İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Aziz Biter ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2015/4603)

1. Başvuru; terör ve şiddet olaylarının gerçekleştiği bölgede

Başvuru No2015/4603Tarih19 Şubat 2019Okuma38 dk · 7.613 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Aziz Biter Ve Diğerleri Başvurusu

Karar tarihi
19 Şubat 2019
Başvuru Numarası
2015/4603
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

7.613 kelime·38 dk okuma·18 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; terör ve şiddet olaylarının gerçekleştiği bölgede

yaşamı tehlike altında bulunan kişinin devlet tarafından korunmaması sonucu

silahlı saldırıda öldürülmesi ve saldırının faillerinin tespit edilmesi için

etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının, terör ve

terörle mücadeleden kaynaklanan zararın giderimine

ilişkin sürecin makul sürede tamamlanmaması nedeniyle de adil yargılanma

hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 6/3/2015 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar

verilmiştir.

5. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

6. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

7. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal

Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla elde edilen bilgi ve belgeler

çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:

9. Başvurucular Batman'da ikamet etmektedirler. Başvuruculardan Nafiye Biter'in eşi, diğer

başvurucuların babası Mehmet Emin Biter 3/8/1999 tarihinde Batman il merkezinde

S.K. adlı diğer bir kişi ile birlikte uğradığı silahlı saldırı sonucunda otuz

yedi yaşındayken yaşamını yitirmiştir.

A. Ceza Soruşturması Süreci

10. Batman Cumhuriyet Başsavcılığı (Cumhuriyet Başsavcılığı),

aralarındaki borç para ilişkisi nedeniyle maktule husumet beslediğini değerlendirdiği

beş şüpheli hakkında taammüden (tasarlayarak) öldürme suçundan kamu davası

açmıştır. Şüpheliler olayı araştıran kolluk görevlilerine, para borçlarını

ödememek için plan yaparak maktulü öldürdüklerini söylemişlerdir. Cumhuriyet

Başsavcılığı ayrıca şüphelilerden biri hakkında yasak nitelikte silah taşımak,

bir diğer şüpheli hakkında ise suç eşyası bu silahı saklamak suçundan dava

açmıştır. Batman Ağır Ceza Mahkemesinde (Ağır Ceza Mahkemesi) görülen söz

konusu davaya ilişkin belgelerde başvurucu Nafiye Biter'in isminin müşteki olarak yer aldığı görülmektedir.

11. Yapılan yargılamada 23/5/2000 tarihinde karar verilmiştir.

Sanıklar savunmalarında, kolluktaki ifadelerini baskı ve tehdit altında

verdiklerini söylemiş ve üzerilerine atılı suçlamaları

kabul etmemişlerdir. Ağır Ceza Mahkemesi de sanıkların ikrar içeren bu

ifadeleri ile olay yerinden elde edilen maddi deliller ve dosyadaki diğer

delillerin uyuşmadığını değerlendirmiş, ayrıca sanıklardan ele geçirilen

silahın olayda kullanılmadığını tespit etmiştir. Mahkeme; taammüden öldürme

suçunu işledikleri yönünde kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği

gerekçesiyle tüm sanıkların beraatine, yasak

nitelikte silah taşımak ve suç eşyasını saklamak suçlarının ise sübut bulduğu

gerekçesiyle iki sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Hüküm, tüm mahkûmiyet

ve beraat kararları bakımından kanun yolu açık ve iddia makamının (Cumhuriyet

savcısı) mütalaasıyla aynı doğrultuda olmak üzere verilmiştir. Başvuru

dosyasında, başvurucu Nafiye Biter'in

davaya müdahil (katılan) olduğuna ve taammüden öldürme suçundan verilen beraat

kararlarına karşı kanun yoluna başvurduğuna ilişkin bir bilgi ve belge yer

almamaktadır. Başvuru dosyasında yer alan belgelerde, kararın sadece suç

eşyasını saklamak suçundan mahkûm olan sanık tarafından temyiz edilip Yargıtay

4. Ceza Dairesince bu suç yönünden onandığına ilişkin Ağır Ceza Mahkemesinin

18/4/2001 tarihli kesinleşme şerhi bulunmaktadır.

12. Diğer taraftan başvuru dosyasındaki bilgi ve belgelerden

Ağır Ceza Mahkemesinin taammüden öldürme suçundan tüm sanıkların beraatine karar verip bu karar kesinleşmesine rağmen olayın

fail ya da faillerin belirlenmesi bakımından soruşturma açılması için

Cumhuriyet Başsavcılığına bir bildirimde bulunup bulunmadığı anlaşılamamıştır.

Bununla birlikte Cumhuriyet Başsavcılığının bu konuda bir bildirimde

bulunulmamasına rağmen resen ya da başvurucuların veya başka bir akrabanın

başvurusu üzerine olaya ilişkin yeni bir soruşturma başlattığı da

belirlenememiştir. Diğer taraftan bireysel başvuru formunda bu konuda yapılan

açıklamada Cumhuriyet Başsavcılığının olayı araştırmasına rağmen etkili

soruşturma yürütmediği için failleri tespit edemediği belirtildikten sonra

haklarında kamu davası açılan kişiler hakkında beraat kararı verilmesinin

ardından bireysel başvuru tarihine kadar olaya ilişkin bir soruşturma

açılmadığı ifade edilmiştir. Bireysel başvuru formunda kamu davası açılıp

sanıklarının beraat etmesiyle sonuçlanan dışında olaya ilişkin olduğu

belirtilen bir soruşturma dosyası bilgisi de yer almamaktadır.

B. Tazminat Davası Süreci

13. Başvurucular 1/6/2005 tarihinde, olayı gerekçe göstererek

17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların

Karşılanması Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde Batman Valiliği Zarar Tespit

Komisyonuna (Zarar Tespit Komisyonu) başvurmuş ve olay dolayısıyla

uğradıklarını ileri sürdükleri zararlarının giderilmesini talep etmişlerdir.

14. Zarar Tespit Komisyonu 24/6/2005 tarihinde, Batman Emniyet

Müdürlüğünün olayın siyasi bir yönünün bulunmadığı ile eylemin para borcu

ilişkisinden kaynaklandığına ilişkin bildirimine dayanarak anılan Kanun

kapsamında görmediği talebi reddetmiştir.

15. Başvurucular ret kararına karşı Diyarbakır 1. İdare

Mahkemesinde dava açmış ve işlemin iptali ile zararlarının giderilmesini talep

etmişlerdir. Başvurucular, olay tarihinde Batman'da pek çok kişinin politik

-görüşleri- sebeplerle bir terör örgütünün silahlı saldırısına maruz kalarak

öldürüldüğünü, bu tür cinayetlerin faillerinin belirlenmediğini, somut olayda

da yakınlarının söz konusu terör örgütünün benzer bir saldırısı sonucunda

yaşamını yitirdiğini ileri sürmüşlerdir.

16. Diyarbakır 1. İdare Mahkemesi 31/12/2007 tarihinde, Ağır

Ceza Mahkemesinin beraat hükmüne atıf yaparak olayın para borcu gibi kişisel bir

sebepten kaynaklandığının kabul edilemeyeceğini, terörün ve faili meçhul

cinayetlerin yoğun olarak yaşandığı bölgede ve tarihte gerçekleşen olayın

faillerinin belirlenemediğini gözönüne aldığını

belirterek talebi söz konusu Kanun kapsamında değerlendirmiş; işlemin iptali

ile talep ettikleri maddi tazminatın başvuruculara ödenmesine karar vermiştir.

17. Batman Valiliğinin temyiz talebi üzerine Danıştay Onbeşinci Dairesi (Daire) 9/5/2012 tarihli kararıyla, 5233

sayılı Kanun'un sosyal risk ilkesi uyarınca tazmini mümkün olan uyuşmazlıklarla

sınırlı olduğunu belirtmiştir. Daire, bu nedenle anılan Kanun'un olağanüstü hâl

uygulamasının başladığı 19/7/1987 tarihi ile yürürlüğe girdiği 27/7/2004 tarihi

arasında işlenen,12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun

1., 3., ve 4. maddeleri kapsamına giren eylemler veya anılan tarihler arasında

terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören gerçek

kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddi zararları hakkında uygulanabileceğine

vurgu yapmıştır. Sonuç olarak Daire, meydana gelen zararın terör eylemleri veya

terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetlerden kaynaklandığının açıkça

ortaya konulması gerektiğini somut olayda ise bu bağın açıkça ortaya

konulamadığını belirterek tazminat talebinin reddine dair işlemde hukuka

aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle mahkemenin kararının bozulmasına karar

vermiştir.

18. Bozma kararı sonrasında dava dosyası Diyarbakır 1. İdare

Mahkemesine iade edilmiştir. Mahkeme, Batman İdare Mahkemesinin 25/7/2011

tarihinden itibaren faaliyete geçirilmesine karar verildiği gerekçesiyle davayı

yetki yönünden reddetmiş ve dava dosyasını bu mahkemeye göndermiştir. Dava

dosyasının gönderilmesi üzerine uyuşmazlığı inceleyen Batman İdare Mahkemesi

20/12/2012 tarihinde, bozma ilamındaki gerekçelerle davanın reddine karar

vermiştir.

19. Başvurucuların temyiz talebini inceleyen Daire 4/12/2013

tarihinde kararı onamış, karar düzeltme talebini de 27/11/2014 tarihinde

reddetmiştir.

20. Nihai karar 13/2/2015 tarihinde başvuruculara tebliğ

edilmiş, 6/3/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

21. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun

450., 102. ve 104. maddelerinin ilgili kısımları şöyledir:

“ Madde 450 - (Değişik madde: 09/07/1953 - 6123/1 md.)

Öldürmek fiili:

...

4. Taammüden icra olunursa;

...

... fail, ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis

cezasına mahkum edilir.

Madde 102 - Kanunda

başka türlü yazılmış olan ahvalin maadasında hukuku

amme davası:

1 - Ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis ve müebbed

ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerde yirmi sene,

...

... geçmesiyle ortadan kalkar.

Madde 104 - Hukuku

amme davasının müruru zamanı, mahkumiyet hükmü, yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda

maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan

karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir.

Bu halde müruru zaman, kesilme gününden

itibaren yeniden işlemeğe başlar. Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise müruru zaman bunların en sonuncusundan

itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müdetini 102 nci

maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesi ile baliğ olacağı

müddetten fazla uzatamaz.”

22. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 7.

maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Suçun

işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren

kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz

olunur.”

23. 5233 sayılıKanun’un "Amaç"

kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“Bu

Kanunun amacı, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen

faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının

karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemektir.”

24. 5233 sayılı Kanun’un "Kapsam"

kenar başlıklı 2. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Bu

Kanun, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1 inci,

3 üncü ve 4 üncü maddeleri kapsamına giren eylemler veya terörle mücadele

kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören gerçek kişiler ile özel

hukuk tüzel kişilerinin maddî zararlarının sulhen

karşılanması hakkındaki esas ve usullere ilişkin hükümleri kapsar ...”

25. 3713 sayılı

Kanun’un "Terörün tanımı"

kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

"Terör; cebir ve şiddet kullanarak;

baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle,

Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik,

ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü

bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet

otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve

hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya

genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından

girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir."

26. 3713 sayılı Kanun'un "Terör

suçları" kenar başlıklı 3. maddesi şöyledir:

"26/9/2004 tarihli ve

5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302, 307, 309, 311, 312,

313, 314, 315 ve 320 nci maddeleri ile 310 uncu

maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçlar, terör suçlarıdır."

27. 3713 sayılı

Kanun'un "Terör amacı ile işlenen

suçlar" kenar başlıklı 4. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Aşağıdaki suçlar 1 inci maddede

belirtilen amaçlar doğrultusunda suç işlemek üzere kurulmuş bir terör örgütünün

faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde, terör suçu sayılır:

a) Türk Ceza Kanununun

79, 80, 81, 82, 84, 86, 87, 96, 106, 107, 108, 109, 112, 113, 114, 115, 116,

117, 118, 142, 148, 149, 151, 152, 170, 172, 173, 174, 185, 188, 199, 200, 202,

204, 210, 213, 214, 215, 223, 224, 243, 244, 265, 294, 300, 316, 317, 318 ve

319 uncu maddeleri ile 310 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan suçlar.

b) 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli

Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan

suçlar..."

28. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü

Kanunu’nun 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısımları şöyledir:

“1.

İdari dava türleri şunlardır:

...

b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel

hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam

yargı davaları,

...”

29. 2577 sayılı Kanunu’nun "Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması" kenar

başlıklı 13. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“İdari

eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu

eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle

öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren

beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini

istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu

konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış

gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren,

dava süresi içinde dava açılabilir.”

30. Anayasa Mahkemesinin 25/6/2009 tarihli ve E.2006/79,

K.2009/97 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"5233 sayılı Yasa,

terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler

nedeniyle zarar gören kişilerin maddi zararlarının özellikle yargı yoluna

gitmelerine gerek kalmadan, idarece en kısa süre içinde ve sulh yoluyla

karşılanması amacıyla hazırlanmış bir yasadır. Yasa bu yönüyle zarara uğrayan

vatandaş ile devlet arasındaki uyuşmazlıkta yargı yoluna gidilmeden alternatif

bir çözüm yöntemi getirmiştir. Yasakoyucu bu amaca

uygun olarak yargılama hukuku kurallarından farklı hükümler öngörerek buna

ilişkin esasları Yasa'da ayrıntılı olarak kurala bağlamıştır.

...

Terör ve terörle mücadeleden doğan ancak idari

bir eylem veya işlemle nedensellik bağı bulunmayan maddi zararların

karşılanmasına ilişkin 5233 sayılı Yasa'daki düzenlemeler, yasakoyucunun

sosyal hukuk devletinin gereği olarak sorumluluk hukukunun genel ilkelerine

yasayla getirdiği bir istisnadır. İdarenin kusurunun bulunmadığı ancak 'sosyal

risk ilkesi' gereği sulh yoluyla karşılanması gereken zararların nelerden

ibaret olduğunun tespiti, yasakoyucunun takdir

yetkisi içindedir. İtiraz konusu kurallarda yer alan maddi zararların öncelikle

sulh yoluyla karşılanmasına ilişkin hükümlerin bulunmasını bu kapsamda

değerlendirmek gerekir.

5233 sayılı Yasa, idarenin

eylem ve işleminin sonucu olmayan ve herhangibir

idari işlem veya eylemle doğrudan nedensellik bağı da bulunmayan, ancak terör

ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararların da tazmini yolunu açan,

bu anlamda idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişleten bir yasadır. Bu Yasa idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişletmekle birlikte,

aynı zamanda terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararlardan

sadece 'maddi' olan kısmının sulh yoluyla tazminine ilişkin esas ve usulleri

belirlemektedir. Yasa'da bu zararlardan 'manevi' olan kısmın idareden talep

edilemeyeceğine ilişkin bir hükme yer verilmediği gibi, 12. maddede 'sulh

yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna başvurma hakları

saklıdır' denilerek Anayasa'nın 125. maddesinin birinci fıkrasına paralel bir

düzenlemeye yer verilmiştir. Bu nedenle itiraz konusu ibare, idarenin

sorumluluk alanını daraltan veya idari işlem veya eylemlere karşı yargı yolunu

kapatan bir hüküm içermemektedir."

31. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 18/2/2016 tarihli ve

E.2015/2933, K.2016/326 sayılı ilamının ilgili kısımları şöyledir:

" ...

İdarenin hukuki sorumluluğu, kamusal

faaliyetler sonucunda, idare ile bireyler arasında bireyler zararına bozulan

ekonomik dengenin yeniden kurulmasını, idari etkinliklerden dolayı bireylerin

uğradığı maddi zararlar yanında manevi zararların da idarece tazmin edilmesini

sağlayan bir hukuksal kurumdur. Bu kurum, kamusal faaliyetler nedeniyle

bireylerin malvarlığında ortaya çıkan eksilmelerin ya da çoğalma olanağından

yoksunluğun giderilebilmesini, yine bu surette oluşan manevi zararların

karşılanabilmesi için aranılan koşulları, uygulanması gereken kural ve ilkeleri

içine almaktadır.

İdare, Anayasamızın 125. maddesinde de

belirtildiği üzere, kural olarak yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı

kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden

doğan zararlar idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz

sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. Bunun yanında, idarenin

faaliyet alanıyla ilgili, önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bir takım zararları da nedensellik bağı aramadan tazmin

etmesi gerekmektedir.

İdarenin kusura dayalı ya da kusursuz

sorumluluğu yanında, Anayasanın öngördüğü sosyal hukuk devleti anlayışınauygun olarak ve bu temel üzerinden, kollektif sorumluluk anlayışı çerçevesinde bilimsel ve

yargısal içtihatlar ile geliştirilen sosyal risk ilkesi, Anayasanın yukarıda

öngördüğü amaçların gerçekleştirilmesine yöneliktir.

Esasen bilimsel ve yargısal içtihatlara dayalı

olarak geliştirilmiş olsa da, Anayasanın 6. maddesinde

öngörüldüğü üzere, hiç bir organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet

yetkisini kullanamayacağına göre, sosyal risk ilkesi de tazminat hukukunun

temel prensiplerine kaynak oluşturan Anayasa hükümlerine dayanılarakkabul

edilmiştir. Daha açık bir şekilde vurgulamak gerekirse, terör olaylarından

zarar gören bireylerin maddi ve manevi zararlarının idari yargı mercilerinintoplumsal risk ilkesi uyarınca tazminine

ilişkin kararları, konuyu düzenleyen genel bir yasa olmadığından, doğrudan

Anayasanın öngördüğü ilkelere dayanmış; bu ilkeler Danıştay tarafından

yorumlanarak ilkeye uygulanabilirlik kazandırılmıştır.

Sosyal risk ilkesi ile

toplumun içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanan, idarenin faaliyet alanında

meydana gelmekle birlikte, yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmayan,

toplumsal nitelikli riskin gerçekleşmesi sonucu oluşan, salt toplumun bireyi

olunması nedeniyle uğranılan özel ve olağandışı zararların da topluma pay

edilerek giderilmesi amaçlanmıştır.

Genel bir ifade ile 'terör olayları' olarak nitelenen eylemlerin, Devlete

yönelik olduğu, Anayasal düzeni yıkmayı amaçladığı, bu tür olaylarda zarar

gören kişi ve kuruluşlara karşı kişisel husumetten kaynaklanmadığı bilinmekte

ve gözlenmektedir. Sözü edilen olaylar nedeniyle zarara uğrayan kişiler, kendi

kusur ve eylemleri sonucu değil, toplumun bir bireyi olmaları nedeniyle zarar

görmektedirler. Belirtilen şekilde ortaya çıkan zararların ise, özel ve

olağandışı nitelikleri dikkate alınıp, terör olaylarını önlemekle yükümlü

olduğu halde önleyemeyen idarece, yukarıda açıklanan sosyal risk ilkesine göre,

topluma pay edilmesi suretiyle tazmini hakkaniyet gereği olup, sosyal devlet

ilkesine de uygun düşecektir.

...

Anılan Kanunun gerekçesinde, 'Devletin

anayasal düzenini yıkmayı amaçlayan terör eylemlerine hedef olan kişiler kendi

kusur ve fiilleri sonucu değil, toplumun bir bireyi olarak zarar

görmektedirler. ... Ortaya çıkan bu zararın paylaştırılması, toplumun diğer

kesimleri ile zarara uğramış kişiler arasında fedakârlığın denkleştirilmesi,

hakkaniyet ve sosyal hukuk devleti ilkelerinin bir gereğidir. ... İdarenin

önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bu zararların, nedensellik bağı ve kusur koşulu aranmadan

karşılanmasını kabul eden objektif sorumluluk anlayışına dayalı sosyal risk adı

verilen bu ilke, bilimsel ve yargısal içtihatlarla da kabul edilmiştir.

... Bu çerçevede.... terör

eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle

zarar gören kişilerin maddi zararlarının, idarece en kısa süre içinde ve sulh

yoluyla karşılanması .... amacıyla bu Tasarı

hazırlanmıştır.' denilmektedir.

..."

32. Danıştay Onbeşinci Dairesinin

18/12/2018 tarihli ve E.2016/5245, K.2018/8344 sayılı ilamının ilgili kısmı

şöyledir:

"...

Terör eylemleri veya terörle mücadele

kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddi zarara uğrayan kişilerin, bu

zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemek amacıyla

çıkarılan ve 27.07.2004 gün ve 25535 sayılı Resmi Gazete'de

yayımlanarak yürürlüğe giren 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan

Zararların Karşılanması Hakkında Kanun’un 'Amaç' başlıklı 1. maddesinde, bu

Kanunun amacının, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen

faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının

karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemek olduğu, 'Kapsam' başlıklı 2.

maddesinde, bu Kanunun, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 1'inci, 3'üncü

ve 4'üncü maddeleri kapsamına giren eylemler veya terörle mücadele kapsamında

yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel

kişilerinin maddî zararlarının sulhen karşılanması

hakkındaki esas ve usullere ilişkin hükümleri kapsadığı, terör dışındaki

ekonomik ve sosyal sebeplerle uğranılan zararlar ile güvenlik kaygıları dışında

kendi istekleriyle bulundukları yerleri terk edenlerin bu sebeple uğradıkları

zararlar ve kişilerin kendi kasıtları sonucunda oluşan zararların bu Kanunun

kapsamı dışında sayılan durumlardanolduğu,'Karşılanacak

Zararlar' başlıklı 7. maddesinde ise, bu Kanun hükümlerine göre sulh yoluyla

karşılanabilecek zararların, hayvanlara, ağaçlara, ürünlere ve diğer taşınır ve

taşınmazlara verilen her türlü zararlar, yaralanma, sakatlanma ve ölüm

hâllerinde uğranılan zararlar ile tedavi ve cenaze giderleri, terörle mücadele

kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle kişilerin mal varlıklarına

ulaşamamalarından kaynaklanan maddî zararlar olduğuhükümlerine

yer verilmiştir.

Öte yandan, anılan Kanunun gerekçesinde,

'Kural olarak idarenin hukukî sorumluluğu kusur esasına dayanmaktadır. Sözü

edilen kuralın istisnası olarak, idarenin önlemekle yükümlü olduğu halde

önleyemediği birtakım zararların, nedensellik

bağı ve kusur koşulu aranmadan karşılanması gerekmektedir. ....Ortaya çıkan zararın paylaştırılması, toplumun diğer

kesimleri ile zarara ugramış kişiler arasında

fedakarlığın denkleştirilmesi, hakkaniyet ve sosyal hukuk devleti ilkelerinin bir

gereğidir. Kişilere verilen zararlar, ister terör

örgütlerinin eylemlerinden, ister terörle mücadele sırasında Devletçe alınan

tedbirlerden kaynaklanmış olsun; bu zararların belirtilen ilkeler uyarınca

karşılanması, Devlete olan güveni pekiştirecek; vatandaş-Devlet kaynaşmasını

artıracak, terörle mücadeleye ve toplumsal barışa önemli katkıda bulunacaktır.

Terörle mücadelede Türk Silâhlı Kuvvetlerinin ve

güvenlik güçlerinin kazandığı olağanüstü başarının sosyal ve ekonomik

tedbirlerle desteklenmesi zorunluluğu toplumumuzun bütün kesimlerince kabul

edilmektedir.' denilerek Kanunun getiriliş amacı açıklanmıştır.

3713 sayılı Terörle Mücadele Kanun’un 'Terörün

Tanımı' başlıklı 1. maddesinde; 'Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı,

korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasa'da

belirtilen Cumhuriyetinniteliklerini, siyasi, hukuki,

sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle

bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye

düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek,

temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu

düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler

tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.' şeklinde

tanımlanmış, Kanunun 3. maddesinde, Türk Ceza Kanun’unda yer alan terör suçları

sayılmış, 4. maddesinde ise terör amacı ile işlenen suçlar belirtilmiştir.

Terör eylemlerinin devlete yönelik olduğu,

devletin anayasal düzenini yıkmayı amaçladığı yukarıda anılan 3713 sayılı

Kanunda belirtilmiş olupbu tür olayların zarar gören

kişi ve kurumlara karşı kişisel husumetten ileri gelmediğinin dikkate alınması

gerekmektedir. Terör eylemleri nedeniyle zarara uğrayan, bu eylemlere herhangi

bir şekilde katılmamış olan kişiler kendi kusur ve eylemleri sonucu değil,

toplum içinde ortaya çıkan bu olaylardan toplumun bir parçası olması sıfatıylazarar görmektedir. 5233 sayılı Kanunun terör

eylemleri sonucu zarar görenlerin zararların karşılanmasına yönelik olduğu,

nakdi tazminat ödenmesi için bir maddi zararın oluşması, zararın 3713 sayılı

Kanunun 1. 3. ve 4. maddeleri kapsamında yer alan eylemlerden veya terörle

mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle uğranılması gerektiği

belirtilmiştir.

Yukarıda yer verilen Kanun hükümlerine göre,

terör veya terörle mücadelede kapsamında yürütülen faaliyetlerden

kaynaklanmayan zararların 5233 sayılı Kanun uyarınca karşılanması hukuken

olanaklı değildir.

..."

33. Danıştay Onbeşinci Dairesinin

18/10/2012 tarihli ve E.2012/189, K.2012/7048 sayılı ilamının ilgili kısımları

şöyledir:

"...

İdare, kural olarak yürüttüğü kamu hizmetiyle

nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem

ve/veya işlemlerden doğan zararlar idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet

kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.

Bununla birlikte; bilimsel ve yargısal

içtihatlarla geliştirilen sosyal risk ilkesi ile toplumun içinde bulunduğu

koşullardan kaynaklanan, idarenin faaliyet alanında meydana gelmekle birlikte,

yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmayan, toplumsal nitelikli riskin

gerçekleşmesi sonucu oluşan, salt toplumun bireyi olunması nedeniyle uğranılan

özel ve olağan dışı zararların da topluma pay edilerek giderilmesi

amaçlanmıştır.

Belirtilen niteliğine göre, sosyal risk

ilkesinin uygulanabilmesi için olayın tüm toplumla ilgilendirilmesi ve zararın

toplumsal nitelikli bir riskin gerçekleşmesi sonucu meydana gelmesi yanında,

olay ve zararın yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmaması, başka bir

deyişle zarar ile idari eylem arasında bir nedensellik bağının da kurulamaması

gerekmektedir.

27.07.2004 tarih ve 25535 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5233 sayılı Terör ve

Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun, terör

eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle

maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve

usulleri belirlemek amacıyla kabul edilmiş olup; bu amaç, anılan Kanunun genel

gerekçesinde 'Devletin anayasal düzenini yıkmayı amaçlayan terör eylemlerine

hedef olan kişiler kendi kusur ve fiilleri sonucu değil, toplumun bir bireyi

olarak zarar görmektedirler. ... Ortaya çıkan bu zararın paylaştırılması,

toplumun diğer kesimleri ile zarara uğramış kişiler arasında fedakârlığın

denkleştirilmesi, hakkaniyet ve sosyal hukuk devleti ilkelerinin bir gereğidir.

... İdarenin önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bu zararların, nedensellik bağı ve kusur koşulu aranmadan

karşılanmasını kabul eden objektif sorumluluk anlayışına dayalı sosyal risk adı

verilen bu ilke, bilimsel ve yargısal içtihatlarla da kabul edilmiştir. ...

...

Görüldüğü üzere; 5233 sayılı

Kanun, yargısal ve bilimsel içtihatlarla kabul edilen 'sosyal risk' ilkesinin

yasalaşmış halidir. Bu nedenle, adı geçen Kanunun uygulama alanı yalnızca

'sosyal risk ilkesi' uyarınca tazmini mümkün olan uyuşmazlıklarla sınırlı

bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle;

zarar ile idari eylem arasında nedensellik bağının kurulabildiği hallerde

sosyal risk ilkesinin uygulanmasına olanak bulunmadığından; idare hukuku

kuralları çerçevesinde öncelikle hizmet kusurunun bulunup bulunmadığının araştırılması,

hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkesine göre zararın tazmin edilip

edilemeyeceğinin belirlenmesi; dolayısıyla idari eylemlerden doğan zararın,

hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri uyarınca tazmini gereken

davalarda, 2577 sayılı Kanunun 13. maddesinin uygulanması gerekmektedir.

..."

V. İNCELEME VE GEREKÇE

34. Mahkemenin 19/2/2019 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Adli Yardım Talebi

Yönünden

35. Anayasa Mahkemesinin Mehmet

Şerif Ay (B. No: 2012/1181, 17/9/2013) kararında belirtilen adli

yardım talebinin değerlendirilmesine ilişkin ilkeler temelinde somut olayda

başvurucuların sosyal güvenlik kapsamında bir geliri, adlarına kayıtlı aracı

veya taşınmaz malları olmadığı, geçimlerini önemli ölçüde zor duruma

düşürmeksizin yargılama giderlerini ödeme gücünden yoksun oldukları gerek

başvurucuların sunduğu gerekse de UYAP'tan temin

edilen belgelerden anlaşılmaktadır. Dolayısıyla başvurucuların talebi bu

aşamada açıkça dayanaktan yoksun olmadığından adli yardım talebinin kabulü

gerekir.

B. Yaşam Hakkının İhlal Edildiğine ilişkin

İddia

1. Başvurucuların İddiaları

36. Başvurucular yaşadıkları bölgede pek çok kişinin faili

meçhul kalan silahlı saldırılar sonucunda öldürüldüğünü, özellikle kent

merkezlerinde bazı terör örgütleri tarafından seri cinayetler işlendiğini iddia

etmişlerdir. Başvurucular, devletin bireylerin can güvenliğini sağlama

yükümlülüğünün anayasal bir yükümlülük olmasına rağmen yakınlarının bölgede gerçekleştirilen

bu tür şiddet eylemlerine karşı korunmaması nedeniyle aynı akıbete uğradığını

ileri sürmüşlerdir. Başvurucular ayrıca etkili bir ceza soruşturması

yürütülmediği için olayın sorumlularının belirlenemediğini iddia ederek benzer

olaylardaki sonuçları değerlendirdiklerinde en başından beri faillerin tespit

edilebileceğini düşünmediklerini ifade etmişlerdir. Bunun yanında yakınlarının

ölümü nedeniyle uğradıkları zararların giderilmesine ilişkin 5233 sayılı Kanun

kapsamında yaptıkları başvurunun yetkili makamlarca anılan Kanun hükümlerinin

hatalı yorumlanması sonucu reddedildiğini belirterek yaşam hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmüşlerdir.

37. Yaşam hakkının doğal niteliği gereği, yaşamını kaybeden kişi

açısından bu hakka yönelik bir başvuru ancak yaşanan olay sonucunda ölen

kişinin mağdur olan yakınları tarafından yapılabilecektir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No:

2012/752, 17/9/2013, § 41). Başvurucular, olayda yaşamını yitiren kişinin eşi

ve çocuklarıdır. Bu nedenle başvuruda başvuru ehliyeti açısından bir eksiklik

bulunmamaktadır.

2. Değerlendirme

a. İncelemenin Kapsamı

38. Anayasa’nın “Kişinin

dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” kenar başlıklı 17. maddesinin birinci ve

dördüncü fıkraları şöyledir:

“Herkes,

yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

Meşrû müdafaa hali, yakalama ve tutuklama kararlarının yerine getirilmesi,

bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın

bastırılması veya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin

uygulanması sırasında silah kullanılmasına kanunun cevaz verdiği zorunlu

durumlarda meydana gelen öldürme fiilleri, birinci fıkra hükmü dışındadır.”

39. Anayasa’nın "Devletin

temel amaç ve görevleri" kenar başlıklı 5. maddesinin ilgili

kısımları şöyledir:

“Devletin

temel amaç ve görevleri, …Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve

toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve

hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak

surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın

maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya

çalışmaktır.”

40. Başvurucular, yakınlarının öldürülmesi nedeniyle maddi zarara

uğradıkları iddiasıyla önce Zarar Tespit Komisyonuna, taleplerinin kabul

edilmemesinin ardından İdare Mahkemesine başvurmuşlardır. Diğer taraftan olayın

faillerinin tespit edilebilmesi için yetkili merciler tarafından yürütülmüş bir

ceza soruşturması ve kovuşturması süreci bulunmaktadır.

41. Başvurucuların iddialarının özü, yakınlarının yaşamının

-bölgede özellikle bir terör örgütünün gerçekleştirdiği silahlı saldırı yöntemi

kullanılarak gerçekleştirilen cinayetler gözönüne

alınarak- korunması gerekmesine rağmen korunmaması sonucu benzer bir saldırıda

yaşamını yitirdiğine, olayın aydınlatılarak faillerinin cezai yaptırımlarla

hesap vermelerinin sağlanmadığına ilişkindir.

42. Dolayasıyla başvurucular olayda devletin yaşamı koruma

yükümlülüğü ile etkili bir ceza soruşturması yürütme yükümlülüğünü ihlal

ettiğini ileri sürmüşlerdir. Bu nedenle yaşam hakkı kapsamında yapılacak

incelemenin söz konusu hakkın aşağıda ayrıntıları açıklanacak farklı

boyutlarına ilişkin şikâyetler dikkate alınarak yapılması gerektiği

değerlendirilmiştir.

b. Etkili Ceza Soruşturması Yürütülmesi

Yükümlülüğü Yönünden

43. Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam

hakkı, Anayasa'nın 5. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde devlete negatif

ödevler yanında pozitif ödevler de yükler (Serpil

Kerimoğlu ve diğerleri,§

50). Devletin negatif bir yükümlülük olarak yetki alanında bulunan hiçbir

bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme, bunun yanı sıra

pozitif bir yükümlülük olarak yine yetki alanında bulunan tüm bireylerin yaşam

hakkını gerek kamusal makamların gerek diğer bireylerin gerekse kişinin

kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü

bulunmaktadır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri,

§§ 50, 51).

44. Devletin yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerinin

ayrıca usule ilişkin yönü bulunmaktadır (Serpil

Kerimoğlu ve diğerleri, § 54). Bununla birlikte bu usul

yükümlülüğünün olayın niteliğine bağlı olarak cezai, hukuki ve idari nitelikte

soruşturmalarla yerine getirilebileceği ancak kasıtlı eylemler sonucunda

meydana gelen ölüm olaylarında Anayasa'nın 17. maddesi gereğince devletin

sorumluların tespitini ve cezalandırılmalarını sağlayabilecek nitelikte bir

cezai soruşturma yürütme yükümlülüğünün bulunduğu belirtilmelidir. Bu tür

olaylarda idari soruşturmalar ve tazminat davaları sonucunda idari bir yaptırım

veya tazminata hükmedilmesi, ihlali gidermek ve dolayısıyla mağdur sıfatını

ortadan kaldırmak için yeterli değildir (Serpil

Kerimoğlu ve diğerleri, § 55).

45. Somut olayda başvurucuların yakını bir silahlı saldırıda

yaşamını yitirmiştir. Başvurucular, yakınlarının kamu görevlileri veya devletle

herhangi bir ilişkisi bulunan kişilertarafından

kasten öldürüldüğünü ileri sürmemişlerdir. Dolayısıyla başvuruda devletin negatif

bir yükümlülük olarak yetki alanında bulunan hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve

hukuka aykırı olarak son vermeme (öldürmeme) yükümlülüğünün ihlal edildiği

iddia edilmemiştir. Bununla birlikte başvurucuların yakınının yaşamı, kasıtlı

bir eylem sonucunda başka bir ifadeyle kasten ihlal edilmiştir. Devletin sadece

görevlilerince gerçekleştirilen kasıtlı yaşam hakkı ihlallerinde değil bir

bireyin başka bir bireyin yaşamını kasten ihlal etmesi durumunda da benzer

yaşam hakkı ihlallerinin gerçekleşmesini önlemek bakımından bu kişilerin uygun

ve yeterli cezai yaptırımlarla hesap vermesini sağlamak ödevi vardır. Bu

noktada yaşam hakkının kasten ihlal edildiğinin ileri sürüldüğü olaylarda,

soruşturmanın temel amacının yaşam hakkını koruyan hukukun etkili bir şekilde

uygulanmasını sağlamak olduğunu belirtmek gerekir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 54). Aksi hâlde devletin

gerekli yasal düzenlemeleri oluşturarak yaşamı etkili ve caydırıcı

yaptırımlarla koruma altına almasının bir anlamı kalmayacaktır.

46. Bu durumda somut olayda, başvurucuların yakınının yaşam

hakkı kasten ihlal edildiği için devletin sorumluların tespitini ve cezai

yaptırımlarla hesap vermesini sağlayabilecek nitelikte bir soruşturma yürütme

yükümlülüğü söz konusudur. Başvurucular da olayda bu yükümlülüğün yerine

getirilmediğini iddia etmekte ve cinayetin faillerinin tespit edilerek

cezalandırılmalarına yönelik bir adım atılmadığından yakınmaktadırlar. Öte

yandan durum böyle olmakla birlikte başvurunun bu şikâyet bakımından süresinde

yapılıp yapılmadığı değerlendirilmelidir.

47. Öncelikle Anayasa Mahkemesinin içtihadına göre mağdurların

yetkili makamlara müracaat etmeleriyle veya bu makamların başka şekillerde

haberdar olmalarına rağmen doğal olmayan bir ölümle ilgili soruşturma

başlatılmamışsa ya da başlatılmakla birlikte soruşturmada bir ilerleme yoksa

veya soruşturma bir süre ilerleme kaydettikten sonra herhangi bir neden ile

etkisiz bir hâl almışsa mağdurlardan Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda

bulunmak için bir soruşturma başlatılmasını ya dabaşlatılmış

olan soruşturmanın sonucunu mutlaka beklemelerini istemek makul olmayacaktır.

Böyle bir durumda başvurucular, bir soruşturma başlatılmadığının veya

başlatılmakla birlikle etkili yürütülmediğinin farkına vardıkları veya

varmaları gerektiği andan itibaren bireysel başvuruda bulunabilirler (Rahil Dink ve diğerleri, B. No: 2012/848,

17/7/2014, § 77).

48. Anayasa Mahkemesi soruşturma başlatılmadığı ya da

başlatılmakla birlikte etkili yürütülmediği iddialarıyla yapılan bireysel

başvurularda, olayda ileri sürüldüğü gibi soruşturmanın derhâl başlatılmasının

gerekip gerekmediği ile başlatılmışsa etkili yürütülüp yürütülmediğini

incelemekte ve iddiaları yerinde gördüğü hâllerde sürecin sonuçlanmasının

mutlaka beklenmesi gerekmediğini değerlendirerek bir sonuca ulaşmaktadır (Rahil Dink ve diğerleri; Yasin Ağca, B. No: 2014/13163, 11/5/2017).

49. Hatta bir bireysel başvurudaki meselelerin çözüme bağlanması

bakımından zaman (süre) çok önemli ise başvurucuların iddialarını -usulünce ve

adil bir şekilde çözüme bağlanabilmesini sağlayabilmek için- gerekli süratle

Anayasa Mahkemesi huzurunda dile getirilmesini sağlama ödevi bulunduğunu da

belirtmek gerekir. Bu durum bilhassa temel haklar kapsamında belirli olayların soruşturulmasına yönelik herhangi

bir yükümlülükle ilgili şikâyetler bakımından da söz konusudur.

Çünkü zaman ilerledikçe maddi deliller kaybolduğundan, görgü tanıklarının olayı

hatırlamaları güçleştiğinden ya da mümkün olmadığından aradan geçen zamanın

sadece devletin soruşturma yükümlülüğünün gereği gibi yerine getirilmesi

üzerinde değil aynı zamanda Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruya ilişkin

kendi incelemesinin anlamı ve sonuçları üzerinde de olumsuz bir etkisi

olmaktadır. Bu nedenle bir olayda bir soruşturma başlatılmadığı ya da etkili

soruşturma yürütülmeyeceği başka bir deyişle devletin olay hakkında etkili ceza

soruşturması yürütme yükümlülüğünü yerine getirmediği açık hâle gelince

başvurucuların bireysel başvuruda bulunmak için derhâl harekete geçmesi

gerekmektedir (Özeyir Kocakaya, B.

No: 2014/1457, 14/11/2018, § 67).

50. Nitekim Anayasa Mahkemesi, olayda bir soruşturma

başlatılmadığı ya da etkili soruşturma yürütülmeyeceği açık hâle gelmesine

rağmen başvurucuların bireysel başvuruda bulunmak için derhâl harekete geçmediği

pek çok başvuruda, başvuruları süre aşımı nedeniyle kabul edilemez bulmuştur (Adbulhakim Akay ve diğerleri, B. No: 2015/3160,

6/2/2019; Adle Azizoğlu ve Sadat

Azizoğlu, B. No: 2014/15732,

24/1/2018; Cuma Kaya ve Salih Kaya,

B. No: 2015/5884, 15/11/2018).

51. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, yaşam hakkı kapsamında

etkili ceza soruşturması yürütülmesi yükümlülüğünün söz konusu olduğu hâllerde,

olaya ilişkin derhâl bir soruşturma başlatılmadığı ya da başlatılmakla birlikte

etkili yürütülmediği şikâyetlerinin ileri sürülebilmesi için sürecin ilgili

kamu makamları tarafından nasıl sonlandırılacağının makul bir süreyi aşmayacak

şekilde beklenmesi -bireysel başvuru ile getirilen koruma mekanizmasının

ikincil niteliğini zedelememek için- koşulunu aramaktadır. Bununla birlikte

olayda etkili ceza soruşturması yürütülmesi yükümlülüğünün yerine getirilmediği

açık hâle gelince bireysel başvuruya ilişkin incelemesinin anlamı ve sonuçları

üzerinde olumsuz bir etki yaratılmaması, başvurudaki iddiaların usulünce ve

adil bir şekilde çözüme kavuşturulması için gerekli süratle bireysel başvuru

yapılmasını beklemektedir.

52. Başvuruya konu olaya bu yönüyle bakıldığında ise maktulün

öldürülmesine ilişkin bir ceza soruşturması başlatıldıktan sonra eylemi

gerçekleştirdiklerinden şüphelenilen kişiler hakkında kamu davası açılmış ancak

söz konusu davada bu kişilerin beraatlerine karar

verilmiştir. Başvuru dosyasında bundan sonra olay hakkında yeni bir soruşturma

başlatıldığı ya da başlatılmamakla birlikte önceki soruşturma üzerinden

araştırmaya devam edildiği anlaşılamamaktadır. Başvuruya konu olayda

başvurucuların etkili bir ceza soruşturması yürütülmediğinin açıkça farkına

varmaları gereken bir durumun bireysel başvuruda bulunulmasından çok uzun zaman

önce ortaya çıktığı tartışmasızdır. Aslında 3/8/1999 tarihinde gerçekleşen

olaya ilişkin ilgili Kanunda öngörülen 20 yıllık dava zamanaşımı süresi

içerisinde söz konusu kovuşturma aşamasının ardından olayın sorumlularının

tespit edilmesi için bir soruşturma yürütülmediği başvurucular tarafından da

uzun süredir farkında olunan bir olgudur. Başvurucular bireysel başvurularında

çok uzun zaman önce bu durumun farkına vardıklarını açıkça dile getirmişler

hatta benzer olayları değerlendirdiklerinde en başından beri etkili soruşturma

yürütüleceğini ummadıklarını da eklemişlerdir.

53. Olayda bir soruşturma başlatılmadığı ve dolayısıyla artık

etkili bir soruşturma yürütülmeyeceği uzun zaman önce bariz bir şekilde ortaya

çıkmasına ve başvurucuların da bu durumun açıkça farkında olmalarına rağmen

bireysel başvuruda bulunmak için Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru imkânına

kavuştukları 23/9/2012 tarihinden itibaren gerekli süratle hareket etmek yerine

yaklaşık 2,5 yıl süreyle bekledikleri görülmektedir. Dolayısıyla etkili ceza

soruşturması yürütülmesine ilişkin yükümlülüğün ihlal edildiği şikâyetinin

süresinde yapıldığı söylenemeyecektir.

54. Başvurucular bu konuda bireysel başvuru yapabilmek için

kendi inisiyatifleriyle ile açtıkları ve sadece maddi zararlarının giderimi

konusundaki uyuşmazlığı inceleyen davanın sonucunu beklemişlerdir. Ancak

tazminat yolunun bu tür şikâyetler kapsamında makul bir başarı -ceza

soruşturmasının başlatılmasını ya da başlatılmış olmakla birlikte etkililiğin

sağlanmasını- sağlayabilecek bir yol olmadığında tereddüt bulunmamaktadır.

Diğer taraftan başvurucular bu konuda aksine bir iddia da ileri sürmemişlerdir.

Bu durumda söz konusu yükümlülüğün ihlal edildiğine ilişkin şikâyetin ileri

sürülmesi için tazminat yolunun sonucunun beklemesinin bireysel başvuru süresi

üzerinde herhangi bir etkisinin bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

55. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer kabul

edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin süre aşımı nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

c. Yaşamı Koruma

Yükümlülüğü Yönünden

56. Devlet, bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü

tehlikeden, tehditten ve şiddetten korumakla yükümlüdür (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 51; AYM,

E.2005/151 K.2008/37, 3/1/2008;E.2010/58, K.2011/8,

6/1/2011).

57. Devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında can

kaybının gerçekleştiği durumlarda Anayasa’nın 17. maddesi devlete, elindeki tüm

imkânları kullanarak yaşam hakkını korumak için oluşturulan yasal ve idari çerçevenin

gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup

cezalandırılmasını sağlayacak etkili idari ve yargısal tedbirleri alma görevi

yüklemektedir. Bu yükümlülük -kamusal olsun veya olmasın- yaşam hakkının

tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet bakımından geçerlidir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 52).

58. Anayasa Mahkemesi, yaşam hakkını güvence altına alan

Anayasa'nın 17. maddesini Anayasa'nın 5. maddesiyle birlikte değerlendirerek

devlete üç tür yükümlülük yükleyecek şekilde yorumlamış ve bu yükümlülüklerin

ihlal edilip edilmediğine ilişkin değerlendirmelerinde gözönüne

alacağı ilkeleri belirlemiştir. Bu yükümlülüklerden ilki kasıtlı ve hukuka

aykırı olarak öldürmememe yükümlülüğü (negatif yükümlülük), ikincisi her türlü

tehlikeye karşı bireylerin yaşam hakkını koruma yükümlülüğü (pozitif

yükümlülüğün maddi boyutu), üçüncüsü ise doğal olmayan her ölümle ilgili etkili

soruşturma yükümlülüğüdür (pozitif yükümlülüğün usule ilişkin boyutu).

Görüldüğü üzere ilk iki yükümlülük ölüm anından öncesine ilişkindir. Bu iki

yükümlülük kapsamında devletin ölümün meydana gelmemesi için yapmaması

gerekenler ile yapması gerekenler belirlenmektedir. Öldürmemeye (yapmamaya)

ilişkin negatif yükümlülük de ölüm öncesi korumaya (yapmaya) ilişkin pozitif

yükümlülük de olay ve öncesini kapsayan bazı maddi yükümlülükler içerdiğinden

yaşam hakkının maddi boyutunu teşkil etmektedir. Yaşamı koruma yükümlülüğünde

devletin yaşamı korumak için etkili hukuki tedbirler almasının (gerekli yasal

düzenlemeleri oluşturma ve bu yasaların uygulanmasını sağlayacak etkili bir

mekanizma kurma şeklinde) yanında yeterli düzeyde önleyici idari tedbirleri de

alması gerekmektedir. Son ve üçüncü yükümlülük ise ölüm anından sonrasına

ilişkin olan ve devletin olayın niteliğine -yaşam hakkının kasten ihlal edilip

edilmediğine- bağlı olarak cezai, hukuki ve idari nitelikte soruşturmalar

yürüterek yerine getirilebileceği, olayı soruşturma ve gerektiğinde ihlale

uygun karşılık gelen yeterli yaptırımlara karar verme yükümlülüğüdür. Ölüm

sonrası etkili soruşturma yapmayla yerine getirilebilecek olan bu pozitif

yükümlülük soruşturma işlemlerine, yöntemlerine ilişkin olduğundan yaşam

hakkının usul boyutunu oluşturmaktadır. Bu yükümlülüğün yerine getirilmesindeki

amaç, somut olay özelinde mağduriyetin giderilmesi yanında devletin gerekli

yasal düzenlemeleri oluşturup bu yasal düzenlemelerin uygulanmasını sağlayacak

etkili bir mekanizma kurarak yaşamı etkili ve caydırıcı yaptırımlarla koruma

altına almasının bir anlam ifade edebilmesini başka bir ifadeyle yaşam hakkını

koruyan hukukun etkili bir şekilde uygulanabilmesini sağlamaktır. Çünkü benzer

yaşam hakkı ihlallerinin gerçekleştirilmesi ancak bu şekilde önlenerek

kişilerin yaşamı korunabilecektir. Bu nedenle yaşamı korumaya ilişkin pozitif

yükümlülük devlete bu konuda gerekli yasal ve idari çerçevenin oluşturulmasının

yanında aynı zamanda usule ilişkin yükümlülükler de yüklemektedir. Dolayısıyla

usul yükümlülüğü de korumaya ilişkin pozitif yükümlülüğün bir parçasıdır.

59. Bir bireysel başvuruda yaşam hakkının uygulanabilir

olabilmesi başka deyişle başvurunun Anayasa Mahkemesince yaşam hakkı kapsamında

incelenebilmesi için devletin değinilen bu yükümlülüklerinden en az birinin

ihlal edildiğinin ileri sürülmesi gerekmektedir. Bu iddialar öldürmeme

yükümlülüğünde hukuka aykırı veya keyfî öldürülmeye, yaşamı koruma

yükümlülüğünde gerekli yasal düzenlemeler ile bu yasaların uygulanmasını

sağlayacak etkili bir mekanizma oluşturulması gerektiği hâlde oluşturulmamasına

ve/veya somut olayda olduğu gibi yaşamı korumak için yeterli düzeyde önleyici

idari tedbirler alınması gerektiği hâlde alınmamasına, usul yükümlülüğünde ise

etkili bir soruşturma yapılması gerekirken yapılmamasına ilişkin olabilecektir.

Görüldüğü üzere yaşam hakkının ihlal edildiği yolundaki bir iddia devletin

somut olayda yapmaması gerekenleri yaptığı, yapmasını gerekenleri ise yapmadığı

şeklinde ileri sürülmektedir. Bu itibarla bir bireysel başvurunun yaşam hakkı

kapsamında değerlendirilebilmesi için kamu makamlarının yaşam hakkının koruma

alanına kasıtlı eylemleri veya ihmal suretiyle tezahür eden eylemsizlikleri ile

bir müdahalesinin gerçekleştiği iddia edilmelidir. Başka bir anlatımla yaşam

hakkı kapsamında yapılacak bir incelemenin ancak yetkili makamların kusura

dayalı sorumluluğunun ileri sürüldüğü hâllerde söz konusu olabileceği ifade

edilmelidir. Bir ölümden kusursuz sorumluluk ilkeleri gereğince sorumlu

olunduğunun ileri sürülmesi hâlinde ise bireysel başvurunun açıklanan

gerekçelerle yaşam hakkından incelenebilmesi mümkün değildir.

60. Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında başvuruda,

maktulün yaşadığı bölgede olayın gerçekleştiği dönemde pek çok faili meçhul

cinayetin işlendiği, bunların kişisel saiklerle

gerçekleştirilen öldürmeler olmayıp arka planlarında terör ve siyasi sebeplerin

yattığı ileri sürülmektedir. Başvurucular, Zarar Tespit Komisyonunun

kabulündeki gibi maktulün kişisel sebeplerle öldürülmediğini belirterek bölgede

yaşanan pek çok faili meçhul cinayetin gerçekleştirilmesinde kullanılan yönteme

benzer bir yöntemle öldürüldüğünü iddia etmişlerdir. Öte yandan başvurucular,

maktulün muhalif politik görüşleri veya başka bir nedenle olaydan önce yakın

bir zamanda şiddet tehdidi aldığı veya saldırıya maruz kaldığı gibi somut bir

sebep ileri sürmeksizin devletin bölgede yaşanan bu tabloyu gözönüne

alarak yaşamını gerekli güvenlik önlemlerini alarak koruması gerekirken

korumaması sonucunda öldürüldüğünü ileri sürmüşlerdir.

61. Dolayısıyla başvuruda yukarıda ilgili bölümde

değerlendirilen, devletin yaşam hakkının kasten ihlal edildiği durumlarda ve

olay sonrası için söz konusu olan etkili

ceza soruşturması yürütülmesi şeklindeki usule ilişkin pozitif

yükümlülüğünün yanında olay öncesine ilişkin olan ve yaşamı korumak için makul

ölçüler çerçevesinde idari tedbirler alması gerekliliğini ifade eden yaşamı koruma pozitif yükümlülüğünün maddi

boyutunun da ihlal edildiği ileri sürülmüştür.

62. Bununla birlikte bireysel başvurunun ikincil niteliği gereği

somut olayda başvurucuların ihlal iddialarını Anayasa Mahkemesinden önceki

yargısal mercilerde usulüne uygun bir şekilde dile getirip getirmediklerinin ve

bu amaçla başvurdukları yargısal yolun, yerine getirilmediğinden şikâyet

ettikleri pozitif yükümlülüğün ihlal edildiğini en azından özü itibarıyla

tespit edebilme potansiyelini taşıyıp taşımadığının belirlenmesi gerekir.

63. Bu bağlamda yapılan değerlendirmede öncelikle yaşamı korumak

için önleyici idari tedbirler almaya ilişkin yükümlülüğün yerine getirilip

getirilmediğini incelerken Anayasa Mahkemesinin bu konuda dikkate aldığı

ölçütlere değinmek gerekir. Anayasa Mahkemesine göre anılan pozitif yükümlülük,

özellikle insan davranışının öngörülemezliği,

öncelikler ve kaynaklar değerlendirilerek yapılacak işlemin veya yürütülecek

faaliyetin tercihi gözönüne alınarak yetkililer

üzerine aşırı yük oluşturacak şekilde yorumlanmamalıdır. Bu pozitif

yükümlülüğün ortaya çıkması için yetkililerce belirli bir kişinin hayatına

yönelik gerçek ve yakın bir tehlikenin bulunduğunun bilindiği ya da bilinmesi

gerektiği durumların varlığı kabul edildikten sonra böyle bir durum dâhilinde,

makul ölçüler çerçevesinde ve sahip oldukları yetkiler kapsamında bu tehlikenin

gerçekleşmesini önleyebilecek şekilde kamu makamlarının önlem almakta başarısız

olduklarının tespiti gerekmektedir (Serpil

Kerimoğlu ve diğerleri, § 53).

64. Açıkça görüldüğü üzere Anayasa Mahkemesine göre yaşamı

korumaya ilişkin pozitif yükümlülüğün

önleyici idari tedbirler alınması boyutunun bir olayda harekete geçmesi

gerektiğinden söz edilebilmesi için her şeyden önce kişinin yaşamına yönelik

gerçek ve yakın bir tehlike olmalıdır. Bunun yanında olayda bu tehlike

yetkililerce bilinmeli veya yetkililerce bilinmesi gerektiği kabul edilen bir

durum söz konusu olmalıdır. Son olarak ise buna rağmen yetkililerce -makul

ölçüler çerçevesinde ve sahip oldukları yetkiler kapsamında- bu tehlikenin

gerçekleşmesini önleyebilecek nitelikte bir idari tedbir ya alınmamış ya da

alınsa bile yetersiz kalmış olmalıdır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin söz

konusu yükümlülüğe ilişkin incelemelerinde yetkili makamların yaşamı korumak

için makul ölçülerde bir tedbir almalarının gerekli olduğu belirlendikten sonra

gereken tedbirin alınmamasında -sahip oldukları yetkileri kapsamında- bir sorumluluklarının

(kusurlarının) bulunup bulunmadığı değerlendirilmektedir.

65. Başvurucular olay tarihinde yakınlarının yaşamının bölgede

yaşanan şiddet olayları nedeniyle gerçek ve yakın bir tehlike altında olduğunu,

söz konusu tehlikenin ilgili makamlarca bilinmesi gerektiğini, dolayısıyla

yakınlarının ölümcül şiddete karşı korunması gerektiği hâlde kamu makamları

tarafından gerekli idari tedbirler alınmaması sonucu yaşamını yitirdiğini ileri

sürmüşlerdir. Başvurucuların olayda devletin yaşamı korumaya ilişkin pozitif

yükümlülüğünün harekete geçmesini gerektiren olguların ortaya çıkmasına rağmen

yetkililerin ihmalleri sonucunda yaşam hakkının ihlal edildiğini iddia

ettikleri görülmektedir.Kamu

görevlisi olmayan bireylerin kasıtlı eylemleri sonucu meydana gelen ölümde

yetkili kamu makamlarının olaydan önce önleyici idari tedbirler almakta

hareketsiz kaldıkları ve dolayısıyla kusura dayalı sorumluluklarının bulunduğu

iddia edilmektedir. Ancak burada ileri sürülen sorumluluğun kasıtlı bir

davranışla meydana gelen sorumluluk olmadığı, ihmal suretiyle gerçekleştiğinin

iddia edildiği özellikle belirtilmelidir.

66. Bu noktada yaşam hakkının kasten ihlaline sebebiyet veren

kişiler bakımından bu kişilerin etkili cezai yaptırımlarla hesap vermesini

sağlayabilecek bir ceza soruşturması yürütülmesi yükümlülüğü söz konusu olmakla

birlikte, yaşam hakkının ihmali davranışlarla ihlal edildiği iddiaları

açısından farklı bir yaklaşımın benimsenmesi gerekir. Buna göre, yaşam hakkının

ihlaline kasten sebebiyet verilmemiş ise etkili bir yargısal sistem kurma

yönündeki pozitif yükümlülük her olayda mutlaka ceza soruşturması

başlatılmasını gerektirmeyip mağdurlara hukuki, idari ve hatta disiplinle

ilgili hukuk yollarının açık olması ile de yerine getirilmiş sayılabilir

(Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 59).

67. Somut olayda da başvurucular, yakınlarının yaşamının ihmal

gösterilmesi suretiyle korunmadığı iddialarına ilişkin olarak bu tür iddialar

bakımından kural olarak söz konusu pozitif yükümlülüğün yerine getirilmesi

bakımından yeterli kabul edilebilecek bir mekanizma olan tazminat yoluna

başvurmuşlardır. Ancak başvurucuların açtıkları dava genel hükümlere göre

açılan bir tam yargı davası olmayıp 5233 sayılı Kanun hükümleri kapsamında

kurulan Tazminat Komisyonuna yapılan başvurunun reddi üzerine açılan bir

davadır. Başvurucular, yetkili adli ve idari makamların söz konusu Kanun

hükümlerini hatalı yorumlamaları nedeniyle ihlali tespit edememeleri sonucunda

mağduriyetlerinin giderilmediğini ileri sürmüşlerdir. Bu durumda başvurucuların

tükettikleri söz konusu yolun (5233 sayılı Kanun uyarınca kurulan mekanizma)

iddiaları ele alarak yaşam hakkının pozitif yükümlülük bağlamında ihlalini en

azından özü itibarıyla tespit edebilme potansiyeline sahip olup olmadığının

başvuru yollarının tüketilmesi kuralı bakımından incelenmesi gerekmektedir.

68. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“...Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun

yollarının tüketilmiş olması şarttır.”

69. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı

fıkrası şöyledir:

“İhlale

neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş

idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce

tüketilmiş olması gerekir.”

70. Öncelikle belirtmek gerekir ki anılan Anayasa ve Kanun

maddelerinde yer verilen kanun yollarının tüketilmesi koşulu, bireysel

başvurunun temel hak ihlallerini önlemek için son ve olağanüstü bir çare olmasının

doğal sonucudur (Necati Gündüz ve Recep

Gündüz, B. No: 2012/1027, 12/2/2013, § 20). Temel hak ve

özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının anayasal ödevi olup bu ödevin

ihmal edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hak ihlallerinin düzeltilmesi idari ve yargısal

makamların görevidir. Bu nedenle temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği

iddialarının öncelikle derece mahkemeleri önünde ileri sürülmesi, bu makamlar

tarafından değerlendirilmesi ve bir çözüme kavuşturulması esastır (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt,

B. No: 2012/403, 26/3/2013, § 16).

71. Diğer taraftan tüketilmesi gereken başvuru yolları,

başvurucuların şikâyetleri açısından makul bir başarı şansı sunabilecek ve bir

çözüm sağlayabilecek nitelikte olmalıdır. Ayrıca başvuru yollarını tüketme kuralı

ne kesin ne şeklî olarak uygulanabilir bir kural olup bu kurala uygunluğun

denetlenmesinde somut başvurunun koşullarının dikkate alınması esastır. Bu

anlamda yalnızca hukuk sisteminde birtakım başvuru yollarının varlığının değil

aynı zamanda bunların uygulama şartları ile başvurucunun kişisel koşullarının

gerçekçi bir biçimde ele alınması gerekir (S.S.A.,

B. No: 2013/2355, 7/11/2013, § 28).

72. Anayasa Mahkemesi açısından idari makamlar ve derece

mahkemeleri tarafından başvurucular lehine bir tedbir ya da kararın alınması

suretiyle ihlalin tespit edilmesi ve verilen karar ile bu ihlalin uygun ve

yeterli biçimde giderilmesi hâlinde ilgili tarafın mağdur olduğu artık ileri

sürülemeyecektir (Sadık Koçak ve diğerleri,

B. No. 2013/841, 23/1/2014, § 83).

73. Mağduriyetin giderilmesi, özellikle ihlal edildiği ileri

sürülen hakkın niteliği ve ihlali tespit eden kararın gerekçesi ile bu kararın

ardından ilgili açısından uğradığı zararların devam edip etmediğine bağlıdır.

Başvuruculara sunulan telafi imkânının uygun ve yeterli olup olmadığı kararı,

söz konusu anayasal temel hak ve özgürlüğün ihlalinin niteliği gözönünde bulundurularak dava koşullarının tamamının

değerlendirilmesi sonucunda verilebilecektir (Sadık

Koçak ve diğerleri, § 84).

74. Somut olayda devletin pozitif yükümlülüğü kapsamında yaşamı

korumak için makul ölçüler çerçevesinde idari tedbirler alınması gerekliliği

ileri sürülmüştür. Başvurucular, bu bağlamda devletin yaşamı korumak için

yapması gerekenleri yapmadığını iddia etmişlerdir. Yukarıda ilgili bölümde

(bkz. §§ 31-33) yer verildiği üzere 5233 sayılı Kanun kapsamında yapılan

başvurulara ilişkin yerleşik içtihat -söz konusu tazminat yolunda- mahiyeti

genel hatlarıyla açıklanan devletin yaşamı koruma yükümlülüğünü ihlal edip

etmediğinin incelenmediğini açıkça göstermektedir. Bu tazminat yolunda doğrudan

kusursuz sorumluluğa ilişkin bir değerlendirme yapılmakta, bu sorumluluk

bağlamında terör ve terörle mücadele kapsamında meydana gelen bazı maddi

zararların giderilmesi amacı güdülmektedir. Başka bir anlatımla bu başvuru

yolunda sadece belirli koşullarda gerçekleşen -terör eylemi veya terörle

mücadele kapsamındaki eylemle arasında bir nedensellik bağı kurulabilen-

birtakım maddi zararlara ilişkin bir çözüm yolu sunulmaktadır. Dolayısıyla söz konusu

başvuru yolu, bu konudaki yerleşik içtihada göre belirli bir konuya özgülenmiş

somut başvuruda ileri sürüldüğü gibi idarenin yapması gerekenleri yapmadığı

iddiasının (kusur sorumluluğu) değerlendirilmediği bir tazminat yoludur.

75. Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin bu tazminat yolunu devletin

yaşamı koruma yükümlülüğü ile bu yükümlülük kapsamında belirlediği ilkeler

çerçevesinde inceleyip ilgili idari ve adli makamların vardıkları sonuçları bu

bağlamda değerlendirebilmesi mümkün değildir. Başvuru yollarının tüketilmesi

kuralı, temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle

Anayasa Mahkemesinden önceki yetkili makamlar tarafından değerlendirilmesi ve

bir çözüme kavuşturulması esasına dayanmaktadır. Diğer taraftan tüketilmesi

gereken başvuru yolları, ihlal iddiasını en azından özü itibarıyla ele

alabilecek ve dolayısıyla başvurucunun şikayetleri açısından makul bir başarı

şansı sunabilecek nitelikte olmalıdır. Dolayısıyla bu nitelikte olmayan bir

başvuru yolunun tüketilmiş olması, bu kuralın yerine getirildiği anlamına

gelmeyecektir.

76. Başvurucular kendi inisiyatifleriyle bu yola başvurmuşlar,

maddi zararlarının giderimi için bu konudaki genel hükümlere göre yetkili

makamlara başvurmayı ve bunun üzerine tam yargı davası açmayı ise tercih

etmemişlerdir. Aynı zamanda genel hükümlere göre başvurulabilecek tam yargı

davası yolunun somut olayın kendine özgü koşullarına göre şikâyetleri açısından

makul bir başarı şansı sunabilecek nitelikte olmadığını da iddia etmemişlerdir.

77. Sonuç olarak her ne kadar devletin korumaya ilişkin pozitif

yükümlülüğünü ihlal ettiğini ileri sürerek yaşam hakkı kapsamında bir başvuru

yapmış iseler de Anayasa Mahkemesinden önce başvurulan tazminat yolunun, ihlali

en azından özü itibarıyla tespit edebilecek nitelikte bir başvuru yolu olarak

kabul edilmesinin mümkün olmadığı, başvurucuların söz konusu şikâyetleri

açısından gerekli başvuru yolunu tüketmeden bireysel başvuruda bulundukları

sonucuna ulaşılmıştır.

78. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer kabul

edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının

tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

C. Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine

İlişkin İddia

1. Başvurucuların İddiaları

79. Başvurucular, 5233 sayılı Kanun kapsamındaki tazminat

taleplerinin değerlendirilmesi hususundaki idari ve yargısal sürecin uzun

sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiğini iddia

etmişlerdir.

2. Değerlendirme

80. Ferat Yüksel (B. No: 2014/13828, 12/9/2018)

kararında Anayasa Mahkemesi yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı,

yargı kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği

iddiasıyla 31/7/2018 tarihinden önce gerçekleştirilen bireysel başvurulara

ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru imkânının getirilmesine ilişkin

yolu ulaşılabilir olma, başarı şansı sunma ve yeterli giderim sağlama

kapasitesinin bulunup bulunmadığı yönlerinden inceleyerek bu yolun etkililiğini

tartışmıştır (Ferat Yüksel, §§ 27-36).

81. Ferat Yüksel kararında özetle anılan başvuru

yolunun kişileri mali külfet altına sokmaması ve başvuruda kolaylık sağlaması

nedenleriyle ulaşılabilir olduğu, düzenleniş şekli itibarıyla ihlal iddialarına

makul bir başarı şansı sunma kapasitesinden mahrum olmadığı vetazminat

ödenmesine imkân tanıması ve/veya bu mümkün olmadığında başka türlü telafi

olanakları sunması nedenleriyle potansiyel olarak yeterli giderim sağlama

imkânına sahip olduğu hususunda değerlendirmelerde bulunulmuştur (Ferat Yüksel, §§ 27-34). Bu gerekçeler

doğrultusunda Anayasa Mahkemesi, ilk bakışta ulaşılabilir olan ve ihlal

iddialarıyla ilgilibaşarı şansı sunma ve yeterli

giderim sağlama kapasitesi olduğu görülen Tazminat Komisyonuna başvuru yolu

tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil

niteliği ile bağdaşmayacağı sonucuna vararak başvuru yollarının tüketilmemiş

olması nedeniyle kabul edilemezlik kararı vermiştir (Ferat Yüksel, §§ 35, 36).

82. Mevcut başvuruda, söz konusu karardan ayrılmayı gerektiren

bir durum bulunmamaktadır.

83. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer kabul

edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Adli yardım talebinin kabulüne

B. 1. Yaşam hakkının usule ilişkin boyutunun ihlal edildiğine

ilişkin iddianın süre aşımı

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Yaşam hakkının maddi boyutunun ihlal edildiğine ilişkin

iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA

C. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri

Kanunu’nun 339. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca tahsil edilmesi

mağduriyetine neden olacağından başvurucuların yargılama giderlerini ödemekten

TAMAMEN MUAF TUTULMASINA 19/2/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Serruh KALELİ

Kadir ÖZKAYA

Yusuf Şevki

HAKYEMEZ

Raportör

:

Nahit GEZGİN

Başvurucular

:

1. Aziz

BİTER

2. Deniz

BİTER

3. Meyrem MANAR

4. Nafiye BİTER

5. Ömer

BİTER

6. Zozan BİTER

Vekili

:

Av. Ferhat

BAYINDIR

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2015/4603, 19 Şubat 2019 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Ceza Soruşturması Süreci
  7. B. Tazminat Davası Süreci
  8. IV. İlgili Hukuk
  9. V. İnceleme Ve Gerekçe
  10. A. Adli Yardım Talebi
  11. B. Yaşam Hakkının İhlal Edildiğine ilişkin
  12. C. Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine
  13. A. Adli yardım talebinin kabulüne
  14. C. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
  15. Özgüldür
  16. Hakyemez
  17. Biter
  18. Biter
  19. Biter
  20. Bayındır
  21. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2015/4603
Tarih
19 Şubat 2019

İlgili Kararlar

  • Ö.t. Başvurusu (B. No: 2015/16029)
  • Kenan Gül Başvurusu (B. No: 2015/17892)
  • Hülya Kar Başvurusu (B. No: 2015/20360)
  • Abdullah Volkan Arslan Başvurusu (B. No: 2016/14883)
  • Mehmet Emin Dinç ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2014/14977)
  • Özgür Özdemir ve Nevzat Görenli Başvurusu (B. No: 2014/12337)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.