İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Norm Denetimi Kararları
  3. /Anayasa Mahkemesi

ANAYASA MAHKEMESİ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

AYM Norm Denetimi E.1976/13 K.1976/31

Esas sayısı:1976/13

Esas1976/13Karar1976/31Tarih3 Haziran 1976Okuma29 dk · 5.703 kelime

KÜNYE

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Esas No
1976/13
Karar No
1976/31
Karar tarihi
3 Haziran 1976
Karar metni, AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

5.703 kelime·29 dk okuma·13 bölüm

Esas sayısı:1976/13

Karar sayısı:1976/31

Karar günü:3/6/1976

Resmi Gazete tarih/sayı:24.9.1976/15717

İtiraz yoluna başvuran Mahkeme : Of Asliye Ceza Mahkemesi.

İtirazın konusu: Türk Ceza Kanununun değişik 268. maddesine 28/9/1971 günlü ve 1490 sayılı Kanunla eklenen son fıkranın Anayasa'nın 12., 20. ve 34. maddelerine aykırı olduğu öne sürülerek iptali istenmiştir.

I.

OLAY

1- Mahalle muhtarı olduğunu söyleyen davacı; Cumhuriyet Savcılığına verdiği 2/2/1976 günlü dilekçesinde:

"Olay

gecesi müştekinin bulunmadığı bir sırada ve sanığın işlettiği Of sahil boyunda

bulunan gazinonun müdüriyet odasında sanık arkadaşlarından birisiyle konuşurken

bir ara sözü mahalle yönetim kuruluna getirip yönetim kurulunun mahalleyi iyi

yönetmediğini ileri sürmüş, sanık bununla da yetinmiyerek ve yönetim kuruluna

bir iş için aldığı bir kararı kasdederek bu kararla yönetim kurulunun yanılgıya

düştüğünü ve yanıldığından da öteye bu kararla muhtarlık ve yönetim kurulu

kavramlarını küçük düşürücü bir nitelik kazandığını yönetim kurulunun bu

kararla yetkilerini suistimal ettiğini ileri sürmek suretiyle heyetimizin

bütününe yokluğunda hakaret etmiştir. Sanık hakkında davacıyım. Hazırlık

soruşturması yapılarak sanığın eylemine uyan T.C.K. nun 268/1 ve son

maddelerine göre cezalandırılması için ilgili mahkemeye dava

açılmasını..."

Cumhuriyet Savcısına verdiği ifadede;

- Dilekçesindeki sözlerini yineleyerek sanıktan şikâyetçi olduğunu ve cezalandırılmasını istemiştir.

2- Olayın tek tanığı da Cumhuriyet Savcılığında "olay gecesi gazinonun müdüriyet odasında idik. Biraz alkol almıştık bu itibarla iyi hatırlamıyorum. Sanık Sulaklı mahallesi yönetim kurulunun kararlarını beğenmediğini söylüyordu, ancak dilekçede yazılı hususları söyleyip söylemediğini kesinlikle bilemiyorum. Yalnız sanığın yönetim kuruluna kızdığı anlaşılıyordu. Soruldu; kanımca sanık olay gecesi yönetim kuruluna yokluğunda hakaret etmiştir. Dediğim gibi biraz da alkol almış olduğum için kesin bir şey söyleyemem" demiştir.

3- Yukarıda yazılı dilekçe; şikâyetçinin iddiası ve tek şahidin ifadesi üzerine Of Cumhuriyet Savcılığınca düzenlenen 16/2/1976 günlü 1976/18 Esas ve 1976/9 Karar sayılı iddianame ile sanık hakkında; "olay günü sanığın yönettiği gazinonun müdüriyet odasında tanık ile bulunduğu bir sırada mahalle yönetim kuruluna yokluğunda hakaret ettiği müştekinin iddiası, tanık ifadesi ve tüm evrak kapsamından anlaşılmış olduğundan kamu davası açılmıştır. Duruşmasının yapılmasıyla sanığın suçu kesinlikle anlaşıldığı taktirde sanığın eylemine uyan T.C.K. nun 268/son maddesi gereğince tecziyesine karar vermesi amme namına iddia ve dava olunur." biçiminde Of Asliye Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır.

4- Mahkemede yapılan duruşmada sanık, hakkında uygulanması istenen Türk Ceza Kanununun 268. maddesinin son fıkrasının Anayasa'ya aykırı olduğunu ileri sürmesi üzerine Mahkeme, Cumhuriyet Savcısının düşüncesini aldıktan sonra Anayasa'ya aykırılık savının ciddi olduğu kanısına vararak anılan fıkranın iptali için Anayasa Mahkemesine başvurma kararı vermiştir.

III.

YASAMETİNLERİ

l- İptali istenen ve Türk Ceza Kanununun 268. maddesine 1490 sayılı kanunla eklenen son fıkra şöyledir:

"Sıfat veya hizmetinden dolayı vaki hakaret ve taarruz, birinci fıkrada gösterilen heyetlerin gıyabında alenen işlenmiş olursa, fiilin mahiyetine göre birinci veya ikinci fıkralarda yazılı olan cezaların yarısı hükmolunur. Bu fıkradaki suçun tekevvünü için 153 üncü maddedeki aleniyet şarttır."

2- İlgili Yasa metinleri:

İspat hakkı ile ilgili Türk Ceza Kanununun 270. maddesi ile 481. maddesinin 29/11/1960 günlü ve 144 sayılı kanunla değişik 481. maddesinin birinci fıkrasının l sayılı bendi aşağıdadır:

Madde 270- Geçen maddelerde muharrer cürümlerin faili hakaret veya taarruz eylediği şahıslara isnat ettiği ef'al ve evsafın şayi ve mütevatir olduğunu ispata kalkışırsa bu talebi katiyen kabul olunmaz.

Madde 481. maddenin birinci fıkrasının bir sayılı bendi:

Geçen maddede beyan olunan cürümün faili beraat etmek için isnat ettiği fiilin sıhhatini veya şayi veya mütevatir olduğunu ispat etmek isterse bu iddiası kabul olunmaz.

Ancak isnat olunan fiilin hakikat olduğunu ispat talebi;

l- Tecavüz olunan şahıs bir memur veya kamu hizmeti gören kimse olup'ta 266, 267, 268. maddelerde beyan olunan haller müstesna olmak üzere, isnat olunan fiil icra ettiği memuriyete veya gördüğü kamu hizmetine taallûk eylediği

takdirde...

kabul olunur."

3- Dayanılan Anayasa kuralları:

Mahkemece, Anayasa'ya aykırılık nedeniyle dayanılan Anayasa'nın 2., 12., 20. ve 34. maddeleri aşağıdadır.

Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan milli demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.

Madde 12- Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşittir.

Hiç bir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz

Madde 20- Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir; düşünce ve kanaatlerini, söz, yazı, resim ile veya başka yollarla tek başına ve ya toplu olarak açıklayabilir ve yayabilir.

Kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz.

Madde 34- Kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı bu görev ve hizmetinin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret davalarında, sanık, isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir. Bunun dışındaki hallerde ispat isteminin kabulü, ancak isnadolunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunmasına veya şikâyetçinin ispata razı olmasına bağlıdır.

IV.

İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi içtüzüğünün 15. maddesi uyarınca 25/3/1976 gününde Kani Vrana, Şevket Müftügil, İhsan Ecemiş, Halit Zarbun, Ziya Önel, Abdullah Üner, Ahmet Koçak, Şekip Çopuroğlu, Fahrettin Uluç, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş, Hasan Gürsel, Ahmet Salih Çebi, Nihat O. Akçakayalıoğlu ve Ahmet H. Boyacıoğlu'nun katılmalarıyla yapılan ilk inceleme toplantısında:

Dosyanın eksiği bulunmadığından işin esasının incelenmesine ve bu incelemenin dava konusu yasa kuralının idari resmi heyetler açısından sınırlı olarak yapılmasına Kani Vrana, Şevket Müftügil, Abdullah Üner ve Hasan Gürsel'in esas incelemenin itiraz konusu hükmün tümü yönünden yapılması yolundaki karşıoylarıyle ve oyçokluğu ile karar verilmiştir.

V.

ESASIN İNCELENMESİ

İşin esasına ilişkin rapor, Of Asliye Ceza Mahkemesi'nin itiraz yoluna başvurma karan, iptali istenen yasa kuralı ile Anayasa'ya aykırılık savına dayanak gösterilen Anayasa kuralları, bunların gerekçeleri ve Yasama Meclisleri tutanakları, konu ile ilgili Öteki metinler okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü :

Esasın incelenmesi sırasında; ilk inceleme toplantısında verilmiş olan sınırlama kararının dışında ayrıca bir sınırlamaya gerek olup olmadığı konusu üzerinde durulmuş ve ikinci bir sınırlamaya gerek olmadığı sonucuna varılmıştır. Ahmet Akar, Ziya Önel, Abdullah Üner, Ahmet Koçak ve Muhittin Gürün bu görüşe katılmamışlardır .

Sorunun hukuksal yönden incelenip değerlendirilebilmesi için:

a) Davaya esas tutulan olayın niteliğinin itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurulmasına yol açacak derecede saptanmış olup olmadığı,

b) İtiraz konusu kuralın, 1490 sayılı Kanunla Türk Ceza Kanununun 268. maddesine ne maksatla eklenmiş olduğu ve Anayasa'nın 2., 12. ve 20. maddelerine aykırı düşüp düşmediği,

c) İtiraz konusu kuralın; Mahkemece itirazın gerekçesinde öne sürüldüğü gibi kişiler arasında jurnalcılığa yol açıp açmadığı, bir gazinonun özel bir odasındaki konuşmalardan ötürü koğuşturma yapılmasını gerektirip gerektirmeyeceği ve sözü edilen hükmün toplum ihtiyacından çok kimi yöneticilerin kişisel kaygı ve endişeleri nedeniyle konulmuş olup olmadığı,

ç) İtiraz konusu kuralda ispat hakkını önleyen bir kayıt bulunup bulunmadığı ve bu kuralın ispat hakkını düzenleyen öteki yasa kurallarıyla bir ilgisi olup olmadığı, ispat hakkının niteliği ve hangi eylemlerde söz konusu edildiği,

d) Türk Ceza Kanununun 270 ve 481. maddelerinin ispat hakkını önleyen veya kısıtlayan hükümlerinin yürürlükte olup olmadığı ve artık uygulama olanakları bulunup bulunmadığı,

Konuları üzerinde durulması gerekmiştir.

aa)

Anayasa Mahkemesi'ne gönderilen belge örneklerinden ve Özellikle şikâyetçinin

Of Cumhuriyet Savcılığına verdiği dilekçeden; olayın, sanığın işlettiği

gazinonun müdüriyet odasında geçtiği, şikâyet dilekçesine göre sanığın, mahalle

yönetim kurulunun bir kararını kasdederek "mahalle yönetim kurulunun

mahalleyi iyi yönetmediğini, verdiği bir kararda yanılgıya düştüğünü, bu

kararla yönetim kurulunun görevini kötüye kullandığını" söylemiş olduğu

anlaşılmaktadır. Olay sırasında orada bulunduğu söylenen tek tanık da

Cumhuriyet Savcılığındaki ifadesinde, "Olay gecesi gazinonun müdüriyet

odasında idim, biraz alkol almıştık, bu itibarla iyi hatırlamıyorum. Sanık

Sulaklı mahallesi yönetim kurulunun kararlarım beğenmediğini söylüyordu; Ancak

dilekçede yazılı hususları söyleyip söylemediğini kesinlikle bilemiyorum.

Yalnız sanığın yönetim kuruluna kızdığı anlaşılıyordu." dedikten sonra,

soru üzerine "kanımca sanık olay gecesi yönetim kuruluna yokluğunda

hakaret etmiştir" biçiminde çelişik ve az önceki sözlerine ters düsen ve

sadece kanıya dayanan beyanda bulunmuştur.

Böyle bir sava ve tanık sözüne dayanılarak Cumhuriyet Savcılığınca, sanığın itiraz konusu fıkra hükmü uyarınca cezalandırılması istemiyle,

Asliye Ceza Mahkemesine dava açılmıştır.

Sanık tarafından söylendiği öne sürülen sözlerin kamu davasının açılmasını gerektirecek nitelikte delil ve emareye dayanıp dayanmadığı, böyle bir dava açılmasını gerektiriyorsa eylemin sadece sövme mi veya hakaret suçunu mu oluşturduğu sövme veya hakaret kasdi bulunup bulunmadığı ve ayrıca dava konusu sözlerin bir özel odada bir kişi yanında söylendiği bildirilmesine göre olayda T. C. K. nun 153. maddesinde yazılı "aleniyet" unsurunun bulunup bulunmadığı hazırlık soruşturmasında ve duruşmada araştırılıp saptanmamış, böylece eylemin hukuksal niteliği açıklığa kavuşturulmamıştır.

Bilindiği gibi, ispat hakkı sövmelerde değil, ancak hakaret suçlarında söz konusu olur. Hakaret ile sövme arasındaki ayrılık da maddei mahsusada toplanmaktadır. "Maddei mahsusa" ise, belli bir olay demektir. Ceza Hukukunda ispat hakkı, (hakaret suçlarında, yani maddei mahsusalı isnatlarda sanığın mağdura isnat ettiği hususun doğruluğunu ispatlamak olanağının verilmesi) biçiminde tanımlanır.

Dava konusu olayda ise, sanıkça söylendiği iddia olunan sözlerin sövmeyi mi yoksa maddei mahsusalı hakareti mi oluşturduğu gereği gibi tartışılıp açıklanmamış olmakla birlikte, gerek şikâyetçinin dilekçesine gerek tanığın ifadesine göre, olsa olsa maddei mahsusa olmaksızın sadece sövme suçunu oluşturabileceği ve sövmelerde ise ispat hakkı söz konusu bulunmadığı cihetle, mahkemenin bu olayda itiraz konusu yasa kuralının Anayasa'ya aykırı olduğundan söz ederek Anayasa Mahkemesine başvurma yetkisi bulunmadığı düşünülebilir.

bb)

Anayasa'nın 2. maddesinde; "Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve

başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli demokratik, lâik ve sosyal

bir hukuk devletidir" diye yazılıdır. Hukuk devleti, insan haklarına saygı

gösteren, bu hakları, koruyan, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve tüm iş ve

işlemlerini bu ilkelere uygun olarak yürüten devlet demektir. Bu itibarla

özgürlükleri ve temel hakları, kamu yararını, kamu güvenliğini ve bu arada kamu

hizmeti ve görevi yapmakta olan kuruluştan da görev ve sıfatlarından dolayı

uğrayacakları tecavüz ve taarruzlardan korumak devletin görevi ve hukuk devleti

ilkesi gereğidir. Bu nedenle çağdaş ceza kanunlarında ve Türk Ceza kanununda

yukarıda yazılı hükümlere yer verilmiştir.

Adli,

askeri, siyasi veya mülki bir heyete tecavüz ve hakaret Türk Ceza Kanununun

483. maddesinin ikinci fıkrasına göre esasen suç teşkil etmekte idi. Ne varki

bu suçun, 480. ve 481. maddelerdeki cezalar yetersiz bir hale geldiği gibi

kovuşturulması da aynı kanunun 488 maddesinin son fıkrası uyarınca heyet

başkanının isteğine bağlı bulunmakta idi. Heyet başkanları, işlenen bu gibi

suçlardan her zaman haberdar olamadıklarından bu suçlar çoğu kez kovuşturmasız

kalmakta ve bundan da bizzat devlet yönetimi zarar görmekte idi. Bu sakıncaları

önlemek için bu gibi suçlar, 483. madde kapsamından alınıp 1490 sayılı yasa ile

ilgisi dolayısiyle 268. maddenin sonuna eklenmiştir. Bu eylemlerin bu suretle

cezalandırılması, resmi sıfatı haiz olan memur ve heyetleri diğer yurttaşlardan

ve topluluklardan bu konuda, ayrı tutmak, onlara ayrıcalık tanımak değil

gördükleri kamu hizmeti ve taşıdıkları sıfatı himayesiz bırakmamak ve devlet

yönetimini korumak amacından ileri gelmiştir.

Bu noktalar gözönünde tutulursa, adli, idari, siyasi, askeri, resmi bir heyete sıfat ve hizmetlerinden dolayı gıyaplarında yapılan hakaret ve taarruz suçlarının, 483. madde kapsamından çıkarılıp ilgisi nedeniyle 268. maddeye alınmasında ve bu suçların cezalarının bir ölçüde arttırılmasında ve kovuşturmalarının şahsi dava açılmasına bağlı olmaktan çıkarılmasında Anayasa'nın 2. maddesindeki (hukuk devleti ilkesi) ne ters düsen bir yön yoktur.

Anayasa'nın 12. maddesinde "herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiç bir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz" denmektedir. Bu maddede eylemli eşitlik değil, hukuksal eşitlik söz konusu edilmektedir. Kişiler, yasa karşısında dillerine, ırklarına, cinsiyetlerine, siyasi düşüncelerine, felsefi inançlarına, dinlerine ve mezheplerine göre değişik işleme bağlı tutulmayacak ve bunlara bir ayrıcalık tanınmayacaktır.

İtiraz konusu yasa kuralında yazılı suçu, kim işlerse İşlesin hiç bir ayrıcalık gözetilmeksizin hepsi hakkında aynı hüküm uygulanacağından burada eşitsizlikten ve Anayasa'nın 12. maddesine aykırılıktan söz edilmesi olanağı yoktur.

Anayasa'nın 20. maddesi ise düşünce özgürlüğü ile ilgili olup; maddede "herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim ile veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklayabilir ve yayabilir.

Kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz" denmektedir.

Türk

Ceza Kanununun itiraz konusu 268. maddesinin son fıkrası, düşünce özgürlüğünü

yurttaşların düşünce ve kanatlerini söz yazı veya başka suretlerle

açıklayabileceklerini ortadan kaldıran veya kısıtlayan bir kural değil, adli,

idari, siyasi veya askeri resmi heyetlere gıyaplarında alenen işlenmiş olan

hakaret ve taarruz suçlarını cezalandıran bir hükümdür. Düşünce ve kanaat

özgürlüğü, kimseye, başkasına veya resmi kuruluşlara hakaret ve tecavüz etme

hakkını vermez. Düşünce özgürlüğü ile hakaret ve taarruz suçu arasındaki

ayırım, açıklamayı gerektirmeyecek ve herkesçe kolaylıkla ayırt edilebilecek

kadar belirgindir. Hiç bir hukuk devletinde, düşünce ve kanaati açıklama

özgürlüğü öne sürülerek kişilerin veya resmi memur ve kuruluşların vakar ve

haysiyetlerine yapılan hakaret ve taarruzlara cevaz verildiği görülmemiştir.

Tersine anlayış, düşünce özgürlüğünün niteliği ile bağdaşmıyacağı gibi toplum

düzenini bozucu, anarşiye yol açıcı bir sonuç doğurur.

cc) Mahkemece, itiraz konusu fıkra hükmünün, jurnalcılığa yol açtığı, bir gazinonun özel odasında yapılan konuşmaların dahi kovuşturulmasına neden olduğu ve bu hükmün toplum ihtiyacından çok kimi yöneticilerin kişisel kaygı ve endişeleri yüzünden konulmuş olduğu öne sürülmüş ve bunlarda söz konusu kuralın Anayasa'ya aykırılık gerekçeleri arasında gösterilmiştir.

İtiraz konusu yasa kuralının Türk Ceza Kanununun 268. maddesine konulmasının amacı ve nedenleri yukarıda açıklanmıştır. Bu nedenle mahkemenin görüşlerine katılmak olanaksızdır.

Cumhuriyet

Savcılığına veya yetkililere yapılan her ihbar veya şikâyetin kovuşturmaya tabi

tutulacağı yolundaki görüş de yasalara ve özellikle Ceza Muhakemeleri Usulü

Kanunu hükümlerine aykırı düşer. Yapılan ihbar ve şikâyetler üzerine Cumhuriyet

Savcıları, kamu davası açmaya yer olup olmadığına karar verebilmek için her

şeyden önce işin gerçeğini araştırmak, sanığın yalnız aleyhinde olanı değil

lehinde olan kanıtları da toplamak zorundadır. Ceza Muhakemeleri Usulü

Kanununun 153. ve sonraki maddeleri ile Cumhuriyet Savcılarına verilmiş olan

hazırlık soruşturması görevi çok önemlidir. Maddenin gerekçesinde de

belirtildiği gibi bu yetki, Cumhuriyet Savcılarına, her ihbar ve şikâyet

üzerine rastgele kamu davası açmak suretiyle mahkemeleri gereksiz yere meşgul

etmekten, yurttaşları olur olmaz her iddia ve şikâyet üzerine mahkemelere

sürüklemekten korumak için verilmiştir. Dava konusu olayda, sanığın mahalle

yönetim kuruluna görevinden dolayı gıyapta hakaret ettiğinin şikâyet edilmesine

ve sanık hakkında Türk Ceza Kanununun 268. maddesinin son fıkrasının

uygulanması istenmiş olmasına göre; eylemde bir hakaret veya sövme olup

olmadığının Cumhuriyet Savcılığınca araştırılıp incelenmesi ve itiraz konusu

maddede yazılı suç unsurlarının ve özellikle "aleniyet" öğesinin

saptanması ve sonucuna göre kamu davası açılıp açılmayacağının takdiri yasa

gereğinden iken, bunlar yapılmamış, yukarıda l sayılı paragrafta işaret

edildiği gibi işlem yapıldığı anlaşılmıştır. Demek oluyor ki mahkemenin, öne

sürülen Anayasa'ya aykırılık savını ciddi görmesi itiraz konusu yasa kuralının

kendisinden değil, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerine uyulmadan ve

gereği gibi hazırlık soruşturulması yapılmadan, kamu davasının açılmış

olmasından ileri gelmektedir.

çç) İtiraz konusu yasa kuralının ispat hakkını önleyip önlemediği sorununa gelince ;

Türk Ceza Kanununun 268. maddesine, 1490 sayılı Kanunla eklenen itiraz konusu fıkrada "sıfat ve hizmetlerinden dolayı vaki hakaret ve taarruz, birinci fıkrada gösterilen heyetlerin gıyabında alenen işlenmiş olursa, fiilin mahiyetine göre birinci veya ikinci fıkralarda yazılı olan cezaların yarısı hükmolunur. Bu fıkradaki suçun tekevvünü için 153 üncü maddedeki aleniyet şarttır." diye yazılıdır.

İtiraz

konusu bu fıkra ile maddenin öteki fıkralarında ve 266., 267. maddelerde

"ispat hakkı" ile ilgili bir hüküm yoktur. Sözü edilen maddeler

yalnız belli nitelikte suçlara verilecek cezaları göstermektedir. "İspat

hakkı" ile ilgili kurallara ise, 270. ve 481. maddelerde yer verilmiş

bulunmaktadır. Kaldı ki sanık isnat ettiği fiili ispat edeceğini hiç bir

suretle öne sürmediği gibi, duruşmada ispat hakkını kullanacağı yolunda bir

savda da bulunmamıştır. Sanık isnad ettiği eylemi duruşmada ispat iddiasında

bulunmuş olsaydı, o zaman bu ispat hakkı ile ilgili 270. madde ile 481.

maddenin birinci fıkrasının l sayılı bendinin uygulanması söz konusu olabilecek

idi ve ancak o takdirde bu iki maddedeki yasa kuralının Anayasa'ya uygun olup

olmadığı sorunu ortaya çıkmış olacak ve yerel mahkemede ancak bundan sonra sözü

edilen 270. madde ile 481. maddenin birinci fıkrasının l sayılı bendi hakkında;

Anayasa'ya aykırılık nedeniyle Anayasa Mahkemesine başvurma yetkisine haiz

olacaktı. Böyle olmadığına, yani "ispat hakkı" ile doğrudan ilgili,

270. ve 481. maddeler hakkında Anayasa'ya aykırılık itirazında bulunulmadığına

ve itiraz konusu fıkra hükmünün ise "ispat hakkı" ile hiç bir ilgisi

bulunmadığına göre kimi olasılıklar öne sürülmek suretiyle bu yasa kuralının

Anayasa'ya aykırı olduğu kanısına varılamaz ve iptali yönüne gidilmesi

düşünülemez.

dd)

Türk Ceza kanununun 270. ve 481. maddelerinin "İspat hakkını" önleyen

veya kısıtlayan hükümlerinin yürürlükte bulunup bulunmadığı konusu üzerinde de

durulması gerekmiştir. Türk Ceza Kanununun 270. maddesinde "geçen

maddelerde muharrer cürümlerin faili hakaret ve taarruz eylediği şahıslara

isnat ettiği ef'al ve evsafın şayi ve mütevatir olduğunu ispata kalkışırsa bu

talebi katiyen kabul olunmaz" diye yazılmak suretiyle 266., 267., 268.

maddelere göre resmi sıfatı haiz olan bir memura veya, idari bir heyete

huzurlarında veya sıfat ve hizmetlerinden dolayı gıyaplarında yapılan hakaret

ve taarruz suçlarında sanık, isnat ettiği eylemin doğruluğunu ispata

kalkışırsa, bu isteğinin kabul edilmeyeceği belirlenmiştir. 29/11/1960 günlü ve

144 sayılı Kanunla değişik 481. maddenin birinci fıkrasının l sayılı bendinde

de aynı konuya yer verilmiş, ve 266., 267. ve 268. maddelerdeki suçlarla ilgili

ispat iddiaları yasaklanmıştır. Bu hükümlerden sonra yürürlüğe girmiş olan

9/7/1961 günlü ve 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının "ispat

hakkı" başlıklı 34. maddesinde "kamu görev ve hizmetlerinde

bulunanlara karşı bu görev ve hizmetin yerine getirilmesi ile ilgili olarak

yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret davalarında, sanık, isnadın

doğruluğunu ispat hakkına sahiptir. Bunun dışındaki hallerde ispat isteminin

kabulü, ancak isnad olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı

bulunmasına veya şikâyetçinin ispata razı olmasına bağlıdır." biçiminde ve

Türk Ceza Kanununun yukarıda yazılı hükümlerinden tamamen farklı olarak ispat

hakkı, özel surette, ve ayrıntıları ile yeniden düzenlenmiş bulunmaktadır.

Anayasa

Koyucunun 34. maddesiyle bu açık hükmü getirirken ispat hakkını önleyen veya

kısıtlayan Türk Ceza Kanununun sözü edilen kurallarını bilmediği öne sürülemez.

Anayasa Koyucusu o kuralları ve uygulama biçimlerini bildiği ve onların bundan

böyle uygulanmasına devam olunmasını istemediği için 34. maddesine bu açık

hükmü koymak suretiyle Türk Ceza kanununun aynı konu ile ilgili farklı

kurallarını artık uygulanamaz duruma getirmiştir. Bu maddenin Temsilciler

Meclisinde görüşülmesi sırasında bir üyenin "ikinci Meşrutiyetin başında

kabul edilen matbuat kanununda ispat hakkı mevcuttur. Bugün tekrar bu ispat

hakkına kavuşuyoruz. Bu itibarla, getirdiği bu maddeden dolayı Anayasa

Komisyonuna teşekkür ederim." demesi üzerine Komisyon Sözcüsü, "bu

madde, ispat hakkı fırtınasını geçiren Türkiye'de tarafsız hukukçuların

matbuatla teklif ettikleri hükmün aynıdır. Mesele üzerinde uzun durmuş

eczacılar tarafından ortaya konmuş bir hükümdür. Biz onu almakla iktifa ettik.

Hem basına, hem de basın dışındaki şahıslara ispat hakkını gayeye uygun ölçüde

tanıyoruz" yanıtını vermiştir. Bu sözlerden maddenin konuluş amacı

anlaşılmaktadır.

Anayasa Koyucunun asıl amacı böyle olunca; ispat hakkı söz konusu olduğunda, Anayasa'nın 34. maddesinin ihmal edilmesi, "ispat hakkını engelleyen Türk Ceza Kanununun anılan kuralları Anayasa Mahkemesince iptal edilmemiş veya başka özel bir kanunla kaldırılmamış olduğundan" söz edilerek ispat isteğinin kabul edilmemesi, genel hukuk kurulları ve özellikle Anayasa'nın sözü edilen açık hükmü karşısında savunulamaz.

Şu hususu belirtmek gerekir ki: Yasaların yürürlükten kalkması sonradan çıkan bir yasada önceki yasanın tümünün veya kimi hükümlerinin kaldırıldığının açıkça gösterilmesi ya da Yasanın zımni olarak kaldırılması suretiyle olur. İspat hakkı konusunda da böyle olmuştur. Sonradan yürürlüğe girmiş olan Anayasa'nın 34. maddesi aynı konu ile ilgili olup, kendisinden önce yürürlükte olan Türk Ceza kanununun 270. maddesi ile 481. maddesinin birinci fıkrasının l sayılı bendinin bununla ilgili kuralını yürürlükten kaldırmış ve Anayasa bundan böyle ispat hakkıyla ilgili işlemlerin 34. maddeye göre yürütülmesini özellikle öngörmüştür.

Anayasa

Koyucu, yukarıda belirtildiği gibi, Türkiye'nin "İspat hakkı fırtınası

geçirdiğini dikkate alarak, bu konunun kesin surette Anayasa içinde çözülmesi

gerekeceği görüşünden hareket ederek ve Türk Ceza Kanunununun yukarıda sözü

edilen ispat hakkı ile ilgili hükümlerini bir yana bırakarak, 34. madde ile

ispat hakkını ayrıntılı bir surette bizzat düzenlemiş ve artık bu konuda öteki

yasaların değil, Anayasa'nın bu hükmüne göre hareket edilmesini istemiştir.

Bilindiği gibi, Anayasa'da sadece özü belirlenmiş temel hukuk kurallarına

değil, kimi konulan ayrıntıları ile doğrudan doğruya düzenleyen hükümlere de

yer verilmiştir, "İsbat hakkı" na ilişkin 34. madde bu ikinci tür

hükümlerdendir. Anayasa'nın ne geçici 9. maddesi ne de geçici 4. maddesinin

üçüncü fıkrası öne sürüldüğü gibi bu görüşün aksini kanı Ilıyacak niteliktedir.

Anayasa'nın geçici 9. maddesinde Anayasa Mahkemesi'nin göreve başladığı 28/8/1962

gününde, yürürlükte olan yasalar hakkında Anayasa'ya aykırılık iddiası ile ve

belirli süre içinde dava açılabilmesini sağlıyan özel bir hüküm konulması,

Anayasa'nın sadece özü belirtilmiş temel hukuk kurallarına aykırı hükümleri

kendiliğinden tasfiye etmek istemediğini gösterir. Geçici 9. madde, Anayasa'nın

belirli konuları ayrıntıları ile ele alıp düzenleyen hükümlerinin, önceki

yasalarda bulunan benzeri konuya ilişkin aykırı veya farklı hükümleri

kendiliğinden yürürlükten kaldırıldığı hususundaki görüşün aksini kanıtlamaz.

Türk

Ceza Kanununun "ispat hakkı" ile ilgili kurallarından olan 481.

maddesinin milli birlik hükümeti zamanında 29/11/1960 günlü ve 144 sayılı

Kanunla değiştirilmiş olması nedeniyle Anayasa'nın geçici 4. maddesinin üçüncü

fıkrası öne sürülerek bu maddenin değiştirilemeyeceği de söylenemez. Her ne

kadar anılan geçici 4. maddenin üçüncü fıkrasında; "27 Mayıs 1960 devrim

tarihinden 6 ocak 1961 tarihine kadar çıkarılan kanunlar hakkında Anayasa'ya

aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılamıyacağı gibi

itiraz yoluyla dahi mahkemelerde Anayasa'ya aykırılık iddiası ileri

sürülemez" denmekte ise de yine aynı madde de; "bu devrede çıkarılmış

olan kanunların diğer kanunlarının değiştirilmesi ve kaldırılmasında uygulanan

kurallara göre değiştirilebileceği veya kaldırılabileceği" de açıkça ifade

edilmiştir.

Bir yasanın tümünün ya da yalnız bir hükmünün sonradan yürürlüğe konan bir yasa ile açıkça kaldırılabileceği veya değiştirileceği gibi sonradan çıkan yasanın, önceki bir yasaya aykırı kurallar koymak sureti ile önceki kanunun o hükümlerini zımni, başka bir deyimle dolaylı olarak kaldıracağı veya değiştireceği yukarıda açıklanmıştı. İşte Anayasa'nın 34. maddesindeki "ispat hakkı" ile ilgili ayrıntılı özel hüküm de, bu niteliktedir. Bu nedenle, itiraz konusu kanun kuralının Anayasaya aykırı olmadığına ve itirazın reddine karar verilmelidir.

Bu görüşe Kani Vrana, Şevket Müftügil, Şekip Çopuroğlu, Lütfi Ömerbaş, Ahmet H. Boyacıoğlu katılmamış, Muhittin Gürün ayrı gerekçe yazma hakkını saklı tutmuştur.

VII.

SONUÇ / HÜKÜM

SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle :

l- Esas incelemenin, 25/3/1976 günlü ilk inceleme toplantısında verilen karar doğrultusunda sürdürülmesine ve yeni bir sınırlama kararı verilmesine yer olmadığına Ahmet Akar, Ziya Önel, Abdullah Üner, Ahmet Koçak ve Muhittin Gürün'ün karşıoylarıyla ve oyçokluğu ile;

2- 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 268. maddesine 28/9/1971 günlü, 1490 sayılı Yasa ile eklenen son fıkranın Anayasa'ya aykırı olmadığına ve itirazın reddine Muhittin Gürün kendi gerekçesiyle ve Kani Vrana, Şevket Müftügil, Şekip Çopuroğlu, Lütfi Ömerbaş ve Ahmet H. Boyacıoğlu'nun karşıoylarıyla ve oyçokluğu ile;

3/6/1976 gününde karar verildi.

Başkan

Kâni Vrana

Başkanvekili

Şevket Müftügil

Üye

İhsan Ecemiş

Üye

Ahmet Akar

Üye

Ziya Önel

Üye

Abdullah Üner

Üye

Ahmet Koçak

Üye

Şekip Çopuroğlu

Üye

Fahrettin Uluç

Üye

Muhittin Gürün

Üye

Lütfi Ömerbaş

Üye

Ahmet Salih Çebi

KARŞIOY

YAZISI

Mahalle Yönetim Kuruluna gıyapta hakaret etmekten dolayı sanık hakkında Türk Ceza Kanununun 268. maddesinin son fıkrası uyarınca, cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış ve sanık hakkında uygulanması istenilen Türk Ceza Kanununun 268. maddesinin son fıkrasının Anayasa'ya aykırı olduğu savında bulunmuştur. Mahkemece bu sav ciddi görülerek sözü edilen yasa hükmünün iptali için bekletici sorun yapılarak Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmiştir.

I.

a) İtiraz yoluna başvuran Mahkemenin bu başvurması, Anayasa Mahkemesi'nin 25/3/1976 günlü ilk inceleme toplantısında, dosyanın eksiği bulunmadığına ve işin esasının itiraz konusu yasa kuralının "İdari resmi heyetler" açısından incelenmesine karar verilmiştir.

b) Anayasa Mahkemesi içtüzüğünün 15. maddesinin dördüncü fıkrası kurallarına göre, mahkemelerden itiraz yoliyle gelen işler raportörler tarafından hemen incelenerek 22/4/1962 günlü 44 sayılı Kanun'un 27. maddesi hükümleri karşısında bir eksiklikleri olup olmadığı bir raporla Başkanlığa bildirilir; Anayasa Mahkemesince yapılacak incelemede, bazı eksikleri olduğu anlaşılan işlerin diğer yönleri ve bu arada esası incelenmeksizin, başvurmanın geri çevrilmesine karar verilir.

Anayasa Mahkemesince yapılan ilk incelemenin kapsamına, ilk incelemeyi sonuçlandıran kararda ayrıca belirtilmese bile, itiraz yoluna başvuran mahkemenin elinde görülmekte olan bir davanın bulunup bulunmadığı, itiraz konusu kuralın o davada uygulanma durumunda, başka bir deyimle mahkemenin Anayasa Mahkemesi'ne başvurmaya yetkili olup olmadığı, ilk incelemede ele alınması gereken konuların başında gelmektedir.

Anayasa

Mahkemesince, "İdari resmi heyet" lerle sınırlı olarak esasın

incelenmesine karar verildiğine göre, itiraz yoluna başvuran mahkemenin bu

konudaki yetkisinin de varlığı kabul edilmiş ve bu durum ilk inceleme kararıyle

saptanmış demektir. Bu hukuki durumun doğal sonucu olarak Anayasa Mahkemesinin,

işin esası hakkındaki incelemeyi Anayasa'ya uygunluk açısından ele alarak

yapması gerekirken, tıpkı bir Ceza Mahkemesi ya da onun kararlarını incelemekle

görevli bir üst mahkeme gibi suç öğelerini ve delilleri araştırarak ve

inceleyerek (aa) bölümünde olduğu gibi "gerek şikâyetçinin dilekçesine

gerek tanığın ifadesine göre, olsa olsa maddei mahsusa olmaksızın sadece sövme

suçunu oluşturabileceği ve sövmelerde ise ispat hakkı söz konusu bulunmadığı

cihetle bu olayda itiraz konusu yasa kuralının Anayasa'ya aykırı olduğundan söz

ederek Anayasa Mahkemesi'ne başvurmaya yetkisi yoktur" demeye ne kuruluş

ereği ve ne de fonksiyonu elverişli değildir. Kaldı ki, Anayasa Mahkemesi,

itiraz yoluna başvuran mahkemenin yetkisini ilk incelemede aldığı kararla kabul

etmiş ve esasın incelenmesine bu koşul altında karar vermiş bulunduğu halde,

esasın incelenmesi sonucunda mahkemenin yetkisiz olduğunun belirtilmesi ve

kabule göre yetkisiz olarak yapılan bu başvurma üzerine de kuralın esasını

inceliyerek Anayasa'ya uygun olduğunun kararlaştırılması, telif edilme olanağı

bulunmayan bir sonuç ortaya çıkarmıştır.

II.

a) Anayasa'nın 34. maddesi ispat hakkını düzenlemiştir. Bu madde şöyledir :

"Kamu görev ve hizmetlerinde bulunanlara karşı, bu görev ve hizmetin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret davalarında, sanık, isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir. Bunun dışındaki hallerde ispat isteminin kabulü, ancak isnat olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunmasına veya şikâyetçinin ispata razı olmasına bağlıdır."

Anayasa'nın geçici 4. maddesinin üçüncü fıkrasında da şu kural yer almaktadır :

"Normal demokratik rejimi bütün teminatı ile kurmak amacıyla gerçekleştirilen ve yürütülen 27 Mayıs 1960 Devrim tarihinden 6 Ocak 1961 tarihine kadar çıkarılan kanunlar, Türkiye Cumhuriyetinin diğer kanunlarının değiştirilmesi ve kaldırılmasında uygulanan kurallara göre değiştirilebilir veya kaldırılabilir. Ancak, bunlar hakkında Anayasa'ya aykırılık iddiasiyle, Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açılamıyacağı gibi itiraz yoluyla dahi mahkemelerde Anayasa'ya aykırılık iddiası ileri sürülemez."

İspat hakkını tanzim eden Türk Ceza Kanununun 481. maddesi Milli Birlik Hükümeti döneminde ve 29/11/1960 günlü, 144 sayılı Kanunla düzenlenmiş bulunmaktadır.

Çoğunluk, Anayasa'nın 34. maddesinin, ispat hakkını düzenleyen yasa kurallarını ve özellikle Türk Ceza Kanununun 481. maddesini yürürlükten kaldırarak o kuralların yerine geçtiğini, böylece suçun Türk Ceza Kanununun 483. maddesi kapsamından çıkarılarak 268. maddenin son fıkrasına eklenmiş olmasının ispat hakkının kullanılmasına engellik edemiyeceğini açıklıyarak itiraz konusu kuralın bu nedenle Anayasa'ya aykırı olmadığını kararda belirtmektedir.

Karşıoy yazısının bu bölümünde, çoğunluğun belirttiği bu görüşün Anayasa hükümleri, karşısında dayanaksız olduğu ve itiraz konusu kuralın Anayasa'ya aykırı bulunduğu açıklanacaktır.

b)

Türk Ceza Kanununun 481. maddesi, Milli Birlik Hükümeti Zamanında ve 29/11/1960

günlü, 144 sayılı Yasa ile değiştirilmiş olduğundan Anayasa'nın geçici 4.

maddesinin üçüncü fıkrasındaki kuralın kapsamı içinde bulunmaktadır.

Anayasa'nın 151. maddesi, mahkemelerin, görülmekte olan bir davada uygulanma

durumunda olan yasa kuralları hakkında itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine

başvurmalarına ve Geçici 9. maddesi de Anayasa Mahkemesinin görevine başladığı

tarihte yürürlükte olan kanunlar hakkında doğrudan doğruya iptal davası

açılmasına olanak sağlarken, Aanayasa'nın geçici 4. maddesinin üçüncü

fıkrasıyla saptanan dönemde çıkarılmış olan kanunların genel kuralın dışında

tutulmasının bir nedeni olmak gerekir.

Anayasa'nın

geçici 4. maddesinde yer alan dokunulmazlık veya yasağın amacı, Milli Birlik

Komitesinin yasama yetkisini tek başına kullandığı dönemde kabul ettiği bütün

kanunları sonuna kadar Anayasa Mahkemesinin denetimi dışında tutmak, başka bir

devimle bu yasalar için mutlak bir dokunulmazlık kurmak değildir. Tersine 27

Mayıs 1960 devriminde normal ve demokratik rejimi bütün teminatiyle birlikte ve

bir an önce kurmak ve yürütmek için bu dönemde çıkarılan kanunların, diğer

kanunların değiştirilmesinde ve kaldırılmasında uygulanmakta olan kurallara

göre değiştirilip kaldırılıncaya kadar, Anayasa'ya uygunluk denetimi yolu ile belli

bir süre tartışma konusu yapılmalarını ve bundan yararlanılarak Devrimi

zedelemeye yönelebilecek girişimleri önlemek ereğinin güdüldüğü kuşkusuzdur.

Anayasa koyucunun koyduğu kural ve ilkelere rağmen Geçici 4. maddede belli

edilen dönemde çıkarılmış olan kanunların, normal yollarla değiştirilip

kaldırılıncaya kadar uygulanma alanında kalmasını emrettiği ve bu yasalar

hakkında Anayasa'ya uygunluk denetimi yolunu işlemez hale getirerek bu yolu

kapattığı ve menettiği açıkça ortada iken, 29/11/1960 günlü, 144 sayılı Yasa

ile değişikliğe uğrayan Türk Ceza Kanununun 481. maddesinin Anayasa'nın 34.

maddesiyle yürürlükten kaldırıldığını öne sürmek, Anayasa'nın açık buyruğunu

gözönüne almamak olur.

Çünkü

Anayasa kurallarının bir bütünü oluşturduğundan bunlardan birinin diğerine yeğ

tutulması söz konusu olamaz. Ancak hukuk tekniği bakımından, her hangi bir yasa

ile konulan bir ilkenin, o ilkenin düzenlediği madde içinde veya o yasanın

yahut başka bir yasanın her hangi bir maddesiyle sınırlandırılması söz konusu edilebilir.

Çoğunluğun kararda belirttiği gibi "Anayasa koyucusunun, 34. madde ile bu

açık hükmü getirirken ispat hakkını önleyen veya kısıtlayan Türk Ceza Kanununun

sözü edilen kurallarını bilmediği öne sürülemez" yolundaki görüşü tamamen

yerinde ve isabetlidir. Ancak, Anayasa koyucu konuyu o derecede iyi bilmektedir

ki, 34. maddede ilke olarak saptadığı kurala rağmen) 29/11/1960 günlü, 144

sayılı yasa ile değiştirilen Türk Ceza kanununun 481. maddesinin uygulanma

alanında kalmasını ve bu yasa kuralına karşı Anayasa'ya uygunluk denetiminin

işletilmemesini zorunlu bulmuş ve bu maksatla geçici 4. maddeyi düzenlemiştir.

Yukarıdan beri açıklanan anayasal durum karşısında, Türk Ceza Kanununun 481. maddesinde aynı yasanın 266., 267. ve 268. maddelerinde yazılı suçları ispat hakkı dışında tutan kuralının Anayasa'nın 34. maddesiyle yürürlükten kaldırılmış olduğu yolundaki çoğunluk görüşü, hukuki dayanaktan yoksundur.

c) Kaldı ki, Türk Ceza Kanununun değişik 481. maddesinin Anayasa'nın geçici 4. maddesi kapsamı içinde kaldığını çoğunluk da kabul etmektedir. Anayasa'nın geçici 4. maddesindeki kuralla, sözü edilen 481. maddenin Anayasa'ya uygunluğunun denetlenmesi Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkisi dışında bırakılınca, Anayasa Mahkemesi'nin bu maddenin yürürlükte olmadığını açıklamaya da yetkisi yok demektir. Bu yönden de bu .açıklamaların hukuki dayanağı bulunmamaktadır.

d)

Yine çoğunluk, "kaldı ki, sanık isnat ettiği fiili ispat edeceğini hiç bir

surette öne sürmediği gibi, duruşmada ispat hakkını kullanacağı yolunda bir

savda da bulunmamıştır. Sanık isnat ettiği eylemi ispat iddiasında bulunmuş

olsaydı, o zaman bu ispat hakkı ile ilgili 270. madde ile 481. maddenin birinci

fıkrasının l sayılı bendinin uygulanması söz konusu olabilecek ve ancak o

takdirde bu iki maddedeki yasa kuralının Anayasa'ya uyup uymadığı sorunu ortaya

çıkmış olacak ve yerel mahkeme ancak bundan sonra sözü edilen 270. madde ile

481. maddenin birinci fıkrasının l sayılı bendi hakkında Anayasa'ya aykırılık

nedeniyle Anayasa Mahkemesine başvurma yetkisini haiz olacaktı" görüşünü

öne sürmektedir.

Bir

defa itiraz yoluna başvuran mahkeme, olayda 481. maddenin uygulanma durumunda

olduğunu ve bu maddenin Anayasa'ya aykırı olduğundan iptali gerektiğini öne

sürmüş değildir. Sözü edilen mahkeme, 19/12/1972 günlü, E 1971/55, K.1972/60

sayılı Anayasa Mahkemesi Kararına dayanmakta ve bu kararın gerekçesine aynen

katılmaktadır. Mahkeme özetle; sanığa yükletilen suç, 268. maddeye son fıkra

olarak eklenmeden önce o suça konu edilen fiilin ispatına Türk Ceza Kanununun

481. maddesi cevaz vermekte idi. Bu hüküm, 268. maddeye eklenince ve 481. madde

de 266., 267, ve 268. maddede yazılı suçlara ispat hakkını tanımadığından

aslında ispat edilebilen bir durum bu düzenleme sonucu ispat edilemez bir

nitelik kazandığından Anayasa'nın 34. maddesine aykırı düştüğünü öne

sürmektedir. Davada uygulanma durumunda olan kanun kuralı 268. maddenin son

fıkrasındaki "İdari resmi heyetler" le ilgili kısmı olduğuna ve

yasanın bu yolda düzenlemesiyle de ispat hakkının kullanılamaz bir duruma

geldiği öne sürüldüğüne göre, sanık tarafından eylemli olarak bir başvurma

ancak 481. madde açısından olabilir ve o maddeyi uygulama durumuna sokabilir.

Çoğunluk görüşünün 268. madde açısından ve anayasal denetim yönünden bir anlam

taşıdığı düşünülemez. Çünkü Anayasa Mahkemesi, 268.maddenin son fıkrası

açısından esasın incelenmesine karar vermiş olmakla esasen bu fıkranın

"idari resmi heyetler" le ilgili kısmını o davada uygulanma durumunda

olduğunu kabul etmiştir. O halde itiraz yoluna başvuran mahkemenin itiraz

konusu kuralın bu biçimde düzenlenmiş olmasının Anayasa'nın 34. maddesine

aykırılık oluşturduğu yolundaki savı, başka bir ön koşul aranmaksızın Anayasa

Mahkemesinde incelenmesi gerekmektedir.

Anayasa

Mahkemesi benzer bir konuda verdiği 29/12/1972 günlü, E. 1971/55, K. 1972/60

sayılı kararda (Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı : 10, sayfa 579)

"Türk Ceza Kanununun 29/11/1960 günlü, 144. sayılı Kanunla değişik 481.

maddesine göre ilke; 480. maddede açıklanan suçu işleyen beraat etmek için

isnat ettiği eylemin sıhhatini veya şayi veya mütevatir olduğunu ispat etmek

isterse bu iddiasının kabul olunmamasıdır. Ancak, isnat edilen eylemin gerçek

olduğunu ispat isteminin dört durumda kabul edilmesi zorunludur. Bu dört

durumun başında (tecavüz edilen kimsenin bir memur veya kamu hizmeti gören bir

kimse olması; durumun 266., 267. ve 268. maddeler kapsamına girmemesi; isnat

edilen eylemin icra ettiği vazife veya gördüğü kamu hizmetine ilişkin

bulunması) hali gelir. Eldeki konuyu ilgilendiren özellikle bu hal olduğu için

öteki durumların açıklanmasına yer yoktur.

Demek

ki, resmi sıfatı haiz bir memurun ifa ettiği vazifeden veya gördüğü kamu

hizmetinden dolayı şeref veya şöhretine veya vakar ve haysiyetine maddei

mahsusa tayin ve isnat ederek umuma neşir veya teşhir olunmuş yazı veya resim

veya sair neşir vasıtalariyle taarruz ve hakarette bulunulması bir de hakaret

suçunun memurun gıyabında alenen işlenmesi hallerinde, bu haller 266. maddenin

1490 sayılı Kanunla değişmeden önceki metni kapsamına girmediği için, suçu

işleyen isnat ettiği eylemin doğruluğunu kanıtlamak istediğinde istemin kabul

edilmesi zorunlu idi. Böylece Türk Ceza Kanununun sözü edilen kurallarıyle

öngörülen bu olanak, o çerçeve içinde, Anayasa'nın ispat hakkına ilişkin 34.

maddesindeki (kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı, bu görev ve hizmetin

yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret

davalarında sanık isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir) ilkesine uygun

düşüyordu.

Oysa

1490 sayılı Kanunun Türk Ceza Kanununun 266. maddesine getirdiği değişiklikle

bu maddeye iki fıkra eklenerek yakanda açıklandığı üzere söz konusu iki suç

266. maddenin kapsamına sokulmuş; Türk Ceza Kanununun ispat hakkını düzenleyen

481. maddesinde her hangi bir değişiklik yapılmadığı için 266., 267. ve 268.

maddelerde yazılı öteki eylemler gibi, bu iki suç da ispat hakkı kapsamının

dışında kalmıştır. Kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı, bu görev ve

hizmetin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan

bir bölüm hakaret davalarında, sanığa Anayasa'nın tanıdığı isnadın doğruluğunu

ispat etme hakkının kullanılmasını engelleyen bu durumun Anayasa'nın 34.

maddesine aykırı olduğu ve 266 maddeye 1490 sayılı Kanunla eklenen son iki

fıkranın iptal edilmesi gerektiği ortadadır" açıklanan görüş ve anayasal

dayanak 1490 sayılı yasa ile Türk Ceza Kanununun 268. maddesine eklenen son

fıkra için de geçerli bulunduğu ve bu düzenleme ile ispat hakkı önlenerek

Anayasa'nın 34. maddesine aykırı bir durum ortaya çıktığı için sözü edilen

fıkra hükmünün "İdari resmi heyetler" yönünden iptaline karar

verilmesi gerektiği kanaatiyle çokluk görüşüne açıklanan nedenlerle karşıyız.

Üye

Adil Esmer

Üye

Nihat

O. Akçakayalıoğlu

Üye

Ahmet

H. Boyacıoğlu

KARŞIOY

YAZISI

l- Bu dosyaya konu olan dava, Cumhuriyet Savcılığınca, Türk Ceza Kanununun 268. maddesinin son fıkrasına dayanılarak açılmıştır. Söz konusu son fıkra ise maddenin birinci ve ikinci fıkralarına gönderme yaparak verilecek cezayı tayin etmektedir.

Dosyadaki bilgi ve belgelerden, işlendiği iddia olunan suçun, 268. maddenin birinci fıkrasına giren nitelikte olduğu anlaşıldığından, olayda, maddenin son fıkrasının, tümünün değil, sadece birinci fıkraya gönderme yapan bölümünün uygulanması söz konusu olabilir.

Anayasa'nın 151. ve 44 sayılı Kanunun 27. maddeleri hükümlerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o davada uygulanacak olan kanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığını ileri sürerek Anayasa Mahkemesine itirazda bulunmağa yetkilidir. Bunun doğal sonucu olarak, bir mahkeme, bakmakta olduğu davada uygulanması söz konusu olmayan hükümler hakkında itirazda bulunamaz ve Anayasa Mahkemesi de bu nitelikteki bir hüküm hakkında Anayasa'ya uygunluk denetimi yapamaz. Söz konusu hükümlerin, hem mahkemeleri, hem de Anayasa Mahkemesini bağlayıcı nitelikte olduklarını söylemeye bile gerek yoktur.

Bu duruma göre, Mahkememizce yapılacak incelemenin, 268. maddenin son fıkrasının, mahalli mahkemece uygulanacak olan bölümü ile sınırlandırılması zorunludur. İlk inceleme evresinde bu nokta üzerinde durulmamış olması, kanuna ve Anayasa'ya aykırı olarak, incelemenin, bu sınır dışına taşırılmasına ve Anayasa'nın ve kanunların vermediği bir yetkinin kullanılmasına hak veremez.

Bu nedenle kararın bu konuya ilişkin bölümüne karşıyım.

2- İşlendiği iddia olunan suç, Türk Ceza Kanununun 268. maddesinin son fıkrası yolu ile, birinci fıkrasına giren niteliği bakımından, Türk Ceza kanununun 480. ve 481. maddeleriyle Anayasa'nın 34. maddesi gereğince ispat hakkına esasen konu teşkil edemiyeceğinden, bu suça ilişkin cezanın Türk Ceza Kanununun 483. maddesinden, 1490 sayılı Kanunla 268. maddesine aktarılmış olmasında (ispat hakkı) açısından her hangi bir değişik durum yaratılmış, daha açık bir deyişle, ispat hakkına konu olabilecek iken bu Kanunla bu hakkın kullanılması engellenmiş değildir.

Bu nedenle Türk Ceza Kanununun 268. maddesinin son fıkrasının bu davada uygulanacak olan bölümünde, ispat hakkı açısından Anayasa'ya aykırılık bulunmadığından itirazın reddine karar verilmesi gerekmektedir.

Bu bakımdan kararın sonucunun (2) işaretli bölümüne, kararda dayanılan gerekçe ile değil, açıkladığım gerekçe ile katılıyorum.

Başkan

Kâni Vrana

Başkanvekili

Şevket Müftügil

Üye

Şekip Çopuroğlu

Üye

Lütfi Ömerbaş

Üye

Ahmet

H. Boyacıoğlu

KARŞIOY

YAZISI

Sayın Muhittin Gürünün karşıoy yazısının 1. bendinde belirttiği üzere davada uygulanacak maddenin ilgili bölümünün sınırlandırılmasının gerektiği ve bu noktanın incelemenin her evresinde yapılabileceği hususundaki görüşüne katılıyoruz.

Üye Muhittin Gürün Üye Ahmet · Akar Üye Ziya · Önel Üye Ahmet · Koçak

Anayasa Mahkemesi, E. 1976/13, K. 1976/31, 3 Haziran 1976 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. Olay
  4. Yasametinleri
  5. İlk İnceleme
  6. Esasın İncelenmesi
  7. Karşıoy
  8. Yazısı
  9. O. Akçakayalıoğlu
  10. H. Boyacıoğlu
  11. Karşıoy
  12. Yazısı
  13. H. Boyacıoğlu
  14. Karşıoy
  15. Yazısı
  16. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Esas No
1976/13
Karar No
1976/31
Tarih
3 Haziran 1976

İlgili Kararlar

  • AYM Norm Denetimi E.1976/33 K.1976/32
  • AYM Norm Denetimi E.1976/23 K.1976/33
  • AYM Norm Denetimi E.1976/11 K.1976/37
  • AYM Norm Denetimi E.1976/10 K.1976/36
  • AYM Norm Denetimi E.1976/37 K.1976/34
  • AYM Norm Denetimi E.1976/12 K.1976/38

Tüm Arşiv

AYM Norm Denetimi KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.