İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /İlk Derece Mahkeme Kararları
  3. /İstanbul Anadolu 11. Asliye Ticaret Mahkemesi

İSTANBUL ANADOLU 11. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ

İstanbul Anadolu 11. Asliye Ticaret Mahkemesi E.2021/432 K.2024/694

T.C. İstanbul Anadolu 11. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ

Esas2021/432Karar2024/694Tarih25 Eylül 2024Okuma37 dk · 7.478 kelime

KÜNYE

Mercii
İstanbul Anadolu 11. Asliye Ticaret Mahkemesi
Esas No
2021/432
Karar No
2024/694
Karar tarihi
25 Eylül 2024
Karar metni, UYAP Emsal Karar Arama kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

7.478 kelime·37 dk okuma·7 bölüm

T.C. İstanbul Anadolu 11. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ

ESAS NO : 2021/432

KARAR NO : 2024/694

DAVA

Tazminat (Ölüm Ve Cismani Zarar Sebebiyle Açılan Tazminat)

DAVA TARİHİ : 09/07/2021

KARAR TARİHİ : 25/09/2024

Mahkememizde görülmekte olan Tazminat (Ölüm Ve Cismani Zarar Sebebiyle Açılan Tazminat) davasının yapılan açık yargılaması sonunda,

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ

Davacı vekili verdiği dava dilekçesinde özetle. Müvekkilim ..., küçük ... annesi olup gebelik takibi dava dışı Dr. ... ve Dr. ----- ve tarafından yapılmıştır. Dr. ...'ın Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta poliçesi 10/09/2020-10/09/2021 tarihlerinde geçerli olmak üzere ----- no. ile davalı ... tarafından düzenlenmiştir.

Dr. ---- Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta poliçesi 28/02/2020-28/02/2021 tarihlerinde geçerli olmak üzere ----- no. ile davalı ...----- ŞİRKETİ tarafından düzenlenmiştir.

Sigortalı doktorlar gebelik takibinde davacı anneyi down sendromunu tespit eden testler, doğruluk oranları, alternatif tespit seçenekleri ve bunların reddedilmesi halinde başta down sendromu olmak üzere, ortaya çıkacak riskler konusunda usulünce aydınlatmayarak küçük ...'ın down sendromlu olarak doğmasına sebebiyet vermiştir. Oysa down sendromu gebelikte tespiti mümkün olan, tespiti halinde de 2827 SK'na göre gebeliğin sonlandırılmasına izin verilen bir özürdür.

Yargıtay -----. Hukuk Dairesi ise down sendromunu teşhise yönelik imkanlar konusunda hastayı aydınlatmayan doktorun sorumlu olacağını kabul etmektedir. (3) Davamız, sigortalı doktorların davacıları aydınlatmaması sebebiyle down sendromlu doğumdan sorumlu olduğu iddiasına dayanmaktadır. Yargıtay ------.

Hukuk Dairesi'nin bu konudaki ilke kararı; anomaliyi tespit imkanları konusunda aydınlatma yapılmamasının hekimin sorumluluğunu gerektirdiği ve aydınlatma konusunda da ispat yükünün davalı sigortacıya ait olduğu yönündedir. (4) Nitekim Yargıtay ----. Hukuk Dairesi'nin ---- Esas, --- Karar sayılı 28/11/2019 tarihli kararında (EK.1) önce genel kuralı vurgulayarak; “...Sağlıkla ilgili her türlü girişim. kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir...” demiştir.

Yargıtay kararına konu olaydan da anlaşılacağı üzere gebelik takibi de sağlıkla ilgili bir girişim olup, gebelik takibi yapan her doktor, hastasının aydınlatılmış onamını almak zorundadır. Kararın devamında ise “...Özetle hekim. görevini özenle yerine getirmeli ve hastanın bilgi alma hakkı kapsamında onu aydınlatmalıdır.

Somut olayda, hekimin down sendromunu teşhise yönelik bir hatasının veya bu anomaliyi teşhise yönelik imkanlar konusunda hastayı aydınlatmamasının sorumluluğunu doğuracağı izahtan varestedir...” denilerek ilk olarak çok kesin bir şekilde down sendromu teşhis yöntemleri konusunda hastayı aydınlatmayan doktorun (dolayısıyla sigortacının) sorumlu olacağının tartışmasız olduğunu vurgulamıştır.

(5) Kararın devamında ATK raporuna atıf yapılarak tarama testleri sırasında down sendromu riskinin 1/8490 çıkmış olması ve uygulamada risk sınırının 1/300 olması sebebiyle sigortalı doktorun amniyosentez önermemesinin bir eksiklik olmadığı mütalaasını içeren ATK raporuna itibar edilmemiştir. (6) Yargıtay-----.HD, ATK raporunun tam aksine hekimin hem tarama testleri ve hem de tanı testleri konusunda anne/babayı aydınlatması gerektiğini şu şekilde ifade etmektedir; “.

Mahkemece alınan tüm raporlarda belirtildiği gibi, üçlü tarama testi sonucunda elde edilen düşük risk oranına rağmen bebeğin down sendromlu olma ihtimali bulunmakta olup, bebeğin down sendromlu olup olmadığının tespiti için kesin tanı yöntemlerine başvurulması gerekmekte, ancak bu yöntemler de düşük gibi riskleri beraberinde getirmektedir.

Bu durumda hekim, üçlü tarama testi sonucunda elde edilen düşük risk oranına rağmen bebeğin down sendromlu olabileceğini, kesin tanı için başvurulabilecek yöntemleri, bu yöntemlerin risklerini, yukarıda açıklanan mevzuat hükümleri gereğince ve usulünce anneye/babaya açıklamalı, onları aydınlatmalıdır.

Aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiğini ispat yükü ise hekimdedir..."” diyerek bir yandan down sendromunun gebelikte tespit edilebildiği vurgulanmakta ve diğer yandan da aydınlatmanın kapsamı açıklanmaktadır. (7) Öte yandan down sendromuna ilişkin açtığımız bir başka davada Yargıtay ----.

Hukuk Dairesi'nin ---- Esas, ----- Karar sayılı 28/11/2019 tarihli kararında (EK.2) da bu kez ---- Üniversitesi Tıp Fakültesi heyet raporundaki görüş aksine karar vererek, aynı hususları tekrar etmiş olması artık bu kararların gebelikte tespit ediemeyen down sendromu davaları hakkında “İLKE KARARI” olduğunu da göstermektedir.

(8) Yukarıda sunulan Yargıtay ----Hukuk Dairesi'nin ---- Esas, ---- Karar sayılı 28/11/2019 tarihli kararında ve yine ---.H.D'nin ---- Esas, ----- Karar sayılı 28/11/2019 tarihli kararlarında ne ATK ve ne de Üniversite Tıp Fakültesi Heyeti kusur raporlarına itibar etmemiştir.

Yargıtay'ın bilirkişiler tarafından hazırlanan kusur raporlarının tam aksine karar verdiği ve kusur raporlarına itibar etmediği dikkate alındığında dosyada kusur incelemesi yapılmasının yersiz olduğu açıktır.

(9) Anılan Yargıtay kararlarında devamla “...hastayı bu şekilde aydınlatma yükümlülüğü bulunan hekimin. bu yükümlülüğünü mevzuata ve usule uygun şekilde y erine getirdiğini ispatlamak zorunda olduğu, ispat yükünün hekimde bulunduğu kabul edilerek. taraf delilleri toplanıp sonucuna göre karar vermek gerekir...” denilerek sayın mahkemeye de yol gösterilmektedir. Davalının usulünce aydınlatılmış onam alıp almadığına bilirkişi değil sayın mahkeme karar verecektir.

Bu nedenle de kusur incelemesi yapılması yersizdir. Ancak her şeye rağmen sayın mahkeme yine de bilirkişiden rapor alacaksa araştırılacak konu hekimin aydınlatma görevini yerine getirip getirmediği hususudur.

(10) Davamızla ilgili yukarıda sunulan Yargıtay ----.Hukuk Dairesi'nin ---- Esas, ---- Karar sayılı 28/11/2019 tarihli kararında ve yine ---HD'nin ---- Esas, --- Karar sayılı 28/11/2019 tarihli kararlarında belirlenen ilke açıktır; “...Aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiğini ispat yükü ise hekimdedir...”. Davamızda eğer davalı bu ispat yükünü yerine getiremez ise ispat yükü kendisinde bulunan taraf aleyhine karar verilmelidir.

(11) Nitekim başta Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, -----sayılı kararında (EK.3), Yargıtay Hukuk Genel Kurulu,----- sayılı kararında (EK.4), Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, ---- sayılı kararında (EK.5), ve yine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E.--- sayılı (EK.6) kararlarının tümünde de istikrarlı şekilde “...Hâkimin kendisine ispat yükü düştüğünü bildirdiği taraf, uyuşmazlık konusu olguyu ispat edemezse, davayı kaybeder.

O taraf. davacı ise davası reddedilir: davalı ise aleyhine eda ve/veya tespit hükmü kurulur...” denilmektedir. (12) Davalı eğer davacıların aydınlatılmış onamını aldığını ispat edemez ise davamız kabul edilmelidir. Ne var ki öncelikle müvekkilimin zararı belirlenmelidir.

Bu nedenle küçük müvekkilimin tedavi evrakları geldikten sonra Yargıtay'ın yerleşik kararlarına göre Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu'ndan Maluliyet Tespit İşlemleri Yönetmeliği hükümlerine göre rapor alınmalıdır. (13) Yine down sendromuna ilişkin açtığımız bir başka davada ---- Bölge Adliye Mahkemesi ----.

Hukuk Dairesi de ---- Esas, --- Karar sayılı 27/11/2019 tarihli kararında (FK.7) Yargıtay ----- Hukuk Dairesi ile aynı ilkeyi benimseyerek doktorun hastayı usulünce bilgilendirmemesini sorumluluğu için yeterli kabul etmiştir. Gerçekten de anılan kararda ---- BAM ------.

HD “«“..dava dışı sigortalı doktorun hamileliğin takibinde down sendromunun teşhisi için gerekli olan tarama testlerinin yapılmasını talep ettiğine ilişkin hasta dosyasında kayıt bulunmadığından. bunların yapılmaması halinde oluşacak risklerin hastaya bildirildiğini, bu hususların takibinin yapıldığını ispatlayamadığından kusurlu olduğu, sigorta poliçesi kapsamında rizikonun gerçekleştiği anlaşılmakla...” ifadesiyle hastayı bilgilendirmeyen doktorun kusurlu ve sorumlu olduğuna karar vermiştir.

(14) Davamızın yasal dayanağının TTK'nun 1483. Vd. düzenlenen “zorunlu sorumluluk sigortaları” olduğu ihtilafsızdır. Görev kamu düzenine ilişkin olup Yargıtay incelemesi dahil davanın her aşamasında resen dikkate alınır. Yukarıda sunulan Yargıtay ----Hukuk Dairesi'nin ----- Esas ve yine -----.H.D'nin ----- Esas sayılı dosyaları da Asliye Ticaret Mahkemesi'nde görülen davalar olup 28/11/2019 tarihli bozma kararları kapsamında Yargıtay denetiminden geçmiş bulunmaktadır.

Sonuç olarak işbu davada Ticaret Mahkemesi'nin görevli olduğu ihtilafsızdır. Dava açılmadan önce, uyuşmazlığın dava şartı arabuluculuk kapsamında olması nedeniyle tarafımızca ----- Arabuluculuk Bürosuna her iki sigorta şirketi aleyhine ayrı ayrı 800.000 TL'lik tazminat talebiyle 27/11/2020 tarihinde başvuruda bulunulmuştur. Corona Virüs salgını sebebiyle telekonferans yöntemi ile arabuluculuk görüşmesi yapılmış ancak taraflar anlaşmaya varamamışlardır.

Buna ilişkin Hukuk Uyuşmazlıklarında Dava Şartı Arabuluculuk Son Tutanağı Arabulucu tarafından imzalı olup karekodlu bir sureti ekte sunulmuştur.

(EK 8) NETİCE VE TALEP: Arz edilen nedenlerle fazlaya dair talep ve dava hakkımız mahfuz kalmak kaydıyla; küçük ... için 430.000 TL işgöremezlik (bakıcı ücreti dahil maddi) tazminatın, 40.000 TL manevi tazminatın, ... (anne) için 20.000 TL manevi tazminatın, ... (baba) için 20.000 TL manevi tazminat olmak üzere toplam 510.000 TL tazminatın davalılardan 27/11/2020 başvuru tarihinden itibaren avans faizi, mahkeme masrafları ve avukatlık ücretiyle davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesi talep ve dava etmiştir.Davalı ... ---- Şirketi vekili verdiği cevap dilekçesinde özetle;

Öncelikle delillerin taraflarına tebliğ edilmediğini, delillerin tebliğ edildiğinde, ek beyan ve karşı delil hakkımızı saklı tuttuklarını, Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları A.1.

Maddesi uyarınca, bir zararın poliçe kapsamında teminat altına alınabilmesi için; "...serbest ya da kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışan tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanların (Değişik ibare-----) poliçe kapsamındaki mesleki faaliyeti ifa ederlerken, sözleşme tarihinden önceki on yıllık dönemdeki veya sözleşme süresi içinde mesleki faaliyeti nedeniyle verdiği zararlara bağlı olarak sözleşme süresi içinde kendisine yapılan tazminat taleplerine,

bu taleple bağlantılı yargılama giderleri ile hükmolunacak faize ve sigortalı aleyhine ileri sürülen tazminat talebine ilişkin makul giderlere karşı poliçede belirlenen limitler dahilinde teminat sağlanması gerektiğini, ancak on yıllık dönemin başlangıcı 30 Temmuz 2009’u geçemeyeceğini, bir aydan fazla sigortasız kalınan dönemlerde meydana gelen olaylara bağlı olarak sigortalı dönemlerde yapılan ihbarlar için sigorta korumasının olmadığını, dolayısıyla; ilk tazminat talep tarihinde hekimin sigortasının hangi şirket nezdinde bulunduğunun tespiti;

ayrıca olay tarihinde hekimin herhangi bir sigorta şirketinde Zorunlu TKU poliçesinin bulunup bulunmadığının tespitinin gerektiğini, zira 30 günden fazla sigortasız kalınan dönemlerde yapılan mesleki faaliyetler yönünden, ileride poliçe düzenlense dahi TKU ZMM genel şartları gereği poliçe kapsam ve koruması bulunmadığını, somut olaya ilişkin olarak, hekimin, ilk tazminat talep tarihinden poliçesinin hangi şirkette olduğu ve olay tarihinde herhangi bir Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta poliçesinin bulunup bulunmadığının tespitinin gerektiğini, dava konusu olayın ne şekilde meydana geldiğinin;

davacının hangi tarihlerde sigortalı hekimle görüştüğünün; doğum öncesi gebelik takiplerinin hangi hastanelerde yapıldığına ilişkin hiçbir bilginin dava dilekçesinde verilmediğini, gebelik takibinin; yaklaşık 40 haftaya yayılmış bir süreç olduğunu, bu sürecin farklı aşamalarında farklı hekimler, uzmanlar ve hastaneler yer alabileceği gibi, hastanın sürecin farklı dönemlerinde tedavi ve takiplerini üst merkezler, dış merkezler ve dahi Özel Hastanelerde yürütebileceğini, davacı tarafından, müvekkili şirketçe sigortalı bulunduğu iddia edilen hekim tarafından takip edildiği iddia edilen kısma yönelik itham ve iddialarda bulunulmuş olup.

HMK md.64 vd. uyarınca işbu davanın sonuçları kendisini de etkileyebileceğinden, davanın sigortalı hekime ihbarını talep ettiklerini, öte yandan; davacının gebelik takibinde sigortalı hekim tarafından takip edildiği döneme ilişkin tüm test ve tetkiklerin eksiksiz yaptırıldığını, kaldı ki, mevcut tıbbi yöntemlerle down sendromu vb. anomalilerin %100 tespitinin mümkün olmadığı gibi, eğer test ve tetkiklerde düşük risk çıktı ise bu durumda da hekime kusur atfedilmesinin mümkün olmadığını, zira testlerin tespit oranlarının değişkenlik gösterdiği gibi her doğum öncesi anomalinin doğumu sonlandırma endikasyonu da bulunmadığını, üstelik,

hastanın ikili tarama testi vb. yöntemlerle yüksek risk grubunda bulunmadığı durumlarda, amniyosentez, kordosentez ve CVS gibi invazif işlemlerin yapılmasının tıbbi açıdan mümkün olmadığını, zira bahsi geçen invazif tanı yöntemleri yüksek oranda risk içerdiğinden, bu tür invazif girişimlerin yapılabilmesi için hastanın endikasyonlarının bu testlerin yapılmasına uygun olmasının, diğer bir deyişle yüksek risk grubunda yer alması gerekmediğini, o halde dahi, hastanın, hekimin yönlendirmelerine uygun şekilde işlem yapması (söz gelimi, amniyosentez için sevk edildi ise gönderildiği hastanede tetkiklerini yaptırması) gerektiğini, öte yandan;

mahkemece malum olduğu üzere, gebelik takibinde hastalar çoğu kez birden fazla hastanede farklı hekimler tarafından muayene edilmekte olup; özellikle her test ve tetkikin her yerde yapılamadığı gözetildiğinde, farklı tıp merkezlerinde çeşitli test ve tetkiklerin yaptırabildiğini, bu nedenle; davacı küçüğün doğum tarihinden 12 ay öncesini içerecek şekilde.

Annenin tüm gebelik sürecini ve gebeliğinin sonuçlandığı tarih içerir şekilde en az 12 aylık MEDULA kayıtlarının Sosyal Güvenlik Kurumundan getirilmesi gerektiğini, kayıtlardan tespit edilecek hastanelerden ve tıbbiğer test ve tetkiklerde düşük risk çıktı ise bu durumda da hekime kusur atfedilmesinin mümkün olmadığını, zira testlerin tespit oranlarının değişkenlik gösterdiği gibi her doğum öncesi anomalinin doğumu sonlandırma endikasyonu da bulunmadığını, üstelik, hastanın ikili tarama testi vb. yöntemlerle yüksek risk grubunda bulunmadığı durumlarda, amniyosentez,

kordosentez ve CVS gibi invazif işlemlerin yapılmasının tıbbi açıdan mümkün olmadığını, zira bahsi geçen invazif tanı yöntemleri yüksek oranda risk içerdiğinden, bu tür invazif girişimlerin yapılabilmesi için hastanın endikasyonlarının bu testlerin yapılmasına uygun olmasının, diğer bir deyişle yüksek risk grubunda yer alması gerekmediğini, o halde dahi, hastanın, hekimin yönlendirmelerine uygun şekilde işlem yapması (söz gelimi, amniyosentez için sevk edildi ise gönderildiği hastanede tetkiklerini yaptırması) gerektiğini, öte yandan;

mahkemece malum olduğu üzere, gebelik takibinde hastalar çoğu kez birden fazla hastanede farklı hekimler tarafından muayene edilmekte olup; özellikle her test ve tetkikin her yerde yapılamadığı gözetildiğinde, farklı tıp merkezlerinde çeşitli test ve tetkiklerin yaptırabildiğini, bu nedenle; davacı küçüğün doğum tarihinden 12 ay öncesini içerecek şekilde.

Annenin tüm gebelik sürecini ve gebeliğinin sonuçlandığı tarih içerir şekilde en az 12 aylık MEDULA kayıtlarının Sosyal Güvenlik Kurumundan getirilmesi gerektiğini, kayıtlardan tespit edilecek hastanelerden ve tıbbi merkezlerden, tüm test ve tetkiklerin, hasta dosyalarının, raporların da celp edilmesi gerektiğini, zira, hasta dosya notlarında görüldüğü üzere test ve tetkiklerin çoğunlukla dış merkezlerde yapıldığını, ayrıca tek başına Sağlık Bakanlığı sistem evraklarının yeterli olmadığını, maddi vakıanın gerçekleştiği tarihi kapsayan, poliklinik defterleri ve epikrizler ile fiziki hasta dosyasının da hastaneden celbinin gerektiğini,

maddi vakıanın ancak hastanın gebelik sürecinde hangi merkezlerde hangi hekimler tarafından takip edildiği; ne gibi test ve tetkiklerin yapıldığının tespiti ve hasta dosyalarının celbi ile aydınlatılabileceğini, ayrıca, gebelik takiplerinin yapıldığı tüm hastanelerden (MEDULA kayıtlarından tespit edilecektir) davacının tüm hasta dosyası; poliklinik epikriz ve kayıtları, test tetkik ve tahlil sonuçları, USG bulguları, poliklinik defterleri ve sair tüm tıbbi belgelerinin celp edilmesi gerektiğini, hastanın, gebelik takibinin hangi aşamalarında, hangi haftalarda sigortalı hekime muayene için geldiğinin;

gebeliğin hangi haftalarında sigortalı hekim takibinde olduğunun belirlenmesinin gerektiğini, mahkemece malum olduğu üzere prenatal tanı testlerinin yapılabildiği haftaların sınırlı olduğunu, davacının bahsi geçen dönemlerde muayeneye gelip gelmediğinin; farklı hastanelerde takiplerine devam edip etmediğinin tespitinin gerektiğini, mahkemece, bilirkişi incelemesiyle ve literatür taramasıyla da tespit edileceği üzere, amniyosentez-kordosentez gibi işlemlerin, rutin olarak her hastaya yapılan bir prosedür olmadığını, invazif tanı yöntemi olduğundan;

girişimsel yani cerrahi bir prosedür olup, yüksek oranda gebelik kaybı, bebek ve anne ölümü, enfeksiyon gibi riskler içerdiğinden, ancak down sendromlu bebek dünyaya gelmesi tarama tesleri vs. soft markerlarla yüksek risk tespit edilen hastalara yapılabildiğini, aksi halde endikasyon olmadığı halde, hastayı hatalı şekilde riske atan bir işlem yapılmış olur ki bu durumun tıbben ve hukuken sorumluluk doğuracağını, CVS (Koryon Villus Biyopsisi), amniyosentez, kordosentez gibi tanı amaçlı invaziv işlemlerin;

gerek gebe, gerekse de bebek yönünden ciddi riskler taşıdığını, Amniyosentezin, bebeğin doğum öncesi içinde bulunduğu sıvıdan cerrahi müdahale ile bir miktar sıvı alınması olduğunu, CVS (Kordon Villus Biyopsisi) ve kordosentez ise gelişmekte olan plasentaya bir iğne sokularak plasenta dokusundan örnek alındığını, kişiye, amniyosentez veya CVS işlemlerinin yapılabilmesi için; hastada amniyosentez veya CVS endikasyonunun bulunmasının zorunlu olduğunu, bu işlemlerin, her hastaya standart yapılabilecek bir kan tahlili olmadığını, bir anlamda cerrahi prosedürdür olduğunu, konuya ilişkin akademik literatürde;

aminiyosentez işleminde % 100 oranında bebeğin kaybedilmesi riskinin bulunduğunu; bu riskin CVS'de daha yüksek (2/100) olduğunu , nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 13.04.2011 tarihli ----- sayılı ilamında doktor-hasta arasındaki ilişkiyi ve doktorun sorumluluğunu şu şekilde ifade etmiş, hastayı riske sokacak işlemlerden kaçınılması gerektiği ifade edilmiştir. "...Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılması gerektiğini. gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören doktor olan vekilden,

tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahip olduğunu, gereken özeni göstermeyen vekilin BK.nun 394/1. maddesi hükmü uyarınca vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılması gerektiğini, Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktorun sorumlu olduğunu, "Nitekim, ekte sunulan çok sayıda Öğretim Görevlisi prof. dr. bilirkişiler tarafından hazırlanan raporlarda ortak olarak ifade edildiği üzere, her down sendromlunun gebelik belirtisi vermeyebildiğini, tarama testleri risksiz, anomali taramalarında risk faktörü bulunmuyor ise,

hastaya amniyosentez kordosentez önerilemeyeceğini, ne yazık ki amniyosentez ve kordosentez gibi işlemlerin gerek bebeğin hayatı gerekse de anne hayatı yönünden yüksek risk içerdiğinden her hastaya yapılan rutin testlerden olmadığını, invazif (bir nevi cerrahi) müdahale teşkil eden bu işlemlerin yalnızca belirli bir risk faktörünün üzerindeki hastalara yapılabildiğini, bu nedenle hekimin tüm özeni göstermesine karşın, kimi hastalarda down sendromunun tespitinin mümkün olmadığını, günümüzde ise gerek özel, gerekse de devlet sağlık kurumlarının hastaya dilediği hekimi ve tıp merkezini seçebilme imkanını vermesi karşısında,

gebelik takiplerinin birçok farklı merkezde farklı hekimler tarafından yapılabildiğini, bu nedenle, medula kayıtlarının celbi ile davacının hangi hastanelerde hangi test ve tetkikleri yaptırdığının belirlenmesi ve bu test-tetkikler ile ilgili hasta dosyasının, protokol defteri ve sair tıbbi evrakların celbinin gerektiğini, öte yandan her hekimin gebelik takibinde hastanın içinde bulunduğu gebelik haftası, mevcut klinik ve tetkik bulgularını gözeterek işlem yapmak durumunda olduğunu, ayrıca riskli gebelik-artmış risk grubu gibi durumlarda İLERİ TETKİK VE İNVAZİF İŞLEMLER' in,

ancak bu konuda yetkili ve görevli PERİNATOLOGLAR tarafından yapılabildiğini, örneğin amniyosentez, kordosentez CVS gibi invazif işlemlerin, ancak 3. basamak sağlık kuruluşlarında ve bir perinatolog tarafından yapılabildiğini, özellikle üzerinde durulması gereken bir diğer hususun; her hekimin bilgilendirme yükümlülüğünün; kendi yapacağı-mevzuata göre yapması görev ve yetkisinde bulunan işlemlerle sınırlı olduğunu, hastasının kalbinde bir sorundan şüphelenen dahiliye uzmanının, anjiyo için onam formu alma veya detaylı anjiyo bilgilendirmesi yapma görev ve yetkisi bulunmadığı gibi.

Kadın Doğum hekiminin de artmış risk halinde "amniyosentez" onam veya ret formu alma gibi bir yetkisinin bulunmadığını, hastanın ileri tetkik ve invazif işlemleri için, 3. basamak sağlık kuruluna yönlendirilmesi gerektiğini, hastanın 3. basamakta bir perinatolog tarafından muayene edilir ve gerek amniyosentez-kordosentez gibi işlemlerin detaylı bilgilendirme- risk ve sonuçlarını içeren onamlarını alma; gerekse de hastanın bu işlemleri kabul ederse amniyosentez yapma yetkisi 3. basamak hastanelerde görevli PERİNATOLOGLARDA olduğunu, alt basamak hastanedeki hekim;

kendi yapamayacağı-hastane şartları veya uzmanlık yönünden üst ihtisas gerektiren hususlarda, hastayı üst basamağa sevk etmekle görevli olduğunu, hastanın ise hiçbir risk içermeyen "perinatoloji" muayenesine katlanma ve muayeneye giderek tedaviye aktif katılma yükümlülüğünün bulunduğunu, hastanın, elbette risk içeren amniyosentez-kordosentez vb. testleri yaptırmak zorunda olmadığını, bunları reddetme hakkının olduğunu, ancak kendisine bu testlerin artı ve eksilerinin, detay ve sonuçlarının izah edilebilmesi için hastanın muhakkak kendisinin sevk edildiği ve yönlendirildiği perinatoloji bölümüne muayeneye gitmesinin şart olduğunu,

bu yükümlülüğü (aktif tedaviye katılım) yerine getirmeyen hastanın, ilerleyen dönemde "amniyosentez" gibi hususlarda yeterli bilgi almadığı iddiasının, MK md.2 gereği hakkın kötüye kullanımı teşkil ettiğini, zira kendi kusurlu eylemiyle tedavi süreçlerini aksatan bir hastanın, bu aksama sebebiyle zarar iddiasının, "kimse kendi kusurundan fayda sağlayamaz" genel hukuk ilkesine aykırı olduğunu, dava konusu olayda, müvekkil hekimin kusurlu olduğu iddialarının kabulünün mümkün olmadığını, zira hastanenin ve hekimin sorumluluğunun doğabilmesi için,

gerçekleştirilen teşhis ve tedavi yöntemlerinde tıbbi standartın uygulanmamış olmasının gerektiğini, tıbbi standartın uygulandığı yerde, hekimin müdahalesinin tıp biliminin gereklerine de uygun ise hekimin/hastanenin kusur veya sorumluluğundan söz edilemeyeceğini, tıbbi standartın, hekimin tedavi amacına ulaşması için gerekli olan ve denenerek ispatlanmış bulunan, hekimin tecrübesi ve doğa bilimlerinin o anki ulaştığı düzeyi ifade ettiğini, nitekim Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi m. 13 uyarınca, “tabib ve diş tabibi ilmî icapları uygun olarak teşhis koyar ve gereken tedaviyi tatbik eder.

Bu faaliyetlerinin mutlak surette şifa ile neticelenmemesinden dolayı, deontoloji bakımından muaheze edilemeyeceğini…” diğer yandan; her ne kadar davacı yan tarafından davacı küçüğün down sendromlu doğduğundan söz edilmişse de kimi kromozomal bozuklukların doğrudan rahim tahliyesi sebebi teşkil etmediği gibi; bazı durumlarda ise iddia edilen fiziksel ve bilişsel arazlara doğum sırasında bebeğin oksijensiz kalması, fetal stres vs. hususları neden olabildiğini, bu nedenle, davacı yanın hangi hastanede doğum yaptığının tespit edilerek,

doğum raporu ve ilgili hasta dosyasının celbinin gerektiğini, ayrıca davacı küçüğün Adli Tıp Kurumuna sevki ile kromozom analizi yapılmasının, iddia edildiği şekilde davacının down sendromlu olup olmadığının da tespitini talep ettiklerini, ayrıca davacı yan tarafından ileri sürülen maluliyetin kabulünün mümkün olmadığını, gerçek zararın mahkemece resen tespit edileceğinden maluliyet ve kusur durumunun Mahkemece tespiti gerektiğini, öte yandan davacı yanın tazminat taleplerinin dayanaksız ve fahiş olduğunu, davacı yanın iddialarının aksine, olayda malpraktisin söz konusu olmadığını, üstelik, maddi ve manevi tazminat hakkının doğabilmesi için,

hukuka aykırı eylem, bu eylem sonucu ortaya çıkmış zarar, illiyet bağı ve kusur unsurlarının bir arada bulunması gerektiğini, halbuki dava konusu olayda davalı hekimin herhangi bir kusurunun bulunmadığı gibi iddia edilen zarar ve gerçekleştirilen tedavi arasında illiyet bağı da bulunmadığını, üstelik ilgili mevzuat ve tıbbi standarda uygun olarak gerçekleştirilmiş bulunan teşhis ve tedavi işlemlerinin, “hukuka aykırı eylem” niteliğini de taşımadığını, davacı küçükte mevcut olduğu iddia edilen "down sendormu"nun genetik bir bozukluk olup;

bu hastalığa hekim/ hastanenin neden olamayacağının mahkemece malum olduğunu, dolayısıyla, iddia edilen zararla hekimin yahut hastanenin işlem ve eylemleri arasında illiyet bulunmadığının izahtan vareste olup bu yönüyle de davanın reddine karar verilmesinin gerektiğini, diğer yandan.

HMK md.119/2 gereği; dava dilekçesinin açıklatılmasının gerektiği, davacı yanca; iddia edilen eyleme ilişkin hiçbir detay verilmediğini, olay ve vakıaların sıralamadığını, her bir vakıanın hangi delille ispat edileceğini de bildirmediğini, üstelik, HMK md.119 1-(ğ) bendi gereği talep sonucunun açık olmasının gerektiğini, davacı yan tarafından talep edilen maddi tazminatın hangi zarara ilişkin olduğunun açık olmadığını, nitekim talep konusunun açıklatılmasında taraflarının hukuki yararının açık olduğunu, zira müvekkili şirketin yalnızca poliçede belirlenen şartlar ve teminat kapsamıyla sorumlu tutulabildiğini,

dolayısıyla kimi taleplerin teminat dışı olabileceğinin izahtan vareste olduğunu, bu nedenle, HMK md.119/2 gereği davacı taleplerinin açıklatılmasının gerektiğini, davanın sigortalı hekime ve hastaneye ihbarı ile sigortalı hekimin de savunmalarının ve konuya ilişkin beyanlarının alınması gerektiğini, gebelik takibi yapılan ilgili tüm merkezler ve buna ilişkin test-tetkiklerinin celp edilmesinin sonra; ilgili uzmanlık alanlarından bir heyet oluşturularak; üniversitelerden öğretim görevlisi ve tercihen profesör doktor bilirkişilerin seçilerek.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı PERİNATOLOJİ uzmanı ÖĞRETİM GÖREVLİSİ PROF. DR. hekim; (olayın gebelik takibine ilişkin olması nedeniyle) Tıbbi Genetik Uzmanı ÖĞRETİM GÖREVLİSİ PROF.

DR. hekim (down sendromunun genetik analiz ve danışmanlık gerektiren bir hastalık olması nedeniyle), Deontoloji (Tıbbi Etik) Uzmanı bir hekimden (Hekimin tıp kuralları, etik kuralları, ilgili yönetmelik ve mevzuat kapsamında işlemlerinin uygun olup olmadığının değerlendirilebilmesi nedeniyle) oluşacak bir heyetten rapor alınmasını, (İlgili heyete ilişkin olarak ----- Üniversitesinde akademisyen bilirkişiler mevcuttur.) kabul anlamına gelmemekle birlikte yerleşik Yargıtay içtihatları gereği manevi tazminatın zenginleşme aracı olarak kullanılmamasının esas olduğunu, nitekim Yargıtay -----.

HD ---- sayılı kararında bu hususu açıkça ortaya koyulduğunu, davacı yanın ekonomik ve sosyal durumunun araştırılması gerektiğini, talep edilen tazminat miktarının davacı yanı zenginleştireceği açıkça ortada olduğundan itiraz ettiklerini, her halükarda haksız ve mesnetsiz davanın reddi ile yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davacı yana yükletilmesine karar verilmesini savunmuştur.

Davalı ... vekili verdiği cevap dilekçesinde özetle; davacı ...' ın sigortalı hekim ... tarafından gebelik takibine ilişkin özen yükümlülüğüne aykırı davranıldığını, küçüğün down sendromlu doğduğunu, istenmeyen gebeliği sonlandırabilmesi imkanının sunulmadığını beyanla dava dışı hekimin mesleki faaliyetleri nedeniyle verdiği iddia olunan zararlara karşı müvekkili şirket tarafından tanzim edilen Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Poliçesi kapsamında doğrudan müvekkili şirket aleyhine toplam 430.000,00-TL maddi ve 80.000,00-TL manevi tazminat talep ediltiğini,

ancak ayrıntılarıyla açıklayacağımız sebepler doğrultusunda davacının haksız davasının reddi gerektiğini, şöyle ki; zamanaşımı itirazlarının bulunduğunu, Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları'nın C.9 Zamanaşımı başlığında.

“Sigorta sözleşmesinden doğan bütün istemler, alacağın muaccel olduğu tarihten başlayarak iki yıl ve sigorta tazminatına ilişkin istemler her hâlde rizikonun gerçekleştiği tarihten itibaren on yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.” şeklinde yazılı bulunduğunu, Türk Ticaret Kanunu’nun Zamanaşımı başlıklı 1420. Maddesinde.

“Sigorta sözleşmesinden doğan bütün istemler, alacağın muaccel olduğu tarihten başlayarak iki yıl ve 1482 nci madde hükmü saklı kalmak üzere, sigorta tazminatına ve sigorta bedeline ilişkin istemler her hâlde rizikonun gerçekleştiği tarihten itibaren altı yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.” denilmek suretiyle zamanaşımı süresinin 2 yıl olduğunun vurgulandığını, süresi içerisinde açılmayan davanın zamanaşımı yönünden reddinin gerektiğini, kamu hastanelerinde hukuki açısından sorumluluk hekim hasta arasında değil, idare ile hasta arasında kurulduğunu,

bu nedenle de kamu hastanesinde tedavi gören veya operasyon geçiren bir hastanın malpraktis iddiasında bulunduğunda bu iddiasını hasım olarak idareye yöneltmesi gerektiğini, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu m.13/1hükmü uyarınca.

"Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar." dendiğini, doğum operasyonunun gerçekleşmiş olduğu hastane bir devlet hastanesi olduğu için meydana gelen uyuşmazlık kamu hukuku alanına tabi olduğunu, bu sebeple burada görevini ifa eden hekimin gerçekleştirmiş olduğu tedaviden doğan hizmet kusuru sebebiyle öncelikle olarak iddiaların ve taleplerin idareye yöneltilmesi gerektiğini, yukarıda belirtilen kanun hükmü nazara alındığında davacıların hasım olarak müvekkili şirketi değil, idareyi göstermeleri gerektiğini,

söz konusu davanın gerçek hasma yöneltilmediği için usul hükümlerine aykırılık teşkil etmekte ve bu nedenle reddinin gerektiğini, kamu hastanelerinde görevini ifa eden hekimlerin sorumluluğu söz konusu olduğunda davada hasım olarak idarenin gösterilmesine ilişkin Anayasa Mahkemesinin m.129/5'de açık hükmünün bulunduğunu, (" MADDE 129. – Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.

Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez. Uyarma ve kınama cezalarıyla ilgili olanlar hariç, disiplin kararları yargı denetimi dışında bırakılamaz. Silahlı Kuvvetler mensupları ile hâkimler ve savcılar hakkındaki hükümler saklıdır.

Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir. Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idarî merciin iznine bağlıdır. " T.C.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU 01.01.2012 tarihli ----- "Davacıların bu iddiası, içerikçe davalı doktorun görevi sırasında ve yetkisini kullanırken işlediği bir kusura ve bu kusurun niteliği itibariyle de kamu görevlisinin ihmaline dayanmaktadır.

Hal böyle olunca, davalının görevi dışında kalan kişisel kusuruna dayanılmadığına, dikkatsizlik ve tedbirsizliğe dayalı da olsa eylemin görev sırasında ve görevle ilgili olmasına ve hizmet kusuru niteliğinde bulunmasına göre, eldeki davada husumet kamu görevlisine değil, idareye düşmektedir.

Öyle ise dava idare aleyhine açılıp, husumetin de idareye yöneltilmesi gerekir." Hekim - Hasta arasındaki ilişkiden doğduğu iddia edilen zarar gerekçesiyle, davanın doğrudan Sigorta Şirketine yöneltilmesi savunma hakkını kısıtlamakta ve hak ihlali teşkil ettiğini, talebin Müvekkil Sigorta Şirketine yöneltilmesine - husumete İlişkin itirazında ise, Anayasa'nın 36. maddesinde de açıkça ifade edilmiş olan "savunma hakkı" herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu şeklinde tanımlandığını, Anayasal tanımdan hareketle,

hakkın kapsamı gereği bir kişi davacı olarak hak arama hürriyetine sahip olduğu gibi, adil yargılanma şemsiyesi altında davalı olarak da kendini savunma, savunma araçlarından eşit ölçüde yararlanabilme hakkına sahip olduğunu, aksi takdirde Anayasal hakkın niteliğinin objektiflikten uzak, tek taraflı olarak kalacağını ve hakkın ruhuna aykırılık oluşacağını, bu bakımdan savunma hakkı, yaşama hakkı kadar öncelikle ve kutsal bir hak olup, kanun boşlukları ile hakkın ruhunun çiğnenemeyeceğini, izah edilen hakkın kapsamına aykırı olarak açılan işbu dava ile hekim - hasta arasındaki ilişkinin yok sayıldığını,

hekimin savunma hakkının elinden alınmakla kalınmadığı gibi, doğrudan süreçte rol almayan sigorta şirketine husumet yöneltilerek sigorta şirketinin de etkin savunma hakkı kısıtlandığını, zira tıpta her vaka kendisine özgüdür ve tıbbi süreçte yaşananların teknik olarak en iyi ifade edecek kişilerin sürece dahil olan hekimler olduğunu, bu bakımdan müvekkil sigorta şirketinin kısıtlı bilgi ve verilerle sınırlı bir savunma yapacağı ve dosyada savunma yapılmasına fırsat tanınmadan karar alma mücadelesine girilmesinin Türk Medeni Kanunu'nun 2. Maddesindeki temel ilke olarak benimsenen dürüstlük kuralına aykırı olduğunu,

yukarıda da izah edildiği üzere, hekimin uygulama hatası olduğundan bahisle müvekkili sigorta şirketi aleyhine ikame edilen davanın husumet yöneltilen tarafının Anayasa hükümlerine aykırı ve hatalı olması nedeniyle reddinin gerektiğini, davanın sigortalı hekimlere ihbarını talep ettiklerini, huzurdaki davanın sigortalı hekimin uygulamalarına istinaden müvekkil şirkete yöneltildiğini, davacı tarafça tıbbi sürecin hiçbir aşamasında yer almayan sigorta şirketinden tıbbi müdahaleleri gerçekleştirdiği iddia olunan hekimin yerine geçerek savunma yapması beklenmeyeceğini,

bu nedenle huzurdaki davanın konusu ve hukuki menfaat ilişkisi gereği konunun aydınlatılması ve hukuki incelemenin isabetli yapılabilmesi için işbu davanın ilgili hekime ihbarının gerektiğini, işbu dava hekim uygulamalarında hata ve ihmal bulunduğu iddiası ile hekimin sigorta poliçesine istinaden doğrudan Sigorta Şirketine yöneltildiğinden,

6100 Sayılı HMK m. 61/2 uyarınca dava neticesinden etkilenecek olan, dava konusu ile hukuki menfaat ilişkisi bulunan, Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı olarak görev yapan sigortalı hekime davanın ihbarını talep ettiklerini, öncelikle sigortalı hekimin, müvekkil şirkete ----- nolu Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Mesuliyet Sigorta Poliçesi ile 10/09/2020 10/09/2021 tarihleri arasında sigortalı olduğunu, müvekkili şirketin sorumluluğundan bahsedebilmek için öncelikle riziko tarihinin doğru belirlenmesi ve söz konusu zararın meydana gelmesinde Hekimin sorumluluğunun olup olmadığı hususunun netleştirilmesi gerektiğini,

huzurda görülmekte olan davada müvekkili şirketin sorumluluğunu saptamak için davaya konu tıbbi uygulamanın niteliğinden evvel iddia edilen poliçe kapsamında sorumluluğunun araştırılmasının gerektiğini, bu bakımdan Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası’nın Genel ve Özel Şartları ’nın ayrıntılı olarak irdelenmesi gerektiğini, Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’nın.

19 Temmuz 2011 tarih ----- sayılı Tebliğ ile değişik “A.1.

Sigortanın Konusu” başlıklı maddesinde “…sözleşme tarihinden önceki on yıllık dönemdeki veya sözleşme süresi içindeki mesleki faaliyeti nedeniyle verdiği zararlara bağlı olarak sözleşme süresi içinde kendisine yapılan tazminat taleplerine (…) poliçede belirlenen limitler dahilinde teminat sağlar” şeklindeki düzenlemenin mevcut olduğunu, yine Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarının 28.08.2012 tarih ----- sayılı Tebliğ ile değişik “B.

Zarar ve Tazminat maddesinin B.1.

Rizikonun Gerçekleşmesi” başlıklı maddesinde ise: “Sigorta sözleşmesinin konusuna ilişkin olarak sigortalının kendisine tazminat talebinde bulunulduğunu öğrendiği ya da zarar görenin doğrudan doğruya sigortacıya başvurduğu anda rizikonun gerçekleşmiş sayılır.” denildiğini, aynı şekilde Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı’ nın----- sayı 29.07.2015 tarihli Sektör Duyurusunda ise “…ilgili Genel Şart maddesi kapsamında sigortalıya ya da sigorta şirketine maddi veya manevi tazminat talebinin dava yoluyla ya da herhangi bir başka yöntemle iletilmesi ile risk gerçekleşmiş kabul edilir…” belirtildiğini,

bu düzenlemeler nazara alındığında hekimlik uygulamasının uygulamanın gerçekleştirildiği tarih değil, hekimin kendisine yahut sigorta şirketine yönelik tazminat talebinde bulunulduğu tarihteki Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Mesuliyet Poliçesi tarafından teminat altına alındığının anlaşılacağını, dolayısıyla rizikonun gerçekleşme tarihinin doğru tespit edilebilmesi için davacıların huzurdaki davadan önce sigortalı hekime başvuruları olup olmadığının, hakkında yapılmış bir şikayet, uzlaştırma talebi, arabuluculuk, ihtarname vb. bir yol ile haberdar olup olmadığı hususlarının araştırılmasının gerektiğini,

bu ihtimalde Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları gereği poliçe ihbar esaslı olduğundan bir başka Sigorta Şirketine başvuru yapılması zorunluluğu, dolayısı ile bir başka sigorta şirketinin sorumluluğuna da doğabileceğini, sigortalı hekimin ve dolayısıyla müvekkili Sigorta Şirketinin Sorumluluğu için hukuki şartlar oluşmadığını, huzurdaki davanın tıbbi süreçte yer almayan ve dolayısıyla tedavi evraklarına doğrudan erişim imkanı bulunmayan Sigorta Şirketine yönlendirildiğini, bu sebeple, davacıya ait tüm hasta kayıtlarının dosyaya ibraz edildiğinde beyanda bulunma haklarını saklı tuttuklarını,

müvekkili Sigorta Şirketinin işbu davada hukuki sorumluluğundan bahsedebilmek için, öncelikle Genel Şartlar gereğince olguda "Tıbbi Uygulama Hatası" niteliğinde bir kusur bulunması gerektiğini, tıbbi uygulama hatasının söz konusu olabilmesi için Borçlar Kanunu'nun vekalete ilişkin hükümlerinde tanımlanan şekilde kurulmuş olan hasta - hekim ilişkisi kapsamında;

hastane - hekim - hasta arasında bir tedavi ilişkisi, hukuka aykırılık, kusurlu davranış, zarar, uygun nedensellik bağı şartlarının birlikte bulunmasının zorunlu olduğunu, bu şartlardan birinin bulunmadığı bir durumda hekimin ve dolayısıyla sigorta poliçesini düzenleyen sigorta şirketinin hukuki sorumluluğundan bahsetmek mümkün olmayacağını, sorumluluk hukukunun açıklanan temel ilkeleri uyarınca, tıbbi müdahale nedeniyle meydana gelen zarardan müdahaleyi gerçekleştiren hekimin sorumlu tutulabilmesinin,

öncelikle hekimin "kusurlu bir davranışının varlığı" ve meydana gelen sonuç ile hekim uygulaması arasında "nedensellik bağının" kurulmasına bağlı olduğunu, tıbbi uygulamalarda "kusurlu davranış"ın ise ortaya "tıbbi uygulama hatası" olarak çıktığını, bu nedenle tıbbi uygulama hatasının tanımı ve öncelikle somut olayın Tıbbi Malpraktis (Tıpta Uygulama Hatası) tanımına dahil olup olmayacağının ayrımının büyük önem taşıdığını, tedavi sözleşmesinde kusurun, hekimin tedavi sözleşmesinin kendisine yüklediği yükümlülükleri kasten veya ihmal ile ihlal etmiş olmasına bağlı olduğunu, kusurdan söz edilebilmesi için,

zarara neden olduğu belirtilen davranış ile hastanın zararı arasında uygun illiyet bağı bulunması gerektiğini, zararın, hayatın olağan akışında beklenmesi mümkün olmayan bir niteliğe sahip ise bu durumda herhangi bir sorumluluktan da bahsetmek mümkün olmayacağını, tıbbi uygulamalarda bulunan doktor ve yardımcı personelin mesleğin gerektirdiği ortalama dikkat ve özeni göstermemesi nedeniyle yapılan söz konusu tıbbi hataların “tıbbi malpraktis” olarak adlandırıldığını, Tıbbi Malpraktis, Dünya Tabipler Birliği'nin Marbella Bildirgesinde "doktorun tedavi sırasında standart uygulamayı yapmaması,

beceri eksikliği veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan zarardır" şeklinde, Türk Tabipler Birliği Etik İlkelerinde ise "Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeni ile bir hastanın zarar görmesi, hekimliğin kötü uygulaması" şeklinde ifade edildiğini, davaya konu vakada ise;

sigortalı hekimin davacı hastanın gebelik takip sürecine dahil olduğu aşamada yapılması gereken muayene, tetkik ve müdahaleleri güncel tıp kurallarına uygun olarak gerçekleştirdiğini, hasta kayıtlarının incelenip uzman bilirkişi incelemesi yaptırıldığında da hekim uygulamalarında herhangi bir kusur, ihmal ya da gecikme olmadığı açıklığa kavuşacağını, dava konusu olguda tıbbi uygulama hatası bulunmadığını, Down sendromunun tıbbi izahının.

Öncelikle, bebekte tanılanan ve hekim kusuruna dayanak olarak belirtilen durumun tıbbi izahı uygun olacağını, "Down Sendromu"nun insanda genetik düzensizlik sonucu, fazladan kromozomun mevcut olması hali olduğunu, Down Sendromunun bir hastalık ya da sakatlık değil, genetik bir farklılık olduğunu, Down sendromunun canlı doğumlarda en sık rastlanan anöploid olduğunu, dünya çapında yapılan araştırmalarda her 400-1500 doğumda bir görüldüğünü, Türkiye'de yapılan araştırmalarda ise yılda ortalama yaklaşık 800 Down Sendromlu bebeğin dünyaya geldiğinin belirtildiğini,

Down sendromunun ortaya çıkmasında en büyük risklerden birisi de annenin yaşının ileri olmasından kaynaklanmakta olup yapılan istatikler açısından bu durum doğruladığını,

Down Sendromu Riski Annenin Yaşı 1700 doğumda bir 20 yaş ve altı 1350 doğumda bir 20-25 yaş arası 1150 doğumda bir 25-30 yaş arası 700 doğumda bir 30-35 yaş arası 250 doğumda bir 35-40 yaş arası 160 doğumda bir 40 yaş ve üstü

bu tıbbi gerçeklik karşısında, genetik farklılık olarak meydana gelen tıbbi durumun sorumluluğunun, gebelik sürecinde tıbbın öngördüğü müdahaleleri gerçekleştiren, gerekli önerilerde bulunan hekime yüklemek hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunu. günümüz koşullarında down sendromunun anne karnındayken tarama testleri ile kesin olarak tespitinin mümkün olmadığını, aşağıda detaylı olarak aktarılacağı üzere, Down Sendromunun anne karnındayken tanılanma imkanının, belirli sürelerde yapılabilen gebelik tetkikleri ile her zaman mümkün olmayabileceğini,

davacı tarafın isnatlarına dayanak olarak belirtilen gebelik tetkiklerinin de (İkili-Üçlü-Dörtlü) TANI TESTİ DEĞİL, TARAMA TESTİ olduğunu, yani anne karnındayken bebeğe kesin tanı konulması amacı ve başarısına sahip olmayan, YALNIZCA RİSK DURUMU TARAYABİLEN testlerden olduğunu, hiçbir zaman kesin sonuç vermediğini, tarama testlerinin, sağlam bireyler arasındaki belli bir hastalık veya anomali için yüksek riskli grubu saptamak amacı ile kullanılan testlerden olduğunu, bu nedenle kolay uygulanabilir, güvenilirlikleri yüksek ve maliyetleri düşük olması gerektiğini,

tarama testlerinin hedefinin anomalili fetuslar açısından riskli gebelikleri mümkün olduğu kadar erken dönemde saptadığını, Down Sendromunun anne karnındayken tespitindeki zorluğun hastalığın bir kromozom hastalığı olmasından kaynaklandığını, zira kromozomların anne karnındayken görüntülenmesinin günümüz koşullarındaki tıbbi imkanlarla henüz mümkün olmadığın, dolayısıyla US ve biyokimyasal test sonuçlarının anne karnındayken Down Sendromu tanısının kesin olarak konuşulmasını sağlayacak bir veri sunmadığını, belirli bir sınırın üzerinde olan değerlerin risk olarak değerlendirilebileceğini,

yüksek risk durumunda daha ileri tetkikler yapılarak hastalığın var olup olmadığının araştırıldığını, ancak tarama testi pozitif olan tüm olgularda dahi hastalığın kesin olarak var olduğu söylenemeyeceğini, ikili testi yaptıran her 30 gebenin birinde testin pozitif sonuç vermekte iken, pozitif sonuç veren her 23 gebeden ise ancak 1’i gerçekte down sendromlu bebek taşıdığını, dolayısıyla 2’li ve 3’lü test sonuçlarının pozitif çıkmasının dahi bebeğin down sendromlu olarak doğacağı konusunda net bir bilgi vermediğini,

son aşama tetkik olan amniosentez gibi invaziv işlemlerin anne ve bebek sağlığı için risk teşkil etmesi nedeniyle yalnızca yüksek risk oranı taşıyan hastalara önerildiğini, bu risk durumunun ise gebelik sırasında gerçekleştirilen ikili tarama testleri ile ense kalınlığı ölçümü işlemleriyle saptandığını, ki bu durumda dahi tetkik endikasyonu için hassas bir değerlendirmenin gerektiğini, tarama testlerinin sonuçlarının şüpheli çıkmasının, anne adayının yaşının 30' un üzerinde olması,

anne ya da babada genetik bir hastalık olması gibi etkenlerin bütün olarak irdelenmesi gerektiğini, ancak cerrahi girişim gerektiren amniyosentez ve kronik villüs biopsisinde hamileliğin düşükle sonuçlanabilme ya da rahim içi enfeksiyon riski söz konusu olduğunu, İnvaziv işlemler düşük risk olan gebeliklerde gereksiz yere yapıldığında sağlıklı bebeklerin hayatını kaybetmesine dahi yol açabilen uygulamalar olup her hastaya rutin yapılmayan incelemelerden olduğunu, Down Sendromunun yukarıda belirtilen incelemelerde hasta yüksek riskte olmamasına rağmen izlenebildiğini,

İnvaziv işlem yapılmadan hiçbir testin %100 hastalığı yakalamasının mümkün olmadığını, İnvaziv işlemlerin anne ve fetüs üzerindeki riskleri büyük olduğundan ancak yüksek riskli hastalara istenen bir inceleme olduğunu, anne karnında down sendromunun tespit edilmesi halinde dahi fetüse müdahale imkanı bulunmadığını, bir hekimin meydana gelen zarardan sorumlu tutulabilmesi için iddia edilen zarar ile hekimin davranışı arasında uygun illiyet bağının kurulması da bir zorunluluk olduğunu, diğer bir deyişle, iddia edilen zarar,

hekimin hatalı müdahalesi nedeniyle ya da uygulaması gereken tedaviyi uygulamaması gibi ihmali davranışı neticesinde gerçekleşmiş olmasına bağlı olduğunu, dava konusu olayda ise hekim uygulamalarında hata bulunmadığı gibi, netice ile müdahaleler arasında tıbbi ve hukuki illiyet bağı da kurulamadığını, kaldı ki, gebelik süresince fetüse müdahale edilmesinin, tedavi uygulanmasının tıbben mümkün olmadığını, tıbbi literatür incelendiğinde tanılanan Down Sendromu ve diğer birçok anomalinin konjenital olduğu gerçeği karşısında hekimin hastalığın önlenmesi için yapabileceği bir şey bulunmadığı kabul edildiğini,

dolayısıyla ortaya çıktığı iddia edilen zarar ile hekimin mesleki faaliyeti arasında uygun bir illiyet bağı kurulamayacağının ortada olduğunu, bu hususta yapılmış yeterli incelemelerde down sendromunun hekimliğin kötü uygulanmasına dayanmadığını, bu hususun hekimler tarafından ailelere olasılık olarak bildirilmesi halinde dahi ailelerin ceninden vazgeçmediğinin görüldüğünü, hekimin diğer bir yükümlülüğünün ise tanı veya tedavi için gereken tıbbi girişimlere ilişkin uygulamalar ve riskler konusunda hastayı bilgilendirmesi olduğunu, tıbbi girişimin hukuka uygun sayılması için hastanın rızasının bulunmasının temel şart olduğunu,

hastanın yapılacak olan tıbbi girişimlerin risklerini bilmeli ve oluşabilecek herhangi bir durumla ilgili bilgilendirilmesi gerektiğini, hekimin aydınlatma yükümlülüğünün hekimlik meslek etiği kurallarının 26.maddesinde düzenlendiğini, "Madde 26-Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır.

Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir.

Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir." hastane kayıtları ve hekimin davaya dahil edilmesi sonrası anlaşılacağı üzere, hekimin gerekli testlerin yapılmasını önermiş ve sonuçları negatif çıkmış ise davacıların çocuklarının down sendromlu olarak dünyaya gelmesinde hekime atfedilebilecek bir kusur olmayacağının açık olduğunu, dava dilekçesinde hekimin üzerine düşenleri yerine getirmeyip bebeğin down sendromlu olarak dünyaya geleceğini tespit edememesi sebebi ile davacı anne ve babanın gebeliğin sonlandırılması imkanının elinden alındığından bahsedildiğini,

davacıların iddia ettikleri söz konusu zararlarını bu şekilde açıklarken, çocuğun down sendromlu olarak dünyaya geleceğini bilselerdi gebeliğe son verecekler miydi konusunun da üzerinde durulması gerektiğini, Kaldı ki Türk Ceza Kanunu 100. Maddesine göre.

"Gebelik süresi on haftadan fazla olan kadının çocuğunu isteyerek düşürmesi halinde, bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur."Denilerek 10. Haftaya kadar bebeğin aldırılabileceği yasal olarak düzenlendiğini, ancak kesin tanı niteliğine haiz olmayan ve yalnızca tarama testi olan ikili test hamileliğin 11-14. Haftasında; üçlü ve dörtlü test ise 16-20.

Haftalar arasında yapılabildiğini, dolasıyla tanı konulabilir olsa da yasal süreler geçirilmiş olduğu için bebeğin aldırılması mümkün olmadığını, bu sebeple davacının istenmeyen gebeliği sonlandırabilmesi imkanının ellerinden alındığı iddiasının yasal bir dayanağının bulunmadığını, Komplikasyon - Endikasyon ayrımı.

Komplikasyon, tıp bilimi ve mesleğinin verilerine uygun davranılmasına ve ortaya çıkmaması için gereken önlemler alınmasına karşın, tıbben benzer girişimlerde meydana gelme olasılığı kabul edilen risklerden oluğunu, endikasyonun ise kişide tedavi gerektirecek bir durumun varlığına işaret eden bulgular var ise söz konusu olabileceğini, edikasyon bulunmadan kişiye yapılacak herhangi bir müdahalede hukuki ve cezai sorumluluğun bulunduğunu, dolayısıyla hekim tıbbi girişimi bilim ve meslek kurallarına uygun ve özenle yerine getirdiği takdirde, ortaya çıkan komplikasyondan sorumlu tutulamayacağını, tıbbi yardım ve müdahale sırasında,

tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapma sınırları içinde kalan “izin verilen risk” olarak açıklanan bu durumda, ortaya istenmeyen kötü sonuçlar çıksa bile gerekli dikkat ve özeni göstermiş olan doktora sorumluluk yükletilemeyeceğini, her durumda tıbbın gereklerine ve özen yükümlülüğüne uygun davranan doktora sorumluluk atfedilemeyeceğinin Yargıtay kararları itibari ile de sabit olduğunu, Adli Tıp ---. İhtisas Kurulundan rapor alınması zorunluluktur.

Tıbbın; özel ve teknik bilgiyi gerektiren bir bilim dalı olduğunu, dolayısıyla meydana gelen zarara hekimin sebebiyet verip vermediğinin, zarar ile uygulanan işlem arasında illiyet bağı olup olmadığının tespitinin önem arz ettiğini, 14.04.1982 tarihli, ----- Sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu m.1 uyarınca.

"Adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak, adlî tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı programları ile görev alanına giren konularda diğer adlî bilimler alanlarında sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulmuştur. Adalet Bakanlığınca Kuruma bağlı olarak Adlî Tıp Kurumu grup başkanlıkları veya şube müdürlükleri kurulabilir.

Adlî Tıp Kurumu grup başkanlıkları bünyesinde bir veya daha çok adlî tıp ihtisas dairesi bulunur." Adli Tıp Kurulları kendi aralarında tıbbi müdahalenin konusunun farklılığına göre iş bölümü yapmış oldukları için hangi kuruldan rapor alınması gerektiği her vakıa için ayrı ayrı tespit edilmesinin gerektiğini, anılan hüküm uyarınca, 01.01.2018 tarihinde göreve başlayan, ölümle sonuçlanmayan tıbbî uygulama hatalarına ilişkin işlere bakmakla görevli Adli Tıp ---- İhtisas Kurulu ile ölümle sonuçlanan tıbbî uygulama hatalarına ilişkin işler hakkında bilimsel ve teknik görüş bildirmekle görevli Adli Tıp ----- İhtisas Kurulunun kurulduğunu,

Mahkemede görülmekte olan uyuşmazlık da ölümle sonuçlanmayan tıbbi uygulama hatası iddiasına ilişkin olduğundan dosyaya ilişkin Adli Tıp ----- İhtisas Kurulu tarafından rapor tanzim edilmesi gerektiğini, bu kurulda "kadın hastalıkları ve doğum" ve "çocuk sağlığı ve hastalıklarına" ilişkin uzmanlarının görev yaptığını, sigortalı hekimin sürece dahil olduğu aşama dikkate alınarak uygulamalarında hata olup olmadığının,

anne karnında tanı konulabilmesi ihtimalinde de hekimin yapacağı herhangi bir müdahale veya tedavi ile bu sonucun değiştirilmesinin mümkün olup olmadığının tespiti bakımından tüm hasta kayıtları celp edildikten sonra dosyanın Adli Tıp Kurumu ---- İhtisas Kuruluna tevdii edilerek rapor alınmasını talep ettiklerini, ö etle, sigortalı hekimin tıbbi müdahalelerinde herhangi bir ihmal ya da hata söz konusu olmayıp aksine tıbbi kayıtlardan sigortalı hekimin görevini güncel tıp standartlarına uygun ve eksiksiz gerçekleştirdiğini, meydana geldiği iddia olunan zarar ile sigortalı hekimin fiilleri arasında illiyet bağı bulunmadığını,

bu nedenle sigortalının müdahalelerinde hata bulunduğu iddiasıyla haksız, mesnetsiz ve hukuka aykırı olarak Müvekkil Şirket aleyhine ikame edilen davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

DELİLLERİN DEĞERLENDİRİMESİ VE GEREKÇE

Dava Tıbbı Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta poliçesine dayalı tazminat davasıdır.Davacı vekili özetle, müvekkili ...'ın küçük ...'ın annesi olup, gebelik takibinin dava dışı Dr. ---- ve Dr.... Tarafından yapıldığını, Dr.----Tıbbı Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta poliçesinin, 28.02.2020-28.02.2021 tarihlerinde geçerli olmak üzere ----- nolu ile davalı ...

Türk Sigorta Şirketi tarafından ve Dr. ...'ın Tıbbı Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta poliçesinin, 10.09.2020-10.09.2021 tarihlerinden geçerli olmak üzere ----- ile davalı ... tarafından düzenlendiğini, sigortalı doktorların gebelik takibinde, davacı anneyi down sendromunu tespit eden testler, doğruluk oranları, alternatif tespit seçenekleri ve bunların reddedilmesi halinde ortaya çıkacak riskler konusunda, usulünce aydınlatmayarak,

küçük ...'ın down sendromlu olarak doğmasına sebebiyet verdiğini, oysa down sendromunun, gebelikte tespiti mümkün olan, tespiti halinde de 2827 SK'na göre gebeliğin sonlandırılmasına izin verilen bir özür olduğunu, Yargıtay -----.

Hukuk Dairesi'nin de, down sendromunu teşhise yönelik imkanlar konusunda, hastayı aydınlatmayan doktorun sorumlu olacağını kabul ettiğini, davanın, sigortalı doktorun davacıları aydınlatmaması sebebiyle down sendromlu doğumdan sorumlu olduğu iddiasına dayandığını, dava açılmadan önce, davalıdan 800.000,00-TL poliçe teminat bedeli talebi ile (uyuşmazlığın dava şartı arabuluculuk kapsamında olması nedeniyle) 27/11/2020 ---- Arabuluculuk Bürosuna müracaat edildiğini, Corona Virüs salgını sebebiyle telekonferans yöntemi ile arabuluculuk görüşmesi yapıldığını, ancak tarafların anlaşmaya varamadığını,

bu nedenlerle müvekkili küçük ... için: 430.000,00- TL işgöremezlik (bakıcı ücreti dahil maddi) tazminatı,40.000,00-TL manevi tazminat, müvekkili ...'ın (anne) için 20.000,00 -TL manevi tazminat, müvekkili ... (baba) için 20.000,00-TL manevi tazminat, olmak üzere toplam 510.000,00-TL tazminatın dava tarihinden itibaren avans faizi, mahkeme masrafları ve avukatlık ücretiyle davalıdan müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalı vekilleri ise özetle, sigortalı doktorların davalı anneyi muayenelerinde, tıbbı tedavi ve teşhislerinde, hasta takibi işlemlerinde herhangi bir katalı işlemlerinin söz konusu olmadığı,

davalı anneyi gebelik sürecinde gerekli aydınlatmayı yaptıklarını, sigorta poliçesi kapsamında tazminatı gerektirecek her hangi bir kusurlu eylemlerinin olmadığını savunarak davanın reddini talep etmişlerdir.

Mahkememizce, dava konusu olayın çözümü için teknik bilgi ve uzmanlık gerektirmesi nedeniyle bir kadın doğum uzmanı, bir perinatolog bilirkişi ve bir sağlık hukukçusu bilirkişiden oluşan bilirkişi heyetine dosya tevdi edilmiş, heyet tarafından düzenlenen 27.02.2024 uyap tarihli bilirkişi raporu dosyaya sunulmuş, rapor dosya kapsamına uygun ve hüküm kurmaya elverişli görülmüştür.

Bilirkişi raporunda özetle, davalının sigortalısı olan ...'ın, davacı hasta ---- bir kez gördüğü, USG tetkikinin, radyoloji uzmanı Dr. ------ yaptırıldığı, ayrıca, kan testleri ile, hipotiroidi tanısı konup, endokrin polikliniğine sevkini yapıldığı, hipotiroidi tedavisine başlandığı, davacı gebe----- Dr. ... tarafından görüldüğü zaman, ikili-üçlü-dörtlü testlerin yapılma ve uygulama zamanın geçtiği, Dr. ...' ın kusurlu olmadığı, Dr. ------ eksikliğinin bulnmadığı, tarama testlerinden yalnız, doppler USG'nin -- Devlet Hastanesinde 4 Temmuz 2019'da, Dr. --- tarafından istendiği ve aynı hastanenin radyoloji lab.Dr. ---- tarafından yapıldığı,

herhangi bir patolojinin saptanmadığı, davacı -----, ileri düzey USG yapılması için, 3.düzey merkeze sevk edildiği yerde Dr. ----- tarafından yapıldığı, ancak davacı--- ikinci düzey USG'yi yaptırmadığı, davacı---- her iki hastaneye ve buradaki doktorlara bir plan dahilinde başvurmayıp, rastgele muayene ve tetkiklerin yapılmasını istediği, bilimsel algorıtmaya uymadığı, bu yönde uyarılar yapan doktorların çağrılarına cevap vermediği, davacı ----başvuru günlerinde, gerek ikili gerek üçlü gereksede dörtlü test yapılma günlerini atladığı, ikinci düzey USG yapılması için önerilen gün ve saatlerde başvuruda bulunmadığı,

davacı gebe ---- plansız ve başına buyruk hareketlerde bulunmasına karşılık, her iki hastanenin doktorlarının; doppler USG, ogtt tsh, t3 ,t4 gibi testleri yaparak,davacı hastanın ve fetusun durumunun daha kötüye gitmemesi için gerekenleri yaptıkları, sezeryan öncesi fetal biofizik skorlama yapıldığı, çok ciddi bir operasyon olan 3. kez sezeryan operasyonunun başarı ile gerçekleştirildiği, her iki hastanede görev yapan kadın doğum uzmanı ve radyoloji uzmanlarının kusur eksikliğinin bulunmadığı,

davacı ...'ın down sendromlu olarak doğması ile ---- hasstanesi ve ---- devlet hastanesi doktorlarının uyguladıkları tedavi ve yaklaşım arasında illiye bağı bulunmadığı, davacı anne ----, down sendromu tanısı için gerekli testler konusunda bilgilendirilmesine karşın, söylenen günlerde, hastanelere gitmediği, değişik zamanlarda, daha önce yaşamış olduğu iki gebelik ve operasyonlardan elde ettiği bilgiler ışığında hastanelere başvurduğu,

hiçbir doktorun, hiçbir hastasına zorla birşey yaptıramayacağı, hastasını zorlayamaya- cağı, hastasının istek ve dileklerine göre tıp biliminin ışığında, davacı -----yardımcı olmaya çalıştıkları, Sağlık Bakanlığınında, Down Sendromu tanısı ve uygulamaları ile ilgili, doktorları, hastalara karşı zorlayıcı hiç bir prosedür ilan etmediği, ---- Hastanesi ve --- Devlet Hastanesi doktorlarının davacı --- gebeliği ve sonrasında uyguladıkları algoritmanın günümüz tıbıbn kurallarına uygun olduğu, ---- Hastanesi doktorlarının özen eksikliği ve kusurunun olmadığı,

davacı ---- kendisine bildirilen zamanlarda, önerilen işlemler için başvuruda bulunmadığı, davacı ...'ın down sendromlu doğması arasında bir illiyet bağı bulunmadığı tespiti yapılmış, yapılan tespitlerin dosya kapsamına uygun olduğu anlaşılmıştır.Davacının gebelik takibinde sigortalı hekim tarafından takip edildiği döneme ilişkin tüm test ve tetkiklerin eksiksiz yaptırıldığı, davacı anne ----, down sendromu tanısı için gerekli testler konusunda bilgilendirilmesine karşın, söylenen günlerde, hastanelere gitmediği, değişik zamanlarda, daha önce yaşamış olduğu iki gebelik ve operasyonlardan elde ettiği bilgiler ışığında hastanelere başvurduğu,

davalının sigortalısı olan ...'ın, davacı hasta --- bir kez gördüğü, USG tetkikinin, radyoloji uzmanı Dr. ----- yaptırıldığı, ayrıca, kan testleri ile, hipotiroidi tanısı konup, endokrin polikliniğine sevkini yapıldığı, hipotiroidi tedavisine başlandığı, davacı gebe---- Dr. ... tarafından görüldüğü zaman, ikili-üçlü-dörtlü testlerin yapılma ve uygulama zamanın geçtiği, bu durumda sigortalı doktarların aydınlatma yükümlülüğüne aykırı bir davranışlarının bulunduğunun söylenemeyeceği anaatine ulaşılmakla şartları oluşmayan davanın reddine karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki gibi hüküm kurulmuştur.

SONUÇ / HÜKÜM

HÜKÜM

1-Kanıtlanamayan Davanın REDDİNE,

2-Alnması gereken 427,60.- TL harcın peşin alınan 1.741,911.-TL harçtan mahsubu ile fazladan alınan 1.314,31.- TL harcın kararın kesinleşmesini müteakip davacıya iadesine,

3-Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına,

4-Davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden AAÜT'ye göre takdir edilen 80.500,00.-TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

5-Ara buluculuk Kanunu'nun 18/A-(13) maddesi ve Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Yönetmeliğinin 26/2 maddeleri ile Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesi uyarınca Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenen 1.320,00.-TL arabuluculuk ücretinin davacıdan tahsili ile Hazineye Gelir Kaydına,

6-Taraflarca yatırılan gider avansından kullanılmayan kısmın kararın kesinleşmesinden sonra talep halinde taraflara iadesine,Dair, davacı vekilinin yüzene karşı,. Davalı vekilinin yokluğunda verilen kararın tebliğinden itibaren 2 haftalık süre içinde Bölge Adliye Mahkemesi nezdinde İstinaf kanun yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup usulen anlatıldı..

İstanbul Anadolu 11. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2021/432, K. 2024/694, 25 Eylül 2024 tarihli karar · Kaynak: UYAP Emsal Karar Arama

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. Esas No : 2021/432
  4. Karar No : 2024/694
  5. Dava
  6. Dava Tarihi : 09/07/2021
  7. Karar Tarihi : 25/09/2024
  8. Gereği Düşünüldü
  9. Delillerin Değerlendirimesi Ve Gerekçe
  10. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
İstanbul Anadolu 11. Asliye Ticaret Mahkemesi
Esas No
2021/432
Karar No
2024/694
Tarih
25 Eylül 2024

İlgili Kararlar

  • İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesi E.2021/436 K.2024/738
  • İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi E.2021/436 K.2024/1562
  • İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi E.2021/437 K.2024/1500
  • İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesi E.2021/438 K.2024/633
  • İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi E.2021/439 K.2024/1485
  • İstanbul 3. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi E.2021/440 K.2024/137

Tüm Arşiv

İlk Derece Mahkeme KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.