Karar Özeti
Ceza Genel Kurulu 2024/494 E. , 2025/165 K. "İçtihat Metni" İtirazname No : 2024/85230 KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : 12. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2080-2337 I. HUKUKÎ SÜREÇ Bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85/2, 22/3 ve 53/
Karar Detayı
Ceza Genel Kurulu 2024/494 E. , 2025/165 K. "İçtihat Metni" İtirazname No : 2024/85230 KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : 12. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2080-2337 I. HUKUKÎ SÜREÇ Bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85/2, 22/3 ve 53/6. maddeleri uyarınca 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve iki yıl süreyle sondaj ve buna bağlı mühendislik faaliyetlerinin icrasından yasaklanmasına ilişkin Salihli Ağır Ceza Mahkemesince verilen 23.06.2023 tarihli ve 178-325 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı, katılanlar vekili ve sanık müdafii tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyayı inceleyen İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesince 08.11.2023 tarih ve 2080-2337 sayı ile sanığın mühendislik faaliyetlerinin icrasından yasaklanmasına ilişkin bölümün çıkartılması ve vekâlet ücreti yönünden istinaf başvurularının düzeltilerek esastan reddine karar verilmiş, bu kararın da Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısı, katılanlar vekili ve sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 03.04.2024 tarih ve 115-1643 sayı ile temyiz isteminin esastan reddi ile hükmün onanmasına karar verilmiştir. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 19.09.2024 tarih ve 85230 sayı ile; "...Taraflar arasındaki sözleşmeye istinaden sanık ... ve yanında çalıştırdığı işçiler tarafından üç gün süren çalışma sorucunda açılan yaklaşık 31 cm çapında ve 66 metre derinliğindeki kuyudan su çıkmaması üzerine faaliyete son verilmesinden sonra site yöneticisi olan diğer sanıkların kuyunun kapatılması konusunda sanık ... ve kazı ekibine karşı koymaları, akabinde kaza tarihine kadar geçen 6 aylık süre boyunca kuyu ağzını muhkem bir kapakla kapatmamaları, başta insanlar olmak üzere tüm canlılar için için tehlike yarattığı aşikar olan bölgeye uyarı levhası koymamaları, emniyet şeridi çekmemeleri sonucunda somut olaydaki ölümlü kazanın meydana geldiği, site yöneticisi olan sanıkların ağır derecedeki kusurlu eylemlerinin sanık ...'ın eylemiyle meydana gelen ölüm neticesi arasındaki illiyet bağını ortadan kaldırdığı anlaşılmıştır. Somut olaydaki kazanın meydana gelmesinde sanık ...'ın su kuyusu sondajı yapma eylemiyle meydana gelen netice arasında illiyet bağı bulunmayıp suçun yasal unsurları adı geçen sanık bakımından gerçekleşmediği hâlde sanık hakkında ceza hükmü tesis edilmesi hukuka aykırılık oluşturmaktadır." görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 07.10.2024 tarih ve 3426-4991 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KAPSAMI VE KONUSU İtirazın kapsamına göre inceleme sanık hakkında bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçundan verilen mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanığa isnat edilen bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçunun yasal unsurlarının oluşup oluşmadığının, 2- Oluştuğunun kabulü hâlinde, düşen oğlunu kurtarmak için kuyuya atlayan kişinin ölümünde sanığa izafe edilebilecek bir kusur bulunup bulunmadığı, Hususlarının belirlenmesine ilişkindir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; 05.01.2023 tarihinde akşamüstü vakti katılan ... ..., eşi ... ve iki yaşındaki çocukları ...'in ikametlerinin bulunduğu Salihli ilçesi ... Mahallesinde bulunan ... Sitesi içerisinde yürüyüş yaptıkları sırada ...'in olay tarihinden 5-6 ay önce site içerisindeki ağaçların sulanması amacıyla açılan yaklaşık 60 metre derinliğe ve 31 cm genişliğe sahip sondaj kuyusuna düştüğü, ardından ...'in çocuğuna yardım etmek için kuyuya atladığı, olay yerine gelen yardım ekiplerinin çalışmaları sonucunda yapılan paralel kazılar neticesinde gece saat 02.30 sıralarında ...'in; saat 04.00 sıralarında ise ...'in cansız bedenlerine ulaşıldığı, Hakkında mahkûmiyet kararı verilen inceleme dışı sanık ...'in olayın meydana geldiği sitenin yönetim kurulu başkanı, inceleme dışı sanıklar ... ve ...'ün sitenin yönetim kurulu üyeleri, sanığın ise sitede sondaj işini yapan ... Jeotermal, Petrol Arama, Sondaj ve Mühendislik Hizmetleri Anonim Şirketi’nin sahibi ve bizzat sondaj işleri ile ilgilenen kişi olduğu, Sanık ile site yönetimi yetkilileri olan inceleme dışı sanıklar tarafından 05.06.2022 tarihinde imzalanan "İş Yapım Sözleşmesi" başlıklı sözleşme içeriğinde; işin konusunun sondaj kuyusu açmak olduğu, yapılan iş ile ilgili taşeron firmanın İş Kanunu hükümlerine göre işçi çalıştıracağı, Sanık ile site yönetimi yetkilileri olan inceleme dışı sanıklar tarafından 27.06.2022 tarihinde imzalanan "Ek Protokol" başlıklı sözleşme içeriğinde; 05.06.2022 tarihli sözleşmeye istinaden açılan kuyudan balçık ve sıcak su çıktığı, suyun kullanıma elverişli olmaması nedeniyle çalışmaya son verildiği hususlarına yer verildiği, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2. Bölge Müdürlüğünce düzenlenen 12.01.2023 tarihli yazı içeriğine göre; 167 sayılı Yer altı Suları Hakkındaki Kanun’un 8. maddesi gereğince sondaj kuyularının açılması için Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğünden belge alınmasının mecburi olduğu, kayıtlarda yapılan incelemeye göre söz konusu parsel ile ilgili herhangi bir sondaj açma izni talebinde bulunulmadığı, ayrıca söz konusu alanın Turgutlu-Ahmetli alt havzası kapsamında kalması nedeniyle Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün 03.01.2022 tarihli olur yazısı ile yeraltı suyu tahsisine kapatıldığı, bu yerde yeni sondaj kuyu açma izni verilmediği, bu nedenle talep olsa dahi kuyu açma izni verilmesinin mümkün olmadığı, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2. Bölge Müdürlüğünce düzenlenen 22.05.2023 tarihli yazı içeriğine göre; kuyu açma sorumluluğunun belge sahibine ait olduğu, belge sahibince anlaşma yapılan teknik sorumlu jeoloji mühendisi ve sondörce kuyu açtırabileceği, kuyudan su çıkmaması hâlinde teknik sorumlu mühendis ve sondör tarafından Devlet Su İşleri Yeraltı Suları Teknik Yönetmeliği’nin 15. maddede belirtilen yöntem ile kuyunun kapatılacağı, Soruşturma aşamasında mahallinde yapılan keşfe istinaden iş sağlığı ve güvenliği uzmanı tarafından düzenlenen bilirkişi raporuna göre; yapılan işin iş sağlığı ve güvenliği kapsamında bir yapı işi olduğu, bu durumda site kat maliklerinin icracısı konumunda olan site yönetiminin üst işveren, sondaj işi yapan firma yetkilisinin ise alt işveren konumunda bulundukları, gerekli tedbirlerin alınmaması ve çalışma alanının güvenliksiz bırakılması hususlarında site yönetim kurulunun sorumlu olduğu, sondaj yapan işletme ile site yönetimi arasında imzalanan iş yapım sözleşmesinde ve ek protokolde kuyu ağzının kapatılması yükümlülüğüne dair devir işlemleri yapılmadığından işveren olan site yönetim kurulunun bu durumdan sorumlu olması gerektiği, sondaj işleminin izinsiz yapılması nedeniyle işlemden sonra açılan kuyunun akıbeti, kapatılması gibi yasal prosedürün uygulanmadığı, sanığın site yönetimini yanlış yönlendirerek onları izinsiz işlem yapmaya sevk ettiği, işin ehli ve firma yetkilisi olan sanığın bu bilinçli yanlış yönlendirmesi sonucunda izinsiz olarak sondaj işleminin yapılması ve bu nedenle çalışma alanının güvenliksiz bırakılması nedeniyle sanığın tali kusurunun bulunduğu, site yönetim kurulunda olan inceleme dışı sanıkların ise asli kusurlu oldukları, Anlaşılmaktadır. Katılan ... ...; yaklaşık bir yıldır olayın gerçekleştiği sitede ikamet ettiklerini, oğluyla birlikte her gün yürüyüş yaptıklarını, sitedeki herkesin ya spor ya da köpek gezdirmek için sürekli bu alanlarda yürüyüş yaptığını, olay günü de eşi ve oğluyla birlikte yürüyüş yolunda yürüyüş yaptıklarını, bu yolun aynı zamanda çocuk parkı ve site havuzu üzerinde olduğunu, dönüş yolunda çocuğunun mutlu bir şekilde oynadığı sırada bir anda bastığı yerin çöktüğünü, on dört kilo civarında olan oğlunun bastığı alanda çalı çırpı haricinde bir şey görünmediğini, çocuğunun ayağının bastığı yerin bir anda çöktüğünü, çocuğu düştükten sonra şok geçirdiğini, çığlıklar atıp kendini yere attığını, o an eşiyle konuşmalarını çok net hatırlamadığını, ancak bağrışarak konuştuklarını, eşinin "Yağmur ne yapacağım?” diye bağırdığını, o sırada eşinin çocuğu kurtarmak için iç güdüsel olarak en fazla bir ya da iki dakika sonra kuyuya atladığını, Tanık ...; yanında sondör ve şoför olarak çalıştığı sanığın söylemi üzerine bahse konu yere kuyu açmak için gittiklerini, tanıklar ... ve ...’ın da makinenin başında olduklarını, iş bittikten sonra makineyi almak için olay yerine gittiğinde inceleme dışı sanık ...’ya kepçe getirilip buranın kapatılması gerektiğini söylediklerini, ancak adı geçen inceleme dışı sanığın, su olup olmadığını tespit etmek için ayrıca pompa denemesi yaptıracağını, sorumluluğun kendilerinde olduğunu ifade ettiğini, bunu yapamayacağını makinenin yanabileceğini söylediklerinde ise "Yanarsa yansın su olup olmadığını görmemiz lazım" dediğini, yaklaşık bir hafta sonra ücret konusu konuşulduğu sırada sanığın inceleme dışı sanık ...’ya "Çukurları kapattın mı?" diye sorduğunu, inceleme dışı sanık ...’nın da birkaç yerden pompa teklifi aldığını iki üç gün içinde deneme yapıp kapatacağını ifade ettiğini duyduğunu, Tanık ...; sanığın yanında çalıştığını, sondaj işi sonlandıktan sonra inceleme dışı sanık ...’ya "Kepçe getirelim burayı kapatalım" dediklerini, ancak adı geçen inceleme dışı sanığın "Buraya deneme pompası ineceğim. Bu şekilde bırakıp gidebilirsiniz." şeklinde karşılık verdiğini, kuyunun bu şekilde bırakılmasının tehlikeli olduğunu, kepçe getirmesi hâlinde kuyunun kapanması konusunda yardımcı olacaklarını söyledikleri hâlde inceleme dışı sanık ...’nın "Siz bu şekilde bırakın!" dediğini, Tanık ...; sanığın yanında çalıştığını, işleri bittikten sonra inceleme dışı sanık ...’ya gereken tedbirleri ve önlemleri alması gerektiğini söylediklerini, ancak adı geçen inceleme dışı sanığın, "Bizim daha yapmamız gereken ölçümlerimiz, çalışan personelimiz var, biz hâllederiz, siz gidebilirsiniz!" dediğini, İnceleme dışı sanık ...; olayın gerçekleştiği sitenin yönetim kurulu başkanı olduğunu, sitenin yaklaşık 37 dönümlük alanında zeytin ağaçları bulunduğundan su ihtiyaçlarının olduğunu, site içerisinde 1997 yılında açılan ve aboneliği olan bir su kuyusunun bulunduğunu, ancak gelen suyun bozuk olması nedeniyle kullanılamadığını, su kuyusu açılması için site yönetiminin aldığı kararlar doğrultusunda anlaştıkları sanığın Haziran ayının başında işe başladığını, üç gün süreyle sondajın devam ettiğini, yapılan kontrolün ardından yeterli kalitede suyun çıkmadığını ve bundan sonrasının balçık olduğunu belirlemeleri üzerine işi sonlandırdıklarını, sanığın da sondaj aletlerini toplayıp, kuyuyu kapatmadan olay yerinden gittiğini, sanığın ayrıldığı zaman orada olmadığını, Beyan etmişlerdir. Sanık; Dokuz Eylül Üniversitesi Sondaj bölümü mezunu ve ... Jeotermal, Petrol Arama, Sondaj ve Mühendislik Hizmetleri Anonim Şirketi’nin de sahibi olduğunu, inceleme dışı sanık ...’nın, sitelerinde 50-60 metre derinliğinde kuyu açılacağını ve kendisinden bu işin yapılmasını istediklerini söylediğini, yapılacak işi kabul etmesi üzerine aralarında iş yapım sözleşmesi imzaladıklarını, akabinde belirledikleri tarihte işe başladığını, işin iki üç gün sürdüğünü, numuneler incelendikten sonra yeterli su olmadığını, daha fazla inildiğinde de sıcak su çıkacağını, sondajın sonlandırılması gerektiğini tespit etmeleri üzerine inceleme dışı sanık ...’nın sondajın sonlandırılması kararı verdiğini, sondaj işi sonlandığında kuyunun 66 metre derinliğe ulaştığını, iş makinelerini toplayıp alandan çıkacakları sırada çalışanları tanıklar ..., ... ve ...’ın inceleme dışı sanık ...’ya açılan yerin tehlike arz etmemesi için "Bizim kapatma yükümlülüğümüz yok ancak buraya kepçe getirim bunu kapattıralım." dediklerini, inceme dışı sanık ...’nın ise "Ben kuyuya su var mı yok mu diye deneme yaptıracağım, siz gidin, ben hâllederim yaptırırım." şeklinde karşılık verdiğini, savunmuştur. V. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Konuya İlişkin Görüşler Ayrıntıları, Ceza Genel Kurulunun müstekar içtihatlarında (16.10.2007 tarihli ve 192-211, 08.07.2008 tarihli ve 99-185, 20.05.2008 tarihli ve 51-117 sayılı kararları vb) açıklandığı üzere; Kural olarak suç kastla işlenebilir. Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır (TCK madde21/1). Ancak kanunda açıkça gösterilen hâllerde taksirle de işlenebileceği (TCK madde22/1) kabul edilmiştir. Böylece failin cezalandırılabilmesi için kanunda açık bir düzenleme bulunmasının zorunlu olduğu taksir, TCK'nın 22/2. maddesinde; "dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi" olarak açıklanmıştır. Doktrin ve yargısal kararlarda da taksir; "Failin suç tipindeki neticeye yönelik kast içerisinde olmadan, fakat zorunlu olduğu özeni gösterdiği takdirde neticenin meydana gelmesi mümkün bulunmayan hallerde, tespit edilmiş suç tipini hukuka aykırı olarak ihlal etmesi; bir kimsenin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmak suretiyle, istemediği ve fakat öngörülebilir bir neticeyi gerçekleştirmesi" şeklinde tanımlanmıştır (Ayhan Önder, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, İstanbul 1992, c. 2, s. 336; Turan Tufan Yüce, Türk Ceza Hukuku Temel Kavramları, Turhan Kitapevi, Ankara 1984, s. 59; Faruk Erem, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Seçkin Yayınevi, Ankara 1993, c. 1, s. 508; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 7. Baskı, s. 172; Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, İstanbul 2015, 4. Baskı, s. 254; Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 17. Baskı, s. 232). Ceza Genel Kurulunun birçok kararında açıkça vurgulandığı, doktrin ve uygulamada da kabul edilegeldiği üzere taksirli suçun unsurları şunlardır; 1- Fiilin Kanunda taksirle işlenebilen bir suç olarak düzenlenmiş bulunması, 2- Hareketin iradi olması, 3- Neticenin iradi olmaması, 4- Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması, 5- Neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması, 6-Dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılması TCK'nın 22/2. maddesinde yer verilen; "dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi" düzenlemesine bakıldığında taksirli suçlarda haksızlığın, "dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık" olduğu anlaşılmaktadır. Bu değersizliğin hem hareket hem de netice bakımından geçerli olduğu da açıktır. Madde gerekçesinde de vurgulandığı üzere, bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilecek, failin bulunduğu/yaşadığı çevredeki ortalama, makul ve sorumlu/basiretli bir insanın davranışları esas alınacaktır. Bu standardın, çağdaş dünyanın bir parçası olan toplumun güven ve huzurunun tesis ve devamı ile kamu düzeni için gerekli (asgari) sorumluluk seviyesinin garantilerini sağlaması beklenir. Objektif özen yükümlülüğünün kaynağı ya hukuk normları ya da müşterek tecrübe kurallarıdır. Doktrin de bu konuda aynı düşüncededir (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 14. Baskı, s. 204, İçel Kayıhan Taksirden Doğan Subjektif Sorumluluk s.141). Bu suç tipinde failin hareketi iradi olmalıdır ve fakat iradenin, suçun maddi unsuru olarak zikredilen neticeye değil, hukuken korunan değer bağlamında kanun vazıının önemsemediği başka bir amaca yönelmesi gerekmektedir. Kastta olduğu gibi, taksir de haksızlığın bir işlenme yöntemi olduğundan suçun haksızlık unsuru kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Kanunda açıkça neticenin suçun maddi unsuru olarak gösterildiği hallerde de objektif özen yükümlülüğüne aykırılık oluşturan/taksirli fiil ile netice arasında illiyet bağının bulunması şarttır. Neden kavramı Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğü'nde; "Bir olayı ya da durumu gerektiren, doğuran başka olay veya durum, sebep" biçiminde, neden olmak ise; "Bir şeyin olmasına ya da ortaya çıkmasına yol açmak, sebep olmak" şeklinde tanımlanmaktadır. Buradan hareketle nedensellik kavramı; "Neden-sonuç ilişkisi ya da sonuç ile bu sonuca neden olan olgu veya durum arasındaki bağlantı" olarak açıklanabilir. Neticeli bütün suçlar bakımından araştırılması gerekli olan nedensellik bağı, suçun yasal tanımında neticeye yer verilmiş olması hâlinde failin fiili ile netice arasında sebep-sonuç ilişkisini kuran bağ anlamına gelmektedir. Failin yapmak veya yapmamak şeklinde gerçekleştirdiği eylemi neticesinde dış dünyada zarar ya da tehlikenin meydana gelmiş olması hâlinde nedensellik söz konusu olacaktır. Doğaldır ki yapılan her hareket, dış dünyada bir veya birden fazla neticeye sebebiyet verebilir; ancak dış dünyada vuku bulan her sonuç değil, suçun kanuni tanımında belirtilmiş olan netice nazara alınacaktır. TCK’da nedensellik bağı ile ilgili olarak genel bir düzenlemeye yer verilmemiş, konu doktrin ve uygulamaya bırakılmıştır. Nedensellik bağının, neticeli suçlar şeklinde düzenlenen taksirli suçlar bakımından da tespit edilmesi gerektiğinde kuşku yoktur. Taksirle işlenen suçtan kaynaklanan netice failin hareketi olmasaydı gerçekleşmeyecek denilebiliyorsa bu durumda nedensellik bağının varlığı kabul edilir. Taksirli suçlarda aranacak olan objektif isnat edilebilirlik, dikkat ve özen yükümlülüğünün yerine getirilmemesi sonucunda öngörülebilir neticeye sebebiyet verilip verilmediğidir. Taksirli suçlarda netice sadece failin eyleminden kaynaklanmış ise nedensellik bağının belirlenmesi kolaysa da, mağdurun veya üçüncü kişilerin neticeye katkıda bulunduğu durumlarda bu bağın belirlenmesinde çeşitli zorluklar olacağı muhakkaktır. Doktrinde de; "Dış dünyada meydana gelen değişikliğin bir kimseye yüklenebilmesi ve dolayısıyla onun sorumlu olabilmesi, söz konusu neticenin o kimsenin hareketinden meydana gelmesine bağlıdır. Diğer bir deyişle hareketle netice arasında nedensellik bağı, sebep-sonuç ilişkisi olmalıdır. Nedensellik bağlantısı yoksa neticenin faile yüklenmesi mümkün değildir. Tipiklikte hareketten ayrı neticenin arandığı suçlarda neticenin gerçekleştiğinin tespiti yeterli olmayıp ona sebebiyet veren fiilin de tespiti gerekir. Tipe uygun hukuka aykırı fiilin icrasının, failin gerçekleştirilmesi için yeterli bulunduğu sırf hareket suçlarında nedensellik bağının araştırılması gerekmez. Ceza hukuku sadece suç tipinde yer alan neticeyi göz önüne alır" (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Baskı, Ankara 2014, s. 249) şeklinde görüşlere yer verilmiştir. Doktrinde nedensellik bağı çeşitli teorilerle açıklanmaktadır. Şartların eşitliği ya da doğal nedensellik teorisinde; netice birçok şartın bir bütün oluşturarak meydana gelmesiyle oluştuğundan ve bunlardan birinin olmaması neticenin gerçekleşmesini engelleyeceğinden, bu şartlardan birini gerçekleştiren failin eylemi ile gerçekleşen netice arasında nedensellik bağı vardır.Yüksek Genel Kurul'un yerleşik kabulüne göre de, taksirli suçlarda nedensellik bağının varlığının kabulü için, failin hareketinden bağımsız bir etkinin sonuca tek başına neden olmaması gerekir. Uygun sebep ya da kuralcı nedensellik teorisinde; hareket ile netice arasında nedensellik bağı bulunduğunun kabul edilebilmesi için, hareketin o neticeyi meydana getirmeye uygun olması gerekir. Nedensellik/illiyet bağı, tamamen doğal bir olgudur (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Baskı, s. 255; İzzet Özgenç, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 10. Baskı, s. 171-173) ve kural olarak maddi/fenni bilimin ve mantık ilminin ilkelerine göre belirlenir. Taksirin unsurlarından birisi de neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olmasıdır. TCK'nın 22. maddesinin gerekçesinde; "Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanunî tanımda yer alan unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, 'gerekli dikkat ve özen' yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir... Taksirli suçlarda fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak varolan dikkat, özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalıdır" açıklamalarına yer verilmiştir. Neticenin öngörülebilir olması, failin yaptığı davranışın bir neticeye sebebiyet verebileceğinin veya bir neticeyi meydana getirme ihtimali bulunduğunun bilinebilme imkânıdır. Gerçekleştirilen bir fiil nedeniyle neticenin meydana gelebilme imkân ve ihtimali varsa öngörülebilirliğin bulunduğu kabul edilecektir. Neticenin öngörülebilir olması, taksirin hem unsurunu hem de sınırını oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle taksiri, kaza ve tesadüften öngörülebilirlik ayırmaktadır. Hiç kimse tarafından öngörülemeyecek bir neticenin söz konusu olduğu durumlarda dikkat ve özen yükümlülüğünden dolayısıyla taksirden bahsedilebilmesi mümkün değildir. Neticenin öngörülebilir olması ile failin neticeyi öngörebilir yetenekte bulunması arasında fark vardır. Neticenin öngörülebilmesi, failin niteliklerine, yeteneklerine, eğitim durumuna veya uzmanlık alanına göre değil objektif olarak ve failden bağımsız şekilde ortalama seviyedeki bir insanın öngörme yeteneğine göre tespit edilmelidir. Eğer objektif olarak neticenin öngörülebilmesi, ortalama bir insanın öngörebilirliği dışında ise bu takdirde neticenin öngörülebilirliğinden bahsedilemeyecektir. Burada öngörülebilecek netice, failin iradi hareketinin sebep olabileceği netice veya neticelerden başkası değildir. Failin öngörebilme yeteneği ise, failin yaşı, zekası, eğitimi, yetenekleri ve uzmanlık alanına göre subjektif olarak belirlenebilecek farklı bir husustur. (Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde İşlenen Taksirle Öldürme Suçu, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir 2012, s.287-288) Failin neticeyi öngörmesi veya öngörememesi taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayrımı oluşturmaktadır. Failin, objektif özen yükümlülüğünün ve buna bağlı olarak meydana gelebilecek neticenin öngörülebilirliğinin idrakinde olması gerekmektedir. Fail, bilinçli olarak belli bir hukuki değeri korumaya matuf objektif özen yükümlülüğüne, iradi olarak aykırı bir davranışta bulunmalıdır (Özgenç, s. 466). Nitekim bu husus doktrinde de; "Öngörülebilirlik, hukuk normları veya genel tecrübe tarafından emredilen özene uyulduğunda tipikliğini gerçekleşmesinin somut olarak müşahede edilebileceğini ve dolayısıyla bundan kaçınılabileceğini ifade etmektedir. Gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanuni tanıma uygun fiilin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Neticenin öngörülebilirliği, kişilere yüklenen dikkat ve özen yükümlülüğünün tabii bir sonucu olmaktadır. Öngörülebilirlik objektif olarak belirlenmelidir. Zira bir kimse yalnızca öngörülebilir neticeler bakımından sorumlu olabilecektir. Bu nedenle hakim görüş taksirli neticeli suçların haksızlığı bakımından, failin içinde bulunduğu toplum çevresine ait ortalama yetenekteki bir kişinin neticeyi öngörüp öngörmeyeceğini aramaktadır. Şayet netice ortalama bir insanın objektif öngörülebilirliğinin dışında bulunuyorsa, taksirli suçun tipiklik unsuru gerçekleşmiş olmaz." (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuk Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. Baskı, Eylül 2014, sayfa 201) şeklinde ifade edilmiştir. Uyuşmazlığa konu somut olayın özellikleri itibariyle objektif isnadiyet kavramına da ayrıca yer verilmesi gerekmektedir. Objektif sorumluluk esasını terk ederek tamamen kusur sorumluluğunu benimseyen çağdaş ceza hukuk sistemleri ki, TCK da bunlardan birisidir, failin tipik neticeden sorumlu tutulması için illiyet bağının varlığını yeterli bulmamış, tipik eylemin ortaya çıkardığı/sebep olduğu tipik neticenin de failin eseri olması gereğini şart koşmuştur. Bu cümleden olarak, meydana gelen tipik neticeden failin sorumlu tutulabilmesi için; fiil ile netice arasında doğal illiyet bağının bulunup bulunmadığının; bilimsel ve mantıksal ilkeler çerçevesinde araştırılması, bu bağın varlığının tespiti halinde ayrıca bu tipik neticenin failin eseri olup olmadığına dair normatif bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Yapılan normatif değerlendirme neticesinde faile objektif olarak tahmil edemeyeceğimiz tipik netice ile tipik fiil arasında illiyet bağının bulunması sonucu değiştirmeyecektir. Önemli olan bu neticenin objektif olarak faile isnat edilip edilemeyeceğidir. Neticenin objektif olarak faile isnat edilebilmesi öncelikle ve doğrudan, tipik neticenin objektif olarak öngörülebilirliğiyle ilgili bir sorundur. Özen yükümlülüğüne riayet edilmesi halinde, tipik neticenin meydana geleceği objektif olarak öngörülebiliyorsa bu yükümlülüğe uyulmaması nedeniyle öngörülemeyen neticeden sorumlu olmak da kaçınılmaz bir olgu olarak karşımıza çıkacaktır. Bu hususta yukarıda yer verilen açıklamalar yeterlidir. Her hâlükarda failin sorumluluğunun öngörülebilirlik ve önlenebilirlik kriterleri kapsamında belirlenmesi gerekir (Dönmezer-Erman s. 66-267, Hafızoğulları-Özen, s. 293, Öztürk- Erdem, s. 260, Tezcan-Erdem-Önok, s. 189). Sorumluluğun, kusurlu bir davranışa dayanmasında zorunluluk olduğu kabul edildiğine göre; objektif özen yükümlülüğüne aykırılık oluşturduğu ileri sürülen tipik eylemin sebep olduğu neticenin de failin hükmedebileceği alan içinde kalması gerekir. Neticenin failin kontrolü dışında gelişen, yönetilemez bir mahiyet arzetmemesi ve genel hayat tecrübeleri açısından beklenebilir, tipik bir netice olması şarttır. Objektif özen yükümlülüğünün kaynaklarından olan hukuk normlarına muhalefet edilmesi durumunda aslolan, tehlikeyi ortaya çıkmadan önce önlemek için konulmuş yazılı davranış kurallarına, emir ve talimatlara uyulup uyulmadığıdır. Bununla birlikte sorumluluğun, ihlalden kaynaklanan, doğrudan ya da dolaylı tüm sonuçları kapsayacak şekilde genişletilmemesi gerekmektedir. Bu durumda sorumluluğun sınırlarını normun koruma amacı çizecektir. Meydana gelen netice, ihlal edilen norm ile korunan amacın kapsamı dışında başka bir normun koruma alanında kalan dolaylı bir netice ise somut olayın özelliğine göre failin sorumluluğu cihetine gidilmeyebilir. Keza, failin objektif özen yükümlülüğüne aykırı davranışı ile mağdurun kendi sorumluluğunda olan riskler aynı olayda gerçekleştirilmiş ise, meydana gelen tipik neticenin kategorik olarak faile objektif isnadiyetinden bahsedilmemesi lazım gelir. Bu durumda olaysal ve normatif bir değerlendirmeye de başvurma ihtiyacı doğar. Mağdurun serbest iradesiyle hareket ettiği ve netice bakımından failin katkısının yalnızca neden olma, kolaylaştırma seviyesiyle sınırlı olduğu hallerde( Koca-Üzülmez, age sayfa 221) ), mağdurun kendi sorumluluğunda olan risklerin faile objektif olarak isnat edilmesi mümkün olmayacaktır. Objektif isnadiyetle ilgili doktrinde de şu değerlendirmeler yapılmıştır: "Objektif isnadiyet, neticenin belirli bir kimsenin eseri olarak görülüp görülemeyeceği anlamına gelmektedir. Eğer meydana gelen netice, üçüncü kişinin veya bir rastlantının eseri ise faile isnat edilemeyecektir. Bu nedenle netice, insanın hükmedebileceği alanın dışında kalıyorsa hukuken önemli olan bir tehlike ya da risk bulunmamaktadır. Hükmedilebilirlik, neticenin önemli derecede idare edilebilirliği anlamına gelmekte olup gerçekleştirilen fiil, hukuken önemli bir tehlike ya da risk oluştursa bile olayın tamamen hayatın olağan akışının ve genel hayat tecrübelerinin dışarısında kalması nedeniyle beklenebilir değilse, netice faile yüklenemeyecektir. Keza gerçekleşen netice, failin hareketi ile tesadüfen birleşen başka sebeplerden meydana gelmişse, bu durumda da neticenin faile isnat edilmesinden söz edilemeyecektir. Bunun gibi sonradan işlenen fiilin daha önceden gerçekleştirilmiş fiilin neticeye ulaşmasını engellemesi hâlinde de önceki fiili gerçekleştiren faile neticenin isnat edilmesi mümkün bulunmayacaktır." (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Baskı, s. 128-131; Berrin Akbulut, Türk Ceza Kanunu İle Kabahatler Kanununun Genel Hükümlerinin Yaptırım Hükümleri Dışında Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi, Adalaet Yayınevi, Ankara 2010, s. 237; Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde İşlenen Taksirle Öldürme Suçu, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir 2012, s. 111-112). Ancak şu kadarı da var ki, objektif özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak icra olunan eylemin sebep olduğu tipik neticenin, objektif olarak faile isnat edilebildiği hâllerde failin gerekli dikkat ve özeni göstermiş olsaydı dahi neticenin meydana geleceği varsayımı ile failin sorumluluktan kurtulamayacağı kabul edilmelidir. Zira mantık ilmine göre de, bir şeyin vücudu, gerekli bütün şartların/eczasının mevcudiyetiyle takarrur eder. Failin özen yükümlülüğüne aykırı davranışı, meydana gelen tipik neticenin illi şartlarından biri olduğu sürece objektif olarak isnad olunabilen neticeden sorumluluk da söz konusu olmaya devam eder. Somut olay yönünden objektif özen yükümlülüğü ile ilgili düzenlemeler ise şöyledir: 167 sayılı Yeraltı Suları Hakkında Kanunun "Belge Alınması ve Bilgi Verilmesi Mecburiyeti" başlıklı 8. maddesi; "Aşağıdaki (a) ve (b) fıkralarında beyan edilen kazıların yapılması veya kuyuların açılması için Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğünden belge alınması mecburidir: a) (Değişik: 4/7/1988 - KHK - 336/1 md.; Aynen Kabul: 7/2/1990 - 3612/38 md.) Su temini maksadıyla, kesitleri ne olursa olsun, tabii zemin üstünden itibaren derinliği Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından tesbit ve ilgili bakanlığın onayından sonra ilan olunan haddi aşan her türlü çukur, sondaj ve kuyular (el ile açılan kuyular hariç), b) Su temini maksadiyle, boyları ve kesitleri ne olursa olsun, ufki veya meyilli her türlü galeriler ve tüneller. Bu kazıların yapılması ve kuyuların açılması su temini maksadını gütmemesi halinde, bunlar hakkında belge aranmamakla beraber, Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğünün talebi üzerine bilgi verilmesi mecburidir.", 167 sayılı Kanun’un tatbikatı, aynı Kanun’un 20. maddesi gereğince hazırlanan Yeraltı Suları Tüzüğü'nün "Kuyu, Tünel ve Galeri Belgesi" başlıklı 5. maddesi; "3 üncü maddeye göre, elle çalışan veya 4 üncü madde hükümlerince tesbit ve ilân edilecek derinliklerden daha az derin olan kuyular hariç, su temini maksadı ile açılacak her çeşit kuyularla, ufki ve meyilli her türlü tünel ve galeriler için arama, kullanma, ıslah ve tadil belgesi alınması mecburidir." , "Etüd ve Proje Yapmağa veya Kuyu Açmağa Yetkili Kimseler" başlıklı 7. maddesi; "a) Belge alınması gerekli hallerde, yeraltı suyunun araştırılması ve temini maksadıyla yapılacak her türlü arama, kullanma, ıslâh ve tadil işleri için bu sahalarda yetkili jeolog, hidrojeolog ve mühendisler tarafından konuya göre teknik yönetmelikte belirtildiği şekilde hidrojeolojik etüd raporu veya tatbik projesi hazırlanması ve tatbikinden önce bunların ilgili DSI teşkilâtına tasdik ettirilmesi mecburidir. Bu gibi rapor ve projelerin tekniğine ve teknik yönetmeliğine uygun ve doğru olarak hazırlanmasından yukarıda adı geçen fen elemanları mesuldür. b) Tasdikli projeler ve hidrojeolojik raporlar, teknik yönetmeliğe uygun olarak, kuyu, tünel veya galeri açma işlerinde yetişmiş yetkili bir jeolog, hidrojeolog veya mühendisin mesuliyet ve nezareti altında tatbik edilir. c) Belgesini ve tasdikli projesine uygun olarak açılacak kuyu, tünel ve galerilerle meydana getirilecek tesis, ıslâh ve tadil işleri ehliyetli sondör, kuyucu, galerici ve tünelciler tarafından yapılır." "Yer altı suyu ve tesislerinin korunması" başlıklı 14. maddesi; "a) Gerek arama, ve kullanma, gerekse ıslâh ve tadil ameliyeleri esnasında yerüstü suyunun veya kullanmaya elverişli olmayan bozuk kaliteli ve pis suların, kuyu veya kaynağa karışması; kuyu içerisinde kötü kaliteli su veren tabakalardaki suyun, iyi kaliteli su tabakalarına karıştırılmaması; yeraltı suyunun kullanılması esnasında kuyu başlarının ve sulama sahasının sazlık ve bataklık hale getirilmemesi; yeraltı suyunun boşa akıtılmaması; toprak vasıflarına uygun sulama yapılmasına ve tuzlanmalar sebebiyet verilmemesi; civardaki her türlü yapı ve tesislere zarar verilmemesi için lüzumlu tedbirler ve koruma şekilleri etüd raporlarında ve projeler üzerinde gösterilecek, tatbikat bunlara ve teknik yönetmelikte yazılı esaslara göre yapılacaktır. Yukarıda açıklandığı veçhile etüd raporlarının ve tasdikli projeler üzerinde gerekli tedbirlerle koruma şekillerinin gösterilmesine rağmen yeraltı suyu tesislerinin meydana getirilmesi sırasında gerekli tedbirlerin alınmamasından tatbikatı yaptıran jeolog, hidrojeolog veya mühendis sorumludur. Yeraltı suyu tesislerinin kullanılması sırasında teknik yönetmelikte belirtildiği şekilde yukarıda zikredilen koruyucu tedbirlerin alınmamasından ve bu tedbirlere riayet olunmamasından da belge sahipleri mesuldür." , DSİ Yeraltı Suları Teknik Yönetmeliğinin III. Bölümümde düzenlenen "Kuyuların Terk Edilmesi" başlıklı 15. maddesi; "Açılan kuyularda su veren tabakanın (akiferin) bulunmadığı delme sırasında alınan numunelerden anlaşılır veya bulunan su yeterli olmaz ya da fiziksel kimyasal ve bakteriyolojik özellikleri kullanılmaya elverişli olmazsa kuyular terk edilir. Her ne sebeble olursa olsun terk edilen kuyular kil veya toprakla tamamen doldurularak, ağız kısımları üst seviyesi, zeminle bir olacak şekilde 1 m. x 1 m. x 0,5 m. ebadına yerinde dökülen bir beton plâkla kapatılır. Bu kuyular içinde kuyu kütüğü doldurularak, kütükte dolgu ve kapatılma şekli ile sebebi belirtilir." B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme Sanığın, aynı olay nedeniyle haklarında mahkûmiyet kararı verilen site yöneticisi inceleme dışı sanıklarla yaptığı 05.06.2022 tarihli iş yapım sözleşmesine binaen olayın gerçekleştiği sondaj kuyusunu, 167 sayılı Yeraltı Suları Hakkında Kanun'un 8 ve Yeraltı Suları Tüzüğü'nün 5. maddelerine aykırı şekilde DSİ Genel Müdürlüğünden gerekli izinleri almadan açtığı dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır. Sanık, aşamalarda; çalışanları olan tanıkların açık bırakılan kuyuyu kapatabilecekleri yönündeki önerilerinin, inceleme dışı sanık ... tarafından "Ben kuyuya su var mı yok mu diye deneme yaptıracağım, siz gidin, ben hâllederim, yaptırırım." denilerek reddedildiğini ve yapmış oldukları sözleşmede kuyuyu kapatma gibi bir yükümlülüklerinin bulunmadığını savunmuştur. Ancak, ilgili mevzuata uygun şekilde düzenlenen DSİ 2. Bölge Müdürlüğünün 22.05.2023 tarihli cevabi yazısında su çıkmaması hâlinde açılan kuyunun teknik sorumlu mühendisle birlikte sondör olan sanık tarafından kuyunun kapatılması gerektiğine yer verilmiştir. Yeraltı Suları Tüzüğü'nün 7/c maddesine uygun şekilde sondaj kuyusu açma hususunda üniversite eğitimi aldığı da gözetildiğinde, site yönetimi tarafından kuyunun sonradan kapatılmamasının, sanığın eylemi ile ...'in ölümü arasındaki nedensellik bağını kestiğinden söz edilemez. Diğer taraftan sanığın ...'e yönelik eylemine gelince; babalık duygusundan kaynaklanan ani bir refleksle, kuyuya düşen küçük çocuğunu kurtarmak amacıyla kuyuya atlayan ...'in özgür/iradi davranışlarıyla hukuksal menfaatlerini tehlikeye attığından bahsedilemeyeceğine göre, mağdurun kendi sorumluluğunda olan risklerin faile objektif olarak isnat edilemeyeceğine ilişkin ilkenin uygulanma olanağının bulunmadığının da gözetilmesi gerekir. Şu hâle göre, insanların yoğun olarak yaşadıkları meskun mahalde, açık vaziyette bırakılan kuyuya özellikle yaşı küçük çocukların düşebileceklerinin objektif olarak öngörülmemesinin mümkün olmamasına, tipik öngörülen neticeler ile kaynağını ilgili bölümde yer verilen düzenlemelerden alan objektif özen yükümlülüğüne aykırılık teşkil eden davranışlar arasında illiyet bağının bulunmasına ve işbu neticelerin objektif olarak sanığa isnat edilmesini önleyen bir hâlin gerçekleşmemesine nazaran, isnat edilen bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçunun somut olayda tüm unsurlarıyla oluştuğu kabul edilmelidir. Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmelidir. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 16.04.2025 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
İlgili Makaleler
- CGK (Ceza Genel Kurulu) Kararları Yargıtay Ceza Genel Kurulu içtihatları, daireler arası birleştirme.