İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Norm Denetimi Kararları
  3. /Anayasa Mahkemesi

ANAYASA MAHKEMESİ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

AYM Norm Denetimi E.2016/133 K.2017/155

üyeleri Engin ALTAY, Levent GÖK ve Özgür ÖZEL ile birlikte 125 milletvekili (E. 2016/133)

Esas2016/133Karar2017/155Tarih15 Kasım 2017Okuma66 dk · 13.159 kelime

KÜNYE

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Karar tarihi
15 Kasım 2017
Esas Sayısı
2016/133
Karar Sayısı
2017/155
R.G. Tarih – Sayı
11.1.2018 - 30298
İptal davasını açan
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Karar metni, AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

13.159 kelime·66 dk okuma·19 bölüm

üyeleri Engin ALTAY, Levent GÖK ve Özgür ÖZEL ile birlikte 125 milletvekili (E. 2016/133)

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN

İstanbul 4. İdare Mahkemesi (E. 2017/123)

DAVA VE İTİRAZIN KONUSU

14.4.2016 tarihli ve 6704 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;

A. 7. maddesiyle 3.5.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 5. maddesine “Bina” tanımından sonra gelmek üzere eklenen “Su yolu; imar planı kararıyla yapay olarak oluşturulan ve deniz araçlarıyla ulaşımın sağlandığı su geçididir.” tanımının,

B. 8. maddesiyle 3194 sayılı Kanun’un 11. maddesinin birinci fıkrasına “yol” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “su yolu,” ibaresinin,

C. 9. maddesiyle 3194 sayılı Kanun’un 18. maddesinin üçüncü fıkrasına “yol” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “… su yolu,” ibaresinin,

D. 13. maddesiyle 25.2.1998 tarihli ve 4342 sayılı Mera Kanunu’na eklenen ek 1. maddede yer alan “…bu Kanun hükümlerine bağlı kalınmaksızın resen kaldırılır…” ibaresinin,

E. 21. maddesiyle 16.5.2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 3. maddesinin yeniden düzenlenen (7) numaralı fıkrasının,

F. 25. maddesiyle 6306 sayılı Kanun’a eklenen ek 1. maddenin (2) numaralı fıkrasının;

1. (a) bendinin ikinci cümlesinin,

2. (b) bendinin,

G. 30. maddesiyle 27.6.1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ek 11.maddesinin birinci fıkrasının değiştirilen (b) bendinde yer alan “…15/1/2012 tarihinden sonra…” ibaresinin,

Anayasa’nın Başlangıç hükümleri ile 2., 5., 7., 10., 13., 36., 44., 45., 49., 55., 56., 63., 125., 153., 166. ve 169. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına,

H. 30. maddesiyle 27.6.1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ek 11. maddesinin birinci fıkrasının değiştirilen (b) bendinin Anayasa’nın 10., 49. ve 55. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline,

karar verilmesi talebidir.

I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ

İptali talep edilen kuralların yer aldığı Kanun’un;

1. 7. maddesiyle 3194 sayılı Kanun’un 5. maddesine “Bina” tanımından sonra gelmek üzere eklenen tanım şöyledir:

“Su yolu; imar planı kararıyla yapay olarak oluşturulan ve deniz araçlarıyla ulaşımın sağlandığı su geçididir.”

2. 8. maddesiyle eklenen ibarenin yer aldığı 3194 sayılı Kanun’un 11. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“İmar planlarında; meydan, yol, su yolu, park,

yeşil saha, otopark, toplu taşıma istasyonu ve terminal gibi umumi hizmetlere

ayrılmış yerlere rastlayan Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait gayrimenkuller ile

askeri yasak bölgeler, güvenlik bölgeleri ile ülke güvenliği ile doğrudan

doğruya ilgili Türk Silahlı Kuvvetlerine ait harekat ve savunma amaçlı yerler

hariç Hazine ve özel idareye ait arazi ve arsalar belediye veya valiliğin

teklifi, Maliye ve Gümrük Bakanlığının onayı ile belediye ve mücavir alan

sınırları içinde belediyeye; belediye ve mücavir alan hudutları dışında özel

idareye bedelsiz terk edilir ve tapu kaydı terkin edilir. Ancak, bu yerlerin

üzerinde bina bulunduğu takdirde, arsası hariç yalnız binanın halihazır kıymeti

için takdir edilecek bedel ödenir. Bedeli ve ödeme şekli taraflarca tespit

olunur.”

3. 9. maddesiyle eklenen ibarenin bulunduğu 3194 sayılı Kanun’un 18. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tâbi tutulan yerlerin ihtiyacı olan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilk ve ortaöğretim kurumları, yol, otoyol hariç erişme kontrolünün uygulandığı yol, su yolu, meydan, park, otopark, çocuk bahçesi, yeşil saha, ibadet yeri ve karakol gibi umumî hizmetlerden ve bu hizmetlerle ilgili tesislerden başka maksatlarla kullanılamaz.”

4. 13. maddesiyle 4342 sayılı Kanun’a eklenen ek 1. madde şöyledir:

“30/4/2014 tarihli ve 28987 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 24/2/2014 tarihli ve 2014/6028 sayılı Bakanlar Kurulu Kararında belirtilen; İstanbul İli Avrupa Yakası Proje Alanı içerisinde yer alan mera, yaylak ve kışlak gibi orta mallarının vasıfları, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığınca bu Kanun hükümlerine bağlı kalınmaksızın resen kaldırılır ve bu taşınmazlar Hazine adına tescil edilir.”

5. 21. maddesiyle 6306 sayılı Kanun’un 3. maddesinin yeniden düzenlenen (7) numaralı fıkrası şöyledir:

“(7) Bu Kanunun uygulanması için belirlenen alanların sınırları içinde olup riskli yapılar dışında kalan diğer yapılardan uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülenler, değerleme çalışmalarında yapının riskli olmadığı gözetilmek kaydıyla bu Kanun hükümlerine tabi olur.”

6. 25. maddesiyle 6306 sayılı Kanun’a eklenen ek 1. madde şöyledir:

“(1) a) Kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde; planlama ya da altyapı hizmetleri yetersiz olan veya imar mevzuatına aykırı yapılaşma bulunan yahut yapı ya da altyapısı hasarlı olan alanlar,

b) Üzerindeki toplam yapı sayısının en az %65’i imar mevzuatına aykırı olan veya yapı ruhsatı alınmaksızın inşa edilmiş olmakla birlikte sonradan yapı ve iskân ruhsatı alan yapılardan oluşan alanlar,

fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek, sağlık, eğitim ve ulaşım gibi kamu hizmetlerinin düzenli bir şekilde yürütülmesini sağlamak amacıyla, Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca riskli alan olarak kararlaştırılabilir. Riskli alan sınırı uygulama bütünlüğü gözetilerek belirlenir.

(2) a) Riskli alan kararına karşı Resmî Gazete’de yayımı tarihinden itibaren dava açılabilir. Uygulama işlemleri üzerine riskli alan kararına karşı dava açılamaz.

b) Birinci fıkranın (a) bendi uyarınca belirlenen riskli alanlarda kamu kaynağı kullanılarak gerçekleştirilen her türlü mal ve hizmet alımları ile yapım işleri, 4734 sayılı Kanunun 21 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde belirtilen hâllere dayanan işlerden sayılır.”

7. 30. maddesiyle 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ek 11. maddesinin birinci fıkrasının değiştirilen (b) bendi şöyledir:

“b) 5018 sayılı Kanuna ekli (III) sayılı Cetvelde sayılan

düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kadro

ve pozisyonlarına 15/1/2012 tarihinden sonra ilk defa veya yeniden atanan kurul

başkanı, kurul üyesi ve başkan yardımcısı ile murakıp ve uzman unvanlı meslek

personeline, ilgili mevzuatı uyarınca ödenen her türlü maaş, aylık, ücret, ek

ücret, prim, zam, tazminat, ikramiye, fazla çalışma ücreti, kâr payı ve her ne

ad altında olursa olsun yapılan diğer ödemeler ile sosyal hak ve yardımlar

kapsamında yapılan bütün ayni ve nakdî ödemelerin bir aylık toplam net tutarı;

kurul başkanı için bakanlık müsteşarı, kurul üyesi için bakanlık müsteşar

yardımcısı, başkan yardımcısı için bakanlık genel müdürü, murakıp ve uzman

unvanlı meslek personeli için Başbakanlık uzmanlarına mevzuatında kadrosuna

bağlı olarak mali haklar ile sosyal hak ve yardımlar kapsamında yapılması

öngörülen ödemelerin bir aylık toplam net tutarını geçemez ve bunlar, emeklilik

hakları bakımından da emsali olarak belirlenen personel ile denk kabul edilir.”

II. İLK İNCELEME

A. E.2016/133 Sayılı Başvuru

Yönünden

1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA ve Rıdvan GÜLEÇ’in katılımlarıyla 2.8.2016 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

B. E.2017/123 Sayılı Başvuru Yönünden

2. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Burhan ÜSTÜN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ’in katılımlarıyla 31.5.2017 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural ve sınırlama sorunları görüşülmüştür.

3. Anayasa’nın 152. ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu

ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre; bir davaya

bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya kanun

hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya

taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına

varması durumunda bu hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya

yetkilidir. Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine

başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir

davanın bulunması, iptali istenen kuralın da o davada uygulanacak olması

gerekmektedir. Uygulanacak kanun kuralları, davanın değişik evrelerinde ortaya

çıkan sorunların çözümünde ve davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde

etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır.

4. İtiraz konusu kuralda, 5018 sayılı Kanuna ekli (III) sayılı

Cetvelde sayılan düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigorta

Fonunun (TMSF) kadro ve pozisyonlarına 15.1.2012 tarihinden sonra ilk defa veya

yeniden atanan kurul başkanı, kurul üyesi ve başkan yardımcısı ile murakıp ve

uzman unvanlı meslek personeline ilgili mevzuatı uyarınca ödenen her türlü

maaş, aylık, ücret, ek ücret, prim, zam, tazminat, ikramiye, fazla çalışma

ücreti, kâr payı ve her ne ad altında olursa olsun yapılan diğer ödemeler ile

sosyal hak ve yardımlar kapsamında yapılan bütün aynî ve nakdî ödemelerin bir

aylık toplam net tutarının; kurul başkanı için bakanlık müsteşarı, kurul üyesi

için bakanlık müsteşar yardımcısı, başkan yardımcısı için bakanlık genel

müdürü, murakıp ve uzman unvanlı meslek personeli için Başbakanlık uzmanlarına

mevzuatında kadrosuna bağlı olarak malî haklar ile sosyal hak ve yardımlar

kapsamında yapılması öngörülen ödemelerin bir aylık toplam net tutarını

geçemeyeceği ve bunların emeklilik hakları bakımından da emsali olarak

belirlenen personel ile denk kabul edileceği hükme bağlanmıştır.

5. Kural, 5018 sayılı Kanuna ekli (III) sayılı Cetvelde sayılan düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile TMSF’nin kadro ve pozisyonlarına ilk defa veya yeniden atanan kurul başkanı, kurul üyesi ve başkan yardımcısı ile murakıp ve uzman unvanlı meslek personelini kapsamaktadır.

6. İtiraz yoluna başvuran Mahkemede görülmekte olan dava ise Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunda (BDDK) 15.1.2012 tarihinden sonra bankacılık uzman yardımcısı olarak göreve başlayan davacının, bu tarihten önce işe başlayan aynı unvan ve görevdeki kişilerle malî haklarının eşitlenmesi talebiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptaline yönelik olup kuralda yer alan “...kurul başkanı, kurul üyesi ve başkan yardımcısı ile murakıp ... kurul başkanı için bakanlık müsteşarı, kurul üyesi için bakanlık müsteşar yardımcısı, başkan yardımcısı için bakanlık genel müdürü, murakıp...” ibarelerinin uyuşmazlıkta uygulanma olanağı bulunmamaktadır.

7. Kuralın kalan bölümü ise bentte sayılan unvanlı kadrolarda bulunanların tamamı yönünden geçerli ortak kural niteliği taşımaktadır. Bu nedenle kuralın kalan bölümüne ilişkin esas incelemenin, bakılmakta olan davanın konusu gözetilerek “…ve uzman...” ibareleri ile sınırlı olarak yapılması gerekmektedir.

8. Açıklanan nedenlerle 14.4.2016 tarihli ve 6704 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 30. maddesiyle 27.6.1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ek 11. maddesinin birinci fıkrasının değiştirilen (b) bendinin,

A. “...kurul başkanı, kurul üyesi ve başkan yardımcısı ile murakıp…”, “...kurul başkanı için bakanlık müsteşarı, kurul üyesi için bakanlık müsteşar yardımcısı, başkan yardımcısı için bakanlık genel müdürü, murakıp...” ibarelerinin, itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu ibarelere ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,

B. Kalan bölümünün esasının incelenmesine, esasa ilişkin

incelemenin aynı bentte yer alan “…ve uzman…” ibareleri ile sınırlı olarak yapılmasına,

OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

III. BİRLEŞTİRME KARARI

9. 14.4.2016 tarihli ve 6704 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç,

Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun ile Bazı

Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 30.

maddesiyle 27.6.1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ek 11.

maddesinin birinci fıkrasının değiştirilen (b) bendinde yer alan “…ve uzman…”

ibarelerinin iptallerine karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna

ilişkin E.2017/123 sayılı davanın, aralarındaki hukukî irtibat nedeniyle

E.2016/133 sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas

incelemenin E.2016/133 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 31.5.2017

tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

IV. ESASIN İNCELENMESİ

10. Dava dilekçesi, başvuru kararı ve ekleri, Raportör Fatih ŞAHİN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava ve itirazın konusu kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

A. Kanun’un 7. Maddesiyle 3194 Sayılı Kanun’un 5. Maddesine “Bina” Tanımından Sonra Gelmek Üzere Eklenen “Su yolu” Tanımının İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

11. Dava dilekçesinde özetle, dava konusu kuralla tanımı yapılan su yolunun esasen “Kanal İstanbul” olarak adlandırılan projeyi tanımlayarak projeye yasal altyapı oluşturulduğu; projenin Trakya Bölgesi’nin ekosistemi, İstanbul’un kent fizyolojisi ve boğazların hukukî rejimi üzerinde belirleyici etkilerinin olacağı; konuyla ilgili olarak bilim insanları tarafından yapılan çalışmalarda projenin çevresel ve kentsel felaketler ile uluslararası düzeyde geri dönüşü olmayan hukukî sorunlara yol açacağı belirtilerek kuralın Anayasa’nın Başlangıç hükümleri ile 2., 5., 13., 44., 45., 56., 166. ve 169. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

12. Dava konusu kuralda “su yolu”nun tanımı yapılmıştır. Kurala göre su yolu, imar planı kararıyla yapay olarak oluşturulan ve deniz araçlarıyla ulaşımın sağlandığı su geçididir.

13. Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Hukuk devleti; eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir. Hukuk devleti ilkesinin bir başka gereği ise kanunların kamu yararı amacını gerçekleştirmek üzere çıkarılmasıdır.

14. Anayasa Mahkemesince “kamu yararı” konusunda yapılacak

inceleme, kanunun kamu yararı amacıyla yapılıp yapılmadığının araştırılmasıyla

sınırlıdır. Anayasa’nın çeşitli hükümlerinde yer alan kamu yararı kavramının

Anayasa’da bir tanımı yapılmamıştır. Ancak Anayasa Mahkemesinin kararlarında da

belirtildiği gibi kamu yararı; bireysel, özel çıkarlardan ayrı ve bunlara üstün

olan toplumsal yarardır. Kamu yararı düşüncesi olmaksızın yalnız özel çıkarlar

için veya yalnız belli kişilerin yararına olarak kanun hükmü konulamaz. Böyle

bir durumun açık bir biçimde ve kesin olarak saptanması hâlinde söz konusu

kanun hükmü Anayasa’nın 2. maddesine aykırı düşer. Açıklanan ayrık hâl dışında

bir kanun hükmünün ülke gereksinimlerine uygun olup olmadığı, hangi araç ve

yöntemlerle kamu yararının sağlanabileceği bir siyasî tercih sorunu olarak

kanun koyucunun takdirinde olduğundan bu kapsamda kamu yararı değerlendirmesi

yapmak anayasa yargısıyla bağdaşmaz.

15. Kanun koyucu; yasamanın genelliği ilkesinin bir gereği olarak Anayasa'da düzenlenmemiş bir alanı, Anayasa'nın temel ilkeleri ile yasaklayıcı hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla öngörülebilir ve uygulanabilir şekilde kanunla düzenleyebilir. Bu bağlamda su yolunu tanımlama, unsurlarını belirleme yetkisi de kanun koyucuya aittir. Kuralla, daha önce mevzuatta tanımı yapılmamış olan su yolu kavramı tanımlanarak nelerin imar hukuku kapsamında su yolu olarak kabul edilebileceği hususu açıklığa kavuşturulmuştur. Kuralın, imar planları kapsamında yapılacak olan su yollarına kanuni bir statü kazandırmak amacıyla ihdas edildiği dikkate alındığında kamu yararına aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

16. Dava dilekçesinde, kuralın esas itibarıyla “Kanal İstanbul” olarak adlandırılan projeyi tarif ettiği projeye yasal altyapı oluşturulması amacıyla ihdas edildiği belirtilerek anılan projenin Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmekte ise de kuralda sadece su yolunun tanımı yapılmış, bir yapının su yolu olarak kabul edilebilmesi için gereken özellikler sayılmıştır. Bu tanım çerçevesinde ülkenin herhangi bir yerinde imar planı kapsamında su yolu yapılmasına karar verilebilir.

17. Su yolu, idarenin düzenleyici işlemi niteliğinde olan imar planı kararıyla yapay olarak oluşturulduğundan esasında imar planının da bir parçasıdır. Su yolunun planlama ve şehircilik ilkelerine aykırı olduğu iddiasıyla imar planının iptali talebiyle idari yargı mercilerinde dava açılmasına herhangi bir engel bulunmamaktadır.

18. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.

19. Kuralın Anayasa’nın Başlangıç hükümleri ile 5., 13., 44., 45., 56., 166. ve 169. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.

B. Kanun’un 8. Maddesiyle 3194 Sayılı Kanun’un 11. Maddesinin Birinci Fıkrasına “yol” İbaresinden Sonra Gelmek Üzere Eklenen “su yolu,” İbaresinin İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

20. Dava dilekçesinde özetle, Kanun’un 7. maddesiyle 3194 sayılı Kanun’un 5. maddesine eklenen “su yolu” tanımın Anayasa’ya aykırılığına ilişkin gerekçelerle kuralın Anayasa’nın Başlangıç hükümleri ile 2., 5., 13., 44., 45., 56., 166. ve 169. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

21. 3194 sayılı Kanun’un 11. maddesinin birinci fıkrasının birinci

cümlesinde, imar planlarında; meydan, yol, su yolu, park, yeşil saha, otopark,

toplu taşıma istasyonu ve terminal gibi umumî hizmetlere ayrılmış yerlere

rastlayan Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait gayrimenkuller ile askerî yasak

bölgeler, güvenlik bölgeleri ile ülke güvenliği ile doğrudan doğruya ilgili

Türk Silahlı Kuvvetlerine ait harekât ve savunma amaçlı yerler hariç Hazine ve

özel idareye ait arazi ve arsaların belediye veya valiliğin teklifi, Maliye ve

Gümrük Bakanlığının onayı ile belediye ve mücavir alan sınırları içinde

belediyeye; belediye ve mücavir alan hudutları dışında ise özel idareye

bedelsiz olarak terk edilmesi öngörülmüştür. Cümlede yer alan “su yolu”

ibaresi dava konusu kuralı oluşturmaktadır. Kuralla, su yolu umumî

hizmete ayrılan yerler arasında sayılmış; böylece imar planlarında su yolu

olarak ayrılan yerlere rastlayan Hazine ve özel idareye ait arazi ve arsaların

mücavir alan sınırları içinde belediyeye, mücavir alan sınırları dışında özel

idareye bedelsiz devredilmesine olanak tanınmıştır.

22. Kanun’un 7. maddesiyle 3194 sayılı Kanun’un 5. maddesine

eklenen “su yolu” tanımının Anayasa’ya uygunluk denetiminde belirtilen

hususlar dava konusu kural yönünden de geçerlidir. Kanun koyucu, yasamanın

genelliği ilkesi uyarınca Anayasa'da düzenlenmemiş bir alanı Anayasa'nın

temel ilkeleri ile yasaklayıcı hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla kanunla

düzenleyebilir. Bu bağlamda imar planı kararıyla yapay olarak oluşturulan

ve deniz araçlarıyla ulaşıma olanak tanıyan su yolunu umumî hizmete ayrılmış

yer olarak belirleme yetkisi de kanun koyucuya aittir. Kuralın, imar planı

kararıyla yapılacak su yoluna isabet eden Hazine ve özel idareye ait arazi ve

arsaların satılamaması ve başka bir maksat için kullanılamaması amacıyla ihdas

edildiği dikkate alındığında kamu yararına aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

23. Bu itibarla su yolunu umumî hizmete ayrılmış yerler arasında sayarak imar planlarında su yolu olarak ayrılan yerlere rastlayan Hazine ve özel idareye ait arazi ve arsaların mücavir alan sınırları içinde belediyeye, mücavir alan sınırları dışında özel idareye bedelsiz devredilmesine olanak tanıyan kural kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında olup kuralda Anayasa’ya aykırılık bulunmamaktadır.

24. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.

25. Kuralın Anayasa’nın Başlangıç hükümleri ile 5., 13., 44., 45., 56., 166. ve 169. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.

C. Kanun’un 9. Maddesiyle 3194 sayılı Kanun’un 18. Maddesinin Üçüncü Fıkrasına “yol” İbaresinden Sonra Gelmek Üzere Eklenen “su yolu” İbaresinin İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

26. Dava dilekçesinde özetle, Kanun’un 7. maddesiyle 3194 sayılı Kanun’un 5. maddesine eklenen “su yolu” tanımının Anayasa’ya aykırılığına ilişkin gerekçelerle kuralın Anayasa’nın Başlangıç hükümleri ile 2., 5., 13., 44., 45., 56., 166. ve 169. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

27. 3194 sayılı Kanun’un 18. maddesinin üçüncü fıkrasında; düzenleme

ortaklık paylarının, düzenlemeye tabi tutulan yerlerin ihtiyacı olan Millî

Eğitim Bakanlığına bağlı ilk ve ortaöğretim kurumları, yol, su yolu, otoyol

hariç erişme kontrolünün uygulandığı yol, meydan, park, otopark, çocuk bahçesi,

yeşil saha, ibadet yeri ve karakol gibi umumî hizmetlerden ve bu hizmetlerle

ilgili tesislerden başka maksatlarla kullanılamayacağı hüküm altına alınmıştır.

Fıkrada yer alan “su yolu” ibaresi dava konusu kuralı oluşturmaktadır.

Kuralla su yolu, umumî hizmete ayrılmış yerler arasında sayılmış; böylece

düzenleme ortaklık paylarının imar planlarında su yolu olarak ayrılan yerler

için kullanılmasına olanak tanınmıştır.

28. Kanun’un 7. maddesiyle 3194 sayılı Kanun’un 5. maddesine

eklenen “su yolu” tanımının Anayasa’ya uygunluk denetiminde belirtilen

hususlar, dava konusu kural yönünden de geçerlidir. Kanun koyucu;

yasamanın genelliği ilkesi uyarınca Anayasa'da düzenlenmemiş bir alanı,

Anayasa'nın temel ilkeleri ile yasaklayıcı hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla

kanunla düzenleyebilir. Bu bağlamda imar planı kararıyla yapay

olarak oluşturulan ve deniz araçlarıyla ulaşıma olanak tanıyan su yolunu umumî

hizmete ayrılan yer olarak belirleme yetkisi de kanun koyucuya aittir. Kuralın,

imar planı kararıyla su yolu olarak ayrılan yerlerin düzenleme ortaklık

payından karşılanması amacıyla ihdas edildiği dikkate alındığında, kamu

yararına aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

29. Bu itibarla düzenleme ortaklık paylarının imar planlarında su yolu olarak ayrılan yerler için kullanılmasına olanak tanıyan kural kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında olup kuralda Anayasa’ya aykırılık bulunmamaktadır.

30. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.

31. Kuralın Anayasa’nın Başlangıç hükümleri ile 5., 13., 44., 45., 56., 166. ve 169. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.

D. Kanun’un 13. Maddesiyle 4342 Sayılı Kanun’a Eklenen Ek 1. Maddede Yer Alan “…bu Kanun hükümlerine bağlı kalınmaksızın resen kaldırılır…” İbaresinin İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

32. Dava dilekçesinde özetle, İstanbul İli Avrupa Yakası Proje

Alanı içinde yer alan mera, yaylak ve kışlak gibi orta mallarının 4342 sayılı

Kanun’da belirtilen usule bağlı kalınmaksızın doğrudan Hazine adına tescil

edilmesinin devletin bu arazileri koruma ve tahribini önleme yükümlülüğü ile

bağdaşmadığı; bu taşınmazların vasıflarının hangi esas ve usullere göre

değiştirileceği ve lehine vasıf değişikliği yapılanlara hangi yükümlülüklerin

getirileceğine ilişkin herhangi bir düzenleme yapılmadan bu hususların Ulaştırma,

Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının takdirine bırakılmasının yasama

yetkisinin devri sonucunu doğurduğu belirtilerek kuralın Anayasa’nın 7. ve 45.

maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

33. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 56. maddesi yönünden de incelenmiştir.

34. 4342 sayılı Kanun’un ek 1. maddesinde, 30.4.2014 tarihli ve 28987 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 24.2.2014 tarihli ve 2014/6028 sayılı Bakanlar Kurulu Kararında belirtilen; İstanbul İli Avrupa Yakası Proje Alanı içinde yer alan mera, yaylak ve kışlak gibi orta mallarının vasıflarının Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığınca bu Kanun hükümlerine bağlı kalınmaksızın resen kaldırılması ve bu taşınmazların Hazine adına tescil edilmesi öngörülmüştür. Maddede yer alan “bu Kanun hükümlerine bağlı kalınmaksızın resen kaldırılır” ibaresi, dava konusu kuralı oluşturmaktadır.

35. Anayasa'nın “Tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında

çalışanların korunması” başlıklı 45. maddesinde “Devlet, tarım

arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek,

tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal

üretimi artırmak maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç

ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır. Devlet,

bitkisel ve hayvansal ürünlerin değerlendirilmesi ve gerçek değerlerinin

üreticinin eline geçmesi için gereken tedbirleri alır.” hükmüne yer

verilmiş; maddenin gerekçesinde ise “Madde, Devlete tarım arazilerinin ve

çayırlarla meraların amaç dışı kullanılmasını önleme görevini yüklemektedir. Bu

ifadeyle amaçlanan tarım arazilerinin endüstri ve şehirleşme sebebiyle yok

edilmesinin önlenmesidir. Devlet, bu amaçla yasal düzenleme yapmalıdır…”

denilmiştir. Dolayısıyla çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasının ve

tahribinin önlenmesinin devlete bir görev olarak yüklendiği açıktır.

36. Anayasa’nın 56. maddesinde ise herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu belirtilmiş; çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını koruma ve çevre kirlenmesini önlemenin devletin ve vatandaşların ödevi olduğu vurgulanmıştır.

37. Anayasa’nın 45. maddesinde sayılan yerlere ilişkin korumanın

nasıl sağlanacağı 4342 sayılı Kanun’da düzenlenmiştir. Anılan Kanun’un 14.

maddesinde, tahsis amacı değiştirilmedikçe mera, yaylak ve kışlaklardan Kanun’da

gösterilenden başka şekilde yararlanılamayacağı belirtilmiş ve Kanun’la

buralarda inşaat yapılması yasaklandığı gibi bu yerlerin yerleşim yeri olarak

iskâna açılmasına da izin verilmemiştir. Bu düzenlemelerin Anayasa’nın 45.

maddesinde belirtilen mera ve çayırların amaç dışı kullanılmasının ve

tahribinin önlenmesi bakımından gerekli olduğu, bu yerleri başka türlü

korumanın zor olduğu ve bu yerlerin korunamamasının hem yöre halkının geçim

kaynaklarından olan hayvancılığı hem de Anayasa’nın 56. maddesinde koruma

altına alınan çevreyi olumsuz yönde etkileyeceği açıktır.

38. Bununla birlikte kanun koyucunun devletin Anayasa’da belirtilen görevlerini yerine getirmek amacıyla, bir başka ifadeyle kamu yararının zorunlu kıldığı durumlarda Anayasa’nın 45. maddesinde belirtilen ve 4342 sayılı Kanun’la koruma altına alınan yerlere ilişkin tasarrufta bulunması ve bunların tahsis amacını değiştirmesi de mümkün bulunmaktadır. Ancak bunu yaparken anılan yerlerin tahsis amacının değiştirilmesi ile amaç dışı kullanılmasının ve tahribinin önlenmesini gerekli kılan kamu yararı arasındaki makul dengenin kurulması gerekir.

39. Dava konusu kuralda, 2014/6028 sayılı Bakanlar Kurulu Kararında belirtilen İstanbul İli Avrupa Yakası Proje Alanında yer alan mera, yaylak ve kışlaklarla ilgili tahsis amacının 4342 sayılı Mera Kanunu hükümlerine bağlı kalınmaksızın resen kaldırılması ve bu taşınmazların Hazine adına tescil edilmesi öngörülmekle birlikte bu yerlerin tahsis amacının değiştirilmesini gerekli kılan nedenin ne olduğu belirtilmemiştir. Bu çerçevede kuralın amacının ortaya konulabilmesi için Avrupa Yakası Proje alanı sınırlarını belirleyen Bakanlar Kurulu kararının dikkate alınması gerekmektedir.

40. 8.9.2012 tarihli ve 28405 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan

13.8.2012 tarihli ve 2012/3573 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla İstanbul’da

bulunan ve karara ekli kroki ile sınır ve koordinatları gösterilen alanın olası

afet riskini bertaraf etmek için ruhsatsız, iskânsız ve afet riski altındaki

yapıların tasfiye edilerek yeni yerleşim alanı olarak kullanılması amacıyla 644

sayılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun

Hükmünde Kararname’nin (KHK) 2. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendi

kapsamında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilendirilmiştir. Anılan Bakanlar

Kurulu Kararının iptali talebiyle açılan dava Danıştay Altıncı Dairesinin

21.3.2017 tarihli ve E.2016/13015, K.2017/1927 sayılı kararıyla reddedilmiştir.

30.4.2014 tarihli ve 28987 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 24.2.2014 tarihli

ve 2014/6028 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla da alanın sınırları yeniden

belirlenmiştir. Buna göre Bakanlar Kurulu Kararıyla sınırları

belirlenen İstanbul İli Avrupa Yakası Proje Alanı içinde yer alan

mera, yaylak ve kışlaklarla ilgili tahsis amacının olası afet riskini bertaraf

etmek için ruhsatsız, iskânsız ve afet riski altındaki yapıların tasfiye

edilerek yeni yerleşim alanı olarak kullanılması amacıyla değiştirildiği

anlaşılmaktadır.

41. İstanbul’un “Kuzey Anadolu Fay Hattı”nda yer almasından dolayı deprem riski altında olduğu ve İstanbul İli Avrupa Yakası Proje Alanının da olası afet riskini bertaraf etmek için ruhsatsız, iskânsız ve afet riski altındaki yapıların tasfiye edilerek yeni yerleşim alanı olarak kullanılması amacıyla ilan edildiği dikkate alındığında belirtilen alan sınırları içerisindeki mera, yaylak ve kışlaklarla ilgili tahsis amacının 4342 sayılı Mera Kanunu hükümlerine bağlı kalınmaksızın resen kaldırılarak Hazine adına tescil edilmesinde kamu yararına aykırı bir husus bulunmamaktadır.

42. Dava konusu kuralla Anayasa’nın 45. maddesinin koruması altında bulunan mera, yaylak ve kışlakların amaç dışı kullanımına sebebiyet verildiği açıktır. Diğer taraftan afet risklerine karşı önlem almak ve bireylerin can ve mal güvenliğini ön planda tutarak sağlıklı bir çevrede yaşamalarını temin etmek de Anayasa’nın 56. maddesiyle devlete yüklenen bir ödevdir. Bu açıdan bakıldığında bireylerin sağlıklı bir çevrede yaşamalarına yönelik üstün bir kamu yararına dayandığı anlaşılan kuralda Anayasa’ya aykırılık bulunmamaktadır.

43. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 45. ve 56. maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.

44. Osman Alifeyyaz PAKSÜT bu görüşe katılmamıştır.

45. Kuralın Anayasa’nın 7. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.

E. Kanun’un 21. Maddesiyle 6306 Sayılı Kanun’un 3. Maddesinin Yeniden Düzenlenen (7) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi

1. Genel Açıklama

46. 6306 sayılı Kanun, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek amacıyla ihdas edilmiştir.

47. Kanun’un 3. maddesinde riskli yapıların tescili, 4. maddesinde bu taşınmazlar üzerindeki tasarrufların kısıtlanması, 5. maddesinde tahliye ve yıktırma, 6. maddesinde Kanun kapsamında yapılacak uygulama işlemleri düzenlenmiştir.

48. Kanun’un 3. maddesinin yeniden düzenlemeden önceki (7)

numaralı fıkrasında, 6306 sayılı Kanun’un uygulanması için belirlenen alanların

sınırları içinde olup riskli yapılar dışında kalan yapılardan uygulama

bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülenlerin de 6306 sayılı Kanun

hükümlerine tabi olacağı hüküm altına alınmakta iken anılan fıkra Anayasa

Mahkemesinin 27.2.2014 tarihli ve E.2012/87, K.2014/41 sayılı kararıyla iptal

edilmiştir. Kararda; 6306 sayılı Kanun’un riskli yapıların dönüşümüyle

ilgili kurallar içerdiği, riskli olmayan yapılar hakkında yapılacak uygulamalara

ilişkin özel bir düzenleme öngörülmeyerek riskli yapılara ilişkin kurallara

atıf yapıldığı ancak anılan kuralların yapıların riskli olması dikkate alınarak

düzenlendiği, kamu yararı ile bireylerin hakları arasındaki dengenin de tamamen

riskli yapılara uygun şekilde oluşturulmaya çalışıldığı, menfaatler dengesi bu

şekilde oluşturulan kuralların riskli olmayan yapılara uygulanmasının ölçülülük

ilkesine aykırılık oluşturduğu ve kamu yararı ile riskli olmayan yapı

sahiplerinin hakları arasında kurulması gereken dengeyi bozduğu ifade

edilmiştir.

49. Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra anılan fıkra, dava konusu kuralla yeniden düzenlenmiştir. Yeni düzenlemede, 6306 sayılı Kanun’un uygulanması için belirlenen alanların sınırları içinde olup riskli yapılar dışında kalan yapılardan uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülenlerin yine 6306 sayılı Kanun’a tâbi olması öngörülmüştür. Ancak düzenlemede, iptal edilen kuraldan farklı olarak riskli olmayan yapılara ilişkin değerleme çalışmalarında yapının riskli olmadığının da gözetileceği belirtilmiştir.

2. İptal Talebinin Gerekçesi

50. Dava dilekçesinde özetle, Anayasa Mahkemesinin 27.2.2014

tarihli ve E.2012/87, K.2014/41 sayılı kararıyla 6306 sayılı Kanun’da riskli

yapılar için getirilen kuralların riskli olmayan yapılar hakkında da

uygulanmasının Anayasa’ya aykırı olduğuna karar verilmesine karşın Mahkeme

kararı görmezden gelinerek iptal edilen kuralla aynı içerikte düzenleme yapıldığı, yeni

düzenlemede riskli olmayan yapılarla ilgili “değerleme çalışmalarında

yapının riskli olmadığının gözetilmesi” şartı getirilmesinin esasa etkili

bir sonuç doğurmadığı, 6306 sayılı Kanun’un Uygulama Yönetmeliği’nin 12.

maddesine göre zaten yapının değerine göre değerleme tespitinin yapıldığı,

dolayısıyla iptal edilen düzenleme ile yeni düzenleme arasında herhangi bir

fark bulunmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 153. maddesine aykırı olduğu

ileri sürülmüştür.

3. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

51. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine uyarınca kural ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13. ve 35. maddeleri yönünden de incelenmiştir.

52. Anayasa’nın 35. maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” denilmektedir.

53. Mülkiyet hakkı; kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve tasarruf olanağı veren bir haktır. Anayasa’nın 35. maddesinin birinci fıkrasında mülkiyet hakkı güvence altına alınmış, ikinci ve üçüncü fıkralarında ise bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği ve mülkiyet hakkının kullanımının toplum yararına aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Ancak, mülkiyet hakkına getirilecek sınırlamalar Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan düzenlemeye aykırı olamaz.

54. Anayasa’nın 13. maddesinde “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” denilmektedir.

55. Temel hak ve özgürlükler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’da öngörülen sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir. Dokunulamayacak “öz” her temel hak ve özgürlük açısından farklılık göstermekle birlikte kanunla getirilen sınırlamanın hakkın özüne dokunmadığının kabulü için temel hakların kullanılmasını ciddî surette güçleştirip amacına ulaşmasına engel olmaması ve etkisini ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaması gerekir.

56. Temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın yapılan sınırlamalar yönünden ise bu sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gerekleri ile ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Bir başka deyişle öze dokunan sınırlamalar, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine evleviyetle aykırı olacağından temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan sınırlamalar yönünden “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkeleri bakımından ayrıca inceleme yapılmasına gerek bulunmamaktadır.

57. Öze dokunma yasağını ihlal etmeyen müdahaleler yönünden gözetilmesi öngörülen “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramı, öncelikle ilgili hak yönünden getirilen sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmalarını, başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak kendilerini göstermelerini gerektirmektedir. “Demokratik toplum düzeninin gerekleri”nden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik olmasını ifade etmektedir.

58. Anayasa’nın 13. maddesinde ifade edilen “ölçülülük ilkesi”, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin başvurularda dikkate alınması gereken bir diğer ilkedir. Demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük ilkeleri, iki ayrı kriter olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu iki kriter arasında sıkı bir ilişki vardır. Temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir sınırlamanın demokratik toplum düzeni için gerekli nitelikte, başka bir ifadeyle öngörülen kamu yararı amacını gerçekleştirmekle birlikte temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının incelenmesi gerekir.

59. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ve aralarında sıkı bir ilişki bulunan “temel hak ve hürriyetlerin özü”, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük ilkesi” kavramları bir bütünün parçaları olup “demokratik bir hukuk devleti”nin özgürlükler rejiminde gözetilmesi gereken temel ölçütleri oluşturmaktadır.

60. Demokratik toplum, mülkiyet hakkının tüm bireyler açısından mümkün olan en geniş şekilde güvence altına alındığı bir düzeni gerektirir. Demokrasilerde devlete düşen görev; bireyin sahip olduğu mülkiyet hakkını korumak, özellikle de bu imkânı ortadan kaldırmaya yönelik tutumlardan kaçınmak ve bu yönde gelebilecek olumsuz müdahaleleri engellemektir. Mülkiyet hakkına demokratik toplum düzeni yönünden zorunlu olmadıkça devletin müdahale etmemesi gerekir.

61. Dava konusu kuralla, Kanun’un uygulanması için belirlenen alanların sınırları içinde olup “riskli yapılar dışında kalan diğer yapılar”dan uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülenlerin de değerleme çalışmalarında yapının riskli olmadığı gözetilmek kaydıyla Kanun hükümlerine tâbi olacağı düzenlenmiştir.

62. Kuralda, anılan nitelikteki yapıların da 6306 sayılı Kanun

hükümlerine tâbi olacağı belirtilmiştir. Kanun’un amacı birinci maddesinde, bu

amaç doğrultusunda yapılacak uygulamalar ise 3., 4., 5. ve 6. maddelerinde

düzenlenmiştir. Kanun’un 3. maddesinde riskli yapıların tespiti ve kamuya ait

taşınmazların tahsis ve devri kurala bağlandığından anılan maddenin bu nitelikte

olmayan dava konusu kural kapsamındaki taşınmazlara uygulanma imkânı

bulunmamaktadır. Dolayısıyla riskli olmayan yapılar hakkında, Kanun’un 4., 5.

ve 6. maddeleri uyarınca uygulama yapılacaktır. Anılan maddelerin içeriğinde

imar kısıtlamaları, yapının tahliyesi ve yıkılması, taşınmazın kamulaştırması

gibi mülkiyet hakkını sınırlandıran düzenlemeler bulunmaktadır.

63. Kanun’un genel amacı; afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemedir. Dava konusu kural ise bu genel amaç doğrultusunda yapılacak uygulamalarda “uygulama bütünlüğü”nü sağlamak için getirilmiştir. Bunda bir kamu yararı olduğu konusunda tereddüt bulunmamaktadır.

64. Bununla birlikte kanunla getirilen bu sınırlamanın kamu yararı

amacı taşıması dışında kamunun yararı ile bireylerin temel hakları arasında

kurulması gereken adil dengeyi bozmaması, ölçülü olması da gerekir. Anayasa

Mahkemesinin yukarıda anılan kararında da belirtildiği üzere kuralla “riskli

olmayan yapılar” hakkında yapılacak uygulamalara ilişkin özel bir düzenleme

öngörülmemiş, riskli yapılara ilişkin kurallara atıf yapılmıştır. Atıf yapılan

kurallar ise yapıların riskli olması dikkate alınarak düzenlenmiş, kamu yararı

ile bireylerin hakları arasında buna uygun denge oluşturulmaya çalışılmıştır.

Menfaatler dengesi bu şekilde oluşturulan kuralların riskli olmayan yapılara

uygulanması, Anayasa’nın 13. maddesinde temel hakların sınırlandırılmasının

ölçütleri arasında yer verilen “ölçülülük” ilkesine aykırılık

oluşturmakta ve kamu yararı ile riskli olmayan yapı sahiplerinin hakları

arasında kurulması gereken dengeyi bozmaktadır.

65. Kuralda, riskli olmayan yapılarla ilgili değerleme

çalışmalarında yapının riskli olmadığı hususunun da gözetileceği ifade edilerek

riskli olmayan yapılar bakımından menfaatler dengesi kurulmaya çalışılmıştır.

Ancak herhangi bir riski bulunmayan sağlam yapılar için uygulama bütünlüğü

bakımından Bakanlıkça gerekli görülmesi halinde 6306 sayılı Kanun hükümlerinin

uygulanması durumunda bu yapıların maliklerinin uğradığı zararların tamamının

karşılanması sorumluluk hukukunun gereğidir. Uygulama alanındaki sağlam

yapılara yönelik değer tespitinde yapının riskli olmadığının gözetilmesi de

esasında bu amaca hizmet etmektedir. Bu itibarla Kanun’un uygulanması için

belirlenen alanların sınırları içinde olup riskli yapılar dışında kalan yapılar

hakkında 6306 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması nedeniyle maliklerin

mülkiyet hakkına yönelik kısıtlamaların, taşınmazın değer tespitinde yapının

riskli olmadığının gözetilmesi suretiyle dengelendiği söylenemez.

66. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

67. Hicabi DURSUN, Muammer TOPAL, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ bu görüşe katılmamışlardır.

68. Kuralın Anayasa’nın 153. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.

F. Kanun’un 25. Maddesiyle 6306 Sayılı Kanun’a Eklenen Ek 1. Maddenin (2) Numaralı Fıkrasının (a) Bendinin İkinci Cümlesinin İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

69. Dava dilekçesinde özetle, riskli alan kararlarına karşı uygulama işlemleriyle birlikte dava açılmasının engellenmesinin hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı, hak arama özgürlüğünü ihlal ettiği, yapılan düzenlemeyle riskli alan kararlarının yargı denetiminden kaçırılmak istendiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 36. ve 125. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

70. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13. maddesi yönünden de incelenmiştir.

71. 6306 sayılı Kanun’un ek 1. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinin birinci cümlesinde, riskli alan kararlarına karşı Resmî Gazete’de yayımı tarihinden itibaren dava açılabileceği ifade edildikten sonra dava konusu ikinci cümlesinde, uygulama işlemleri üzerine riskli alan kararına karşı dava açılamayacağı hüküm altına alınmıştır.

72. Anayasa’nın 125. maddesinin birinci fıkrasında idarenin her

türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olduğu vurgulanmıştır.

İdarenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tâbi olması hukuk devletinin de

gereğidir. Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin

birinci fıkrasında “Herkes meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle

yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil

yargılanma hakkına sahiptir.” denilerek kişilerin yargı organlarına

başvurabilme ve bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma

hakkı güvence altına alınmıştır. Anayasa’nın 36. maddesiyle güvence altına

alınan adil yargılanma hakkının temel unsurlarından biri de mahkemeye erişim

hakkıdır. Mahkemeye erişim hakkı, hukukî bir uyuşmazlığın bu konuda karar verme

yetkisine sahip bir mahkeme önüne götürülmesi ve verilen kararın uygulanması

hakkını da kapsar.

73. Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte her hakkın doğasından kaynaklanan sınırları bulunduğu gibi Anayasa’nın diğer maddelerinde yer alan kurallara dayanılarak bu hakların sınırlandırılması da mümkün olabilir. Ancak temel hak ve hürriyetlere getirilecek sınırlamaların Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen güvencelere aykırı olmaması gerekir.

74. 6306 sayılı Kanun’un 6. maddesinin (9) numaralı fıkrasında, bu

Kanun uyarınca tesis edilen işlemlere karşı tebliğ tarihinden itibaren otuz gün

içinde dava açılabileceği belirtilmiş; ek 1. maddesinin (2) numaralı fıkrasının

(a) bendinin birinci cümlesinde, riskli alan kararlarına karşı Resmî Gazete’de

yayımı tarihinden itibaren dava açılabileceği ifade edilmiş; dava konusu

kuralla da uygulama işlemleri üzerine riskli alan kararına karşı dava

açılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Buna göre bir alanın Bakanlar Kurulu

kararıyla riskli alan olarak ilan edilmesi üzerine bu karara karşı Resmî

Gazete’de yayımı tarihinden itibaren otuz gün içinde dava açılabilecektir. Bu

süre geçtikten sonra ilgililer; taşınmazlarına yönelik uygulama işlemleri

üzerine sadece uygulama işlemine karşı dava açabilecek, işlemin dayanağı olan

riskli alan kararına karşı dava açamayacaktır.

75. Bir bölgenin riskli alan olarak ilan edilmesinden sonra bu alanda jeolojik-jeoteknik etüd raporu, imar planları, kentsel tasarım projesi, hak sahipliği tespiti ve gayrimenkul değerlemesi, dönüşüm strateji planı gibi birçok rapor ve proje hazırlanmaktadır. Bu işlemlerin yapılması belli bir zaman aldığı gibi idarelere de malî anlamda külfet getirmektedir. Kanun koyucunun riskli alan kararlarına karşı 30 gün içinde dava açma hakkı tanıyarak riskli alan kararlarına karşı açılacak davaların bir an önce karara bağlanmasını ve riskli alanların devamlı dava tehdidi altında kalmasını önlemeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.

76. İdarî işlemlerin sürekli dava tehdidi altında bulunması hukukî istikrar ve güvenlik ilkeleriyle bağdaşmaz. Ancak hukukî istikrar ve güvenlik korunurken kişilerin hak arama özgürlükleri de güvencesiz bırakılmamalıdır. Bu nedenle mahkemeye erişim hakkını sınırlayıcı düzenlemeler yapılırken hukukî istikrar ile hak arama özgürlüğü arasında makul bir dengenin gözetilmesi zorunludur.

77. Dava konusu kuralla, riskli alan kararlarına karşı ilgililerin

dava açma hakkına yönelik sınırlama getirilmekle birlikte bu sınırlamanın

ölçülü olup olmadığı hususunun 6306 Kanun’da yer alan diğer kurallarla birlikte

değerlendirilmesi gerekmektedir. Kanun’un 6. maddesinin (9) numaralı

fıkrasında, Kanun uyarınca tesis edilen idarî işlemlere karşı tebliğ tarihinden

itibaren otuz gün içinde dava açılabileceği belirtilmiş, ek 1. maddesinin (2)

numaralı fıkrasının (a) bendinin birinci cümlesinde, riskli alan kararlarına

karşı bu kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten itibaren dava

açabileceği kural altına alınmıştır. Dolayısıyla riskli alan kararlarına karşı

yargı yolunun tamamen kapatılması söz konusu değildir.

78. Riskli alan kararlarına karşı açılacak davalarda, Resmî Gazete’de yayımı tarihinden itibaren başlayacak otuz günlük dava açma süresinin dava dilekçesinin hazırlanması ve eklerinin temin edilmesini imkânsız kılacak veya büyük ölçüde güçleştirecek kadar kısa olmadığı ve kuralın da riskli alan kararlarının uzun süre dava tehdidi altında kalmasını önlemeyi amaçladığı dikkate alındığında uygulama işlemi üzerine riskli alan kararına karşı dava açma hakkı tanınmaması mahkemeye erişim hakkına ölçüsüz bir sınırlama getirmemektedir.

79. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2., 13., 36. ve 125. maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.

G. Kanun’un 25. Maddesiyle 6306 Sayılı Kanun’a Eklenen Ek 1. Maddenin (2) Numaralı Fıkrasının (b) Bendinin İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

80. Dava dilekçesinde özetle, kamu düzeni veya güvenliğinin olağan

hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde, planlama

ya da altyapı hizmetleri yetersiz olan veya imar mevzuatına aykırı yapılaşma

olan veya yapı ya da altyapısı hasarlı olan alanların riskli alan ilan edilmesi

durumunda bu alanlarda yapılacak mal ve hizmet alımları ile yapım işlerinin

yüksek maliyetli işler olduğu; böylesine yüksek maliyetli işlerin zorunlu bir

sebep olmaksızın dava konusu kural uyarınca pazarlık usulüyle yaptırılmasının kamu

ihalelerinde gözetilmesi gereken saydamlık, rekabet, eşit muamele, güvenirlik

ve kamuoyu denetimi ilkelerine aykırı olacağı belirtilerek kuralın Anayasa’nın

2. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

81. Kanun’un ek 1. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a)

bendinde, kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye

uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde, planlama ya da altyapı hizmetleri

yetersiz olan veya imar mevzuatına aykırı yapılaşma bulunan yahut yapı ya da

altyapısı hasarlı olan alanların fen ve sanat norm ve standartlarına uygun,

sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek; sağlık, eğitim ve ulaşım

gibi kamu hizmetlerinin düzenli bir şekilde yürütülmesini sağlamak amacıyla

Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca riskli alan

olarak kararlaştırılabileceği belirtilmiştir. Dava konusu kuralda bu alanlarda

kamu kaynağı kullanılarak gerçekleştirilen her türlü mal ve hizmet alımları ile

yapım işlerinin 4734 sayılı Kanun’un 21. maddesinin birinci fıkrasının (b)

bendinde belirtilen hâllere dayanan işlerden sayılacağı hüküm altına

alınmıştır. Kurala göre kamu düzeni veya güvenliğinin olağan

hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde planlama

ya da altyapı hizmetleri yetersiz olan veya imar mevzuatına aykırı yapılaşma

bulunan yahut yapı ya da altyapısı hasarlı olan alanların riskli alan olarak

ilan edilmesi durumunda bu alanlarla sınırlı olarak kamu kaynağı kullanılarak

gerçekleştirilen her türlü mal ve hizmet alımları ile yapım işlerinde 4734

sayılı Kanun’un 21. maddesinde düzenlenen pazarlık usulü uygulanacaktır.

82. Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Hukuk devleti; eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda âdil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir. Hukuk devleti ilkesinin bir başka gereği ise kanunların kamu yararı amacını gerçekleştirmek üzere çıkarılmasıdır.

83. Kamu hukukuna tabi olan veya kamunun denetimi altında bulunan

ya da kamu kaynağı kullanan kamu kurum ve kuruluşlarının mal veya hizmet

alımları ile yapım işlerinde uygulanacak esas ve usulleri belirlemek amacıyla

4734 sayılı Kanun yürürlüğe konulmuştur. Anılan Kanun’un 18. maddesinde, mal

veya hizmet alımları ile yapım işlerinde uygulanacak ihale usulleri “açık

ihale usulü”, “belli istekliler arasında ihale usulü” ve “pazarlık

usulü” olarak sayılmış; 5. maddesinin dördüncü fıkrasında açık ihale usulü

ve belli istekliler arasında ihale usulünün temel usuller olduğu, diğer ihale

usullerinin Kanun’da belirtilen özel hâllerde uygulanabileceği kurala

bağlanmış; diğer usuller arasında yer alan pazarlık usulünün kullanılabileceği

özel hâller ise Kanun’un 21. maddesinde düzenlenmiş; anılan maddenin birinci

fıkrasının (b) bendinde “Doğal afetler, salgın hastalıklar, can veya mal

kaybı tehlikesi gibi ani ve beklenmeyen veya idare tarafından önceden

öngörülemeyen olayların ortaya çıkması üzerine ihalenin ivedi olarak

yapılmasının zorunlu olması” bu özel hâllerden biri olarak kabul

edilmiştir. Maddenin ikinci fıkrası uyarınca; anılan bentte belirtilen istisnai

hâllerde ilan yapılması zorunlu olmayıp en az üç isteklinin davet edilmesi,

yeterlik belgelerini ve fiyat tekliflerini birlikte vermeleri yeterlidir.

84. Anayasa Mahkemesinin yerleşik kararlarında da belirtildiği

üzere devlet harcamalarında 4734 sayılı Kanun’un uygulanmasını zorunlu kılan

bir Anayasa kuralı bulunmadığından kanun koyucunun bazı mal ve hizmetler

yönünden farklı usuller benimsemesinde anayasal açıdan bir engel yoktur. Ancak,

bir mal ve hizmet alımı ihalesinin 4734 sayılı Kanun’da öngörülen usullerin

dışına çıkarılırken kamu yararının gerektirdiği haklı nedenlerin bulunması

hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir. Bu ilkelerin gözetilmesi kaydıyla

mal ve hizmet alımlarında hangi ihale usulünün uygulanacağının belirlenmesi

kanun koyucunun takdirindedir. Kanun koyucunun tüm mal ve hizmet alımları için

tek bir ihale usulünü benimsemesi zorunlu olmayıp kanun koyucu çeşitli kamu

hizmetlerinin görülmesinde ihtiyaç duyulan farklı nitelikteki mal ve hizmetler

yönünden durumun gerektirdiği ölçüde farklılaşan ihale usulleri belirleyebilir.

Anayasa’ya uygunluk denetiminde ise kanun koyucunun kamu yararı anlayışının

isabetli olup olmadığı değil, incelenen kuralın kamu yararı dışında belli

bireylerin ya da grupların çıkarları gözetilerek yasalaştırılmış olup olmadığı

incelenecektir.

85. Kuralın, özellikle terör eylemleri nedeniyle altyapısı kullanılamayacak hâle gelen yerleşim yerlerinde 6306 sayılı Kanun kapsamında yapılacak imar uygulamalarının ivedilikle gerçekleştirilmesini mümkün kılmak ve idarelere hareket alanı tanıyarak kamu hizmetinde devamlılığın sağlanmasına imkân tanımak amacıyla ihdas edildiği anlaşılmaktadır. Belirtilen bölgelerin yeniden imarı kapsamında ihtiyaç duyulan mal ve hizmetlerin alımında ihale ve yapım sürecinin hızlandırılması ve uygulamanın kolaylaştırılmasında, diğer ihale usullerine göre daha kısa sürede sonuçlandırılan pazarlık usulünün benimsenmesinde kamu yararının bulunduğu açıktır.

86. Kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya

kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde, planlama ya da altyapı

hizmetleri yetersiz olan veya imar mevzuatına aykırı yapılaşma bulunan yahut

yapı ya da altyapısı hasarlı olan alanların riskli alan olarak ilan edildiği

durumlarda işin ivedilikle yapılmasını mümkün kılmak ve idarelere hareket alanı

tanıyarak kamu hizmetinde devamlılığın sağlanmasına imkân tanımak amacıyla

belirtilen alanlarla sınırlı olmak üzerekamu kaynağı kullanılarak

gerçekleştirilen her türlü mal ve hizmet alımları ile yapım işlerinde pazarlık

usulünün uygulanmasında kamu yararı amacı dışında bir amaç güdüldüğü

saptanamadığından kuralda hukuk devleti ilkesine aykırı bir husus

bulunmamaktadır.

87. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.

H. Kanun’un 30. Maddesiyle 375 Sayılı KHK’nın Ek 11. Maddesinin Birinci Fıkrasının Değiştirilen (b) Bendinde Yer Alan “…15.1.2012 tarihinden sonra…” ile “…veuzman…” İbarelerinin İncelenmesi

1. İptal ve İtiraz Taleplerinin Gerekçesi

88. Dava dilekçesinde ve başvuru kararında özetle; haklı bir neden

bulunmaksızın aynı kurumda aynı unvanla görev yapan personele ödenecek ücret

bakımından 15.1.2012 tarihinden önce atananlar ile bu tarihten sonra atananlar

arasında ayrım yapılmasının eşitlik ilkesine aykırı olduğu, kurum içi çalışma

barışını bozduğu, kanunların geriye yürümezliği ilkesinin ihlal edilerek

15.1.2012 ile 26.4.2016 tarihleri arasında üst kurullarda ve Tasarruf Mevduatı

Sigorta Fonunda (TMSF) göreve başlayan kurul başkanı, kurul üyesi, başkan

yardımcısı, murakıp ve uzman unvanlı personelin kazanılmış haklarının yok

sayıldığı belirtilerek kuralların Anayasa’nın 2., 10., 49. ve 55. maddelerine

aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

89. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 128. maddesi yönünden de incelenmiştir.

90. 375 sayılı KHK’nın ek 11. maddesinin (b) bendinde, düzenleyici

ve denetleyici kurumlar ile TMSF’nin kadro ve pozisyonlarına 15.1.2012

tarihinden sonra ilk defa veya yeniden atanan kurul başkanı, kurul üyesi ve

başkan yardımcısı ile murakıp ve uzman unvanlı meslek personeline, ilgili

mevzuatı uyarınca ödenen her türlü maaş, aylık, ücret, ek ücret, prim, zam,

tazminat, ikramiye, fazla çalışma ücreti, kâr payı ve her ne ad altında olursa

olsun yapılan diğer ödemeler ile sosyal hak ve yardımlar kapsamında yapılan

bütün aynî ve nakdî ödemelerin bir aylık toplam net tutarının; kurul başkanı

için bakanlık müsteşarı, kurul üyesi için bakanlık müsteşar yardımcısı, başkan

yardımcısı için bakanlık genel müdürü, murakıp ve uzman unvanlı meslek

personeli için Başbakanlık uzmanlarına mevzuatında kadrosuna bağlı olarak malî

haklar ile sosyal hak ve yardımlar kapsamında yapılması öngörülen ödemelerin

bir aylık toplam net tutarını geçemeyeceği ve bunların emeklilik hakları

bakımından da emsali olarak belirlenen personel ile denk kabul edileceği hüküm

altına alınmıştır. Dava ve itiraz konusu kurallar anılan bentte yer alan “…15/1/2012

tarihinden sonra…” ibaresi ile “…ve uzman…”

ibareleridir.

91. Anayasa’nın 128. maddesinde; devletin kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevlerinin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceği, memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceği hükme bağlanmıştır.

92. Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile idare arasındaki ilişki, yasama organı tarafından hizmetin gereklerine göre kanunla düzenlenmektedir. İlgili kanunlar uyarınca kişileri önceden düzenlenmiş bulunan bir statüye sokan, bu statüde devamını sağlayan ve bu statüden çıkaran işlemler, “şart işlemler” olarak kabul edilip kişilerin kamu görevine atanmaları ve görevleri süresince belirli kurallara tâbi bulunmaları da bu kapsamdadır. Kamu görevlileri, belirli bir statüde nesnel kurallara göre hizmet yürütmekte; o statünün sağladığı aylık, ücret, atanma, yükselme, nakil gibi kimi öznel haklara sahip olmaktadır.

93. Kanun koyucu, bir kamu hizmetinde görevin gerektirdiği nitelikleri ve koşulları saptamayı ya da saptanmış olanları değiştirmeyi anayasal ilkeler içinde kalmak kaydıyla görevin ve ülkenin gereklerine ve zorunluluklarına göre serbestçe takdir edebilir. Kamu hukuku alanında anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik gibi düzenleyici tasarruflarla konmuş kurallar; kamu hizmetinin gerekleri, gereksinmeleri gibi nedenlerle ve konuldukları yöntemlere uyulmak, Anayasa’ya ve kanunlara uygun düşmek kaydıyla her zaman değiştirilebilir veya kaldırılabilir.

94. Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin malî ve sosyal haklarına

ilişkin düzenlemeler statü hukukuna ilişkindir. Statü hukukuna göre yürütülen

görevlere atanmanın usulleri, görevin kapsamı ve görevi yerine getiren

kişilerin malî ve sosyal hakları ile ilgili konularda anayasal ilkelere aykırı

olmamak kaydıyla düzenleme yapmak kanun koyucunun takdirindedir. Bu bağlamda

düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile TMSF’de görev yapan kurul başkanı,

başkan yardımcısı, kurul üyesi, murakıp ve uzman unvanlı kadrolarda görev

yapanların malî ve sosyal haklarını belirleme yetkisi de kanun koyucunun takdir

yetkisi kapsamındadır. Bu yetki, doğal olarak mevcut kurallarda değişiklik

yapılmasını da kapsamaktadır. Kamu görevlilerinin özlük haklarına ilişkin

olarak yapılan kanuni değişikliklerin ilgililerin beklentilerini

etkileyebilecek nitelikte olması nedeniyle kanun koyucu bu yetkisini

kullanırken anayasal ilkelere uygun hareket etmek zorundadır.

95. Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesinin

temel gereklerinden biri, kazanılmış haklara saygı gösterilmesidir. Kazanılmış

haklara saygı, hukuk güvenliği ilkesinin bir sonucudur. Kamu görevlilerinin

kazanılmış hakları, istihdam türüne bağlı olarak tahakkuk etmiş ve kendisi

yönünden kesinleşmiş ve kişisel alacak niteliğine dönüşmüş haklardır. Objektif

ve genel hukuksal durumun şart işlemle özel hukuksal duruma dönüşmesi

kazanılmış hak yönünden yeterli değildir. Kural işlemler her zaman

değiştirilebilir ya da yargı organları tarafından Anayasa’ya veya kanuna aykırı

görülerek iptal edilebilir. Kural işlemin değişmesi ya da ortadan kaldırılması,

ona bağlı kişi ile ilgili şart işlemi de etkiler. Kişi, yeni kural tasarrufa

göre oluşan statüde yerini alır. Bu nedenle bir statüye bağlı olarak ileriye

dönük, beklenen haklar kazanılmış hak kapsamında değerlendirilmez.

96. Kişilere belirli haklar sağlayan hukuk kurallarının

muhataplarında bir beklentiye yol açması mümkündür. Hak beklentisi, bir kişinin

mevcut kurallar uyarınca bir hakkı elde etme beklentisini ifade etmektedir. Bir

kuralda öngörülen koşulları taşıyan kişilerin o kuralın ilişkin olduğu hakkı

hukuken ve fiilen elde etmeleri, kendileri yönünden kazanılmış hak oluşturmakla

birlikte henüz bu hakkı kazanmamış kişilerin de söz konusu hakkı elde etme

noktasında bir beklenti içinde olmaları olağandır. Kişilerin hukuka güveni,

hukuk devleti yönünden önemli olup kişilerin bu güveninin yine hukuk tarafından

korunması asıldır ve bu koruma, hukukî güvenlik ilkesi olarak adlandırılmaktadır.

Hukuk güvenliği ilkesi hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm

eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal

düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli

kılar.

97. Kişilerin mevcut kurallar çerçevesindeki tüm beklentilerinin

mutlak suretle hukuken korunması ise kuralların değişmezliğine yol açabileceği

gibi kuralların değiştirilmesini anlamsız kılabilecek sonuçlara da yol

açabilecektir. Oysa hukuk, toplumun değişimine ve gelişimine koşut olarak

değişime açık ve yaşayan bir varlıktır. Bu nedenle her değişiklikte olduğu gibi

kişilerin değişen kurallardan etkilenmesi söz konusu olabilir. Bir kuralda

yapılan değişikliğin kişilerin elde etmeyi bekledikleri haklara etkisinin saptanmasında,

söz konusu kuralın değiştirilme gerekçelerinin de gözetilmesi zorunludur. Bu

anlamda değiştirilen kuralın, beklenen hakların yanı sıra kazanılmış haklar

yönünden dahi etkili olabileceği de belirtilmelidir. Kamu düzeni, genel sağlık

gibi haklı nedenlerle daha önce elde edilmiş bir hakkın kullanımı yönünden

getirilen ek koşulların mevcut hak sahipleri yönünden gözetilebilmesi de

mümkündür.

98. O hâlde her beklentinin hukuken korunmasının söz konusu

olmadığının öncelikle belirtilmesi zorunludur. Bir beklentinin hukuken koruma

görebilmesinin ön koşullarından birini haklı beklenti seviyesine ulaşması

oluşturmaktadır. Haklı beklentinin tespitinde ise kişilerin bu hakkı elde

etmeye ne kadar yakın olduklarının ve kural değişikliğinin bu hakkın elde edilmesine

etkilerinin, kural değişikliğine neden olan gerekçelerin gözetilmesi gerekir.

Bu kapsamda kuralda gerçekleşen değişiklik sonucu ilgililerin bu haktan mahrum

kalıp kalmadıkları ya da söz konusu değişikliğin bu hakkı elde etmeleri

yönünden zorlaştırıcı bir etkisi olup olmadığı da dikkate alınır. Haklı

beklentinin var olup olmadığı, yapılan bu inceleme sonucunda tespit edilir.

Bazen de kişinin haklı beklentisi, kişiye mutlak olarak eski kuralın bir hak

kazandırmasını değil ancak yeni kurala geçiş sürecinde özellikli konumunun

gözetilerek farklı ve geçici bir düzenleme yapılmasını gerekli kılabilir.

99. Anayasa’nın 10. maddesinde “Herkes, dil, ırk, renk,

cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım

gözetilmeksizin kanun önünde eşittir… Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya

sınıfa imtiyaz tanınamaz…” denilmiştir. Anayasa Mahkemesinin yerleşik

kararlarında da vurgulandığı üzere Anayasa’nın 10. maddesinde yer verilen

eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalarca aynı işleme

bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere yasalar karşısında ayrım yapılmasını

ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi

ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin ihlali

yasaklanmıştır. Kanunlar; eşitlik ilkesine uygun bir şekilde, aynı veya benzer

durumda bulunanlar için haklarda ve ödevlerde, yararlarda ve yükümlülüklerde,

yetkilerde ve sorumluluklarda, fırsatlarda ve hizmetlerde eşit davranılmasını

sağlayacak kurallar içermelidir. Ancak durum ve konumlarındaki özellikler, kimi

kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir.

100. Anayasa’nın 49. maddesinde, çalışmanın herkesin hakkı ve ödevi olduğu belirtilmiş; devlete çalışanların yaşam düzeyini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri almak ödevi verilmiş, 55. maddesinde de ücretin emeğin karşılığı olduğu belirtildikten sonra devletin çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alacağı ifade edilmiştir.

101. 375 sayılı KHK’nın ek 11. maddesinin (b) bendinde düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile TMSF’de ilk defa veya yeniden atanan kurul başkanı, kurul üyesi ve başkan yardımcısı ile murakıp ve uzman unvanlı meslek personeline malî ve sosyal haklar kapsamında yapılacak ödemelerin, 375 sayılı KHK’nın ek 11. maddesinin (b) bendinde sayılan emsali personele yapılan ödemelerle eşitlenmesi öngörülmüştür. Yapılan düzenleme 26.4.2016 tarihinde yürürlüğe girmekle birlikte dava konusu kuralla uygulamanın başlangıç tarihi olarak 15.1.2012 tarihi esas alınmıştır.

102. Konuya ilişkin ilk düzenleme 11.10.2011 tarihli ve 666 sayılı

KHK ile yapılmıştır. Anılan KHK ile 375 sayılı KHK’ya eklenen ek 11. maddenin

birinci fıkrasının (b) bendinde düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile TMSF’de

kurul başkanı, başkan yardımcısı, kurul üyesi, başkan yardımcısı, murakıp ve

uzman kadrolarına ilk defa veya yeniden atananlara malî ve sosyal haklar

kapsamında yapılacak her türlü ödemenin bentte sayılan emsali personelle

eşitlenmesi öngörülmüş ve düzenlemenin 15.1.2012 tarihinde yürürlüğe girmesi

kural altına alınmıştır. Anayasa Mahkemesi, buna ilişkin KHK

hükmünü, yetki kanununda kamu görevlilerinin malî haklarına ilişkin olarak

Bakanlar Kuruluna doğrudan bir düzenleme yapma yetkisi verilmediği gerekçesiyle

Anayasa’ya aykırı bulmuş ve bentte yer alan “murakıp ve” ibarelerini

22.10.2015 tarihli ve E.2015/1 ve K.2015/91 sayılı kararıyla; “uzman”

ibarelerini 3.12.2015 tarihli ve E.2015/101, K.2015/111 sayılı kararıyla; “kurul

üyesi” ibarelerini de 16.3.2016 tarihli ve E.2016/15, K.2016/14 sayılı

kararıyla iptal etmiştir. Mahkemenin verdiği iptal kararları, itiraz konusu

kuralların içeriklerinin Anayasa’ya uygunluğunun incelenmesi ve bu inceleme

sonucunda Anayasa’ya aykırı bulunmaları sonucu değil, söz konusu düzenlemelerin

yetki kanunu kapsamında bulunmaması sebebiyle verilmiştir. Bir diğer deyişle

anılan iptal kararları, esasa yönelik olmayıp usule ilişkindir.

103. Aynı zamanda Anayasa Mahkemesinin konuya ilişkin vermiş olduğu iptal kararları, söz konusu üst kurullarda ve TMSF’de çalışan tüm personeli de kapsamamaktadır. Anayasa Mahkemesinin bu kurumlarda çalışan “murakıplara” ilişkin kararı, 7.11.2015 tarihli Resmî Gazete’de, “uzmanlara” ilişkin kararı 16.12.2015 tarihli Resmî Gazete’de ve “kurul üyelerine” ilişkin kararı 25.3.2016 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanmış ve kuralın bu unvanlara ilişkin ibareleri anılan tarihlerde yürürlükten kalkmıştır.

104. Dava ve itiraz konusu kuralın yer aldığı 6704 sayılı Kanun’a ilişkin kanun tasarısı ise 23.3.2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına (T.B.M.M.) sunulmuş, Plan ve Bütçe Komisyonunca tasarı hakkında 5.4.2016 tarihli rapor düzenlenmiş, T.B.M.M. Genel Kurulunda tasarının görüşülmesine 6.4.2016 tarihinde başlanmış ve 14.4.2016 tarihinde kabul edilerek kanunlaşmış, 20.4.2016 tarihinde Cumhurbaşkanlığına gönderilen Kanun 25.4.2016 tarihinde Cumhurbaşkanlığınca yayımlanmak üzere Resmî Gazete’ye gönderilmiş ve 26.4.2016 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

105. Anayasa Mahkemesinin “murakıplara” ve “uzmanlara”

yönelik kararından kısa bir süre sonra yasama sürecinin başlayıp sona erdiği,

kanun tasarısının T.B.M.M. Başkanlığına sunulduğu tarihte “kurul üyelerine”

ilişkin Anayasa Mahkemesi kararının dahi henüz Resmî Gazete’de yayımlanmamış

olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca söz konusu düzenleme kapsamındaki üst kurullarda

ve TMSF’de çalışan “kurul başkanları” ve “başkan yardımcıları”

hakkında Anayasa Mahkemesince verilmiş bir iptal kararı da bulunmamaktadır. Söz

konusu personel ile ilgili yapılacak yeni düzenlemede bu tür bir ayrım

yapılmasının 15.1.2012 tarihinden sonra söz konusu kurumlarda farklı unvanla

göreve başlayanlar arasında eşitliğe aykırı sonuçların da ortaya çıkmasına yol

açacağı açıktır.

106. Yukarıda ayrıntılı olarak açıklanan hukukî süreç sonucunda kanun koyucu iptal kararları doğrultusunda söz konusu düzenlemeyi bu defa kanunla yapmış ve iptal edilen Kanun Hükmünde Kararname’nin ilgili hükmünün yürürlüğe girdiği ve herkes tarafından bilinen 15.1.2012 tarihini esas almak suretiyle kuralın bu tarihten sonra Kanun’da öngörülen kadro ve pozisyonlara ilk defa veya yeniden atananlara uygulanmasını öngörmüştür.

107. Bu kapsamda 15.1.2012 tarihi, daha önce bilinmeyen veya

bilinmesi mümkün olmayan bir tarih değil, aynı konuya ilişkin daha önceki

düzenlemenin yürürlük tarihinin tekrarından ibarettir. Söz konusu tarih,

Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararlarının Resmî Gazete’de yayımlandığı

tarihe kadar uygulamada esas alınmış ve 15.1.2012 tarihinden sonra Kanun’da

öngörülen kadro ve pozisyonlara ilk defa veya yeniden atanan kişilere söz

konusu KHK kuralı uyarınca ödeme yapılmıştır. Gerek kuralda yer alan 15.1.2012

tarihinin herkesçe bilinen bir tarih olması ve yaklaşık dört yıl boyunca ülke

çapında uygulanmış olması gerekse Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararının

usul yönünden verilmiş bir karar olması hususları dikkate alındığında kanun koyucu

tarafından getirilen ve önceki kuralla aynı içeriğe sahip olan yeni düzenlemede

önceki kuralın yürürlük tarihi olan ve bu yönüyle objektif nitelik taşıyan

15.1.2012 tarihinin esas alındığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle 15.1.2012

tarihinin ilgililer yönünden öngörülmesi imkansız bir tarih olarak

nitelendirilebilmesi mümkün olmadığı gibi ilgili kuralın geçmişte yürürlüğe

girdiği tarihin esas alınmış olması nedeniyle gerçek anlamda bir kanunun geriye

yürümesinden de söz edilemez. Bunun ötesinde 666 sayılı KHK’nın 2.11.2011

tarihli Resmî Gazete’de yayımlanmasına rağmen konuya ilişkin hükmünün 15.1.2012

tarihinde yürürlüğe gireceğinin öngörülmesi de geriye dönük bir uygulama

yapılmasının amaçlanmadığını göstermektedir.

108. 15.1.2012 tarihinden sonra düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile TMSF’de ilk defa veya yeniden göreve başlayanlar 375 sayılı KHK’nın ek 11. maddesinin (b) bendinde sayılan emsali personelle eşit malî ve sosyal haklara sahip olacaklarını bilerek ve bu durumu kabul ederek göreve başlamışlardır. Dolayısıyla bu kişilerin malî ve sosyal hakları bakımından kazanılmış haklarının ihlali söz konusu olmadığı gibi parasal haklarının daha önceki sisteme göre ödenmesi yönünde haklı bir beklentilerinin bulunduğu da söylenemez.

109. Diğer taraftan Anayasa Mahkemesinin yukarıda belirtilen iptal

kararlarından sonra kısa bir süre düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile

TMSF’de ilk defa veya yeniden atanan kurul üyesi, murakıp ve uzman unvanlı

meslek personeline malî ve sosyal haklar kapsamında önceki sisteme

göre adı geçen personele ödeme yapılmış olması; bu konuda yeni bir

düzenleme yapılmasına engel oluşturmayacağı gibi söz konusu ödemelerin aynı

şekilde, süresiz ve mutlak olarak yapılması zorunluluğunu da doğurmayacağı

açıktır. Öte yandan Anayasa Mahkemesince usul yönünden verilen iptal

kararlarının söz konusu üst kurullarda ve TMSF’de çalışan ve kural kapsamında

yer alan tüm çalışanları kapsamaması nedeniyle bu kişiler arasında bir ayrım

yapılması sonucuna yol açacak şekilde bu kararların belirli unvanlı görevde

bulunanlar yönünden haklı beklentiye yol açtığı, diğer unvanlı görevlerde

bulunanlar yönünden ise uygulamanın devamına engel bulunmadığının kabulü mümkün

bulunmamaktadır. Konuya ilişkin düzenlemelerin ve Anayasa Mahkemesi kararının

niteliği gözetildiğinde geleceğe yönelik olarak ilgililerin hukuken korunması

gerekli haklı beklentilerinin varlığından söz edilemeyeceği açıktır.

110. Eşit ücret uygulamasıyla kamu kurum ve kuruluşlarında benzer unvanlarla görev yapan personelin parasal haklarının eşitlenerek uygulamada birliğin sağlanması, her kurumun kendi kuruluş kanununa göre farklı ücret belirlemesinin önlenmesi, böylece kamu personel rejiminde malî ve sosyal haklar bakımından yeknesaklığın sağlanması amaçlanmaktadır. Bu yönüyle kuralın kamu yararına aykırı olduğu söylenemez.

111. Düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile TMSF’nin kadro ve

pozisyonlarına 15.1.2012 tarihinden sonra ilk defa veya yeniden atanan kurul

başkanı, kurul üyesi, başkan yardımcısı, murakıp ve uzman unvanlı meslek

personeli ile 15.1.2012 tarihinden önce bu kadro ve pozisyonlara atananlar aynı

hukukî konumda değillerdir. Kanun koyucu tarafından konuya ilişkin

düzenlemelerden önce göreve başlayanların ileriye dönük haklı beklentilerinin

korunması amacıyla 15.1.2012 tarihinin esas alındığı anlaşılmaktadır. Anılan

kurumlarda 15.1.2012 tarihinden önce göreve başlayanlar ile bu tarihten sonra

göreve başlayanlar aynı hukukî konumda bulunmadıklarından farklı kurallara tabi

tutulmalarında eşitlik ilkesine aykırılık bulunmamaktadır.

112. Açıklanan nedenlerle kurallar, Anayasa’nın 2., 10., 49., 55. ve 128. maddelerine aykırı değildir. İptal taleplerinin reddi gerekir.

113. Serdar ÖZGÜLDÜR ve Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.

V. YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI TALEBİ

114. Dava dilekçesinde özetle, Kanal İstanbul Projesi’nin İstanbul

Boğazı ve Marmara Denizi’nin ekosisteminde çok büyük zararlara yol açacağı;

ormanların, tarım alanlarının, çayır ve mera alanlarının yok olmasına neden

olacağı; riskli olmayan yapıların 6306 sayılı Kanun’a tâbi olmasının maliklerin

mülkiyet hakkını ölçüsüz şekilde sınırlandıracağı; riskli alan kararlarına

karşı uygulama işlemiyle birlikte dava açma hakkı tanınmamasının hak arama

özgürlüğünü kısıtlayacağı; kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı

durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde, planlama ya da

altyapı hizmetleri yetersiz olan veya imar mevzuatına aykırı yapılaşma olan

veya yapı ya da altyapısı hasarlı olan alanların riskli alan ilan edilmesi

durumunda bu alanlarda yapılacak mal ve hizmet alımları ile yapım işlerinin

pazarlık usulüyle yapılmasının ihalelerde saydamlığı ve rekabeti engelleyeceği;

düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile TMSF’de 15.1.2012 tarihinden önce ilk

defa veya yeniden atanan kurul başkanı, kurul üyesi, başkan yardımcısı, murakıp

ve uzman unvanlı personele yapılacak ödemelere geriye dönük sınırlama

getirilmesinin kazanılmış hak ilkesini ihlal edeceği; dava konusu kuralların bu

hâliyle uygulanmasının telafisi güç veya imkânsız zararların doğmasına

sebebiyet vereceği belirtilerek kuralların yürürlüklerinin durdurulması talep

edilmiştir.

14.4.2016 tarihli ve 6704 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;

A. 21. maddesiyle 16.5.2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 3. maddesinin yeniden düzenlenen (7) numaralı fıkrasına yönelik yürürlüğün durdurulması talebinin koşulları oluşmadığından REDDİNE,

B. 1. 7. maddesiyle 3.5.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 5. maddesine “Bina” tanımından sonra gelmek üzere eklenen “Su yolu; imar planı kararıyla yapay olarak oluşturulan ve deniz araçlarıyla ulaşımın sağlandığı su geçididir.” tanımına,

2. 8. maddesiyle 3194 sayılı Kanun’un 11. maddesinin birinci fıkrasına “yol” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “su yolu,” ibaresine,

3. 9. maddesiyle 3194 sayılı Kanun’un 18. maddesinin üçüncü fıkrasına “yol” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “… su yolu,” ibaresine,

4. 13. maddesiyle 25.2.1998 tarihli ve 4342 sayılı Mera Kanunu’na eklenen ek 1. maddede yer alan “…bu Kanun hükümlerine bağlı kalınmaksızın resen kaldırılır…” ibaresine,

5. 25. maddesiyle 6306 sayılı Kanun’a eklenen ek 1. maddenin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinin ikinci cümlesine ve (b) bendine,

6. 30. maddesiyle 27.6.1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ek 11. maddesinin birinci fıkrasının değiştirilen (b) bendinde yer alan “…15/1/2012 tarihinden sonra…”ibaresine,

yönelik iptal talepleri 15.11.2017 tarihli, E.2016/133, K.2017/155 sayılı kararla reddedildiğinden bu bent, tanım ve ibarelere ilişkin yürürlüğün durdurulması taleplerinin REDDİNE,

15.11.2017 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

14.4.2016 tarihli ve 6704 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;

A. 7. maddesiyle 3.5.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 5. maddesine “Bina” tanımından sonra gelmek üzere eklenen “Su yolu; imar planı kararıyla yapay olarak oluşturulan ve deniz araçlarıyla ulaşımın sağlandığı su geçididir.” tanımının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

B. 8. maddesiyle 3194 sayılı Kanun’un 11. maddesinin birinci fıkrasına “yol” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “su yolu,” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

C. 9. maddesiyle 3194 sayılı Kanun’un 18. maddesinin üçüncü fıkrasına “yol” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “… su yolu,” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

D. 13. maddesiyle 25.2.1998 tarihli ve 4342 sayılı Mera Kanunu’na eklenen ek 1. maddede yer alan “…bu Kanun hükümlerine bağlı kalınmaksızın resen kaldırılır…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

E. 21. maddesiyle 16.5.2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 3. maddesinin yeniden düzenlenen (7) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Hicabi DURSUN, Muammer TOPAL, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL ile Yusuf Şevki HAKYEMEZ’in karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

F. 25. maddesiyle 6306 sayılı Kanun’a eklenen ek 1. maddenin (2) numaralı fıkrasının, (a) bendinin ikinci cümlesi ile (b) bendinin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal taleplerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

G. 30. maddesiyle 27.6.1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ek 11. maddesinin birinci fıkrasının değiştirilen (b) bendinde yer alan “…15/1/2012 tarihinden sonra…”ibaresi ile “…ve uzman…” ibarelerinin, Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal taleplerinin REDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ’nin karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

15.11.2017 tarihinde karar verildi.

Başkan

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

Burhan ÜSTÜN

Başkanvekili

Engin YILDIRIM

Üye

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Üye

Serruh KALELİ

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Üye

Nuri NECİPOĞLU

Üye

Hicabi DURSUN

Üye

Celal Mümtaz

AKINCI

Üye

Muammer TOPAL

Üye

M. Emin KUZ

Üye

Hasan Tahsin

GÖKCAN

Üye

Kadir ÖZKAYA

Üye

Rıdvan GÜLEÇ

KARŞIOY GEREKÇESİ

6704 sayılı Kanun’un 30. maddesiyle 375 sayılı

KHK’nin EK 11. maddesinin birinci fıkrasının değiştirilen (b) bendi ile

15.1.2012 tarihinden sonra, 5018 sayılı Kanun’a ekli (III) Sayılı Cetvelde

sayılan düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile TMSF kadro ve pozisyonlarına

ilk defa veya yeniden atanan “ve uzman” unvanlı meslek personelinin aylık ve

özlük haklarında düşüş öngörülmektedir. Oysa 6704 sayılı Kanunla yapılan

düzenleme 26.4.2016 tarihinde yürürlüğe girmiş; diğer bir deyişle yürürlük

hükmü dört yıl geriye yürütülerek 15.1.2012 tarihi olarak itibar edilmiştir.

“Eşit işe eşit ücret” gerekçesiyle yapılan bu düzenlemenin Anayasa’ya uyarlı

düşmediği çok açıktır. Gerçekten, Anayasa Mahkemesinin 3.12.2015 tarih ve

E.2015/101, K.2015/111 sayılı kararı ile KHK ile getirilen önceki benzer

düzenleme “uzman”lar yönünden iptal edilmiş; bu iptal kararından

sonra da yeni bir düzenleme yapılmadığından, ilgili kurumlar bu (uzman)

statüdeki çalışanlarının maaşlarını, eski uygulama doğrultusunda, kendi kuruluş

kanunlarındaki düzenlemelere göre hizmet sözleşmesi ile belirlemişlerdir. Yani,

evvelce düşürülmüş olan maaşlar yeniden yükseltilmiştir. 6704 sayılı Kanunla

yapılan düzenlemeden sonra ise yürürlük tarihinin 15.1.2012’ye (geriye)

yürütülmesiyle, yükseltilen aylıklar ikinci defa düşürülmüştür.

Anayasa Mahkemesinin iptal kararının şekli ya

da esasa ilişkin olmasının statü hukukuna tâbi kişiler bakımından bir önemi

yoktur. Çünkü, onlar yönünden önemli olan, maaşlarında eksiltmeye yol açan

yasal düzenlemenin hukuk âleminden kaldırılmış olmasıdır. Onların özlük

haklarını ödeyen kurumlar yönünden de aynı şey geçerlidir. Onlar da Anayasa’ya

aykırı bulunarak iptal edilen yasal kural artık mevcut olmadığından, yeni

hukuki duruma göre personelin aylıklarını ödemekle yükümlü bulunmaktadır. Hukuk

devleti ilkesi, yasaların kişiler aleyhine geçmişe yürürlü olarak vazedilmesine

mânidir. Statü hukukuna tâbi kişilerin, Anayasa Mahkemesi iptal kararının

yürürlüğe girmesinden sonra yeni hukuki durum nedeniyle haklı ve meşru bir

beklentilerinin olması doğal ve makûldür. Bu nedenle kendileri yönünden en

azından bir “beklenen hak” sözkonusudur. Beklenen hak konusunda Anayasa

Mahkemesinin 7.11.2014 tarih ve E.2014/61, K.2014/166 sayılı kararında şu

sapmalarda bulunulmaktadır.: “…Bir beklentinin hukuken konuma görebilmesi için

meşru (haklı) beklenti seviyesine ulaşması gerekmektedir. Beklentinin meşru

olup olmadığı tespit edilirken başvurulacak ölçüt ‘hakkaniyet’tir. Hakkaniyet, 4721 sayılı Türk Medeni

Kanunu’nda düzenlenmiş olup hâkime takdir yetkisi tanınan durumlarda, hâkimin

bu takdir yetkisini somut olayın özelliklerine uygun olarak ve adalet

ilkelerini gözeterek kullanması anlamına gelmektedir. Hakkaniyet kavramı,

hukukun genel bir ilkesi olduğundan, anayasa yargısında da dikkate alınmalıdır.

Kanun koyucu da tıpkı mahkemeler gibi takdir yetkisi kullanırken hakkaniyeti

gözetmekle yükümlüdür. Nitekim Anayasa Mahkemesi bir çok kararında hukuk

devleti ilkesini tanımlarken ‘hakkaniyet ölçütünün gözetilmesini’ hukuk devletinin unsuru

olarak saymaktadır. Bu itibarla dava konusu kuralların, yürürlüğe girdiği

tarihte mesai saatleri dışında serbest meslek faaliyetinde bulunmakta veya özel

kuruluşlarda çalışmakta olan öğretim üyelerinin önceki sistemin uygulanacağı

yolundaki beklentilerini korumamış olmasının hakkaniyet ölçütüyle bağdaşıp

bağdaşmadığının tespiti gerekir… Yargı kararları sonrası tam zamanlı çalışan

öğretim üyeleri, mesai saatleri sonrası serbest olarak çalışabilecekleri

yönünde oluşan kanaat ve beklenti nedeniyle üniversite dışındaki serbest çalışmalarını

planlamış, ekonomik ve sosyal hayatlarını bu koşulları öngörmek suretiyle

belirlemişlerdir. Öğretim üyelerinin var olan durumun devam edeceğine

dair oluşan beklenti ve kanaat nedeniyle plânladıkları faaliyet ve

çalışmaları ile bunlar gereğince yaratılan hukuki durumlarını dava

konusu kurallar gereğince sona erdirmek zorunda olması, aksi halde

haklarında insan hayatında çok önemli bir hukuki sonuç doğuran istifa etmiş

sayılma veya ilişik kesme işlemlerinin uygulanması hakkaniyete

aykırıdır. Bu nedenle sözkonusu öğretim üyeleri için yargı

kararlarına güvenerek mesai sonrası çalışma ve faaliyette bulunmaları,

bu statünün kazanılmış hak olarak değerlendirilmesini olanaklı kılması da bu

statülerin belli bir süre devam edeceğine ilişkin meşru bir beklenti

oluşturduğu ve bu beklentinin hukuk güvenliği ilkesi gereğince korunması

gerektiğinin kabulü gerekir… Dolayısıyla dava konusu kurallar

hukuk devletinin gereği olan hukuki güvenlik ve hukuki belirlilik ilkelerine

aykırıdır…” (RG.19.6.2015, Sayı:29391 s. 103-105)

Davanın somutunda da, Anayasa Mahkemesinin evvelce vermiş olduğu “uzman”lar yönünden iptal kararının yürürlüğe girmesi ve bu konumdaki personelin özlük haklarının önceki statü gibi yükseltilerek ödenmesi sonrasında, bu kişiler yönünden meşru bir beklenti oluştuğu, bu statünün devam edeceğine dair bu haklı beklentinin 6704 sayılı Kanunla “geçmişe yürürlü” bir biçimde ortadan kaldırılmış olması karşısında, hukuk devletinin gereği olan hukuki güvenlik ve hukuki belirlilik ilkelerinin açıkça ihlâl edildiği görülmektedir.

Açıklanan nedenlerle, kuralların Anayasa’nın 2 nci maddesine aykırı olduğu ve iptali gerektiği kanaatine vardığımızdan, çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmıyoruz.

Üye

Recai AKYEL

Üye

Yusuf Şevki

HAKYEMEZ

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Kanun’un 13. maddesiyle 4342 sayılı Mera Kanunu’na eklenen Ek 1. Maddede yer alan “… bu Kanun hükümlerine bağlı kalmaksızın resen kaldırılır…” ibaresi ile Avrupa Yakası Proje Alanı içerisinde yer alan mera, yaylak ve kışlak gibi orta mallarının vasıflarının Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığınca Mera Kanunu hükümlerine bağlı kalınmaksızın resen kaldırılması ve bu taşınmazların Hazine adına tescil edilmesi öngörülmüştür.

2. Buna göre, Proje alanı içerisinde yer alan ve Anayasa’nın 45. maddesiyle amaç dışı kullanım ve tahribine karşı Devletçe önlemler alınması gereken yerlerin yeni yerleşim alanları kurulması dahil, farklı amaçlarla kullanılmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.

3. Anayasa Mahkemesince daha önce, mera, yaylak ve kışlaklarda kanuna aykırı yapıların önlenememesi veya buralarda inşa edilen yapılardan veya yerleşmelerden ekonomik gelir temin edilmesi amacıyla meraların vasfının değiştirilmesine imkan sağladığı için Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle açılan davada, ilgili kuralın iptaline karar verilirken aşağıdaki gerekçelere dayanılmıştır (4.12.2014 tarihli, Esas:2013/114; Karar:2014/184 sayılı Anayasa Mahkemesi Kararı):

“Mera, yaylak ve kışlaklarda kanuna aykırı yapıların önlenememesi

veya buralarda inşa edilen yapılardan veya yerleşmelerden ekonomik gelir temin

edilmesi nedenleriyle mera, yaylak ve kışlakların tahsis amacının

değiştirilerek Anayasa'nın 45. ve 56. maddeleriyle güvence altına alınan

yerlerin ve doğal çevrenin tahrip edilmesinde, kamu yararının gerektirdiği bir

zorunluluğun bulunmadığı ve bunun Anayasa'nın 45. ve 56. maddeleriyle Devlete yüklenen

ödevin yerine getirilmesi imkânını önemli ölçüde ortadan kaldıracağı açıktır.

Zira kanuna aykırı yapıların önlenememesi gerekçesiyle yapı sahiplerine hak

tanınması, bu yerlerin tümüyle yok olmasına neden olacak, dolayısıyla

Anayasa'nın Devlete bu yerleri korumaya yönelik olarak yüklediği görev yerine

getirilemeyecektir. Ekonomik gelir temininde ise Devletin aynı geliri doğal

çevrenin geri dönüşü olmayacak biçimde tahrip edilmesine yol açmayacak

alternatif faaliyetlerden elde etmesi mümkün bulunduğundan mera, yaylak ve

kışlakların yapılaşmaya açılmasını gerektirecek bir zorunluluğun varlığından

söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla kamu yararının gerektirdiği bir

zorunluluğa dayanmaksızın dava konusu kuralla Anayasa'nın 45. ve 56.

maddeleriyle güvence altına yerlerin ve çevrenin tahribine neden olacak

düzenlemeler yapılması, Anayasa'ya aykırılık teşkil etmektedir.

Açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa'nın 45. ve 56. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.”

4. Öte yandan Anayasa Mahkemesi başka bir kuralın iptali istemini reddederken de yine Anayasa’nın 45. ve 56. maddeleri arası arasında makul bir dengenin kurulup kurulmadığını değerlendirmiş ve aşağıdaki gerekçeleri açıklamıştır (14.5.2015 tarihli, Esas:2014/177; Karar:2015/49 sayılı Anayasa Mahkemesi Kararı):

“Dava dilekçesinde, Kanun ile 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun ilgili hükümleri birlikte dikkate alındığında dava konusu kuralla endüstri ve şehirleşme amacına yönelik olarak meraların vasfının değiştirilmesine imkân sağlandığı, konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı alanları yapmak için meraların, yerleşme ve yapılaşmaya açılarak daraltılmasının Anayasa’nın 45. ve 56. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

4342 sayılı Kanun’un “Tahsis Amacının Değiştirilmesi” başlıklı 14.

maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde, tahsis amacı

değiştirilmedikçe mera, yaylak ve kışlaktan bu Kanun’da gösterilenden başka

şekilde yararlanılamayacağı kurala bağlandıktan sonra, ikinci cümlesinde

bentler hâlinde bu kuralın istisnalarına yer verilmiştir. Kanun’un 112.

maddesiyle eklenen (ı) bendiyle, “Bakanlar Kurulunca kentsel dönüşüm ve gelişim

proje alanı olarak ilan edilen” yerler de istisnalar arasına eklenmiştir. Buna

göre, 5373 sayılı Belediye Kanunu’nun 73. maddesi uyarınca ilgili belediyenin

talebi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca

kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilen yerlerdeki meraların,

ilgili müdürlüğün talebi, mera komisyonu ve defterdarlığın uygun görüşü alınmak

suretiyle valilikçe tahsis amacının değiştirilerek mera vasfının ortadan

kaldırılması ve Hazine adına tescili olanaklı hâle gelmiştir.

Anayasa’nın “Tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması” başlıklı 45. maddesinde,” Devlet tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek…için gereken tedbirleri alır.” hükmüne yer verilmiş; maddenin gerekçesinde ise “Madde, Devlete tarım arazilerinin ve çayırlarla meraların amaç dışı kullanılmasını önleme görevini yüklemektedir. Bu ifadeyle amaçlanan tarım arazilerinin endüstri ve şehirleşme sebebiyle yok edilmesinin önlenmesidir. Devlet, bu amaçla yasal düzenleme yapmalıdır.” denilmiştir. Dolayısıyla çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasının ve tahribinin önlenmesinin Devlete bir görev olarak yüklendiği açıktır.

Hayvancılığın önemli geçim kaynaklarından birini oluşturduğu

ülkemizde mera, yaylak ve kışlakların korunması, tarımla uğraşan halkın ve

dolayısıyla ülkenin refahı ve gelirinin artması bakımından büyük önem

taşımaktadır. Anayasa koyucu, mera, yaylak ve kışlakların sınırlılığını

gözeterek bunların korunmasına ve amacı dışında kullanımının engellemesine

yönelik tedbirler alınmasını bir ödev olarak Devlete yüklemiş ise de bunun

mutlak bir yasaklamayı ifade ettiği ve mera, yaylak ve kışlakların amaç dışı kullanımına

hiçbir koşulda izin verilemeyeceği söylenemez. Sosyal veya ekonomik bazı

ihtiyaçlar, mera, yaylak ve kışlakların başka amaçlarla kullanımını zorunlu

hâle getirebilmektedir. Bu gibi durumlarda, bir bölgenin mera, yaylak ve kışlak

olarak kullanımına devam edilmesi, birtakım ekonomik ve sosyal ihtiyaçların

karşılanamamasına ve neticede daha büyük kamusal yararların zedelenmesine yol

açabilmektedir. Bu nedenle, bir alanın mera, yaylak veya kışlak vasfının

ortadan kaldırılmasının, söz konusu alanın mera, yaylak veya kışlak olarak

kullanımına devam edilmesinden daha fazla kamusal yarar doğurduğu hâllerde,

ilgili bölgenin başka amaçlarla kullanılmasına imkân sağlanmasına anayasal bir

engel bulunmamaktadır.

Anayasa’nın 56. maddesinde ise herkesin, “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı”na sahip olduğu belirtilmiş; çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevleri arasında sayılmıştır. Kanun koyucunun Anayasa’nın 56. maddesinde düzenlenen “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı”nın Devlete yüklediği ödevin yerine getirilmesi amacıyla meralara müdahalede bulunulması mümkündür. Ancak bu durumda çatışan iki ödev arasında makul bir denge kurulmalı ve ancak kamu yararı bakımından zorunluluk taşıması durumunda meraların amaç dışı kullanımına izin verilmelidir.

….

Dava konusu kural ile 5373 sayılı Kanun’un 73. maddesinin birinci

fıkrası birlikte dikkate alındığında, Bakanlar Kurulunun kentsel dönüşüm ve

gelişim alanı ilan edebilmesinin, konut alanları, sanayi alanları, ticaret

alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her

türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa

ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak veya deprem

riskine karşı tedbirler almak amaçlarıyla sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Öte

yandan Kanun’un gerekçesinde de ifade edildiği üzere, “alternatif alanının

bulunmaması kaydıyla mera, yaylak ve kışlakların kentsel dönüşüm ve gelişim

projesi kapsamına alınabilmesi ve tahsis amacının değiştirilmesi” mümkündür.

Ayrıca, 4342 sayılı Kanun kapsamındaki taşınmazlara ilişkin Anayasa’nın

45. maddesinde sağlanan özel koruma gözetildiğinde, Bakanlığın takdir yetkisini

kullanırken öncelikle kamuya ait diğer taşınmazlarla ihtiyacın karşılanıp

karşılanmayacağını değerlendirmesi gerekmektedir.

Diğer taraftan, Bakanlar Kurulu, tüm bu hususları dikkate alarak 4342 sayılı Kanun kapsamındaki taşınmazlara ihtiyaç bulunduğu sonucuna varsa bile bu, anılan taşınmazların 5373 sayılı Kanun’un 73. maddesi kapsamında kullanılabilmesi için yeterli olmayacak, 4342 sayılı Kanun’da öngörülen usul uygulanarak, orada belirtilen yetkili makamlar tarafından da aynı değerlendirme yapılıp taşınmazların tahsis amaçlarının değiştirilmesine karar verilmesi gerekecektir. Kaldı ki bu süreç içerisinde yapılan idari işlemlere karşı yargı yolu açık olup belirtilen hususlar ilgili yargı mercileri tarafından da değerlendirilebilecektir.

Sonuç olarak, Anayasa’nın 45. maddesinin koruması altında bulunan mera, yaylak ve kışlakların amaç dışı kullanımına imkân tanınmış ise de bunun, Anayasa’nın 56. maddesiyle Devlete yüklenen, bireylerin sağlıklı bir çevrede yaşamalarını temin etme ödevinin ifası amacına dayandığı ve çatışan iki ödev arasında makul bir dengenin de gözetildiği anlaşıldığından kuralda Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.”

5. Yukarıda belirtilen Anayasa Mahkemesi kararlarından anlaşılacağı üzere, mera, kışlak, yaylak gibi Anayasal koruma altında bulunan yerlerin tahsis amacının değiştirilmesi mümkün ise de, bu bir zorunluluktan kaynaklanmalı veya daha üstün bir kamu yararına hizmet etmelidir. Buna karşılık, salt ekonomik kazanç sağlanması, geri dönüşü mümkün bulunmayan farklı amaçla yapılacak bir tahsis veya mera vasfının kaldırılması için yeterli bir neden değildir.

6. Bu Anayasal gerekler ışığında Kanal İstanbul olarak bilinen Avrupa Yakası Proje Alanı konusuna bakıldığında; kanalın geçeceği güzergah ile proje alanında kalan diğer yerler yönünden farklı değerlendirme yapılması mümkündür.

Kanalın geçeceği yerlerin, bölgenin topoğrafik özellikleri dikkate alınarak, yani Marmara Denizi ile Karadeniz arasında kalan toprakların deniz seviyesine göre en alçak yerlerinden ve mevcut göl ve dereler dikkate alınarak belirlenmesi teknik ve ekonomik bir zorunluluk teşkil ettiğinden, bu kapsamda kalan yerlerde mera, yaylak ve kışlak gibi arazilerin vasfının değiştirilmesinde Anayasaya aykırılık bulunmadığı söylenebilir.

Öte yandan, kanalın geçeceği yerler ve güzergahla ilgisi bulunmamakla birlikte geniş proje alanında kalan tüm mera, yaylak ve kışlakları kapsayacak şekilde, hangi üstün kamu yararına dayandığı ortaya konmadan, bu konuda gelecekteki kullanım şeklinin genel esasları ve ilkeleri yasa ile belirlenmeden, yani Anayasa’nın 45. ve 56. maddeleri arasında makul bir denge kurulmadan, genel ve belirsiz bir düzenleme yapıldığı görülmektedir. Geniş bir bölgedeki tüm mera, kışlak ve yaylakların Anayasa’nın 45. maddesindeki güvencelerin kapsamı dışına çıkartılmasını öngören kural, Anayasa’nın 45. maddesine aykırıdır.

Açıklanan nedenlerle çoğunluk görüşüne katılmamaktayım.

Üye

Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye

Serruh KALELİ

KARŞI OY

Mahkememiz çoğunluğunca, 6306 sayılı Kanun’un 3. maddesinin 6704 sayılı Kanun’un 21. maddesiyle yeniden düzenlenen (7) numaralı fıkrası, Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı bulunarak iptaline karar verilmiştir.

Aşağıdaki gerekçelerle çoğunluğun iptal yönündeki görüşlerine katılmıyoruz.

İptali istenilen kural, “Bu Kanunun uygulanması için belirlenen alanların sınırları içinde olup riskli yapılar dışında kalan diğer yapılardan uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülenler, değerleme çalışmalarında yapının riskli olmadığı gözetilmek kaydıyla bu Kanun hükümlerine tabi olur.” hükmünü içermektedir.

Açıkça görüldüğü üzere dava konusu kuralla, Kanun’un uygulanması için belirlenen alanların sınırları içinde olup “riskli yapılar dışında kalan diğer yapılar”dan, uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülenlerin de, değerleme çalışmalarında yapının riskli olmadığı hususunun gözetilmesi kaydıyla bu Kanun hükümlerine tabi olacağı öngörülmektedir. Buna göre, Kanun’un uygulanması için belirlenen alanların sınırları içinde olup riskli olmayan yapılardan uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülmeyenler Kanunun uygulama alanı (kapsamı) dışında kalacaktır.

Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendinde yapılan riskli yapı tanımı dikkate alındığında, riskli yapılar dışındaki yapıların, ekonomik ömrünü tamamlamamış, yıkılma veya ağır hasar görme riski taşımayan yapılar olduğu anlaşılmaktadır.

Kanunun ilgili maddelerine bakıldığında, uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülen riskli olmayan yapılar hakkında, riskli yapılar hakkında gerçekleştirilecek uygulamalara ilişkin hükümler içeren 4., 5. ve 6. maddelerin uygulanacağı anlaşılmaktadır. Anılan maddelerde imar kısıtlamaları, yapının tahliyesi ve yıkılması, taşınmazın kamulaştırması gibi konulara ilişkin düzenlemeler bulunduğu görülmektedir.

Birinci madde hükmüne göre, Kanun’un genel amacının, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenileme çalışmalarının yapılması olduğu anlaşılmaktadır. Dava konusu kural da bu genel amaç doğrultusunda yapılacak uygulamalarda “uygulama bütünlüğü”nü sağlamak için getirilmiştir. Kuralın kamu yararı amacıyla yürürlüğe konulduğu konusunda mahkememiz çoğunluk görüşünde de bir tereddüt ifade edilmemiştir.

Mahkememiz çoğunluğunca, uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülenlerin bu Kanun hükümlerine tabi olacağının öngörülmesi değil, bu yapıların riskli yapılar için öngörülen prosedüre göre bu Kanun hükümlerine tabi olacağının öngörülmesi Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı bulunmuştur.

Bu bağlamda, “riskli olmayan yapılar” hakkında yapılacak uygulamalara ilişkin özel bir düzenleme öngörülmeyip, riskli yapılara ilişkin kurallara atıf yapılması suretiyle oluşturulan uygulama sistematiğinin, riskli olmayan yapı malikleri açısından ölçülü olup olmadığının belirlenebilmesi için, yapıların riskli olup olmamaları dışında, uygulama bütünlüğünden ne anlaşılması gerektiğinin ve söz konusu uygulama bütünlüğü içerisinde yapıların riskli olup olmamalarının ne gibi bir farklılık oluşturduğunun belirlenmesi gerekmektedir.

6306 sayılı Kanun’un, ülkemizin önemli bir kısmının başta deprem

olmak üzere tabii afetlerin riski altında olduğu, yaşanan orta şiddetteki

depremlerde bile mevcut yapıların ağır derecede hasar görüp yıkıldıkları

gözlemlendiğinden bu yapıların büyük bir kısmının muhtemel afetlere karşı

dayanık­lı olmadıklarının anlaşıldığı, ayrıca bazı yerleşim merkezlerinin

jeolojik durumu ile zemin özelliklerinin buralarda iskânı oldukça tehlikeli

hale getirdiği, bu nedenle afet riski altında bulunan yerleşim merkezlerinin

bir an önce bulundukları yerlerde dönüştürülerek buralardaki iskânın yeniden

düzenlenmesini ve hatta bunlardan bazılarının başka yerlere nakledilmesini

zorunlu kıldığı; ayrıca, hâlihazırda yaşanabilirlikten uzak, köhnemiş, can

ve mal emniyeti bakımından riskli ve görüntü itibarı ile de çirkin olan

yapıların da ortadan kaldırılarak, estetik yapıların inşa edilmesi suretiyle

halkın daha sıhhatli ve emniyetli şartlar altında ikametinin temin

edileceği gerekçesiyle yürürlüğe konulduğu ve gerekçede Kanunun afet

meydana geldikten sonra “yara sarma” değil de, “yara

almama” anlayışına dayandığı, böylece de Anayasadaki “sosyal

hukuk devleti” ilkesinin hayata geçirilmesi için önemli ve etkili bir

adımın atıldığının vurgulandığı görülmüştür.

Söz konusu Kanun, kamuoyunda epeyce tartışılmış ve bu tartışmalarda içeriğinde öngörülenkentsel dönüşüm uygulamalarının sağlıklı bir kentsel yenilenmeyi sağlayamayacağı ifade edilmiş olmasına karşın, esasen söz konusu Kanunun bir anlamda afet riski nedenine bağlı olarak bir kentsel dönüşümü amaçladığı hususunda fikir birliği olduğu değerlendirilmiştir.

Bilindiği üzere kentsel dönüşüm, kent içindeki alanların toplumsal, ekonomik ve mekânsal olarak yeniden ele alınmasını, kentteki sorunlu alanların sağlıklı ve yaşanılabilir hale getirilmesini amaçlamaktadır. Bu amacın gerçekleştirilebilmesi için bu alanlarda kısmen de olsa yıkıp yeniden yapmanın ve canlandırmanın bir zorunluluk olarak ortaya çıktığı, bunun için de bu alanlara ilişkin olarak proje üretilmesinin ve proje uygulaması yapılmasının gerekliliği aşikârdır.

Öte yandan değişen sosyo - ekonomik koşullar ile uygulamada karşılaşılan bir kısım sorunların da kentsel dönüşüm projelerinin uygulanmasını zorunlu hale getiren unsurlardan olduğu görülmekte; konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbir almak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulanabileceği de kabul edilmektedir.

Belirtildiği üzere, Kanunun genel amacı, afet riski altındaki

alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde,

fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama

çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenileme çalışmalarının

yapılmasıdır. Bu genel amacın gerçekleştirilmesi için kendi içinde bütünlük arz

eden bir takım projelerin geliştirilmesi ve hayata geçirilmesi kamu yararı

açısından kimi zaman bir zorunluluk olarak ortaya çıkabilir. Bu zorunluluğun

bir gereği olarak da, kimi zaman, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar

dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde bulunan kimi risksiz

yapıların da yıkılıp yeniden yapılması gerekebilir. Bu durum, uygulanacak

projenin zorunlu bir sonucu olabilir. Böyle bir durumunda, Kanun’un uygulanması

için belirlenen alanların sınırları içinde yer alan “riskli yapılar” ile“riskli

yapılar dışında kalan diğer yapılar”, uygulama bütünlüğünün sağlanması

bakımından aynı konumda yer alabilirler. Bir başka ifadeyle, belirtilen

hallerin varlığı durumunda, Kanun’un uygulanması için belirlenen alanların

sınırları içinde yer alan “riskli yapılar” ile “riskli

yapılar dışında kalan diğer yapılar”, imar kısıtlamaları, yapının tahliyesi

ve yıkılması, taşınmazın kamulaştırılması gibi durumlar bakımından aynı konumda

yer alabilirler. Ancak bu bağlamda, söz konusu yapıların ekonomik değerleri ile

riskli olan yapıların ekonomik değerlerinin her durumda farklı olacağı gözden

kaçırılmamalıdır.

Dolayısıyla, Kanun’un uygulanması için belirlenen alanların sınırları içinde yer alan “riskli yapılar dışında kalan diğer yapılar”dan uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülenler için, ekonomik değerlerinin riskli yapılarınkinden farklı olduğu gözetilmek kaydıyla, 6306 sayılı Kanun’un uygulanmasında özel bir yöntem öngörülmeyerek riskli yapılara ilişkin kuralların uygulanması esası getirilebilir.

Kanun koyucu da bu şekilde hareket ederek, riskli olmayan yapılar bakımından, değerleme çalışmalarında yapının riskli olmadığının da gözetilmesini öngörmektedir. Dolayısıyla kuralda, riskli olmayan yapı sahiplerinin mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin, yapının gerçek değeri karşılanmak suretiyle dengelenmeye çalışıldığı açıktır.

Hal böyle olunca, Kanun’un uygulanması için belirlenen alanların sınırları içinde yer alan “riskli yapılar dışında kalan diğer yapılar”dan uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülenler için, ekonomik değerlerinin riskli yapılarınkinden farklı olduğu gözetilmek kaydıyla, 6306 sayılı Kanun’un uygulanmasında mülkiyet hakkına yönelik ölçüsüz bir müdahalede bulunulmadığı; bu nedenle de iptali istenilen kuralda Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine bir aykırılık bulunmadığı kanaatine varılmaktadır.

Belirtilen nedenlerle iptali yönündeki çoğunluk görüşüne iştirak edilememiştir.

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Üye

Hicabi DURSUN

Üye

Muammer TOPAL

Üye

Kadir ÖZKAYA

Üye

Rıdvan GÜLEÇ

Üye

Recai AKYEL

Üye

Yusuf Şevki

HAKYEMEZ

Anayasa Mahkemesi, E. 2016/133, K. 2017/155, 15 Kasım 2017 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. İtiraz Yoluna Başvuran
  4. Dava Ve İtirazın Konusu
  5. I. İptali İstenen Kanun Hükümleri
  6. II. İlk İnceleme
  7. A. E.2016/133 Sayılı Başvuru
  8. B. E.2017/123 Sayılı Başvuru Yönünden
  9. B. Kalan bölümünün esasının incelenmesine, esasa ilişkin
  10. III. Birleştirme Kararı
  11. IV. Esasın İncelenmesi
  12. V. Yürürlüğün Durdurulması Talebi
  13. Özgüldür
  14. Akıncı
  15. M. Emin KUZ
  16. Gökcan
  17. Karşıoy Gerekçesi
  18. Hakyemez
  19. Karşıoy Gerekçesi
  20. Karşı Oy
  21. Hakyemez
  22. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Esas No
2016/133
Karar No
2017/155
Tarih
15 Kasım 2017

İlgili Kararlar

  • AYM Norm Denetimi E.2016/162 K.2017/156
  • AYM Norm Denetimi E.2017/168 K.2017/151
  • AYM Norm Denetimi E.2017/137 K.2017/161
  • AYM Norm Denetimi E.2017/130 K.2017/165
  • AYM Norm Denetimi E.2017/173 K.2017/159
  • AYM Norm Denetimi E.2017/174 K.2017/167

Tüm Arşiv

AYM Norm Denetimi KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.