KÜNYE
- Mercii
- Anayasa Mahkemesi
- Karar tarihi
- 10 Haziran 1971
- Esas Sayısı
- 1971/22
- Karar Sayısı
- 1971/54
- Karar Günü
- 10/6/1971
Karar Metni
2.314 kelime·12 dk okuma·8 bölüm
Resmi Gazete tarih/sayı:25.1.1972/14083
İşlemde bulunan : Şuhut Sulh Hukuk Mahkemesi.
İstemin konusu : 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 1238 sayılı Kanunla değişik geçici 17. maddesinin dördüncü fıkrasının bu fıkradaki (yukarıdaki fıkralar uyarınca vekâlet görevini yapma hakkı, o yer avukat veya dâva vekilleri sayışınım üçü bulması halinde kendiliğinden sona erer) hükmü yönünden, Anayasanın 8., 10., 11. ve 40. maddelerine aykırı bulunduğu yolunda davacı vekilince ileri sürülen iddia mahkemece ciddî görülmüş ve Anayasanın 151. maddesine dayanılarak Anayasa Mahkemesine başvurulmuştur.
I-
Olay :
Şuhut Sulh Hukuk Mahkemesinin 1970/130 esas sayılı dâvasında dâ-acı, bir dâva takîpçisince temsil edilmekte iken Afyon Barosu Başkanlığından Şuhut Adalet Dairesinde üç avukatın çalışmaya başladığı bildirilmesi üzerine, 1136 sayılı Kanunun 1238 sayılı Kanunla değişik geçici 17. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca, vekâlet görevini yapma hakkı kendiliğinden sona eren davacı vekili, bu hükmün Anayasaya aykırılığını ileri sürmüş; mahkemece iddianın ciddi olduğu kanısına varılarak Anayasanın 151. maddesi gereğince Anayasa Mahkemesine başvurulmasına ve dâvanın geri bırakılmasına 3/3/1971 günlü duruşmada karar verilmiştir.
III-
Metinler :
A-
1238 sayılı Kanunla değişik 1136 sayılı Avukatlık Kanununun itiraz konusu hükmünü de kapsayan geçici 17. maddesi şöyledir :
"Yargı mercileri, Cumhuriyet savcılıkları, icra memurlukları nezdinde başkâtiplik, zabıt kâtipliği, zabıt kâtibi muavinliği yahut icra memurluğu veya yardımcılığı görevlerinden birini en az on yıl süre ile yapmış olan kimseler, bu kanunun üçüncü maddesi uyarınca avukatlık mesleğine kabul için aranılan tahsil, staj ve sınav dışındaki şartları haiz olurlar ve 5 inci maddede yazılı engeller kendilerinde bulunmazsa, en az üç avukat veya dâvavekili olmayan bir yerde, o yerin bağlı olduğu baroca tutulan listeye yazılmak şartile, münhasıran o yerin hukuk mahkemeleri ve icra ve iflas dairelerinde dâva ve iş takip edebilirler.
Bu kimseler, münhasıran vekâlet görevini yapabilecekleri yerde, listeye yazılma tarihinden itibaren üç ay içinde bir büro açmak zorundadırlar. Bu zorunluğa uymayanların adları listeden silinir.
Bu
kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanununun 61. maddesinin son fıkrası gereğince vekâlet görevini yapanlar,
geçmiş adalet hizmetine ait şarta bakılmaksızın, birinci fıkrada yazılı diğer
şartlara sahip oldukları takdirde, o yerin bağlı bulunduğu baroca tutulan
listeye yazılmak suretiyle, münhasıran o yerdeki hukuk mahkemeleri ve icra ve
iflâs dairelerinde vekâlet görevini yapmağa devam ederler. Ancak, listeden herhangi
bir suretle adları silinenler, birinci fıkrada yazılı şartların tamamına sahip
olmadıkça bir daha listeye yazılamazlar. Bu kimseler, bu maddenin yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren üç ay içinde listeye yazılmak için başvurmak ve
yazılma tarihinden itibaren üç ay içinde bir büro açmak zorundadırlar. Aksi
halde listeye yazılmazlar; listeye yazılmışlarsa adları listeden silinir.
Yukarıdaki
fıkralar uyarınca vekâlet görevini yapma hakkı o yer avukat veya dâvavekilleri
sayısının üçü bulması halinde kendiliğinden sona erer. Sona erme tarihinden
itibaren üç ay içinde, ilgili şahsın aynı baro bölgesi içinde üç avukat veya
dâvavekili bulunmayan başka bir yere naklederek büro açması halinde, listedeki
kaydı nakledilen yer işaret edilmek suretiyle devam eder. İlgili üç aylık süre
içinde başka bir baroya başvurduğu takdirde, dosyası getirilmek suretiyle
başvurduğu baronun listesine kaydı yapılıp ayrıldığı baronun listesinden de adı
silinerek vekâlet görevine devam eder. Üç aylık süre içinde aynı baro bölgesindeki
başka bir yere nakil yapılarak büro açılmaması veya bu süre dolmadan başka bir
baroya nakil için başvurulmaması halinde ilgilinin adı listeden silinir.
Geçici 13. maddenin listeye yazılma için yapılacak başvurma ile ilgili ikinci fıkrası hükmü bu kimseler hakkında da kıyasen uygulanır.
Listeyle ilgili olup, geçici 13. maddenin son fıkrasında gösterilen hususlar ve bu maddeye göre vekâlet görevini ifa edeceklere verilecek yetki belgesinin neleri ihtiva eyleyeceği 182. maddede yazılı yönetmelikte gösterilir.
Bu kanunun ikinci, dördüncü, beşinci, yedinci, sekizinci, dokuzuncu, onbirinci ve onikinci kısmı ile 49, 57, 58, 59, 60, 61, 62 ve 65. maddeleri dışında kalan hükümleri bu maddenin kapsamına giren kimseler hakkında da kıyasen uygulanır.
Baro giriş ve yıllık kesenekleri bu maddenin kapsamına giren kimselerden alınmaz.
Bu maddenin üçüncü fıkrası 7 Temmuz 1977 tarihinde yürürlükten kalkar."
B-
Anayasa hükümleri :
Anayasaya aykırılık iddiasına ve iddianın ciddiliği görüşüne dayanak olarak gösterilen Anayasa maddeleri şunlardır ::
"Madde 8- Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz. Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve kişileri bağlıyan temel hukuk kurallarıdır."
"Madde 10- Herkes, kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.
Devlet, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, fert huzuru, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşamıyacak surette sınırlayan siyasî iktisadi ve sosyal bütün engelleri kaldırır; insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlar."
"Madde 11- Temel hak ve hürriyetler, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak kanunla sınırlanabilir.
Kanun, kamu yararı, genel ahlâk, kamu düzeni, sosyal adalet ve millî güvenlik gibi sebeplerle de olsa bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz."
"Madde 40-.Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.
Kanun, bu hürriyetleri, ancak kamu yararı amacıyla sınırlayabilir.
Devlet, özel teşebbüslerin millî iktisadın gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürütmesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlıyacak tedbirleri alır."
IV-
İlk inceleme :
Anayasa Mahkemesi içtüzüğünün 15. maddesi uyarınca 13/4/1971 gününde Hakkı Ketenoğlu, Avni Givda, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Muhittin Tavlan, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Kani Vrana, Muhittin Gürün, Lütfi Ömerbaş, Şevket Müftügil ve Ahmet H. Boyacıoğlu'nun katılmalariyle yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından esasın incelenmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.
V-
Esasın incelenmesi :
Dâvanın esası hakkında hazırlanan rapor, dosyada bulunan bütün kâğıtlar ve konu ile ilgili öteki metinler okundu; gereği görüşülüp düşünüldü :
l-
Dâva mahkemesinin iptalini istediği hüküm 1238 sayılı Kanunla değişik 1136
sayılı Avukatlık Kanununun geçici 17. maddesinin dördüncü fıkrasında bulunan
"Yukarıdaki fıkralar uyarınca vekâlet görevini yapma hakkı, o yer avukat
veya dâva vekilleri sayısının üçü bulması halinde kendiliğinden sona erer"
cümlesidir. Bu hükmün Anayasanın 10., 11. ve 40. maddelerinde sözü edilen temel
hakları çiğnediği ve bu nedenle iptali gerektiği ileri sürülmüştür. Gerçekten
çalışma ve sözleşme özgürlüğü kişinin temel haklarındandır. Ancak bu hak da,
öteki temel haklar gibi, kanunla sınırlanabilir. Temel hak ve özgürlüklerin
sınırlama nedenleri 11. maddede gösterilmiştir. Özellikle çalışma ve sözleşme
özgürlüğü bakımından sınırlama nedenleri 40. maddede dahi açıklanmıştır. Bu
Özgürlük Anayasanın 11. maddesinde yazılı nedenlerle; Özellikle kamu yararı
amacı ile sınırlandırılabilir. İtiraz konusu hüküm, vekâlet görevini alan ve
böylece müekkili ile sözleşme yapan kimsenin, o yerde avukat veya dâvavekili
sayısının üçü bulması halinde, vekâlet görevini yapmaması ve sözleşmenin sona
ermesi sonucunu doğurmaktadır. Çalışma ve sözleşme yapma özgürlüğünün
gösterilen şekilde kısıtlanması nedenlerini anlamak için, madde hükmünü
herşeyden önce tarihsel açıdan incelemek gerekir.
İmparatorluk
döneminde kişilerin mahkemelerdeki işlerini izlemek ve onların hak ve
çıkarlarını savunmak üzere herkes serbestçe sözleşme yapabiliyordu. Ancak
"arzuhalci taifesi" adı ile anılan meslek topluluğunun bir disiplin
altına sokulması gereği duyulmuş ve 1760 tarihlerinde "Rüus" denilen
Patişah iradesiyle İstanbul'da izinsiz dükkân açılmaması, kahveci dükkanlarında
ve medrese ve cami avlularında oturup mevzuata aykırı dilekçeler yazılmaması
belirtilmiş, aksine davrananların cezalandırılacağı bildirilmiş. Tanzimat
döneminde kanunların Avrupa örneğine göre düzeltilmesi ve düzenlenmesi ele
alınmış ve bu arada çıkarılan bir çok tüzüklerle vekâlet müessesesi hakkında
hükümler konulmuştur. 1873 tarihinden başlayarak bir sınavdan geçmek yoliyle
mahkemelerde vekâlet yapacak kimselere dâvavekili adı verilmiş ve rastgele
kimselerin bu meslek işlerini yapmaları önlenmişti. Ancak bu durum sadece
İstanbul için uygulanabildiğince geçerli olmuş, taşrada herkesin mahkemedeki
işleri için herhangi birini vekil olarak gönderme olanağı sürüp gitmiştir.
Bununla birlikte mesleğin disiplin altına alınması çalışmaları durmamış,
İstanbul'da şer'iye mahkemelerinde dahi vekâlet edecek kimseler hakkında özel hükümler
getirilmiştir. ilk kez 1924 tarihinde Muhamat Kanunu, baro kurulan yerlerde
dâva-vekilliğini ruhsat almağa bağlı tutmuş ve fakat baro olmayan yerlerde
herkesin dilediğini vekil tayin edebilme olanağı korunmuştur. 1926 da yapılan
değişiklikle "muhami" adı yerine "avukat" deyimi alınmış ve
ancak hukuk mektebi mezunları ile mülkiye mektebinden mezun olanlardan eksik
derslerin sınavını verenler belirli bir staj döneminden sonra ruhsat almak
şartiyle, mesleki çalışma yetkisine sahip olabilmişlerdi. Ancak hukuk öğrenimi
gören avukatların yeterli sayıda bulunmaması, yurt ihtiyaçlarını etkilediğinden
18/6/1927 günlü Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 61. maddesi uyarınca baro
kurulmamış olan ve üç dâvavekili bulunmayan yerlerde yurttaşların hukuk
mahkemelerinde diledikleri kişileri vekil edebilme konusundaki serbestlikleri
sürüp gitmiş, 1938 de çıkarılan avukatlık kanunuda aynı nedenlerle bu
serbestliği önleyici hükümler getirmemiştir.
Görülüyor
ki ülkemizde vekâlet işleri yüzyıllar boyunca arzuhalcilik adı altında Devlet
denetiminden uzak olarak yapılagelmiş, özellikle Tanzimattan sonra bu işlerin
görülmesi bazı koşullara bağlı tutulmak istenmiş ise de, bu düzenlemeler
Meşrutiyet dönemlerinde nizami mahkemeler için uygulama alam bulabilmiş,
Cumhuriyet döneminde dahi mesleki öğrenim görmüş avukatların bulunmadığı
yerlerde böyle bir öğrenim yeteneğinden yoksun kişilerin vekâlet yapabilme
olanakları sürüp gitmiştir. Ancak çağdaş uygarlık düzeyinde hızlı adımlarla
yürüyen ülkemizin hukuk öğrenimi yapan avukatlara ihtiyacı karşılanır bir
duruma gelmesi karşısında, Kanun Koyucunun, arzuhalcilik yapan kişileri
tasfiyeyi amaç tutan çalışmalar yapmasını doğal görmek gerektir. Üstelik bu
çalışmalar kamu düzeni bakımından zorunlu bir nitelik de kazanmıştır. Kamu
düzeninin söz konusu olduğu kesimlerde, bu düzenleme belirli kişilerin veya
toplulukların değil, öncelikle toplumun bütününün yararı açısından ele
alınmalıdır. Kanun Koyucu bu düşünceden hareket ederek mahkemelerde işleri olan
yurttaşların yararları neyi gerektiriyorsa ona göre hükümler getirmek
zorunluğundadır, yargı görevini yerine getiren organlardan hak isteme yolunun
pürüzsüz işlemesi ve böylece Kalkın adalete olan güven ve inancı, kamu yararı
ilkesinin yasa yapımı ve uygulanmasına dayanak tutulması ile sağlanabilir.
Uzmanlık ve bilgi isteyen konularda işlerin yetenekli eller aracılığı ile
görülmesi kamu yararının ereğidir. Böyle olunca; hukuk alanında ve özellikle
yargı yerlerinde hak arama işlerinde, yeterince öğrenim yapmamış ve yeteneği
saptanmamış kimselerin zamanla tasfiyesi yoluna gitmek ve bu işleri kamu yararı
açısından düzenlemek gereklidir. Kanun Koyucu, 1136 sayılı Avukatlık Kanununun
1238 sayılı Kanunla değişik geçici 17. maddesini bu amaçla getirmiştir, iptali
istenen hüküm, Anayasanın 10. ve 11. maddelerine aykırılığı şöyle dursun,
tersine, bu maddelerin koyduğu temel ilkelere açıklanan nedenlerle uygundur.
2-
Dâva mahkemesinin Anayasaya aykırılığı ciddi bulunduğuna ilişkin kararında;
geçici 17. maddenin dördüncü fıkrasındaki itiraz konusu hükmün kazanılmış
haklan bozduğuna da değinilmiştir. Her şeyden önce şunu belirtmek gerektir ki,
bugün kazanılmış hak sorunu, kamu hukuku alanında, eski önemini kaybetmiştir.
Artık kazanılmış hak sorununu Anayasanın 11. maddesinde yazılı temel haklan
sınırlandırma nedenleriyle bir arda tartışmak ve bu hakkın dokunulmaz ve
ilişilmez, olduğu yolundaki düşünceyi kamu hukuku alanında bir hayli yumşatmak
olanakları vardır. Bu ilkeden hareket edilince; incelemede doğru sonuca
varabilmek için, vekâlet veren kişilerle alan kişiler bakımından itiraz konusu
hükmü ayrı ayrı açılardan değerlendirmek gerekecektir. Gerçekten vekâlet veren
kişilerin, bu görevi üzerine alan kişilerden beklediği işler vardır. Bu işlerin
kanun hükümleri çerçevesinde yerine getirilmemesi, süresinde yetkili mercilere
gerekli başvurmaların yapılmaması dâva veya uyuşmazlığın konusunda yeterince
savunmada bulunulmaması birçok hakların, hatta kazanılmış hakların kaybına yol
açabilir.
Vekâlet
alan kişilerin bu işleri gerçekten izleyebilecek ve. kanun, tüzük ve
yönetmeliklere uygun bir sonuca vardırabilecek yetenekte bulunması yurttaşın
Devletten gerçekleştirilmesini beklediği bir haktır. Bu hakkın kapsamının
yeterince düzenlenmesi, Anayasaya uygun bir biçimde gerçekleştirilmesi Devletin
başta gelen ödevler indendir. Bu ödevin yerine getirilmesi Anayasanın 10.
maddesi gereğidir. Kanun Koyucu kendisine bu konuda düşen düzenleme görevini,
belirli bir alanda çalışanların özel hukuk ilişkilerine dayanan hakları
yönünden değil, kamu yararını gözeterek ele almalı ve yerine getirmelidir.
Kaldı ki bir kimsenin özel hukuk alanında, başka bir kişi ile sözleşme yapması,
ancak bu kişiler arasında hak ve borçlar doğurur. Sözleşmenin bir tarafı
yararına doğan bir hak bütün kamuya karşı ileri sürülebilen kazanılmış
haklardan sayılamaz. Kişilerin birbirlerine karşı ileri sürebilecekleri
hakların kamu kuruluşlarını da bağlayabileceklerini düşünmek kamu hukuku
kuralları ile bağdaşamaz. Avukatlık Kanununun geçici 17. maddesinin getirdiği
düzenlemenin temelinde kamu yararı düşüncesi bulunduğu için bu düzenlemenin
Anayasanın 10. maddesine uygun olduğu sonucuna varmak gerektir.
3-
Öte yandan dâva takip işleriyle uğraşan kişilerin esasen kazanılmış haklarının
var olup olmadığı ve bunun kamu hukuku açısından ileri sürülmesi olanağının bulunup
bulunmadığı üzerinde de durulmalıdır. Gerçekten Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanununun, eski 61. maddesinde, belirli nitelik ve nicelikte meslek adamı
bulunmayan yerlerde, herkesin dilediği kimseyi vekil yapabileceğine
değinilmiştir. Ancak bu yerde kanunun öngördüğü nitelik ve nicelikte kimselerin
çalışmaya başlanması halinde, artık yalnız bunlar vekâlet görevi yapabilecek ve
daha önce üzerlerine vekâlet görevi alan kişilerin o yerdeki çalışmaları
durdurulacak, yaptıkları vekalet sözleşmeleri yetkili mercilerce kabul
edilmeyecektir. 1927 yılından beri uygulanan bu durum karşısında, dâva
takipçilerinin kazanılmış haklarının varlığından söz edilmesi olanaksızdır.
1927 yılından önce yürürlükte olan 1879 tarihli Usulü Muhakematı, Hukukiye
Kanunu ise, vekâlet müessesesinden söz etmekle birlikte, sadece nitelikleri
kanunla belirtilen kişilerin mahkemelerde görev alabilecekleri yolunda bir
hükmü içermemektedir. Başka deyimle bu kanuna göre herkes dilediğini vekil
gösterebilmektedir (Düstur, Birinci Tertip, Cilt IV, Sayfa 251 ve sonrası).
Şu
halde 1136 sayılı Kanunun 1238 sayılı Kanunla değişik geçici 17. maddesinde
sözü edilenlerin 1879 tarihli Usulü Muhakematı Hukukiye Kanunundan önce ve
sonra bir kamu hukuku hükmüyle sadece kendilerine tanınan bir kazanılmış hakları
bulunmamaktadır. 18/6/1927 günlü, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu
ise, bu gibilere bir kazanılmış hak tanımak şöyle dursun, tersine vekâlet
görevini sözleşme ile üzerine alan meslek dışı kişilerin, orada belirli nitelik
ve nicelikte meslek adamının işe başlaması halinde mahkemeye kabul
edilemiyeceklerini ve dolayısiyle daha önce düzenlenmiş vekâlet
sözleşmelerinin, temsil bakımından, artık mahkemede geçerli sayılamayacağını
hükme bağlanmıştır. Şu halde dâva mahkemesinde ileri sürülen kazanılmış hak,
esasen kazanılmış ve kamu hükümleri uyarınca güven ve inanca altına alınmış
değildir. Böyle olunca vekâlet sözleşmelerinin, temsil bakımından, yüklediği
görevlerin adalet mercileri önünde sonuna kadar yerine getirilmesi için geçici
17. maddede sözü edilen kişilerin kamu hukukuna dayanan kazanılmış haklarının
varlığını kabul etmeye tarihsel açıdan dahi olanak yoktur.
Vekâlet sözleşmesi, vekâlet görevi verenle bu görevi alan arasında özel hukuka dayanan hak ve borçlar doğurur. Vekâlet görevini alan kişi görevi kanun hükümleri çerçevesinde tamamlamakla yükümlüdür. Kendi elinde olmayan nedenlerle, özellikle kamu hukukunun koyduğu engellerle, bu görevin tamamlanmasına olanak bulunmayan hallerde, özel hukuk kurallarına göre yapılacak iş, görevin yapılabildiği sürede ve kapsamda vekilin geçen çalışmasına karşılık adalete uygun bir ücret takdir edilmesidir. Yoksa sözleşme özgürlüğünden söz edilerek kamu hukukunun öngördüğü koşulların bir kenara itilmesine, Anayasanın 40. maddesi hükmü elverişli değildir. Bu maddeye dayanan iptal istemi de red edilmelidir.
4- Şimdiye kadarki açıklamalar karşısında itiraz konusu hükmün, Anayasaya aykırı bulunmadığı ortaya çıktığından, Anayasanın "kanunların Anayasaya aykırı olamıyacağı" nı belirliyen 8. maddesi ilkesi ile bir çatışmadan da söz edilmeyeceği ortadadır.
VI-
Sonuç :
1136 sayılı Avukatlık Kanununun 1238 sayılı Kanunla değişik geçici 17. maddesinin "yukarıdaki fıkralar uyarınca vekâlet görevini yapma hakkı, o yer avukat veya dâvavekili sayısının üçü bulması halinde kendiliğinden sona erer" hükmü yönünden incelenen dördüncü fıkrasının Anayasaya aykırı olmadığına ve itirazın reddine 10/6/1971 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Başkanvekili
Avni Givda
Üye
Fazıl Uluocak
Üye
Sait Koçak
Üye
Nuri Ülgenalp
Üye
Muhittin Taylan
Üye
Şahap Arıç
Üye
İhsan Ecemiş
Üye
Recai Seçkin
Üye
Ahmet Akar
Üye
Halit Zarbun
Üye
Kani Vrana
Üye
Muhittin Gürün
Üye
Lütfi Ömerbaş
Üye
Şevket Müftügil
Üye
Ahmet
H. Boyacıoğlu
Anayasa Mahkemesi, E. 1971/22, K. 1971/54, 10 Haziran 1971 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası