İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Norm Denetimi Kararları
  3. /Anayasa Mahkemesi

ANAYASA MAHKEMESİ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

AYM Norm Denetimi E.1970/22 K.1971/20

Resmi Gazete tarih/sayı:7.7.1972/14238

Esas1970/22Karar1971/20Tarih18 Şubat 1971Okuma35 dk · 7.011 kelime

KÜNYE

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Karar tarihi
18 Şubat 1971
Esas Sayısı
1970/22
Karar Sayısı
1971/20
Karar Günü
18/2/1971
Karar metni, AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

7.011 kelime·35 dk okuma·18 bölüm

Resmi Gazete tarih/sayı:7.7.1972/14238

İtiraz yoluna başvuran: Çerkezköy Asliye Ceza Mahkemesi.

İtiraz konusu: 13/7/1965 günlü, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun önseçimlerle ilgili 30., 32., 37., 50., 122. ve geçici 1. maddeleri ile 24/5-1961 günlü, 304- sayılı Cumhuriyet Senatosu Üyelerinin Seçimi Kanununun 1. ve 25/5/1%! günlü 306 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununun 648 ve 656 sayılı Kanunlarla değişik 15. maddeleri hükümlerinin Anayasa'nın l., 2., 4., 9.. 10., 11., 12., 55. ve 57. maddelerine aykırı bulundukları kanısı ile, iptallerine karar verilmesi istenmiştir.

I-

Olay :

Sanık

hakkında 27/3/1970 günü Çerkezköy beldesi içindeki bir kahvenin bahçesinde

kalabalığın bulunduğu bir sırada, 7 Haziran 1970 gününde İstanbul ilinde de

yapılacak olan Cumhuriyet Senatosu ü-yelerinin 1/3 ünün yenilenmesi seçiminde

bu ilden önseçim adayı oldukları anlaşılan kişiler lehinde propagandaya varan

konuşmalar yapmak ve ayrıca bunlardan ikisine ait broşür ile mektubu bir

partinin bu ilçedeki kuruluşlarına bağlı delegelere göstermek yolu ile 648

sayılı Siyasî Partiler Kanununun 37. maddesinin birinci fıkrasında konulmuş

yasağı bozmasından ötürü, aynı kanunun 122. maddesi uyarınca cezalandırılması

istemini kapsayan 27/3/1970 günlü, 1970/17-12 sayılı iddianame ile açılmış

bulunan kamu dâvasının duruşması sırasında; yukarıda (İtirazın konusu)

bölümünde yazılı hükümlerin, Anayasa'nın yine aynı yerde gösterilen maddelerine

aykırı oldukları, Cumhuriyet Savcısınca ileri sürülmesi üzerine; mahkemece de

bu ileri sürmenin ciddî olduğu kanısına varılarak, anılan hükümlerin iptali

için itiraz yoliyle Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmiştir.

III-

İlk inceleme:

Anayasa Mahkemesi, Lütfi Ömerbaş, Salim Başol, Feyzullah Uslu, Fazlı Öztan, Celâlettin Kuralmen, Hakkı Ketenoğlu, Fazıl Uluocak, Avni Givda, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Ziya Önel ve Muhittin Gürün'ün katılmaları ile 28/4/-1970 gününde yer alan toplantıda, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 15. maddesi uyarınca gerekli ilk incelemeyi yaparak, itiraz yoluna başvuran mahkemenin Anayasa'ya aykırılıkları nedeni ile iptallerine karar verilmesini istediği kanun maddelerini bakmakta olduğu dâvada uygulama durumunda olup olmadığı yönünü görüşmüştür.

Anayasa'nın 151. ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri hakkındaki 22/4/1962 günlü, 44 sayılı Kanunun 27. maddeleri hükümlerine göre, mahkemeler ancak bakmakta oldukları bir dâva dolayısiyle Anayasa Mahkemesine başvurabilirler. Bir dâvanın hukukça var sayılabilmesi için ise, onun kanunlara uygun olarak açılmış ve ayrıca mahkemenin yetkisi içine girmekte bulunmuş olması gerekir.

Bundan başka aynı hükümler uyarınca mahkemelerin bu başvurmaları, o dâva nedeniyle uygulanacak kanun hükümleriyle dahi sınırlı bulunmaktadır.

Dosya içindeki kağıtların incelenmesi sonunda, itiraz yoluna başvurmuş bulunan mahkemenin kanuna göre bakmakta olduğu bir dâvanın bulunması koşulunun gerçekleştiği görülmüş ise de, bu dâva nedeniyle mahkemenin uygulama durumunda bulunduğu kanun hükümleri arasında, itiraz konusu sayılıp iptallerine karar verilmesi istenen kanun hükümlerinin tümünün yer alıp almadığı yönünün ayrıca incelenip belli edilmesi gerekmektedir.

Gerçekten, sanık hakkında 13/7/1965 günlü, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun önseçimde propaganda yasağına ilişkin 37. maddesinin birinci fıkrasına aykırı düşen eyleminden ötürü aynı kanunun 122. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle mahkemeye kamu dâvası açılmış ve eylemin subutu halinde dahi ancak bu maddeler uyarınca ceza belli edilerek yükletilmesi olanağı bulunduğu anlaşılmış olması nedeniyle, mahkeme, bu dâvada ancak yukarıda sözü geçen iki hükmü uygulamak durumunda bulunabilir.

Her

ne kadar itiraz gerekçesinde, sanık hakkında uygulanması istenilen, 648 sayılı

Siyasî Partiler Kanunun 37. maddesinin birinci fıkrası ile 122. maddesi

hükümleri, aynı kanunun Cumhuriyet Senatosu üyeleri seçiminde de uygulanmakta

olan 29.-51. maddelerindeki hükümlerin düzenlediği önseçimlerle ilgili olduğuna

göre, sanığa yükletilen suçun subutu halinde önseçimler ve bu seçimlerdeki aday

adayları için konulmuş propogonda yasağı ile ilgili hükümlerin dahi dâvada

uygulama yeri olabileceği ileri sürülmüş ise de, Anayasa'nın 151. maddesinde

(Uygulanacak bir kanun hükmü) ve buna uygun olarak 44 sayılı Kanunun 27.

maddesinde de (O dâva nedeniyle uygulanacak kanun hükmü) diye sınırlı bir

açıklama ve saptama yapılmış olması karşısında bir dâvada uygulanacak kanun

hükümlerinin ilgili bulunduğu alana ilişkin olarak aynı kanunda yer alan öteki

hükümlerin de o dâvada dolayısiyle uygulama yeri bulunduğunun kabulü

düşünülemez. Çünkü Anayasa Mahkemesince yapılan denetim, yukarıda işaret

olunduğu üzere, iki yönden sınırlı bulunduğu gibi, itiraz yoliyle yapılmış bir

başvurmada da, mahkemenin görülmekte olan dâvada uygulama durumunda olduğu

hükümlerin yer aldığı kanunun başka bir bölümünü veya tüm hükümlerini

kendiliğinden denetime bağlı tutması yetkisini, gerek Anayasa gerekse 44 sayılı

Kanun Anayasa Mahkemesine vermemiş ve sadece, 44 sayılı Kanunun 28. maddesinde

yazılı olduğu üzere, başvurma kanun veya içtüzüğün yalnız belirli madde veya

hükümleri aleyhine yapılmış olup da, bu belirli madde veya hükümlerin iptali

kanun veya içtüzüğün öteki bazı hükümlerinin veya tümünün uygulanması sonucunu

doğuruyorsa, Anayasa Mahkemesinince durum gerekçesinde belirtilmek koşulu ile,

kanun veya içtüzüğün söz konusu öteki hükümlerinin veya tümünün iptaline karar

verebilme yetkisini tanımıştır.

Şimdiye kadar yapılan açıklamalar göstermektedir ki. Anayasa Mahkemesi, kendisine itiraz yoliyle yapılmış bir başvurmanın kapsamı içinde ne hükümler varsa bunların tümünü, 44 sayılı Kanunun 28. maddesinde öngörülen durum ayrık olmak üzere, Anayasa'nın 151. ve 44 sayılı Kanunun 27. maddelerinde konulmuş bulunan sınırlamaları aşarak inceleme konusu yapamaz; ancak bunlardan mahkemenin o dâvada uygulama durumunda olduğu hükümleri esas yönünden incelemeye bağlı tutabilir ve gerektiğinde iptal edebilir.

Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki gerekçelere dayanarak, işin esasının, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 37. maddesinin birinci fıkrası ve 122. maddesi ile sınırlı olarak incelenmesine, Lütfi Ömerbaş, Hakkı Ketenoğlu, Avni Givda, Şahap Arıç, Ahmet Akar, Halit Zarbun ve Muhittin Gürün'ün, mahkemenin itiraz konusu hükümlerden hiçbirisini uygulama durumunda bulunmadığı ve itirazın yetki yönünden reddi gerektiği yolundaki karşı oyları ile ve oyçokluğu ile karar vermiştir.

IV-

Anayasa'ya aykırılık iddiasına ilişkin gerekçe özeti:

İtirazın kapsamında bulunup da Anayasa Mahkemesinin sınırlama karanında esastan inceleme konusu yapılması öngörülen, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 37. maddesinin birinci fıkrası ile 122. maddesi hükümlerinin Anayasa'ya hangi nedenlerle aykırı olduğu, itirazda bulunan mahkemenin gerekçesinde açık bir biçimde belirtilmemiş; genellikle 648 sayılı Kanunun düzenlediği önseçim müessesesinin Anayasa'ya aykırılığı ispatlanmaya çalışılmıştır. O halde yukarıda sözü geçen iki maddeye yöneltilmiş itirazın gerekçesinin de, genel olarak, mahkemece önseçimlere yöneltilmiş bulunan gerekçeden ibaret sayılarak ele alınması gerekmiştir.

V-

İtiraz konusu kanun hükümleri :

Mahkemece Anayasa'ya aykırılıkları ileri sürülen kanun hükümlerinde sınırlama kararına göre esastan inceleme konusu yapılanlar şöyledir :

1- 13 7/1965 günlü, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 37. maddesinin birinci fıkrası :

"Önseçimlere katılan adaylar için propaganda yapmak amacı ile açık hava toplantıları ve - örf ve adete göre sohbet toplantısı hariç- kapalı salon toplantıları tertiplenemez; duvar ilanı, el ilanı ve diğer nevi matbualarla propaganda yapılamaz."

2- Aynı kanunun 122. maddesi :

"Madde 122- Önseçimlerde 37. maddeye aykırı olarak propaganda yapanlar hakkında bir aydan üç aya kadar hapis ve 100 liradan 500 liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur."

VI-

Mahkemenin dayandığı Anayasa hükümleri."

Mahkemenin gerekçesine dayanak yaptığı Anayasa maddeleri şunlardır:

"Madde l- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir."

"Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir."

"Madde 4- Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir.

Millet egemenliğini Anayasa'nın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması, hiç bir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını, Anayasa'dan almıyan bir devlet yetkisi kullanamaz."

"Madde 9- Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez."

"Madde 10- Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez vazgeçilemez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.

Devlet, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, fert huzuru sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleri ile bağdaşamayacak surette sınırlayan siyasî, iktisadî ve sosyal bütün engelleri kaldırır; insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlar."

"Madde 11- Temel hak ve hürriyetler, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak kanunla sınırlanabilir.

Kanun, kamu yararı, genel ahlâk, kamu düzeni, sosyal adalet ve millî güvenlik gibi sebeplerle de olsa, bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz."

"Madde 12- Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz."

"Madde 55- Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme ve seçilme hakkına sahiptir.

Seçimler, serbest, eşit, gizli, tek dereceli genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre yapılır."

"Madde 57- Siyasî partilerin tüzükleri, programlan ve faaliyetleri, insan hak ve hürriyetlerine dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır. Bunlara uymayan partiler temelli kapatılır,

Siyasî partiler, gelir kaynakları ve giderleri hakkında Anayasa Mahkemesine hesap verirler.

Partilerin iç çalışmaları, faaliyetleri, Anayasa Mahkemesine ne suretle hesap verecekleri ve bu Mahkemece malî denetimin nasıl yapılacağı, demokrasi esaslarına uygun olarak kanunla düzenlenir.

Siyasî partilerin kapatılması hakkındaki dâvalara Anayasa Mahkemesinde bakılır ve kapatma kararı ancak bu mahkemece verilir."

VII-

Esasın İncelenmesi :

İtirazın esasına ilişkin rapor, Çerkezköy Asliye Ceza Mahkemesinin 2 Nisan 1970 günlü, 16 sayılı yazısına bağlı karar ve ekleri. Anayasaya aykırılıkları ileri sürülen hükümlerle dayanılan Anayasa maddeleri, bunlarla ilgili gerekçeler ve Meclis görüşme tutanaktan okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü :

A-

648 sayılı Siyasî Partiler Kanunun 37. maddesinin birinci fıkrası hükmünün Anayasa'ya aykırı olup olmadığı sorunu :

Türkiye

Cumhuriyeti Anayasası'nın yeni ve temel niteliklerinden birisi, demokratik

siyasî hayat kavramına açıkça yer vermiş olmasıdır. Esasında siyasî hayat,

siyasî kuvvetlerin açık ve serbestçe çalışma olanağını bulacakları bir

ortamdır. Bu hayatın demokratik olabilmesi için, iktidarın karşısında halkın

düşüncesini, gereksinmelerini ve göstereceği tepkiler, kısa bir deyimle kamu

düşüncesini veya kamu oyunu açıklayacak, ortaya çıkaracak ve akıtacak araç ve

kurumların bir hürriyet ortamı içinde çalışabilmeleri, bu araç ve kurumlar

üzerinde siyasî iktidarın baskısı, vesayeti ve telkini olmamasıdır. O halde

demokratik siyasî hayat kavramı ile ilgili haklar, önce siyasî iktidarı, halkın

serbest rıza ve muvafakatına dayatmaktadır. Siyasî haklar, böylece, kişi

hakları bölümünde anılan haklarla birlikte Türkiye Devletindeki siyasî rejimi,

kaynağını halktan alan bir kamu düşüncesi veya oyu rejimi haline getirmektedir.

Bu haklar arasında siyasî parti kurma hakkı ve dolayısiyle siyasî partiler

önemli bir yer almaktadır. Siyasî parti kavramı Anayasamızda ayrıca

tanımlanmamış ve ancak, Anayasa'nın "a - Parti kurma hakkı ve partilerin

siyasî hayattaki yeri" kenar başlığını taşıyan 56. maddesinde

(Vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve çıkma

hakkına sahiptir. - Siyasî partiler önceden izin almadan kurulur ve serbestçe

faaliyetti bulunurlar. - Siyasî partiler, ister iktidarda ister muhalefette

olsunlar, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.) Biçimindeki

hükümlerle, siyasî partilerin siyasî hayattaki yeri saptanmıştır.

Siyasî partiler genellikle düzenlenmeleri özel hukuk alanına giren birer kuruluş gibi görülmekte ise de, Devlet yaşantısındaki büyük önem, rol ve etkileri kabul edilmiş olduğundan, serbestçe parti kurma ve partilere girme ve çıkma hakkı ayrı bir hürriyet, başka deyimle ayrı bir temel hak konusu olarak Anayasa'da da belirtilmiştir. Diğer yönden muhalif partilerin iktidarca farklı işleme bağlı tutulmalarını ve hatta yok edilmek istenmelerini önlemek için de, Anayasa'nın 56 ncı maddesinin son fıkrasında işaret edildiği üzere, siyasî partiler ister iktidarda ister muhalefette olsunlar demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleri sayılmışlardır.

Şu

durum karşısında siyasi partiler gibi, demokratik bir hukuk devleti

yaşantısında büyük rol, önem ve etkileri olan kuruluşların herhangi bir

dernekle aynı hükümlere bağlı olmaları, ne gereksinmelere, ne de Anayasamızın

getirdiği demokratik siyasî hayat kavramım oluşturan hukuk ilkelerine uygun

düşer. Bu nedenlerle, siyasî partilerin kuruluşlarım, tüzüklerini,

çalışmalarını ve işleyişlerini biçimlendiren hükümlerin ayrı bir kanunla

düzenlenmesini gerekli gören Anayasa Koyucusunun Anayasa'nın 57 nci maddesinin

üçüncü fıkrası hükmüyle verdiği buyruğa dayanılarak çıkarılan 648 sayılı Siyasî

Partiler Kanununun l inci maddesinde, Anayasa'nın 56 nci ve 57 nci maddeleri

hükümleri gözönünde tutularak siyasî partiler, "Toplum ve Devlet düzenini

ve kamu faaliyetlerini, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği ve özel

kanunlarına göre mahallî idareler seçimleri yolu ile ve belirli görüşleri

yönünde yönetmek, denetlemek ve etkilemek için sürekli çalışma amacını günden

ve propagandaları açık olan kuruluşlardır." Diye tanımlanmış ve aynı

maddenin ikinci fıkrasında ise, Anayasa'nın 56. maddesinin (Siyasî partiler,

ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar, demokratik siyasî hayatın

vazgeçilmez unsurlarıdır.) biçimindeki son fıkrası hükmü aynen tekrarlanmıştır.

Demokratik

rejimlerde siyasî iktidarlar hiç kuşku yok ki seçim yoliyle kurala

gelmektedirler. O halde, böyle bir oluşun doğal bir sonucu olarak da,

demokratik siyasî hayat kavramı, kapsamında yerini ve değerini bulan millet

iradesinin en geniş biçiminde, hür ve her türlü etki ve kuşkudan uzak bir

yoldan gerçekleşmesini sağlayacak kurallarla düzenlenmiş bir seçim sistemini

gerektirmektedir. Anayasa'nın 55. maddesinin ikinci fıkrası ile "serbest,

eşit, gizli, tek dereceli genel oy ve açık sayım ve döküm" ilkelerine

dayandırılmış bulunan böyle bir seçim sisteminde siyasî partilerin, gerek

seçimler sırasında gerekse seçim önce ve sonrasında sürekli bir yarışma içinde

olarak toplum ve Devlet düzenini ve kamu çalışmalarını kendi tüzük ve

programlarında belirledikleri görüşler yönünde yönetmek, denetlemek ve

etkilemek için yasalar sınır ve çerçevesi içinde sürekli çalışmaları ve bu

amaçlara varmak üzere yine yasalara uygun olarak propaganda yapmaları olanağı

vardır ve bu davranış demokratik rejimde doğaldır.

Genel

bir tanımlama ile, her siyasî parti bir düşünce ve program beraberliğinin ve

bunları uygulama alanına koyup yürütebilme çalışmalarının sürekli bir biçimde

yapıldığı ve varlıkları, rolleri, önemleri ve etkileri Anayasaca da tanınmış

bulunan kuruluşlar olduğuna ve sınırları yasalarda gösterilen görevlerini

Devlet yaşantısında kamu seçimleri ile elde edecekleri başarı sonunda yerine

getirme olanağını sağlıyabileceklerine göre, her şeyden önce yasalarca geçerli

sayılabilecek tüzük, düşünce ve programlarını kendilerine bağlı olanlara veya

tarafsız seçmenlere beğendirebildikleri ve onları kendi yanlarında

toplayabildikleri ölçüde başarılı olabilirler. Böyle bir başarıya ulaşmak ise,

yukarıda da işaret edildiği gibi, propagandayı zorunlu kılar.

Ancak burada söz konusu edilen programda, siyasî partilerin gerek düşünce ve programlarının hem kendilerine bağlı partililerce hem de tarafsız seçmenlerce beğenilip tutulmasını gerekse seçimleri kazanmalarını sağlamaya yardım ereğini güden genel anlamdaki propagandadır. Buna karşılık, bir de, siyasî partilerin adaylarının saptanmasında yapılması zorunluğu doğan daha dar kapsamlı bir programda çalışması vardır ki, partili adayların ya bütün veya sadece partili seçmenler karşısındaki yarışmalarına yardımcı olur.

Gerçekten,

demokratik siyasî hayat kavramı ve dolayısiyle demokratik rejim, siyasî

partilerin adaylarını dahi, olabildiği ölçülerde aynı ilkelere dayanan yollarla

saptanmalarını gerektirmektedir. Esasen demokrasinin en yakın ve en gerçekçi

tanımı (Yöneticilerin, dürüst, serbest ve hür seçimler voliyle yönetilenler

tarafından seçildiği rejimdir.) biçiminde yapılmaktadır. Çünkü, siyasî

partilerin adaylarını saptamaları işlemlerinde doğrudan doğruya atama veyahut

liderler kadrosunun veya belli bir sınırlı saydıkları delegelerin etki ve

idarelerine bağlı kalırlar. Bu hallerinde, seçmenlerle seçilmek istenen,

atamayı yapmış olan parti liderlerine veyahut seçimi yapmış bulunan liderler

kadrosunun veya belli bir sınırlı saydıkları delegelerinin etki ve idarelerine

bağlı kalırlar. Böyle yollarla seçmen çoğunluğunun esas seçimlerde gerçek istek

ve iradelerinin belirmesi çok kuşkulu olduğu gibi, ortaya çıkan iradenin, hür

ve serbest olduğu da ileri sürülemez.

İşte

bu nedenlerledir ki, millî iradenin her şeyden önce ve her türlü etkiden uzak

olarak, tamamen hür ve serbest bir biçimde bildirilmesini sağlamak ereğiyle,

648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 29. maddesi kamu seçimlerinin bir

bölümünde siyasî partilerin, adaylarını saptamaları işlemlerine partiye bağlı

bütün seçmenlerin katılabileceği bir önseçim sistemini getirmiş bulunmaktadır.

Burada yasanın belli ettiği bir seçim, çevresinde partiye oy verebilecek bütün

partili üyelerin aday saptanması işlemine katılmaları öngörüldüğünden, gerek partililer

ve gerek parti adına ortaya çıkmış bulunan bir sonuçtan, yani iradeden söz

edilebilir. Böylece, bir yandan partili üyelerin çoğunluğunun eğilim ve

isteklerine uygun bir sonucun doğması sağlanacak, öbür yandan parti genel

merkezlerinin veya liderlerinin veyahut belirli sayıdaki partililerin azınlıkta

olan eğilim ve isteklerinin gerçekleşmesinin doğuracağı sakıncalar büyük ölçüde

ortadan kaldırılmış olacaktır. Burada siyasî partiler, sonradan seçmenlerin

karşısına çıkacak olan kendi adaylarını seçmiş olmaktadırlar. Demokratik

rejimle yönetilen birçok memleketlerde çeşitli biçimlerde uygulanmakta olan

önseçimlerin yurdumuzda öngörülen, sadece partili üyelere özgü biçiminin,

Anayasa'nın tanıdığı kişi hak ve hürriyetlerini ortadan kaldırdığı veya zedelediği

ileri sürülemiyeceği gibi, aday saptanması işlemlerini tamamen bir parti içi

sorunu sayan eski aday saptanması işlemlerinde daha demokratik olduğu da

açıktır. Ancak, bu sistemin de tamamen sakıncasız olduğu ileri sürülemez.

Aslında toplum ve Devlet yaşantısında bir hukukî kurumun o toplumun ve Devletin

yapı ve kuruluşuna uygun düşer nitelikte çeşitli biçimlerde düzenlenmesi

olanağı ve dolayısiyle olasılığı vardır. Yalnız, bunlardan sakıncası en az

olanının ve bu bakımdan izlenen ereğe en uygun ve yaklaşık sonuçlan verebilenin

seçilerek uygulanması en doğal ve yerinde bir yoldur.

648

sayılı Siyasî Partiler Kanunu da, genel gerekçesi bölümünde belirtildiği üzere,

önseçim sistemini, millî iradeye değer veren diğer devletlerin siyasî

yaşantısında olduğu gibi, siyasî partilerin adaylarını saptamaları işlemlerini

ve aday listelerinin düzenlenmesi sorunlarım parti teşkilâtının veya parti

lider kadrosunun tekelinden kurtarmak ve aday saptanmasını partiye oy

verenlerin veya hiç değilse tüm partili üyelerin hakkı saymak ereğiyle getirmiş

bulunmaktadır. Ancak ilgili seçim çevresinin tüm seçimlerinin katıldıkları,

yani açık bir önseçimde, aday adaylarının yerinde gösterilen ilgiyi sömürmeleri

sakıncasını önlemek amaciyle, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanunu sadece partili

üyelerin katılabilecekleri, yani kapalı önseçim sistemini daha uygun görmüştür.

Anayasa'nın

55. maddesinin birinci fıkrasında (Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara

uygun olarak, seçme ve seçilme hakkına sahiptir) denildiğine göre seçimler ve

dolayısiyle gerek asıl seçimlerdeki genel propaganda ve adaylık gerekse

önseçimlerdeki aday adaylığı ve bunların propagandaları, ancak yasada

gösterilen koşullara uygun biçimlerde serbest olabilir. Kapalı bir önseçim

sisteminde ise, aday adaylarının, siyasî parti kavramının, temelinde yer alan

düşünce ve program beraberliğinin gerektirdiği ortaklaşa dayanışmanın dışına

taşarak birbirlerini yermeleri, kötülemeleri hattâ suçlamaları ve böylece

kişisel yarışmaya ve çekişmelere yönelmeleri olanağı ve olasılığı vardır. Bu

ise, genellikle belli bir düşünce ve program beraberlerinin ifadesi biçiminde oluşan

ve yine belirli bir danışmayı gerektiren siyasî parti kavramı ile bağdaşamaz.

Çünkü, aday adayları, ya sadece o çevrenin sorunlarını dile getirmek veya

birbirlerini yermek yoliyle sonuç almağa çalışacaklardır. böyle bir durumda

ise, aday adayları, Anayasa'nın 96. maddesi uyarınca milletin değil, yalnız o

çevre veya bölgenin partili seçmenin ve yararlarının temsilcisi olarak

değerlendirileceklerdir.

648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun (Önseçimde propaganda kayıtlaması) başlığını taşıyan 37. maddesinin sınıflama kararı uyarınca, inceleme konusu yapılmış bulunan birinci fıkrasında, yukarıda belirtilen sakıncaları önlemek için, önseçimlere katılacak adaylar için propaganda yapmak amaciyle, açık hava ve kapalı salon toplantıları tertiplenmesi ve duvar ilânı, el ilânı ve diğer nevi matbualarla propaganda yapılması yasaklanmış ve ancak, örf ve âdete göre sohbet toplantısı sayılabilecek olan kapalı salon toplantılarına izin verilmiş bulunmaktadır.

Yukarıda

açıklanan sakıncaları önlemek için gerçekten bu kayıtlamalara ve yasaklara

gereksinme vardır. Anayasa Mahkemesinin 5/3-1965-günlü, 1963/171 - 1965/13

sayılı kararında (13/11/1965 günlü, 12150 sayılı Resmî Gazete - Anayasa

Mahkemesi Kararlar Dergisi, sayı 3, sayfa 69/86 tanımlandığı üzere bir düşünce

ve program beraberliğinin ve bunları yürütebilme gücünün ifadesi diye kabul

olunan siyasî partilerin katıldıkları seçimlerde adaylarının saptanması

amaciyle yapılmakta olan önseçimlerde adaylar için propaganda tamamen serbest

bırakılmış olsa idi, aynı partiye bağlı olan önseçim adayları, partilerin

tüzük, düşünce ve programlarını beğendirmeye çalışma yerine, listelerinde daha

başlarda yerler elde edebilmek amaciyle açık olarak birbirleri aleyhine türlü

kötüleme, yerme ve hatta suç yüklemelerde bulunacaklardır. Böylece Anayasa'nın

siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleri saydığı siyasî partilerde düşünce

birliğinden ve bu birliği yürütme çalışmalarından iz kalmıyacaktı. Bu durumun

ise, gerek öğretide, gerekse Anayasa Mahkemesinin tanımlanmasında deyimini

bulan siyasî parti kavramı ve Anayasa'nın siyasî partilere verdiği önem

tanıdığı rol ve onlardan beklediği görevle bağdaşamıyacağı ortadadır.

Adaylık,

ilk bakışta sadece siyasî partilerin bir iç sorunu olarak görünmekte ise de, bu

durum yalnız dışa karşı etkisi yönünden olup, adaylık seçimi yolları,

dolayısiyle siyasî partilerin varlığı ve siyasî iktidarın oluşması yönlerinden

kamu düzeni ile doğrudan doğruya ilişkisi bulunmaktadır. Çünkü, gözlemler

göstermektedir ki, adaylık saptanması ve aday gösterilmesi işlemlerinde parti

liderlerine veya lider kadrolarına veya parti genel merkezlerine egemenlik veya

öncelik tanınması uygulamalarda siyasî hayatı ve dolayısiyle siyasî rejim

zamanla oligarşik doğrultuyu yöneltmekte ve sonunda kaynağı haktan gelen

demokratik yönetim yerine, gide gide başka esaslara dayanan rejimleri

gerektirmektedir. Bu nedenle siyasî partilerin adaylarını demokratik yollarla

saptanmaları işlemleri sırasında, aday adaylarınca yapılacak propagandanın kamu

düzeni düşüncesiyle Yasa Koyucu tarafından düzenlenmesinde ve ereğine uygun

biçim ve ölçüde sınırlandırılıp kısıtlanmasında demokratik esaslara dayanmakta

olan Anayasamıza aykırılık düşünülemez. Aslında, siyasî parti mensuplarının

kendi kuruluşları içinde birbirlerini yakından tanımaları olanağı her zaman için

vardır. Bu yüzden genel bir propagandaya gereksinme yok demektir, önseçimde

amaç, bir partinin tüzük, düşünce ve programını beğendirmek ve dolayısiyle

seçmenler çoğunluğunun oylarını kendine çekerek seçimde çoğunluğu ve sonuçta

siyasî iktidarı elde etmek olmadığına ve sadece parti adaylar arasında parti

aday listesinde ve öncelikle baş sıralarda yer alabilmek için bir parti içi

çekişme ve yarışması söz konusu olduğuna göre, bu propagandanın parti

dışındakilere karşı belli bir ölçüde sınırlanıp kısıtlanması, demokratik siyasî

hayat kavramının gerektirdiği hür ve serbest seçim ve dolayısiyle programda

esaslarının özüne etkili olamaz. Nitekim, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanunu,

itiraz konusu edilen fıkrada örf ve âdete göre sohbet toplantısı sayılan kapalı

salon toplantıları yapılmasını yasaklamadığından başka 37. maddesinin ikinci

fıkrası hükmüyle, partili seçmenlere tanıtılmalarını sağlamak üzere aday

adayları hakkında eşit koşullara göre il seçim kurullarınca hazırlanmış basılı

kâğıtların seçim sandıkları başlarına asılmasını ve aday adaylarına eşit sayıda

dağıtılmasını öngörmek yoliyle, önseçim sırasında ereğe uygun ölçü ve biçimde

bir programda yapma olanağını yaratmış bulunmaktadır.

Diğer yandan, bu yasak çalışmalar yalnız partilere değil, genel olarak o bölgedeki vatandaşlara da şâmil bulunduğu için, konunun kamuyu ilgilendirdiği ve kamu düzeni yönünden, yasakların konulmasında her zaman için kamu yararı düşüncesinin de gözetildiği kanuna ilişkin tasarının gerekçesinde açıkça belirtilmiştir. Şu halde, yukarıda da işaret edildiği üzere, aday adaylarının kendilerini önseçimde oy kullanma hakkına sahip partili seçmenlere tanıtma olanağı sağlanmış bulunduğu için, hiç kuşku yok ki, bir sınırlama olan bu yasaklar, demokratik esaslara uygunluk kavramının özünü zedeler nitelikte sayılmaz.

Anayasa seçimlerin ancak kanunda gösterilen koşullar altında hür ve serbest yapılmasını öngörmüş bulunduğuna göre, koşullar değiştikçe benimsenecek yeni sistemlere uygun olarak, şimdi yasak bulunan çalışmaların bir bölümünün ve hattâ tümünün serbest bırakılması olanak ve olasılığı vardır. Ancak, demokratik esaslara uygunluk kavramına ve Anayasa'nın buyurucu veya yasaklayıcı hükümlerine veya koyduğu güvencelere aykırı düşmemek kaydiyle, bu serbest bırakmanın ölçüsünü bir yasa hükmü ile saptamak yasama erkinin yetkisine girer.

Sonuç olarak, önseçimlerde aday adaylarınca yapılacak propagandayı sınırlandırarak bazı yasaklar koyan itiraz konusu hükmün, Anayasa'nın 1., 2., 4., 5.., 9., 10., 11., 12., 55. ve 57. maddelerine ve öteki herhangi bir hükmüne aykırı yönü yoktur.

B-

648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 122. maddesi hükmünün Anayasa'ya aykırı olup olmadığı sorunu :

Anayasa

suç ve ceza kanunlarında, bir eylemin ancak kanunla suç sayılabileceği;

cezalarla ceza tedbirlerinin, başka deyimle emniyet tedbirinin ancak kanunla

konulabileceği; kimsenin işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç

saymadığı bir eyleminden ötürü cezalandırılamıyacağı, kimseye, suçun işlendiği

zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan ağır bir ceza verilemiyeceği;

kimsenin kendisini veya hukuk yaptırımları ile karşılanacağını, bunlara ne

çeşit emniyet tedbeyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye

zorlanamıyacağı, ceza sorumluluğunun şahsiliği (Madde: 33) ve insan

haysiyetiyle bağdaşmayan ceza konulamıyacağı (Madde: 14) gibi başlıca birkaç

ceza ilkesini belirtmekle yetinerek, bunların dışında kalan ceza kanunlarını ve

özellikle belli zamanda ne gibi yasakların veya eylemlerin suç sayılacağını, o

suçlara ne miktar ve ne çeşit ceza verileceğini, hangilerinin ceza veya hukuk

yaptırımları ile karşılanacağını bunlara ne çeşit emniyet tedbirlerinin ne

yolda uygulanacağını saptama yetkisini Yasa Koyucuya bırakmış bulunmaktadır.

Yasa Koyucusu bu konuda başta Anayasa'nın buyurucu ve yasaklayıcı kuralları ile

koymuş bulunduğu güvençler olmak üzere ceza hukukunun ilkeleri ve toplum

yaşantısının belli bir zamandaki zorunluk ve yararlarının gerekleriyle bağlı

kalarak, takdirini kullanabilecektir.

Ceza ve emniyet tedbirleri sisteminin açıklanmasında, cezalarla emniyet tedbirlerinin ne yolda hesaplanması konusunu da ele almak zorunluğu vardır. Ceza hukukunda, yürürlükteki bazı kurallara aykırı eylemleri yasaklamanın en önde gelen aracı ceza tahdididir. Bu tehdidin, toplumun suç işlemesini önlemeyi başaramadığı kişiyi, en az tekrar suç işlemekten alıkoyacak ölçüde bulunması gerekir. İşte bu ölçünün belli edilip saptanması genel olarak cezanın hesaplanmasını ifade eder.

Cezanın

hesaplanması, birisi Kanun Koyucuya ve ötekisi onu uygulayacak mahkemelere

ilişkin olmak üzere iki ayrı evreyi kapsar. Genel ve soyut olarak birinci

evrede, Kanun Koyucu önce, suçlara uygulanacak olan ceza ve emniyet

tedbirlerinin çeşit ve sıralarını, sonra hangi çeşitten ne miktar

verilebileceğini yine genel ve soyut olarak kanunda belli eder. Bundan sonra

yine Kanun Koyucu ceza kanun veya ceza hükümlerinde tanımlanıp öğeleri

belirtilen her suç karşılığında, hangi çeşitten ve ne ölçülerde ceza ve emniyet

tedbirleri verilebileceğini saptar; yani, ceza yaptırmalarının çeşitlerim ve

hükmedilebilecek miktarlarını, kanun maddesinde tanımını yapıp öğelerini

gösterdiği her eylem için soyut ve özel bir şekilde gösterir. Böylece her suç

sayılan eylem için saptanan ceza veya emniyet tedbirleri kanunda gösterilen

çeşitten olmak zorunluğu bulunduğu gibi, yine kanunda ve maddede gösterilen

sınırlar içinde kalınması gerekir. Cezaların genel ve soyut veya özel ve soyut

olarak belli edilip saptanmasında gözönünde tutulan ölçü, genel olarak

bilimsel, deneysel ve yararcı bir nitelik gösterir. Ancak, cezada en başta

suçun ağırlığının ve sonra suçun toplum için göstereceği tehlikenin gözönünde

bulundurulması gerekir. Böylece, her suçun cezası ile varsa emniyet tedbirinin

önceden belli olması ve bunların işlenen suçların ağırlığı ve suçun teşkil

edeceği tehlikenin büyüklüğü ile orantılı bulunması esaslarına uygunluk

sağlanmış olur.

Suç karşılığında bir tehdit ve dolayısiyle tenkil aracı olarak yaptırımların cinslerini, çeşitlerini ve hangi sınırlar içinde uygulanabileceklerini önceden genel ve soyut veya özel ve soyut bir biçimde belli edip saptamak, Anayasa'nın 64. maddesiyle Yasa Koyucuya tanınmış yetkiler içinde olmakla birlikte bu yetkiler hiç kuşku yok ki, Anayasa'nın temel ilkeleri ve ceza hukukunun kuralları ile de sınırlıdır.

Bu sınırlardan birincisi, Anayasa'nın 11. maddesinin "Temel hak ve hürriyetler, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak kanunla sınırlanabilir. Kanun, kamu yararı, genel ahlâk, kamu düzeni ve millî güvenlik gibi sebeplerle de olsa, bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz." biçimindeki hükümdür.

Ancak, toplum halinde yaşamanın esas koşullarını hiçe sayarak toplumun huzurunu bozan ve bu arada diğer kişilerin temel hak ve hürriyetlerini de çiğneyen, hukuksal deyimi ile suç işleyen veya işleme eğiliminde bulunan kişilerin ceza tehdidi altında bulundurulması, ve ceza yaptırımları uygulanarak tekrar suç islemeleri engel olunması, herhangi bir tartışmaya yer veremeyecek derecede bir toplum gerçeğinin gereğidir. Bu arada suçluların, işledikleri suç sayılan yasak eylemin ağırlığı ile orantılı ve kişiliklerine uydurulmuş bir ceza yaptırımına çarptırılmaları gereği de ortadadır.

Bu

nedenlerle, ceza konusunda Anayasa'nın, sözü geçen 11. maddesi hükmüne

dayanmağa genel hukuk kuralları ve hukuk mantığı bakımlarından bir olanak

düşünülemez. Bu yönleri gözönünde tutan Anayasa Koyucusu, sözü geçen ceza

konularını, temel hak ve ödevlere ayırdığı ikinci kısmının kişinin hakları ve

ödevlerini gösteren ikinci bölümünde ayrıca düzenlemek gereğini duymuştur. İşte

bu gerek nedeni ile, esasen ceza hukuku alanında tarihsel ve uzun bir gelişim

evresinden geçerek gittikçe oluşmuş ve bugün belli ve kesin bir nitelik

kazanmış olan cezaların kanuniliği ve şahsîliği temel ilkeleri Anayasa'nın 33.

maddesinde, gerek kişi ve gerekse toplum yaşantısı yönünden birer güvence

olarak yer almış bulunmaktadır. O halde, ceza konusunda Yasa Koyucunun

Anayasadaki bu güvenceleri de gözönünde tutarak, kanunun yasakladığı eylemler

karşılığında bir yaptırım olarak cezaları belli edip saptamak yetki ve olanağı

vardır.

Ceza

alanında kişi hürriyetleri yönünden gözönünde tutulması zorunlu temel

ilkelerinden oluşan kişi ve toplum yaşantısı güvenceleri, Anayasa'nın 33.

maddesinde, yukarıda açıklanan amaçlarla açık bir biçimde gösterildiği gibi,

temel hak ve hürriyetlerin en başında gelen yaşama, maddî ve manevî varlığını

geliştirme ve kişi hürriyetlerini ayrıca 14. maddenin birinci fıkrası hükmiyle

yine güvence altına almış bulunan Anayasa Koyucusu, bu hak ve hürriyetlerle

ilgili olarak aynı maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarına koyduğu "Kimseye

eziyet ve işkence yapılamaz" ve " İnsan haysiyetiyle bağdaşmayan ceza

konulamaz." biçimindeki genel ilkelerle, kişi dokunulmazlığı ve hürriyeti

terimleri ile adlandırıldığı bu hakların da mutlak olmadığını ve ancak toplum

yaşantısının zorunlu kıldığı hallerde kanunda açıkça gösterilmek ve hâkim

kararına dayanmak koşulları ile kayıtlanabileceğini belirtmiş ve bundan başka,

eziyet ve işkenceyi ve insan haysiyetiyle bağdaşmayacak ceza konulmasını da

yasaklamış bulunmaktadır. Nitelik ve kapsamları açıklanan bu hükümlere göre,

sözü geçen 33. ve 14. maddelerde sayılan yasaklar dışında kalan ceza

yaptırımlarının, kanunların yasakladığı eylemler karşısında Yasa koyucu

tarafından önce genel ve soyut olarak belli edilip saptanan çeşit ve

ölçülerinin Anayasa'ya aykırı bir yönleri bulunamıyacağının kabulü, doğal ve

kaçınılmaz bir sonuçtur. Çünkü Anayasa, yukarıda belirtilen temel ilkeler,

güvenceler ve sınırlamalar yetinerek, ceza alanında uygulanacak yatırımların

çeşit ve ölçülerini, genel ve soyut olarak dahi olsa, belli edilip saptamak

gereğini duymamıştır.

Her

ceza yaptırımının, uygulandığında, kişiye bir acı vereceğinde kuşku yoktur. Bu

acı daha ziyade bir takım yoksunlukların sonucudur. Ceza yaptırımlarının

konulmasında ve dolayısiyle uygulanmasında, daima böyle bir erek kendini

duyurur. Ancak, yaratılmak istenen acının makûl ve insanî bir sınırı aşmaması,

işkence ve eziyet derece ve niteliğini almaması şarttır. Ceza yaptırımlarının

çeşit ve ölçülerinin geçirdiği süreç, toplumların uygarlık seviyeleri yakından

izlediğinden, örneğin itiraz konusu hükmünde yer alan hapis cezası gibi bugün

en ileri ülkelerde de henüz vazgeçilmesi uygun görülmeyen hürriyeti sınırlayıcı

yaptırımlarda hükümlünün en büyük yoksunluğu, irade ve hareket serbestliğini,

cezayı çektiği sürece yitirmekte olmasıdır. Bütün bu yoksunluklar, cezanın

tehdit ve dolayısiyle tenkil amaçlarını taşımasının doğal bir sonucudur.

Diğer yönden, ceza yaptırımlarının çeşit ve ölçüleri bakımından, bunların insan haysiyeti ile bağdaşır olması da bir sınır olarak görülür. İnsan haysiyeti kavramı, insanın hangi durumda hangi koşullar altında bulunursa bulunsun, sırf insan oluşunun kazandırdığı değerin, gerek toplum ve gerek bireylerce tanınmasını ve sayılmasını anlatır. Bu, öyle bir davranış çizgisidir ki, ondan aşağı düşülünce, yapılanlar insanı insan olmaktan çıkarmış demektir.

Ancak, insan haysiyeti kavramını, toplumların, kendi görenek ve geleneklerine ve toplum yaşantısının kurallarına göre, insanın saygıya değer olabilmesi için onda bulunması zorunlu görülen kişisel niteliklerle karıştırmamak dahi gerekir. Çünkü insan haysiyeti kavramı, insana, sadece insan olmasının kazandırdığı herkesçe tanınması gerekli bir değerden ibarettir.

Bu

açıklamaların gösterdiği gibi, yasak bir eylem karşılığında insan haysiyeti ile

bağdaşmayan bir ceza yaptırımı konulması olanağı yoksa da, bu ilkenin,

hürriyeti sınırlayıcı ceza yaptırımlarının, suçun ağırlığı ile orantılı olarak

belli edilip saptanması zorunluluğu bakımından kesin bir sınır teşkil edeceği

düşünülemez. Çünkü, toplum yaşantısının belli bir evresinde toplumun huzurunu

bozan ve bu nedenle suç sayılan eylemlerin önlenmesi ve suçluların tenkil

edilmesi bakımlarından, ceza yaptırımlarının çeşit ve ölçülerinin makûl ve

insanî sayılacak sınırları aşmamak kaydiyle, Yasa Koyucu tarafından seçilmesi

olanağı vardır. Kanun Koyucu böylece, yasaklamakla beraber ayrıca ceza

yaptırımı ile önlemek istediği eylemlerin öğelerini, yani suçluluk koşullarını

genel ve soyut olarak belli edip saptama yetkisine sahiptir. Aslında her ceza

yaptırımı, kamu hukuku alanında yer alan ve ereği kamu düzenini kurmak ve

kollamak olan bir hukuk kuralıdır Esasen ceza hukuku, karakteri itibariyle, eski,

sosyal bakımından toplumun kültür ve uygarlık seviyesi ve sosyal ve ekonomik

yaşantısı koşulları ile yakından ilgili, kuralları eşit,ve tek biçimde olup

kamu hukuku alanında yer alan bir hukuk dalı bulunduğundan başka, ancak

Devletçe konulabilir ve biçimlendirilebilir olması nedeniyle kuralları, bir

bakıma siyasi karakter de taşır. Yani, toplumun belli bir zamandaki tüm

yaşantısının siyasî oluşumu, ceza hukuk kurallarına, ya doğrudan doğruya veya

dolayısiyle etkili olur ve onlara yansır. Bu etkileme ve yansıma, Anayasa'da

yer alan temel ceza kurallarına ve gerek bunlarla gerekse öteki hükümlerle

konulan sınırlara, güvencelere, buyurucu ve yasaklayıcı hükümlere ve ayrıca

genel hukuk kurallarına aykırı bulunmamak suretiyle, ceza hukuku alanında

olağan bir durum sayılmak gerekir. Bu nedenle de, bir eylemi veya davranışı

belli bir zamanda suç sayan bir ceza hükmünün, soyut olarak ceza siyaseti veya

cezanın siyasîliği yönlerinden Anayasa'ya uygunluk denetimine bağlı

tutulabileceği gibi yersiz bir düşünceye varılamaz. Çünkü, ceza kuralları ile

kapsadıkları ceza yaptırımları Devlet ve toplum yaşantısının belli bir

zamandaki tüm yaşantısının çeşitli nedenlerle getireceği zorunlukların

doğurduğu gereksinmeleri karşılamak üzere yalnız Devletçe ve gerek toplumun gerekse

onu oluşturan bireylerin yaşantılarının düzen ve güvenini sağlamak amaçlarıyla

konulabilmektedir.

Özetlenecek

olursa, Yasa Koyucu, yukarıda gösterilen kayıtların belli ettiği sınırlar ve

koşullar içinde kalarak, belli bir eylem veya davranışı yasaklamakla birlikte

soyut ve genel olarak suç sayıp, onu çeşit ve ölçüsünü seçeceği ceza

yaptırımları ile önlemeğe çalışmak yetkisine sahip bulunmaktadır. O halde

yukarıda, A bölümünde Anayasa'ya aykırı bir yönü bulunmadığı belirtilen 648

sayılı Siyasî Partiler Kanununun 37. maddesinin itiraz ve inceleme konusu

birinci fıkrasının düzenlediği önseçimde propaganda yasağını suç sayarak

cezalandırılmasını amaç güden yine itiraz ve inceleme konusu 122. maddedeki

yaptırımların, gerek yasaya konulmaları gerekse çeşit ve ölçüleri bakımından

Anayasa'nın itirazda gösterilen maddeleri hükümleri ile öteki herhangi bir

hükmüne aykırı yönleri görülememiştir.

Yukarıda A ve B bölümlerinde açıklanan nedenlerle yerinde görülmeyen itirazın reddine karar verilmelidir. Avni Givda, İhsan Ecemiş, Ahmet Akar ve Muhittin Gürün bu görüşe katılmamışlardır.

Sonuç :

Sınırlandırma kararı uyarınca ele alınan 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun itiraz konusu 37. maddesinin birinci fıkrasının ve 122. maddesinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve itirazın reddine Avni Givda, İhsan Ecemiş, Ahmet Akar ve Muhittin Gürün'ün inceleme konusu 37. maddenin birinci fıkrasının genel ve mutlak ifadesiyle parti çevresi içindeki propagandayı da sınırlamakta ve böylece demokratik esaslarından ayrılmakta olduğundan bu hükmün ve yasalı müeyyideye bağlayan 122. maddenin Anayasa'nın 57. maddesine aykırı olduğu yolundaki karşı oylarıyle ve oyçokluğu ile 18/2/1971 gününde karar verildi.

Başkan

Hakkı Ketenoğlu

Üye

Fazıl Uluocak

Üye

Sait Koçak

Üye

Avni Givda

Üye

Muhittin Taylan

Üye

Şahap Arıç

üye

İhsan Ecemiş

Üye

Ahmet Akar

Üye

Halit Zarbun

Üye

Ziya Önel

Üye

Kâni Vrana

Üye

Muhittin Gürün

KARŞIOY

YAZISI

İtiraz yoluna başvuran mahkeme yönünden yetki sorunu :

Çerkezköy Asliye Ceza Mahkemesinin Anayasa Mahkemesine üç kanuna ilişkin olarak (13/7/1965 günlü, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun önseçimle ilgili 30., 32., 37., 50., 122, ve geçici 1. maddeleri; 24/-5/1961 günlü, 304 sayılı Cumhuriyet Senatosu Üyelerinin Seçimi Kanununun değişik 1. maddesi; 25/5/1961 günlü, 306 sayılı Milletvekili seçimi Kanununun değişik 15. maddesi) getirdiği Anayasa'ya aykırılık İddiasının 648 sayılı Kanunun 37. maddesinin birinci fıkrası ve 122 maddesi ile sınırlı olarak incelenmesine 28/4/1970 gününde karar verilmiştir.

648 sayılı Kanunun önseçimde propaganda kayıtlamasını kapsayan 37. maddesinin birinci fıkrasında (önseçimlere katılan adaylar için propaganda yapmak amacı ile açık hava toplantıları ve - örf ve âdete göre sohbet toplantısı sayılanlar hariç - kapalı salon toplantıları düzenlenmesi; duvar ilânı, el ilânı ve öteki çeşit matbualarla propaganda yapılması) yasaklanmakta; 122. madde ile de bu yasak eylemler için (bir aydan üç aya kadar hapis ve yüz liradan beşyüz liraya kadar ağır para cezası) konulmaktadır.

İtiraz yoluna başvuran mahkemenin bakmakta olduğu kamu davasının sanığı hakkında, 27/3/1970 günü Çerkezköy Kasabası içindeki bir kahvenin bahçesinde kalabalığın bulunduğu bir sırada, 7/6/1970 gününde İstanbul ilinde yapılacak Cumhuriyet Senatosu üyeleri yenileme seçiminde o ilden önseçim adayı oldukları anlaşılan kişilerden yana propagandaya varan konuşmalarda bulunmak eyleminden dolayı kovuşturma açılmıştır.

Anayasa'nın 151. maddesine göre bir dâvaya bakmakta olan mahkeme ancak o dâvada uygulayacağı kanunun hükümlerini Anayasa'ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğunu kanısına varırsa Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Kovuşturma konusu olayın bir ceza yaptırımı hükmünün dayandığı koşul ve öğelerin tüm dışında kaldığının, başka deyimle hükmün olayla ilişkisi bulunmadığının önceden kesin ve açık olarak belli bulunması halinde o hükmün mahkemece uygulanacak bir hüküm olarak kabul edilmesine olanak yoktur.

Olayda durum şudur: Seçim İstanbul ilinde yapılacaktır. Kovuşturulan eylem bu ilin dışında, Çerkezköyde geçmiştir. Önseçimde propaganda yasağının işlemesi ve yasağa aykırı işlemin suç sayılması ancak önseçim adayının ilişkisi bulunduğu seçim çevresi içinde söz konusu olabilir. İstanbul önseçim adaylarından yana Çerkezköyde yapılan bir konuşma dolayısiyle 648 sayılı Yasanın 37. maddesinin birinci fıkrasının ve 122. maddesinin uygulanmasının hiç bir zaman düşünülemiyeceği ortadadır. Kaldı ki olayda eylemin geçtiği ve seçimlerin yapılacağı günlere göre 304 sayılı Yasanın değişik 4. maddesi uyarınca seçimin başlangıç günü henüz gelmediği gibi önseçim adayları bile belli olmuş değildir.

Özetlemek gerekirse; itiraz yoluna başvuran mahkeme, bakmakta olduğu dâvada 648 sayılı Kanunun 37. maddesinin birinci fıkrasını ve J 22. maddesini uygulama durumunda bulunmadığından Anayasa'nın 151. ve 22/4/1962 günlü, 44 sayılı Kanunun 27. maddelerine uymayan başvurmanın itirazda bulunan mahkemenin yetkisizliği yönünden reddedilmesi gerekir. 1970/22 esas sayılı işte 28/4/1970 gününde işin esasının söz konusu hükümlerle sınırlı" olarak incelenmesi yolunda verilen karara yukarıda açıklanan nedenlerle karşıyız.

II-

648 sayılı Kanunun 37. maddesinin birinci fıkrasının ve 122. maddesinin Anayasa'ya aykırılığı sorunu :

l-

Yukarıda da değinildiği üzere itiraz yoluna başvuran mahkeme 648 sayılı Siyasî

Partiler Kanununun önseçim konusunda il yoklamaları ile ilgili 30., önseçimde

uygulanacak kurallarla ilgili 32. maddelerinin, önseçimde propaganda

kayıtlaması ile ilgili 37. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının. Önseçimin

ve tutanağın iptali ile ilgili 50. maddesinin, ilk önseçimlerde başka deyimle

29. maddede sözü edilen kanun hükümleri yürürlüğe girinceye kadar uygulanacak

kurallarla ilgili geçici 1. maddesinin de Anayasa'ya aykırılığı görüşünü ileri

sürmüş; ancak bu hükümleri mahkemenin bakmakta olduğu dâvada uygulama durumunda

bulunmadığı sonucuna varan Anayasa Mahkemesi önseçim konusuna ilişkin

hükümlerin inceleme dışında bırakılmasını kararlaştırmıştır.

İlk inceleme sonunda verilen 28/4/1970 günlü karâr uyarınca işin yalnızca 648 sayılı Kanunun 37. maddesinin birinci fıkrası ve 122. maddesi hükümlerinin başka deyimle önseçimde propaganda yasağının ve yasağın yaptırıma bağlanmasının Anayasa ile çelişip çelişmediği açısından ele alınması gerekir. Çoğunluk gerekçesinde görüldüğü gibi incelemenin sınırlama kararı dışına taşırılmaması; özellikle "önseçim" kurumunun Anayasa ölçücüne vurulup tartışılmaması zorunludur. Konu aşağıda sınırlama kararına bağlı kalınarak incelenecektir.

2- 648 sayılı Kânunun 37. maddesinin itiraz ve inceleme konusu birinci fıkrası genel ve mutlak ifadeli, geniş kapsamlı bir hükümdür, önseçimlere katılan adayların yalnız partililere özgü kapalı salon toplantıları düzenleyerek partili arkadaşlarına kendilerini ve yapacakları işleri tanıtmalarını, başka deyimle parti içi propagandayı dahi yasaklamakta ve 122. maddesiyle de bu eylemleri ceza tehdidi altına koymaktadır. Bu kapsamda bir hükmü demokrasi esaslarına uygun saymağa olanak yoktur. İncelenen iki hükümde demokrasi esaslarından uzaklaşılmış olduğu açık ve ortadadır.

Anayasa'nın 57. maddesi (ünçüncü fıkra) siyasî partilerin iç çalışmalarının ve faaliyetlerinin demokrasi esaslarına uygun olarak kanunla düzenlenmesini buyurmuştur. Önseçim işlerinin bir parti faaliyetleri, parti iç çalışmaları türü olduğunda kuşku yoktur. Önseçim alanında propaganda faaliyetleri, yukarıda açıklandığı üzere, kanunla, ancak demokrasi esaslarına uygun olmayan bir biçimde düzenlenmiştir. Şu duruma göre 648 sayılı Kanunun 37. maddesinin birinci fıkrası ve 122. maddesi Anayasa'nın 57. maddesine aykırıdır; bu hükümlerin iptal edilmesi gerekir.

1970/22 esas sayılı işte 648 sayılı Kanunun 37. maddesinin birinci fıkrasının ve 122. maddesinin Anayasa'ya aykırı olmadığı ve itirazın reddi yolunda verilen 18/2/1971 günlü, 1971/20 sayılı karara yukarıda yazılı nedenlerle karşıyız.

üye

Lütfi Ömerbaş

Üye

Şevket Müftügil

Üye

Ahmet

H. Boyacıoğlu

KARŞIOY

YAZISI

İptal konusu 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 37/1 ve 122. maddeleri hükümlerinin dâvaya bakmakta olan mahkemece uygulanacak hükümler olup olmadığı sorunu :

Ceza müeyyidesini ihtiva eden bir kanun hükmünün uygulanması demek o müeyyidenin tatbik edilmesi demektir. Bu itibarla bir kanun hükmünün bir hadiseye koşullan bakımından esasen uygulanacak durumda olmadı|p açıkça belli ise, o kanunun hükmünün mahkemece uygulanacak bir hüküm olarak kabulü mümkün değildir.

Hadisede suç Konusu olan propagandanın Çerkezköyde yapıldığı iddia edilmektedir. 648 sayılı Kanunun 29 ve 32. maddelerinin atıfta bulunduğu 293 sayılı Kanunun 3. maddesine göre, özel kanunlardaki çevre ayrımları saklı kalmak şartı ile, seçimlerde her il bir seçim çevresidir. Bu durumda 37. madde hükmüne göre propagandanın, önseçim adayının seçim çevresinde, yapılması halinde suç teşekkül edecektir. Söz konusu seçim (c) bölgesi kısmî senato seçimi olup seçim yeri İstanbul olduğuna göre, İstanbul hudutları dışında bulunan Çerkezköyde, İstanbul önseçim adayları lehinde yapılan bir konuşma hadisesinde, iptal konusu 37/1/ ve 122. maddelerin uygulanmasının esasen mümkün olmadığı açıkça bellidir.

Diğer taraftan suç tarihi 27/3/1970 olup seçim tarihi ise 7/6/1970 dir. Önseçimde propaganda yasağı hakkındaki hükümlerin uygulanabilmesi, önseçim adaylarının tespit ve ilânından sonra mümkün olacaktır. Henüz bu adaylar ilân edilmeden ve 304 sayılı Cumhuriyet Senatosu Üyelerinin seçimi hakkındaki Kanunun 4. maddesinde bildirilen seçimin başlangıç tarihi henüz gelmeden Siyasî Partiler Kanununun 37. maddesini ihlal ve 122. maddesinin uygulanmasını gerektiren bir suçun meydana çıkması düşünülemez.

Bu yönlerden iptal konusu 37/1 ve 122. maddeler hükümlerinin mahkemece uygulanacak bir hüküm olarak kabulü mümkün olmadığından 28/4/1970, günlü ilk inceleme kararında kabul edilen işin esasının 648 sayılı Kanunun 37/1 ve 122. maddesi ile sınırlı olarak incelenmesi görüşüne karşıyım.

Avni Givda

Ahmet Akar

KARŞIOY

YAZISI

l- Çerkesköy Asliye Ceza Mahkemesi bu dosyaya konu olan dâvada, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun hiç bir hükmünü ve bu arada 37/1. maddesiyle 122. maddesini uygulama durumunda olmadığından bu hükümler hakkında Anayasa'nın 151. maddesine dayanarak itirazda bulunmağa yetkili değildir. Bu nedenle esasın incelemesine geçilmeden istemin reddine karar verilmelidir.

Bu konuya ilişkin gerekçem, Sayın Üye Şahap Arıç'ın karsıoy yazısında açıklanan düşüncelerin tıpkısıdır.

2- Sınırlama karan ile saptanan inceleme konusu, 648 sayılı Kanunun, siyasî partiler adaylarının belli edilmesine, ilişkin olan "önseçim" hükümlerinin Anayasa'ya uygun olup almadığı değildir.

Çözümü gereken mesele sadece 648 sayılı Kanunun 37. maddesinin birinci fıkrasında yer alan ve önseçim adayları için propaganda yapılmasını yasaklıyan hüküm ile bu hükmün yaptırımını teşkil eden 122. maddenin Anayasa'ya uygun bulunup bulunmadığıdır.

Bu nedenle incelemenin bu sınır dışına taşırılmaması, özellikle "önseçim" müessesesinin Anayasa açısından tartışılmaması zorunludur. Konu, aşağıda bu sınır içinde kalınmak, suretiyle incelenmiştir :

648 sayılı Kanunun 37. maddesinin birinci fıkrasında yer alan propaganda yasağı şudur:

Önseçimlere katılan adaylar için 648 sayılı Kanunun bu konudaki esas açık hava toplantıları ve (Örf ve âdete göre sohbet toplantısı sayılanlar hariç) kapalı salon toplantıları tertiplenemez.)

Önseçimlere katılan adaylar için 648 sayılı Kanunun bu konudaki esas hükmü olup henüz uygulanmasına başlanmamış bulunan 29. maddesine göre, tüm partili üyelerden ve geçici 1. maddesi gereğince halen uygulanmakta olan 30. maddesine göre de, partili delegelerden seçilmelerini istemekte ve dolayısiyle onların değer yargılarına kendilerini sunmuş bulunmaktadırlar. Bu konuda olumlu bir sonuca ulaşabilmek için kendilerim onlara gereğince tanıtmak ve oylarını toplamak durumundadırlar.

Bu nedenle seçmenleri olan partililere, sahip olduklarını var saydıkları bütün değerlerini tanıtıcı her türlü meşru çaba ve çalışmalarda bulunmak, yani propaganda yapmak zorundadırlar. Şüphesiz bu çalışmalarını, partinin ve partililerin sınırlan dışına taşırarak genel seçim ortamı yaratacak niteliğe dönüştüremezler. Ama bu sınır içinde kalmak şartiyle meşru her türlü propagandaya başvurmaları da en doğal hakları sayılmalıdır.

Bu olanağın yasaklanması, veya daraltılması, gizli ve gayrı meşru yollara sapmayı teşvik eder, kendilerini bu yollara uydurabilenlere seçim mücadelesinde üstünlük sağlar ve kazanma yollarını açar.

Bu sonucun, demokratik hayatın gelişmesini olumsuz yönden etkileyeceğinde kuşku yoktur. Bu nedenle de böyle bir sonuca ortam hazırlayan bir kanun hükmünün, demokratik hayata ve onun düstürlük ye açıklık içinde oluşmasına önem veren Anayasa ilkeleri ile bağdaştırılması mümkün değildir.

Yukarıda da belirtildiği gibi 648 sayılı Kanunun söz konusu 37. maddesi hükmü gerekli açıklıkta değildir. Sadece partiler ve partililer dışına taşacak propagandayı değil, sırf partilere ve parti içi teşkilâta yapılacak propagandayı da yasaklıyacak biçimde geniş kapsamlıdır.

Nitekim yukarıki kararın I. işaretli "olay" bölümündeki açıklamada da görüldüğü gibi iki önseçim adayına ilişkin broşür ile mektubun (bir partinin bu ilçedeki kuruluşlarına bağlı delegelere) gösterilmesi de söz konusu 37. maddenin birinci fıkrasındaki yasağa dahil bir eylem savılarak kovuşturma konusu yapılmış bulunmaktadır. Halbuki bu hareketin önseçimde kullanılacak en doğal ve demokratik bir hak niteliğinde olduğu açıktır.

Anayasa'nın 57. maddesinde :

(Siyasî partilerin tüzükleri, programları ve faaliyetleri, insan hak ve hürriyetlerine dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır...

Partilerin iç çalışmaları, faaliyetleri,... demokrasi esaslarına uygun olarak kanunla düzenlenir......)

denilmektedir.

"Önseçim" işlemleri, (parti faaliyetleri ve parti iç çalışmaları konusuna giren b,ir faaliyet türüdür. Bu nedenle bu konudaki çalışmaların da, Anayasa'nın 57. maddesinde belirtilen öteki koşullardan başkaca demokratik esaslara uygun olması ve o yolda düzenlenmesi zorunludur.

Halbuki 648 sayılı Siyasî Partiler Kanunun 37. maddesinin birinci fıkrasında yer alan propaganda yasağına ilişkin hüküm, genel ve mutlak ifadesi ile parti içi propagandayı da önleyici ve aynı kanunun 122. maddesi de bu yoldaki bir faaliyeti cezalandırıcı nitelikte olduğundan demokratik esaslara ve dolayısiyle Anayasa'nın 57. maddesine aykırıdır. Bu yüzden iptallerine karar verilmelidir.

Açkılanan nedenlerle yukarıki kararın tümüne karşıyım.

Üye

Şahap Arıç

Sayın Muhittin Gürün'ün karşıoy yazısının (2) sayılı bölümüne katılıyorum.

Üye

Muhittin Gürün

KARŞIOY

YAZISI

Olayda, Cumhuriyet Senatosu Üyelerinin 1/3 nün yenilenmesi dolayısiyle İstanbul ilinde yapılacak Senato Üyeleri seçiminde bir partiden aday gösterilmek isteyen önseçim adayları yararına Çerkezköydeki bir kahve bahçesinde propagandaya girişilerek Siyasî Partiler Kanunun 37. maddesine aykırı davranışta bulunulduğu ileri sürülmüş ve Çerkezköy Asliye Ceza Mahkemesine açılan kamu dâvasında sanıkların aynı kanunun 122. maddesi uyarınca cezalandırılmaları istenmiştir.

Suç

olarak nitelendirilen eylemin işlendiği Çerkezköy ilçesi, Cumhuriyet Senatosu

seçimlerinin yapılacağı İstanbul İlinin sınırları dışındadır. Bu bakımdan

Çerkezköydeki bir kahve bahçesinde geçen konuşmaları veya dağıtılan broşürleri,

başlı başına bir seçim çevresi olan İstanbul ilinde yapılacak Cumhuriyet

Senatosu seçimleri için propaganda saymaya ve böylece konuşanları veya broşür

dağıtanları, 648 sayılı Partiler Kanununun 37. maddesinin öngördüğü yasaklara

uymamışçasına suçlayıp hâkim önüne çıkarmaya hukuk yönünden olanak bulunmadığı

açıkça ortadadır. Mahkeme, herhangi bir ceza yaptırımının uygulanmasına olanak

vermeyen bir eylemden dolayı, iddianamede gösterilen kanun maddesini

uygulayacakmış gibi, o madde çevresinde ileri sürülen Anayasa'ya aykırılık

savını ciddi gördüğü gerekçesi ile, Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkili

değildir. Çünkü, Anayasa'nın 151. maddesine göre bir dâvaya bakmakta olan

mahkeme, o dâva dolayısıyla uygulanacak kanun hükümlerini Anayasa'ya aykırı

görürse veya taraflardan birine ileri sürdüğü Anayasa'ya aykırılık savını ciddî

olduğu kanısına varırsa Anayasa Mahkemesine başvurabilir.

Halbuki olayda işlendiği ileri sürülen eylemin suç teşkil etmediği, hiçbir araştırma ve inceleme yapılmasını gerektirmeyecek derecede kesin ve açıktır. Eylem, suç teşkil etmediğine göre onu işleyene bir ceza yaptırımının uygulanmasından da söz edilemez, O halde, 648 sayılı Kanunun 37. ve dolayısiyle 122. maddeleri dâvada uygulanamıyacağından mahkeme, bu madde hükümlerinin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkili değildir. Kararın bu bölümüne bu nedenlerle karşıyım.

Üye İhsan Ecemiş Sayın · Lütfi Ömerbaş'ın karşıoy yazısına katılıyorum. Üye Lütfi Ömerbaş Üye Halit Zarbun

Anayasa Mahkemesi, E. 1970/22, K. 1971/20, 18 Şubat 1971 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I-
  4. Iıı-
  5. Iv-
  6. V-
  7. Vı-
  8. Vıı-
  9. A-
  10. B-
  11. Karşıoy
  12. Yazısı
  13. Iı-
  14. H. Boyacıoğlu
  15. Karşıoy
  16. Yazısı
  17. Karşıoy
  18. Yazısı
  19. Karşıoy
  20. Yazısı

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Esas No
1970/22
Karar No
1971/20
Tarih
18 Şubat 1971

İlgili Kararlar

  • AYM Norm Denetimi E.1970/32 K.1971/22
  • AYM Norm Denetimi E.1970/46 K.1971/24
  • AYM Norm Denetimi E.1971/12 K.1971/25
  • AYM Norm Denetimi E.1970/54 K.1971/23
  • AYM Norm Denetimi E.1971/14 K.1971/27
  • AYM Norm Denetimi E.1971/13 K.1971/26

Tüm Arşiv

AYM Norm Denetimi KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.