İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Fahrettin Çakıroğlu ve Saime Çakıroğlu Başvurusu (B. No: 2016/12574)

1. Başvuru, taşınmaz üzerindeki şerhin kapsamı ve miktarı

Başvuru No2016/12574Tarih25 Eylül 2019Okuma25 dk · 5.062 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Fahrettin Çakıroğlu Ve Saime Çakıroğlu Başvurusu

Karar tarihi
25 Eylül 2019
Başvuru Numarası
2016/12574
R.G. Tarih ve Sayı
24/10/2019-30928
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

5.062 kelime·25 dk okuma·24 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, taşınmaz üzerindeki şerhin kapsamı ve miktarı

belirlenmeden davanın reddine karar verilmesinin mülkiyet hakkını ihlal ettiği

iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvurular 1/7/2016 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin

Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. 2016/12568 numaralı başvuru dosyasının hukuki irtibat

nedeniyle 2016/12574 numaralı başvuru dosyası ile birleştirilmesine,

incelemenin 2016/12574 numaralı başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine ve

diğer dosyanın kapatılmasına karar verilmiştir.

6. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

7. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

A. Uyuşmazlığın Arka

Planı

9. Dosya içinde bulunan tapu kaydına göre 13993 ada 4 parsel

sayılı taşınmaz, imar uygulaması sonucunda paylı olarak H.A., İ.K., H.A., H.A.

adına kayıtlı iken İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesinin satış kararı uyarınca

yapılan açık artırma sonucunda 21/8/2013 tarihinde başvurucular adına tescil

edilmiştir. Taşınmazın tapu kaydının beyanlar hanesinde ''1.419 m² fazlalık hakkında 12/12/1947tarih ve 1071

sayılı tezkere ile defterdarlık ve iskan müdürlüğüne

bildirilmiştir'' şerhi bulunmakta olup ihale bedelinin

belirlenmesinde bu husus da dikkate alınmıştır.

10. Başvurucular açık artırmayla satın aldıkları 4 sayılı parsel

ile satın alma yoluyla edindikleri 1, 2 ve 3 sayılı parselleri tevhit ederek 5

sayılı parseli oluşturmuşlardır.

11. 13993 ada 5 parsel sayılı taşınmaz tapuda arsa ve dört ev

vasfıyla 1.971 m²büyüklüğündedir.Bu taşınmazı oluşturan parseller 1989 yılında

yapılan imar uygulaması ile imar parseli niteliğini kazanmıştır. 4 sayılı

parselin beyanlar hanesindeki ''1.419

m²fazlalık hakkında 12/12/1947 tarih ve 1071 sayılı tezkere ile defterdarlık ve

iskan müdürlüğüne bildirilmiştir'' şerhi

birleşme sonucunda yeni oluşan 5 sayılı parsele aktarılmıştır.

B. Tapu İptali ve Terkin

Davası Süreci

12. Başvurucular 10/1/2014 tarihli dilekçe ile uyuşmazlık konusu

13993 ada 5 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydındaki şerhin iptali istemiyle

dava açmıştır. Başvurucular dava dilekçesinde, dört adet parselin tevhidinden

oluşan parselin üzerindeki şerhin bir dayanağının bulunmadığını ve taşınmazdaki

miktar fazlasının tapusuz yerlerden olup bu yerin zilyetlikle kazanma

koşullarının gerçekleştiğini belirterek şerhin terkinini talep etmişlerdir.

13. İzmir 7. Asliye Hukuk Mahkemesi 29/5/2014 tarihinde davanın

reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, taşınmaza ilişkin kadastro

tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren on yıllık hak düşürücü sürenin

geçmesinden dolayı miktar fazlasınınbaşvurucular

adına tescili imkânının ortadan kalktığı ve başvurucuların Hazineye ait

fazlalığın bedeli karşılığında satılmasına yönelik bir başvurusunun bulunmadığı

belirtilmiştir.

14. Bu karar başvurucular tarafından temyiz edilmiş ve Yargıtay

14. Hukuk Dairesi 30/11/2015 tarihinde hükmü onamıştır. Başvurucuların karar

düzeltme talebi de 17/5/2016 tarihinde reddedilmiştir.

15. Nihai karar 7/6/2016 tarihinde tebliğ edilmiş ve 1/7/2016

tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Kanun Hükümleri

16. 14/6/1934 tarihli ve 2510 sayılı mülga İskan

Kanunu’nun 43. maddesi şöyledir:

“Bu

kanun hükümlerine göre muhacirlere, mültecilere, göçebelere, naklolunanlara ve yerlilere dağıtılan yapı ve toprakların

temlikine vali ve kaymakamlar salahiyetlidirler. Dağıtış defter veya

kararlarının altı vali veya kaymakamlarca tasdik edilmesi, temliktir. Tasdikli

defterlerdeki veya kararlardaki miktarlar muteberdir.”

17. 28/6/1966 tarihli ve 766 sayılı mülga Tapulama Kanunu’nun 42.

maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Değişmez

ve genişletilmeye elverişli olmıyan sınırlı tapu

kayıtları ile diğer belgelerin muhtevasını tayinde, kayıt ve belgelerde

gösterilen sınıra itibar olunur. Özel

kanunların kayıt ve belgelerde yazılı miktara itibar edilmesini gözönünde tuttuğu haller saklıdır. Ancak Hazinece özel

kanunları hükümlerine göre miktar üzerinden satılan tefviz veya tahsis edilen

veya parasız dağıtılan arazide çıkan fazlalık, satış, tefviz, tahsis veya

dağıtım tarihinden başlıyarak on yıl geçmiş ise

miktarına bakılmadan kayıt sahibi adına tesbit

edilir; on yıl geçmemiş ise miktar fazlası hakkında 5618 sayılı Kanunun 2 nci maddesi hükmünün kayıt

sahibi lehine uygulanıp uygulanmıyacağı en büyük

mülkiye amirinden sorularak alınacak karşılık uyarınca işlem yapılır.''

18. 21/6/1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun ''Kadastro tutanaklarının kesinleşmesi ve hak

düşürücü süre'' kenar başlıklı 12.

maddesinin üçüncü numaralı fıkrası şöyledir:

“Bu

tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların

kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki

hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz.''

19. 3402 sayılı Kanun’un ''Kayıt

ve belgelerin kapsamını tayin'' kenar başlıklı 20. maddesinin ilgili

kısmı şöyledir:

“D)

Hazinece, özel kanunlar hükümlerine göre değişmez ve genişlemeye müsait olmayan

sınırlarla miktar üzerinden satılan, tefviz veya tahsis veya parasız dağıtılan

taşınmaz mallarda çıkan fazlalık, taşınmaz malla birlikte satış, tefviz, tahsis

ve dağıtım tarihinden itibaren on yıl geçmiş ise, miktarına bakılmaksızın kayıt

sahibi adına tespit edilir.

Bu maddede yazılı taşınmaz mallarda meydana

gelen fazlalıklar hakında şartlar uygun bulunduğu

takdirde, 14 üncü ve 17 nci

madde hükümleri uygulanır.''

20. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun ''Beyanlar'' kenar başlıklı 1012. maddesi şöyledir:

“Bir

taşınmazın eklentileri, malikin istemi üzerine kütükteki beyanlar sütununa

yazılır. Bu kaydın terkini, kütükte hak sahibi görünen bütün ilgililerin

rızasına bağlıdır.

Taşınmaz mülkiyetine ilişkin kamu hukuku

kısıtlamalarının beyanlar sütununa yazılması ve bu sütuna yazılabilecek diğer

hususlar Cumhurbaşkanınca çıkarılan yönetmelikle belirlenir.

Özel kanun hükümleri saklıdır.''

21. 17/8/2013 tarihli ve 28738 sayılı Resmî Gazete'de

yayımlanıp yürürlüğe giren Tapu Sicil Tüzüğü'nün (Tüzük) ''Şerhler sütunu'' kenar başlıklı 46.

maddesi şöyledir:

“(1)

Kütüğün şerhler sütununa kişisel haklar, tasarruf yetkisini kısıtlayan veya

yasaklayan şerhler, geçici tescil şerhleri ile kanunlarda öngörülen diğer

hususlar yazılır.''

22. Tüzük'ün ''Beyanlar sütununda belirtme'' kenar başlıklı 52.

maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“ (1) Kütüğün beyanlar sütununa, mevzuatın yazılmasını

öngördüğü hususlar tarih ve yevmiye numarası belirtilerek yazılır.''

B. Yargıtay Kararları

23. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18/2/2009 tarihli ve

E.2009/14-12, K.2009/79 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Hukuk Genel Kurulunun bozma ilamında da

açıklandığı üzere; Dava konusu taşınmazların, 7/1/1934 tarih ve 97 nolu tapu senedine istinaden 26/8/1949 tarihinde tapu

malikleri adına tahdit ve tespitinin yapıldığı, kesinleşmesini müteakip,

4/1/1955 tarihinde 101 ada 13 parsel olarak tapuya tescil edildiği, taşınmaza

uygulanan ve 1771 sayılı Mübadele ve Tefiz İşlerinin Kati Tasfiyesi İntacı Hakkında

Kanun ve 2510 sayılı İskan Kanunlarına göre oluşturulduğu anlaşılan tapu

kaydında ileride fazlalık çıkarsa Hazinenindir şerhinin bulunduğu, bu kayda

istinaden yapılan kadastro tutanağının mülkiyet tablosu bölümünde' fazlası

hazineye aittir 680 m2' şeklinde şerh düşüldüğü ve bu durumun 30/12/1955

tarihinde 1727 sayılı yazı ile Defterdarlık Makamına bildirildiği

anlaşılmaktadır.

101 ada, 13 parsel, imar uygulaması sonucu

1128 ada, 9 parsel ile 1129 ada, 1-2-3-4-5 ve 8 parsel sayılı taşınmazlara ifraz

edilmiş ve mezkur şerh bu taşınmazların tapu

kütüklerinin beyanlar hanesine aynen aktarılmıştır. Davacı bu taşınmazların

tümünü 24/7/1992 tarihinde satın alarak iktisap etmiş, ardından 1129 ada,

1-2-3-4-5 ve 8 parsel sayılı taşınmazlar tevhit edilerek 1129 ada, 9 parsel

sayılı taşınmaz oluşturulmuş, aynı şekilde miktar fazlalığı şerhi yeni oluşan

parsele aktarılmıştır.

Uyuşmazlık; Hak düşürücü süre içerisinde

açılmadığı anlaşılan “Hazine fazlalığı şerhinin” terkini davasında, ayrıca 3402

sayılı Kadastro Kanunun 20/D maddesi koşullarının gerçekleşip

gerçekleşmediğinin araştırılmasına gerek olup olmadığı noktasında

toplanmaktadır.

3402 sayılı Kadastro

Kanununun 12.maddesinin 3.fıkrasında öngörülen on yıllık sürenin hak

düşürücü süre olduğu konusunda, uygulama ile öğreti arasında tam bir fikir

birliği bulunmaktadır. Hak düşürücü süre, doğrudan doğruya hakim

tarafından kendiliğinden göz önünde tutulması gereken, davada itiraz olarak

başvurulması zorunlu olan ve zamanaşımı gibi kesme ve durma hükümlerine bağlı

olmayan, uyulmama halinde hakkın kaybına yol açan, yani, hakkın özünü ortadan

kaldıran süredir. Anılan maddede öngörülen süre ile, tapu sicilinin kararlılık

kazanması, sicillerin bozulmaması, belli bir süre geçtikten sonra yargı

organlarınca bu sicillerin tartışma konusu yapılmaması amaçlanmıştır (Yargıtay

İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 2.4.2004 tarih, 2003/1 E, 2004/1

sayılı kararının gerekçesinden).

Kadastroya da tapulama ile oluşturulmuş tapu

sicillerine karşı açılacak davalarda hakkıntürünü,766ve2613sayılıKanunlar ile

3402 sayılı Kanun hükümleri sınırlandırmış değildir. Genel bir tanımlama ile

'Tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların

kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki

hukuki sebeplere dayanılarak itiraz olunamayacağını ve dava açılamayacağını'

öngörmüş ve sicile geçmiş olan hakkın türüne olursa olsun on yıl geçtikten

sonra dava açılmasına anılan kanunlar izin vermemiştir.

Beyanlar hanesinin, tapu sicilinin kapsamında

ve onun bir parçası bulunduğu ve yazılı şerhin hukuksal bir durum, Hazineye

tanınan bir 'Hak' olduğu tartışmasızdır(MK.nun 919, 920, 921. maddeleri).

Bilinmektedir ki; 2613 sayılı Kadastro

Yasasında on yıllık hak düşürücü süre öngörülmediği için,3402sayılı Kadastro Kanununun geçici 4. maddesinin 3. fıkrası 9/10/1987

tarihinden itibaren bir yıliçerisinde2613sayılıKanunagöre kadastrosu yapılmış

taşınmazlar hakkında 'dava açabilme hakkını' tanımıştır. Somut olayda asıl

uygulanması gereken hak düşürücü süre 3402 sayılı Kanunun 4/3. maddesinde

öngörülen süredir.

Görülmekte olan dava, bir yıllık hak düşürücü

süre de geçtikten sonra 02.09.2003 günü açılmıştır.

'Hak düşürücü süre' kamu düzeni ile ilgilidir.

Davanın görülebilirlik koşuludur. Hakim

doğrudan bu yönü göz önünde tutmak zorundadır. Hak düşürücü süre geçtikten

sonra açılan davanın esasını hakim inceleyemez.

Davacı, davasında haklıda olsa, tasfiye amacı

güden 3402 sayılı Kanun artık bu hakkın özünü silip ortadankaldırmış,

uyuşmazlıkların sonsuzadeğin sürmesini engellemiş,

kişilerle Hazine arasında ve toplum içinde kavgasız bir ortamı sağlamak uğruna

hakkı feda etmiştir (NusretOzanalp, TapulamaKanunuŞerhi,sahife:240).

Dolayısıyla kadastro tutanağının kesinleştiği

tarihten itibaren on yıl ve munzam bir yıllık süreler geçmekle, kadastro

tutanağı ve dolayısıyla tapu kütüğü mevcut şekli ile kesinleşeceğinden ve artık

kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak itiraz ve dava açma hakkı

ortadan kalkacağından, bu gibi nedenlere dayalı olarak şerhin terkininin

istenebilmesi olanaklı değildir, tutanak kesinleşmiştir.

TMK.m.841/1,f

gereğince; Aksine hüküm yoksa kamu hukukuna ilişkin taşınmaz yükünün tapu

kütüğüne tescili gerekli değildir. Aynı kanunun 849/1.maddesindeki; 'taşınmaz

maliki değişirse yeni malik başka bir işleme gerek bulunmaksızın taşınmaz

yükünün yükümlüsü olur.' hükümleri gereğince önceki tapu kaydında bulunan

'miktar fazlası Hazinenindir' şerhi yeni malik yönünden de bağlayıcı olur.

Kanundan doğan bu taşınmaz yükümlülüğü karşısında TMK.m.1023’de açıklanan tapu

kütüğüne güven prensibinden söz edilemez.

Öyle ise, mezkur

kanunlar uyarınca verilen tapuların miktarları ile geçerli olacağı ve üzerindeki

'miktar fazlalıkları Hazineye aittir' şerhinin 4.1.1955 yılında yapılan

kadastro tespiti ile önceki kayıtlara dayalı olarak kadastro tutanağına

işlendiği ve 10 yıllık hak düşürücü ve munzam 1 yıllık sürenin fazlası ile

geçtiğinin anlaşılmasına göre, artık kayıtlarda mevcut olan bu şerhe itiraz

imkanı kalmadığı ve dolayısıyla şerhin geçerli olacağı kuşkusuzdur. Hukuk Genel

Kurulunun bu hususlara işaret eden kararı doğru ve yerindedir.''

24. Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 5/3/2009tarihli ve E.2008/11814,

K.2009/2776 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Dava, 6 ada 28 parsel kaydındaki

“Defterdarlık ve İskan Müdürlüğünün 28.09.1956 tarih

1085 yevmiye numarası ile 5226 m2 çıkan fazlalık Hazineye aittir"

şeklindeki belirtmenin terkini istemi ile açılmıştır.

...

10.11.1949 tarihindeki kadastro işlemi

sırasında 9821 m2 yüzölçümündeki zeytinli tarla vasıflı dava konusu

taşınmaz,21.03.1934 tarih432 numaralı tapu kaydına dayanılarak gerçek kişi

adına tahdit edilmiş, bu tahdit 14.06.1956 tarihinde kesinleşmiştir. Dava

konusu taşınmaz ile revizyon gören tapu kaydında da aynı belirtmenin yapıldığı

ve bu belirtmenin kadastro tutanağına da işaretlendiği anlaşılmaktadır. Eldeki

dava, 17.01.2008 tarihinde açılmıştır.

Burada üzerinde durulması gereken sorun, kayıt

maliki olan davacının kayıttaki belirtmenin terkini için açacağı davada 3402

sayılı Kadastro Kanununun geçici 4/3. maddesinin

uygulanıp uygulanmayacağının açıklığa kavuşturulmasıdır. Gerçekten dava konusu

taşınmazın kadastro işlemi 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununa göre

yapılmıştır. Kadastrosu bu kanun hükümleri gözetilerek yapılmış ve tutanakları

kesinleşmiş bulunan taşınmazlar için 10 yıllık hak düşürücü süre geçmiş ise

tutanaklarda belirtilen haklara sınırlandırma ve tespitlere ait davanın 3402

sayılı KadastRo Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten

itibaren bir yıl içinde açılması gerekir. Eldeki uyuşmazlıkta kadastro tutanağı

kesinleşmiş, 10 yıllık hak düşürücü süre geçmiş olduğundan davanın3402 sayılı Kadastro Kanununun yürürlük tarihi olan 10.10.1987

tarihinden sonraki bir yıl içinde yani 10.10.1988 tarihine kadar açılmış

bulunması zorunludur. Dava ise 17.01.2008 tarihinde açıldığından, davalı Hazine

yararına olan belirtmenin kaldırılmasına ilişkin istemin dinlenme olanağı yoktur.

Yargıtay Yüksek Hukuk Genel Kurulunun 18.02.2009 tarih ve 2009/14-12/79 sayılı

kararı da aynı doğrultudadır.

Diğer taraftan davacı, Hazine’ye ait tarım

arazilerinin satışı hakkındaki 4070 Sayılı, tapu fazlalıklarının Hazine’ye ait

olduğuna ilişkin tapu kayıtlarında şerh bulunan taşınmaz mallardaki

fazlalıkların bedeli karşılığı tapu maliki veya mirasçılarına satılmasına dair

4706 ve 4706 Sayılı Kanunda değişiklik yapan 4916

Sayılı Kanun hükümlerinden yararlanmak üzere başvurulduğunu da ileri sürmemiştir.

Hal böyle olunca, mahkemece re’sen gözetilmesi

zorunlu hak düşürücü sürenin varlığı nedeniyle davanın reddindeusul

ve yasaya aykırılık yoktur.''

25. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 17/4/2012 tarihli ve

E.2011/13660, K.2012/4408 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Dava, çap kaydındaki “kayıt miktar

fazlasının hazineye ait olacağına” dair şerh gereğince tapu iptal ve tescil

isteğine ilişkin olup; mahkemece, çekişmeye konu edilen 61 ve 62 parsel sayılı

taşınmazlardaki miktar fazlasının, taşınmazların genel yüzölçümlerine isabet

eden pay oranında davacı paydaş kılınmak suretiyle davanın kabulüne karar

verilmiştir.

Gerçekten de,

çekişmeli müfrez parsellerin öncesini teşkil eden 19 parsel sayılı taşınmazın

kadastro tutanağında 5543 sayılı Yasa ile yürürlükten kaldırılan 2510 sayılı

Yasanın 23. maddesi hükmü uyarınca “miktar fazlalıklarının hazineye ait

olacağına” dair şerh verilmek suretiyle tespitinin yapıldığı, ayrıca 19

parselin tespitine 2510 sayılı Yasa gereğince tesis edilen tapu kayıtlarının uygulanarak

kadastrosunun gerçekleştirildiği sabittir.

Hemen belirtilmelidir ki, kadastro tespitinin

yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Kadastro Yasasında; 3402 sayılı Kadastro

Yasasının 12/3 maddesinde öngörülen kadastrodan önceki nedenlere dayalı olarak

tutanakta belirtilen haklara, tespitlere ve sınırlandırmalara karşı 10 yıl

geçtikten sonra açılacak davaların dinlenmesine olanak bulunmadığına ilişkin

bir yasal düzenlemeye yer verilmemiş ise de, 09.10.1987 tarihinde yürürlüğe

giren 3402 Sayılı Yasanın geçici 4. maddesinde kadastrodan önceki nedene dayalı

olarak dava açılması bakımından 1 yıllık süre öngörülmüştür.

Somut olayda; kadastro tutanağında yer verilen

ve sicile yansıtılan miktar fazlası şerhinin terkini konusunda süresinde bir

dava açılmadığına göre, şerhin tevlit ettiği hakkın korunması gerekeceği

açıktır.

O halde, mahkemece davanın kabul edilmiş

olması kural olarak doğrudur. Ancak, mahkemece kadastro sırasında çekişmeli

taşınmazların öncesini oluşturan 19 parsel sayılı taşınmaza uygulanan tapu

kaydı ve varsa haritası getirtilmemiş ve keşfen

yerine tatbik edilmek suretiyle kayıt kapsamı saptanmamış, anılan kaydın

çekişme dışı başka parsellere de revizyon görüp görmediği belirlenmemiştir.

Anılan işlemlerin gerçekleştirilmemiş olması doğru olmadığı gibi, 19 parsel

sayılı taşınmazın yüzölçümünün 17200m² olduğu, oysa kadastro tutanağında

uygulanan kayıt miktarının 12 dönüm olarak ifade edildiği gözetildiğinde, 17200

m² yüzölçümünden 6172m²'lik miktar tenkis edildiğinde bakiye kısmın kadastroya

uygulanan tapu kaydının yüzölçümünün altına düştüğü, buna göre de davalı tarafa

kayıt miktarından az yer bırakıldığı görülmektedir.

Diğer taraftan, kabul tarzı itibariyle de, öncelikle kayıt miktar fazlasının çekişmeli

taşınmazlardan ifrazının mümkün olup olmadığı üzerinde durulmaksızın doğrudan

hazinenin paydaş kılınması suretiyle neticeye gidilmiş olması da

isabetsizdir.''

V. İNCELEME VE GEREKÇE

26. Mahkemenin 25/9/2019 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların

İddiaları

27. Başvurucular; maliki oldukları 13993 ada 5 parsel sayılı

taşınmazın beş parselin birleştirilmesi ile oluştuğunu, parseli oluşturan

taşınmazlardan 476m²lik aynı ada 4 parsel sayılı taşınmazı resmî ihale

sonucunda satın aldıklarını, bu taşınmaz üzerinde bulunan "1.419 m²

Hazineye aittir" şerhinin yeni oluşan 5 sayılı parsele aktarıldığını

bildirmişlerdir. Başvurucular dört parselin tevhidiyle oluşan 5 sayılı parselin

tapu kaydında yer alan şerhin hukuki değerini yitirdiği dikkate alınmadan,

herhangi bir araştırma ve inceleme yapılmadan davanın reddine karar

verilmesinden yakınmış; 2013 yılında edindikleri taşınmaz hakkında on yıllık

hak düşürücü sürenin uygulanamayacağını belirterek mülkiyet ve adil yargılanma

hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

B. Değerlendirme

28. Anayasa’nın "Mülkiyet

hakkı" kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir:

“Herkes,

mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına

aykırı olamaz.”

29. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucular, adil yargılanma hakkının da

ihlal edildiğini ileri sürmüşler ise de uyuşmazlığa konu taşınmazın tapu kaydın

üzerindeki şerhin taşınmaz üzerinde serbestçe tasarrufta bulunma yetkisini

kısıtladığı yönündeki iddiaları sebebiyle belirtilen şikâyetin mülkiyet hakkı

kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

30. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan

mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna

karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Mülkün Varlığı

31. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyet eden bir kimse,

önce böyle bir hakkının var olduğunu kanıtlamak zorundadır (Mustafa Ateşoğlu ve diğerleri, B. No: 2013/1178,

5/11/2015, §§ 49-54). Bu nedenle öncelikle başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesi

uyarınca korunmayı gerektiren mülkiyete ilişkin bir menfaatinin olup olmadığı

noktasındaki hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekir (Cemile Ünlü, B. No: 2013/382, 16/4/2013, §

26; İhsan Vurucuoğlu,

B. No: 2013/539, 16/5/2013, § 31).

32. Somut olayda başvurucular adlarına tapuda kayıtlı taşınmazı

üzerindeki Hazine lehine olan şerhi şikâyet konusu etmektedir. Söz konusu

taşınmazın tapuda başvurucularadına kayıtlı olduğu

anlaşıldığına göre bu taşınmazın başvurucular yönünden mülk teşkil ettiğinde

kuşku bulunmamaktadır.

b. Müdahalenin Varlığı ve

Türü

33. Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence

altına alınmış olan mülkiyet hakkı kişiye -başkasının hakkına zarar vermemek ve

yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla- sahibi olduğu şeyi dilediği

gibi kullanma ve tasarruf etme, onun ürünlerinden yararlanma olanağı verir (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No:

2013/817, 19/12/2013, § 32). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma,

semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden

herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No:

2014/1546, 2/2/2017, § 53).

34. Anayasa’nın 35. maddesi ile mülkiyet hakkına temas eden

diğer hükümleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasa'nın mülkiyet hakkına

müdahaleyle ilgili üç kural ihtiva ettiği görülmektedir. Buna göre Anayasa'nın

35. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu

belirtilmek suretiyle mülkten barışçıl

yararlanma hakkına yer verilmiş; ikinci fıkrasında da mülkten

barışçıl yararlanma hakkına müdahalenin çerçevesi belirlenmiştir. Maddenin

ikinci fıkrasında, genel olarak mülkiyet hakkının hangi koşullarda

sınırlanabileceği belirlenerek aynı zamanda mülkten

yoksun bırakmanın şartlarının genel çerçevesi de çizilmiştir.

Maddenin son fıkrasında ise mülkiyet hakkının kullanımının toplum yararına

aykırı olamayacağı kurala bağlanmak suretiyle devletin mülkiyetin kullanımını kontrol etmesine ve

düzenlemesine imkân sağlanmıştır. Anayasa'nın diğer bazı

maddelerinde de devlet tarafından mülkiyetin kontrolüne imkân tanıyan özel

hükümlere yer verilmiştir. Ayrıca belirtmek gerekir ki mülkten yoksun bırakma

ve mülkiyetin düzenlenmesi, mülkiyet hakkına müdahalenin özel biçimleridir (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, §§ 55-58).

35. Somut olayda başvurucuların taşınmazı üzerine şerhin bu

taşınmaz üzerinde serbestçe tasarrufta bulunma yetkisini önemli ölçüde

kısıtladığı ve değeri üzerinde de olumsuz bir etkiye yol açtığı kuşkusuzdur.

Dolayısıyla söz konusu şerhin konulmasının mülkiyet hakkına müdahale teşkil

ettiği açıktır.

36. Bununla birlikte başvuruculara ait taşınmaz üzerindeki

Hazine lehine şerh konulması nedeniyle başvurucular bütünüyle mülklerinden

yoksun bırakılmış değildir. Ayrıca müdahalenin mülkiyetin kullanımının kontrolü

ve düzenlenmesi gibi bir amacı da yoktur. Bu durumda başvurucuların mülkiyet

hakkına yapılan müdahalenin mülkiyetten barışçıl yararlanmaya ilişkin genel

kural çerçevesinde incelenmesi gerekir.

c. Müdahalenin İhlal

Oluşturup Oluşturmadığı

37. Anayasa'nın 13. maddesi şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, özlerine

dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere

bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın

sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine

ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

38. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak

olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla

sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken

temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri

düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinin de gözönünde

bulundurulması gerekmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin

Anayasa'ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı

taşıması ve ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir(Recep Tarhan ve Afife Tarhan, § 62).

i. Kanunilik

39. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerde ilk incelenmesi

gereken ölçüt kanuna dayalı olma ölçütüdür. Bu ölçütün sağlanmadığı tespit

edildiğinde diğer ölçütler bakımından inceleme yapılmaksızın mülkiyet hakkının

ihlal edildiği sonucuna varılacaktır. Müdahalenin kanuna dayalı olması, iç

hukukta müdahaleye ilişkin yeterince ulaşılabilir, belirli ve öngörülebilir

kuralların bulunmasını gerektirmektedir (Türkiye

İş Bankası A.Ş. [GK], B. No: 2014/6192, 12/11/2014, § 44; Ford Motor Company,

B. No: 2014/13518, 26/10/2017, § 49; Necmiye

Çiftçi ve diğerleri, B. No: 2013/1301, 30/12/2014, § 55).

40. Somut olayda taşınmaz üzerindeki "1.419 m² fazlalık

hakkında 12/12/1947tarih ve 1071 sayılı tezkere ile defterdarlık ve iskan müdürlüğüne bildirilmiştir'' şerhi 2510

sayılı mülga Kanun'un 42. maddesine dayanmaktadır. Yargıtayın

istikrarlı içtihatlarında da bu şerhlerin Hazine lehine aynî bir hak

oluşturduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu kanun hükmünün

ulaşılabilir, belirli ve öngörülebilir nitelikte olduğu açık olduğuna göre

müdahalenin kanuni bir dayanağı mevcuttur.

ii. Meşru Amaç

41. Anayasa'nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkı

ancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilmektedir. Kamu yararı kavramı,

mülkiyet hakkının kamu yararının gerektirdiği durumlarda sınırlandırılmasına

imkân verdiğinden bir sınırlandırma amacı olmasının yanı sıra mülkiyet hakkının

kamu yararı amacı dışında sınırlanamayacağını öngörerek ve bu anlamda bir

sınırlama sınırı oluşturarak mülkiyet hakkını etkin bir şekilde korumaktadır.

Kamu yararı kavramı, devlet organlarının takdir yetkisini de beraberinde

getiren bir kavram olup objektif bir tanıma elverişli olmayan bu ölçütün her

somut olay temelinde ayrıca değerlendirilmesi gerekir (bazı farklarla birlikte

bkz. Nusrat Külah,B.

No: 2013/6151, 21/4/2016, §§ 53, 56; Yunis Ağlar, B. No: 2013/1239, 20/3/2014, §§ 28, 29).

42. Somut olay bakımından 2510 sayılı mülga Kanun uyarınca hak

sahiplerine bedelsiz ya da belli bir bedel karşılığında dağıtılan

taşınmazlardaki, dağıtım belgesinde yazılı olan miktarı aşan ve esasen dağıtım

amacı güdülmeyen taşınmaz parçasının hak sahibi olmayan kişiler adına tescilinin

önüne geçilerek Hazineye ve dolayısıyla kamuya ait varlıkların korunmasının

amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle müdahalenin kamu yararına dayalı meşru

bir amacının bulunduğu açıktır.

iii. Ölçülülük

(1) Genel

İlkeler

43. Son olarak kamu makamlarınca başvurucunun mülkiyet hakkına

yapılan müdahaleyle gerçekleştirilmek istenen amaç ile bu amacı gerçekleştirmek

için kullanılan araçlar arasında makul bir ölçülülük ilişkisinin olup olmadığı

değerlendirilmelidir.

44. Ölçülülük ilkesi elverişlilik,

gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden

oluşmaktadır. Elverişlilik

öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli

olmasını, gereklilik ulaşılmak

istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif

bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile

ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini

ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2014/176, K.2015/53,

27/5/2015; E.2016/13, K.2016/127, 22/6/2016, § 18; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, § 38).

45. Orantılılık ilkesi gereği kişilerin mülkiyet hakkının

sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları

arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, başvurucunun

şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş

olacaktır. Müdahalenin orantılılığı değerlendirilirken bir taraftan ulaşılmak

istenen meşru amacın önemi, diğer taraftan da müdahalenin niteliği ile

başvurucunun ve kamu otoritelerinin davranışları gözönünde

bulundurularak başvurucuya yüklenen külfet dikkate alınacaktır (Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017,

§§ 58, 60; Osman Ukav,

B. No: 2014/12501, 6/7/2017, § 71).

46. Anayasa'nın 35. maddesi usule ilişkin açık bir güvenceden

söz etmemektedir. Bununla birlikte mülkiyet hakkının gerçek anlamda

korunabilmesi bakımından bu madde, Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da

ifade edildiği üzere mülk sahibine müdahalenin kanun dışı veya keyfî ya da

makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin savunma ve itirazlarını sorumlu

makamlar önünde etkin bir biçimde ortaya koyabilme imkânının tanınması

güvencesini kapsamaktadır. Bu değerlendirme ise uygulanan sürecin bütününe

bakılarak yapılmalıdır (Züliye Öztürk, B. No: 2014/1734, 14/9/2017, §

36; Bekir Yazıcı [GK], B. No:

2013/3044, 17/12/2015, § 71).

47. Mülkiyet hakkının usule ilişkin güvenceleri hem özel kişiler

arasındaki mülkiyet uyuşmazlıklarında hem de taraflardan birinin kamu gücü

olduğu durumlarda geçerlidir. Bu bağlamda mülkiyet hakkının korunmasının söz

konusu olduğu durumlarda usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine

getirildiğinden söz edilebilmesi için derece mahkemelerinin kararlarında konu

ile ilgili ve yeterli gerekçe bulunmalıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu

zorunluluk tarafların bütün iddialarına cevap verilmesi anlamına gelmemekle

birlikte mülkiyet hakkını ilgilendiren davanın sonucuna etkili esasa ilişkin temel

iddia ve itirazların yargılama makamlarınca özenli bir şekilde

değerlendirilerek karşılanması gerekmektedir (Kamil Darbaz ve Gmo Yapı

Grup End. San. Tic. Ltd. Şti., B. No:

2015/12563, 24/5/2018, § 53).

(2) İlkelerin

Olaya Uygulanması

48. Somut olayda başvurucuya ait taşınmazın tapu kaydının

beyanlar hanesinde bulunan şerhin Hazineye ait taşınmazların korunması amacını

gerçekleştirmesi bakımından elverişli olduğu açıktır.

49. Öte yandan söz konusu şerh doğrudan doğruya Hazineye

taşınmaz üzerinde bir tasarrufta bulunma yetkisi vermemekte ve maliklerin

taşınmaz üzerindeki fiilî hâkimiyetini de ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla

somut olayın koşulları altında maliklerin fiilî kullanımını kısıtlayacak

nitelikte bir uygulama yerine Hazinenin bu taşınmaz üzerinde hak sahibi olması

ihtimalini gösteren bir beyanın sicile şerh düşülmesi ile yetinildiği dikkate

alındığında kullanılan aracın amacın gerçekleştirilmesi için en uygun araç

niteliğinde olduğu anlaşıldığından müdahalenin gerekli olmadığı söylenemez.

50. Başvurucuların 4 sayılı parsel üzerindeki şerhin

mevcudiyetini bilerek ihale ile taşınmazı satın aldıkları ve sonrasında da

kendi parselleri ile tevhit ederek 5 sayılı parseli oluşturdukları

ihtilafsızdır. Ancak bu aşamadan sonra şerhin olumsuz etkisini hisseden

başvurucular hukuki varlığını kaybettiği iddiasıyla terkini talebinde

bulunmuşlardır. Yukarıda değinildiği üzere şerhin varlığının bu taşınmaz

üzerinde inşa edilen binadan bağımsız bölüm satın almak isteyen üçüncü

kişilerde bir tereddüte neden olacağı ve bunun sonucu

olarak başvurucular üzerinde olumsuz bir etki doğuracağı da tartışmasızdır.

51. Başvurucular, taleplerinin mahkemece hak düşürücü süre

nedeniyle reddine karar verilmesi üzerine 3402 sayılı Kanun'da öngörülen hak

düşürücü sürenin kendilerine uygulanmayacağı ve şerhin hukuki değerini

yitirdiği iddiasında bulunmuşlardır.

52. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru kapsamında kural

olarak şerhin niteliği, hukuki değerini koruyup korumadığı ya da 3402 sayılı

Kanun'da öngörülen hak düşürücü sürenin gerçekleşip gerçekleşemediği gibi eşya

hukukuna ilişkin olay ve olguları değerlendirme görevi bulunmamaktadır. Bu

aşamada belirtmek gerekir ki delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının

yorumlanması yetkisi kural olarak -keyfî olmadığı veya açık ve bariz bir takdir

hatası içermediği sürece- derece mahkemelerine aittir.

53. Bu kapsamda başvurucuların belirtilen iddialarını dile

getiremediklerine yönelik bir şikâyetlerinin olmadığı anlaşılmaktadır.

54. Somut olayda söz konusu şerhin varsa Hazineye ait taşınmazın

korunması amacıyla konulduğu açıktır. Gerçekten de böyle bir miktar fazlalığı

mevcut ise bunun korunması gerektiği ve hak düşürücü süre geçtikten sonra da bu

belirtmeye karşı dava açılamayacağı açıktır. Ancak bunun için öncelikle bir

miktar fazlası olup olmadığı belirlenmiş olmalıdır. Bu husus dayanak tapu

kaydının 3402 sayılı Kanun'un 20. maddesine göre uygulanmasıyla anlaşılacaktır.

Buna karşılık ilk derece mahkemesi 2510 sayılı mülga Kanun hükümleri uyarınca

1947 yılında dağıtıma tabi tutularak bu Kanun'dan yararlanma hakkı bulunan

kişiler adına tescil edilen taşınmazın kapsamını belirlememiş, kadastro

tutanaklarının kesinleşme tarihi ile dava tarihi arasında geçen süreyi yeterli

görerek başkaca bir araştırma ve incelemeye gerek görmeden hak düşürücü süre

nedeniyle davayı reddetmiştir. Buna göre dava konusu taşınmaz yönünden Hazineye

ait bir miktar fazlası olup olmadığı tespit edilememiştir. Diğer bir deyişle

yargılama süreci sonunda kaydın kapsamı tespit edilmemiş olduğundan, böyle bir

belirtmenin gerçekten de zeminde Hazine adına bir taşınmaza tekabül edip

etmediği ortaya konulamamıştır. Şerhin miktarı ve arazi üzerinde kapsadığı alan

saptanmadığından 476 m² alana sahip 4 sayılı parsel üzerindeki 1.419 m²lik

miktar fazlasının 5 sayılı parsele olduğu gibi aktarımına cevaz verilmiştir.

Başka bir deyişle Hazineye ait 1.419 m²lik miktar fazlasının hangi parseller

içinde kaldığı ve başvuruculara ait 5 sayılı parsel üzerinde kapladığı alan ve

miktarı saptanarak uyuşmazlığı ortadan kaldıracak şekilde hüküm kurulmamıştır.

55. Dolayısıyla başvurucu bu belirtmenin terkini talebini derece

mahkemeleri önünde esas yönünden incelettiremediği gibi Hazinenin de bu

belirtmenin kapsadığı yeri tespit edebilmesi mümkün olamamaktadır. Nitekim

kaydın kapsadığı yer belirlenemediği için malikin bu yer yönünden bedelini

ödeyerek satın alabilmesi de söz konusu olamayacaktır. Bu durumda hak düşürücü

sürenin katı bir biçimde uygulanmasıyla şikâyete konu yargı kararıyla ne

malikin ne de Hazinenin kaldırabileceği süre giden bir belirtmenin tapu

kaydında korunmasına yol açılmıştır. Bunun ise mülkiyet hakkına yapılan

müdahale teşkil eden belirtmenin hukuka aykırılığını ileri sürebilme imkânını

ortadan kaldırdığı açıktır.

56. Bu durumda kanuni bir dayanağı ve meşru bir amacı

bulunmasına rağmen verilen karar sonrasında da kapsadığı

alan ve miktarı itibarıyla taşınmaz üzerinde bulunan şerh

belirsizliğini korumaya devam etmektedir. Başvurucuların bu belirsizliği

gidermek amacıyla başka bir dava açmaları imkânı bulunmadığı gibi Hazineyi

böyle bir dava açmaya zorlamaları da mümkün değildir. Dolayısıyla taşınmazı

kullanmayı engellemeyen ancak taşınmaz üzerinde hukuki tasarruflarda bulunmayı

önemli ölçüde kısıtlayan söz konusu müdahaleyle başvuruculara aşırı bir külfet

yüklenmiştir. Bu külfetin sonucu olarak başvurucuların mülkiyet hakları ile

kamu yararı arasındaki adil dengenin başvurucular aleyhine bozulduğu saptanmış

ve mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu kanaatine varılmıştır.

57. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence

altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

58. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin (1) ve (2)

numaralı fıkraları şöyledir:

''(1)

Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da

edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir...

(2)

Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve

sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili

mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan

hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava

açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme,

Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

59. Anayasa Mahkemesinin

Mehmet Doğan ([GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında, ihlal

sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi

hususunda genel ilkeler belirlenmiştir.

60. Buna göre bireysel başvuru kapsamında bir temel hak ve

hürriyetin ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının

ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural, mümkün olduğunca

eski hâle getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır.

Bunun için ise öncelikle devam eden ihlalin durdurulması, ihlale konu kararın

veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa

ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda

uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (Mehmet Doğan, § 55).

61. Anayasa Mahkemesi ihlalin ve sonuçlarının nasıl

giderileceğine hükmederken idarenin, yargısal makamların veya yasama organının

yerine geçerek işlem tesis edemez. Anayasa Mahkemesi, ihlalin ve sonuçlarının

nasıl giderileceğine hükmederek gerekli işlemlerin tesis edilmesi için kararı

ilgili mercilere gönderir (Mehmet Doğan, §

56).

62. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedilmeden önce ihlalin kaynağının belirlenmesi gerekir. Buna

göre ihlal; idari eylem ve işlemler, yargısal işlemler veya yasama

işlemlerinden kaynaklanabilir. İhlalin kaynağının belirlenmesi uygun giderim

yolunun belirlenebilmesi bakımından önem taşımaktadır (Mehmet Doğan, § 57).

63. Başvurucular, toplam 310.000 TL maddi tazminata ve taşınmaz

üzerindeki şerhin terkinine karar verilmesi taleplerinde bulunmuştur.

64. Derece mahkemelerince şerhin miktarı ve kapsadığı alan

belirlenmeden davanın hak düşürücü süreden reddi nedeniyle mülkiyet hakkının

ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. Somut başvuruda bu sebeple ihlalin yargı

kararından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

65. Bu durumda ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Yapılacak yeniden

yargılama ise usul hukukunda yer alan benzer kurumlardan farklı ve bireysel

başvuruya özgü bir düzenleme içeren 6216 sayılı Kanunun 50. maddesinin (2)

numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına

yöneliktir. Bu kapsamda yeniden yargılama sürecinde mahkemelerce yapılması

gereken iş, öncelikle hak ihlaline yol açan mahkeme kararının ortadan kaldırılmasından

ve Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal

kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu

sebeple kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili mahkemeye

gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

66. Buna göre yapılacak yeniden yargılama ise 6216 sayılı

Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının

ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda derece mahkemelerince yapılması

gereken iş, öncelikle ihlale yol açan mahkeme kararının ortadan kaldırılması ve

nihayet ihlal sonucuna uygun yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple

kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili mahkemelere

gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

67. Yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesi ihlalinin

sonuçları bakımından yeterli bir giderim oluşturduğundan başvurucuların

tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi gerekir.

68. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 479 TL harç ve 2.475 TL

vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.954 TL vekâlet ücretinin başvuruculara

müştereken ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet

hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İzmir

7. Asliye Hukuk Mahkemesine (E.2014/17, K.2014/210) GÖNDERİLMESİNE,

D. Başvurucunun tazminat taleplerinin REDDİNE,

E. 479 TL harç ve 2.475 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.954 TL vekâlet ücretinin BAŞVURUCULARA MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,

F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve

Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına,

ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine

kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

25/9/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Recep

KÖMÜRCÜ

M.Emin KUZ

Rıdvan GÜLEÇ

Yıldız

SEFERİNOĞLU

Raportör

:

Heysem KOCAÇİNAR

Başvurucular

:

1. Fahrettin

ÇAKIROĞLU

2. Saime

ÇAKIROĞLU

Vekili

:

Av. Özgül

BİRİCİK

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2016/12574, 25 Eylül 2019 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Uyuşmazlığın Arka
  7. B. Tapu İptali ve Terkin
  8. IV. İlgili Hukuk
  9. A. Kanun Hükümleri
  10. “D)
  11. B. Yargıtay Kararları
  12. V. İnceleme Ve Gerekçe
  13. A. Başvurucuların
  14. B. Değerlendirme
  15. B. No: 2014/13518, 26/10/2017, § 49; Necmiye
  16. A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL
  17. B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet
  18. C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin
  19. F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve
  20. G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  21. Yıldırım
  22. Kömürcü
  23. Seferinoğlu
  24. Çakıroğlu
  25. Çakıroğlu
  26. Biricik
  27. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2016/12574
Tarih
25 Eylül 2019

İlgili Kararlar

  • Halil Faki Erdal Başvurusu (B. No: 2016/14380)
  • Ekrem Kayan Başvurusu (B. No: 2016/12031)
  • Burcu Bardakcı ve Erdem Yinanç Başvurusu (B. No: 2016/13475)
  • Ömer Köse Başvurusu (B. No: 2017/10151)
  • Muammer Koçan Başvurusu (B. No: 2016/56282)
  • Harun Yılmaz Başvurusu (B. No: 2015/4644)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.