulunmadığı iddiasına dayalı başvuruda Mahkeme; AİHM'nin

Türk hukukunda tutulma koşullarına karşı etkili bir başvuru olmadığına dair

kararları bulunduğunu belirttikten sonra, yasal düzenlemeyle oluşturulan ve

kanunun objektif anlamına bakıldığında var olduğu hususunda bir tereddüt

uyandırmayan bir hukuksal yolun fiilen denenmemiş veya kullanılmamış olmasının

söz konusu yolun etkili olmadığı veya bulunmadığı sonucuna ulaşılabilmesi

bakımından yeterli olmayacağı tespitinde bulunmuş, bu tespit kapsamında da bu

güne kadar böyle bir davanın açıldığını ve tazminata hükmedildiğini gösteren

herhangi bir mahkeme kararının mevcut olmamasına dayanılarak tazminata ilişkin

etkili bir başvuru yolunun bulunmadığının söylenmesinin hatalı olacağını ifade

etmiştir.9

Cafer Yıldız kararında da benzer bir değerlendirmeyle

kabul edilemezlik kararı verilmiştir. Anayasa Mahkemesi, Cafer Yıldız

kararında, tutukluluk incelemeleri sonucunda verilen kararların tebliğ

edilmemesi ya da tutukluluğa yapılan itirazın karara bağlanmaması nedeniyle

tutuklama işlemine karşı başvuru imkanlarından yararlandırılmamaya ilişkin iddiaların

CMK’nın 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (k) bendi kapsamında açılacak

davada incelenebileceği gerekçesiyle kabul edilemezlik kararı vermiştir.

Mahkeme, buradaki tazminat yolunun başarıyla uyguladığını gösteren emsal

davalar bulunmamasına rağmen böyle bir hukuk yolunun kesinlikle başarısız

olacağını iddia edebilmeyi ortaya koyacak bir durum da söz konusu olmadığı için

bu türden şikâyetlere çözüm getirmeye elverişli nitelik taşıyan bu yola

işlerlik kazandırmak ve yasal düzenlemenin kapsamını belirlemek amacıyla derece

mahkemelerine başvurulmasında yarar bulunduğunu belirtmiştir.10

Tahliye edilen ve hakkında açılan kamu davası devam eden

kişinin CMK 141/1-a kapsamında açacağı tazminat davasında kuvvetli suç

şüphesinin ve tutukluluğun diğer kanuni şartlarının bulunmadığına ilişkin

yapılacak tespitin devam eden kamu davasını etkileyebilecek olması ve tazminat

davasını yürüten mahkemenin bu tür değerlendirmelerden kaçınabileceği ihtimali

yahut hakkında mahkûmiyet hükmü verilen ve bu hüküm kanun yolu incelemesi

aşamasında olan veya kesinleşen kişilerin açacakları tazminat davasında

mahkemenin, tutuklama tedbirinin hukuka aykırı olup olmadığı tespitini kanun

yolu merciinin verdiği veya vereceği karara rağmen yapıp yapamayacağı hususları

da kanun yolunun etkililiği açısından elbette ki büyük önem taşımaktadır.

Bununla birlikte, bu bağlamda, kişinin tutuklanması ve tahliye edilmesi ile

hakkında beraat veya mahkûmiyet hükmü verilmesi arasında belirleyici ölçüde bir

bağlantı olmadığını söylemek yerinde olacaktır.

Belirtilen duruma göre, bir kişinin tutuklanması hukuka

uygun olmakla birlikte bu kişi kamu davasından beraat edebilir ya da

tutuklanması hukuka aykırılık arz ederken hakkında açılan davada mahkûmiyet

sonucuna varılabilir. Bu nedenle CMK 141/1-a kapsamında açılacak bir davada

tutukluluğun hukukiliğine ilişkin olarak kişi hakkındaki ceza davasından

bağımsız bir inceleme yapılmasının mümkün olduğu sonucuna varılmalıdır.

(Muzaffer Korkmaz, Koruma Tedbiri Nedeniyle Tazminat Davaları ve Anayasa

Mahkemesine Bireysel Başvuru, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2019, s. 93).

Tutukluluğun hukukiliğinin incelenmesinde, tutuklamanın ilişkili/ilgili olduğu

davada mahkûmiyet veya beraat kararı verilmiş olmasının ya da davanın devam

ediyor olmasının bir önemi olmamalıdır. Nitekim Anayasa Mahkemesince de,

mahkûmiyet kararı verilmesi veya davanın devam ediyor olması durumunda da

tutuklamanın hukukiliği incelenmektedir.11

Eğer bir davanın devam ediyor olması veya davada mahkûmiyet kararı verilmesi

tutuklamanın hukukiliğinin incelenmesine engel teşkil ediyor olsaydı, Anayasa

Mahkemesinin de böyle bir inceleme yapamaması gerekirdi. Dolayısıyla bir davada

beraat veya takipsizlik kararı verilmesi tutuklamayı kendiliğinden hukuka

aykırı hale getirmeyeceği gibi mahkûmiyet kararı verilmesi de kendiliğinden

tutuklamanın hukuka uygun olduğunu göstermez. Nitekim Anayasa Mahkemesi Mehmet

Özdemir12

başvurusunda beraat kararı verilmiş olan başvurucunun tutuklanmasının hukuka

uygun olduğuna karar vermiş iken, Ali Bulaç13

başvurusunda hakkında mahkûmiyet kararı verilen başvurucunun tutuklanmasının

hukuka aykırı olduğuna karar vermiştir.

Esasen CMK 141/1-a hükmünün de, tutuklamanın hukukiliği

bağlamında bu hükme dayalı olarak dava açılmasını kişi hakkındaki yargısal sürecin

bitmesine ve kesinleşmiş bir kararın varlığına bağlı tutmadığı anlaşılmaktadır.

Konuya ilişkin Yargıtay kararlarında da14 anılan hükümde düzenlenen tazminat

nedeninin, yargısal sürecin kesinleşmesine bağlı olarak tazminata konu

edilebilecek tazminat nedenleri arasında sayılmadığı görülmektedir. Söz konusu

kararlara göre, kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra

haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlarına karar verilen, yine mahkûm

olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdikleri süreleri, hükümlülük sürelerinden

fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası

olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılanlar hakkında, mutlaka

davanın esasıyla ilgili olarak verilen kararın kesinleşmesini beklemek

zorunluluğu bulunmaktadır.

Hal böyle olunca uygulamada, tutuklama tedbirinin hukuka

aykırı olduğu iddiasına yönelik CMK 141/1-a hükmüne dayalı tazminat davasının,

tutuklamanın ilişkili/ilgili olduğu ceza davası derdestken açılamayacağına

ilişkin kesin bir kabulün bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Bu bağlamda, yukarıda da belirtildiği üzere tazminat

davasını inceleyecek olan derece mahkemesinin tutuklama şartlarını incelemekten

imtina edebileceği şeklindeki bir görüşün kabulünün de mümkün olmadığını

belirtmek gerekmektedir. Zira CMK 141/1-a hükmü karşısında tazminat

mahkemesinin de (ağır ceza mahkemesinin de) tutuklama koşullarının var olup

olmadığını inceleyebilmesi gerekmektedir. Anılan hükme göre tutuklamanın

kanunda öngörülen şartlara uygun olup olmadığını tespit etmek tazminat

mahkemesinin kanundan kaynaklanan görevi durumundadır. Nitekim kovuşturma

aşamasında yargılamayı yürüten herhangi bir ağır ceza mahkemesinin verdiği

tutuklama veya tahliye kararı, yapılan itiraz üzerine bir başka ağır ceza

mahkemesi tarafından, tutuklama şartlarının var olup olmadığı incelenerek

kaldırılabilmektedir. Bu konuda herhangi bir tartışma bulunmamaktadır. Böyle

olunca da bir ağır ceza mahkemesinin veya sulh ceza hâkimliğinin verdiği

tutuklama kararının hukuka aykırı olup olmadığının tazminat mahkemesince tespit

edilmesinin önünde de herhangi bir engel bulunmadığı sonucuna varılmaktadır.

Suç isnadına bağlı olarak tutukluluk halini içerenler

dışındaki tutuklamanın hukuki olmadığına ilişkin şikâyetlerde CMK 141/1-a’daki

tazminat yolunun tüketilmesinin aranması, Anayasa Mahkemesinin tutukluluk

statüsünün sona ermiş olması kaydıyla tutukluluğun makul süreyi aştığına

yönelik iddiaların, CMK’nin 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) ile (d)

bentlerinde düzenlenen tazminat yoluna konu edilmesi gerektiğine ilişkin

yaklaşımıyla da uyumluluk gösterir.15

Zira tahliye edilen ve hakkındaki kamu davası devam eden veya aleyhine verilen

mahkumiyet hükmü kanun yolu aşamasında olan veya kesinleşen kişinin Anayasa

Mahkemesi içtihadı doğrultusunda bireysel başvuru öncesi uzun tutukluluk

iddiasına ilişkin açacağı tazminat davasında ilk derece mahkemesi, tutukluluğun

devamına ilişkin kararların hukuka uygunluğunu inceleyecek, bu incelemeyi

yaparken de kuvvetli suç şüphesinin var olup olmadığını ve diğer tutuklama

nedenleriyle birlikte devam edip etmediğini gözetecektir (Muzaffer Korkmaz,

a.g.e., s.94) Nitekim Anayasa Mahkemesi’nce de tutukluluğun makul süreyi

aştığına ilişkin olup esastan incelenen başvurularda kuvvetli şüphenin var olup

olmadığı, tutuklama nedenlerinin devam edip etmediği de incelenmektedir.16 Ayrıca, bu konuya ilişkin olup

başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemezlik kararı verilen

başvurularda da, tazminat davasına bakacak olan mahkemenin de kuvvetli suç

şüphesinin ve tutuklama nedenlerinin var olup olmadığını değerlendireceği

varsayılmaktadır. Aksinin kabulü halinde bu tür başvurularda kişilerin tazminat

davası yoluna yönlendirilmemesi gerekirdi. Sonuç olarak, eğer tazminat davasına

bakacak mahkeme, uzun tutukluluk şikâyetlerinde kuvvetli şüphenin, tutuklama

nedenlerinin var olup olmadığını inceleyebiliyorsa, tutuklamanın hukukiliği

şikâyetlerinden kaynaklanan davalarda da tutuklamanın hukukiliğini

inceleyebilmelidir.

Bu noktada Mustafa Avcı kararına17 da değinmek gerekmektedir. Anayasa

Mahkemesi, bu başvuruda başvurucunun uzun tutukluluk şikâyetini, inceleme

tarihi itibarıyla tahliye edilmiş olması nedeniyle CMK 141’de düzenlenen

tazminat yolunun tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulmuştur.18 Başvurucunun, tutuklanmasına neden

olan fiillerin tamamının siyasi faaliyetleri ile ilgili olduğu ve bu sebeple

siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin olarak ise

Anayasa Mahkemesi; başvurucunun uzun tutukluluk şikâyetiyle ilgili açacağı

tazminat davasında ilk derece mahkemesinin hukuka aykırılığı tespit ve yeterli

giderim sağlama hususlarında karar verirken tedbirin kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkı dışında siyasi faaliyette bulunma hakkına müdahale teşkil edip

etmediği de dâhil olmak üzere somut olayın tüm koşullarını dikkate almak

durumunda olacağını belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi, CMK’nin 141. maddesinde

öngörülen tazminat yolunun; gözaltı, yakalama, tutuklama gibi tedbirlerinin

kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının yanı sıra diğer temel haklara müdahale

sonucunu doğurması hallerinde de etkili bir kanun yolu niteliğini haiz olduğunu

ifade etmiş ve bu kabulü doğrultusunda siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal

edildiği iddiası yönünden de başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul

edilemezlik kararı vermiştir.19

Bu olayda başvurucunun, tutuklanmasına neden olan fiillerin tamamının siyasi

faaliyetleri ile ilgili olduğu ve bu sebeple siyasi faaliyette bulunma hakkının

ihlal edildiği iddiası zımnen tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına

benzemektedir. Bu kişinin CMK 141. maddedeki yola başvurması durumunda tazminat

mahkemesi ifade özgürlüğünün ihlal edilip edilmediğini tespit edebiliyorsa,

diğer bir deyişle başvurucunun tutuklanmasına konu eylemlerin siyasi

faaliyetler kapsamında olup olmadığını tespit edebiliyorsa, tutuklamanın hukuki

olup olmadığını da elbette ki tespit edebilir. Zira deliller değerlendirmeden

tutuklamanın ifade özgürlüğünü ihlal ettiğinin tespit edebilmesi mümkün

değildir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi Anayasa Mahkemesi beraat veya

takipsizlik kararı verilmesi ve bu kararın kesinleşmesi halinde kişilerin 141.

maddenin (e) veya a) bendi uyarınca tazminat alabilmelerinin mümkün olduğunu

belirterek başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemezlik kararı

vermektedir (Fatma Maden (B. No: 2016/28719, 17/7/2018, Ertuğrul Raşit Benal,

B. No:2016/25245, 17/7/2018). Anayasa Mahkemesi bu kararlarında CMK’nın 141/1-a

bendine de atıf yapmaktadır. Ancak CMK’nın 141. maddenin (1) numaralı

fıkrasının (a) bendine başvurulması için, CMK’da, tutuklamayla ilgili/ilişkili

davanın beraatla veya takipsizlik kararıyla sonuçlanması şartı aranmamaktadır.

Tutuklamaya konu davanın beraatla veya takipsizlik kararıyla sonuçlanması şartı

141/1-e bendi için geçerlidir. Kanaatimizce beraat veya takipsizlik halinde CMK

141/1-e bendindeki hükmün tutuklamanın hukukiliği açısından birincil nitelikte

etkili bir yol olmadığını belirtmek gerekir. 141/1-e bendi uyarınca tazminat

istenebilmesi için tutuklamanın hukuki olup olmamasının bir önemi bulunmamaktadır.

Kişi beraat edince bu bent kapsamında tutuklamanın hukuki olup olmadığına

ilişkin bir tespit yapılmadan otomatik olarak tazminat ödenmektedir. Oysa bir

yolun etkili kabul edilmesi için o yolun hakkın ihlal edildiğini tespit

edebilmesi ve ihlali giderebilmesi gerekir.20

AİHM de Mergen ve diğerleri kararında benzer gerekçelerle 141/1-e bendindeki yolun

tüketilmesi gerektiği itirazını reddetmiştir. Dolayısıyla bu bağlamda 141/1-e

bendinin değil, 141/1-a bendinin etkili bir yol olduğu söylenebilir. Nitekim

Anayasa Mahkemesi de bu durumu göz önüne alarak bu kararlarında 141/1-a bendine

de atıf yapma gereği duymuştur. 141/1-a bendi beraat veya takipsizliğe bağlı

olmadığı için tahliye durumunda da bu yolun etkisiz olduğunu söylemek mümkün

değildir.

Yukarıda açıklanan hususlar birlikte değerlendirildiğinde

tutuklamanın hukuki olmadığı şikâyetlerine dayalı başvurularda, tutuklamanın

ilgili/ilişkili olduğu dava mahkûmiyetle sonuçlanmış olması veya kişinin

tahliye edilmiş hallerinde de CMK’nın 141. maddesindeki tazminat yolunun

tüketilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.

Tutuklamanın hukukiliği değerlendirilirken, tutuklamanın

uygulandığı tarihteki şartlara bakılmalıdır. Darbe teşebbüsü sırasında

gerçekleşen vahim olayların toplumda oluşturduğu kaygı, teşebbüsün faili olduğu

belirtilen FETÖ/PDY’nin örgütlenmesinin karmaşıklığı, Bu yapılanmanın yarattığı

görünür açık tehlike, darbe teşebbüsüne ilişkin faaliyetler kapsamında ülke

genelinde binlerce kişi tarafından icra edilen, suç oluşturabilecek nitelikteki

on binlerce eylemin aynı anda işlenmesi, çoğunluğu kamu görevlisi olan çok

sayıda kişi hakkında yürütülen soruşturmalar, olayların arz ettiği vahamet

dikkate alındığında tutuklama tedbirinin temelsiz ve keyfi olduğu söylenemez.

Açıkladığım gerekçelerle başvurunun başvuru yollarının

tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna, kişi hürriyeti ve güvenliği

hakkının ihlal edilmediğine karar verilmesi gerektiği görüşüyle sayın

çoğunluğun görüşüne katılmadım.

Başkan

:

Hasan Tahsin GÖKCAN

Üyeler

:

Burhan ÜSTÜN

Hicabi DURSUN

Yusuf Şevki HAKYEMEZ

Selahaddin MENTEŞ

Raportör

:

Fatih HATİPOĞLU

Başvurucu

:

Yusuf İLTAR

1 Halas Aslan, B. No: 2014/4994, 16.2.2017.

2 Reşat Ertan, 2013/5700, 15/04/2015, § 26; Mehmet Emin

Güneş, 2013/5707, 16/04/2015, § 29; Mecit Gümüş, 2013/9105, 25/6/2015, §32;

Hüseyin Hançer, 2013/8319, 7/1/2016,§§ 39, 40; Ömer Köse, 2014/12036,

16/11/2016, § 34

3 Kamil Erdoğan, B. No: 2017/4023, 19/4/2018, §40; Bilal

Canpolat, §§ 37-43; Fatma Maden, §49; Ertuğrul Raşit Benal, B. No: 2016/25245,

17/7/2018, §42

4 Fatma Maden, §47, Ertuğrul Raşit Benal, §40

5 Erkam Abdurrahman Ak, B. No: 2014/8515, 28/9/2016, §54;

İrfan Gerçek, B. No: 2014/6500, 29/9/2016,§37

6 Neslihan Aksakal, B. No: 2016/42456, 26/12/2017, § 30-

38; Ahmet Ünal, B. No: 2016/17624, 9/5/2018, § 24-26

7 Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 1/10/2012 tarihli ve

E.2012/21752, K.2012/20353 sayılı kararı

8 Benzer durumlar bakımından, Yargıtay uygulamasında tazminat

yolunun başarıyla uyguladığını gösteren emsal kararlar bulunmamakla birlikte,

böyle bir hukuk yolunun kesinlikle başarısız olacağını iddia edebilmeyi ortaya

koyacak bir durum da söz konusu değildir.

9 B.T. [GK], B. No: 2014/15769, 30/11/2017, §§ 40-60.

10 Cafer Yıldız, B.No: 2014/9308, 9/1/2018, §§ 37-40; Yaşar

Saçlı, B. No: 2014/9311, 24/1/2018, §§ 37-40.

11 Bkz. Besime Konca, B. No: 2017/5867, 3/7/2018.

12 Mehmet Özdemir, B. No: 2017/37283, 29/11/2018

13 Ali Bulaç [GK], B. No: 2017/6592, 3/5/2019

14 bkz. Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 1/7/2015 tarihli ve

E.2014/20624, K.2015/12265 sayılı, 1/10/2012 tarihli ve E.2012/21752,

K.2012/20353 sayılı kararları

15 İrfan Gerçek, B. No: 2014/6500, 29/9/2016, § 19, 37

16 Bkz. Örneğin, Hüsnü Aşkan, B. No: 2015/4057, 31/10/2018,

§ 45, Halas Aslan, B. No: 2014/4994, 16/2/2017, § 87.

17 Mustafa Avci, B. No: 2014/1545, 22/3/2018 18 Mustafa Avci, §27 19 Mustafa Avci, §35-38 20 Mergen ve diğerleri/Türkiye kararı, §36 Üye Selahaddin MENTEŞ

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2017/27069, 4 Kasım 2020 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. IV. İlgili
  10. Hukuk
  11. V. İnceleme Ve
  12. Gerekçe
  13. A. Başvurucunun
  14. B. Değerlendirme
  15. B. No: 2016/14178, 17/7/2019, § 56)
  16. A. Tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti
  17. D. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun
  18. F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına
  19. Karşı Oy
  20. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2017/27069
Tarih
4 Kasım 2020

İlgili Kararlar

  • Hasan Lök Başvurusu (B. No: 2018/11718)
  • Ömer Ak Başvurusu (B. No: 2017/30340)
  • N.e.i. Başvurusu (B. No: 2017/35297)
  • Barbaros Hayrettin Ekici Başvurusu (B. No: 2018/15565)
  • Peter Frank Steudtner Başvurusu (B. No: 2017/33442)
  • Muhammet Sait Kuloğlu Başvurusu (B. No: 2018/3295)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.