KÜNYE
8. Hukuk Dairesi 2018/9537 E., 2019/5113 K.
- Mercii
- Yargıtay
- Karar tarihi
- 15 Mayıs 2019
- Mahkemesi
- Asliye Hukuk Mahkemesi
Karar Metni
1.628 kelime·8 dk okuma·1 bölüm
Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün asıl ve birleşen dosya davacısı Hazine vekili ile asıl ve birleşen dosya davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.
KARAR
Asıl ve birleşen davada davacı Hazine vekili, dava konusu 508 parsel sayılı taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı, devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin özel mülkiyete konu olamayacağı iddiasına dayalı tapu iptal, sicil kaydının kütükten terkini, el atmanın önlenmesi ve yıkım isteğinde bulunmuştur. Asıl ve birleşen davada davalılar vekili, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, (ilk kararda) 3402 sayılı Yasa'nın 12. maddesinde sözü edilen 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçmiş olduğu gerekçesiyle asıl ve birleşen davaların hakdüşürücü süre yönünden reddine karar verilmiş, hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesi'nin 12.04.2010 tarihli ve 2010/3633 Esas,
2010/4136 Karar sayılı ilamında belirtilen "... mahkemece yapılan keşif sonucu çekişmeli bölümlerin kıyı kenar çizgisine göre kıyıda kaldığı ve dava tarihinde davacı Hazinenin haklı olduğunun anlaşıldığına ve yargılama sırasında yürürlüğe giren 5841 Sayılı Yasa gereğince dava reddedildiğine göre davalının tüm yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretiyle, harçtan sorumlu tutulması gerekir..” gerekçesiyle bozulmuş, davacı vekilinin karar düzeltme talebi aynı dairece reddedilmiş, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda mahkemece,
(ikinci karada) 14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5841 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davanın hak düşürücü süreden reddine.
6099 sayılı Yasa uyarınca da yargılama masraflarının davacı üzerinde bırakılmasına ve davacı yararına vekalet ücreti takdirine yer olmadığına karar verilmiş, davacı Hazine vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 08.02.2012 tarihli ve 2011/12934 Esas, 2012/972 Karar sayılı ilamında belirtilen “...Anayasa Mahkemesinin anılan iptal kararından sonra davanın hak düşürücü süreden reddine ilişkin verilen kararın doğruluğundan söz edilemez.
Zira, kamu düzeniyle ilgili bütün haller istisnanın kapsamına girer. Hal böyle olunca; işin esası hakkında 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı doğrultusunda değerlendirme yapılmak suretiyle uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması için karar bozulmalıdır.” gerekçeleriyle bozma kararı verilmiş ve davalılar vekilinin karar düzeltme talebi aynı daire tarafından reddedilmiştir.
Yerel mahkeme tarafından mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama neticesinde (üçüncü kararda), “Davacının davasının dava dilekçesi ve esas dava ile birleşen dosyadaki dava yönünden dava konusu 508 parselin yeni kıyı kenar çizgisi içerisinde kalan bilirkişilerin krokisinde belirtiği a harfi ile belirtilen soyunma odası olarak kullanılan 20.66 m2 kısma yapılan tecavüz ile parsel tecavüzü olan 470.27 m2 kısma yapılan TECAVÜZÜN MEN-İNE, a harfi ile gösterilen soyunma odasının KAL-İNE, kıyı kenar çizgisi içerisinde kalan 470.27 m2 kısımdaki davalıların hisselerinin iptali ile kamu adına TERKİNİNE bilirkişilerin 03.11.2006 tarihli rapor ve krokisinin kararın eki sayılmasına,” karar verilmesi üzerine, hüküm, taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
Hemen belirtilmelidir ki, bozmaya uyulmakla tarafları yararına usuli kazanılmış hak doğar. Bu durumda mahkemece yapılacak iş, bozmada işaret edilen ilkeler doğrultusunda inceleme yapılarak davanın sonuca bağlanmasından ibarettir.
Ne var ki; mahkemece bozma kararına uyulmasına rağmen bozma gerekleri tam olarak yerine getirilmemiştir.
Ayrıca. Mahkemece yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmiş ise de; yapılan inceleme ve araştırma hüküm kurmaya yeterli değildir. Şöyle ki; mahkemece, dava konusu taşınmaz başında iki defa keşif yapılmıştır.
İlk keşif jeolog bilirkişi, mimar ve fen bilirkişiden oluşan üçlü bilirkişi kuruluyla yapılmış, dosyaya sunulan 24.02.2004 tarihli bilirkişi kurulu raporunda taşınmazın 165,00 m2'lik kısmının kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığı, taşınmaz üzerinde bulunan bina ve müştemilatların kıyı kenar çizgisine herhangi bir müdahalelerinin olmadığı belirtilmiştir.
İkinci keşif ise; üç jeolog bilirkişi, inşaat mühendisi ve fen bilirkişiden oluşan beşli bilirkişi kuruluyla yapılmış, dosyaya sunulan 03.11.2006 tarihli bilirkişi kurulu raporunda dava konusu taşınmazın toplamda 470,27 m2'lik kısmının kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığı, taşınmaz üzerinde bulunan (ve a harfi ile gösterilen) soyunma odası ile ihata duvarının tecavüzlü alanda kaldığı ifade edilmiştir.
Her iki rapor arasında kıyı kenar çizgisinin içerisinde kalan yapı ve taşınmaz miktarında farklılık oluşmuştur. Mahkemece, bilirkişi kurulu raporları arasındaki bu çelişki giderilmemiş, hükme esas alınan 03/11/2006 tarihli bilirkişi kurulu raporunun hangi gerekçeyle tercih edildiği kararda belirtilmediği gibi her iki keşifte de yapılan bilirkişi uygulaması yeterli olmayıp, gözleme dayalı olarak rapor düzenlenmiştir.
Bundan ayrı, 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasa'nın 16. maddesiyle 3402 sayılı Yasa'nın 36. maddesine bazı ilaveler getiren 36/A maddesi hükmüne göre kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalar nedeniyle yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden davalı tarafın sorumlu tutulamayacağı hususunun da gözetilmediği anlaşılmıştır.
O halde mahkemece yapılacak iş; taşınmaza ait tapu kaydının ilk tesisinden itibaren tedavüllerine esas tüm belgeler getirtilip önceki bilirkişilerden farklı 3 jeolog ya da jeomorfolog, 1 harita mühendisi ve 1 inşaat mühendisinden oluşacak bilirkişi kuruluyla yeniden dava konusu taşınmazda keşif yapılması, taşınmazın farklı noktalarında gözlem çukurları açılarak bu çukurlardan alınan verilerin incelenmesi, açılan gözlem çukurlarının harita üzerinde işaretlenerek gösterilmesi ve topoğrafik memleket haritalarından da yararlanılarak kıyı kenar çizgisinin tespit edilmesi,
keşfen tespit edilen kıyı kenar çizgisi ile Bakanlık tarafından onaylanan kıyı kenar çizgisinin fen bilirkişi tarafından kroki üzerinde gösterilmesi, her ikisinin çakışmaması halinde çelişkinin nedenlerinin bilimsel verilere dayalı olarak bilirkişiye açıklattırılması, ayrıca 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasa'nın 16. maddesiyle 3402 sayılı Yasa'nın 36. maddesine bazı ilaveler getiren 36/A maddesi hükmüne göre kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalar nedeniyle, yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden davalı tarafın sorumlu tutulamayacağı hususunun da gözetilmesi,
Mahkemece bu konudaki görüşünün ortaya konulması ve ondan sonra tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz olmuş, bozmayı gerektirmiştir.
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E. 2018/9537, K. 2019/5113, 15 Mayıs 2019 tarihli karar · Kaynak: Yargıtay Karar Arama