KÜNYE
(Kapatılan)20. Hukuk Dairesi 2019/5092 E., 2020/262 K.
- Mercii
- Yargıtay
- Karar tarihi
- 21 Ocak 2020
- Mahkemesi
- Asliye Hukuk Mahkemesi
Karar Metni
2.463 kelime·12 dk okuma·1 bölüm
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda kurulan hükmün Yargıtay'ca duruşmalı olarak incelenmesi davacılar birleşen dosya davalılar vekili tarafından istenilmekle, tayin olunan 21.01.2020 günü için yapılan tebligat üzerine, temyiz eden davalı Hazine vekili Av. ..., davacılar/birleşen dosya davalılar vekili Av. ... ile davalı/birleşen dosya davacısı Orman Yönetimi vekili Av. ... vekili geldi, başka gelen olmadı, açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, gelenlerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Daha sonra dosya içindeki tüm belgeler incelenip, gereği düşünüldü:
KARŞI OY YAZISI
Dava, kesinleşmiş orman kadastrosuna göre orman sınırları içerisinde kalan davacılara ait taşınmazın bir kısmı üzerine orman şerhi konulması nedeniyle bu kısmın tapusunun iptal edilmesi ve tapusu iptal edilecek bu kısım nedeniyle tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan tazminat (TMK md.1007) istemine ilişkindir.
Davacılar vekili, dava dilekçesinde ... ili, ... ilçesi, ... köyünde müvekkillerinin malik oldukları 408 ada 76 parsel sayılı 83.580 m² taşınmazın 24.960 m²'lik bölümünün orman sınırları içerisinde kaldığı gerekçesiyle üzerine orman şerhi konulduğunu, bu şekilde mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek TMK'nın 1007. maddesi gereğince tazminat talebinde bulunmuştur. Hazine da bu yerin tapusunun orman olduğu gerekçesiyle iptalini ve Hazine adına tescil edilmesi için karşı dava açmıştır.
Taşınmazın bulunduğu yerde 1949 yılında yapılıp 1950 yılında kesinleşen orman kadastrosunda dava konusu yer orman sınırları içerisinde yer almıştır. Daha sonra aynı bölgede 1970 yılında yapılan tapulama sırasında, orman tahdit sınırları içerisinde bulunan davaya konu bu taşınmaz davacıların murisleri adına tespit edilmiş, itiraz edilmediği için de kesinleşerek tespit gibi tapu kaydı oluşmuştur.
Bir yerde tapulama çalışması (arazi kadastrosu) yapılırken, daha önceden yapılmış olan ve kesinleşen orman kadastrosu var ise bu sınırlara riayet edilerek tapulama çalışmasının yapılması gerekir. Tazminata konu olan taşınmazın 24.960 m²' bölümü 1950 yılında yapılan orman kadastrosu sırasında orman olarak ilan edilip kesinleşen orman tahdit sınırları içerisinde kalan bir yer olduğu mahkemece tespit edilmiştir. Fiilen de üzerinde orman ağaçları bulunmaktadır. Ancak, buna rağmen aynı yerle ilgili ikinci bir kadastro işlemi (arazi kadastrosu) yapılmış ve davacıların murisleri adına tespit ve tescil edilen yer kapsamına alınmıştır
Anayasamızın 169. maddesinde; "... Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz..." hükmü yer almaktadır. Bu hükümde de açıkça yer aldığı üzere ormanların özel mülkiyete konu olması mümkün değildir.
Davaya konu olan taşınmazın 24.960 m²'lik bölümü, daha önceden ilan edilip kesinleşen orman kadastrosuna göre orman niteliğinde olduğundan, özel mülkiyete konu olamayacağı Anayasamızın hükmü gereğidir. Hem Anayasamızın hükmü ve hem de yapılan arazi kadastrosunun ikinci kadastro niteliğinde olması nedeniyle davacı adına yapılan tespit ve tescil, yolsuz tescil niteliğindedir. Hukuk Genel Kurulu Kararlarında ve Dairemizin yerleşik uygulamasında bu tür tesciller yok hükmünde kabul edilmektedir.
Her ne kadar şeklen bir tapu kaydı oluşmuş ise de, bu tapu kaydı mülkiyeti kazandıran bir belge niteliğinde değildir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, tapu kaydını tereddütsüz bir mülkiyet belgesi olarak kabul etmekte ise de, Türk Hukukundaki uygulama farklı yöndedir.
AİHM, mülkiyet hakkının kapsamını belirlerken iç hukuktaki düzenlemeler ile yargısal uygulamaları gözeterek bir sonuca varmaktadır. Buna göre, orman veya mera gibi alanların kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile kazanılamayacağına dair Türk Hukukundaki düzenlemeler nedeniyle, başvurucuların bu taşınmazların mülkiyetini elde etmelerini sağlayabilecek bir meşru beklentilerinin doğmasının mümkün bulunmadığı kabul edilmektedir . (Sarısoy ve Diğerleri/Türkiye, B.No: 21303/07, 14.10.2014; Usta/Türkiye, B.No: 32212/11, 27.11.2012)
Hukuk Genel Kurulunun 19.02.2003 gün 2003/20-102 esas 2013/90 karar sayılı ilamında. "Türk Medeni Kanunun kabul ettiği sisteme göre tapuya tescilin geçerli olabilmesi ve mülkiyet hakkının doğması için geçerli bir hukuksal nedene dayanması zorunludur. Geçerli bir hukuksal nedene dayanmayan tesciller, yolsuz tescil niteliğinde olup sahibine mülkiyet hakkı kazandırmaz...
Yolsuz tescille, kamu malı niteliğinde olan taşınmazların özel mülkiyete dönüştürülerek hukuksal niteliklerinin değiştirilmesi hukuken mümkün değildir..." yönünde karar verilmiştir. Aksinin kabulü, Anayasamızın 169. maddesi hükmünün yok sayılması ve dolanılması anlamına gelecektir.
Dava konusu taşınmaz yolsuz tescil olduğundan tapu kaydının mülkiyet hakkını temsil etmediği, başka bir deyişle, mülkiyet kazanılmadığı için davacı adına oluşan tapu kaydının iptal edilmesi ile de mülkiyet hakkının ihlal edilmesi söz konusu olmayacaktır.
Bu nedenle mülkiyet hakkından yoksun bırakılma iddiası, dosya kapsamı ile uyuşmadığından mülkiyet hakkından bedelsiz yoksun bırakıldığına ilişkin iddia ve buna mukabil taşınmazın rayiç bedeli kadar tazminat verilmesi uygulaması ve bu yöndeki bozma hükmü yerinde değildir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, tapunun orman olduğu gerekçesi ile iptal edilmesi durumunda hiçbir bedel ödenmemesini hak ihlali kabul etmiş, makul bir tazminat ödenmesi gereğine değinmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, makul tazminat miktarını, taşınmazın rayiç bedeli olarak kabul etmektedir (29.09.2010 tarih 2010/ 14-386 Esas 2010/427 Kararı).
Ancak; öncelikle orman kadastrosunun yapılıp kesinleştiği yerlerde sonradan tesis (arazi) kadastrosu yapılması ve hukuken orman olduğu kesinleşen bir yerin ikinci kadastro olarak yapılan arazi kadastrosu yok hükmünde olduğundan, mülkiyeti kazanılamayacağı için kanaatimce makul tazminat miktarı taşınmazın rayiç bedeli değil, bu kayda güvenerek tapu sahibinin imar ve ihya çalışmaları nedeniyle taşınmaza yapmış olduğu masraflar ve katmış olduğu müspet değer miktarında olmalıdır.
Bu durumda mülkiyet hakkını geçerli bir hukuksal nedene dayanmadığı için iktisap edemeyen tespit maliki veya mirasçılarının kadastro tespiti sırasında yapılan hatalardan dolayı TMK 1007. maddesindeki tapuya güven ilkesinden doğan tazminat hakkından yararlanmaları mümkün değildir.
Bu açıklamalar ışığında, davacıların tapusunun iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkından yoksun bırakıldığı iddiası, mülkiyet hakkının hiç doğmaması nedeniyle hukukî gerçeği yansıtmadığından, tapunun iptalinden dolayı Hazineyi TMK’ nın 1007. maddesi gereğince sorumlu tutmanın mümkün olmadığı, bir an için sorumlu tutulması gerektiği kabul edilse dahi, hükmedilmesi gereken tazminat miktarının taşınmazın rayiç bedeli değil, tapu malikinin bu kayda güvenerek, imar ve ihya çalışmaları nedeniyle taşınmaza yapmış olduğu masraflar ve katmış olduğu müspet değer miktarında olması gerektiği kanaatinde olduğumdan, taşınmazın rayiç bedeli olarak belirlenen ilk derece mahkemesinin ve bu tazminat miktarının onanması yönündeki karara katılmıyorum.
Kabule göre de; taşınmazın değeri belirlenirken üzerinde yer alan zeytin ve incir ağaçlarına 52.000 TL bedel belirlenmiştir. Bu bedel tazminat miktarına eklenmiştir. Ancak, dosya içerisinde mevcut 29.05.2014 tarihli İbrahim Boğa tarafından tanzim edilen bilirkişi raporuna göre arazinin tapusu iptal edilen bölümünde 50-60 yaşlarında 07-09 kapalılıkta çam ağaçlarının olduğu söylenmiş tazminat hesabına katılan incir ve zeytin ağaçlarından hiç bahsedilmemiştir.
Daha sonra alınan bilirkişi raporlarında da bu husustaki çelişkiyi giderecek bir açıklamaya yer verilmemiştir. bu nedenle zeytin ve incir ağaçlarının 408 ada 76 sayılı parselin tapusu iptal edilen kısmında mı, yoksa diğer kısmında mı yer aldığı konusunda tereddüt oluşmuş, bu husus tam açıklığa kavuşturulmadan tazminat hesabına dahil edilmiştir.
Yine, emsal alınan taşınmazın dosyaya getirilen 2010 yılı emlak rayiç bedeline göre dava konusu taşınmazın emlak rayiç bedelinden 2 kattan fazla değerli olduğu görülmesine rağmen, bilirkişi raporunda, dava konusu taşınmazın emsal alınan taşınmazdan deniz manzaralı oluşu, şehre yakınlığı gerekçe gösterilerek yüzde % 40 oranında daha değerli olduğunun kabul edildiği, ancak buna ilişkin raporda denetime elverecek şekilde şehir haritası ve fotoğrafların yer almadığı gibi emlak rayiç bedelleri ile de çelişen ve denetime açık olmayan bu raporun hükme esas alınması doğru olmamıştır.
Bu nedenlerle yerel mahkeme hükmünün tazminata ilişkin kısmının bozulması yerine onanması yönündeki Sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, E. 2019/5092, K. 2020/262, 21 Ocak 2020 tarihli karar · Kaynak: Yargıtay Karar Arama