İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Abdülkadir Tayfun Alpay Başvurusu (B. No: 2014/15347)

1. Başvuru, kamu makamları tarafından öngörülebilir ve

Başvuru No2014/15347Tarih29 Kasım 2018Okuma29 dk · 5.803 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Abdülkadir Tayfun Alpay Başvurusu

Karar tarihi
29 Kasım 2018
Başvuru Numarası
2014/15347
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

5.803 kelime·29 dk okuma·21 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, kamu makamları tarafından öngörülebilir ve

önlenebilir nitelikteki silahlı saldırı sonucu yaralanma meydana gelmesi ve

olaydan kaynaklanan zararların geç ve yetersiz şekilde tazmin edilmesi

nedenleriyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 15/9/2014 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu 14/7/1998 tarihinde karşıdan karşıya geçmek üzere

caddede beklerken kendisine bir aracın çarpması suretiyle trafik kazası

geçirmiştir.

9. Kaza sonucunda başvurucunun sol gözü görme yeteneğini

kaybetmiş; kaburga kemiği ile sol köprücük kemiği kırılmıştır.

10. Başvurucunun kendisine çarpan otomobilin sürücüsü ile otomobili

işleten şirkete karşı açtığı tazminat davası sonucunda Mahkeme, sürücünün 8/8

kusurlu olduğunu tespit ederek maddi ve manevi zararların ilgilisince

karşılanmasına karar vermiştir.

11. Başvurucu, işleten şirket yetkilisi S.G tarafından

hükmolunan tutarın tahsilinden vazgeçmesi için baskı ve tehditlere maruz

kaldığı şikâyetiyle 7/9/2004 tarihinde İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına

(Cumhuriyet Başsavcılığı) bir dilekçe ile başvurmuştur. Başvurucu şikâyet

dilekçesinde, yüzüne karşı sözlü tehditlerin yanı sıra mektup ile tehdit

edildiğini belirtmiştir. Dilekçede, yazılı tehditleri almasının ardından

avukatının otomobilinin kurşunlandığını, avukatının bu durumla ilgili olarak

Cumhuriyet Başsavcılığına başvurduğunu, yazılı tehditlerde yer alan "Sıra sende." ifadesinin

tehditlerin ciddiyetini ortaya koyduğunu ve bu nedenle devletin korumasına

ihtiyacı olduğunu hissettiğini dile getirmiş; olayların araştırılmasını,

kendisine yönelen tehditler için gerekli önlemlerin alınmasını talep etmiştir.

12. Başvurucu, aynı husustan dolayı -Cumhuriyet Başsavcılığına

verdiği şikâyet dilekçesini de ekleyerek- ailesi ve kendisinin can

güvenliğinden endişe ettiğinden bahisle güvenliğinin sağlanması için 8/9/2004

tarihli dilekçeleriyle Bornova ve Konak Kaymakamlıklarına ayrı ayrı başvuruda

bulunmuştur.

13. Başvurucu 30/9/2004 tarihinde İçişleri Bakanlığına da

başvurmuş ve can güvenliğinin sağlanması için gerekli önlemlerin alınmasını

talep etmiştir.

14. İçişleri Bakanlığınca 5/11/2004 tarihinde başvurucuya,

kendisine koruma sağlanabilmesi için ilgili valiliğe başvurması gerektiği

bildirilmiştir.

15. Başvurucu 19/9/2004 tarihinde Bornova Emniyet Müdürlüğüne

davet edilmiştir. Burada şikâyeti ile ilgili ifadesi alınmış, kendisine

Müdürlükte çalışan görevlilerin telefon numaraları verilerek şüpheli bir durum

ve kişilerle karşılaştığında bilgi vermesi istenmiş; ayrıca sık aralıklarla ev

adresinin görevli ekipler tarafından kontrol edileceği bildirilmiştir. Başvuru

formunda, bu görüşme sırasında talebinin Valilik makamına iletileceğinin ve

korunması ile ilgili kararın Valilik makamınca değerlendirileceğinin kendisine

söylendiği ancak bu konuda daha sonra herhangi bir bilgilendirmenin yapılmadığı

hususu yer almaktadır.

16. Öte yandan Konak İlçe Emniyet Müdürlüğü de 3/11/2004 tarihli

yazısıyla işyeri ve çevresinin ekiplerince kontrol edildiği hususunda

başvurucuyu bilgilendirmiştir.

17. Başvurucu 10/12/2004 tarihinde işyerinden çıkarken, kimliği

tespit edilemeyen bir kişinin silahlı saldırısı sonucu yaralanmıştır.

18. Ege Sağlık Hastanesi tarafından başvurucu hakkında

düzenlenen kesin adli raporda şu hususlara yer verilmiştir.

"Hastanın 11/1/2005 günü yapılan

muayenesinde: sol uyluk anteriorunda (dizden 12 cm. praximalinde) mermi giriş deliği; uyluk posteriorundaki

(diz ardından 10 cm proximalinde) mermi çıkış deliği,

(15) onbeş gün iş ve gücüne mani olarak (4) dört

haftada iyileşmiştir.

..."

A. Olayla İlgili Ceza Soruşturmaları Süreçleri

1. Başvurucunun Tehdit

Edilmesi ile İlgili Ceza Kovuşturması Süreci

19. Tehdit edildiği şikâyetiyle başvurucunun 7/9/2004 tarihinde

Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı başvuru üzerine yürütülen soruşturma

sonucunda düzenlenen 31/12/2004 tarihli iddianameyle, S.G.nin

cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır. İddianamede şu hususlar

kayıtlıdır:

"Müşteki [başvurucu]

Abdülkadir Tayfun Alpay'ın 14.07.1998

tarihinde Gediz Caddesinde yaya olarak karşıdan karşıya geçmek üzereyken [S...] Uluslar arası Kara ve Deniz Taşımacılığı isimli

firmaya ait aracın kendisine çarpması sonucu aracın sürücüsü [K.T.] hakkında ceza davası, aracın şirkete ait olması

nedeniyle şirket sahibi [S.G.]

hakkında da maddi ve manevi tazminat davası açtığı ve davaları kazanması

üzerine müştekinin bürosuna gelerek yaptığı görüşme esnasında 'beni yıkanı bende

yıkarım daha önce cezaevine girdim yine girerim' demek suretiyle tehdit ettiği,

2003 yılında yine sanığın müştekinin Alsancak'taki bürosuna gelerek görüştüğü

esnada 'beni yıkanı ben de yıkarım' demek suretiyle tehdit ettiği, 06.09.2004

tarihinde ise müşteki adına finansbank tarafından gönderilmiş zarfın açılarak el

yazısıyla 'ayağını denk al ve kendine dikkate et, sıra sende Tayfun bey' yazan

imzasız mektupla tehdit edildiği, son olarak da 29.9.2004 tarihde

müştekinin Alsancak'taki bürosunun po[s]ta kutusun[a] konulmuş zarfın üzerinde A. Tayfun Alpay zarfın içerisinde, 'bu sana

ikinci ihtarım, her şeyin bedeli var sende bu bedeli ödeyeceksin Tayfun bey'

yazılı imzasız mektupla tehdit edildiği yukarıda yazılı delillerden

anlaşıldığından,

Sanığın yargılamasının mahkemenizde yapılarak

eylemine uyan yukarıda yazılı sevk maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar

verilmesi kamu adına iddia ve talep olunur. 31.12.2004"

20. İzmir 14. Asliye Ceza Mahkemesi 26/10/2005 tarihli

kararıyla, S.G.nin 2002 yılı Mayıs ayında ofisine

gelerek başvurucuyu tehdit ettiğine ilişkin iddia dışında delil elde

edilemediği, bürosuna gönderilen mektuplar üzerinde yaptırılan bilirkişi

incelemesinden bu yazıların eli mahsulü olmadığının tespit edildiği ancak 2003

yılında başvurucunun bürosuna gelerek "Beni yakanı, ben de yakarım."

demek suretiyle tehdit ettiğinin tanık ifadesi ile sabit olduğu gerekçesiyle

bir ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, cezanın 270 TL adli para cezasına

çevrilmesine ve ertelenmesine karar vermiştir.

21. Anılan karar, temyiz incelemesi sonucunda Yargıtay 4. Ceza

Dairesinin 5/11/2007 tarihli kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

2. Başvurucunun

Yaralanması ile İlgili Ceza Soruşturması ve Kovuşturması Süreci

22. Başvurucunun yaralanması ile ilgili olarak Cumhuriyet

Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada 30/5/2005 tarihinde, başvurucuyu

silahıyla yaralayan ve eşkâli "zayıf,

uzun boylu, 1.80 boylarında" olarak tanımlanan şüphelinin

kimliğinin tespit edilememesi nedeniyle bu kişi hakkındaki soruşturmanın

tefriki ile ayrı bir soruşturma dosyası üzerinden yürütülmesine karar

verilmiştir.

23. Yapılan soruşturma sonunda 30/5/2005 tarihinde, S.G.

hakkında kasten yaralama suçuna azmettirmeden iddianame düzenlenmiştir.

24. İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinde (Asliye Ceza Mahkemesi)

görülen kamu davası sonucunda 12/10/2005 tarihinde, atılı suçu inkâr etmesi,

olayın failinin yakalanamamış olması ve dosya kapsamına göre usulüne uygun

tebligata rağmen duruşmaya gelmeyen başvurucunun ayrıca beyanının tespitine

gerek görülmediği gerekçeleriyle S.G.nin beraatine karar verilmiştir. Söz konusu kararda olayın

görgü tanığının anlatımına da yer verilmiştir. Görgü tanığının anlatımına göre,

başvurucu kendisi ile görüşmeye gelen saldırganı, aradığı kişinin kendisi

olmadığını söyleyerek işyerinden bir süreliğine uzaklaştırmayı başarmış ancak

saldırganın bina çıkışındaki silahlı saldırısında yaralanmıştır.

25. Temyiz talebine ilişkin dilekçeyi inceleyen Asliye Ceza

Mahkemesi 18/10/2005 tarihli kararıyla başvurucunun temyiz hakkı olmadığı

gerekçesiyle talebinin reddine karar vermiştir.

26. Aynı günlü dilekçesiyle başvurucu, şikâyetinden feragat

ettiğini Asliye Ceza Mahkemesine bildirmiştir.

27. Öte yandan Cumhuriyet Başsavcılığı 23/1/2007 tarihli

müzekkeresi ile İzmir Emniyet Asayiş Şube Müdürlüğüne olayın failinin daimî

olarak aranması talimatını vermiştir.

28. Cumhuriyet Başsavcılığı 6/7/2010 tarihinde yapılan tüm

aramalara rağmen olayın failinin bulunamadığı, dava zamanaşımını kesen usule

ilişkin bir işlemin yapılmadığı ve suçun nevi ve miktarına göre dava zamanaşımı

süresinin dolduğu gerekçesiyle olay hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.

B. Olayla İlgili İdari

Yargı Süreci

29. Başvurucu; yaşamına yönelik tehditlere maruz kaldığını,

güvenliğinin sağlanması için başvurularına rağmen gerekli tedbirlerin

alınmadığını, saldırının önlenememesi sonucu yaralanması nedeniyle iki ay

süreyle mesleki faaliyetinden uzak kaldığını belirterek bu olaydan dolayı

uğradığını ileri sürdüğü maddi ve manevi zararlarının giderilmesi talebiyle

12/9/2005 tarihinde İçişleri Bakanlığına karşı tam yargı davası açmıştır.

30. İzmir 1. İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi) 7/2/2007 tarihli kararıyla;

i. Anayasa'nın 125. maddesi uyarınca idarenin kendi eylem ve

işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu,

ii. İdarenin tazmin yükümlülüğünün doğabilmesi için hizmetin

kötü ya da geç işletilmesinin, hiç işletilmemesinin, bunun sonucunda da

idarenin hizmet kusurunun bulunması gerektiği,

iii. Başvurucunun 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle

Mücadele Kanunu kapsamında özel korumaya tabi kişilerden olmadığı,

iv. Başvurucunun güvenliği ile ilgili kaygılarını davalı idareye

belirterek yaptığı başvurunun ardından idarenin 10/6/1949 tarihli ve 5442

sayılı İl İdaresi Kanunu kapsamında işyeri ve ikameti çevresinde gerekli

güvenlik tedbirleri aldığı,

v. Bu tedbirlerin alınmasına rağmen başvurucunun kimliği

belirlenemeyen bir kişi tarafından silahla yaralanması nedeniyle idarenin

hizmet kusurunun bulunduğundan bahsedilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine

karar vermiştir.

31. Başvurucunun temyiz talebini inceleyen Danıştay Onuncu

Dairesi (Onuncu Daire), yaralanma nedeniyle uğranılan maddi zararın hizmeti

kusurlu işlettiği ortaya konulamayan idarece tazmin edilmesine olanak

bulunmadığı ancak başvurucunun yaralanması olayı dışında can güvenliğinin ve

vücut bütünlüğünün ciddi tehdit altında olduğu sabit iken olayın ciddi

görülmeyerek başvurusunun ivedilikle sonuçlandırılmaması nedeniyle oluşan

sıkıntı ve üzüntünün giderilmesi amacıyla manevi tazminata hükmedilmesi

gerektiği gerekçesiyle söz konusu kararın bozulmasına karar vermiştir.

32. Bozma kararına uyan İdare Mahkemesi 16/2/2012 tarihli

kararıyla;

i. Kişilerin can ve mal güvenliğinin korunmasının devletin asli

görevi olduğu, idarenin bu görevi yerine getirmek, kamu düzeni ve esenliği

sağlamak üzere kolluk örgütünü kurması, gerekli araç ve olanakları sağlaması,

yeterli önlemleri zamanında alması gerektiği, risk taşıyan kolluk hizmetlerinin

önceden haberdar olunan durumlar dışında genel nitelikli önlemler alınarak

yürütülmesinin olağan yol olduğu,

ii. Buna göre idarenin önceden haberdar edildiği ve özel önlem

alması gereken durumlar dışında münferit olaylardan kaynaklanan zararları

tazmin yükümlülüğünün bulunmadığı,

iii. 5442 sayılı Kanun ile 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis

Vazife ve Salâhiyet Kanunu'nun genel anlamda güvenliğin sağlanması konusunda

valilikler ile kolluğa görev verildiği,

iv. 3713 sayılı Kanun'un 20. maddesinde sayılan kişiler ile

terör örgütlerinin açık hedefi hâline gelenler yönünden özel bir düzenleme

yapılarak bu kişiler hakkında koruma tedbiri alınmasının devletin görevi olduğu

yönünde düzenleme yapıldığı,

v. Bu hükümde sayılan kişiler dışında mevzuatın özel koruma

öngörmediği,

vi. Somut olayda davalı idarenin başvurucunun bilgilendirmesi

üzerine gerekli ve yeterli tedbirleri aldığı, yaralanma olayının bu tedbirlerin

alınmasından sonra gerçekleştiği,

vii. Buna göre yaralanma nedeniyle meydana geldiği ileri sürülen

maddi zararın hizmetin kusurlu işletildiğinden bahisle tazminine olanak

bulunmadığı,

viii. Ancak başvurucunun can güvenliği ve vücut bütünlüğünün

ciddi tehdit altında olduğu sabit iken olayın ciddi görülmeyerek başvurusundan

iki ay gibi bir sürenin sonunda önlem alınmış olması nedeniyle eksik ve kusurlu

işletilen kolluk hizmeti nedeniyle çekilen manevi sıkıntının tazmin edilmesi

gerektiği gerekçeleriyle başvurucunun 30.000 TL manevi tazminat talebinin takdiren 10.000 TL'lik kısmının kabulüne karar vermiştir.

33. Tarafların temyiz talebi üzerine dosyayı yeniden inceleyen

Onuncu Daire 1/7/2013 tarihinde söz konusu kararı onamıştır.

34. Tarafların kararın düzeltilmesi kanun yoluna yaptığı

başvurunun 25/6/2014 tarihinde reddolunmasıyla karar

kesinleşmiştir.

35. Başvurucu 15/9/2014 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

36. 3713 sayılı Kanun’un “Koruma

tedbirleri" kenar başlıklı 20. maddesinin 29/6/2006 tarihli ve

5532 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile değiştirilmeden önceki hâli şöyledir:

“Koruma

tedbirleri

MADDE 20. — Terör ve anarşi ile mücadelede

görev veren veya bu görevi ifa eden adlî, istihbarı, idarî ve askerî

görevliler, zabıta amir ve memurları, Ceza ve Tevkif evleri Genel Müdürü ve

Genel Müdür Yardımcıları, terör suçlularının muhafaza edildiği ceza ve

tutukevlerinin savcıları ve müdürleri, Devlet Güvenlik Mahkemeleri hâkim ve

savcıları ile bu görevlerinden ayrılmış olanlar ve terör örgütlerinin açık

hedefi haline gelen veya getirilenler ile suçların aydınlatılmasında yardımcı

olan tanık ve ihbarcılar hakkında gerekli koruma tedbirleri Devlet tarafından

alınır.

Bu koruma tedbirleri; talep halinde estetik

cerrahî yoluyla fizyolojik görünümün değiştirilmesi dahil, nüfus kaydı,

ehliyet, evlenme cüzdanı, diploma ve benzeri belgelerin değiştirilmesi,

askerlik işleminin düzenlenmesi, menkul ve gayrimenkul mal varlıklarıyla ilgili

hakları, sosyal güvenlik ve diğer hakların korunması gibi hususlarda düzenleme

yapılır.

Bu tedbirlerin uygulanmasında, İçişleri

Bakanlığı ile ilgili diğer kurum ve kuruluşlar gerekli her türlü gizlilik

kurallarına uymak zorundadırlar.

Koruma tedbirleriyle ilgili esas ve usuller

Başbakanlıkça çıkarılacak bir yönetmelik ile belirlenir.

Yukarıda sayılanlardan kamu görevlileri,

görevlerinden ayrılmış olsalar dahi terör suçluları tarafından kendilerine veya

eş ve çocuklarının canına vuku bulan bir taarruzu savmak için silah kullanmaya

yetkilidirler.”

37. Olay tarihinde yürürlükte olan 30/7/1999 tarihli ve 4422

sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu'nun "Tanığın ve görevlilerin korunması"

kenar başlıklı 7. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:

"...

Tanığın dinlenmek suretiyle kimliğinin

açıklanması gerektiğinde, tanık hakkında 12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı

Terörle Mücadele Kanununun 20 nci maddesindeki

hükümlerin uygulanmasına karar verilebilir.

Yukarıdaki fıkralarda yer alan hükümler,

muhbirler ve bu Kanunun kapsamına giren suçlara ait istihbaratta veya

soruşturulmasında görev alan kolluk amir ve memurları hakkında da uygulanır,

kimlik bilgileri ile görevine ve özel hayatına ilişkin bilgiler hiç bir şekilde

açıklanmaz.

..."

38. 5442 sayılı Kanun'un 11. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

" A) Vali, il sınırları içinde bulunan

genel ve özel bütün kolluk kuvvet ve teşkilatının amiridir. Suç işlenmesini

önlemek, kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri alır. Bu

maksatla Devletin genel ve özel kolluk kuvvetlerini istihdam eder, bu teşkilat

amir ve memurları vali tarafından verilen emirleri derhal yerine getirmekle

yükümlüdür.

...

C) İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin,

kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteaallik

emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev

ve görevlerindendir.

Bunları sağlamak için vali gereken karar ve

tedbirleri alır.

..."

B. Uluslararası Hukuk

39. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "İnsan haklarına saygı yükümlülüğü"

kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

"Yüksek Sözleşmeci Taraflar kendi yetki

alanları içinde bulunan herkesin, bu Sözleşme'nin birinci bölümünde açıklanan

hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlarlar."

40. Sözleşme'nin "Yaşam

hakkı" kenar başlıklı 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının

ilgili bölümü şöyledir:

" Herkesin yaşam hakkı yasayla

korunur."

41. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin 2.

maddesi kapsamında devleti yalnızca kasten ve yasaya aykırı biçimde ölüme

sebebiyet vermekten kaçınma yükümlülüğü altına sokmamakta, aynı zamanda

egemenliği altındaki kişilerin yaşamını korumak konusunda gerekli tedbiri

almakla da yükümlü tutmaktadır (L.C.B/Birleşik

Krallık, B. No: 23413/94, 9/6/1998, § 36).

42. Devletin yaşam hakkı alanındaki pozitif yükümlülükleri

olarak nitelendirilen bu yükümlülükleri, etkili ve caydırıcı bir ceza hukuku

sistemini yürürlüğe koymak ve bu sistemi etkin bir şekilde uygulanmasını

sağlayacak adli bir mekanizma kurmak suretiyle yaşam hakkını koruma şeklindeki

temel görevinin ötesine geçen sorumlulukları içermektedir. Bu bağlamda AİHM,

Sözleşme'nin 2. maddesinin tanımlanmış belli koşullar altında bireyin yaşamına

yönelik olarak üçüncü kişilerin eylemlerinden kaynaklanan tehditlerin ortadan

kaldırılması konusunda koruyucu tedbirlerin alınması yükümlülüğünün de

Sözleşmenin 2. maddesinin gereklerinden olduğunu değerlendirmektedir (Osman/Birleşik Krallık [BD], B. No:

23452/94, 28/10/1998, § 115; R.R. ve

diğerleri/Macaristan, B. No: 19400/11, 4/12/2012,§ 28).

43. Ancak AİHM, Sözleşme'nin 2. maddesi kapsamında görülen bu

yükümlülüğün kişilere yönelik her türlü şiddet olasılığını önleme yönünde bir

pozitif yükümlülüğe işaret etmediğini belirtmektedir (Tanrıbilir/Türkiye, B. No: 21422/93, 16/11/2000, §

71; Choreftakis ve Choreftaki/Yunanistan,

B. No: 46846/08, 17/1/2012, § 46).

44. AİHM, bu yükümlülüğün kamu makamlarına aşırı ve imkânsız bir

yük yüklenilmesi şeklinde yorumlanamayacağını öngörmektedir. Buna paralel

olarak kişilerin yaşamına yönelik her tehdidin kamu makamlarını bu riskin

gerçekleşmesini önleyici tedbirleri alma yükümlülüğü altına sokmadığını kabul

etmektedir. AİHM'e göre kişiye karşı işlenen suçları

önleme ve bastırma yükümlülükleri bağlamında yaşam hakkının korunmasına ilişkin

pozitif yükümlülüklerin ihlal edildiği iddiaları gündeme geldiğinde ilgililerin

öncelikle kamu makamlarının belli bir zamanda üçüncü kişilerin suç teşkil eden

eylemleriyle belli bir kişi veya kişilerin yaşamlarına yönelik gerçek ve yakın

bir tehlike altında olduklarını bildikleri veya bilmeleri gerektiğini, buna

rağmen bu riski ortadan kaldırmak için imkânları dâhilinde kalan ve makul

olarak kendilerinden almaları beklenebilecek önlemleri almadıkları konusunda AİHM'i ikna etmesi gerekir. AİHM'e

göre 2. maddenin Sözleşme kapsamında taşıdığı temel önem dikkate alındığında

başvurucunun bu bağlamda kamu makamlarının bildikleri veya bilmeleri gereken,

yaşamına yönelik gerçek ve yakın bir riski ortadan kaldırmak için kendilerinden

makul olarak yapmaları beklenebilecekleri yapmadıklarını kanıtlaması

yeterlidir. Bu sorun incelenen her olayın kendine has koşulları ışığında

yanıtlanabilecek bir husustur (Osman/Birleşik

Krallık, §§ 115, 116; R.R. ve

diğerleri/Macaristan, § 29).

V. İNCELEME VE GEREKÇE

45. Mahkemenin 29/11/2018 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

46. Başvurucu, yaşamına yönelik ciddi ve yakın tehditlere

ilişkin yetkili kamu makamlarını bilgilendirerek önlem almalarını talep ettiği

hâlde söz konusu makamların hareketsiz kalması sonucunda silahlı saldırıya

maruz kaldığını iddia etmektedir. Başvurucu uyuşmazlığı ele alan ilgili

yargısal mercilerin söz konusu makamların saldırıyı önlemede yeterli tedbirleri

aldıkları sonucuna varmalarına gerekçe olarak işyeri ve çevresinin kontrol

edilmesini göstermelerine rağmen önceki aşamalarıyla değerlendirilmesi gereken

ve tehlike olma durumundan çıkarak saldırıya dönüşme potansiyeli olduğunun

işaretlerini çok öncesinden bariz şekilde veren olayın gerçekleşmesinin önüne

geçilebilmesi için bu önlemin yeterli olup olmadığı ile değilse başkaca

önlemlerin alınmasının gerekli olup olmadığının değerlendirilmediğini ileri

sürmüştür. Başvurucu bunun yanında olay dolayısıyla açtığı söz konusu davanın

ancak dokuz yılın sonunda ve yetersiz tazminat miktarına hükmolunmasıyla

sonuçlandığını belirterek yaşam hakkı, kötü muamele yasağı ve adil yargılanma

hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

B. Değerlendirme

47. Anayasa’nın “Kişinin

dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” kenar başlıklı 17.

maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Herkes, yaşama, maddi

ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir."

48. Anayasa'nın “Devletin

temel amaç ve görevleri” kenar başlıklı 5. maddesinin ilgili bölümü

şöyledir:

“Devletin

temel amaç ve görevleri, … Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve

toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve

hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak

surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın

maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya

çalışmaktır.”

1. Uygulanabilirlik Yönünden

49. Başvuruda öncelikle yaşam hakkını güvence altına alan

Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasının uygulanabilirliği sorununun

değerlendirilmesi gerekir.

50. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadına göre bir olayda

yaşam hakkına ilişkin ilkelerin uygulanabilmesi için gerekli şartlardan biri

doğal olmayan bir ölümün gerçekleşmesi olmakla birlikte bazı durumlarda ölüm

gerçekleşmese dahi olayın yaşam hakkı çerçevesinde incelenebilmesi mümkündür (Mehmet Karadağ, B. No: 2013/2030, 26/6/2014,

§ 20).

51. Ölümle sonuçlanmayan bir olaya ilişkin başvuru da somut

olayın koşulları dikkate alınarak -mağdura karşı gerçekleştirilen eylemin

niteliği ve failin amacı gibi- yaşam hakkı kapsamında incelenebilir (Yasin Ağca, B. No: 2014/13163, 11/5/2017,

§ 109).

52. Bu değerlendirme yapılırken eylemin potansiyel olarak

öldürücü niteliğe sahip olup olmadığı ile maruz kalınan eylemin mağdurun fiziki

bütünlüğü üzerindeki sonuçlarının değerlendirilmesi önem taşımaktadır (Yasin Ağca, § 110).

53. Somut olayda başvurucu, adli merciler önündeki istikrarlı

beyanına göre 2002 yılı Mayıs ayı ile2004 yılı Eylül ayı arasında -kısa

sayılmayacak bir zaman içinde- yaşamına yönelik tehditlere maruz kalmıştır.

6/9/2004 tarihinde adına gönderilen zarftan çıkan, el yazısıyla yazılmış notta "Ayağını denk al ve kendine dikkat et, sıra

sende Tayfun Bey.", 29/9/2009 tarihinde posta kutusuna

bırakılan zarfta ise yine el yazısıyla "Bu

sana ikinci ihtarım her şeyin bir bedeli var, sen de bu bedeli ödeyeceksin TayfunBey." ifadelerinin yer aldığı

anlaşılmaktadır. Bu ifadelerin -makul olarak- başvurucunun yaşamına

kastedildiği şeklinde yorumlanması olanaklıdır. Öte yandan başvurucunun bu

tehditlerden kısa bir süre sonra 10/12/2004 tarihinde silahlı saldırı sonucunda

yaralandığı hususu da sabittir. Başvurucu olay günü ilgili makamlara verdiği

ifadesinde ve bireysel başvuru formunda, kimliği meçhul kişinin silahlı

saldırısına devam ederek hedeflediği ölüm sonucunu gerçekleştirememesine,

kendisinin binadaki asansöre binerek anlık olarak olay yerinden uzaklaşmayı

başarabilmesi ve vurulduğunu çevrenin fark etmesi sonucu yakalanmamak için

kaçmak zorunda kalmasının neden olduğunu belirtmiştir.

54. Başvurucuya yönelik saldırının silahla gerçekleştirilmesi,

başvurucunun yaralanması ile olayın gerçekleşmesindeki diğer faktörler

saldırının potansiyel olarak öldürücü bir niteliği olduğunu ortaya koymaktadır.

Eylemin potansiyel olarak öldürücü niteliğe sahip olması ile mağdurun fiziki

bütünlüğü üzerindeki sonuçları gözönünde

bulundurulduğunda başvurunun yaşam hakkı çerçevesinde incelenmesi gerektiği

sonucuna ulaşılmaktadır.

2. İncelemenin Kapsamı Yönünden

55. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).

56. Somut olayda başvurucu, maruz kaldığı silahlı saldırının

öncesinde yaşamına yönelik gerçek ve yakın bir tehdidin bulunduğu hususunda

ilgili kamu makamlarını bilgilendirdiğini ancak bu makamların yaşamını korumak

için kendilerinden makul olarak beklenebilecek uygun ve yeterli önlemleri

almadıklarını ileri sürmektedir. Öte yandan başvurucu, idari yargı organlarınca

görülen tazminat davasının uzun sürmesinden ve hükmolunan tazminat tutarının

yetersiz olduğundan da şikâyet etmektedir. Bununla birlikte başvurucunun

kendisini yaralayan ve tehdit eden kişilerle ilgili olarak yürütülen ceza

soruşturması ve kovuşturması sürecine yönelik spesifik bir şikâyetinin olmadığı

anlaşılmaktadır.

57. Dolayısıyla başvurunun yaşama kastedilen olayla ilgili

olarak öncesinde yetkili makamlar tarafından gerekli önlemler alınmaması ile

olay sonucu uğranıldığı ileri sürülen zararların yargısal merciler tarafından

geç ve yeterli şekilde giderilmemesi şikâyetleri ile ilgili olarak devletin

yaşamı koruma yükümlülüğü bağlamında incelenmesi gerekmektedir.

58. Başvurucu, idari yargı makamları önünde görülen davanın uzun

sürmesi nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil

yargılanma hakkının ihlal edildiği ileri sürmüşse de bu iddiaların yaşam

hakkının usul boyutu kapsamında olduğu değerlendirildiğinden bu hususta ayrı

bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.

3. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

59. Devletin Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan

yaşam hakkı kapsamında, negatif bir yükümlülük olarak yetki alanında bulunan

hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme, bunun yanı

sıra pozitif bir yükümlülük olarak yine yetki alanında bulunan tüm bireylerin

yaşam hakkını gerek kamusal makamların gerek diğer bireylerin gerekse kişinin

kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü

bulunmaktadır (Serpil Kerimoğlu ve

diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, §§ 50, 51). Bir kişinin

yaşamına yönelik gerçek ve yakın bir tehlikenin bulunduğunun kamu makamlarınca

bilindiği ya da bilinmesi gerektiği durumlarda makul ölçüler çerçevesinde kamu

makamlarının bu tehlikenin gerçekleşmesini önleyebilecek şekilde önlem alması

gerekir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri,§

53).

60. Anılan yükümlülükler -her bir somut olay için ayrıca

değerlendirilmesi gereken belli bazı koşullar altında- bir olayda ölüm meydana

gelmemiş olsa dahi devlet açısından geçerli olabilecektir. Bu bağlamda devletin

üçüncü kişilerin bir kişinin yaşamının doğrudan risk altına girmesine ve

potansiyel olarak ölmesine yol açabilecek nitelikteki eylemlerine ya da

öldürücü bir hastalığa maruz kalmasına engel olabilecek tedbirleri almadığı

durumlarda o kişi ölmemiş olsa dahi yaşamı koruma yükümlülüğü ve bununla

bağlantılı olarak bu duruma yol açtığı ileri sürülen eylem ve ihmallerin etkili

bir şekilde soruşturulması yükümlülüğü doğabilecektir (İlker Başer ve diğerleri, B. No:

2013/1943, 9/9/2015, § 37).

61. Anayasa Mahkemesinin yaşam hakkı kapsamında devletin sahip

olduğu pozitif yükümlülükler açısından benimsediği temel yaklaşıma göre

devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında gerçekleşen ölüm

olaylarında Anayasa’nın 17. maddesi devlete, elindeki tüm imkânları kullanarak

bu konuda ihdas edilmiş yasal ve idari çerçevenin yaşamı tehlikede olan

kişileri korumak için gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin

durdurulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili idari ve yargısal tedbirleri

alma görevi yüklemektedir. (Serpil Kerimoğlu

ve diğerleri, § 52).

62. Somut olayda başvurucu, yaşamına ve vücut bütünlüğüne

yönelik olarak gerçek ve yakın bir tehlikenin varlığı konusunda kamu

makamlarını bilgilendirdiği hâlde silahlı bir saldırıya maruz kaldığını ileri

sürmektedir.

63. Mevcut başvuruda, yetkililerin başvurucunun yaşamına yönelik

ciddi boyutlara ulaşan bir tehlikenin varlığından haberdar oldukları konusunda

bir şüphe ve tartışma bulunmamaktadır. Olayla ilgili olarak idari makamların

bazı önlemler aldığı, olayın faillerinin tespiti ve başvurucunun zararlarının

giderimi için iki ayrı yargı kolu üzerinden yargılamaların yapıldığı

anlaşılmaktadır.

64. Bireysel başvuru yoluyla hak ihlali iddialarının

incelenmesinde idare ve derece mahkemeleri tarafından başvurucu lehine bir

tedbir ya da kararın alınması suretiyle ihlalin tespit edildiği, verilen karar

ile bu ihlalin uygun ve yeterli biçimde giderildiğinin anlaşıldığı durumlarda

ilgilinin mağdur sıfatının ortadan kalktığı Anayasa Mahkemesince kabul

edilmektedir. Bu iki koşul yerine getirildiği takdirde bireysel başvuru

mekanizmasının ikincil niteliği dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin inceleme

yapmasına gerek kalmamaktadır. Bu kapsamda Anayasa’nın 17. maddesine ilişkin

şikâyetler açısından gerektiğinde yürütülecek kapsamlı bir ceza soruşturmasını

müteakip makul bir tazminata hükmedilmesi ile sonuçlanan idari dava yolu,

mağdur sıfatını ortadan kaldırabilecek etkili bir başvuru yoludur (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, §§ 61, 74; Sadık Koçak ve diğerleri, B. No: 2013/841,

23/1/2014, § 83; İlker Başer ve diğerleri,

§ 46).

65. Mağdur sıfatının ortadan kalkması, özellikle ihlal edildiği

ileri sürülen hakkın niteliği ve ihlali tespit eden kararın gerekçesi ile bu

kararın ardından ilgili açısından uğranıldığı ileri sürülen zararların

varlığını devam ettirip ettirmediğine bağlıdır. Başvuruculara sunulan telafi

imkânının uygun ve yeterli olup olmadığı kararı, söz konusu temel hak ve

özgürlüğün ihlalinin niteliği gözönünde

bulundurularak dava koşullarının tamamının değerlendirilmesi sonucunda

verilebilecektir. Bu çerçevede bir başvurucunun mağdur sıfatı, Anayasa

Mahkemesi önünde şikâyet ettiği durum için aynı zamanda idari veya yargısal bir

kararla kendisine ödenmesine karar verilen tazminata da bağlı olabilecektir (Sadık Koçak ve diğerleri, § 84 ; İlker Başer ve diğerleri, § 47 ).

66. Başvuru konusu olayda başvurucunun tehdit edildiğini ilgili

idari makamlara bildirmesi üzerine güvenlik güçleri tarafından başvurucunun evi

ve işyeri etrafında bazı tedbirlerin alındığının ilgili adli makamlarca kabul

edildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca başvurucunun tehdit edildiğini bildirmesi

üzerine Cumhuriyet Başsavcılığının bu konuda bir soruşturma başlattığı da

görülmektedir. Ancak bu önlemler nihayetinde başvurucuya yönelik tehdidin

ortadan kaldırılmasına ve silahlı saldırının gerçekleştirilmesine engel

olamamıştır. Başvurucuyu tehdit ettiği ileri sürülen S.G. hakkında yapılan

yargılama sonucunda eylemi sabit görülerek S.G.nin

bir ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiş; ceza, adli para

cezasına çevrilerek ertelenmiştir. Öte yandan başvurucunun yaralanması ile

ilgili olarak saldırgan hakkında daimî arama kararı çıkarılmış, suçun

zamanaşımı süresinin dolmasının ardından Cumhuriyet Başsavcılığınca olay

hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Saldırganı azmettirdiği

iddiasıyla S.G. hakkında yürütülen yargılama sonucunda ise üzerine atılı fiili işlediğinin

sabit bulunmadığı gerekçesiyle adı geçenin beraatine

karar verilmiştir.

67. Başvurucunun yaralanmasından dolayı meydana geldiğini ileri

sürdüğü zararların giderimi için açtığı davada; tehditler üzerine idarenin

başvurucunun güvenliğini sağlamaya yönelik birtakım önlemler aldığı, olayın bu

önlemlerin alınmasının ardından gerçekleştiği, böylelikle idarenin olayla

ilgili hizmet kusurunun bulunmadığı ancak önlemlerin geç alınması nedeniyle

başvurucunun bu zaman zarfında korku ve endişe içinde yaşamasına yol açıldığı

gerekçesiyle manevi tazminat talebinin bir kısmının kabulüne karar verilmiştir.

68. Buna göre kararlarıyla derece mahkemelerinin yalnızca

başvurucuya yönelik bir tehdidin varlığını tespit edebildikleri görülmektedir.

Her ne kadar olaya ilişkin bazı idari önlemlerin alındığının belirtildiği

gözlenmekte ise de bu aşamada, başvurucuya yönelik tehlikenin gerçekleştiği

dikkate alındığında bu önlemlerin başarılı olduğunun söylenemeyeceği ile

yetinilmesi gerekir. Öte yandan gerek idari yargı yerleri gerekse ceza yargısı

mercilerince yapılan incelemeler sonucunda başvurucunun yaralanmasına yol açan

olayın gerçekleşme koşullarının ortaya konulamadığı tespit edilmektedir.

Başvurucunun tazminat taleplerinin de kısmen kabul edildiği dikkate alındığında

somut olayda başvurucunun mağdur sıfatının ortadan kalkmadığı sonucuna

varılmaktadır.

69. Açıklanan gerekçelerle açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve

kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de

bulunmadığı anlaşılan yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul

edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

4. Esas Yönünden

70. Yaşam hakkının korunmasına ilişkin Anayasa Mahkemesinin

benimsediği temel ilkeler çerçevesinde somut olayda, kamu makamlarının kendilerine

bildirilen ve yaşama yöneldiğinde, gerçek ve yakın olduğunda bir tereddüt

bulunmayan tehdit ile ilgili olarak tehlikenin ortadan kaldırılması için

imkânları dâhilinde kalan ve makul olarak kendilerinden almaları beklenebilecek

tüm önlemleri alıp almadığının belirlenmesi gerekir (bkz. §§ 59, 60).

71. Bu kapsamda yetkililerin söz konusu pozitif

yükümlülüklerinin mutlak/koşulsuz olmadığını ifade etmek gerekir. Yaşama

yönelik varsayılan her tehdit yetkilileri riski önlemek için özel önlemler

almaya zorlamaz. Özel önlemler alma yönünde bir görev, sadece yetkililerin

yaşama yönelik gerçek ve yakın bir riskin bulunduğunu bildikleri ya da

bilmeleri gerektiği, yetkililerin durum üzerinde belirli derecede

hâkimiyetlerinin bulunduğu hâllerde ortaya çıkar.

72. Bunun yanında yaşam hakkının gerektirdiği korumaya ilişkin

pozitif yükümlülüklerin yerine getirilmesi kapsamında alınacak tedbirlerin

belirlenmesi, idari ve yargısal makamların takdirinde olan bir husustur. Hak ve

özgürlüklerin güvence altına alınması adına pek çok yöntem benimsenebilir ve

mevzuatta düzenlenmiş herhangi bir tedbirin yerine getirilmesinde başarısız

olunsa bile söz konusu pozitif yükümlülükler diğer bir tedbir ile yerine

getirilebilir (Bilal Turan ve diğerleri,B.

No: 2013/2075, 4/12/2013, § 59).

73. Diğer taraftan söz konusu pozitif yükümlülük modern

toplumların güvenliğini sağlamadaki zorlukları, insan davranışlarının öngörülemezliğini ve belirli bir faaliyete ilişkin

tercihlerin önceliklere ve kaynaklara göre yapılması gerektiğini akılda tutarak

yetkililere imkânsız veya aşırı bir sorumluluk yüklemeyecek şekilde

yorumlanmalıdır (Serpil Kerimoğlu ve

diğerleri, § 53).

74. Somut olay bu bağlamda değerlendirildiğinde ilgili idari

makamların başvurucunun farklı tarihlerde defaatle

bildirmesiyle tüm aşamalarından haberdar oldukları tehdide ilişkin güvenliğin

sağlanması yönündeki talepleri, yakın koruma sağlanması şeklinde

değerlendirdikleri anlaşılmaktadır. Adli makamlar da meseleyi sadece yakın

koruma sağlanması ile ilgili olarak değerlendirmişler ve söz konusu mevzuatta

-olay tarihinde yürürlükte olduğu şekliyle- yalnızca belli görevlerde bulunmuş

kişiler yönünden özel koruma tedbirlerinin öngörüldüğünü, bunun dışında açık

bir düzenlemenin olay tarihinde bulunmadığını tespit etmekle yetinmişlerdir.

75. Bu noktada Anayasa Mahkemesi güvenliğin sağlanması konusunda

5442 sayılı Kanun'un il valilerine tanıdığı genel yetkiler kapsamında, ihtiyaç

olunması hâlinde yakın koruma da dâhil olmak üzere olayın koşullarının

gerektirdiği özel önlemlerin alınabilmesinin 3713 sayılı Kanun ile 4422 sayılı

Kanun'un açıkça saydığı kişiler dışındakiler için de makul şartlar altında

mümkün olup olmayacağı konusunda bir değerlendirme yapmayacaktır. Burada sadece

İçişleri Bakanlığının başvurucunun güvenliğinin sağlanması talebiyle yapmış

olduğu başvurusunu koruma talebiyle ilgili olarak valilik makamına başvurması

gerektiği yönündeki 5/11/2004 tarihli yazıyla cevaplandırdığı ve öte yandan

başvurucunun 19/9/2004 tarihinde Bornova İlçe Emniyet Müdürlüğü görevlileriyle

yaptığı görüşmede korunma talebi hakkındaki değerlendirmenin Valilikçe

yapılacağının kendisine söylendiği ve aynı Emniyet Müdürlüğünün İzmir

Valiliğine yazdığı 20/9/2004 tarihli yazıda, başvurucunun bu ifadesiyle paralel

olarak güvenliğinin sağlanması ve korunması talebi ile ilgili evrakın

değerlendirilmek üzere gönderildiği hususuna yer verildiği ifade edilecektir.

76. Valiliğin makamlarına iletilen güvenlik kaygısı ve koruma

talebiyle ilgili olarak aldığı önlemler konusunda derece mahkemelerinin

dosyasına yansıyan herhangi bir bilgi ve belge Anayasa Mahkemesince tespit

edilememiştir. Dolayısıyla ilgili mevzuatın yakın koruma tedbiri uygulamasına

imkân vermediğine ilişkin idari makamların bir değerlendirmelerinin bulunduğu ve

bu nedenle söz konusu tedbiri uygulamadıklarının söylenebileceği bir durum

somut olay bakımından söz konusu değildir.

77. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi, olaya ilişkin değerlendirmesinde

öncelikle kamu makamları tarafından tehlikeye karşı kullanılmasına başvurulan

önleme yöntemini ele alacak ve söz konusu yöntemi tehlikeyi bertaraf etmede

-olayda saldırının gerçekleşmesinden bağımsız olarak- yetersiz nitelikte görür

ise bu aşamadan sonra somut olayda yakın koruma sağlamanın veya önlemeye

ilişkin olarak başka bir yöntemin uygulanmasının gerekip gerekmediğinin

incelenmesine gerek kalmayacaktır.

78. Bu tür olaylarda idarenin söz konusu tehditle ilgili olarak

aldığı önlemlerin yeterliliğinin ancak bu tehditin

fiiliyata dönüşmesinin engellenmesi ile ölçülebileceği gözetildiğinde fiilî

saldırının gerçekleştiği somut olayda tehdide karşı alınan önlemlerin

başarısından bahsedilmesinin ne derece olanaklı olduğu hususu tartışmalıdır.

Bununla birlikte tehlikeye karşı başvurulan bir önlemin yeterliliğinin tek

başına eylemin gerçekleşip gerçekleşmediği ile ölçülmesi, modern toplumlarda

güvenliğin sağlanmasındaki zorlukların ve kişilerin öngörülemez davranışlarının

görmezden gelinmesi anlamına gelebilir. Bu, aynı zamanda idarenin güvenlik

hizmetlerine ilişkin tercihlerini önceliklere ve kaynaklara göre yaptığı

gerçeğinin ıskalanmasına, idari otoritelere imkânsız veya olağanın ötesinde bir

sorumluluk yüklenmesine yol açabilecektir. Dolayısıyla tehdit konusu eylemin

gerçekleşmiş olmasının idarece alınan önlemlerin yeterli olup olmadığının

denetlenmesinde ne derece dikkate alınacağı sorunu, incelenen her olayın

kendine özgü koşulları ışığında yanıtlanabilecek bir husustur.

79. Yukarıda değinildiği üzere somut olayda adli makamlar, sadece

bir tedbirin alınmış olduğunu dikkate almış; buna karşılık söz konusu tedbirin

somut olaydaki tehdidin bertaraf edilmesi bakımından uygun ve yeterli olup

olmadığını değerlendirmeden doğrudan daha üst düzey bir önlemin alınmasının

gerekip gerekmediğine odaklanmışlardır. Bu noktada belirtilmelidir ki somut

olayda derece mahkemeleri başvurucuya yönelik tehdidin önlenmesi bakımından saldırının gerçekleştiği işyeri ve çevresinin

güvenlik güçlerince kontrol edilmesi tedbirinin alındığını belirtmiş

iseler de bu kontrol uygulanmasının ne şekilde ve hangi sıklıkla yapıldığı

hususuna tam bir açıklık getirmemişlerdir. Bununla birlikte ilgili güvenlik

görevlilerince başvurucunun işyerinin çevresinde yapılacak kontrol

uygulamasıyla eşkâli dahi bilinmeyen muhtemel saldırganın belirlenmesinin nasıl

umulabildiği anlaşılamamaktadır. Nitekim olayın görgü tanığının ifadesine göre

saldırgan, önce başvurucunun işyerinin bulunduğu binaya, ardından da işyerine

girebilmiş; eylemden sonra daha -kolay kaçabilmek düşüncesiyle veya başka bir saikle- bina önünde bir süre başvurucunun dışarıya

çıkmasını bekleyerek silahlı saldırısını gerçekleştirebilmiştir. Dolayısıyla

saldırganın herhangi bir engel ve bir şekilde caydırıcılığı sağlayacak unsur

ile karşılaşmadan, birbirini takip eden eylemlerini icra için harekete geçip

bunları uygulamaya koyabildiği anlaşılmaktadır.

80. Ağır yaralanmasıyla sonuçlanan kazaya ilişkin olarak açtığı

hukuk davasını kazanan başvurucuyu bu süreçte temsil eden avukatın aracının

kurşunlandığının ve başvurucunun da aynı şekilde silahlı şiddet içeren bir

saldırıya maruz kalacağı yönünde tehditler aldığının altı çizilmelidir. Bu

koşullar gözetildiğinde kamu makamlarının başvurucuya yönelik olarak farklı

tarihlerde ve farklı yöntemlerle dile getirilen bu tehditleri -ki ilgili ceza

mahkemesi kararıyla sabit bulunduğu şekliyle bu tehditlerden biri saldırının

gerçekleştiği iş yerinde yapılmıştır- ciddiyetle ele almaları, bu tehditlerin

gerçekleştirilmesini engellemeye dönük kendilerinden beklenebilecek tüm önlemleri

vakit kaybetmeksizin almaları ve aynı ciddiyetle uygulamaya koymaları gerektiği

şüphe götürmez bir gerçektir.

81. Anayasa Mahkemesi, yetkili makamların tehdidi ciddiye alarak

söz konusu kontrol uygulamasını titizlikle ve eksiksiz olarak yerine getirdikleri

konusunda tatmin edici herhangi bir unsurun başvuru dosyasında yer almadığı

kanaatine ulaşmıştır. Nitekim bu durum, ilgili adli makamlar tarafından da

kısmen ve dolaylı olarak tespit edilmiş durumdadır. Söz konusu adli makamlar,

başvurucunun can güvenliğinin ve vücut bütünlüğünün ciddi tehdit altında olduğu

sabit iken olayın (tehdidin) ilgili kamu makamları tarafından ciddi görülmemesi

nedeniyle başvurusunun ivedilikle sonuçlandırılmadığını kabul etmişler ancak

silahlı şiddet tehlikesine karşı geç alındığı belirtilen bu kontrol önleminin

ciddiyetle uygulanıp uygulanmadığı yönünde herhangi bir değerlendirme

yapmamışlardır.

82. Ciddi olduğu değerlendirilen tehdidin bertaraf edilmesine

ilişkin olarak yapılması kararlaştırılan kontrol uygulamasının geç işletilmesi,

başka deyişle savsaklanması nedeniyle başvurucuda üzüntü ve sıkıntıya yol

açıldığı kabul edildiği hâlde bu önlemin ciddiyetle uygulanıp uygulanmadığına

yönelik inceleme yapılmamış olmasının bir çelişki olarak kabul edilmesi

olanaklıdır.

83. Öte yandan tehdidin boyutunun ciddiyetine rağmen güvenlik

güçlerinin ve ilgili adli makamların saldırının gerçekleşmesinden önce meseleyi

önemle ele aldıklarını kişilere hissettirebilecek ve dolayısıyla silahlı

saldırıya ilişkin caydırıcılığı sağlayabilecek şekilde, tehdidin şüphelisi

konumunda olabilecek kişilerin ifadelerine başvurulması yöntemi dâhil şikâyetle

ilgili işlemleri yeterli biçimde ve makul süratle gerçekleştirmedikleri

görülmektedir.

84. Tüm bu hususlar bir arada değerlendirildiğinde başvurucunun

yaşamına yönelik gerçek ve yakın bir tehlikenin varlığına, bu tehlikenin kamu

makamları tarafından açıkça bilinmesine rağmen anılan makamların bu tehlikenin

önlenmesi için imkânları dahilinde kalan ve makul olarak kendilerinden

beklenebilecek önlemleri almak konusundaki pozitif yükümlülüklerine uygun

davrandıkları söylenemeyecektir.

85. Bu noktada devletin yaşam hakkı kapsamındaki pozitif

yükümlülüklerinin ayrıca usule ilişkin bir yönünün de bulunduğunun ifade

edilmesi gerekir (Serpil Kerimoğlu ve

diğerleri, § 54). Bu nedenle hukuki sorumluluğu ortaya koymak adına

adli ve idari yargıda açılacak tazminat davalarında makul derecede ivedilik ve

özen şartının yerine getirilmesi, dolayısıyla derece mahkemelerinin bu tür

olaylara ilişkin yürüttükleri yargılamalarda Anayasa’nın 17. maddesinin

gerektirdiği seviyede dikkatli ve derinlikli bir inceleme yapıp yapmadıklarının

da değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira derece mahkemeleri tarafından bu

konuda gösterilecek hassasiyet yürürlükteki yargı sisteminin, daha sonra ortaya

çıkabilecek benzer hak ihlallerinin önlenmesinde sahip olduğu önemli rolün

zarar görmesine engel olacaktır (Perihan

Uçar, B. No: 2013/5860, 1/12/2015, § 52).

86. Dolayısıyla somut olay, yaşam hakkına ilişkin etkili

yargısal korumanın sağlanıp sağlanmadığı bakımından da değerlendirilmelidir.

Olaya ilişkin tazminat davası, yaklaşık dokuz yıl sonra

sonuçlandırılabilmiştir. Adli makamların değerlendirmelerindeki kabulün

yukarıda ifade edilen yaşamı koruma yükümlülüğüne ilişkin ilkelerle bağdaşmamasının

yanında bu makamların makul ivedilikle hareket etmek adına olaya gösterdikleri

tepkinin derecesinin de yeterli olmadığı görülmüştür. Davanın ilerlemesine

engel olan herhangi bir unsur ya da güçlük bulunmamaktadır. Ayrıca dava,

yargılamanın bu derece uzun sürmesine sebebiyet verecek nitelikte bir

karmaşıklığa da sahip değildir. Bu nedenle söz konusu davada, yaşam hakkı

ihlallerinin önlenmesinde sahip olunan önemli rolün zarar görmesine engel

olabilecek şekilde, makul ivedilikle hareket edildiği söylenemeyecektir.

87. Oysa bu konuda azami oranda hassasiyet gösterilmesi,

kişilerin hukukun üstünlüğüne olan bağlılığını sürdürmesi ve adalete olan

güvenin sarsılmaması açısından çok kritik bir öneme sahiptir.

88. Tüm açıklamalar ışığında somut olayda yaşama yönelik gerçek

ve yakın bir tehlikeye karşı etkili yargısal tepki verme yükümlülüğünün yerine

getirilmesinde başarı sağlanamadığı sonucuna varılmıştır.

89. Açıklanan gerekçelerle yaşam hakkının ihlal edildiğine karar

verilmesi gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

90. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2)

numaralı fıkraları şöyledir:

“(1)

Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da

edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2)

Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve

sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili

mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan

hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava

açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme,

Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

91. Başvurucu; yasal faizi ile birlikte 15.000 TL maddi, 70.000

TL manevi tazminata karar verilmesi talebinde bulunmuştur.

92. Başvuruda, yaşam hakkının ihlal edildiği sonucuna

varılmıştır.

93. Yaşam hakkının ihlal edilmesi nedeniyle yalnızca ihlal

tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya -derece

mahkemesince 10.000 TL tazminata karar verildiği de gözetilerek- net 44.000 TL

manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

94. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi için

başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal

arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Başvurucunun bu konuda herhangi bir belge

sunmamış olması nedeniyle maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi

gerekir.

95. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.980

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.186,10 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasanın 17. maddesinin birinci fıkrasında güvence altına

alınan yaşam hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya net 44.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,

tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 206,10 TL harç ve 1.980 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.186,10

TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve

Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına,

ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine

kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Danıştay Onuncu Dairesi (E.2007/4863)

ve İzmir 1. İdare Mahkemesine (E.2005/1097) GÖNDERİLMESİNE,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

29/11/2018 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Serruh KALELİ

Hasan Tahsin

GÖKCAN

Kadir ÖZKAYA

Yusuf Şevki

HAKYEMEZ

Raportörler

:

Melek KARALİ

SAUNDERS

Nahit GEZGİN

Başvurucu

:

Abdülkadir

Tayfun ALPAY

Vekili

:

Av. Servet

ALPAY

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2014/15347, 29 Kasım 2018 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olayla İlgili Ceza Soruşturmaları Süreçleri
  7. B. Olayla İlgili İdari
  8. IV. İlgili Hukuk
  9. A. Ulusal Hukuk
  10. B. Uluslararası Hukuk
  11. V. İnceleme Ve Gerekçe
  12. A. Başvurucunun İddiaları
  13. B. Değerlendirme
  14. C. 6216 Sayılı Kanun'un
  15. A. Yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL
  16. B. Anayasanın 17. maddesinin birinci fıkrasında güvence altına
  17. E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve
  18. F. Kararın bir örneğinin Danıştay Onuncu Dairesi (E.2007/4863)
  19. G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  20. Gökcan
  21. Hakyemez
  22. Saunders
  23. Alpay
  24. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2014/15347
Tarih
29 Kasım 2018

İlgili Kararlar

  • Adnan Arslan ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2017/19445)
  • Figen Sarı ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2017/14546)
  • Aziz Durak Uslu ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2017/14922)
  • Ö.ç. Başvurusu (B. No: 2015/10245)
  • Mustafa Ünal Başvurusu (B. No: 2017/21149)
  • Dursun Baydar Başvurusu (B. No: 2017/17208)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.