İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Emre Çalıkoğlu Başvurusu (B. No: 2013/4686)

1. Başvuru, işkence yapıldığı mahkeme kararı ile sabit

Başvuru No2013/4686Tarih4 Kasım 2015Okuma33 dk · 6.580 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Emre Çalıkoğlu Başvurusu

Karar tarihi
4 Kasım 2015
Başvuru Numarası
2013/4686
R.G. Tarih ve Sayı
29/12/2015-29577
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

6.580 kelime·33 dk okuma·15 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru, işkence yapıldığı mahkeme kararı ile sabit

olduğu hâlde failler tespit edilemediğinden işkence suçunun cezasız kalması

nedeniyle işkence ve kötü muamele yasağının, bu kapsamda ortaya çıkan manevi

zararların tazmini için açılan davanın reddedilmesi nedenliyle de adil

yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru, 10/6/2013 tarihinde İstanbul 20. Sulh Ceza

Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 31/3/2014 tarihinde,

kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 5/6/2015 tarihinde, başvurunun

kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve başvuru

belgelerinin bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)

gönderilmesine karar verilmiştir.

5. Başvuru konusu olay ve olgular 5/6/2015 tarihinde

Bakanlığa bildirilmiştir. Bakanlık, yazılı görüşünü 10/8/2015 tarihinde Anayasa

Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık görüş yazısı, başvurucuya 26/8/2015 tarihinde

bildirilmiş; başvurucu, süresi içinde Bakanlık görüşüne karşı beyanlarını

sunmuştur.

III. OLAYLAR VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

1. Ceza Soruşturması

8. Başvurucu 12/11/1999 tarihinde, kamuoyunda “Adnan

Hocacılar” adıyla bilinen gruba yönelik yürütülen soruşturma kapsamında

gözaltına alınmıştır. Başvurucu, bu süre zarfında kendisine bir kısım kolluk

görevlileri tarafından fiziksel işkence uygulandığını iddia etmiştir.

9. Başvurucunun anılan fiiller nedeniyle şikâyeti üzerine

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma sonucunda ilgili

kolluk görevlileri hakkında, “efrada suimuamele”

suçunu işledikleri iddiası ile 22/9/2004 tarihli ve E.2004/21585 sayılı

iddianame ile İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır.

10. Yargılama sonucunda İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesinin

21/12/2005 tarihli ve E.2004/367, K.2005/517 sayılı kararı ile sanıkların delil

yetersizliği nedeniyle beraatlarına karar verilmiştir. Kararın gerekçesinin

ilgili kısımları şöyledir:

“...

İddia, sanıkların aşamalardaki birbirleri ile

uyumlu anlatımları, tanık beyanları, tutanaklar, adli rapor formları ve adli

tıp şube müdürlüğü raporları ve tüm dosya içeriğine göre; katılan Emre

Çalıkoğlu’nun suç tarihinde cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak suçundan

yapılan bir soruşturma nedeni ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar

Şubesinde gözaltına alındığı ve bu süre içinde katılana fiziki işkence

yapıldığı anlaşılmakta ise de; bunun yargılanan sanıklar tarafından yapıldığını

gösterir somut kanıtlara ulaşılamadığı ve şüphe halinden sanıkların

yararlanması gerektiği ciheti ile tüm sanıkların bera(a)tlerine karar verilmesi gerektiği sonuç ve vicdani

kanaatine varılmıştır.

...”

11. Temyiz incelemesi sonucunda Yargıtay 8. Ceza Dairesinin

9/5/2007 tarihli kararı ile İlk Derece Mahkemesinin beraat kararı onanmıştır.

2. Tazminat Davası

12. Başvurucu, 7/10/2011 tarihinde ilgili idareye başvuruda

bulunarak maruz kaldığı işkence nedeniyle uğradığı zararların tazminini talep

etmiştir.

13. Tazmin talebine olumsuz cevap verilmesi üzerine

başvurucu, maruz kaldığı işkence fiili nedeniyle İstanbul 18. Asliye Hukuk

Mahkemesinde idare aleyhine 22/11/2011 tarihinde manevi tazminat davası

açmıştır.

14. Anayasa Mahkemesinin 16/2/2012 tarihli ve E.2011/35,

K.2012/23 sayılı kararı ile 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri

Kanunu’nun 3. maddesinin (1) numaralı fıkrası (birinci cümlenin Anayasa’ya

aykırı olduğu, ikinci ve üçüncü cümlelerin ise uygulama olanağının kalmadığı

gerekçeleriyle) iptal edilmiştir.

15. Anılan Anayasa Mahkemesi kararı üzerine, İstanbul 18.

Asliye Hukuk Mahkemesinin 11/7/2012 tarihli ve E.2011/386, K.2012/359 sayılı

kararı ile “yargı yolunun caiz olmadığı”

gerekçesiyle başvurucunun davası reddedilmiştir.

16. Başvurucu, maruz kaldığı işkence olayına ilişkin olarak

İstanbul 3. İdare Mahkemesinde 27/7/2012 tarihinde yeniden tazminat (tam yargı)

davası açmıştır.

17. İstanbul 3. İdare Mahkemesi Hâkimliğinin 10/8/2012

tarihli ve E.2012/1327, K.2012/1520 sayılı kararı ile başvurucunun davasının, “2577 sayılı Kanun’un 14/3-e ve 15/1-b maddeleri

uyarınca süre aşımı nedeniyle” reddine karar verilmiştir.

18. Başvurucu, İdare Mahkemesi Hâkimliği kararına karşı Bölge

İdare Mahkemesine itiraz yoluna başvurarak kararın bozulmasını talep etmiştir.

19. İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 27/12/2012 tarihli ve

E.2012/30535, K.2012/22706 sayılı kararı ile başvurucunun itirazının, 19/4/2013

tarihli ve E.2013/5019, K.2013/6254 sayılı kararı ile de başvurucunun karar

düzeltme talebinin reddine karar verilmiştir.

20. Karar düzeltme talebinin reddine dair karar, başvurucuya

9/5/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.

21. Başvurucu 10/6/2013 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

B. İlgili Hukuk

1. İlgili Mevzuat

22. 6100 sayılı Kanun’un, Anayasa Mahkemesinin 16/2/2012

tarihli ve E.2011/35, K.2012/23 sayılı kararı ile iptal edilen 3. maddesinin

(1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Her türlü idari eylem ve işlemler ile

idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen

veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi

zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukuk mahkemeleri bakar. İdarenin

sorumluluğu dışında kalan sebeplerden doğan aynı tür zararların tazminine

ilişkin davalarda dahi bu hüküm uygulanır. 30/1/1950 tarihli ve 5521 sayılı İş

Mahkemeleri Kanunu hükümleri saklıdır.”

23. 6100 sayılı Kanun’un “Görevsizlik

veya yetkisizlik kararı üzerine yapılacak işlemler” kenar başlıklı

20. maddesi şöyledir:

“(1) Görevsizlik veya yetkisizlik kararı

verilmesi hâlinde, taraflardan birinin, bu karar verildiği

anda kesin ise bu tarihten, süresi içinde kanun yoluna başvurulmayarak

kesinleşmiş ise kararın kesinleştiği tarihten; kanun yoluna başvurulmuşsa bu

başvurunun reddi kararının tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde kararı

veren mahkemeye başvurarak, dava dosyasının görevli ya da yetkili mahkemeye

gönderilmesini talep etmesi gerekir. Aksi takdirde, bu mahkemece davanın açılmamış

sayılmasına karar verilir.

(2) Dosya kendisine gönderilen mahkeme,

kendiliğinden taraflara davetiye gönderir.”

24. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü

Kanunu’nun “Görevli olmayan yerlere başvurma”

kenar başlıklı 9. maddesi şöyledir:

“1. (Değişik: 5/4/1990 -

3622/2 md.) Çözümlenmesi Danıştayın,

idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde, adli ve askeri yargı

yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde, bu

husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde

görevli mahkemede dava açılabilir. Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine başvurma tarihi

olarak kabul edilir.

2. Adli veya askeri yargı yerlerine açılan ve

görevsizlik sebebiyle reddedilen davalarda, görevsizlik kararının

kesinleşmesinden sonra birinci fıkrada yazılı otuz günlük süre geçirilmiş olsa

dahi, idari dava açılması için öngörülen süre henüz dolmamış ise bu süre içinde

idari dava açılabilir.”

25. 2577 sayılı Kanun’un “Doğrudan

doğruya tam yargı davası açılması” kenar başlıklı 13. maddesi

şöyledir:

“1. İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş

olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya

başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve

her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak

haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen

veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden

itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu

sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.

2. Görevli olmayan adli ve askeri yargı

mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi halinde sonradan

idari yargı mercilerine açılacak davalarda, birinci fıkrada öngörülen idareye

başvurma şartı aranmaz.”

26. 2577 sayılı Kanun’un “Dilekçeler

üzerine ilk inceleme” kenar başlıklı 14. maddesi şöyledir:

“…

3. Dilekçeler, Danıştayda

daire başkanının görevlendireceği bir tetkik hakimi,

idare ve vergi mahkemelerinde ise mahkeme başkanı veya görevlendireceği bir üye

tarafından:

…

e) Süre aşımı,

…

Yönlerinden sırasıyla incelenir.

4. Dilekçeler bu yönlerden kanuna aykırı

görülürse durum; görevli daire veya mahkemeye bir rapor ile bildirilir. Tek

hakimle çözümlenecek dava dilekçeleri için rapor düzenlenmez ve 15 inci madde

hükümleri ilgili hakim tarafından uygulanır. 3 üncü fıkraya göre yapılacak inceleme ve bu fıkra ile 5

inci fıkraya göre yapılacak işlemler dilekçenin alındığı tarihten itibaren en

geç onbeş gün içinde sonuçlandırılır.

…”

27. 2577 sayılı Kanun’un “İlk

inceleme üzerine verilecek karar” kenar başlıklı 15. maddesi

şöyledir:

“1. Danıştay veya idare ve vergi mahkemelerince

yukarıdaki maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı

hususlarda kanuna aykırılık görülürse, 14 üncü maddenin;

…

b) 3/c, 3/d ve 3/e bentlerinde yazılı hallerde

davanın reddine,

…

Karar verilir.

…”

2. İlgili Yargı Kararları

a. Anayasa Mahkemesi Kararı

28. Anayasa Mahkemesinin 16/2/2012 tarihli ve E.2011/35,

K.2012/23 sayılı kararı şöyledir:

“…

İptali istenen kuralla, idari işlemler ve

idari eylemler ile idarenin sorumlu tutulabildiği diğer durumlarda vücut

bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı

maddi ve manevi zararların tazminine ilişkin davalarda asliye hukuk

mahkemelerinin görevli olduğu öngörülmektedir.

Anayasa'nın 125. maddesinin birinci

fıkrasında, 'İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır';

155. maddesinin birinci fıkrasında ise 'Danıştay, idarî mahkemelerce verilen

kanunun başka bir idarî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son

inceleme merciidir. Kanunda gösterilen belli davalara da ilk ve son derece

mahkemesi olarak bakar' hükmü yer almaktadır.

Anayasa Mahkemesinin daha önceki kimi

kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa'da

adlî ve idarî yargı ayrımına gidilmiş ve idarî uyuşmazlıkların çözümünde idare

ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak

idare hukuku alanına giren konularda idarî yargı, özel hukuk alanına giren

konularda adlî yargı görevli olacaktır. Bu durumda idarî yargının görev alanına

giren bir uyuşmazlığın çözümünde adlî yargının görevlendirilmesi konusunda yasakoyucunun mutlak bir takdir hakkının bulunduğunu

söylemek olanaklı değildir. Ancak, idarî yargının denetimine bağlı olması

gereken idarî bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu yararının bulunması

halinde yasakoyucu tarafından adlî yargıya

bırakılabilir.

Dava konusu kuralla, sadece kişinin vücut

bütünlüğüne verilen maddi zararlar ile buna bağlı manevi zararların ve ölüm

nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararların tazmini konusu kapsama alınmakta ve

bu tazminat davalarına bakma görevi asliye hukuk mahkemelerine verilmektedir.

Buna göre, aynı idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer

sebeplerden kaynaklanan zararlar kapsama alınmadığından, sorumluluk sebebi aynı

olsa da bu zararların tazmini davaları idari yargıda görülmeye devam edecek, bu

durumda, idarenin aynı yapı içinde aldığı kararın bir bölümünün idarî yargıda

bir bölümünün adlî yargıda görülmesi yargılamanın bütünlüğünü bozacaktır.

Ayrıca iki ayrı yargı kolunda görülen davalarda, idarenin sorumluluğu, bu

sorumluluğun kapsamı, idarenin tazmin yükümlülüğü konularında farklı sonuçlara

ulaşılabilecektir. Esasen idare hukukunda var olan hizmet kusuru ve kusursuz

sorumluluk kavramları, kişilerin gördüğü zararların tazmininde kullanılan ve kişilerin

idare karşısında korunma kapsamını genişleten kavramlardır. İdare hukukunda,

idarenin hiçbir kusuru olmasa da sosyal risk, terör eylemleri, fedakârlığın

denkleştirilmesi gibi kusursuz sorumluluğa ilişkin kavramlara dayanılarak

kişilerin uğradığı zararların tazmin edilmesi mümkündür. Özel hukuk alanındaki

kusursuz sorumluluk halleri ise belirli konular için düzenlenmiş olup

sınırlıdır. İdarenin idare hukuku esaslarına dayanarak tesis ettiği tartışmasız

bulunan eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerden

kaynaklanan zararlara ilişkin davaların idarî yargı yerlerinde görülmesi

gerektiği kuşkusuzdur. Bu nedenle, yukarıda belirtildiği gibi aynı idari eylem,

işlem veya sorumluluk sebebinden kaynaklanan zararların tazminine ilişkin davaların

farklı yargı yerlerinde görülmesinde kamu yararı ve haklı neden olduğu

söylenemez.

Öte yandan, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 43. maddesine göre,

Mahkemenin, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet

Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya aykırılığı hususunda ileri sürülen gerekçelere

dayanma zorunluluğu yoktur. Mahkeme, taleple bağlı kalmak şartıyla başka

gerekçeyle de Anayasaya aykırılık kararı verebilir. Bu nedenle iptali istenen kural

Anayasa'nın 157. maddesi yönünden de incelenmiştir. Anayasa'nın 157. maddesinin

birinci fıkrasında, 'Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, askerî olmayan makamlarca

tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askerî hizmete ilişkin

idarî işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve

son derece mahkemesidir. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda

ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz.' hükmü yer almaktadır. Anayasa'nın

157. maddesi gereğince asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin

olan eylemlerden ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıklar, adli yargının değil;

askeri idari yargının yani Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin görev alanına

girmektedir. İptal konusu kural ile, vücut bütünlüğünün kısmen ya da tamamen

yitirilmesine yol açan eylem veya işlem, bir askeri hizmete ilişkin olsa ve bir

asker kişiyi ilgilendirse bile, bundan kaynaklanan uyuşmazlıklar asliye hukuk

mahkemesinin görev alanı kapsamına alınmaktadır. Asker kişileri ilgilendiren ve

askeri hizmete ilişkin olan eylemlerden ve işlemlerden kaynaklanan

uyuşmazlıkların kanunla adli yargının görev alanına sokulması Anayasa'nın 157.

maddesine de aykırılık oluşturur.

Açıklanan nedenlerle, iptali istenen kural,

Anayasa'nın 125., 155. ve 157. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

…

B- İptal Sonucu Yasa'nın Diğer Hükümlerinin

Uygulama Olanağını Yitirip Yitirmediği Sorunu

…

6100 sayılı Kanun'un 3. maddesinin birinci

cümlesinin iptal edilmesi sonucu kalan bölümünün uygulama kabiliyeti

kalmadığından, 6216 sayılı Kanun'un 43. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca 3.

maddenin kalan bölümünün de iptali gerekir.

…”

b. Danıştay Kararları

29. Danıştay Onuncu Dairesinin 5/5/2008 tarihli ve

E.2006/4068, K.2008/3140 sayılı içtihadı şöyledir:

“…

Dava, davacının adam öldürmeye azmettirmekten

ötürü tutuklanarak hakkında tahkikat yapıldığı sırada işkenceye maruz

kaldığından bahisle 25.000,00.-YTL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte

ödenmesine hükmedilmesi istemiyle açılmıştır.

… İdare Mahkemesince; tazminata konu işkence

eyleminin 22.3.1995 tarihinde gerçekleştiği, dolayısıyla, eylem tarihinden

itibaren beş yıl içinde idareye başvurularak bu eylemden ötürü uğranıldığı

ileri sürülen maddi veya manevi zararların tazmininin istenilmesi, bu isteğin kısmen

veya tamamen reddi halinde ret işleminin tebliğ tarihinden itibaren veya istek

hakkında altmış gün içinde bir cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği

günden itibaren dava süresi içinde dava açılması gerekirken, eylem tarihinden

itibaren beş yıl geçtikten sonra ilk olarak 10.10.2005 tarihinde açılan ve

dilekçe ret kararı ile yenilenen bu davanın süresinde bulunmadığı gerekçesiyle

davanın süre aşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Davacı tarafından, davada süreaşımı olmadığı

ileri sürülerek Mahkeme kararının temyizen

incelenerek bozulması istenilmektedir.

Dava ve temyiz dosyasının incelenmesinden;

davacının 1.12.1995 tarihinde adam öldürmeye azmettirmek suçundan dolayı

tutuklandığı, … Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda Mahkemenin

26.3.2003 tarih ve … sayılı kararının 14. sayfasında, tüm sanıkların

ifadelerinin Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 135/a maddesine aykırı olarak

yasak sorgu yöntemleri kullanılarak alındığı hususuna yer verildiği ve

davacının hazırlık soruşturmasını yapan zamanın … İlçe Jandarma Komutanı ile

diğer kolluk kuvvetlerinin davacıya işkence yaptıklarından bahisle ilgililer

hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunulmasına, davacının da

beraatine karar verildiği, anılan kararın Yargıtay …nin 27.7.2005 tarihli kararı ile onanması ve davacının

beyanına göre bu kararın adı geçene 5.10.2005 tarihinde tebliğ edilmesi üzerine

10.10.2005 tarihinde bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 13 üncü maddesinde; idari eylemler nedeniyle hakları ihlal

edilen ilgililerin, eylemleri öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve

herhalde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde idareye başvurup haklarının

yerine getirilmesini isteyebilecekleri; bu isteklerin reddi üzerine altmış

günlük dava açma süresi içerisinde dava açabilecekleri hükme bağlanmıştır.

Yasayla öngörülen tam yargı davaları idari

eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminini ifade etmektedir. Bu nedenle tam

yargı davasının açılabilmesi için eylemin idariliğinin

ve yol açtığı zararın ortaya çıkması zorunludur.

İdari eylem, idarenin işlevi sırasında bir

hareketi, bir olayı, bir tutumu; idari karar ve işlemle ilgisi olmayan, başka

bir deyişle öncesinde, temelinde bir idari karar veya işlem olmayan salt maddi tasarrufları

anlatır.

Söz konusu eylemlerin idariliği

ve doğurduğu zarar bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıkarken, bazen

de çok sonra, değişik araştırma, inceleme ve hatta ceza yargılamaları sonucu

ortaya çıkabilmektedir.

Özellikle kamu görevlilerinin idari bir

tasarruf yaparken, mevzuatın, üstlendiği ödevin ve yürüttüğü hizmetin kural,

usul ve gereklerine aykırı olarak, kendisine izafe edilebilecek boyutta ve

biçimde, ancak gene de resmi yetki, görev ve olanaklardan yararlanarak, onları

kullanarak hareket ettiği, bu nedenle de idaresinden tamamen ayrılmasını

önleyen ve engelleyen görev kusurları nedeniyle doğan zararların tazmini

istemiyle açılacak tam yargı davalarında eylemin idariliği,

bazen ceza davalarıyla personelin şahsi kusuru sonucu mu; yoksa görev kusuru

sonucu mu zararın ortaya çıktığının belirlenmesinden sonra saptanabilmektedir.

Bu itibarla, 2577 sayılı Yasanın 13 üncü maddesinde öngörülen sürenin görev kusurunun ortaya

çıktığı tarihten itibaren hesaplanması zorunludur. Aksi yorumun dava konusu

olayda idarenin kusurunun ortaya çıkmasıyla kullanılması mümkün olan dava açma

hakkını ortadan kaldıracağı, hak arama özgürlüğüyle bağdaşmayacağı açıktır.

Tazmini istenen zarar idarenin hizmet kusuru

nedeniyle uğranılan zarar olduğuna göre, işkence olayında idarenin personelinin

kusuru bulunup bulunmadığının belirlenmesine bağlıdır.

Olayda, davacının dilekçesinde işkence

gördüğünü belirttiği tarih olan 22.3.1995 tarihi, eylemin ortaya çıktığı tarih

olarak kabul edilebilirse de, Yasada öngörülen idari

eylemin ortaya çıktığı tarihin bu tarih olarak kabulüne olanak bulunmamaktadır.

İdarenin hizmet kusuru, davacının yargılanması

sırasında, adı geçenin hazırlık soruşturmasını yapan zamanın … İlçe Jandarma

Komutanı ile diğer kolluk kuvvetlerinin davacıya işkence yaptıklarının

tespitine ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesi kararının Yargıtay Birinci Ceza

Dairesince onanmasıyla 27.7.2005 tarihinde kesinlik kazanmıştır.

Bu durumda, olayda eylemin idariliğinin

kesin olarak öğrenildiği tarih, Yargıtay Birinci Ceza Dairesinin … Ağır Ceza

Mahkemesi kararını onadığı tarih olduğundan, davacının, … Ağır Ceza Mahkemesi

kararının, Yargıtay Birinci Ceza Dairesinin 27.7.2005 tarihli onama kararıyla

kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde idareye başvurup haklarının yerine

getirilmesini istemesi mümkün olduğundan, bu tarihten itibaren bir yıllık süre

içerisinde açıldığı anlaşılan davanın süresinde olduğu açıktır.

Öte yandan; idari eylemlerden hakları ihlal

edilmiş olanların idari yargıda dava açmadan önce ilgili idareye başvurarak

haklarının yerine getirilmesini talep etmeleri gerekmektedir. Bu isteklerin

kısmen veya tamamen reddi halinde idari yargıda dava açılması imkanı tanınmıştır. Bir başka ifadeyle idari yargıda dava

açabilmek için ilgilinin idareye başvurup ön karar alma şartı getirilmiştir. Bu

şart yerine getirilmeksizin dava açılmasının tek istisnası görevli olmayan adli

ve askeri yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi

olup, bu halde idareye başvuru şartı aranmamaktadır. Bu istisnanın dışında

idareye başvurmadan dava açılması halinde idari yargı mercii tarafından dava

dilekçesinin görevli idare merciine tevdiine karar verilip ön karar alınması

gereklidir.

Bakılan davada ise, davacının, 25.000,00.-YTL

manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesi için 2577 sayılı Yasanın 13.

maddesi uyarınca ilgili idare olan İçişleri Bakanlığı'na bir başvurusunun

bulunup bulunulmadığı anlaşılamamaktadır.

Belirtilen nedenle, İdare Mahkemesince bu

husus araştırılarak, bir başvuru yapılmaksızın doğrudan dava açılması durumunda

dava dilekçesinin ilgili idareye tevdi yoluna gidilmesi, başvurunun olması

durumunda ise uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesi gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz

isteminin kabulüne, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesi

uyarınca … İdare Mahkemesinin 25.1.2006 tarih ve … sayılı kararının

BOZULMASINA, dava dosyasının yeniden bir karar verilmek üzere anılan İdare

Mahkemesine gönderilmesine 5.5.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

30. Danıştay Onuncu Dairesinin 12/12/2011 tarihli ve

E.2008/9143, K.2011/5581 sayılı kararı şöyledir:

“…

Dava, davacılardan A… Ö… eşi, M… Ö… ve M… Ö…

un babası İ… Ö… ile M… Ö… un 30.10.1999 tarihinde … Jandarma Komutanlığınca

küçükbaş hayvan hırsızlığı yaptıkları iddiasıyla usulsüz gözaltına alındıkları,

işkenceye uğradıkları ve bu yapılanlara dayanamayan İ… Ö… un intihar ettiğinden

bahisle uğranıldığı ileri sürülen maddi ve manevi zararın tazmini talebiyle,

Jandarma Komutanlığının kimi personelinin hürriyeti tahdit ve işkence

suçlarından mahkumiyeti yolunda … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 4.6.2007

tarihli … karardan sonra yapıldığı anlaşılan başvurunun reddine ilişkin

19.11.2007 tarihli işlemin iptali ile davacıların, İ… Ö… un usulsüz gözaltına

alınması, işkenceye uğraması ve bu yapılanlara dayanamayarak intihar etmesi

nedeniyle 30.000,00’er TL; M… Ö… un kendisinin usulsüz gözaltına alınması ve

işkenceye uğraması nedeniyle ayrıca 40.000,00 TL manevi ve A… Ö… un eşinin

desteğinden yoksun kalması nedeniyle 30.000,00 TL maddi zararın 30.10.1999

tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte tazminine hükmedilmesi

istemiyle açılmıştır.

… İdare Mahkemesince, ölüm olayının

gerçekleştiği 30.10.1999 tarihinden itibaren 2577 sayılı Yasanın 13. maddesinde

belirtilen 1 ve 5 yıllık süreler içinde idareye başvurulmadığı, Ağır Ceza

Mahkemesi kararından sonra yapılan başvuruya verilen 19.11.2007 tarihli cevap

üzerine 28.12.2007 gününde açılan davanın süresinde olmadığı gerekçesiyle

davanın süre aşımı yönünden reddine karar verilmiştir.

Davacılar tarafından, hukuka aykırı olduğu

ileri sürülen İdare Mahkemesi kararının temyizen

incelenerek bozulması istenmektedir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu(’)nun 13. maddesinde, idari

eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu

eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten

itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili

idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerektiği hükme

bağlanmıştır.

İdari eylem nedeniyle uğranılan zararın

tazminine yönelik olan tam yargı davalarının açılabilmesi, eylemin idariliğinin ve zararın bilinmesine bağlıdır.

İdari eylem, idarenin faaliyetleri sırasında

yaptığı bir hareketi, aldığı bir tutumu, başka anlatımla, öncesinde bir idari

işlem bulunmayan salt maddi tasarrufları veya gerçekleşen bir olayı anlatır.

Bir eylemin idariliği

ve doğurduğu zarar bazı durumlarda eylemin gerçekleşmesiyle, kimi zaman da

değişik araştırma ve incelemelerden, hatta ceza davalarından sonra ortaya

çıkabilmektedir.

Özelikle, kamu görevlilerinin idari tasarrufta

bulunurken uyulması zorunlu görülen kurallara aykırılık taşıması nedeniyle

kendilerine izafe edilebilecek nitelikte olmakla birlikte, resmi yetkilerin

kullanımı sırasında gerçekleştiği için idaresinden de ayrılamayan görev

kusurlarından doğan zararın tazmini istemiyle açılacak tam yargı davalarında

eylemin idariliği, zararın, kamu görevlisinin kişisel

kusurundan mı, görev kusurundan mı kaynaklandığının ceza muhakemesi sonucunda

belirlenmesiyle ortaya çıkabilmektedir.

Bu nedenlerle, 2577 sayılı Kanun(’)un

13. maddesinde öngörülen 1 ve 5 yıllık sürelerin eylemin idariliğinin

ve doğurduğu zararın ortaya çıktığı tarihten itibaren hesaplanması zorunludur.

Aksi yorumun, dava açma yolunun kullanımını güçleştirerek hak arama hürriyetini

olumsuz etkileyeceğini belirtmek gerekir. Anılan Yasa hükmünde öngörülen tam

yargı davalarının, idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminine yönelik

olması sebebiyle davanın açılabilmesi için eylemin idariliğinin

ve yol açtığı zararın ortaya çıkması zorunludur.

Dosyanın incelenmesinden, davacılardan A… Ö…

un eşi, M… Ö… ve M… Ö…’un babası İ… Ö… ile M… Ö…’un 30.10.1999 tarihinde …

Jandarma Komutanlığınca küçükbaş hayvan hırsızlığı yaptıkları iddiasıyla

usulsüz gözaltına alındıkları, işkenceye uğradıkları ve bu yapılanlara

dayanamayan İsmail ...’un intihar ettiğinden bahisle uğranıldığı ileri sürülen

maddi ve manevi zararın tazmini talebiyle Jandarma Komutanlığının kimi

personelinin hürriyeti tahdit ve işkence suçlarından mahkumiyeti yolunda ...

Ağır Ceza Mahkemesince verilen karardan sonra yapıldığı anlaşılan başvurunun

19.11.2007 tarihli işlemle reddi üzerine 28.12.2007 tarihinde dava açıldığı

anlaşılmaktadır.

Bu durumda, eylemin idariliğinin

... Jandarma Komutanlığının kimi personelinin hürriyeti tahdit ve işkence

suçlarından mahkumiyeti yolunda verilen 4.6.2007 günlü ... Ağır Ceza

Mahkemesinin kesinleşen kararıyla ortaya çıkabileceği dikkate alındığında, bu

tarihten sonra yapıldığı anlaşılan başvurunun 19.11.2007 tarihli işlemle reddi

üzerine 28.12.2007 tarihinde açılan davada süre aşımı, davanın süre aşımı

yönünden reddi yolunda verilen Mahkeme kararında ise hukuki isabet bulunmadığı

sonucuna ulaşılmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, 2577 sayılı İdari

Yargılama Usulu Kanunu'nun 49. maddesine uygun

bulunan temyiz isteminin kabulüne, ... İdare Mahkemesinin 3.1.2008 tarihli, …

sayılı kararının BOZULMASINA, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan

Mahkemeye gönderilmesine 12.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

31. Mahkemenin 4/11/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvurucunun 10/6/2013 tarihli ve 2013/4686 numaralı bireysel başvuruları

incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları

32. Başvurucu, maruz kaldığı işkencenin mahkeme kararı ile

sabit olduğunu, buna rağmen adli makamların failleri tespit edemediklerini ve

dolayısıyla cezalandıramadıklarını, bunun yanında manevi zararlarının da tazmin

edilmediğini, bu kapsamda süresinde yaptığı başvuruların ilgili mahkemelerce

haksız olarak reddedildiğini ve anılan mahkemelerin adil yargılama

yapmadıklarını, bu nedenlerle işkence ve kötü muamele yasağı ile adil

yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, manevi tazminat talebinde

bulunmuştur.

B. Değerlendirme

33. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16; M. Aydın

Gürül, B. No: 2012/682, 2/10/2013, § 18). Başvurucunun maruz kaldığı

işkence mahkeme kararı ile sabit olmasına rağmen adli makamların failleri

tespit edemedikleri ve bu nedenle eylemin cezasız kaldığı yönündeki şikâyetinin

Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan işkence ve

kötü muamele yasağı yönünden incelenmesi gerekir. Diğer taraftan başvurucunun,

maruz kaldığı işkence nedeniyle açtığı manevi tazminat davasının usule ilişkin

nedenlerle reddedilmesini konu alan şikâyetinin, adil yargılanma hakkının

güvenceleri arasında yer alan mahkemeye erişim hakkı çerçevesinde incelenmesi

uygun görülmüştür.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

34. Başvurucu, maruz kaldığı işkencenin mahkeme kararı ile

sabit olduğunu, buna rağmen adli makamların failleri tespit edemediklerini ve

dolayısıyla işkence eyleminin cezasız kaldığını, diğer yandan belirtilen

işkence fiilleri nedeniyle uğradığı zararların tazmini talebini konu alan

tazminat davasının reddedildiğini, bu nedenlerle işkence ve kötü muamele yasağı

ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

35. Kabul edilebilirliğe ilişkin Bakanlık görüşünde,

başvurucunun iddialarının gözaltında kötü muameleye ilişkin olduğu, bu

iddialarla ilgili etkin iç hukuk yolunun idari yargıda açılan tazminat davası

değil, beraatla sonuçlanan ceza davası olduğu, söz konusu ceza davasının

23/9/2012 tarihinden önce kesinleşmiş olması nedeniyle somut başvurunun zaman yönünden kabul edilebilir olup

olmadığının takdirinin Anayasa Mahkemesine ait olduğu bildirilmiştir.

36. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında somut

başvurunun işkence davasına değil, tazminat davasına dayandığını; başvurunun

zaman bakımından değerlendirmesinin işkence eylemiyle ilgili değil, işkence

eylemi sonucunda uğranılan zararın tazminine yönelik olması gerektiğini,

tazminata ilişkin anılan dava sürecinin de Bölge İdare Mahkemesinin itirazın

reddine dair kararı ile 19/4/2013 tarihinde kesinleştiğini, bu nedenle

başvurunun Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisi kapsamında olduğunu

belirtmiştir.

37. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un geçici 1. maddesinin (8)

numaralı fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, 23/9/2012 tarihinden sonra kesinleşen nihai işlem

ve kararlar aleyhine yapılacak bireysel başvuruları inceler.”

38. Anılan hüküm uyarınca Anayasa Mahkemesinin yetkisinin

zaman bakımından başlangıcı 23/9/2012 tarihi olup Mahkeme ancak bu tarihten

sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılan bireysel başvuruları

inceleyebilecektir. Anayasa Mahkemesinin yetki kapsamının, anılan tarihten önce

kesinleşmiş nihai işlem ve kararları da içerecek şekilde genişletilmesi mümkün

değildir (Hasan Taşlıyurt,

B. No: 2012/947, 12/2/2013, § 16).

39. Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisi için kesin

bir tarihin belirlenmesi ve Mahkemenin yetkisinin geriye yürür şekilde

uygulanmaması, hukuk güvenliği ilkesinin bir gereğidir (Zafer Öztürk, B. No: 2012/51, 25/12/2012,

§ 18).

a. İşkence ve Kötü Muamele Yasağının İhlal

Edildiği İddiası

40. Başvurucunun Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının

ihlali iddiasına dayandırdığı şikâyetleri, maruz kaldığı işkence mahkeme kararı

ile sabit olmasına rağmen adli makamların failleri tespit edememelerine ve

dolayısıyla işkence eyleminin cezasız kalmasına, bir başka ifadeyle

somutlaştırılmak gerekirse İlk Derece Mahkemesinin delil yetersizliği

gerekçesiyle hükmettiği beraat kararına ilişkindir. Bu karar, Yargıtay 8. Ceza

Dairesi tarafından 9/5/2007 tarihinde onanarak kesinleşmiştir. Buna göre

başvuruya konu yargılama sürecini sonuçlandıran beraat kararının 23/9/2012

tarihinden önce kesinleştiği ve dolayısıyla başvurucunun işkence ve kötü

muamele yasağına ilişkin şikâyetlerinin Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından

yetkisi dışında kaldığı açıktır.

41. Açıklanan nedenlerle başvurucunun, Anayasa’nın 17.

maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altında alınmış olan işkence ve kötü

muamele yasağının ihlal edildiği iddialarının, zaman

bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

b. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edildiği

İddiası

42. Başvurucunun, daha önce maruz kaldığı işkence eylemi

nedeniyle uğradığı zararlarının tazminini konu alan yargılama süreci, 23/9/2012

tarihinden sonra Bölge İdare Mahkemesinin 19/4/2013 tarihli kararı ile kesin

olarak karara bağlanmıştır. Bu çerçevede somut başvurunun, tazminat davasının

reddini konu alan şikâyetlere ilişkin kısmının, Anayasa Mahkemesinin zaman

bakımından yetkisi kapsamında yer aldığı anlaşılmaktadır.

43. Açıkça dayanaktan yoksun olmayan ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden bulunmayan mahkemeye erişim hakkı

kapsamındaki başvurunun, kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

44. Başvurucu, süresinde yaptığı ve tazminat talebini konu

alan yargısal başvuruların, ilgili mahkemelerce haksız olarak reddedilmesinden

şikâyet etmektedir (bkz. § 32).

45. Bakanlık görüş yazısında, başvurucunun katılan sıfatıyla

yer aldığı dava sonucunda Ağır Ceza Mahkemesinin başvurucuya işkence

yapıldığını doğruladığı fakat sanıkların bu fiili işleyip işlemedikleri

noktasında somut delil bulunmadığı gerekçesiyle beraat kararı verildiği ve

anılan kararın 9/5/2007 tarihinde kesinleştiği, söz konusu beraat kararıyla

başvurucuya uygulanan işkence fiilinin, yargı kararıyla da tespit edildiği ve

bu fiilin idari bir nitelik taşıdığı, olayda kişisel bir kusur tespit

edilemediği hususunun, başvurucu açısından 9/5/2007 tarihi itibarıyla kesinlik

kazandığı, bu nedenle başvurucunun 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca

kesin kararı öğrendiği tarihten itibaren bir yıllık süre içinde idareye

başvurması ve sonrasında bu davayı açması gerektiği, oysa başvurucunun manevi

zararlarının tazmini istemiyle ancak 7/10/2011 yılında idareye başvurduğu ve

idarenin olumsuz cevabı sonrasında Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açtığı, oysa

başvurucunun haklarının ihlal edildiği ve manevi zarara uğradığı yönündeki

iddiasının, idari veya adli yargı yerleri önünde yasalarla öngörülen usul

kurallarına uygun biçimde dile getirmesinin beklendiği, dolayısıyla

başvurucunun kendi kusuru nedeniyle manevi zararlarının tazmini imkânından

mahrum kaldığının anlaşıldığı, kötü muamele şikâyetine ilişkin olarak etkin iç

hukuk yolunun ceza davası olması nedeniyle tazminat davasının süre yönünden

reddedilmesinin soruşturmanın etkinliğine etkisi olup olmadığı bakımından

değerlendirilmesi gerektiği ve fakat bu konuda takdirin Anayasa Mahkemesine ait

olduğu bildirilmiştir.

46. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyan dilekçesinde,

12/11/1999 ile 18/11/1999 tarihleri arasında gördüğü işkence sebebiyle uğradığı

manevi zararın tazmini istemiyle idareye başvurduğunu, idareye başvurması için

öngörülen sürenin başlangıcının işkence yapıldığının mahkeme kararıyla sabit

görüldüğü ve kararın Yargıtay tarafından onandığı 9/5/2007 tarihi olduğunu, bu

tarihten sonra öncelikle ilgili mevzuatta öngörülen sürede idareye

başvurulduğunu, idarenin olumsuz cevabı üzerine 22/11/2011 tarihinde, o tarihte

yürürlükte olan 6100 sayılı Kanun’un 3. maddesi gereğince Asliye Hukuk

Mahkemesinde dava açıldığını, sonrasında anılan Mahkemece verilen görevsizlik

kararının kesinleştiği 27/7/2012 tarihinde İdare Mahkemesinde dava açıldığını,

2577 sayılı Kanun’un 9. maddesi çerçevesinde, davanın süre aşımı nedeniyle

reddedilmesinin hukuki dayanağının olmadığını belirtmiştir.

47. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurular için benimsediği

temel yaklaşım doğrultusunda kural olarak bireysel başvuruya konu davadaki

olayların kanıtlanması, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması,

yargılama sırasında delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi ile

kişisel bir uyuşmazlığa derece mahkemeleri tarafından getirilen çözümün esas

yönünden adil olup olmaması, bireysel başvuru incelemesinde değerlendirmeye

tabi tutulamaz. Anayasa’da yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece

ve açık keyfîlik içermedikçe derece mahkemelerinin

kararlarındaki maddi ve hukuki hatalar bireysel başvuru incelemesinde ele

alınamaz. Bu çerçevede, derece mahkemelerinin delilleri değerlendirmesinde

bariz takdir hatası veya açık keyfîlik bulunmadıkça

Anayasa Mahkemesinin bu takdire müdahalesi söz konusu olamaz (Necati Gündüz ve Recep Gündüz, B. No:

2012/1027, 12/2/2013, § 26).

48. Somut başvuruda da Anayasa Mahkemesinin görevi, usul

kurallarının uygulanması konusunda derece mahkemelerinin takdir ve

değerlendirmelerini denetlemek olmayıp usule ilişkin uygulamanın, kişinin

mahkemeye erişim hakkını, Anayasa’ya aykırı olarak kısıtlayıp kısıtlamadığını

denetlemektir (Neriman Polat, B.

No: 2012/1223, 5/11/2014, § 33).

49. Mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde

düzenlenen adil yargılanma hakkının güvenceleri arasında yer almaktadır (Ahmet Yıldırım, B. No: 2012/144,

2/10/2013, § 28; Özkan Şen, B.

No: 2012/791, 7/11/2013, § 51; Ş.Ç.,

B. No: 2012/1061, 21/11/2013, § 28; Kenan

Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 3/4/2014, § 41).

50. Mahkemeye erişim hakkı adil yargılanma hakkının en temel

unsurlarından biridir. Mahkemeye ulaşmayı aşırı derecede zorlaştıran ya da

imkânsız hâle getiren uygulamalar mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir.

Bununla birlikte dava açma ya da kanun yollarına başvuru için süre ve şekil

gibi birtakım koşullar öngörülmesi, dava açmayı imkânsız kılacak ölçüde katı

olmadıkça hukuki belirlilik ilkesinin gereği olup mahkemeye erişim hakkına aykırılık

oluşturmaz. Ne var ki öngörülen koşulların açıkça hukuka aykırı olarak yanlış

uygulanması ya da yorumlanması nedeniyle kişiler dava açma ya da kanun

yollarına başvuru hakkını kullanamadığı takdirde mahkemeye erişim hakkının

ihlal edildiğinin kabulü gerekir (Remzi

Durmaz, B. No: 2013/1718, 2/10/2013, § 27; Kamil Koç, B. No: 2012/660, 7/11/2013, § 59; Neriman Polat, B. No: 2012/1223,

5/11/2014, § 35).

51. Mahkemeye etkili erişim hakkı, mahkemeye başvuru

konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını, dava açmak veya kanun yoluna

başvurmak isteyen kişilerin ilgili mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili

fırsatlara sahip olmasını gerektirmektedir. Özellikle hukuki belirsizlikler ya

da uygulamadaki belirsizlikler kişilerin mahkemeye erişim hakkını ihlâl

edebilmektedir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Geffre/Fransa, B. No: 51307/99, 23/1/2003, § 34). Bu nedenle

mahkemeler usul kurallarını uygularken bir yandan adil yargılanma hakkını ihlâl

edebilecek aşırı şekilcilikten, diğer yandan da yasalar tarafından düzenlenen

usul kurallarının ortadan kaldırılması sonucunu doğurabilecek aşırı

gevşeklikten kaçınmalıdırlar (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Walchli/Fransa, B. No: 35787/03, 26/7/2007, § 29;

Eşim/Türkiye, B. No: 59601/09,

17/9/2013, § 21).

52. Usul kurallarının, hukuki güvenliğin sağlanması ve

yargılamanın düzgün bir şekilde yürütülmesi sonucu adaletin tecelli etmesine

hizmet etmek yerine kişilerin davalarının yetkili bir mahkeme tarafından

görülmesi bakımından bir çeşit engel hâline gelmeleri durumunda, mahkemeye

erişim hakkı ihlal edilmiş olacaktır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Efstathiou ve diğerleri/Yunanistan, B. No: 36998/02,

27/7/2006, § 24).

53. Somut olayda başvurucunun maruz kaldığı işkence nedeniyle

yapılan ceza yargılaması sonucunda, işkence sabit görülmüş ancak bu eylemlerin,

haklarında kamu davası açılan sanıklar tarafından işlendiğinin tespit

edilememesi nedeniyle beraat kararı verilmiştir. Başvurucu ceza davasının bu

şekilde kendisi bakımından sonuçsuz kalması üzerine 22/11/2011 tarihinde, o

tarih itibarıyla yürürlükte bulunan 6100 sayılı Kanun’un 3. maddesinin (1)

numaralı fıkrasındaki “Her türlü idari eylem

ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün

kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi

zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukuk mahkemeleri bakar. …”

hükmüne istinaden Asliye Hukuk Mahkemesinde tazminat davası açmıştır.

54. Ancak Anayasa Mahkemesinin 16/2/2012 tarihli kararı ile

başvurucunun açtığı davanın “yargı yolu” bakımından dayanağı olan 6100 sayılı

Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrası iptal edilmiştir. Anılan Anayasa

Mahkemesi kararı üzerine, İstanbul 18. Asliye Hukuk Mahkemesinin 11/7/2012

tarihli kararı ile “yargı yolunun caiz

olmadığı” gerekçesiyle başvurucunun davasının reddine karar

verilmiştir. Başvurucu, işkence olayına ilişkin olarak 27/7/2012 tarihinde,

İstanbul 3. İdare Mahkemesinde yeniden tazminat davası açmıştır. İstanbul 3.

İdare Mahkemesi Hâkimliğinin 10/8/2012 tarihli ve E.2012/1327, K.2012/1520

sayılı kararı ile başvurucunun davasının, “2577

sayılı Kanun’un 14/3-e ve 15/1-b maddeleri uyarınca süre aşımı nedeniyle”

reddine karar verilmiştir.

55. Bu şekilde tazminat davası, “süre aşımı” nedeniyle

reddedilen başvurucu, kendisine karşı işlenen işkence eylemi sonucunda uğradığı

zararların tazmini konusundaki taleplerini inceletme imkânından mahrum

bırakılmıştır. Ortaya çıkan bu sonuç, başvurucunun mahkemeye erişim hakkına

yönelik bir müdahale oluşturmuştur.

56. Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için

herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte bunun hiçbir

şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel

sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı

sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca hakkı düzenleyen maddede

herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da Anayasa’nın başka

maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların sınırlandırılması da

mümkün olabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanım koşullarına ilişkin

bir kısım düzenlemelerin hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan

sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu

açıktır. Ancak bu sınırlamalar Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan güvencelere

aykırı olamaz (Özkan Şen, § 58; Tahir Gökatalay,

B. No: 2013/1780, 20/3/2014, § 39

İbrahim Can Kişi, B. No:

2012/1052, 23/7/2014, § 33).

57. Anayasa’nın “Temel hak

ve hürriyetlerin sınırlanması” kenar başlıklı 13. maddesine göre

temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili

maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir.

Ayrıca bu sınırlamalar, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum

düzeninin ve laik Cumhuriyet’in gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz

(İbrahim Can Kişi, § 34; Neriman Polat, § 42).

58. Belirtilen Anayasa hükmü, hak ve özgürlükleri sınırlama

ve güvence rejimi bakımından temel öneme sahip olup Anayasa’da yer alan bütün

hak ve özgürlüklerin yasa koyucu tarafından hangi ölçütler göz önünde

bulundurularak sınırlandırılabileceğini ortaya koymaktadır. Anayasa’nın

bütünselliği ilkesi çerçevesinde, Anayasa kurallarının bir arada ve hukukun

genel kuralları göz önünde tutularak uygulanması zorunlu olduğundan, belirtilen

düzenlemede yer verilen güvence ölçütlerinin, Anayasa’nın 36. maddesinde yer

verilen hakkın kapsamının belirlenmesinde de gözetilmesi gerektiği açıktır (Tahir Gökatalay,

§ 41).

59. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de mahkemeye erişim

hakkının dayanağı olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 6.

maddesinde adil yargılanma hakkının sınırlandırılması rejimi düzenlenmemiş

olmasına rağmen bunun hiçbir surette mahkemeye erişim hakkının

sınırlandırılamayacağı anlamı taşımadığını, hakkın niteliği gereği mahkemeye

erişim konusunda devletin birtakım sınırlama ve düzenlemeler yapmasının

kaçınılmaz olduğunu ve bu nedenle Sözleşmeci devletlerin bu konuda bir takdir

alanına sahip olduklarını kabul etmektedir. Ancak bu sınırlamaların hakkın

özüne zarar vermeyecek nitelikte, meşru bir amaca dayalı ve kullanılan aracın

sınırlama amacı ile orantılı olması, kamu yararının gerekleri ile bireyin

hakları arasında kurulmaya çalışılan adil dengeyi bozacak şekilde birey

aleyhine katlanılması zor külfetler yüklenmemiş olması gerekir (Ashingdane/Birleşik Krallık, B. No: 8225/78,

28/5/1985, § 57; García Manibardo/İspanya,

B. No: 38695/97, 15/2/2000, § 36; Sabri

Güneş/Türkiye, B. No: 27396/06, 24/5/2011, § 56).

60. Sonuç itibarıyla mutlak olmayan ve sınırlandırılabilen

mahkemeye erişim hakkına ilişkin sınırlandırmaların, kanuni olması, hakkın

özünü zedeleyecek şekilde kısıtlamaması, meşru bir amaç izlemesi, açık ve

ölçülü olması ve başvurucu üzerinde ağır bir yük oluşturmaması gerekir (Serkan Acar, B. No: 2013/1613, 2/10/2013,

§ 38; İbrahim Can Kişi, § 36).

61. Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin temel

ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre

yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya

ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması

ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu birtakım

güvenceler içermesi gereklidir. Belirlilik ilkesi, hukuksal güvenlikle

bağlantılı olup birey, belirli bir kesinlik içinde, hangi somut eylem ve olguya

hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını, bunların kamu otoritesine

hangi müdahale yetkisini doğurduğunu, kanundan öğrenebilme imkânına sahip

olmalıdır. Birey ancak bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörüp

davranışlarını düzenleyebilir. Hukuk güvenliği, kuralların öngörülebilir

olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini,

devletin de kanuni düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden

kaçınmasını gerekli kılar (Karlis A.Ş., B. No: 2013/849, 15/4/2014, § 34; Günay Okan, B. No: 2013/8114, 17/9/2014, §

22; Mahmut Manbaki,

B. No: 2012/731, 15/10/2014, § 41).

62. Kanunilik şartı, hak ve özgürlüklere yönelik

sınırlamaların yalnızca şeklî olarak kanunla düzenlenmesi ile sınırlı olmayıp

bunların içerik olarak da belirli bir amacı gerçekleştirmeye elverişli

olmalarına ilişkin gerekliliği de ifade etmektedir. Bu açıdan kanun metni;

bireylerin, gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle hangi somut eylem ve

olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını belli bir açıklık ve

kesinlikte öngörebilmelerine imkân verecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır. Dolayısıyla

uygulanması öncesinde kanun, muhtemel etki ve sonuçlarına dair yeterli derecede

öngörülebilir olmalıdır. Bununla birlikte kanun metninin tüm sonuç ve etkileri

göstermesi her zaman beklenemeyeceğinden aranan açıklığın ölçüsü, söz konusu

metnin içeriği, düzenlemeyi hedeflediği alan ile hitap ettiği kitlenin statü ve

büyüklüğü gibi faktörler dikkate alınarak belirlenebilir. Bu özelliklere sahip

kanunun, aynı zamanda kolaylıkla erişilebilir nitelikte olması gerekir (Günay Okan, B. No: 2013/8114, 17/9/2014, §

22; Neriman Polat, § 46).

63. AİHM içtihatlarına göre de bir kanuni düzenlemenin

bireylerin davranışını ona göre düzenleyebileceği kadar kesinlik içermesi,

kişinin gerektiği takdirde hukuki yardım almak suretiyle bu kanunun düzenlediği

alanda belli bir eylem nedeniyle ortaya çıkacak sonuçları makul bir düzeyde

öngörebilmesi gerekmektedir. Öngörülebilirliğin mutlak ölçüde olması gerekmez.

Kanunun açıklığı, arzu edilir bir durum olmakla birlikte bazen aşırı bir

katılığı da beraberinde getirebilir. Oysa hukukun ortaya çıkan değişikliklere

uyarlanabilmesi gerekmektedir. Birçok kanun -işin doğası gereği- yorumlanması

ve uygulanması pratik gerçekliğe bağlı olan yoruma açık formüller içermektedir

(Kayasu/Türkiye, B. No: 64119/00, 76292/01,

13/11/2008, § 83).

64. Danıştay, başvuruya konu dava ile benzerlik arz eden

davalara ilişkin içtihatlarında, idari eylem nedeniyle uğranılan zararın

tazminine yönelik tam yargı davalarının açılabilmesinin, eylemin idariliği ve zararın bilinmesine bağlı olduğunu kabul

etmektedir. Danıştay içtihadına göre bir eylemin idariliği

ve doğurduğu zarar, bazı durumlarda değişik araştırma ve incelemelerden hatta

ceza davalarından sonra ortaya çıkabilmektedir. Anılan içtihada göre özellikle

kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken gerçekleştirdikleri görev

kusurlarından doğan zararın tazmini istemiyle açılan tam yargı davalarında

eylemin idariliği; zararın, kamu görevlisinin kişisel

kusurundan mı yoksa görev kusurundan mı kaynaklandığının ceza muhakemesi

sonucunda belirlenmesiyle ortaya çıkacağından 2577 sayılı Kanun’un 13.

maddesinde öngörülen bir ve beş yıllık sürelerin, eylemin idariliğinin

ve doğurduğu zararın ortaya çıktığı tarihten itibaren hesaplanması

gerekmektedir (bkz. §§ 29, 30).

65. İlk Derece Mahkemesinin, süre aşımı nedeniyle ret

kararının gerekçesi şöyledir:

“...

Olayda, davacının işkenceye uğradığını iddia

ettiği gözaltı süresinin 18.11.1999 tarihinde sona erdiği ve uğradığını iddia

ettiği işkenceden gözaltı süresinin sona erdiği tarih itibariyle haberdar olduğunun

kabulü gereken davacının, yukarıda yer verilen hükümler uyarınca bu tarihten

itibaren bir yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine

getirilmesini istemesi, bu talebin reddi üzerine 60 günlük dava açma süresi

içerisinde dava açması gerekirken 2577 sayılı Yasanın 13. maddesinde belirtilen

süreler geçirildikten çok so(nr)a

işkenceye uğradığından bahisle tarafına 10.000,00 TL tazminat ödenmesi

istemiyle 27.07.2012 tarihinde açılan davada süre aşımı bulunduğundan işin

esasının incelenmesi olanağı bulunmamaktadır.

Öte yandan 2577 sayılı Yasanın 13. maddesinde

öngörülen süreler geçirildikten so(nr)a görevli olmayan Adli Yargı

mercilerinde açılmış bulunan davanın görev yönünden reddedilmiş olmasının da

geçirilmiş olan dava açma süresini yeniden ihya etmeyeceği tartışmasızdır.

...”

66. Görüldüğü üzere somut başvuruya konu İlk Derece Mahkemesi

kararında, dava açma süresinin hesaplanmasında, işkence fiilinin işlendiği

tespit edilen tarih esas alınmış ve Danıştay içtihatlarında istikrarlı olarak

vurgulanan “eylemin idariliğinin

ve doğurduğu zararın ortaya çıktığı tarih” bakımından davanın süre

yönünden kabul edilebilir olup olmadığı değerlendirilmemiştir. Bir başka

ifadeyle İlk Derece Mahkemesi, başvurucunun gözaltında maruz kaldığı işkence

eyleminin idariliğinin ve doğurduğu zararın ortaya

çıkışının, ceza yargılamasını sonuçlandıran nihai kararın kesinleştiği tarihte

gerçekleşebileceğini tartışmamış ve davanın esas yönünden incelenmesinin bu

bağlamda mümkün olup olmadığı konusunda bir inceleme yapmamıştır.

67. Buna göre İlk Derece Mahkemesinin usul kurallarına

ilişkin, istikrarlı Danıştay uygulaması ile bağdaşmayan ve dolayısıyla

öngörülebilir olmayan yorumu, başvurucunun tazminat davasının esasının

incelenmesine engel olmuştur. Bu şekilde mahkemeye erişim hakkına getirilen

sınırlamanın, ilgili Kanun’a ve yerleşik Danıştay içtihadına aykırı olduğu, bu

bağlamda hukuki olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

68. Açıklanan nedenlerle başvurucunun, Anayasa’nın 36.

maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği

sonucuna ulaşılmıştır.

3. 6216 Sayılı

Kanunun 50. Maddesi Yönünden

69. 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar”

kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Tespit edilen ihlal

bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak

için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden

yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine

tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu

gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa

Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

70. Başvurucu, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması

bakımından 10.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep

etmiştir.

71. Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmakta

olup ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından hukuki yarar

bulunduğundan yeniden yargılama yapılmak üzere kararın ilgili Mahkemeye

gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

72. Yeniden yargılama yapılması, tespit edilen ihlalin

sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından yeterli tatmin sağladığından başvurucunun

manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

73. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 198,35 TL harç ve

1.500 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin

başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A.

Başvurucunun,

1.

Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan işkence ve

kötü muamele yasağının ihlal edildiği yönündeki iddiasının zaman bakımından yetkisizlik nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2.

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının

ihlal edildiği yönündeki iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B.

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının İHLAL

EDİLDİĞİNE,

C.

Tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından yeniden

yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin İstanbul 3. İdare Mahkemesine

GÖNDERİLMESİNE,

D.

Başvurucunun manevi tazminat talebinin REDDİNE,

E.

198,35 TL harç ve 1.500 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

F.

Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye Bakanlığına başvuru

tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde

bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz

uygulanmasına

4/11/2015 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Serruh

KALELİ

Nuri NECİPOĞLU Hasan Tahsin GÖKCAN Rıdvan GÜLEÇ Raportör : Recep ÜNAL Başvurucu : Emre ÇALIKOĞLU Vekili : Av. Ceyhun GÖKDOĞAN

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2013/4686, 4 Kasım 2015 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru Süreci
  6. III. Olaylar Ve Olgular
  7. A. Olaylar
  8. B. İlgili Hukuk
  9. IV. İnceleme Ve
  10. Gerekçe
  11. A. Başvurucunun
  12. B. Değerlendirme
  13. B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16; M. Aydın
  14. B. No: 2012/1061, 21/11/2013, § 28; Kenan
  15. B. No: 2013/1780, 20/3/2014, § 39
  16. B. No: 38695/97, 15/2/2000, § 36; Sabri
  17. Kaleli
  18. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2013/4686
Tarih
4 Kasım 2015

İlgili Kararlar

  • Ahmet Temiz Başvurusu (B. No: 2013/3594)
  • Mustafa Ateşoğlu ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/1178)
  • Sait Şahin Başvurusu (B. No: 2013/4338)
  • Vatan Partisi Başvurusu (B. No: 2015/8764)
  • Nasrullah Kuran Başvurusu (B. No: 2013/6123)
  • Remziye Güney Uyanıker Başvurusu (B. No: 2013/1717)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.