Davacı, 30.11.1995 günlü taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile satışı vaad olunan ve daha önce dava konusu yapılmayan satış vaadi sözleşmesinde yazılı “...
Mahkemelerinde derdest davalarda intikalen davalı mülkiyetine geçecek taşınmazların 1/2’sinin” halen davası derdest olan ve davası biten taşınmazların davanın konusu, ihtilafın sebebi, esas ve karar sayısı, kesinleşme tarihi, davanın tarafları, müdahilleri, taşınmazların yüzölçümü, mevkii ve türünün tespitini, 16.03.1996-25.04.2003 tarihleri arasında davalının mülkiyetinden çıkan taşınmazların yeni maliklerini, temellük şekli ve nedenini mahkeme kararıyla elden çıkartılan davalılar hakkındaki bilgi,
taşınmazların mufassal evsafının ve davalının murislerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazların vasıflarının tespiti ile adına tescilini istemiştir.
Davalı, davacının tespite ilişkin istemini kabul ettiğini bildirmiştir.
Mahkemece, kesin hüküm bulunduğu ve davacının tespit istemini içeren davasını açmakta hukuki yararı bulunmadığından dava reddedilmiştir.
Hükmü, davacı temyiz etmiştir.
Burada öncelikle üzerinde durulması gereken husus kesin hüküm bulunup bulunmadığının saptanmasıdır. Gerçekten, HUMK.nun 237. maddesi
hükmünce kesin hükmün varlığını kabul edebilmek için davanın tarafları, davanın konusu ve her iki davada dayanılan hukuki sebebin aynı olup olmadığına bakmak gerekir. Bu davada, 30.11.1995 günlü sözleşmeye dayanılarak 2002/630 Esas sayılı dava dosyasında dava konusu yapılmayan “…dava yoluyla tespit ve tescil edilecek olan veya henüz davaları devam eden
bugüne kadar kazanılımı olan veyahut bugüne kadar hiçbir resmi işlem görmemiş olan arazilerden intikal eden veya edecek olan arazilerdeki hak ve hissenin 1/2 payı…” dava edilmiştir. 2002/630 Esas sayılı dava dosyasında ise bu istemin dışında kalan diğer satışı vaad olunan taşınmazların tescili dava konusu yapılmıştır. Kısaca, her iki davada dayanılan hukuki sebep birbirinden farklı olduğundan orta yerde kesin hüküm yoktur.
Bilindiği üzere gayrimenkul satış vaadi sözleşmesinin konusunu taşınmaz mallar oluşturur. Taşınmaz mallar mahiyetleri gereği bir yerden alınıp başka bir yere götürülemeyen, ancak bulunuldukları yerde kullanılabilen eşyadır. Taşınmaz satış vaadi sözleşmesiyle ileride esas sözleşme yapılması, diğer bir deyişle satım akdi icrası kararlaştırıldığından satış vaadi sözleşmesinin ileride yapılacak taşınmaz satış sözleşmesinin esaslı unsurlarını ihtiva etmesi gerekir.
Doğru olanı satış vaadi sözleşmesine ileride satışı yapılacak taşınmazın tapu kütüğünde kayıtlı olduğu yerin, kayıt tarihinin, ada ve parsel numarasının yazılması, şayet çapa bağlı bir taşınmazdan muayyen bir bölümün satışı vaat olunuyorsa bunun çap üzeride metrekaresi belirtilerek işaretlenip sözleşmeye eklenmesidir. Sözleşmede satışı vaat olunan taşınmazla ilgili yeterli açıklık yoksa sözleşmenin ifa kabiliyeti olmayacağından bu gibi sözleşmeler geçerli sayılmaz.
Zira, “sözleşme konusunun belirli olması” unsuru da taşınmaz satış vaadi sözleşmelerinin geçerliğinde aranan temel unsurlardandır.
Ancak Yargıtay, bu unsurun kesin olarak satış vaadi sözleşmesinde belirtilmesini zorunlu görmemektedir. Yargıtay uygulamasına göre, bunların belirli veya belirlenebilir olmaları gerekli ve yeterlidir. Değişik söyleyişle bu konuda belirtilebilir olmak yeterlidir.
Diğer taraftan belirli ya da belirtilebilir olma yönünden önemli olan sözleşmenin kurulduğu an değil ifa anıdır.
Somut olayda ise; 30.11.1995 günlü sözleşmenin dava konusuna ilişkin bölümünde belirlilik unsuru yoktur. O yüzden davacı, tespit hükmü tesisini talep etmiştir. Belirlenebilir olma unsurunu vurgulayacak olan taraf bu yolda iddiada bulunan vaad alacaklısı olacağından davacının tespit istemi ile açtığı bu davanın reddedilmesinde yasaya aykırılık bulunmamaktadır.
Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve tüm dosya içeriğine göre davacının bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edene yükletilmesine, 07.10.2008 tarihinde oybirliği ile karar verildi.