İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Norm Denetimi Kararları
  3. /Anayasa Mahkemesi

ANAYASA MAHKEMESİ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

AYM Norm Denetimi E.1963/4 K.1963/71

Karar tarihi:28/3/1963

Esas1963/4Karar1963/71Tarih28 Mart 1963Okuma43 dk · 8.699 kelime

KÜNYE

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Karar tarihi
28 Mart 1963
Esas No.
1963/4
Karar No.
1963/71
Karar metni, AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

8.699 kelime·43 dk okuma·20 bölüm

Karar tarihi:28/3/1963

Resmi Gazete tarih/sayı:18.10.1963/11534

İtirazda bulunan : Ankara 3. Asliye Ceza Mahkemesi

İtirazın konusu : Türk Parasının Kıymetini Koruma hakkındaki 1567 sayılı kanunun ve tadillerinin Anayasa'ya aykırı olduğundan bahisle iptali istenilmiştir.

Olay : Maliye Bakanlığının 7/4/1956 günlü izniyle yurda muaf olarak ithal edilen otomobilin 14 sayılı kararın 1. ve 50. maddeleriyle bu karara ilişkin 30 sayılı tebliğin 18. maddesine aykırı olarak ithal gününden başlayan 10 yıllık süre geçmeden başkasına satıldığı ileri sürülerek 1567 sayılı kanunun 6258 sayılı kanunla değiştirilen 3. maddesinin (A) bendi gereğince sanığın cezalandırılması isteğiyle kamu dâvası açılmıştır.

Ankara Asliye Üçüncü Ceza Mahkemesinde yapılan yargılaması sırasında; sanık ve müdafii ve düşüncesine başvurulan C. Savcısı, uygulanması istenen kanun hükümlerinin Anayasa'ya aykırı olduğu iddasında bulunmuşlardır.

Mahkemece de sözü edilen 1567 sayılı kanunun;

A-

Değişik 1. maddesi yasama yetkisinin Bakanlar Kuruluna devrine cevaz verdiğinden, yasama yetkisinin devredilemiyeceği hükmünü kapsayan Anayasa'nın 5. maddesine;

B-

Değişik 3. maddesi; Bakanlar Kuruluna, kararnamelerle suç ihdası yetkisi tanınmış ve ayrıca hükmi şahısların da cezalandırılacaklarını kabul etmiş olduğundan, suçların kanuniliğini ve ceza sorumluluğunun şahsi olduğunu hükme bağlayan Anayasa'nın 33. maddesine;

C-

Değişik 4 maddesi; bu dâvaları rüyet edecek mahkemelerle bu mahkemelerin kaza çevrelerinin Adalet ve Maliye Vekâletlerince müştereken tâyin ve ilân edileceğini kabul etmekle hiçbir kimsenin tabiî hâkiminden başka bir merci önüne çıkarılamıyacağına ilişkin Anayasa'nın 32. maddesine;

Ç-

Bakanlar Kuruluna kararname çıkarma yetkisini tanımakla Bakanlar Kurulunun sadece Danıştay'ın incelemesinden geçirilmek suretiyle tüzükler çıkarabileceği hükmünü kapsayan Anayasa'nın 107. maddesine;

Aykırı olduğu kanısına varıldığı gerekçesiyle Anayasa'nın 151. maddesi uyarınca dâvanın geri bırakılmasına ve bu kararla ilgili kâğıtların Örneklerinin mahkememize gönderilmesine 28/12/1962 gününde karar verilmiştir.

İnceleme

: Anayasa Mahkemesinin, İçtüzüğün 15. maddesi gereğince 16/1/1963 gününde ilk

inceleme için yapılan toplantısında başvurmanın Anayasa'nın 151. ve Anayasa

Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri hakkındaki 22/4/1962 gün ve 44

sayılı kanunun 27. maddesine uygun olduğu anlaşıldığından esasın incelenmesine

dair verilen karar üzerine düzenlenen rapor, mahkeme kararı ve ekleri, 1567

sayılı kanun ve bunlara ait gerekçe ve komisyon raporları ile Meclis görüşme

tutanakları, Anayasa'nın ilgili maddeleri ile Anayasa Komisyonu raporu ve

Temsilciler Meclisi görüşme tutanakları okunduktan ve üyelerden Şemsettin

Akçaoğlu'nun görüşmenin kanunun tümü üzerinde yapılması ve Lûtfi Akadlı, ihsan

Keçecioğlu ve Muhittin Gürün'ün de bu kanunun 3. ve 4. maddeleriyle 1.

maddesinin yalınız (......... Türk Parası Kıymetinin Korunması zımnında

kararlar ittihazına İcra Vekilleri Heyeti selâhiyetlidir) cümlesine

hasredilmesi gerektiği yolundaki muhalefetleri ile incelemenin kanunun olayda

uygulanması gereken 1., 3. ve 4. maddelerine hasrı kararlaştırıldıktan sonra

gereği görüşülüp düşünüldü :

1567 sayılı kanunun 6258 sayılı kanunla değiştirilmiş 1. maddesi (Kambiyo, nükut, esham ve tahvilât alım ve satımının ve bunlarla kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan mamul veya bunları muhtevi her nevi eşya ve kıymetlerin ve ticari senetlerle tediyeyi temine yarayan her türlü vasıta ve vesikaların memleketten ihracı veya memlekete ithalinin tanzim ve tahdidine ve Türk Parasının Kıymetinin Korunması zımnında kararlar ittihazına İcra Vekilleri Heyeti salahiyetlidir).

Yine aynı kanunla değiştirilmiş 3. maddenin birinci fıkrası, (İcra Vekilleri Heyetince birinci maddeye istinaden ittihaz edilecek kararlara aykırı hareket eden hakikî ve hükmî şahıslar hakkında "1000" liradan "200.000" liraya kadar ağır para cezası ve 3 aydan 5 seneye kadar ticaret ve meslekî faaliyetten men cezasiyle birlikte hakiki şahıslarla hükmî şahısların müdür ve fiilde iştiraki olan memurların yukarıdaki cezalara zamimeten 7 aydan 5 seneye kadar hapis cezasiyle cezalandırılırlar.)

Yine aynı kanunla değiştirilmiş 4. maddenin birinci fıkrasının dâvaya konu olan kısmı, (...... bu dâvaları rüyet edecek mahkemelerle bu mahkemelerin kaza çevreleri Adalet ve Maliye Vekâletlerince, müştereken tâyin ve ilân olunur .....) şeklindedir.

Dâva konusu hükümlerin aykırı bulundukları öne sürülen Anayasa maddeleri de şunlardır:

Madde 5- "Yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez."

Madde 32- "Hiç kimse tabiî hâkiminden başka bir merci önüne çıkarılamaz."

Madde 33- "Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilinden dolayı cezalandırılamaz."

Cezalar ve ceza tedbirleri ancak kanunla konur. Kimseye suç işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez..."

Madde 107- "Bakanlar Kurulu kanunun uygulanmasını göstermek veya kanunun emrettiği işleri belirtmek üzere kanunlara aykırı olmamak şartı ile Danıştay'ın incelemesinden geçirilerek, tüzükler çıkarabilir.

Tüzükler, Cumhurbaşkanınca imzalanır ve kanunlar gibi uygulanır."

Gerekçe

: Bir kısım hükümleri itiraza konu olan ve 1930 yılında yürürlüğe giren 1567

sayılı kanunun gerektirici sebepleri; memleketimizde iktisadî buhran halinin

devam etmesi, ithalât ile ihracat arasındaki dengesizlik sebebi ile paramızın

kıymetinin düşmekte olması ve bu arada isbekülâtörlerin de menfi rol oynamaları

ve bu hallerin iktisadî düzeni bozması ve çok önemli menfi etkiler yapmakta

olması karşısında; Devletin müdahale zorunluluğunun doğduğu ve çok akıcı ve

hareketli durumlara karşı konulması için alınacak tedbirlerin ve kontrol

sisteminin tümünü bir kanun içine almanın mümkün olamıyacağma göre de bu

hususta Hükümete yetki tanındığı noktalarında toplanmış bulunmaktadır. Bu kanunun

yürürlük sürelerinin uzatılması için çıkarılan kanunların gerektirici sebepleri

de aynıdır ve kanun bu uzatmalarla 33 yıldan beri uygulanmaktadır.

Şurasını önceden belirtmek yerinde olur ki; kişinin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmekle ödevli olan Devletin gerektiğinde demokratik hukuk kurallarından ayrılmamak ve temel hak ve hürriyetleri zedelememek şartı ile ekonomi alanına müdahaleye hakkı vardır ve Anayasa'mız da koyduğu birçok hükümlerle bu gereği belirtmiştir.

Burada çözümlenmesi gereken husus 1567 sayılı kanunun 1. maddesiyle yasama organının doğrudan doğruya kullanması gereken yetkilerini, yürütme organına devretmiş olup olmadığı ve başka bir deyimle, ortada Anayasa'nın 5. maddesine aykırı bir hal bulunup bulunmadığıdır.

l-

Anayasamız yasama yetkisini, yürütme görevini, yargı yetkisini ayrı ayrı

organlara vermekle Anayasa Komisyonu raporundaki tabirle yumuşak kuvvetler

ayrılığı esasını kabul etmiştir. Buna göre şüphesiz yasama organı kanun yapma

yetkisini başka ellere bırakamaz. Bu prensip Anayasanın 5. maddesinde

açıklanmıştır. Yasama organı, herhangi bir sahayı Anayasaya uygun olması şartı

ile düzenleyebilir. Bu düzenlemede bütün ihtimalleri gözönünde bulundurarak

teferruata ait hükümleri de tesbit etmek yetkisini haiz ise de; zamanın

gereklerine göre sık sık tedbirler alınmasına veya alınan tedbirlerin

kaldırılmasına ve yerine göre tekrar konulmasına lüzum görülen hallerde, yasama

organının, yapısı bakımından, ağır işlemesi ve günlük olayları izleyerek

zamanında tedbirler almasının güçlüğü karşısında esaslı hükümleri tesbit

ettikten sonra ihtisasa ve idare tekniğine taallûk eden hususların düzenlenmesi

için Hükümeti görevlendirmesi de yasama yetkisini kullanmaktan başka bir şey

değildir. Şu hale göre; bu durumu yasama yetkisinin yürütme organına

bırakıldığı anlamına almak doğru olamaz.

İtiraz konusu 1567 sayılı kanunun 1. maddesiyle kanun koyucu Hükümetin hangi sahayı düzenleyeceğini tesbit etmiştir. Bunlar da; kambiyo nükut, esham ve tahvilât alım ve satımının ve bunlarla kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan mamul veya bunları muhtevi her nevi eşya ve kıymetlerin ve ticari senetlerle tediyeyi sağlayan her türlü vasıta ve vesikaların memleketten ihracını veya memlekete ithalini tanzim ve tahdit etmek ve Türk Parasının Kıymetinin korunması zımnında kararlar almaktır. Bu hükümlerle düzenlemenin yönü tâyin ve esası tesbit olunmuştur.

İktisad

kanunlarının kabul ettiği esaslara göre yürütülecek olan ve bunun dışına

çıkıldığı takdirde memleketi büyük malî zararlara uğratacağı şüphesiz bulunan

ve teknik konuları kapsayan ve geciktirmeden zamanında tedbirler alınması ve

icabında derhal kaldırılması ve değiştirilmesi gereken bu alanın, kanun koyucu

tarafından doğrudan doğruya düzenlenmesi bazı sakıncalar doğurabilir. Çünkü,

yukarıda da söylendiği gibi yasama organlarının yapısı itibariyle günlük

olayları izliyememesi ve ağır işlemesi yüzünden bunun zamanında sağlanması

mümkün olamaz. Bu sebepledir ki, kanun koyucu düzenleme alanının esaslarını

tesbit ve amacı tâyin ettikten sonra alınacak tedbirlerin ihtiyaca

uygunluğunu sağlamak üzere yürütme organım görevlendirmiş ve bu görevin

gerektirdiği tasarruflarda bulunmak yetkisini vermek suretiyle yasama yetkisini

bu yolda, kullanmayı uygun bulmuştur.

Yürütme organının çıkaracağı ve tatbike koyacağı kararlarla maksat dışına çıkıp çıkmadığının tâyini, kanunun Anayasa'ya aykırı olup olmadığının tesbiti bakımından önem taşımaz. Çünkü, bu takdirde kararın kanuna aykırılığı söz konusu olur. Bu hal, Anayasa'nın 114. maddesi uyarınca kazaî denetime tabidir. Yukarıda yazılı sebeplerle; 1567 sayılı kanunun 1. maddesinin Anayasa'nın 5. maddesine aykırı olduğu iddiası yerinde görülmemiştir.

2- İtiraz sebeplerinden birisi de; Anayasa'nın 107. maddesiyle Bakanlar Kuruluna sadece Tüzükler çıkartmak yetkisinin tanınmış olmasıdır. Gerçekten Anayasa'nın 107. maddesi, Bakanlar Kurulunun, kanunun uygulanmasını göstermek ve kanunun emrettiği işleri belirtmek üzere kanunlara aykırı olmamak ve Danıştay'ın incelemesinden geçmek şartı ile tanzim edici tasarruflarda bulunabileceğini kabul etmiştir. Ancak bu hüküm; Bakanlar Kurulunun tüzükler dışında tanzim edici hukukî tasarruflarda bulunamıyacağı anlamını taşımaz.

Anayasa'nın

6. maddesi, yürütme görevinin, kanunla çevresinde, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar

Kurulu tarafından yerine getirileceğini âmir olduğu gibi, 98. maddesi de;

Cumhurbaşkanının bütün kararlarından Başbakan ve ilgili bakanın sorumlu

olacağını göstermektedir. Maddenin Anayasa Komisyonunca hazırlanan

gerekçesinde; bu maddenin Anayasa'da olduğu gibi muhafazası ile, Türkiye'de

Devlet ve idare tasarruflarının yerleşmiş olan şekillerinde herhangi bir

değişiklik yapmamak amacının güdüldüğü belirtilmektedir. Bu açık hükümler

karşısında yürütme görevini kanunlar çerçevesinde yerine getirmekle sorumlu

olan organın, tanzim edici tasaruflarının, yalnız tüzükler çıkarmak yolu ile

sağlayabileceğinin kabulü suretiyle kayd altına alınmasının; görevin

gerektirdiği süratle hareket edilmesini ve zamanında isabetli netice alınmasını

engelleyeceğinden de şüphe edilemez.

Anayasa'nın 107. maddesi tanzim şekillerinden birini göstermektedir. Yürütme organının bunun dışında kanunun emrine uyarak ve kanuna aykırı olmamak şartı ile umuma şâmil nitelikte hukukî tasarruflarda bulunması idare hukuku esaslarına da uygundur. Aksi halde yürütme faaliyeti pek dar ve işlemesi güç bir çerçeve içerisine sokulmuş olur ki; bunun da Anayasa'nın amacına ve ruhuna uygun düşmiyeceği ve idare fonksiyonunun isterleri ile bağdaşamıyacağı meydandadır. Bu sebeplerle bu yöne ilişkin itiraz da yerinde değildir.

3- Mahkemece ileri sürülen itirazlardan biri de 1567 sayılı kanunun 3. maddesiyle. Bakanlar Kuruluna bu konuda çıkaracağı kararnamelerle suç ihdası yetkisi tanınmasının ve ayrıca hükmî şahısların da cezalandırılacaklarının kabul edilmesinin Anayasa'nın 33. maddesine aykırı olduğudur.

Mahkemeye açılan dâvanın sanığı gerçek kişidir. Bu itibarla 1567 sayılı kanunun 3. maddesinin tüzel kişilerin cezalandırılmasına ilişkin hükümleri bu dâvada uygulanmıyacaktır. Anayasa'nın 151. maddesi de; bir dâvaya bakmakta olan mahkemenin uygulanacak kanun hükmünü Anayasa'ya aykırı gördüğü takdirde Anayasa Mahkemesine başvuracağını âmir bulunmasına göre tüzel kişilerin cezalandırılması meselesi inceleme konusu dışında bırakılmıştır.

(Kanunsuz suç ve ceza olmaz) prensibi Anayasa'nın 33. maddesinde yer almaktadır. Bu maddenin birinci fıkrasında "kimse işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz" ve ikinci fıkrasında da "cezalar ve ceza tedbirleri ancak kanunla alınır" denmektedir.

1567 sayılı kanunun 3. maddesi ise; "İcra Vekilleri Heyetince" 1. maddeye istinaden ittihaz edilen kararlara aykırı hareket edenlere ceza tâyin etmiştir. Bu hükümle; suçun kanunî unsuru "İcra Vekilleri Heyetinin" 1. maddeye göre aldığı kararlara aykırı harekette bulunmakdır. Şu halde suçun ne olduğu kanunla belirtilmiştir.

Kaldıki Bakanlar Kurulu kararı, daha önce Resmî Gazete'de neşredilmek suretiyle kişilere hangi fiillerin yasaklandığı duyurulmakta ve böylece kişinin teminatı sağlanmakta ve ceza da kanunda gösterilmekte olmasına göre mücerret kararname ile suç ihdası söz konusu olamıyacağından bu konuya ilişkin itiraz yerinde görülmemiştir.

4- İtirazın bir konusu da 1567 sayılı kanunun 4. maddesi ile Adalet ve Maliye Bakanlarına 1567 sayılı kanuna göre suç teşkil eden fiillerin, muhakemesini yapacak mahkemelerin ve kaza çevrelerinin tâyin yetkisinin verilmiş ve bu suretle hiç kimsenin tabii hâkiminden başka bir merci önüne çıkarılamıyacağına dair olan Anayasa'mızın 32. maddesinin ihlâl edilmiş bulunduğu hususudur.

Bu maddenin metni ile gerekçesi itirazı cevaplandıracak ölçüdedir.

32. maddede (Hiç kimse tabii hâkiminden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi tabii hâkiminden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz) şeklindeki hükümlerle olağanüstü mercilerin tabii hâkim olamıyacağı belirtilmektedir.

Anayasa Komisyonu raporunda ise (Herkesin, kanunun genel olarak koyduğu görev ve yetki esasları ile belli olan hâkim tarafından muhakeme edilmesi, şahıs güvenliğin in baş şartıdır. Kişinin kanunî yani tabii hâkiminden başka mercilerde muhakeme edilmesi, bu alanda özel muameleye tabi tutulması, hukuk devletinin asla kabul edemiyeceği bir tutum teşkil eder), ibareleri bulunmakta ve bunlarla 32; madde esasları vuzuh kazanmaktadır.

Bunlardan anlaşılmaktadır ki genel olarak ve herkes için kurulmuş, görev ve yetkileri kanunla belli edilmiş olan mahkemeler tabiî mahkeme ve bunların hâkimleri de tabiî hâkimdir. Bunlardan gayri merciler umumî değil Özeldir. Ve madde prensiplerine aykırıdır.

1567

sayılı kanunun 4. maddesiyle iki bakana, bu kanuna giren dâvalara bakmak üzere

görevlendirilecek mahkemeleri gösterme görevinin verilmiş olması, esasen mevcut

mahkemeler arasından bazılarını seçme mahiyetindedir. Çünkü bu mahkemelerin

göreceği dâvaların konuları ayrı ve özel bir inceleme ve çalışma ister. Hâkimin

bu bilgilere vâkıf bulunması, dâvaların kavranmasında ve isabetli karar

verilmesinde faydalı olur. Kambiyo murakabe mercileri ile mahkemelerin

birbirlerine yakın olmalarının da tahkik ve tetkik işlerini çabuklaştıracağı

şüphesizdir. Bu yönden genel kanunlarla kurulan ve yine genel kanunlara uygun

olarak vazife gören mahkemelerin gösterilmesinde, adaletin gerçekleştirilmesi

bakımından fayda vardır. Bu gaye ile Adalet ve Maliye Bakanlarına görev

verilmesi kanun önünde hukukî eşitlik prensibini de sarsmamaktadır.

Her suçlunun kapısı önünde muhakeme edilemiyeceğine, her yerde ve her köşede adalet dağıtılamıyacağına bir örnek de ağır ceza mahkemelerinin kaza çevrelerinin genişliğidir. Uzak köylerde ve kazalarda bulunan sanık ve tanıklar muayyen merkezlerdeki ağır ceza mahkemelerine çağırılır ve duruşma bu merkezde yapılır. Ağır ceza mahkemelerinin teşekkülündeki özellik ve bu mahkeme hâkimlerinde aranan nitelik sözü geçen mahkemelerin belli yerlerde kurulmasını gerektirmiş ve bunda da hukuka ve adalete aykırılık görülmemiştir.

32. maddenin lâfız ve gerekçesindeki açıklık ye bunlara dayanan yukarıdaki izahat sebebiyle 1567 sayılı kanunun 4. maddesiyle iki bakanın mevcut mahkemelerden bazılarını, bu kanuna uygun olan suçluları muhakeme etmekle görevlendirmelerinde Anayasa'nın 32. maddesine aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Sonuç :

1- 1567 sayılı kanunun 1. madesinin Anayasa'ya aykırı olmadığına Üyelerden Rifat Göksu, İsmail Hakkı Ülkmen, Şemsettin Akçoğlu, İbrahim Senil, Celâlettin Kuralmen ve Ekrem Korkut'un maddenin tümünün Muhittin Gürün'ün de sadece "....... ve Türk Parasının Kıymetinin Korunması zımnında kararlar ittihazına icra Vekilleri Heyeti selâhiyetlidir" seklindeki cümlesinin Anayasa'ya aykırı olduğu yolundaki muhalefetleriyle ve oyçokluğu ile;

2- 1567 sayılı kanunun olayda uygulanması gereken 3. maddesinin (A) bendinin gerçek kişilere ilişkin hükmünün de Anayasa'ya aykırı olmadığına Üyelerden Rifat Göksu, İsmail Hakkı Ülkmen, Celâlettin Kuralmen ve Ekrem Korkut'un muhalefetleriyle ve oyçokluğu ile;

3- Aynı kanunun 4. maddesinin Anayasa'ya aykırı olmadığına Üyelerden Rifat Göksu, Şemsettin Akçoğlu, İbrahim Senil , Salim Başol, Celâlettin Kuralmen ve Ekrem Korkut'un muhalefetleriyle ve oyçokluğu ile;

28/3/1963 gününde karar verildi.

Başkan

Sünuhi Arsan

Başkanvekili

Tevfik Gerçeker

Üye

Rifat Göksu

Üye

İ. Hakkı Ülkmen

(muhalefet şerhim bağlıdır.)

Üye

Lütfi Akadlı

Üye

Şemsettin Akçoğlu

Üye

İbrahim Senil

Üye

İhsan Keçecioğlu

Üye

Salim Başol

(Üç numaralı bende ait muhalefet şerhim ilişiktir)

Üye

Celalettun Kuralmen

(muhalefet şerhim eklidir)

Üye

Hakkı Ketenoğlu

(Gerekçeye Mu.)

Üye

Ekrem Korkut

MUHALEFET

ŞERHİ

Tabii hâkim görevli ve yetkili hâkim demektir. Anayasa'nın 32. maddesinin birinci fıkrası ile hedef tutulan maksat da herkesin tabiî hâkimi tarafından yargılanmasıdır.

Hâkimlerin görev ve yetkileri hususî kanunlarla değil mahkemelerin teşkilâtına ve muhakeme usullerine ait kanunlarla umumî olarak tâyin edilir. Anayasa'nın 136. maddesinde yer alan (Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir) hükmü ile bu esas kaidelendirilmiştir. Bir mahkemenin yargı çevresinin değiştirilmesini dahi Yüksek Hâkimler Kurulunun uygun görmesine bağlı tutan Anayasa'nın 144. maddesi hükmü de gözönünde bulundurulunca :

- Bir mahkemenin görev ve yetkisinin hususî bir kanunla düzenlenemiyeceği;

- Yine hususî bir kanunla bir mahkemeye veya bazı mahkemelere görevi ve yetkisi dışında bir dâvaya bakma vazifesinin yüklenemiyeceği;

- Mahkeme kuruluşlarını, bunların görev ve yetkilerini ve yargılama usullerini düzenlemek vazifesinin Bakanlar Kuruluna veya herhangi bir Bakanlığa verilemiyeceği ortaya çıkar.

Halbuki, 1567 sayılı kanunun muaddel 4. maddesini değiştiren 6258 sayılı kanunun 3. maddesine göre :

Bakanlar Kurulurica ittihaz edilecek kararlara aykırı hareketlerden doğacak dâvalara bakacak mahkemeler ve bunların kaza çevreleri Adalet ve Maliye Bakanlıklarınca müştereken tâyin ve ilân olunacaktır.

Bu hüküm, hem görevli ve yetkili mahkemeyi tâyin selâhiyetini iki bakanlığa bıraktığı için Anayasa'nın 136. maddesine; hem, mahkemelerin kaza çevrelerini bu iki bakanlığın tesbit etmesine ve değiştirmesine müsait bulunduğu için Anayasa'nın 144. maddesine; hem de Türk Parasının Kıymetini Koruma Mevzuatına aykırı hareket edenleri tabiî hâkimlerinden ayırıp bunların ekseriya görevli ve yetkili olmıyan mahkemelerde yargılanmalarını mümkün kıldığı için Anayasa'nın 32. maddesine aykırıdır; iptali gerekir.

Çoğunluk kararının 3. bendine bu sebeplerle muhalifiz.

Üye

Muhittin Gürün

(muhalefet şerhim eklidir)

Üye

Lütfi Ömerbaş

Üye

Ekrem Tüzemen

MUHALEFET

ŞERHİ

20/2/1930 tarihli ve 1567 sayılı (Türk Parasının Kıymetini Koruma hakkında) ki kanunun 6258 sayılı kanunla değiştirilen birinci maddesi aynen şöyledir :

Kambiyo nukut, esham ve tahvilât alım ve satımının ve bunlar ile kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan mamul veya bunları muhtevi her nevi eşya ve kıymetlerin ve ticarî senetlerle tediyeyi temine yarayan her türlü vasıta ve vesikaların memleketten ihracı veya memlekete ithalinin tanzim ve tahdidine ve Türk Parasının Kıymetinin Korunması zımnında kararlar ittihazına İcra Vekilleri Heyeti selâhiyetlidir.)

Görüldüğü üzere madde metni iki kısımdan mürekkeptir : Birinci Kısım, Türk Parasının Kıymetine tesir eden esaslı unsurlar olması, itibariyle ve paranın kıymetinin korunması maksadına matuf olmak üzere, maddede sayılan para ve menkul kıymetlerin alım satımlarının ve bunlarla birlikte kıymetli madenlerin ve senetlerin memlekete giriş ve çıkış tanzim ve tahdidi konusunda Bakanlar Kuruluna yetki vermektedir.

Bu kısmın ihtiva ettiği hüküm belli bir sahada ve hudut ve şümulü tâyin edilen istikametlerde idareye tanzim vazifesi vermekte olduğu cihetle, bu noktada Anayasa'ya aykırılık görülmediğinden kararın, maddenin bu kısmına ilişkin sonucuna katılmaktayım.

Buna mukabil maddenin (... ve Türk Parasının Kıymetinin Korunması zımnında kararlar ittihazına) İcra Vekilleri Heyetinin yetkili olduğunu ifade eden hükmü Anayasa'ya aykırı bulunmaktadır.

Zira bu hükümde görüldüğü üzere, sadece (Türk Parasının Kıymetinin Korunması gibi müphem ve her sahaya yayılabilecek bir istikâmet gösterilmekle iktifa edilerek fertlerin hususî hayatlarına ve gündelik alış verişlerine kadar gidilmesi mümkün olacak surette memleketin bütün iktisadi ve ticari hayatını kayıtlara sokabilecek bir yetki Hükümete verilmiş bulunmaktadır.

Çünkü yurtdaşın çarşı, pazarla her münasebeti nihayet paranın kıymeti ile paranın kıymeti de yurtdaşın bütün yaşayışı ile sıkı sıkıya İrtibatı olan konulardır. Binaenaleyh Hükümetçe, bu umumi ifadeye dayanılarak alınacak kararlarla kişilerin bilcümle iktisadi ve ticari münasebetlerine ve gelir, gider üretim, tüketim ve ulaştırma faaliyetlerine varıncaya kadar hemen bütün yaşayışına müdahale edilmesi mümkündür.

Nitekim hâlen yurdun ithalât ve ihracat işlerinin oldukça geniş bir sahası bu umumi ifadeye dayanılarak, Bakanlar Kurulunca konulan kaidelerle tanzim edilmekte, yurttaşların özel seyahatlerinde, gümrük mevzuatı dışında, beraberlerinde veya sonradan getirip götürebilecekleri eşya ve maddeler tahdit ve takyitlere tâbi tutulmakta, hatta (Fon) adı ile vergi karekterinde mükellefiyetler ihdas edilebilmekte ve kanunun diğer maddeleriyle de Hükümetçe bu konuda alınan kararlara riayetsizlik ceza müeyyidesi altına konulmuş bulunmaktadır.

Halbuki Anayasa'mıza göre, yurtdaşların Devlet gücüne dayanılarak riayetle mükellef tutulacakları objektif kaideleri (Kanun) yürürlüğe koyma yetkisi (Yasama yetkisi). Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olup Anayasa'nın 5 inci maddesine göre bu yetkinin başka bir organa devri caiz değildir.

Bahse konu birinci maddenin son fıkrası hükmü ise, yukarda açıklanan hüviyeti bakımından idareye hududu, şümulü ve istikameti kanunla tâyin edilmiş bir tanzim vazifesi dışında, adeta hudutsuz bir sahada (Yasa) koymak yetkisi vermek suretiyle bu konudaki yasama yetkisini Hükümete devretmiş bulunmakta ve bu bakımdan fıkra hükmü Anayasa'nın 5 inci maddesine aykırı düşmekte olduğundan iptali gerekir.

Karara bu sebeple muhalifim.

Üye

Rifat Göksu

Üye

Şemsettin Akçoğlu

Üye

İbrahim Senil

Üye

Celâlettin Kuralmen

MUHALEFET

ŞERHİ

1567

sayılı kanunun l inci maddesinde, kanun koyucu, Bakanlar Kuruluna, memleketin

iktisadi ve ticari hayatını ilgilendiren kararlar almak yetkisini vermiştir.

Maddede bu kararların konulan gösterilmiş fakat güdülen amaca ulaşmak için

alınacak kararların kapsamı ve sınırları hakkında hiç bir direktif

verilmemiştir. Böylece Bakanlar Kurulu çok geniş bir alan içinde hudutsuz bir

yetki ile teçhiz edilmiş bulunuyor. Bakanlar Kurulunun bu yetkisine dayanarak,

Anayasa'nın kanunla düzenlenmesini emrettiği konulara müdahale etmesi ve

özellikle temel hak ve hürriyetlerden olan ve Anayasa'nın 40 ıncı maddesi ile

teminat altına alınmış bulunan çalışma ve sözleşme hürriyetini sınırlayan ve

hatta özüne dokunan yasaklar koyması mümkündür. Daha ileri gidilerek denebilir ki,

çalışma ve sözleşme hürriyeti sınırlanmadan güdülen amaç tamamen

gerçekleştirilemez. Bunun gibi, seyahat hürriyeti ve mülkiyet hakkı da

sınırlanabilir. Maddenin kapsadığı alanın genişliği ve metnin itlaki bu

gerçeği, ifadeye ve ispata kâfidir. Halbuki Anayasa'nın 11 inci maddesi

gereğince temel hak ve hürriyetler, özüne dokunmamak şartı ile ancak kanunla

düzenlenebilir. Şimdiye kadar alınan kararlar ile temel hak ve hürriyetlerin

sınırlanmış olup olmadığı tartışılmaksızın, sadece bu nitelikte kararlar almak

imkân ve ihtimalinin bulunması karşısında sözü geçen l inci maddenin

Anayasa'nın 11 inci maddesine aykırı olduğu söylenebilir. Zira bir kanunun

Anayasa'ya aykırı olduğunu tesbit etmek için, aykırılığın tatbikat ile meydana

çıkmasını beklemeğe mahal olmadığı gibi geçen tatbikat ile kanaat edinmek de

doğru olmaz. Bu itibarla, Anayasa'ya aykırılığı belirtmek için, olayda,

tatbikatta misaller aramağa lüzum yoktur.

Kanun koyucunun, yürütme organına verdiği yetkinin ne derecede aşırı uygulamalara yol açabileceğini ön görerek bu sonucu önlemesi ve bunun için de bu yetkinin hiç olmazsa sınırlarını açıkça çizmesi gerekirdi. Kanunun l inci maddesinde bırakılan bu boşluk 924 Anayasa'sına olduğu kadar, temel hak ve hürriyetlerin korunmasında çok daha titiz davranan 961 Anayasa'sının ilkelerini ihlâl eylemektedir.

Aksi düşünce, kanun koyucunun, temel haklardan herhangi biri hakkında kararlar almak yetkisini yürütme organına verebileceğini tecviz etmeğe kadar götürür ki, bunun, asla kabul edilemiyeceği söz götürmez.

Yürütme organının, duruma göre süratle işe müdahale ederek kararlar alması zorunluluğunun, kendisine peşinen geniş ve hudutsuz yetkiler verilmesini gerekli kıldığı yolunda bir mülâhaza da bahis konusu l inci maddenin Anayasa'ya uygunluğunu ispat edemez. Verilen yetkinin sınırlarını açıkça çizmekle, yürütme organının bu çevçeve içinde süratle müdahalesi Önlenmiş olmazdı.

1567 sayılı kanunun, fevkalâde halin ortaya koyduğu bir ihtiyacı karşılamak için kabul edildiği gerekçeden anlaşılmaktadır. Fakat kanunun kabulünü gerektiren sebep ve şartlar üzerinde durmaya mahal yoktur. Çünkü bu sebep ve şartlar ne olursa olsun Anayasa'ya aykırı olan bir kanunun hukuk düzeninde yer alması tecviz edilemez. Kaldı ki, Anayasa'nın 123 üncü maddesinde olağanüstü hallerde dahi vatandaşlar için konulabilecek yükümlerin kanunla düzenleneceği açıklanmıştır.

Bakanlar Kurulu kararlarının kazaî murakabeye tabi olması da, kanunun Anayasa'ya uygunluğunu tâyin için ölçü olamaz. Çünkü yürütme organı kanunun, çizdiği sınır içinde kalabilir. Fakat bu hudut yetersiz veya Anayasa'ya aykırı olabilir. Bundan başka Anayasa'da kanunların tatbikinin kazai murakabeye tabi olup olmadıklarına göre mahkememizce denetlenecekleri hususunda bir sarahat veya delâlet yoktur..

Yukarıda belirtildiği üzere söz konusu l inci madde Anayasa'nın 11 inci maddesine aykırı olunca gene Anayasa'nın yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilemiyeceği esasını koyan 5 inci maddesine de aykırı düşmektedir.

Çoğunluk kararının sözü geçen l inci maddeye ilişkin kararına bu sebeple muhalifiz.

Üye

Muhittin Gürün

MUHALEFET

ŞERHİ

Yürütme organına dâvaya bakacak mahkeme veya hâkimi seçme yetkisini tanımak, Anayasa hükümlerince Yüksek Hâkimler Kurulu kurulduktan sonra, Anayasa'nın ruhuna aykırı düşer. 1567 sayılı kanunun 4 üncü maddesi tabiî hâkim kavramını genişletmiş durumdadır.

Bu itibarla sözü geçen 4 üncü madde, Yüksek Hâkimler Kurulu Kanununun bölümlerin yetki ve görevlerinden bahseden 28 ve müteakip maddeleri delaletiyle Anayasa'nın 32 ve 136 ncı maddelerine aykırı bulunduğundan iptali oyu ile çoğunluk kararının bu kısmına muhalifim.

Üye

Şemsettin Akçoğlu

Üye

İbrahim Senil

Üye

Celâlettin Kuralmen

MUHALEFET

ŞERHİ

1567 sayılı kanunun birinci maddesine ilişkin aykırılık iddiası biri yasama yetkisinin devredildiği diğeri tüzükler dışında karar şeklinde bir tedvin vasıtasının kabul olunduğu gibi iki ayrı sebebe dayanmaktadır. Bu itibarla ihtilâfın çözümü için yasamanın devredilmiş sayılmasını gerektiren esasların neler olduğunu ve yürütmenin umumi mahiyetteki hukuk kurallarını hangi usuller ile koyacağını tesbit etmek lâzım gelecektir.

Yürütmenin

Anayasa'dan çıkan ve fonksiyonu icabı bulunan bir tanzim yetkisine sahip olduğu

ihtilaflı değildir. Binaenaleyh görevinin gereklerini münferit ve müşahhas

kararlar almak yahut tüzükler yolu ile umumi hukuk kaideleri koymak suretiyle

yerine getirmesi mümkündür. Anayasa'nın kabul ettiği bir tanzim vasıtası olarak

tüzüklerin, ister kanunların tatbik suretini göstermek ister emrettiği

hususları tesbit etmek üzere yayınlanmış olsunlar her iki şeklindede kanuna

bağlı olmak ve kanun hükümlerine aykırı bulunmamak şartiyle hukuk alemine yeni

kaideler getirdiği ve bu bakımdan inşai mahiyette bulunduğu bir gerçektir. Bu

düşünüş yönetmelikler hakkında da varit bulunmaktadır. Bu izahattan anlaşılmış

olacağı üzere icranın kaide tasarrufta bulunabilmesinin ön şartı bir kanunun

mevcut olmasıdır. Böyle olunca yürütme kanunun çizdiği hudutlar ve koyduğu

hükümler çerçevesi içinde hareket zorundadır. Koyacağı kaideler kanunun tatbik

suretlerini göstermek veya boşluklarını doldurmak maksadiyle olacağından sahası

daralacak ve kanun mevzuu olmayan meselelere taallûk edecektir. Diğer taraftan

kanunlara aykırı hüküm sevk edilmemiş olması için de kanunlara riayet edilecek,

bu nevi kaide tasarruflar ilga ve tadil iktidarından mahrum kalacaktır.

Halbuki

1567 sayılı kanunun birinci maddesiyle icra Vekilleri Heyetine tanınan tanzim

yetkisi bu nitelikte değildir. Hükümet kanundan aldığı selâhiyetle aslında

kanun mevzuu olması gereken sahalarda karar almaktadır. Kanunda başkaca bir

hüküm bulunmadığı için çizilmiş bir hudut ve konulmuş bir esasla bağlı kalmadan

dilediği şekilde ve genişlikte hukuk kaideleri koymaktadır. Bunlar yeni

tahditleri, mükellefiyetleri hatta cezai müeyyideleri ihtiva etmekte ve bir

sahayı en esaslı prensibinden en ince teferruatına kadar düzenlemektedir. Namık

Zeki Aral'ın da işaret ettiği gibi "teşkilâtı esasiye kanunundaki seyahat,

akit, sayü amel, temellük, tasarruf, şirket hak ve hürriyetlerini istediği gibi

tahdit ve hatta ref etmekte, Türkler için Teşkilâtı Esasiye Kanununca hukuku

tabiiyeden olan hürriyet haklarını adeta sıfıra indirecek kadar bir şümule

sahip" bulunmaktadır. Bu kararlarla kanunlara müdahale olunarak tadil ve

ilga yapılabilmektedir. Prof. Onar'ın ifadesiyle icra "adeta kanun vazıı

yerine kaim olarak hakikatte muvakkat bir müddet mer'i olacak kanunlar

yapmaktadır." Bu sebepledir ki Prof. Başgil'in "Büyük Millet

Meclisinin mevzuat fevkine çıkarak Hükümete bahis konusu yetkileri vermesinin

iktisadi ve malî Örfî idare ilânına müsaade etmesi demek olduğunu"

söylemesinde, tam bir isabet vardır.

Görüldüğü

üzere kanun bu hürriyeti ile icraya normal olmayan bir selâhiyet tanımaktadır.

Esasen istenilen de bu idi. Maksat yasamanın yardımına muhtaç olmadan fevkalâde

hallerin icaplarını karşılayacak süratli ve müessir karar alabilme bunun için

de kanunla bağh olmadın tasarrufta bulunabilmelidir. Hatta bunu kısaca

kanunları tadil ve ilga selâhiyetinin tanınması arzusu olarak ifade etmekde

mümkündür. Böylesine geniş yetki talebi fevkalâde zamanlarda ıshar edildiği ve

gerçek bir zarurete dayandığı cihetle verilecek yetkinin de halin icaplarını

karşılıyacak şekilde fevkalâde olması gerekiyordu. Ancak bütün bu sebepler

kanuna meşruiyet izafesi için kâfi değildir. Bu yüzden bir Anayasa desteği

bulmak ve kanunu bu yönden savunmak lâzımdı. Anayasa'da nelerin kanun mevzuu

olduğunun tasrih edilmemiş bulunmasından favdalanılarak bunun tâyinin yasamanın

takdirine bırakıldığı ve binaenaleyh bu organın dilediği mevzuu kanun sahası

olmaktan çıkarabileceği görüşü benimsenerek kanunun izahı yapılmak istenmiştir.

Buna göre yasama icraya yetki vermekle aslında kendisine ait tevzi işini

yapmıştır. Bir sahayı kanun, mevzuu olmaktan çıkarmış ve icraya tahsis

etmiştir. Bu itibarla yürütmenin bu nevi tasarruflariyle diğer tasarrufları

arasında bir mahiyet farkı yoktur. Sadece genişlik ayırımı vardı. Bahis konusu

olan, tanzimi tasarruftur. Bu noktada hemen işaret etmek yerinde olur ki, 1567

sayılı kanunun tedvini tarihinde mer'i Teşkilâtı Esasiye Kanunu, kazai

murakabeyi kabul etmemiştir. Binaenaleyh bir kanun Anayasa'ya aykırı dahi olsa

mer'iyette kalacak ve aynen uygulanacaktı. Binaenaleyh kanunun incelenmesinde,

Anayasa'ya uygunluk mevzuu üzerinde durulmamış yahut lâyık olduğu ehemmiyetle

ele alınmamış olması tabii idi. Nitekim bütün eserlerde derinliğine ve

genişliğine tahliller yapılmış olmasına rağmen durumun Anayasa bakımından

mütalâası lüzumu duyulmamıştır. Buna rağmen genişletilmiş tanzim yetkisini

kabul edenlerin dahi tereddüt içinde bulundukları görülebiliyordu. Bu

sebepledir ki Prof. Başgil "teşrii uzvunun umumi surette kendi vazife

sahasına giren bir teşri ve tanzim işini Teşkilâtı Esasiye Kanununda bir sarahat

bulunmadığı halde Hükümete bırakması hukukan caiz midir" diye soruyor ve

Prof. Onar'da "bu kanunun vazıı alelade bir meclis olduğuna göre Hükümete

verdiği bu salâhiyeti teşkilât hukukunun hangi maddesinden ve hükmünden

aldığı" sualini irad ediyordu.

Diğer

taraftan kanunun Anayasa'ya aykırı olduğunu söyliyenler veyahut bunun yasama

yetkisinin devri mahiyetinde bulunduğunu belirten hukukçular da mevcut

bulunuyordu. Filhakika Prof. Kubalı'ya göre : "Anayasa'nın teşrii

iktidarın icraya delege edilmesine cevaz vermiyen temerküz prensibine rağmen

Hükümetin, Anayasa'nın icra fonksiyonunun bir zarureti olarak kendisine

tanıdığı tanzim selâhiyeti ile iktifa etmiyerek bu kanunla teşrii iktidarın

delege edilmesini sağladığı ve Anayasa'nın sarih bir hükmünü hilâfına bir

teammülle değiştirmeye bir misal olarak Bakanlar Kurulunun mahiyetleri

itibariyle kanundan farksız kararnameler isdar etmesi gösterilebilir. Bu

Anayasa'mızın 6 ncı maddesine aykırıdır. Çünki bu maddeye göre Meclis teşri

selâhiyetini bizzat kullanır. O halde kararnameler maddi mahiyetleri bakımından

teşrii bir tasarruf oldukları için Bakanlar Kurulunun böyle bir tasarrufta

bulunması Anayasa'nın zikredilen maddesine muhaliftir. Böyle bir selâhiyeti

Bakanlar Kuruluua veren kanun da Anayasa'ya aykırıdır."

Prof. Derbil ise şu kanaattedir: "1567 sayılı kanun Bakanlar Kuruluna tıpkı kanun gibi herkesin uyması gereken kararlar almak yetkisini vermiş bulunmaktadır. Hükümet bu kanundan aldığı yetki ile bir takım kararlar almakta ve bunlar kanunlar gibi Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmektedir. Böylece Büyük Millet Meclisi yasama yetkisinin bir kısmını Hükümete devretmiş demek olduğundan bu gibi Hükümet kararlarını birer yasama tasarrufu diye vasıflandırmak mümkündür."

Hükümet dahi kullandığı yetkinin mahiyetini "teşrii tasarruf" olarak kıymetlendirmekte ve idari kaza mercileri önünde bu görüşü savunmaktadır. Bir dâvayı kazanmak bahasına dahi olsa hukuk anlayışından feragat edilmiş olamıyacağına göre yürütmenin bu mütalâasının hususi bir manası ve değeri olmak lâzımdır.

Bir gerçektir ki durumun "fevkalâde hal" yönünden müdafaasını yapmağa imkân yoktur. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sı fevkalâde hal rejimini ve bu takdirde icranın haiz olacağı yetkileri hususî bir maddesiyle düzenlemiştir.

Binaenaleyh bu hüküm dışında, fevkalâde hal sebebi ile icraya kanun dışı yetki tanınması, Anayasa'ya aykırıdır.

Teşkilâtı

Esasiye Kanununun 26 ncı maddesindeki "... gibi vezaifi bizzat ifa

eder" cümlesinin mefhumu muhalifinden faydalanmak suretiyle yapılacak bir

izah da isabetli olmayacaktır. Bu hüküm, her şeyden önce, yazılanlar dışında

kalan ve bunlara benzeyen diğer işleri de yapabileceği anlamındadır. Başka bir

anlayışa lisan kaideleri kadar tefsir metodları müsait değildir. Genişletilmiş

tanzim yetkisinin gayesi, kanun mevzuu olan mesailin idareten tedvinidir. Buna

göre düzen sahasının hakikatte kanun işi olduğu ihtilafsız kalmaktadır. Eğer

bahis konusu Olan husus, aslında kanun mevzuu idi ise bu takdirde madde hükmüne

sadık kalınarak yasama tarafından bizzat yapılmalıdır. Yok kanun mevzuu

değilse, o zaman da mefhumu muhaliften istianeye lüzum görülmemiş olmalıdır.

Nitekim son kanunun 64 üncü maddesinde "yetkilerindendir" denmek

suretiyle, bir kısım yetkilere işaretle yetinildiğî ifade edilmiş ve metin

vuzuha kavuşturulmuştur.

Kaldıki

eski Anayasa'larda bulunmayan bir maddesiyle yeni kanun "yasamanın

devredilemiyeceğini" kabul etmiştir, iddialar hilâfına "bizzat ifa

eder" şeklindeki metin ile "devredilemez" hükmü arasında bir

benzerlik yoktur. Bunlar müteradif anlamda değildir. Eski kanunun 26 ncı

maddesi yeni kanunun 5 inci maddesine değil 64 üncü maddesine tekabül

etmektedir. Böyle olmasaydı aynı maksadı ifade edecek ve binnetîce haşiv

mahiyetinde kalacak mümasil bir maddenin şevki icabsız olurdu. 5 inci madde

yeni bir anlayışı göstermekte ve geçmiş tatbikata son vermek istemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının umumi istemi ve mantığı bunu açıkça isbat

etmektedir. Kanunun incelenmesi ile anlaşılacağı üzere hemen her sahanın

kanunla tanziminden bahsedilmiş ve bunlar dışında kalan bazı zaruri kanunlara

ayrıca işaret edilmiştir. İcra tanzim faaliyetlerinin dışında bırakılmıştır.

Esasen bizde yürütme kanunun tâyin ettiği sahada hareket eden tabiî bir

organdır. Kanun olmadan icra yoktur. Bu manadaki kanun, esas hükümleri koyan ve

bir sahayı düzenleyen kanundur. O kadar ki fevkalâde hal rejimi dahi bir kanun

mevzuu sayılmış ve icraya hak tanınmamıştır. Yürütmenin Anayasa ile sahip

olduğu yetkilerin Anayasa ile kontrole tabi tutulmuş olması da bu sebeptendir.

Tüzüklerin Danıştay'dan geçmesi, bir kısım Devletlerarası anlaşmaların

yasamanın tasdik ve tasvibine sunulması bu gerçeğin sonucudur.

64 üncü maddede "kanun koyma, değiştirme ve kaldırma" nın Büyük Millet Meclisinin yetkileri meyanında olduğu gösterilmiş, mucip sebepler lâhiyasında bunun "kaide tasarrufları koyma demek bulunduğu" belirtilmiştir. Bu hale göre aslında kanun mevzuu olan hususlarda kaide tasarrufta bulunma yetkisinin bir kanunla dahi olsa icraya bırakılması, görevin devri manasına gelecektir.

Esasen Anayasa temel hak ve hürriyetlerin kanunla sınırlandırılmasını esas koymuştur. Böyle olunca bu yolda tasarruf imkânını veren bir kanunu Anayasa ile telife imkân olmayacaktır.

Bir

kanunun "her şeyi kendi yapmaması lâzım geldiği fikrinde isabet vardır.

Esasen bu hem maslahatın icaplarına ve hem de kuvvetler ayrılığı prensibinin

gereklerine uygundur. Filhakika taşıdığı özellikler bakımından hususi bilgi ve

ihtisas isteyen hizmet sahalarının arttığı, bir vakıa olarak ortadadır. Yasama

organı ise bunu sağlayacak bir kudret ve iktidara hiçbir zaman sahip

olamıyacaktır. Diğer taraftan makul ve verimli bir kuvvetler ayrılığı,

organların karşılıklı yardımlarını zaruri kılmaktadır. Bu manada anlaşıldığı ve

tatbik edildiği surettedir ki kuvvetler ayrılığı ile güdülen gayeye ulaşılmış

ve Devlet hayatında Özlenen denge kurulmuş bulunacaktır. Binaenaleyh Anayasa'ya

uygun bir tatbikatta kanun icraya tekaddüm etmeli, mevzuun esas hükümlerini

tesbit ederek sahayı, tereddütlere mani olacak şekilde düzenlemelidir. Bir

sınır çizdikten ve takip edilecek siyaseti açıkladıktan sonradır ki, teknik ve

teferruata ait mesailin tanzimini icraya bırakmalıdır. Bunun dışında kalan her

kanun, yasama yetkisinin devri mahiyetinde olarak Anayasa'ya aykırı düşecektir.

Halbuki

1567 sayılı kanunun birinci maddesinde İcra Vekilleri Heyetine karar alma

yetkisinin verilmesiyle yetinilmiştir. Prof. Onar'ın da işaret ettiği gibi

birinci madde "kararların istinat edeceği esasları mevzu ve muhteva

bakımından göstermemektedir. Demek oluyorki icra uzvu, bu tasarrufların

mevzuunu dilediği gibi tâyin edecektir". Nitekim Prof. Sanca'da icranın

"A dan Z kadar en esaslı prensibinden teferruatına kadar

düzenleyebileceğini" söylemek suretiyle bu genişliğe ve sınırsızlığa

işaret etmektedir. Esasen kanunda - mevzuu düzenleyici hiç bir hüküm yoktur.

Böyle olunca tesbit edilmiş ana hükümlerden ve çizilmiş bir sınırdan bahsetmek

yersiz olacaktır. Bir sınırın mevcudiyeti, yetki veren kanunda icranın müdahale

edemiyeceği sahanın tereddüde mahal vermiyecek bir kesinlikle gösterilmiş olması

halinde kabul edilebilir. Bu itibarla Anayasa'larda Devlet kuvvetlerinin

yetkilerini gösteren umumi kaidelerin mevcudiyeti yahut Anayasa hükümlerinin

ferdler kadar Devlet organlarını da bağlayan temel kurallar olduğunun

belirtilmesi, bu manada bir sınırlama sayılamaz. Hukuk Devleti olmanın hukuk

nizamına riayet demek olduğunun bilinmesi de kâfi değildir. Böyle olsaydı, her

Anayasa'ya kıymet veren bu üstün hukuk kaidelerinin mevcudiyetinden sonra kazai

murakabe sisteminin kurulmasına mahal görülmez ve mevcut hükümlerle

yetinilirdi. Bu yetmediği, teşri ve icra daima bu ana kaideler dışına çıktığı

içindir ki, yetki devrine mani olacak tedbirler alınmış, icranın tahdit

edilmesi bu sebeple ön görülmüştür.

Kanun, takip edilecek siyaseti de göstermiş değildir. Para kıymetini koruma amaciyle karar alınacağının açıklanması,- siyasetin belli edilmesi anlamında değildir. Para kıymeti sadece muayyen tahditlerle korunamaz. Bunun yanında malî ve ekonomik politikanın detayları ile tesbit edilmesi istikâmetinin gösterilmiş bulunması da zaruridir. Türk parasının bugün arzettiği kıymet durumu ve İkinci Dünya Harbine girmiş memleketlerde bile kambiyo murakabesinin tamamen kaldırılmış veya hissedilmez hale getirilmiş olmasına rağmen halen dahi böyle bir kanunun mevcudiyetine 30 küsur sene sonra lüzum hissedilmekte olması, programlı bir siyasetin mevcut olmadığını göstermeğe kâfidir.

Diğer

taraftan Türk hukukunda icranın kanunların şahıslara yahut olaylara uygulanması

hakkında aldığı kararlar alâkalı vekilin veya vekillerin imzasından sonra

Devlet reisinin tasdikine sunulmakta ve bir kararname şeklinde tecelli

etmektedir. Objektif hukuk kaidelerini ihtiva eden tüzük ve yönetmelikler de bu

usul ile kararnameye bağlanarak yürürlüğe konulmaktadır. Bütün bu tasarruflarda

bahis konusu olan yetkili makamın tecelli eden iradesi yani kararıdır. Bu

itibarla karar terimi, hakikatte icranın tasarrufları anlamına tekabül

etmektedir. Nitekim 98 inci maddede dahi Cumhurbaşkanının alacağı

"karar" lardan bahsedilmiştir. Binaenaleyh kararname bir tedvin

vasıtası değil, lügat manasının da işâret ettiği üzere "icranın aldığı

münferit Veya toplu, sübjektif yahut objektif kararlarının Reisicumhurun da

imzasını ihtiva eden yazılı şekilleri demektir. Hadisede ise ihtilâfa zemin

teşkil eden karar bu mahiyetteki icra tasarrufları olmayıp "kanun mevzuu

olan meselelerde kanunî yetkilere dayanılarak Bakanlar Kurulunca tüzük ve

yönetmelikler dışında çıkarılan "kaide - karar" lardır. Bunlara

yanlış olarak kararname denilmektedir.

Bu

nevi kararnameler fevkalâde hallerde fevkalâde kanunların tanıdığı yetkiler

için kullanılmakta ve görevin gerektirdiği süratle hareket edilmesi yahut

zamanında isabetli neticeler alınması bakımından tüzük ve yönetmeliklerin

maksada elverişli olmaması bakımından böyle bir tedvin vasıtasının kabulünde

mecburiyet bulunduğu ileri sürülmektedir. Normal zamanlar için icranın bir

iddiası yoktur. Kanun vazımın tüzük ve yönetmelikler dışında böyle bir tedvin

vasıtasına Anayasa'da yer vermemiş olması ve icranın hâdiselerin tazyiki

altında bu yolda karar almağa mecburiyet duymayarak normal vasıtalarla yetinmiş

bulunması, mevcut imkânların objektif karar almağa kifayetini göstermektedir.

Binaenaleyh normal zamanlarda icranın objektif karar alıp alamıyacağı gibi bir

mesele yoktur. Bunun içindir ki fevkalâde hal kanunu olan 1567 sayılı kanunla

tatbikat alanına giren bu kararname tipine, önceki tarihli hukuk kitaplarında

tesadüf edilmemekte sonrakiler de ise "kararnamelerin yeni şekli"

olarak vasıflandırılmak suretiyle istisnai durumuna işaret olunmaktadır. Esasen

bahis mevzuu kararnamelerin fevkalâde halin hitamı ile kanunla birlikte

yürürlükten kalkmaları da fevkalâde hallere münhasır bir tedvin vasıtası

olduğunu teyit etmektedir.

Hakikatte, muvakkat bir zaman için mer'iyette kalacak kanun gibi hukuk kaideleri konmaktadır. Kararların mevzuu, tamamen kanun mezzuudur. Ancak 1293 kanunu esasinin 36 ncı maddesindeki kanunu muvakkat mahiyetinde karar rejimini 1924 Teşkilâtı Esasiye Kanunu reddettiği için, icraya kanun yapma yetkisinin verildiği ifadeye cesaret gösterilememiş, kanun yerine karar denilerek, durum maskelenmek istenmiştir Dikkate şayandır ki, bizde muvakkat kanun yahut karar, müteradif anlamda terimlerdir. Böyle olunca, mahiyet farkı göstermeyen muvakkat kanunla 1567 sayılı kanunun kararı, aynı sonuca varmaktadır.

491

sayılı kanunda açık bir hüküm bulunmamasına rağmen yönetmelik, karar, tebliğ

gibi vasıtalarla objektif kararlar alınmakta kaide tasarruflar yapılmakta idi.

Nazarî hukukun buna imkân verdiği kabul edilmiş bulunuyordu. Ancak bugün için

durum tamamen değişmiştir. Gerekçesinde belirtildiği gibi Türkiye'de idarenin

yönetmelik yapması bir örfü adet halinde bulunduğu cihetle, yeni kanunun

getirdiği hususiyetlerde gözönünde tutularak bu örfü âdet müessesesi yazılı

hukuk haline getirilmiş ve 113. madde ile yönetmeliklere Türkiye Cumhuriyeti

Anayasa'sında yer verilmiştir. O halde durum iki ihtimalden uzak değildir. Ya

kanun koyucu mevcut tatbikatı örfü âdetin kabulü için kâfi görmiyerek karar

usulünü yazılı hukuk müessesesi haline getirmemiştir, yahut tevlit ettiği

huzursuzluğu hesap ederek bu rejime son vermek istemiştir. Her iki takdirde de

artık karar sisteminden faydalanmağa ve ona Anayasa karşısında bir varlık

tanımağa imkân kalmamıştır. Bu sebepledir ki "Türk Parasının Kıymetini

Koruma kararlarının Türkiye Cumhuriyeti Anayasası muvacehesinde sıhhat ve

muteberiyeti yeniden gözden geçirilmesi ve düşünülmesi gerekli bir mesele

haline gelmiştir" diyen Prf. Duran'ın bu görüşünde bir hakikat

bulunmaktadır.

Kanunun

125. maddesinde kamu hizmetlerinde, herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta

olanların üstlerinden aldıkları emirleri icradan evvel bunların yönetmelik,

tüzük, kanun ve Anayasa'ya uygunluklarını incelemekle mükellef oldukları

gösterildiği halde kararnamelerden bahsedilmemiş olmasıda, yeni kanunun

kararnameyi tanımadığının bir başka delilidir. Hukuk kaidelerini muhtevi

metinlerin neşir ve ilân suretini gösteren ve normal bir devrin eseri bulunan

1225 sayılı kanunda Danıştay'ın bir kısım kararlarının dahi Resmî Gazete'de

neşri mecburi kılınır ve bu arada yönetmeliklere açıkça yer verilirken

kararnamelerin zikredilmemesi, bunun normal zamanlar için bir tedvin vasıtası

olarak kabul edilmediğini göstermektedir.

Hemen işaret etmek yerinde olur ki 433 sayılı kanunun neşrinden sonra yayınlanan eserlerde kararname rejimini mahkûm eden bir görüş birliği nazarı dikkati çekmektedir. Bu cümleden olarak Prof. Dönmezer ile Ermanın ve Doçent Tosun'un yazılarını hatırlatmak mümkündür.

Millet Meclisi Anayasa Komisyonunun 20/2/1962 tarihli bir kararı, bu mevzu için faydalı olabilecek bir gerekçeyi ihtiva etmektedir. Buna göre : "yürütme organlarının umumî, objektif ve gayri şahsî kurallar koyması ancak Anayasa'da açıkça cevaz verilmiş olan hallerde tüzük ve yönetmelikler yapılması suretiyle olabilir. Bunlar dışında icranın yapabileceği tasarruflar ancak ve ancak kanunlar çerçevesi içinde sübjektif, ferdî veya maddî tasarruflardır".

Binaenaleyh, aslında kanun mevzuu olan meselelerde icraya sınırsız şekilde düzenleme yetkisini veren ve bu maksatla da karar usulünü ihdas ve ihya eden 1567 sayılı kanunun birinci maddesi Anayasa'nın 5, 11, 107. ve 113. maddelerinin lâfzına ve ruhuna aykırıdır, iptalî lâzımdır.

2- Aynı kânunun idarî metihlerle suç ihdasına imkân veren ve tabu hâkim anlayışına aykırı olarak yürütmeye mahkeme tâyini ve kaza çevresi tesbiti iktidarı tanıyan üçüncü maddesinin A bendi ile 4, maddesi, görüşümü aksettiren diğer muhalefet şerhinde tafsilâtiyle bildirilen gerekçelerle Anayasa'ya aykırıdır, iptalleri gereklidir.

Üye

Salim Başol

MUHALEFET

ŞERHİ

2 ve 3 numaralı itirazın reddine dair gerekçelere aşağıdaki sebeplerle muhalifim.

1- 2

nci itirazın reddi gerekç;esinin ikinci paragrafında Anayasanın 98 inci

maddesine de dayanıldığı görülmektedir. Bu maddenin yürütmeye mütaallik

hükümlerden Cumhurbaşkanına ilişkin (A) kısmında bulunması ve 1567 sayılı

kanunun birinci maddesiyle vazifelendirilen "İcra Vekilleri Heyeti"

nin B bölümündeki 107 ve 113 üncü maddelerde yer alması ve yine 98 inci

maddenin ikinci fıkrasındaki (Cumhurbaşkanının bütün kararları, Başbakan ve

ilgili bakanlarca imzalanır. Bu kararlardan Başbakan ile ilgili bakan

sorumludur) hükümlerinin bu maddedeki kararı İcra Vekilleri Heyeti kararı

olmayıp Cumhurbaşkanı kararı olduğunu göstermesi ve ayrıca 98 inci maddedeki

kararları, İcra Vekilleri Heyetinin değil Başbakan ile alâkalı vekil veya

vekillerin imza edeceklerinin belirtilmesi gibi esaslar gerekçede isabet

bulunmadığı zannını hasıl etmektedir.

Aynı zamanda 98 inci madde, sorumsuzluk maddesidir. Halbuki İcra Vekilleri Heyeti, kararlarından sorumludur. Cumhurbaşkanı Vekiller Heyeti müzakerelerine başkanlık etse bile karara iştirak edemez. Mevkiinin hususiyeti mânidir. 98 inci maddedeki kararlar, objektif kural kararlarından ziyade özel ve kişilere yönelen kararları kapsamaktadır. Bu sebeplerinde gerekçenin bu kısmında isabetsizlik bulunduğunu teyit ettiği kabul edilebilir.

2- Üçüncü itiraz konusuna ait itirazın reddi gerekçesinde (1567 sayılı kanunun 3 üncü maddesi ise İcra Vekilleri Heyetince l inci maddeye istinaden ittihaz. edilen kararlara aykırı hareket edenlere ceza tâyin etmiştir. Bu hükümle; suçun kanunî unsuru "İcra Vekilleri Heyetinin" l inci maddeye göre aldığı kararlara aykırı harekette bulunmaktır. O halde suçun ne olduğu kanunla belirtilmiştir).

Denilmekte ve bu sebebe dayanılarak itiraz reddolunmaktadır. Bu izah ve gerekçe aşağıdaki sebeplerle kifayetsizdir.

Kararnamelere muhalefet, 1567 sayılı kanuna giren suçları vücuda getiren tek unsur değil suçun bir çok unsurları arasında sadece bir unsurdur; şekil unsurudur.

Bu hüküm, yönetmelikle suç ihdasım önlemektedir. Kararın, l inci madde gereğince tanzim edilmiş bulunması lüzumunu göstermektedir. Tanzimi tasarrufun kararname ile yapılmış olmasını ve ancak kararname ile konan ve l inci maddeye uyan yasak ve tedbirlere muhalefetin suç olabileceğini belirtmektedir.

Literatürde münakaşa ve burada tetkik konusu olan husus ise kararnamelerle yasaklar ve kaideler koyma yetkisinin Hükümete verilmesinin, yasama yetkisinin devri olup olamayacağı noktasıdır. Bu yasak ve tedbirleri tesbit etme işi tamamen suç teşkil eden fiillerin Hükümet tarafından gösterilmesi sonucunu vermekte ve itirazda Hükümetin bu görevine teveccüh etmektedir Bu sebeple gerekçede itirazın reddine yeter kifayet bulunmadığı görüşündeyim,

Halbuki :

A-

Birinci itirazın reddi gerekçesinde Hükümetin tanzim yetkisine sahip bulunduğu

ve Anayasa'mızın kanunlar çerçevesinde bu görevi yürütmeye verdiği kabul

edilmiştir. Hükümet objektif nitelikte kaideler koyunca bunlara riayet edilmesi

de onun sonucu ve gereğidir. Çünkü âmme kudretinden bir kısmını da icra ve

idare, kendi sahasında kullanmak imkânına sahiptir. Millî hâkimiyeti kullanan

üç organdan birisi de icradır. Bu sebeple kaide tasarrufları, herkesçe muta ve

icrası lâzım olan tasarruflardır, icrası ve tenfizi lâzım bir emir şeklinde

olması icraî mahiyetinden doğmadır. Riayet edilmiyen bir kaide, sosyal nizamı

sağlayamaz. Hükûmetin zaafı ise Devletin büyük zararlarını doğurabilir. İşte bu

sebeple tanzimi tasarruftan doğan kaidelerin herkes tarafından saygı görmesi şarttır.

Müeyyidesiz hukuk kaidesi düşünmek dahi mümkün değildir. Hele bu kanun millî

sahayı ve cihanı saran bir para buhranını önlemek gayesiyle tedvin olunmuş ve

Hükümet bu sebeple selâhiyetlendirilmiş olursa... O halde dâva konusu kanunla

Hükümete verilen görevlerden (Türk Parasının Kıymetinin Korunması zımnında

kararlar ittihazına...) dair selâhiyet, bu uğurda ikdisat ve idare ilminin Öne

sürdüğü bütün tedbirleri almaya müteveccihtir. Bu sebeple ithalât ve ihracat

ticareti, şekil ve şartlara bağlanabilecek, yabancı para ve kıymetlerin

kaçmaması için vecibe ve yasaklar ihdas olunabilecektir. Bu tedbirlere riayet

etmeyiş, yasaklara aykırı hareket edişten ibaret olan fiiller ise suç

olacaktır. Yürütmenin kanunlara dayanan tanzimi tasarruflarla suç ihdas edebileceğinde

idare bilginleri arasında bariz muhalefete rastlanmamaktadır. Ancak idarenin bu

yetkisinin kaynağında tereddüt ve ayrılık bulunmaktadır.

B-

İtirazın dayandığı Anayasa'nın 33 üncü maddesi yine itirazı cevaplandıracak genişlik, tertip ve ruhtadır.

Kanunsuz

suç ve ceza olamaz prensipleri, birbirine eşit kudret ve mahiyette ayrı iki

kural ise bunları tek fıkrada ifadesi icabederdi. Ayrı ayrı fıkralarda

ifadesinde iki prensibin niteliğinde ayrılık bulunduğunun düşünmek kabildir.

Birinci fıkrada "....... kanunun suç saymadığı...) fiilden ceza verilemez

denmekte, ikinci fıkrada ise "....... cezalar ve ceza tedbirleri ancak

kanunla konulur ....." ibaresi ile prensip izah edilmektedir. Eğer Anayasa

koyucusu kanunda unsurları yazılı olmayan fiilerin suç olamayacağını kasdetmiş

olsa idi o zaman birinci fıkranın "işlendiği zaman yürürlükte bulunan

kanunda suç olarak gösterilmemiş olan fiilden dolayı kimseye ceza

verilemez" tarzında yazılması gerekirdi. Diğer taraftan fıkra suç

saymadığı" ibaresiyle "itibarilik" e de yer vermiş ve kanunda

suç olarak gösterilen fiillerle kanuna müsteniden diğer hukuk kaynaklarında suç

sayılan fiilleri de içine almıştır. Bu anlayışa nazaran 1. fıkradaki

"kanun" maddî kanundur. Objektif hukuk kuralları kaynakları olan Anayasa,

kanun, nizamname, kararnameyi de şümulüne alan bir kavramdır.

Bu görüş, Anayasa'mızın 125. maddesi hükümleri ile de desteklenmektedir. Bu maddenin başlığı "kanunsuz emir" dir. Bu kanunsuz emir, madde metninde "kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve surette çalışmakta olan kimse üst'ünden aldığı emri, yönetmelik, tüzük, kanun veya Anayasa hükümlerine aykırı görürse ..." şeklinde izah olunmakta ve başlıktaki "kanun" dan hukuk kuralları kaynağının kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu maddenin gerekçesinde de "... aynı zamanda kanunilik prensibi ile idarî hiyerarşi ve disiplin zaruretlerini telif eden hükümler sevkedilmiştir". Cümlesi yazılı ve "kanunilik" in yönetmelik, tüzük, kanun ve Anayasa hükümlerine uygun olduğu açıklanmaktadır.

33. maddenin 2. fıkrasının yazılışıda birinci fıkradan çok farklıdır. Bu fıkrada cezaların ancak kanunla konacağı esası belirtilmiştir. Eğer her "kanun" kelimesinden sadece yasama organının yasama tasarrufu niteliğinde olarak çıkarttığı objektif kaideler anlaşılsa idi fıkrada olduğu gibi kanun kelimesinden Önce "ancak" kelimesine lüzum yoktu. 2. fıkradaki "ancak" kelimesi ile 1. fıkradan ayrı olarak ve "cezaların" her halde kanunla konulacağının kastedildiği anlaşılmaktadır.

Yürütmenin objektif kurallarına aykırılığın suç olacağı, ilim çevrelerince de benimsenmiştir. Kanunların emrettiği tanzimi tasarruflarla yürütme tarafından ortaya konan kurallara uymamak suç olabilecek ve kanun alanında suçlara müteferri bazı unsurları yürütmenin tesbit etmesinde 33. maddeye aykırılık bulunmıyacaktır. 1. fıkradaki "kanunun suç saymadığı ibaresi, dolayısiyle suç sayma" hükmünü de kapsamaktadır.

İşte bu gerekçelere dayanarak kararnamelerle suç ihdasında Anayasa'nın 33. maddesine aykırılık bulunmadığı kanısındayım.

Üye

Ekrem Korkut

MUHALEFET

ŞERHİ

l- Ankara 3 üncü Asliye Ceza Mahkemesince Türk Parası Kıymetini Koruma hakkındaki 1567 sayılı kanunun 6258 sayılı kanunla değiştirilen birinci maddesinin, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının yasama yetkisinin devredilemiyeceğini beyan eden beşinci maddesine aykırılığı ileri sürülmüştür. Bu itibarla kanunun hangi hal ve şartlar içinde ve ne gibi maksat ve sebepler ile tedvin edildiğini araştırmağa mahal yoktur. Çünkü kanunun tedvinine saik olan şartlar ne olursa olsun Anayasa Mahkemesince incelenmesi gereken husus, sözü geçen madde hükmü ile yasama yetkisinin devredilmiş olup olmadığını araştırmaktan ve neticesine göre bir karara varmaktan ibarettir.

Anayasa'nın beşinci maddesi yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğunu ve bu yetkinin devredilemiyeceğini tasrih etmiştir. Şu halde her şeyden önce yasama yetkisinin hangi hal ve şartlar içinde devredilmiş sayılacağını tesbit etmek lâzım gelir.

Türk ve yabancı hukuk doktrininde uzuri yıllar tartışılmış ve bazı prensipler üzerinde görüş birliğine varılmış olan bu konuda tafsilâta girişmeden bu prensipleri şu şekilde ifade etmek mümkündür : "Anayasa ile kanun sahası olarak kabul edilmiş olan bir hususun düzenlenmesinin yürütme organına bırakılması halinde takip edilecek siyasetin genel esasları etraflıca tâyin ve tesbit edilmemiş olursa, yürütme organına verilen düzenleme yetkisi genellik ve sınırsızlık gösterirse, diğer bir deyişle tereddüt ve şüpheyi davet etmiyecek şekilde açık kaidelerden yoksun bulunursa" yetki devri vardır ve bunun kabulü için şartlardan herhangi birinin mevcut olması kâfidir.

İtiraza konu olan 1567 sayılı kanunun değişik birinci maddesi iki hüküm ihtiva etmektedir. Bunlardan biri "Kambiyo, nükut, esham ve tahvilât alım ve satımının ve bunlar ile kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan mamul veya bunları muhtevi her nevi eşya ve kıymetlerin ve ticarî senetler ile tediyeyi temine yarayan her türlü vasıta ve vesikaların memleketten ihracı veya memlekete ithalinin tanzim, ve tahdi".

Diğeri de "Türk Parası Kıymetinin Korunması",

Hususlarında İcra Vekilleri Heyetinin kararlar ittihazına selâhiyetli olduğudur.

Kanun, her iki husus hakkında da hiç bir sınır ve esas koymaksızın icra Vekilleri Heyetine tanzim ve tahdit yetkisi vermiş olduğuna göre Bakanlar Kurulu Kambiyo, nükut, esham ve tahvilât alım ve satımını, kıymetli maden ve taşların ve bunlardan mamul eşyanın ve ticari senetler ile tediyeyi temine yarayan her türlü vasıta ve vesikaların memleketten ihracını veya memlekete ithalini hiç bir ciddi ve esaslı sebebe dayanmaksızın men edebilecektir.

Diğer

taraftan Türk Parası Kıymetinin Korunması gibi umumi ve müphem bir tabir ile

Bakanlar Kuruluna verilen yetkinin bu kurula Türk Parası ile uzaktan ve

yakından ilgili bulunan her mevzuu dilediği şekilde düzenlemek, ticaret ve

akit, seyahat, mülkiyet, çalışma hürriyetlerini istediği gibi tahdit etmek ve

hatta büsbütün ortadan kaldırmak, fertler üzerine malî ve iktisadi

mükellefiyetler yüklemek imkânını sağlamış bulunmaktadır. Bundan dolayıdır ki

bu kanunu inceleyen Türk hukukçuları ve ezcümle İdare Hukuku Profesörü Sıddık

Sami Onar "Birinci madde kararların istinad edeceği esasları mevzu ve

muhteva bakımından göstermemektedir. Demek oluyorki icra uzvu bu tasarrufların

mevzuunu dilediği gibi tâyin edebilecektir" demekte ve yine idare Hukuku

Profesörlerinden Ragıp Sarıca'da "Hükümetin A dan Z ye kadar en esaslı

prensiplerinden teferruatına kadar düzenleyebileceği" kanaatini izhar

etmektedir.

Gerçekten sözü geçen birinci maddede Bakanlar Kurulunca alınacak kararların taallûk edeceği konulara sadece işaret edilmekle yetinilmiş ve fakat bu kararların hangi iktisadi ve malî siyasetle ne gibi bir amaca ulaşılmasını sağlayacağı hakkında en ufak bir kayıt ve sarahate yer verilmemiştir. Böylece Bakanlar Kurulu çok geniş bir alanda sınırsız ve genel bir yetki ile teçhiz edilmiş bulunuyor.

Tatbikatta Bakanlar Kurulu bu geniş ve sınırsız yetkiye dayanarak iktisadî ve ticari hayatın her sahasına ilişkin geniş ve şümullü kararlar ile ithalât, ihracat, kambiyo, nükut ve yabancı paralar, esham ve tahvilât, seyahat, tahsil, çalışma, akit ve sözleşme konularında sayılamayacak kadar çok tahdid ve takyidler vazetmiş ve bu sahalarda ferdler üzerine birçok mükellefiyet ve mecburiyetler yüklenmiş, bir kelime ile memleketin bütün iktisadî hayatım ilgilendiren hususlarda teferruat sayılamıyacak olan ve bir kanun konusu teşkil etmesi gereken hukuk kuralları koymuş, diğer bir tabir ile bu sahalarda yasama yetkisini mutlak ve sınırsız bir şekilde kullanmıştır.

334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sı kanun konusu olacak hususları genel bir surette tâyin ve tesbit etmemiş olmakla beraber bir çok maddelerinde bunu belirttiği gibi 11 inci maddesiyle de temel hak ve hürriyetlerin, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak bir kanunla sınırlanabileceğini ve 5, 64 üncü maddeleriyle de yasama yani kanunlar ile genel ve objektif hukuk kuralları koyma yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğunu belirtmiştir.

Kanun

koyucu ele aldığı bir konuyu en ince teferruatına kadar bizzat düzenliyeceği

gibi zamanımızda idare tekniğinin ve iktisadî mevzuların iktisap ettiği önemle

mütenasip ve ihtisasa taallûk eden ve teferruat sayılabilecek olan hususların

düzenlenmesini yürütme organına da bırakabilir. Ancak bu takdirde konunun

niteliğine göre takip edilecek siyasetin genel esaslarını tâyin ve yürütme

organının tanzimi tasarruflarda bulunabileceği alanın sınırlarını tereddüt ve

iştibaha yer bırakmıyacak şekilde tesbit etmesi gerekir. Şuraya da işaret etmek

lâzımdır ki yürütme organına verilecek teferruatı düzenleme yetkisinin Anayasa

ile mutlak surette bir kanun konusu sayılmış olan hususlara taallûk etmemesi de

şarttır. Aksi halde yasama yetkisi yürütme organına devredilmiş ve temel hak ve

hürriyetlerin idari emir ve kararlar ile sınırlandırılmasına yol açılmış olur.

1567

sayılı kanunun değişik birinci maddesi ile Bakanlar Kuruluna yetki verilmesinde

bu ana esas ve prensiblere riayet edilmemiş, Bakanlar Kuruluna müphem ve

sınırsız genel bir yetki verilmiş olduğu açıktır. Düzenlenmesi gereken mevzuu

ne kadar geniş ve seyyal olursa olsun takip edilecek siyasetin genel esasları

tâyin ve yürütme organının düzenleme yetkisinin sınırları tesbit edilmeden

sadece düzenlenecek konunun zikredilmesi suretiyle yürütme organına genel ve

objektif hukuk kuralları koymak yetkisi verilmesini, çoğunluk kararında ifade

edildiği gibi, yasama yetkisinin kullanılması ve yürütme organına teknik ve

ihtisasa taallûk eden teferruat hükümlerinin tesbiti yetkisinin bırakılması

mahiyetinde telâkki ve kabul etmek mümkün değildir.

Esasen tatbikatta yürütme organının çıkaracağı ve uygulayacağı kararlar ile maksat dışına çıkıp çıkmadığının yargı organlarınca denetlenebilmesi için de takip edilecek siyasetin genel esaslarının ve yürütme organına verilen teferruatı düzenleme yetkisinin sınırlarının kanunda belirtilmiş olması gereklidir.

1567

sayılı kanunun olağanüstü hal ve şartların ortaya çıkardığı bir kuruma karşı

tedbir almak maksadiyle kabul edildiği gerekçesinde ifade edilmektedir.

Olağanüstü hal, bünyevî olmayan dış sebep ve etkilerin meydana getirdiği, bir

durumdur. Kanunun, yapılan uzatmalar ile 33 yıldan beri uygulanmakta olması,

olağanüstü hal durumunun mevcudiyetini kabule imkân bırakmadığı gibi; Türk

Parası Kıymetinin, memleketin iktisadi bünyesindeki zaaftan doğduğunu, ithalât

ihtiyacını karşılayacak miktar ve kıymette ihracatın sağlanması, üretimin bu

maksadı temin edecek miktar ve kıymetlere çıkarılması ve tediye muvazenesi

başlıklarının kapatılması temin edilmedikçe istikrar bulamıyacağı bir gerçek

olmasına göre durumun tamamiyle bünyevi sebeplerden doğduğunu da

göstermektedir.

Öte

yandan 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 5 inci maddesinin ikinci

görüşülmesi yapıldığı sırada Kurucu Meclis üyelerinden birinin olağanüstü

durumlarda geçici sürelerle yürütme organına tanzimi tasarruflarda bulunma

yetkisinin verilebileceği hakkında maddeye bir fıkra eklenmesine dair teklifi

Kurucu Meclisçe reddedilmiş olması bir tarafa, Anayasa'nın 123 üncü maddesi ile

"olağanüstü hallerde vatandaşlar için konabilecek para, mal ve çalışma hükümleriyle

bu hallerin ilânı, yürütülmesi ve kaldırılması ile ilgili usullerin kanunla

düzenleneceğinin" ve 124 üncü maddesiyle "sıkı yönetim halinde

uygulanacak hükümler ve yürütülecek işlemler ile hürriyetlerin ne suretle

kayıtlanacağının kanunla gösterileceğinin" hükme bağlanmış olması da,

olağanüstü hal sebebine dayanarak yürütme organına genel ve sınırsız yetkiler

verilemiyeceğini gösteren diğer bir delildir.

Bu sebeplere binaen 1567 sayılı kanunun değişik birinci maddesi Anayasa'nın beşinci maddesine aykırı bulunduğundan iptali gerekir.

2- Mahkemece ileri sürülen Anayasa'ya aykırılık sebeplerinden bir diğeri 1567 sayılı kanunun üçüncü maddesiyle Bakanlar Kuruluna kararnameler ile suç ihdası yetkisinin tanınmış olmasıdır.

Anayasa'nın 33 üncü maddesiyle suçda ve cezada kanunilik prensibi bir Anayasa hükmü olarak tesbit edilmiştir. Suç, hürriyetlerin en vahim tahdidini intaç eden bir fiildir. Bu bakımdan suçların tâyininde Anayasa'nın hürriyetlerin tahdidine mütaallik kaide ve prensiplerinin uygulanması gerekir. Anayasa 11 inci maddesiyle temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla tahdit edileceğini tam bir kesinlikle ifade etmiştir. Bu sebepledir ki Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu raporunda "idarî karar ve nizamnameler ile temel hak ve hürriyetlerin kayıtlanamıyacağı" teyiden belirtilmiştir.

Suçun

kanuniliği prensibinin tahakkuk edebilmesi için yalnız ceza müeyyidesinin

kanunda gösterilmiş bulunması kâfi olmayıp suçun maddi unsurlarının da kanun

ile tâyin edilmiş olması gereklidir. Kanunun cezalandırdığı fiil ve hareketler

"icra Vekilleri Heyetince birinci maddeye istinaden ittihaz edilecek

kararlara aykırı hareket etmek" den ibarettir. Bu fiil ve hareketlerin

neler olduğu kanunda gösterilmemiş olup ancak Bakanlar Kurulunca alınacak

kararlar ile belli olmaktadır, diğer bir deyişle bu kararlar suçun maddi

unsurlarını tâyin eden hukuk kuralları olmaktadır. Bu kurallar kanunla tâyin ve

tesbit edilmedikçe Bakanlar Kurulu kararlarının Resmî Gazete ile yayınlanıp

fertlerin bilgisine ulaştırılmış olması suçun kanunla tâyin edilmiş olduğunu

kabule imkân veren bir sebep telâkki edilemez.

Her ne kadar yürütme organının kanunla verilen yetkiye dayanarak tüzük ve yönetmelikler ile suç ihdas edebilmesini teşrii niyabet ve vekâlet nazariyesiyle izah ederek yasama organının verdiği yetki ve vekâletle yürütme organının bazı fiilleri suç haline koyabilmesinin "kanunsuz suç olmaz" prensibini ihlâl etmiyeceği bazı hukukçular tarafından ileri sürülmüş ise de bugünkü Anayasa'mızın kabul ettiği kuvvetler ayrılığı prensibi ve 4, 5, 11, 33, 107 ve 113 üncü maddelerinde yer almış olan hükümler karşısında bu izah tarzının değerini muhafaza ettiğini kabul etmek mümkün değildir.

Anayasa'nın 33 üncü maddesi hükmüne rağmen tanzimi tasarruflar ile de suç ihdas edilebileceği hakkındaki diğer bir görüş 33 üncü maddenin birinci fıkrasında zikri geçen kanun tabirinin maddi mânada kanunu, "cezalar ve ceza tedbirleri ancak kanunla konulur" hükmünü ihtiva eden ikinci fıkradaki kanun tabirinin ise sekli mânada kanunu ifade ettiğine dair olan görüştür.

Kanunilik

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın bariz vasfıdır, bunun içindir ki hemen her

alanda kanunla düzenlemeden bahsedilmiş, yürütme, hemen hemen tanzim sahasından

çıkarılmış, olağanüstü yönetim halleri bile kanun konusu sayılmıştır.

Anayasa'nın çeşitli maddelerinde "bahis konusu ettiği kanunun şeklî kanun

olduğundan şüphe edilemez. Sözü geçen maddenin ikinci fıkrasında

"cezaların ve ceza tedbirlerinin ancak kanunla konulacağı" ifade

edilmiş olmasından birinci fıkradaki kanun tabirinin maddi mânada kanunu ifade

ettiği mânasını çıkarmak için ortada haklı bir sebep yoktur. (Ancak) kelimesine

dayanarak Anayasa'nın bu şekilde yorumlanması uygulama zorluklarına çıkar bir

yol sağlamış olsa bile Anayasa'nın metnine ve ruhuna uygun bir hal şekli olarak

kabul edilemez. Bir hukukçumuzun ifade ettiği veçhile "ceza ihdas etmek

demek o güne kadar fertlerin yapmasında mahzur olmayan fiilleri mubahlıktan

çıkarıp onları suç olarak kabul etmek demektir. Bir fiili mubah olmaktan

çıkarmak her halde Millet Meclisinin kararı ile olmak lâzımdır. Bu, o fiillerin

işlenmesinin cemiyet tarafından istenmemesi ve onun zararlı olduğunun kabul

edilmesi demektir. Cemiyetin bir aksülâmeli olan suç ihdası salâhiyeti bu

sebeple Millet Meclisine aittir. Bu yetkinin Hükümete verilmesi halinde Meclis'in

mevcudiyetine bir sebep kalmamış olacaktır." şeklindeki mütalâasında büyük

bir hakikat payı vardır.

Bu sebeplere binaen 1567 sayılı kanunun Bakanlar Kuruluna kararnameler ile suç ihdas etme yetkisi tanıyan üçüncü maddesi hükmü Anayasa'ya aykırı olduğundan iptali gerekir.

Üye Hakkı Ketenoğlu Üye Rifat · Göksu Üye İ. · Hakkı Ülkmen

Anayasa Mahkemesi, E. 1963/4, K. 1963/71, 28 Mart 1963 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. A-
  4. B-
  5. C-
  6. Ç-
  7. Muhalefet
  8. Şerhi
  9. Muhalefet
  10. Şerhi
  11. Muhalefet
  12. Şerhi
  13. Muhalefet
  14. Şerhi
  15. Muhalefet
  16. Şerhi
  17. Muhalefet
  18. Şerhi
  19. A-
  20. B-
  21. Muhalefet
  22. Şerhi

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Esas No
1963/4
Karar No
1963/71
Tarih
28 Mart 1963

İlgili Kararlar

  • AYM Norm Denetimi E.1963/188 K.1963/73
  • AYM Norm Denetimi E.1963/7 K.1963/72
  • AYM Norm Denetimi E.1963/211 K.1963/77
  • AYM Norm Denetimi E.1963/210 K.1963/76
  • AYM Norm Denetimi E.1963/209 K.1963/75
  • AYM Norm Denetimi E.1963/189 K.1963/74

Tüm Arşiv

AYM Norm Denetimi KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.