İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Norm Denetimi Kararları
  3. /Anayasa Mahkemesi

ANAYASA MAHKEMESİ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

AYM Norm Denetimi E.1970/53 K.1971/76

Karar günü:21/10/1971

Esas1970/53Karar1971/76Tarih21 Ekim 1971Okuma37 dk · 7.429 kelime

KÜNYE

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Karar tarihi
21 Ekim 1971
Esas Sayısı
1970/53
Karar Sayısı
1971/76
Karar metni, AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

7.429 kelime·37 dk okuma·26 bölüm

Karar günü:21/10/1971

Resmi Gazete tarih/sayı:15.6.1972/14216

İptal dâvasını açan : Birlik Partisi

İptal dâvasının konusu: (657 sayılı Devlet Memurları Kanununun bazı maddelerinin değiştirilmesi ve bu Kanuna bazı maddeler eklenmesine ve bu Kanunun kapsamı dışında kalan kamu personelinin aylık ve ücretlerine dair) 31/7/1970 günlü, 1327 sayılı Kanunun 9. maddesinin din hizmetlerine ilişkin VI sayılı bendinin Anayasa'nın 2., 4., 19., 117. ve 154. maddelerine ve yine 1327 sayılı Kanunun 93. maddesinin (C) bendinin Anayasa'nın 82. maddesine aykırı olduğu öne sürülerek iptallerine karar verilmesi istenilmiştir.

II.

METİNLER

31/7/1970 günlü, 1327 sayılı Kanunun iptali istenilen hükmü :

"Madde 9- 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 36. maddesi aşağıdaki şekilde: değiştirilmiştir :

Madde 36- Bu Kanuna tabi kurumlarda çalıştırılan Devlet memurlarının sınıflan aşağıda gösterilmiştir :

I-

Genel İdare Hizmetleri Sınıfı :

.........................................

II-

Teknik Hizmetler Sınıfı :

............................................

III-

Sağlık Hizmetleri ve Yardımcı Sağlık Hizmetleri sınıfı

................................................

IV-

Eğitim ve Öğretim Hizmetleri Sınıfı :

..................................................

V-

Avukatlık Hizmetleri Sınıfı :

........................................

VI-

DİN HİZMETLERİ SINIFI

Din hizmetleri sınıfı özel kanunlarına göre çeşitli derecelerde din eğitimi görmüş olan ve dinî görev yapan devlet memurlarını kapsar.

Bu sınıfa :

a) İlk okul mezunu olanlardan kayyımlar 16 ncı derecenin ilk kademesinden, İmam-hatipler, müezzinler, Kur'an kursu öğretmenleri, vaiz ve müftüler 15 inci derecenin ilk kademesinden ise başlarlar ve bunlardan kayyımlar 11 inci derecenin, imam-hatipler, müezzinler ve Kur'an kursu öğretmenleri 10 uncu derecenin, vaiz ve müftüler 7 nci derecenin son kademesine kadar yükselebilirler.

b) İmam-hatip okulunun l inci devresini bitirmiş olan imam-hatipler 15. derecenin 4 üncü kademesinden işe başlarlar ve 9 uncu derecenin son kademesine kadar yükselebilirler.

c) İmam - hatip okulunun ikinci devresini bitirmiş olan imam hatipler 13 üncü derecenin ilk kademesinden işe başlarlar ve 5 inci derecenin son kademesine kadar yükselebilirler.

d) Dinî eğitim veren yüksek okul veya fakültelerden mezun olanlar 10 uncu derecenin ilk kademesinden işe başlarlar ve l inci derecenin son kademesine kadar yükselebilirler.

VII-

EMNİYET HİZMETLERİ SINIFI

VIII-

YARDIMCI HİZMETLER SINIFI

Davacının dayandığı Anayasa hükümleri :

"Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir."

"Madde 4- Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir.

Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Ânayasadan almıyan bir devlet yetkisi kullanamaz."

"Madde 19- (1488 sayılı Yasa ile değişik) Herkes, vicdan ve dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

Kamu düzenine veya genel ahlâka veya bu amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olmayan ibadetler dinî âyin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse, dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz.

Din eğitim ve öğrenimi, ancak kişilerin kendi isteğine ve küçüklerinde kanunî temsilcilerinin isteğine bağlıdır.

Kimse, Devletin sosyal, iktisadî, siyasî veya hukukî temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya şahsî çıkar veya nüfuz sağlama amaciyle, her ne suretle olursa olsun, dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına çıkan veya başkasını bu yolda kışkırtan gerçek ve tüzel kişiler hakkında, kanunun gösterdiği hükümler uygulanır ve siyasî partiler Anayasa Mahkemesince temelli kapatılır."

"Madde 117- Devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin, genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar eliyle görülür.

Memurların nitelikleri, atanmaları, ödev ve yetkileri, haklan ve yükümleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir."

"Madde 154- Genel idare içinde yer alan Dinayet işleri Başkanlığı, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir."

III-

İLK İNCELEME

Anayasa

Mahkemesi içtüzüğünün 15 inci maddesi uyarınca 26/-11/1970 gününde Lûtfi

Ömerbaş, Celâlettin Kuralmen, Hakkı Ketenoğlu, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Avni

Givda, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Kani

Vrana, Muhittin Gürün, Şevket Müftügil, Ahmet H. Boyacıoğlu'nun katılmaları ile

yapılan ilk inceleme toplantısında : Dâva konusu 31/7/1970 günlü, 1327 sayılı

Kanunun 14/8/1970 günlü, 13579 sayılı Resmî Gazete'de yayımlandığı, dâva

dilekçesinin 3/9/1970 gününde Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliğince kaleme

kavale edildiği : 22/4/1962 günlü, 44 sayılı Yasanın 26 nci maddesine göre

dâvanın bu tarihte açılmış sayılması gerektiği ve süresi içinde olduğu; davacı

Birlik Partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsilcisi bulunduğu; parti

tüzüğünün 24 üncü maddesine göre en yüksek merkez organı olan Genel Yönetim

Kurulunun üye tamsayısının 33 olduğu, bu kurulun 20 üyesinin katılması ile

yapılan 22/8/1970 günlü toplantıda 1327 sayılı Kanunun Anayasaya aykırılığı

nedeniyle iptali için parti adına Anayasa Mahkemesine dâva açmak üzere Genel

Başkan Mustafa Timisi'ye yetki verilmesinin oybirliğiyle karara bağlandığı ve

bunun dâva açılmasına karar verilmesi niteliğinde olduğu, dâvanın genel yönetim

kurulu kararına dayanılarak

Parti Genel Başkanınca açıldığı ve dosyanın eksiği bulunmadığı anlaşılmış olduğundan işin esasının incelenmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.

IV-

ESASIN İNCELENMESİ

Dâvanın esasına ilişkin rapor, dâva dilekçesi, iptali istenilen hükümler Anayasa'ya aykırılık iddiasına dayanaklık eden Anayasa maddeleri, bunlarla ilgili gerekçeler ve başka yasama belgeleri, konu ile ilişkisi bulunan öteki metinler okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

İptal dâvasında konu ikidir. Bunlardan birisi 1327 sayılı Kanunun 9. maddesinin başka deyimle 657 sayılı Kamunun bu hükümle değiştirilen 36 ncı maddesinin din hizmetlerine ilişkin VI sayılı bendinin, ötekisi ise, yine 1327 sayılı Kanunun 93 üncü maddesinin C bendinin Anayasa'ya aykırı bulunduğu iddiasıdır.

İptal dâvası konularından 1327 sayılı Kanunun 93/C maddesi Anayasa Mahkemesinin 1970/49 - 1971/11 sayılı, 28/1/1971 günlü kararı ile iptal edilmiş bulunmaktadır. (4/5/1971 günlü, 13826 sayılı Resmî Gazete). Şu duruma göre bu konuda yeniden karar verilmesine yer olmadığından dâvanın o bölümü üzerinde durulmayacaktır.

Şu halde önce usule ilişkin iddianın yerinde olup olmadığının, sonra da dâva konusu 9 uncu maddenin din hizmetlerine ilişkin VI sayılı bendinin esastan Anayasa'ya aykırı bulunup bulunmadığı yönünün araştırılması ve tartışılması gerekmektedir.

A-

1327 sayılı Kanunun 9 uncu maddesinin din hizmetlerine ilişkin VI sayılı bendi hükmünün şekil yönünden incelenmesi :

Davacı, kimi hükümlerini dâva konusu yaptığı 31/7/1970 günlü, 1327 sayılı Kanunun Cumhuriyet Senatosundaki görüşmeler dolayısiyle şekil yönünden Anayasa'ya aykırı olduğunu ileri sürmektedir.

Söz konusu kanun tasarısına ilişkin dosya, Millet Meclisindeki görüşmeler sonuçlandıktan sonra bu Meclis Başkanlığının 14/7/1970 günlü, 1782 sayılı yazısı ile Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına gönderilmiştir.

Tasarının görüşülerek kabulüne ve bu arada Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı seçimine ilişkin olmak üzere Cumhuriyet Senatosunda yürütülen işlemler aşağıdaki evrelerden geçmiş bulunmaktadır.

Tasarıyı inceleyen Cumhuriyet Senatosu Bütçe ve Plân Komisyonunun hazırladığı 19/7/1970 günlü, 1/1132 - 78 sayılı rapor bastırılarak üyelere dağıtılmış ve Cumhuriyet Senatosunun 23/7/1970 günlü birleşiminde Bütçe ve Plân Komisyonu Başkanının önergesi üzerine tasarının (gündeme alınmasına, öncelikle görüşülmesine) karar verilmiştir.

Tasarının Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunda görüşülmesi, 23/7/1970 - 29/7/1970 tarihleri arasındaki 99. - 104 üncü birleşimlerde tamamlanmış (Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi Cilt : 61, Sayfa : 4 - 436) ve dosyası, Cumhuriyet Senatosu Başkanı İbrahim Şevki Atasagun imzalı ve 29/7/1970 günlü, Kanunlar Müdürlüğü 10661-1/1132 sayılı yazıya ilişik olarak Millet Meclisi Başkanlığına gönderilmiştir. (Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem : 3, Cilt : 8, Sayfa : 930 dan sonraki 200/1 sıra s. basma yazı).

Cumhuriyet

Senatosu Üyesi İbrahim Şevki Atasagun, 18 Haziran 1968 günlü Cumhuriyet

Senatosuna Başkan seçildiğinden (Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi Cilt : 47,

Sayfa : 93) iki yıllık başkanlık süresi 18 Haziran 1970 günün de sona ermiştir.

Bu nedenle Cumhuriyet Senatosunun 18/6/1970 günlü 81 inci birleşiminde başkan

seçimine geçilmiş ve yapılan yedi oylamada gerekli çoğunluk sağlanamadığından

seçim 23/6/1970 gününe bırakılmıştır. (Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi,

Cilt : 59, Sayfa : 364 - 368). 23/6/1970 günlü birleşimde beş oylama daha yapılmış,

fakat hiç bir adaya yeter sayıda oy verilmediğinden seçim yine

sonuçlanamamıştır. (Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi, Cilt : 59, Sayfa : 382

- 384)

Cumhuriyet

Senatosunun 30/6/1970 günlü 85 inci birleşiminde gündemin 4 üncü maddesi olarak

Cumhuriyet Senatosu Danışma Kurulunun (Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı görevinin

yenisi seçilinceye kadar devam, edeceği) ne dair olan 30/6/1970 günlü, 6 sayılı

kararı görüşülerek sonuçta 39 a karşı 48 oyla kabul olunduğu başkanlıkça Genel

Kurula duyurulmuştur. İlân edilen oylama sonucu, (39X48=87) ettiğine göre bu

kararın alındığı sırada Cumhuriyet Senatosunda toplantı yetersayısının

bulunmadığı görülmektedir. Fakat karar, bu açıdan geçerliliği üzerinde söz

edilmeden, uygulamaya konulmuş, bir yandan da başkan seçimi oylamalarına devam

olunmuş ve nihayet 19/11/-1970 günlü birleşimde Tekin Anburun Başkan

Seçilmiştir. (Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi, Cilt : 59, Sayfa : 434 - 442

ve Cilt : 62, Sayfa : 81) Bu tarihe kadar Cumhuriyet Senatosu Başkanlık görevi

Genel Kurulun yukarıda belirtilen ve Anayasa'ya göre gerekli toplanma ve

dolayısiyle karar yetersayısını sağlayamamış olan 30/6/1970 günlü kararına

dayanılarak İbrahim Şevki Atasagun'ca yürütülmüştür. Ancak söz konusu 1327

sayılı Kanuna ilişkin tasarının Cumhuriyet Senatosunda görüşüldüğü

birleşimlerin Başkan vekillerince yönetildiği, İbrahim Şevki Atasagun'un bu

birleşimlere başkanlık etmediği, görüşmeler sonuçlanınca kanun tasarısına

ilişkin dosyanın, Cumhuriyet Senatosu Başkanı sıfatı kullanmak suretiyle İbrahim

Şevki Atasagun imzasını taşıyan bir yazı ile Millet Meclisi Başkanlığına

gönderildiği, Tutanak Dergisinin incelenmesinden anlaşılmaktadır.

Şekle ilişkin aykırılık iddiasının, bu bilgilerin ışığı altında incelenmesi, aşağıdaki sonucu ortaya koymuştur:

Anayasa'nın 84 üncü maddesi, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu Başkanlarının ikişer yıl için seçileceği kuralım koymaktadır.

Anayasa'nın başkanlık süresine ilişkin bu kuralı açık ve kesindir. İki yılı dolduran bir başkanın, sürenin bitimi gününden itibaren başkanlık görev ve yetkileri de sona ermiş olacağından, Anayasa hüktimlerine uygun biçimde yeniden başkan seçilmedikçe, başkanlık görevini sürdürmesi olanaksızdır.

84. madde sadece seçilmiş başkan ve Başkanvekillerinden söz ettiğine göre bu maddeye ve içtüzük hükümlerine uygun biçimde seçilmiş başkan ve başkanvekilleri dışında meclislere kararla başkanvekili veya başkan atanmasına olanak yoktur. Çünkü Anayasa meclislere bu konuda herhangi bir yetki tanımamıştır.

Cumhuriyet Senatosu eski başkam İbrahim Şevki Atasagun, iki yıllık sürenin bittiği 18/6/1970 gününden itibaren başkanlık sıfatını kaybetmiş olduğu ve yeni bir başkan da seçilememiş bulunduğu cihetle bu tarihten yeni başkanın seçildiği tarihe kadar Cumhuriyet Senatosu Başkanlığının boşalmış (münhal) olduğunu kabul etmek zorunludur.

Öte yandan Cumhuriyet Senatosunun 30/6/1970 günlü birleşiminde verdiği, yenisi seçilinceye kadar eski başkan İbrahim Şevki Atasagun'un başkanlık görevinin devam edeceğine ilişkin karar, yukarıdaki açıklamaya göre Anayasa'ya aykırı olarak ve herhangi hukukî bir dayanağı bulunmadan verilmiş olduğundan ve esasen kararın kabulü sırasında toplanma yetersayısının da bulunmadığı anlaşıldığından hukukî değerden yoksundur, ve bu nedenle İbrahim Şevki Atasagun'un başkanlığının devam etmesi sonucunu doğuramaz.

Şu duruma, yani Cumhuriyet Senotosu başkanlığı boş olduğuna göre, Anayasa'nın 84 üncü maddesine ve içtüzük hükümlerine uygun biçimde seçilmiş bulunan başkanvekillerinin, hem Anayasa'dan aldıkları yetkiye, hem içtüzüğün 9 uncu maddesinin, başkanın bulunmadığı hallerde onun yetkisinin başkanvekillerince kullanılacağına ilişkin bulunan hükmüne hem de genel hukuk kurallarına dayanarak başkanlık görevlerini kesintisiz sürdürmeleri gerektiğinde kuşku yoktur.

Özetlemek gerekirse, 18/6/1970 gününden itibaren Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı boşalmıştır. Eski başkan hakkında alınan kararla yaratılan fiili halin bu hukuki sonuca etkisi olmadığından Başkanlık Divanının tümünün, bu yüzden Anayasa'ya aykırı biçimde kurulmuş duruma düştüğü öne sürülemez. Başkanlık Divanındaki herhangibir görevin boş olması halinin, divanin tüm olarak kuruluşunu etkilemesi söz konusu olmıyacağından böyle bir divanca yönetilen birleşimleri ve birleşimlerde verilen kararları olumsuzca etkileyerek onları Anayasa'ya aykırı bir duruma sokacağı sonucuna da varılamaz.

Bu nedenlerle 137.7 sayılı Kanun şekil yönünden Anayasa'ya aykırı değildir.

Fazıl Uluocak, İhsan Ecemiş ve Recai Seçkin bu sonuca değişik gerekçe ile katılmışlardır.

Avni Givda, kimi hükümleri dava konusu edilen 1327 sayılı Kanunun şekil yönünden Anayasa'ya aykırı olduğu ve iptali gerektiği görüşünde bulunmuştur.

B-

1327 sayılı Kanunun 9. maddesinin din hizmetlerini ilişkin VI sayılı bendi hükmünün esas yönünden incelenmesi :

Dava

dilekçesindeki gerekçeler özet olarak şöyledir : "Anayasa'nın 2. maddesi

hükmünce Türkiye Cumhuriyeti lâik bir Devlettir. Lâiklik, klasik anlamıyla din

ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması demektir. Anayasamız'a göre din ve

Devlet işleri birbirinden ayrılmıştır. Din hizmetleri bir kamu hizmeti nitelimi

taşımadığına göre din adamlarının memur sayılması lâik Devlet ilkelerine uymaz.

Kanunun din görevlilerini kapsamına alması Anayasa'nın 117. maddesine

aykırıdır. Dâva konusu hükmün Din Hizmetleri Sınıfını kurması yoliyle Devlet,

din işleriyle uğraşan teokratik bir Devlet hüviyeti almış olacaktır. Bu ise

Atatürk Devrimlerinin, 1961 Devrim Anayasası'nın tam manası ile inkârıdır ve

Anayasa'da kabul edilmiş olan lâiklik ilkesine ve dolayısiyle Anayasa'nın 2.,

4., 19., 117. ve 154. maddelerine aykırıdır."

Dava konusu hükmün Anayasa'ya aykırı olup olmadığı sorununun çözülmesi herşeyden önce lâiklik ilkesinin niteliğinin ve Anayasamız'daki anlamının ne olduğunun araştırılıp saptanmasına bağlıdır.

Görüşmeler

sırasında olayda lâiklik ilkesinin incelenip karara dayanak yapılmasına gerek

bulunmadığı, dâva konusu hükmün yalnız Anayasa'nın 154. maddesiyle

karşılaştırılarak Anayasa'ya aykırılığı durumunun araştırılması ve

tartışılmasının yeteceği fikri ortaya atılmışsa da çoğunlukça dâvada Din

Hizmetleri Sınıfının kurulmasının lâiklik ilkesine aykırı olduğu ileri

sürülerek Anayasa'ya aykırılık iddiası özellikle bu yöne dayandırılmış ve

esasen çözümü kolaylaştırma bakımından sorunun daha çok aydınlığa kavuşması ve

154. madde hükmünün Anayasa'da yer alması nedeninin saptanabilmesi de,

Anayasa'mızda benimsenen lâiklik ilkesinin anlam ve niteliğinin belirtilmesiyle

mümkün bulunmuş olduğundan önce lâiklik ilkesinin Anayasal anlam ve niteliğinin

ve ilkenin benimsenmesi nedenlerinin incelenip tartışılması gerekli ve zorunlu

görülmüştür. Muhittin Gürün bu görüşe katılmamıştır.

Şu halde lâiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası açısından anlamının ve kapsamının ne olduğu saptandıktan sonra dâva konusu hükmün bu ilkeye ve Anayasa'nın öteki kurallarına aykırılığı sorununun tartışılması gerekir.

Her şeyden önce şurasını belirtilmelidir ki, lâiklik ilkesi din ve Devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesinin oluşturduğu koşullar arasındaki ayrılıkların, lâiklik anlayışında da ortaya ayrımlar çıkarması zorunlu bir sonuçtur.

Hukukî yönden, klâsik anlamda lâiklik, din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Ayrılık dinin Devlet işlerine, Devletin de din işlerine karışmaması biçimindedir ki bu anlayışa göre kilise tüm anlamı ile bağımsızdır. Bu durum, Hiristiyan dinine bağlı milletlerde birçok tarihi olguların, gereksinme ve zorunlulukların sonucu olduğu kadar bu sonuçda kilisenin dini bir kuruluş bulunmasının, Hiristiyanlıkta ruhani bir sınıfın, bir din hizmetinin varlığının ve Papanın kutsal nitelikte dinî bir başkan olarak kabul edilmesinin de etkisi çoktur.

İslâmlıkta ise bir ruhban sınıfı bulunmadığı gibi, mabetlerde, görevli kimseler de kutsal nitelikte değillerdir. Şu halde her iki dinin koşulları aynı olmadığı gibi din işleriyle uğraşan kimselerin bağımsızlığı veya özerkliği anlayışının gerek ülkemizde gerekse batı devletlerinde oluşturacağı sonuçlar da birbirinin aynı değildir. Bu konuya ileride değinilecektir.

Yukarıda

açıklanan nedenlerle Hiristiyan ve İslâm dinine bağlı milletlerin kurdukları

devletlerdeki lâiklik anlayışında bir ayrımın var olması zorunlu bulunduğundan,

mabet ve din işleriyle uğraşanların devletten tüm ayrı ve bağımsız oluşunun

lâiklik anlayışında bir ilke gibi benimsenmesi ancak, Hiristiyan dininin kabul

edildiği ülkelerdeki devletler için söz konusu olabilir. Yoksa buna, her dinin

inanç ve gereklerinden doğan ayrılıkları gözönünde bulundurmadan geniş ölçüde genel

bir ilke niteliği vermeğe olanak yoktur. Lâiklik din ve devlet ilişkilerini

düzenleyen bir ilke olduğuna göre dinî anlayış yönünden benzer koşulları

bulunmıyan bir ülkenin, batı hukukundaki anlamı ve biçimiyle lâiklik ilkesini

benimsememesini koşullardaki ayrılığın sonucu gibi görmek gerekir. Kaldı ki

batı ülkelerinde dahi kimi devletlerin lâiklik anlayışı arasında ayırımlar

vardır.

Bu

açıklamadan sonra ülkemizde İslâmlık esasları karşısında lâikliğin gelişmesine

kısaca göz atmakta konunun iyice aydınlığa kavuşması bakımından yarar

görülmektedir: Bilindiği üzere, Osmanlı imparatorluğunda dine bağlı bir Devlet

düzeni kurulmuştu, İslâmlık kuralları, yalnız bireyin manevî hayatını yani

inanç alanını değil aynı zamanda toplum ilişkilerini, Devlet faaliyetlerini ve

hukuku da düzenlemiştir. Fakat zaman ilerledikçe, özellikle Tanzimattan (1839)

beri birçok tarihi olaylar, gereksinmeler ve bunları doğuran toplumsal

gerçeklerin etkisiyle yavaş yavaş, toplum ilişkileri, Devlet faaliyetleri ve

hukuk alanında dinî esaslara dayanmayan kanunlar kabul edilmeye başlanmış;

böylece dinî kuralların toplumsal ilişkilere ve Devlet faaliyetlerine egemen

olması temel görüşünden ayrılmaya başlanmış, ve bu durum giderek kendi

koşullarına uygun bir biçimde gelişmiştir. Kabul etmek gerekir ki, Osmanlı

Devleti gibi dine bağlı bir devlet düzeninde böyle bir gelişmenin ifade ettiği

anlam büyüktür. Bu gelişmede islâmlığın kimi hoşgörürlük kurallarının da payı

vardır. "Zamanın ve hayat koşullarının değişmesiyle dinin eylem hükümleri

de değişir" biçimindeki ilke karşısında, İslâmlığın toplum ilişkilerini,

Devlet faaliyetlerini ve hukuku düzenleyen kuralları yerine, zamanın ve yaşama

koşullarının değişmesiyle dinî esaslara dayanmayan kuralların geçmeğe

başlamasında, dinî anlayış yönünden bir engel bulunmamış olması büyük yardım

sağlamıştır.

Bu açıklamalardan sonra 1961 Anayasasıyla benimsenmiş olan lâiklik ilkesinin anlamının ne olduğu konusunun incelenmesine geçilecektir.

Ülkemizde 1961 Anayasasiyle kabul edilmiş plan lâiklik ilkesi, geçirilen tarihi tecrübelere, devrimlere ulusun dini ve siyasî özelliklerine ve yurdumuz koşullarına uygun bir anlam taşımaktadır. Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan lâiklik ilkesi, Devletin niteliklerinden birini açıklar ve belirler. Buradaki lâiklik ilkesinin kavramım saptamak için Anayasanın konu ile yakın ilgisi bulunan, Özellikle başlangıç bölümünün, 2., 19., 153. ve 154. maddelerinin ışığı altında inceleme yapılması ve Anayasa koyucunun kasttettiği anlamın araştırılıp tartışılması uygun olacaktır,

1-

Anayasa'nın 153. maddesinde, bu Anayasa'nın hiçbir hükmünün Türk toplumunun

çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik

niteliğini koruma amacını günden, madde metninde gösterilmiş devrim

kanunlarının, bu Anayasa'nın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte

bulunan hükümlerinin Anayasa'ya aylan olduğu şekilde anlaşılamıyacağı ve

yorumlanamıyacağı belirlenerek böylece lâik Devlet düzeninin korunması hedef

tutulmuş bulunmaktadır. 1961 Anayasasiyle güdülen ana erek başlangıç bölümünde

(Türk Ulusunun daima yücelmesi) ve 153. maddesinde ise (Türk Ulusunun çağdaş

uygarlık seviyesine erişmesi) biçiminde saptanmıştır. Bu esasların Anayasa'da

yer alması, az önce açıklanan, ana ereğe varılmasını engelleyebilecek veya

zorlaştırabilecek nitelikte hiç bir hak ve özgürlüğün Anayasa'da tanınmamış

olduğunu, Anayasa'da benimsenmiş lâiklik düzenine ilişkin kuralların ancak bu

ana ereği gerçekleştirme doğrultusunda yorumlanabileceğini, bu ana ereğin

Anayasa'da öngörülen bir çok sınırlandırmaları zorunlu kılan bir neden, daha

açıkçası Anayasa'da benimsenmiş bütün temel ilkelere egemen bir düşünce

olduğunu anlatır.

Şu nedenlerledir ki tarihî tecrübelerinden de ders alınarak ülkemizde bu ana amaca aykırı erek güden dinî örgütlerin kurulmasına Anayasa hükümleriyle olanak tanınmamıştır. İkinci Meşrutiyet sıralarında Edirne'de kurulan cemaatı İslâmiye teşkilâtının yurdun yükselmesi amacına engel olma yönünden faaliyetlerde bulunma yolunu tutmuş olduğunu burada belirtmede yarar vardır.

Şu halde Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında yer alan lâiklik ilkesinin anlamı saptanırken dayanılacak ilk esas bu ana erektir.

2-

Anayasa'nın, lâiklik ilkesinin esaslarını saptayan ve düşünce ve inanç hak ve

hürriyetlerini belirleyen 19. maddesinin birinci fıkrasında, ferdin manevî hayatına

ilişkin olan dinî inanç bölümünde sınırsız bir hürriyet tanınmış, üçüncü ye

dördüncü fıkralarla da (Kimsenin ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya,

dinî inanç ve kanaatlarını açıklamaya zorlanamıyacağı ve kimsenin dinî inanç ve

kanaatlarından dolayı kınanamıyacağı ve dinî eğitim ve öğrenimin ancak

kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de kanunî temsilcilerinin isteğine bağlı

bulunduğu) açıklanmıştır. Lâiklik ilkesinin önemli esaslarından olan bu

hükümler din aynını gözetmeksizin herkesi kapsamakta bulunmuş ve böylece din

hürriyeti Anayasa inancası altına alınmıştır.

3-

Ancak toplum hayatına etkili olabilecek ilişkilerde ölçüsüz hak ve sınırsız

hürriyet düşünülemiyeceğinden din hürriyetinden doğan hakların da bireyin

manevî hayatı alanından taşıp toplum alanına ve toplumun huzurunu ve

çıkarlarını tahdit eden eylem ve davranışlara dönüşmesinin, milletin

çıkarlarını ve huzurunu korumakla yükümlü olan Devletçe önlenmesi zorunludur.

Bu nedenle din hürriyetinin bu bölümünün, her toplumsal müessesede olduğu gibi,

sınırlamalara tabi tutulmak zorunluluğu karşısında 19. maddenin ikinci

fıkrasiyle dînin, bireyin manevî hayatının sınırını aşan, toplumsal bir nitelik

alan ibadet, dinî âyin ve törenler kamu düzenine veya genel ahlâka veya bu

amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olmamak şartıyla serbest bırakılmıştır.

19. maddenin beşinci fıkrasında da kimsenin, Devletin sosyal, iktisadî, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırmaya veya siyasî veya şahsî çıkar veya nüfuz sağlama amaciyle her ne suretle olursa olsun, dinî veya din duygularım yahut dince kutsal sayılan şartiyle istismar edemiyeceği, kötüye kullanmıyacağı açıklanmış ve yasak dışına çıkanlar için yaptırımlar konulmuştur.

Gerçekten

tarihimizde görülmüştür ki, Devletin dine bağlı olduğu Osmanlı

imparatorluğunda, din hürriyetinin sınırlanmadığı devirlerde din toplum

hayatının bütün alanlarına, Devletin karar ve haraketlerine daima müdahale

etmiş ve dinin sömürülmesi, kötüye kullanılması dinî taassubun son derecelere ulaşması

yüzünden, medeniyetin ilerleme aşamalarında ortaya çıkan her icad ve yeni buluş

dine aykırı olduğu fetvaları ile karşılaşmış; hatta bu fetvalar düşman

istilasına uğrayan vatanı kurtarma çabalarını engelliyecek derecelere kadar

varan tehlikelere yol açmıştır. Bu yüzden toplumumuzun gelişmesi için en

lüzumlu icadlar bile yıllarca ve hatta bazan yüzyıllarca sonra ülkemize

sokulabilmiş; böylece medeniyetin ilerleyişine ayak uydurulamamış, bunun sonucu

olarak da Devlet, zaafa ve gerilemelere uğrayarak Osmanlı imparatorluğunun son

yıllarında parçalanmalara kadar sürüklenmiştir. Bugün dahi kimi kimselerin dinî

kötüye kullanmakta ve sömürmekte oldukları acı tecrübelerle anlaşmaktadır. Bu

nedenlerle Anayasa Koyucu din hürriyetinde bu biçimde sınırlamaları öngörmek

zorunda kalmıştır.

4-

Anayasa'nın 19. maddesinin beşinci fıkrası, aynı zamanda lâiklik ilkesinin

anlamını tayin eden hükümler de getirmiştir. Bu fıkrada Devletin sosyal,

iktisadî, siyasî veya hukukî temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına

dayandırılamıyacağı hükmü kabul edilmiş bulunmaktadır. Hüküm Anayasa'daki

lâiklik ilkesinin, dinin Devletin işlerine karışlamayacağı anlamında olduğunu

açıkça göstermektedir. Bizde din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılığının

anlamı budur. Anayasa'nın 2. maddesine ilişkin gerekçede yer alan "Türkiye

Cumhuriyeti lâiktir. Dinin Devlet işlerine karışmasını ve hukukun aklî olmayan

(Naklî) kaynakların tesiri altında bulunmasını reddeder. Bunun dinî inkâr

manasına gelmediği, ancak dinin fertlerin vicdanına terk edildiğini ifade

ettiği şüphesizdir) biçimindeki sözler dahi Anayasa Koyucunun bu kasdını

pekiştirmektedir.

Yukarıda

saptanan esaslardan da anlaşıldığı üzere Anayasa Koyucu. Anayasadaki lâiklik

ilkesinin anlamını tayin ederken mabedin ve din işleriyle uğraşan kimselerin

özerk veya bağımsız oldukları biçiminde bir anlam kasdetmiş değildir. Daha önce

de değinildiği üzere, Hiristiyan dininin taşıdığı özelliğe göre din ve devlet

işlerinin birbirine karışmaması esasının, kilisenin bağımsızlığı biçiminde

mânalandırılmasında bir sakınca görülmemiştir. Çünkü Batı devletlerinde dinin

kötüye kullanılması ve sömürülmesi bizdeki şekilde bir sonuç doğurmadığından

din ve devlet işlerinin birbirine karışmaması yönünden kabul edilen, kilisenin

bağımsızlığı durumu devlet düzeni bakımından bir tehlike göstermemektedir. Oysa

İslâmlık bireylerin yalnız vicdanlarına ilişkin olan dinî inanç bölümünü

düzenlemekle kalmamış, aynı zamanda bütün toplum ilişkilerini, devlet

faaliyetlerini ve hukuku da tanzim etmiştir. Bu durumda ülkemizde din

hürriyetinin Anayasa ile çizilen sınırlarının ihlâli dinin sömürülmesi ve

kötüye kullanılması, Devletin lâiklik esasına dayanan düzenine karşı gelinmesi

anlamını taşımakta; Anayasanın temel ereklerini engelleme sonucunu

doğurmaktadır. Böyle bir tutumun ve sınırsız, denetimsiz bir din hürriyeti ve

bağımsız bir dinî örgütlenme anlayışının ülkemiz için pek ağır tehlikelerle

yüklü olduğu uzak ve yayın tarihi tecrübelerle anlaşılmıştır. Bu nedenlerle

Anayasa Koyucu, mabedin ve din işleriyle uğraşan kimselerin özerkliği veya,

bağımsızlığı biçiminde sınırsız ve Devlet denetimi dışında kalan bir din

hürriyeti anlayışının Anayasa'da kabul edilen lâiklik düzeni ve ilkelerine

uygun görmemiştir.

5-

Yukarıki bentte açıklanan nedenlere dayanan zorunluluklar karşısında Anayasamızda

din ve Devlet ilişkileri tayin edilirken din hürriyetinin, bireyin manevî

hayatına ilişkin olanlarının dışındaki bölümleri için birtakım sınırlamalar

getirilmiş ve kurulmuş olan lâik devlet düzenini korumak üzere yaptırımlar

konulmuştur. Bunların sonucu olarak Devlete din hürriyeti üzerinde bir denetim

yetkisi tanınmış bulunmaktadır. Bu yetki, din ayrımı gözetilmeksizin,

bireylerin dinî inançlara tecavüzlerini önleyici tedbirler almak ve

ibadetlerin, dinî âyin ve törenlerin kamu düzenine veya genel ahlâka veya bu

amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olup olmadığını izlemek, dinî sömürmeyi ve

kötüye kullanmaları ve dinî taassubu önlemek gibi biçimlerde kendini

göstermektedir. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında yer alan ve (Türk

Ulusunun daima yücelmesi), (Türk Ulusunun çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi)

deyimlerinde ifadesini bulan anaereğin gerçekleştirilmesi mümkün görülmüştür.

Dinin toplum alanına etkili eylem ve davranışlar bölümünün kamu düzeni ve güvenliği yönünden çoğu ülkelerde denetim altına alınmış bulunduğu da bir gerçektir.

Şu halde Anayasa'daki lâiklik ilkesinin bir özelliği de Devlete din hürriyeti üzerinde denetim yetkisi tanıyan bir nitelik taşımakta olmasıdır.

Özetlemek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında kabul edilen lâiklik ilkesi: Özellikle;

a) Dinin Devlet işlerinde egemen ve etkili olmaması esasını benimseme,

b) Dinin, bireylerin manevî hayatına ilişkin olan dinî inanç bölümüde aralarında ayrım gözetilmeksizin, sınırsız bir hürriyet tanımak suretiyle dinî Anayasa inancası altına alma,

c) Dinin, bireyin manevî hayatını aşarak toplumsal hayatı etkiliyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla, sınırlamalar kabul etme ve dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini yasaklama,

ç) Devlete, kamu düzenini ve haklarının koruyucusu sıfatıyla dinî hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisi tanıma niteliklerinden oluşmuş bir ilkedir.

Anayasamızda yer alan lâiklik ilkesinin anlamının böylece saptanmasından sonra Anayasa'nın 154. maddesi karşısında dâva konusu 9. madde ile din işleri sınıfının kurulmasının Anayasa'ya aykırılığı sorununun incelenmesine sıra gelmiştir :

Bu sorunun çözümlenebilmesi için önce Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasa'da yer almasının lâiklik ilkesine aykırı olduğu yolundaki iddianın incelenmesi uygun olacaktır.

Anayasa'nın 154. maddesi, (Genel idare içinde yer alan Diyanet işleri Başkanlığı, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir) hükmünü koymuştur.

Diyanet işleri Başkanlığı, dinî bir teşkilât değil Anayasa'nın 154. maddesinde saptandığı üzere genel idare içinde yer almış idarî bir teşkilât durumundadır ve bu teşkilâta mensup kişiler de 154. maddede sözü geçen özel kanun ve dolayısiyle 154. madde hükmünce memur niteliğinde sayılmışlardır. Bu durumun bir Anayasa hükmü gereği olması dolayısiyle de, Anayasa'nın 117. maddesine aykırılıktan söz edilemez.

Diyanet

İşleri Başkanlığının Anayasa'da yer almasının ve mensuplarının memur

niteliğinde sayılmasının, yukarıdaki bölümlerde açıklandığı üzere birçok tarihi

nedenlerin, gerçeklerin ve ülke koşullariyle gereksinmelerinin doğurduğu bir

zorunluk sonucu olduğundan kuşku yoktur. Anayasanın 154. maddesinin

gerekçesinde (Dinî inanç ve kanaat hürriyetini, temel hak ve hürriyetler

arasında ilân eden, ibadet ve dinî törenlerin serbestisini teminat altına alan

Anaya'sa'da sosyal bir müessese olarak dinin taşıdığı önembakımından, Dinayet

işleri Başkanlığının bugüne kadar olduğu gibi genel idare içinde yer alması

tabiî ve zarurî görülmüştür. Bu sebeple tasarının ek 2. maddesinde sevkedilen

hüküm, Diyanet İşleri Başkanlığının özel kanunundaki görevleri yerine

getireceği esasını muhafaza etmektedir) denilmektedir.

Gerçekten, Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasa'da yer almasının nedenleri Anayasamızda kabul edilen lâiklik düzen ve esaslarından ve bir Anayasa hükmü olan 154. maddedeki, Diyanet İşleri Başkanlığının özel kanununda gösterilen görevleri yerine getireceği yolundaki ibareden de anlaşılmaktadır. Bunlara göre Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasa'da yer alması şu zorunluk ve nedenlere dayanmaktadır :

Dinin

Devletçe denetiminin yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekli

olarak yetiştirilmesi yoliyle dinî taassubun önlenmesi ve dinin toplum için

manevî bir disiplin olmasının sağlanması ve böylece Türk Milletinin çağdaş

uygarlık seviyesine erişmesi, yücelmesi ona ereğinin gerçekleştirilmesi gibi

nedenlere dayandığı gibi aynı zamanda toplumun çoğunluğunun müslüman bulunduğu

ülkemizde, dinî ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için din işleri görecek

kişiler, mabet ve başka maddî ihtiyaçların sağlanması ve bunların bakımı gibi

konulara yardım etmek nedenlerine de dayanmaktadır. Devletin her içtimaî

müessesede olduğu gibi, içtimaî bir müessese olan toplumun dinî

gereksinmelerine yardım etmesinin Anayasa'da yer alan ve nitelikleri açıklanan

lâiklik esaslarına aykırı bir yanı bulunmadığı gibi Diyanet işleri Bakanlığının

Anayasa'da yer almasının da yukarıda açıklanan nedenlere dayanması karşısında,

lâiklik ilkesine aykırı düştüğü kabul edilemez. Yine bu nedenlerle Devletin bu

alandaki yardımı ve Diyanet îşleri Kuruluşu görevlilerinin memur sayılması

Devletin din işlerini yürüttüğü anlamına gelmeyip ülke koşullarının zorunlu

kıldığı ihtiyaca uygun bir çözüm yolu bulmak erek ve anlamını taşımaktadır.

Şurası

belirtilmelidir ki Anayasa'nın kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan

yasalara göre Diyanet İşleri Başkanlığı örgütünün görevlileri, merkez kuruluşu

görevlileri ile merkez dışındaki görevliler ve bu arada imam, hatip,, müezzin

ve kayyim gibi hizmetlilerdir; Nitekim Diyanet işleri Teşkilât ve Vazifeleri

Hakkındaki 2800 sayılı Kanunda bazı değişiklikler yapılmasına dair 3665 sayılı

Kanuna Ek 23/3/1950 günlü, 5634 sayılı Kanunun (Düstur 3. Tertip-Cilt 31, sayfa

: 1950) 5. maddesinde hayrat hizmetlerinin atama, yer değiştirme ve görevden

çıkarma işlerinin her il ve ilçe müftüsünün başkanlığı altında o yerlerden

seçilecek iki üyenin katılacağı komisyonca görülmesi, 9 maddesinde de hayrat

hizmetlileri kadrolarının her yıl Bütçe Kanununa bağlı ayrı bir çizelgede

gösterileceği kurala bağlandığı, böylece imam, hatip, vaiz gibi görevlilerin

dahi Diyanet İşleri Başkanlığı örgütü içinde yer alan görevliler olduğu

anlaşılmaktadır. Bundan başka 1960 ve 1961 malî yıllarına ilişkin Bütçe

Yasalarına ek-(S) çizelgelerinde, imam, hatip, müezzin ve kayyımların (hayrat

kademesi) başlığı altında ücret kadroları vardır ve bu kimseler 1961

Anayasa'sının yapıldığı ve kabul edildiği sırada, Diyanet işleri Başkanlığı

bütçesinden ücret alan görevlilerdir. (Düstur 3, Tertip - Cilt : 41, sayfa :

816; Düstur 4. Tertip Cilt l, sayfa : 2122, 2157).

Diyanet

işleri Başkanlığının, Anayasa'nın 154. maddesinde yer alan özel kanunun 633 sayılı

Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun olup bundan

önceki Yasalar ise 633 sayılı Kanunun 41 inci maddesiyle kaldırılan yasalardır.

Diyanet işleri Başkanlığının özel kanununda sayılan görevlerin konusunu

oluşturan işler Anayasa hükmiyle benimsenmiş bulunduğundan bunların Anayasa'ya

aykırı düşeceği kabul edilemez. Sözü geçen Özel kanunda, Diyanet işleri

Başkanlığına verilen işler arasında özlük işleri ve köy iman ve hatiplerine

kadar gösterilen bütün görevlilerin inha ve atanmaları usulü ve bunlarda

aranacak nitelikler açıklanmış ve böylece bunların atanmaları, Anayasa'nın 154.

maddesinde açıklandığı üzere Diyanet işleri Başkanlığının özel kanunda

gösterilen bir görevi yerine getirmesi niteliğini kazanmış olduğundan bu

görevlilerin atanmalarının lâiklik ilkesine aykırı düşeceği görüşü de

savunulamaz. Dâva konusu 1327 sayılı Kanunun 9. maddesinin VI sayılı bendinde

din hizmetleri sınıfının yer almasının Anayasa'ya aykırılığı sorununa gelince:

Sözü geçen bentte :

"VI-

DİN HİZMETLERİ SINIFI

Din hizmetleri sınıfı özel kanunlarına göre çeşitli derecelerde din eğitimi görmüş olan ve dinî görev yapan Devlet memurlarını kapsar" denilmektedir. Bu bentte sözü geçen Özel kanun, Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki 633 sayılı Kanundur. Bundan önceki Yasalar da yukarıda değinildiği gibi 633 sayılı Kanunun 41. maddesiyle kaldırılan yasalardır. Söz konusu Kanunda Diyanet işleri Başkanlığının bütün kuruluşları, ve kuruluşların görevleri gösterilmiş ve bunların atanma usul ve koşullan 21. maddesindeki bentlerde belirlenmiş ve bu bentlerin dışında kalan memurların da Başkanlıkça atanacağı açıklanmıştır.

Demek

oluyor ki dâva konusu hükümde din hizmetleri sınıfına dahil olarak gösterilen

memurlar, Anayasa'nın 154. maddesinde sözü geçen özel kanun olan 633 sayılı

Kanunun kuruluş bölümünde açıklanan memurlardır. Bunların ise görev ve

atanmalarının Anayasa'nın getirdiği lâiklik anlayışına aykırı bulunmadığı daha

önce nedenleriyle açıklanmış bulunmaktadır. Bu memurların nitelikleri, inha ve

atanmaları tamamiyle 633 sayılı Kanuna bağlıdır. Dâva konusu hükümde "Din

Hizmetleri Sınıfı" sözlerinin yer almış olması, ülkemizde bağımsız veya

özerk bir din sınıfı, dinî bir örgüt kurulması anlamında olmayıp Devlet

personel reformu yönünden bütün Devlet memurlarının bir tasnife tabi tutularak

tasnife giren memurların öğrenim durumlarına göre hangi dereceden başlayıp

hangi dereceye kadar yükselebileceğini göstermek ereğine dayanmaktadır.

Şu duruma göre dâva konusu hükümle din hizmetleri sınıfının kurulmuş olması Anayasa'daki, nitelikleri açıklanan lâyıklik ilkesine ve binnetice Anayasa'ya aykırı bulunmadığından davanın reddi gerekir.

Avni Givda ve Ahmet Akar bu görüşe Muhittin Gürün gerekçenin bir bölümüne katılmamıştır.

5-

SONUÇ / HÜKÜM

SONUÇ

1- 1327 sayılı Kanunun 9. maddesinin din hizmetlilerine ilişkin VI sayılı bendinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve dâvanın bu konuya yönelen bölümünün reddine Avni Givda ve Ahmet Akar'ın esastan, Muhittin Gürün'ün gerekçenin bir bölümünde karşı oylarıyla ve oyçokluğuyla,

2- Aynı yasanın 93. maddesinin C bendi daha önce Anayasa Mahkemesinin 28/1/1971 günlü, 1970/49-1971/11 sayılı kararı ile iptal edilmiş olmadığından bu konuda yeniden karar verilmesine yer olmadığına oybirliğiyle,

21/10/1971 gününde karar verildi.

Başkan

Muhittin Taylan

Başkanvekili

Avni Givda

Üye

Fazıl Uluocak

Üye

Sait Koçak

Üye

Şahap Arıç

Üye

İhsan Ecemiş

Üye

Recai Seçkin

Üye

Ahmet Akar

Üye

Halit Zarbun

Üye

Ziya Önel

Üye

Kâni Vrana

Üye

Mustafa Karaoğlu

KARŞIOY

YAZISI

l- Kimi hükümlerinin iptali dâva edilen 1327 sayılı Kanunun biçim yönünden Anayasa'ya aykırılığı sorunu :

Bu

karşıoy yazısının ilgili bulunduğu 21/10/1971 günlü, 1970/53-1971/76 sayılı

Anayasa Mahkemesi kararında da belirtildiği üzere dâva konusu iki hükmü

kapsayan 31/7/1970 günlü, 1327 sayılı Kanuna ilişkin tasarı Millet Meclisi

Başkanlığının 14/7/1970 günlü yazısı ile Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına

gönderilmiş Cumhuriyet Senatosu tasan üzerindeki görüşmeleri 29/7/1970 gününde

bitirmiş ve tasarı dosyası Başkanlığın aynı tarihli yazısı ile Millet Meclisi

Başkanlığına geri çevrilmiştir. Yine kararda açıklandığı gibi Cumhuriyet

Senatosu başkanı Atasagun'un başkanlık süresi 18/6/1970 de bitmiş, 30/6/1970

gününde "Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı görevinin yenisi seçilinceye kadar

devam edeceği" ne Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunca karar verilmiş ve Cumhuriyet

Senatosu Başkanlığı görevi Atasagun'ca yeni başkanın seçildiği 19/11/1970

gününe dek yürütülmüştür.

Cumhuriyet Senatosu Başkanı, Anayasa'nın 84. maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre, iki yıl için seçilir. Anayasa'nın kesin olarak belirlediği bu hizmet süresinin yeni başkan seçilinceye dek kendiliğinden devam etmesi düşünülemiyeceği gibi Cumhuriyet Senatosu karariyle uzatılmasına da olanak yoktur. Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun 30/6/1970 günlü kararı hem bu yönden Anayasa'nın 84. maddesine, hem de kararın alındığı sırada toplantı yetersayısı bulunmadığı için 86. maddeye aykırıdır.

Çoğunluk, durumun Anayasa'ya aykırılığını kabul etmekle birlikte Cumhuriyet Senatosu Başkanlığını boş sayarak Başkanlık Divanındaki bir görevin boş olması halinin Divanın tüm olarak kuruluşunu etkileyemiyeceğini, esasen Atasagun'un tasarının görüşüldüğü birleşimlere başkanlık etmediğini ve birleşimleri başkanvekillerinin yönettiğini ileri sürmekte; 1327 sayılı Kanunun şekil yönünden Anayasa'ya aykırı olmadığı sonucuna varmaktadır.

Atasagun'un Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı görevini sürdürmesi Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun Anayasa'ya aykırı da olsa, 30/-6/1970 günlü kararına dayanmakta; Başkan sıfatı ve bu sıfata ilişkin yetkileri o sıralarda Cumhuriyet Senatosunca ve öteki ilgili merci ve makamlarca tanınmış bulunmaktadır. Onun içindir ki Cumhuriyet Senatosu Başkanlığının boş sayılmasına olanak yoktur. Atasagun bu dönemde tüm başkanlık yetkilerini gerektikçe kemaliyle kullanmış; üstelik bir süre Anayasa'nın 100. maddesi uyarınca Cumhurbaşkanına da velilik etmiştir.

25/10/1970 - 6/12/1970 günleri arasında yayımlanan Resmî Gazeteler incelenirse Atasagun'un Cumhurbaşkanı vekili sıfatıyle :

"6772 sayılı Kanuna göre yapılacak ilâve tediye" ye ilişkin 7/1419 sayılı, 22/10/1970 günlü Bakanlar Kurulu kararnamesini, (25/10/1970 günlü 13650 sayılı Resmî Gazete);

Bakanlar Kurulunun 7/1414 sayılı, 17/10/1970 günlü Türk vatandaşlığına kararnamesini, İçişleri Bakanlığına ilişkin 8725 sayılı, Maliye Bakanlığına ilişkin 8731 sayılı, Tarım Bakanlığına ilişkin 8723 sayılı atama kararlarını (28/10/1970 günlü, 13653 sayılı Resmî Gazete);

Ticaret gübrelerine ilişkin 7/1415 sayılı, 17/10/1970 günlü Bakanlar Kurulu kararnamesini (31/11/1970 günlü 13656 sayılı Resmî Gazete);

Bakanlar Kurulunun 7/1403 sayılı, 17/10/1970 günlü "vekâleten atama" ve 7/1410 sayılı, 17/10/1970 günlü "Maden Kanunu kapsamına alma" kararnamelerini (5/11/1970 günlü, 13658 sayılı Resmî Gazete);

Bakanlar Kurulunun "bir yönetmeliğin yürürlüğe konulması" na ilişkin 7/1402 sayılı, 15/9/1970 günlü kararnamesini (7/11/1970 günlü, 13660 sayılı Resmî Gazete);

Başbakanlığa (Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü) ilişkin 8742 sayılı atama kararını (8/11/1970 günlü, 13661 sayılı Resmi Gazete);

İçişleri Bakanlığına ilişkin 8740 sayılı atama kararını ve bir köyün bir belde sınırlan içine alınmasının uygun görüldüğü" ne dair 8741 sayılı kararı (9/11/1970 günlü, 13662 sayılı Resmî Gazete);

Bakanlar Kurulunun "İsviçre ile akdedilmiş kredi anlaşmasının mütemmim cüz'ünü teşkil etmek üzere taraflar arasında teati edilmiş mektupların 31/5/1963 günlü, 244 sayılı Kanunun 3. ve 5. maddeleri uyarınca onaylanmasına dair " olan 7/1412 sayılı, 17/10/1970 günlü kararnamesini (6/12/1970 günlü, 13686 sayılı Resmî Gazete);

İmzalamış olduğu görülecektir. Dâva konusu 1327 sayılı Kanuna ilişkin tasan dosyası da Millet Meclisi Başkanlığına Atasagun'un imzaladığı yazı ile gitmiştir. O sıralarda Cumhurbaşkanına vekillik etmekte bulunsaydı 1327 sayılı Kanunu Anayasa'nın 100. ve 93. maddeleri uyarınca yayınlayacağında da kuşku yoktu.

Özetlemek gerekirse 18/6/1970 ve 19/11/1970 günleri arasındaki dönemde Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı boş değildi; bu makamı, Anayasa'ya aykırı olarak, Atasagun doldurmakta idi.

Cumhuriyet Senatosu Başkanlık Divanı bir bütündür, Başkandan, başkanvekillerinden, Divan kâtiplerinden ve idare amirlerinden oluşur (Cumhuriyet Sanatosu İçtüzüğü madde 3). Divan içinde en önemli görev yerini işgal eden Başkanın durumundaki Anayasa'ya aykırılık elbette ki Divanın tüm kuruluşunu etkiler ve Anayasa'ya aykırı duruma sokar. Başkanın 1327 sayılı Kanuna ilişkin tasarının görüşüldüğü birleşimleri bizzat yönetmemiş olmasının sonucu değiştirmesi düşünülemez. Kaldı ki başkanvekilleri de birleşimlerde görüşmeleri Başkana vekâleten, başka bir deyimle onun hukukî yetkilerini kullanarak yönetirler. Cumhuriyet Senatosu içtüzüğünün 9. maddesinden çıkan anlam da budur.

1327 sayılı Kanuna ilişkin tasarı üzerindeki görüşmeleri kuruluşu Anayasa'ya aykırı olan bir Başkanlık Divanının yönetmiş bulunması bu kanunun iptal nedeni olacak bir şekil eksikliği ile malul sayılmasını gerektirir. Şu duruma göre dâva konusu kanun hükmü şekil yönünden Anayasa'ya aykırıdır; iptal edilmelidir.

1970/53 sayılı dâvada verilen 21/10/1971 günlü, 1971/76 sayılı kararın "şekil yönünden Anayasa'ya aykırılık olmadığına ilişkin bölümüne bu gerekçe ile karşıyım.

II-

657 sayılı Yasanın 1327 sayılı Yasanın 9. maddesiyle değişik 36. maddesinin VI sayılı bendinin Anayasa'ya esas yönünden aykırılık sorunu :

14/7/1965

günlü, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 31/7/1970 günlü, 1327 sayılı

Yasanın 9. maddesiyle değişik 36. maddesinde bu kanuna tabi kurumlarda

çalıştırılan Devlet memurlarının sınıfları belirlenmiştir. Maddenin VI sayılı

bendi "din hizmetleri sınıfı" na ilişkindir. Dava konusu edilen bu

bent hükümlerine göre "din hizmetleri sınıfı" özel kanunlarına göre

çeşitli derecelerde dinî eğitim görmüş olan ve dinî görev yapan Devlet

memurlarını kapsamaktadır. İlkokul mezunu kayyımlar, imamhatipler, müezzinler,

kuran kursu öğretmenleri, vaiz ve müftüler, imam-hatip okulunun birinci

dönemini bitirmiş imam-hatipler; imam-hatip okulunun ikinci dönemini bitirmiş

imam-hatipler; dinî eğitim veren yüksek okul veya fakülteleri bitirmiş

bulunanlar burada a, b, c ve d fıkralarında işe başlama ve son yükselme

dereceleri açıklanarak sıralandırılmışlardır.

Öte yandan Dinayet işleri Başkanlığı kuruluşu ve görevleri hakkındaki 22/6/1965 günlü, 633 sayılı Kanunun 1. maddesinde bu başkanlığın "İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili isleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek" üzere kurulduğu belirlenmektedir. Başkanlığın bir başkam iki başkan yardımcısı vardır. Merkez kuruluşu Din İşleri Yüksek Kurulu, Dinî Hizmetler ve Din Görevlilerini Olgunlaştırma Dairesi, Teftiş Kurulu, Hukuk Müşavirliği, Personel Dairesi, Donatım Müdürlüğünden; iller kuruluşları il ve ilçe müftülüklerinden oluşmuştur. Yasada ayrıca vaizlerin ve "cami görevlileri" nin de sözü edilmektedir. (Madde 2. 17. 18).

"Din hizmetleri" konusunda bir fikir vermek üzere ve özet olarak yasalardan alınan bu bilgilerden sonra şimdi de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın din alanına ilişkin ilkelerine yine kısaca değinilecektir.

İlgili maddelere şöyle bir göz atış bile Anayasa Koyucunun konuya verdiği önemi ve gösterdiği titizliği ortaya koymaya yeterlidir.

Türkiye

Cumhuriyeti lâyik bir devlettir (Madde 2). Bu Anayasa'da yer alan hak ve

hürriyetlerden hiçbirisi...... din ve mezhep ayırımına dayanarak nitelikleri

Aanyasa'da belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak kasdı ile kullanılamaz

(1488 sayılı Yasa ile değişik madde 11). Herkes...... felsefi inanç, din ve

mezhep ayırımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir (Madde 12). Herkes, vicdan

ve dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kamu düzenine veya genel ahlâka

veya bu amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olmayan ibadetler, dinî ayin ve

törenler serbesttir. Kimse ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî

inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse dinî inanç ve kanaatlerinden

dolayı kınanamaz. Din eğitim ve öğrenimi ancak kişilerin kendi isteğine ve

küçüklerinde de kanunî temsilcilerinin isteğine bağlıdır. Kimse, Devletin

sosyal, iktisadi, siyasî veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa, din

kurallarına dayandırma veya siyasî veya şahsi çıkar veya nüfuz sağlama

amaciyle, her ne suretle olursa olsun, dinî veya din duygularını yahut dince

kutsal savılan şevleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına

çıkar veya başkasını bu yolda kışkırtan gerçek ve tüzel kişiler hakkında,

kanunun gösterdiği hükümler uygulanır ve siyasî partiler Anayasa Mahkemesince

temelli kapatılır (Değişik madde 19).

Siyasî

partilerin tüzükleri, programları ve faaliyetleri......lâik Cumhuriyet

ilkelerine... uygun olmak zorundadır. Uymıyan partiler temelli kapatılır (Madde

57). Anayasa'nın hiçbir hükmü...... Türkiye Cumhuriyetinin lâyıklık niteliğini

koruma amacını güden devrim kanunlarının (3/3/1340 günlü, 430 sayılı Tevhidi

Tedrisat Kanunu; 30/11/1341 günlü, 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin

Şeddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve ilgasına dair Kanun;

17/2/1926 günlü, 743 sayılı Türk Konunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme

akdinin evlendirme memurunca yapılacağına dair medenî nikâh esası ve aynı

kanunun 110. Maddesi hükmü; 3/12/1934 günlü, 2596 sayılı Bazı Kisvelerin

Giyilemiyeceğine dir Kanun gibi) Anayasa'ya aykırı olduğu biçiminde anlaşılamaz

ve yorumlanamaz (Madde 153).

"Lâyıklık" belli bir kavramdır ve bu ilkeye ilişkin Anayasa değerlendirme ve biçimlendirmesi yukarıda değinilen Anayasa hükümleriyle açıklığa kavuştuğu için üzerinde ayrıca durulmıyacaktır.

Anayasa'nın

154. maddesiyle, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmek üzere bir

Diyanet İşleri Başkanlığına genel idare içinde yer verilmiş olmasına gelince;

bu hükmü tek başına ele almağa, lâyıklık ilkesini ve dinle ilgili öteki Anayasa

ilkelerini gözönünde bulundurmaksızın bir değerlendirmeye gitmeye olanak

yoktur. Bu konuya girerken önce çoğunluk gerekçesinin bir bölümüne kısaca

değinmek yerinde olacaktır. Burada 154 maddedeki "özel kanun"

deyiminden yola çıkılarak Anayasa Koyucunun, Diyanet İşleri Başkanlığının

kuruluşuna ve işleyişine ilişkin olarak o sırada yürürlükte bulunan yasal düzenlemeleri

ve ilgili uygulamaları benimsemiş olduğu; şimdi yürürlükte bulunan 633 sayılı

Kanunun ise Anayasa'nın 154. maddesinde sözü geçen "özel kanun" u

oluşturduğu ve dâva konusu hükmün bu ö'cl kartımın gereklerine uyduğu ileri

sürülmekte; bu yönden 657 sayılı Yasanın 1327 sayılı Yasanın 9. maddesinin

değiştirdiği -36. maddesinin VI sayılı bendindeki "din hizmetleri

sınıfı" na ilişkin hüküm ile Anayasa arasında bir uygunluk kurulmasına

gidilmek istenmektedir.

Anayasa

Koyucunun, din alanında olduğu gibi, iradesini duraksamaya yer bırakmaksızın

belirlediği ve yönergesini açıkça, kesin olarak verdiği bir konuda artık

Anayasa'nın kabul edildiği sıradaki hüküm ve uygulamalardan yararlanarak yoruma

gidilmesi yoliyle bir sonuca varılmasının yeri ve gereği yoktur. Onun içindir

ki Anayasa Koyucunun, Diyanet işleri Başkanlığının yasal kuruluşunu ve

uygulamalarını "Diyanet İşleri Başkanlığı" deyimini 154. maddede

kullanılmakla benimsediği ve onayladığı yolunda bir görüş hukuk ve mantık

desteğinden daima yoksun kalacaktır. Öte yandan Diyanet İşleri Bakanlığı

kuruluşu ve görevleri hakkındaki 22/6/1965, günlü, 633 sayılı Kanunu, henüz

Anayasaya uygunluk denetiminden bile geçmemişken, 154. maddede sözü edilen

"sözel kanun" olarak tanınmamak ve bu kanun Anayasa'nın bir bölümü

imiş gibi dâva konusu hükmü Anayasa'nın değil de o kanunun ölçeğine vurmak

hukukça savunulabilir bir tutum olamaz. Bugün için yapılacak, 154. maddede

genel idare içinde yer verilen "Diyanet İşleri Başkanlığı" için

Anayasa Koyucunun nasıl bir bünyeyi öngördüğünü yukarıda değinilen hükümlerden

çıkartıp saptamaktır ve hükümler böyle bir saptamanın isabetle yapılmasına

elverecek bir nitelik ve nicelik taşımaktadır.

Anayasa'nın

2., değişik 11.. 12.. değişik 19., 57. ve 153. maddelerinde ver alan din

ajanına ilişkin ilkeler ve ülkenin tarih boyunca geçire geldiği adı ve ağır

tecrübeler Devletin bu ilkelerin aksamadan, saptırılmadan islemesine dikkatle,

titizlikle bekçilik ve koruyuculuk etmesini zorunlu kılar. Bu da ancak gücü,

geniş bir teftiş ve denetleme kuruluşunun varlığı ile sağlanabilir. İşte

Anayasa'nın Diyanet İşleri Başkanlığı olarak öngördüğü böyle bir kuruluştur.

Ancak bu koşul altında Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içinde yeri

olabilir ve ancak teftiş ve .denetleme hizmeti gerçek bir kamu hizmeti niteliğini

taşıdığı için Anayasa'nın 117. maddesi uyarınca bu hizmetin gerektirdiği aslî

ve sürekli görevler, memurlar eliyle görülebilir. Din alanında teftiş ve

denetleme dışında kalan hizmetlerin, bu arada kayyımların, imam-hatiplerin,

müezzinlerin, kur'an kursu öğretmenlerinin, vaiz ve müftülerin gördükleri

işlerin kamu hizmeti sayılması ve Devlet memurları eliyle yürütülmesi esasım

"lâyık Devlet" ilkesi ile bağdaştırma olanağı yoktur ve Devlet

memurları arasında bir "din hizmetleri" sınıfını oluşturan dâva konusu

kanun hükmünün bu yönüyle Anayasa'nın 117. maddesine aykırılığı ortadadır.

Öte

yandan Anayasa'nın değişik 61. maddesi uyarınca herkes kamu giderlerini

karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Bu hüküm aynı

zamanda yurttaşlardan malî güçlerine göre toplanan vergilerin ancak kamu

giderlerine tahsis edilmesi kuralını da getirmiş olmaktadır. Devlet memurları

arasında bir "din hizmetleri" sınıfı oluşturmak, bunların Devlet

bütçesinden alabilecekleri en aşağı ve en yukarı avlık derecelerini saptamak

kamu hizmeti sayılamayacağı yukarıda belirlenen bir işin giderlerini Devletin

üzerine alması, başka deyimle vergilerden elde edilen paraların bir bölümünün

bu işe tahsis edilmesinin öngörülmesi ve onaylanması olur ki bu da dâva konusu

hükmü Anayasa'nın 61. maddesi ile de çelişkiye düşürür.

Türkiye

Cumhuriyetinde çeşitli din ve mezhepte yurttaşlar yaşar. Bunların verdikleri

vergilerden yalnız "İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile

ilgili işlerin yürütülmesi, din konusunda toplumun aydınlatılması ve ibadet

yerlerinin yönetilmesi" giderleri Devletçe karşılanırken bu tanımlama

dışında kalanların benzeri işleri ve gereksinmeleri giderlerini kendilerinin

yüklenme durumunda bulunmaları kanun önünde eşitlikte din ve mezhep ayrımı gözetilmesi

ve bir bölüm yurttaşlara imtiyaz tanınması anlamına gelir ve bu yurttaşların

çoğunlukta olmaları böyle bir tutumu haklı göstermez. Demek ki dâva konusu

hüküm, böyle bir sonuca yol açtığı için, Anayasa'nın 12. maddesine de

aykırıdır.

Çoğunluğun

gerekçesinde Devletin yaptığının bir yardım olduğu ve bunun Devletin din

işlerini yürüttüğü anlamına gelmeyeceği ileri sürülmüştür. Böyle bir görüş 633

sayılı Kanun hükümlerine ve çoğunluk gerekçesinde bu kanun için benimsenen

nitelik ve kapsama düpedüz ters düşer. Çoğunluk yukarıda da değinildiği üzere

633 sayılı Kanunu, Anayasa'nın 154. maddesinde Diyanet İşleri Başkanlığı için

öngörülen "Özel kanun" olarak tanımlamaktadır. Kanunun yine yukarıya

aktarılan 1. maddesi hükmüne göre Diyanet İşleri Başkanlığı "İslâm dininin

inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda

toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere" kurulmuştur. Genel

idare içinde yer alan bir örgütün yasal görevleri bunlar olunca Devletin din

işlerini yürütmediğini ileri sürmeğe ve savunmağa hukuk yönünden destek ve

olanak bulunamaz. Din işlerini yürüten bir Devlet ise, yeryüzünün neresinde

olursa olsun, "lâyık devlet" ilke ve kavramının tüm dışında kalır.

Özetlemek gerekirse:14/7/1965 günlü, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 31/7/1970 günlü, 1327 sayılı Yasanın 9. maddesiyle değişik 36. maddesinin "din hizmetleri" sınıfına ilişkin VI sayılı bendi hükmü

Anayasa'nın lâyıklık ilkesine, ayrıca 12., 61. ve 117. maddelerine aykırıdır. Hükmün iptali gerekir.

1970/53 sayılı dâvada verilen 21/10/1971 günlü, 1971/76 sayılı kararın sözü geçen hükmün Anayasa'ya aykırı olmadığına ve bu konuya yönelen dâvanın reddine ilişkin bölümüne yukarıda açıklanan nedenlerle karşıyım.

Üye

Muhittin Gürün

Üye

Şevket Müftügil

Üye

Ahmet

H. Boyacıoğlu

Yukarıki karşıoy yazısının II sayılı bölümüne katılıyorum.

Avni Givda

KARŞIOY

YAZISI

Bilindiği gibi (Lâyıklık), batılı bir müessesedir ve Batının hukuk, siyaset ve idare sisteminde kendine özgü bir kavramı ve anlamı vardır.

Anayasa'mız bu müesseseyi, Cumhuriyetimizin temel nitelikleri arasında göstermekle beraber (Madde- 2) ayrıca tanımlanması yapmamıştır. Buna karşılık bir çok maddelerinde (Madde- 11 "1488 sayılı Kanunla değişik metin". Madde- 12, Madde- 19, Madde- 57, Madde- 153) bu konuya değinilmiş ve (din) müessesesinin hukuk, siyaset, idare, ekonomi ve sosyal düzen içindeki yerini tayin ve tespit etmiştir.

Bu durumda herhangi bir sorunun (Lâyıklık) ilkesi açısından Anayasa'mıza uygun olup olmadığının çözümü gerektiğinde, Batıdaki lâyıklık anlayışına ve batı memleketlerinde bu müessesenin geçmişteki veya bugünkü uygulama durumuna başvurma yerine Anayasamızın kendi ilkelerine eğilmek zorunluluğu vardır.

Bu bakımdan Diyanet İşleri personelinin statüsünü belirleyen söz konusu hükmün Anayasa'ya uygun olup olmadığı incelenirken, yukarıdaki kararın bir bölümünde yapıldığı gibi, genel olarak (Lâyıklık) ilkesine uygunluğunun isbat edilmesi gayreti içine girmeye gerek olmadığı gibi böyle bir usule başvurmak doğru da değildir. Zira (Lâyıklık) gibi (Hiristiyan) dini içinde, onun gerek ve geleneklerinden doğmuş bir sistemi, (İslâm) dininin ilkeleriyle açıklamaya imkân yoktur.

Kararda belirtilen tarihî zaruretler sonucu olarak Devletimiz, Batının bu ilkesini kendi siyaset ve hukuk sistemi içine almakta zorunluk görmüş ve Anayasa'mızda belirtilen hüviyeti ile bunu Cumhuriyetimizin temel nitelileri arasına katmıştır. Bu dosyanın konusu, kararda yapıldığı gibi bu ilkenin Anayasa'ya giriş nedenlerinin açıklanması veya savunulması değildir. - Belli bir kanun hükmünün Arrayasa'da var olan belli ilke ve kurallara uygun olup olmadığının saptanmasından ibarettir.

Anayasa'mızda konuya özgü açık hüküm taşıyan bir madde vardır : 154. madde.

Bu madde hükmü o denli açıktır ki, yukarıda numaraları gösterilen öteki Anayasa maddelerinin de yardımı ile, sorunu çözmeye fazlası ile yeterlidir. Zira sözü geçen 154. madde, genel idare içinde yer alan Diyanet işleri Başkanlığının özel kanununda gösterilen görevleri yerine getireceğini bir Anayasa ilkesi olarak kabul etmiş bulunmaktadır. Şüphesiz bu görüş, söz konusu özel kanunun Anayasa'nın bir parçası haline gelmiş olduğu niteliğinde yorumlanamaz.

Ancak Anayasa'nın kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan Diyanet işleri Teşkilât ve Vazifeleri hakkındaki Kanunla Bu Başkanlığa verilmiş olan görevler ve bu görevlerin yerine getirilmemesi için meydana getirilmiş bulunan kuruluş ve kadroların Anayasa Koyucu tarafından bilindiği göz önüne alınacak olursa sözü geçen 154. madde ile bu görevlerle kuruluşa gönderme yapılmış olduğunu söylemek de yanlış sayılamaz.

Buna göre Anayasa'nın kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan ve Anayasa'nın 154. maddesiyle saklı tutulmuş olan Diyanet işleri Teşkilât ve Vazifelerine ilişkin Kanun hükümlerinin Anayasa'ya aykırılığını öne sürmek mümkün olmadığı gibi bu konuda ve Diyanet İşleri Teşkilâtında sonradan yapılan değişiklik ve ilâveler de, önceki kanunun genel niteliğine ve Anayasa'nın (Lâyıklık) ilkesine ilişkin öteki hükümlerine uygun olduğu ölçüde Anayasa'ya aykırı sayılamazlar.

Bu nedenle iptali istenen 1327 sayılı Kanunun 9. maddesinin din hizmetlerine ilişkin VI sayılı bendinin Anayasa'ya uygun olup olmadığının çözümü için, yukarıki kararın bir bölümünde yapıldığı gibi, (Lâyıklık) kavramına; batıdaki anlam ve uygulaması, İslâm hukuku ve yurt ihtiyaçları da gözönüne alınarak şartlarımıza uygun bir mana vermeye çalışılması ve bu manaya dayanılarak çıkartılan sonuçtan faydalanılması doğru değildir.

Yapılacak iş, iptali istenen hükmün; Anayasa'nın konuya özgü olan 154. maddesinin, hem sözüne, hem de gerekçesinde kısmen belirtilmiş olan özüne ve amacına uygun biçimde yapılan yorumu sonucunda saptanan, anlamına ve bu arada Anayasa'nın (Lâyıklık) kavramına vermiş olduğu manayı belirten belli ilkelerine aykırı olup olmadığının çözümlenmesinden ibarettir.

Bu nedenlerle kararın, söz konusu hükmün Anayasa'ya aykırı olmadığından iptali gerekmediği sonucuna katılmakla beraber bu sonuca varmak için gerekçede yapılan açıklamaların yukarıda belirtilen doğrultudaki bölümüne karşıyım.

Ahmet Akar Üye Muhittin Gürün

Anayasa Mahkemesi, E. 1970/53, K. 1971/76, 21 Ekim 1971 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. Metinler
  4. I-
  5. Iı-
  6. Iıı-
  7. Iv-
  8. V-
  9. Vı-
  10. Din Hizmetleri Sınıfı
  11. Vıı-
  12. Emniyet Hizmetleri Sınıfı
  13. Vııı-
  14. Yardımcı Hizmetler Sınıfı
  15. Iıı-
  16. İlk İnceleme
  17. Iv-
  18. Esasın İncelenmesi
  19. A-
  20. B-
  21. "Vı-
  22. Din Hizmetleri Sınıfı
  23. Karşıoy
  24. Yazısı
  25. Iı-
  26. H. Boyacıoğlu
  27. Karşıoy
  28. Yazısı
  29. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Esas No
1970/53
Karar No
1971/76
Tarih
21 Ekim 1971

İlgili Kararlar

  • AYM Norm Denetimi E.1971/47 K.1971/75
  • AYM Norm Denetimi E.1971/50 K.1971/77
  • AYM Norm Denetimi E.1971/51 K.1971/78
  • AYM Norm Denetimi E.1971/53 K.1971/79
  • AYM Norm Denetimi E.1971/49 K.1971/81
  • AYM Norm Denetimi E.1971/40 K.1971/82

Tüm Arşiv

AYM Norm Denetimi KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.