İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Kasım İlimoğlu Başvurusu (B. No: 2013/8136)

1. Başvurucu, Eyüp Cumhuriyet Savcısı iken yaklaşık 18 aylık

Başvuru No2013/8136Tarih25 Şubat 2015Okuma41 dk · 8.244 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Kasım İlimoğlu Başvurusu

Karar tarihi
25 Şubat 2015
Başvuru Numarası
2013/8136
R.G. Tarih- Sayı
22/5/2015-29363
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

8.244 kelime·41 dk okuma·9 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvurucu, Eyüp Cumhuriyet Savcısı iken yaklaşık 18 aylık

sürede 541 adet soruşturma evrakını işlemsiz bıraktığına dair hakkında yapılan

soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin yaklaşık 4 yıl sürdüğünü, görevi ihmal

suçundan haksız olarak mahkum edildiğini, soruşturma raporunu düzenleyen müffetişin tanık olarak dinlenilmesi yönündeki talebinin

reddedilerek tanığa soru sorma hakkının engellendiğini, mahkumiyet kararında

maddi ve hukuki hatalar bulunduğunu, kararın bu nedenle gerekçeli olmadığını,

kanunda düzenlenmemesine karşın kamu göreviyle ilgili

yetkilerin kullanılmasından belli süreyle mahrum edildiğini, doktora eğitiminin

verilen ceza ile engellendiğini belirterek, Anayasa'nın 36., 38. ve 42.

maddelerinde belirtilen haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru, 11/11/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine

doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi

neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel

bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 25/4/2014 tarihinde,

kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme

gönderilmesine karar verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 19/6/2014 tarihinde, başvurunun

kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar

verilmiştir.

5. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği

görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiş, Adalet Bakanlığınca 23/11/2014

tarihli yazı ile görüşünü sunmuştur.

6. Adalet Bakanlığının görüş yazısı başvurucuya tebliğ

edilmiş ve başvurucu görüş yazısına karşı beyanda bulunmuştur.

III. OLAYLAR VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle

olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu, Büyükçekmece Cumhuriyet Savcısı olarak görev

yapmaktadır.

9. Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığının 11/2/2009

tarih ve 1153 sayılı denetim emirleri gereği, Bakırköy Cumhuriyet

Başsavcılığının denetimi esnasında, başvurucunun Eyüp Cumhuriyet Savcısı olarak

görev yaptığı dönemde 541 adet soruşturma dosyasını 4 aydan 1 yıl 8 aya varan

sürelerle işlemsiz bırakıldığına muttali olunması üzerine Başkanlığa bilgi arz

edilerek soruşturma başlatılmıştır.

10. Soruşturma sonucunda hazırlanan rapor kapsamında Bakanlık

Makamının, 9/11/2009 tarihli oluru ile başvurucu hakkında kovuşturma yapılması

gerekli görüldüğünden, dosya iddianame düzenlenmek üzere İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığına gönderilmiştir.

11. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 1/2/2010 tarihli

iddianame ile İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde başvurucu hakkında

görevi ihmal suçundan son soruşturmanın açılmasını talep etmiştir.

12. Mahkeme, 24/3/2010 tarih ve E.2010/52, K.2010/111 sayılı

kararı ile başvurucu hakkında kovuşturma açılmasına yer olmadığına dair karar

vermiştir. Bu karara yapılan itiraz, Beyoğlu 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 7/4/2010

tarihli kararı ile reddedilmiştir.

13. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü, 24/6/2010

tarih ve 42078 sayılı yazısıyla Beyoğlu 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 7/4/2010

tarihli kararının kanun yararına bozulmasını talep etmiştir.

14. Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı

Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) 309. maddesi uyarınca talebe konu kararın

bozulmasına karar vermiştir.

15. Bu karar üzerine İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi,

25/8/2011 tarih ve 2011/587 D. İş sayılı kararıyla başvurucu hakkında görevi

ihmal suçundan son soruşturma açılmasına ve Cumhuriyet Savcısı olan

başvurucunun birinci sınıfa ayrıldığı gözetilerek dosyanın Yargıtay'ın ilgili

Ceza Dairesine gönderilmesine karar vermiştir. Bu karar, Yargıtay 4. Ceza Dairesi

tarafından CMK'nın 170. maddesine uygun olarak

düzenlenmediğinden 3/11/2011 tarihinde mahkemesine iade edilmiştir.

16. İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi, 6/1/2012 tarih ve

2012/36 D. İş sayılı CMK'nın 170. maddesine uygun

kararıyla başvurucu hakkında görevi ihmal suçundan son soruşturma açılmasına ve

Cumhuriyet Savcısı olan başvurucunun birinci sınıfa ayrıldığı gözetilerek

dosyanın Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmesine karar vermiştir.

17. İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Ceza Dairesi,

7/6/2012 tarih ve E.2012/3, K.2012/29 sayılı kararı ile başvurucuyu 3 ay 3 gün

hapis cezasına mahkum etmiş ve verilen hapis cezasının

1860,00 TL adli para cezasına çevrilmesine karar vermiştir. Ayrıca,

başvurucunun 1 ay 6 gün süre ile kamu görevi ile ilgili hak ve yetkilerin

kullanılmasının yasaklanmasına da tedbiren karar

verilmiştir.

18. Başvurucunun temyizi üzerine anılan karar, Yargıtay Ceza

Genel Kurulunun 9/4/2013 tarih ve E.2012/4.MD-1268, K.2013/124 sayılı kararı

ile onanarak kesinleşmiştir. Onama gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

"03. 06.2009 tarihli inceleme tutanağına

göre; Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığında denetimin başladığı 02.02.2009 tarihi

itibarıyla 541 adet soruşturma evrakının 4 aydan 1 yıl 3 ay 8 güne varan

sürelerde işlemsiz bırakıldığının tespit edildiği,

Sanığın, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının

06.09.2007 tarihli iş bölümüne göre; Bakırköy Çocuk Mahkemesinde iddia makamını

temsil etmek, mahkemesinden verilen kararlar ile ilgili yazılı emir, karar

tashihi, muhakemenin iadesi talepleri ve itiraz işlemleri hakkında mütalaa

hazırlamak, yazılı görüş bildirmek, gerektiğinde mahkemesinden verilen kararlar

hakkında Yargıtay yoluna başvurmak, Bakırköy 2. Çocuk Mahkemesince verilen

kararları incelemek, nöbet cetveline göre nöbet görevini ifa etmek, adına

kayıtlı hazırlık evraklarına bakmak ve gerektiğinde verilecek diğer görevleri

yerine getirmekle,

24.10.2007 tarihli iş bölümüne göre; genel

tevzide verilecek soruşturma evraklarına bakmak, Bakırköy 9. İcra Müdürlüğünün

üç aylık ve yıllık teftişini yapmak, Küçükçekmece 4. Asliye Ceza Mahkemesinin

görüldü dosyalarını incelemek, nöbet cetveline göre nöbet görevini ifa etmek,

adına kayıtlı hazırlık evraklarına bakmak, gerektiğinde verilecek diğer

görevleri yerine getirmekle,

15.09.2008 tarihli iş bölümüne göre ise; diğer

görevlerinin yanında Küçükçekmece 9. İcra Müdürlüğünün üç aylık teftişini

yapmakla görevlendirildiği,

Sanığın, denetim dönemi itibariyle

06.09.2007-24.10.2007 tarihleri arasında önceki dönemden devir 627, bir başka

Cumhuriyet savcısından devrolan 54, ilgili dönem aralığında gelen 96 olmak

üzere toplam 777,

24.10.2007-28.01.2009 tarihleri arasında

önceki dönemden devren gelen 630, ilgili dönem aralığında gelen 2.687 adet

olmak üzere toplam 3.317 adet soruşturma evrakına baktığı, görev değişikliği

nedeniyle, 1.480 adet evrakı devrettiği, 742 adet kovuşturmaya yer olmadığına

kararı, 943 adet iddianame, 237 adet görevsizlik-yetkisizlik kararı, 4 adet

fezleke, 45 adet birleştirme kararı, 13 adet ise başka büroya üst yazıyla elden

teslim olmak üzere toplam 1.984 adedini sonuçlandırdığı, denetimin başladığı

tarih itibarıyla uhdesinde 1.372 soruşturma evrakının bulunduğu, 28.01.2009

tarihi itibarıyla uhdesinde bulunan soruşturma evrakının 15 ayrı Cumhuriyet

savcısına dağıtıldığı, 15.05.2009 tarihli listeye göre dağıtılan soruşturma

evrakının 572’sinin karara bağlandığı,

...

Bununla birlikte, sanığın soruşturma

dosyalarıyla ilgili işlemleri zamanında yerine getirme konusunda gerekli

hassasiyet, dikkat ve özeni göstermeyerek dosyaların taraflarının mağduriyetine

neden olup olmadığının tartışılması gerekmektedir. Suç konusu 541 adet

dosyadaki suçlardan dolayı mağdur olan kimselerin kanuni haklarını elde

etmeleri gecikmiş ve soruşturmaların olağan sürede sonuçlanmaması nedeniyle

şüphelilerin hukuksal durumu da askıda tutularak, şartları varsa bir an önce

aklanmaları imkanının önüne geçilmiştir. Bu nedenle, işbölümü

gereği sanık Cumhuriyet savcısına düşen soruşturma evrakından 541 adedinde

haklarında işlem başlatılan şüphelilerin, makul bir sürede bir karar

verilmemesi nedeniyle mağdur oldukları açık olduğu gibi, aynı soruşturmalardaki

suç mağdurlarının işlemsiz bırakma eyleminden mağdur oldukları, buna göre şahsi

hakların ihlal edildiği ve kişi mağduriyetinin gerçekleştiği konusunda tereddüt

bulunmamaktadır.

Buna göre, somut olayda 5237 sayılı Türk Ceza

Kanununun 257. maddesinde yer alan, “kişilerin mağduriyeti” unsuru

gerçekleştiğinden, bir suç işleme kararı ile 541 adet dosyada hiç işlem

yapmamak şeklinde gerçekleşen ve kişilerin mağduriyetine neden olan eylemin

zincirleme biçimde ihmal suretiyle görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğu ve

Özel Dairece sanığın 5237 sayılı TCK’nun lehe kabul

edilen 6086 sayılı Kanun ile değişik 257/2 ve 43/1. maddeleri uyarınca

cezalandırılmasına karar verilmesinin isabetli olduğu kabul

edilmelidir..."

19. Başvurucu, 11/10/2013 tarihinde nihai karardan haberdar

olmuştur.

20. Bireysel başvuru, 11/11/2013 tarihinde yapılmıştır.

B. İlgili Hukuk

21. 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 257.

maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

"Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan

haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek,

kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız

bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile

cezalandırılır."

22. 5237 sayılı Kanun’un 53. maddesinin (5) numaralı fıkrası

şöyledir:

“Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden

birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla hapis cezasına

mahkûmiyet hâlinde, ayrıca, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan

cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının

yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve

yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla

sadece adlî para cezasına mahkûmiyet hâlinde, hükümde belirtilen gün sayısının

yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının

yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile

ilgili süre, adlî para cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlar.”

23. 24/2/1983 tarih ve 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar

Kanunu'nun "Soruşturma"

kenar başlıklı 82. maddesi şöyledir:

“Hakim ve savcıların

görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçları, sıfat ve görevleri

gereğine uymayan tutum ve davranışları nedeniyle, haklarında inceleme ve

soruşturma yapılması Adalet Bakanlığının iznine bağlıdır. Adalet Bakanı

inceleme ve soruşturmayı, adalet müfettişleri veya hakkında soruşturma

yapılacak olandan daha kıdemli hakim veya savcı eliyle

yaptırılabilir.

Soruşturma ile görevlendirilen hakim ve savcılar, adalet müfettişlerinin 101 inci maddedeki

yetkilerini haizdirler."

24. 2802 sayılı Kanun'un "Kovuşturma kararı ve ilk soruşturma" kenar başlıklı 89.

maddesi şöyledir:

‘‘Hakim ve savcılar

hakkında görevden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlar nedeniyle

kovuşturma yapılması gerekli görüldüğü takdirde evrak, Adalet Bakanlığınca

ilgilinin yargı çevresinde bulunduğu ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza

mahkemesi Cumhuriyet savcılığına; Adalet Bakanlığı merkez, bağlı ve ilgili

kuruluşlarında görevli hakim ve savcılar hakkındaki evrak ise Ankara Cumhuriyet

Savcılığına gönderilir.

Cumhuriyet savcısı beş gün içinde

iddianamesini düzenleyerek evrakı, son soruşturmanın açılmasına veya son

soruşturmanın açılmasına yer olmadığına karar verilmek üzere ağır ceza

mahkemesine verir.

İddianamenin bir örneği Ceza Muhakemesi Kanunu

gereğince, hakkında kovuşturma yapılana tebliğ olunur. Bu tebliğ üzerine

ilgili, Kanunda yazılı süre içinde delil toplanmasını ister veya kabul

edilebilir istekte bulunursa bu husus göz önünde tutulur ve gerekirse

soruşturma başkan tarafından derinleştirilir. "

25. 2802 sayılı Kanun'un "Son

soruşturma mercileri" kenar başlıklı 90. maddesi şöyledir:

"Haklarında son soruşturma açılmasına

karar verilenlerden ; birinci sınıfa ayrılmış

olanlarla ağır ceza mahkemeleri heyetine dahil bulunan hakim ve Cumhuriyet

savcılarının, son soruşturmaları Yargıtayın görevli

ceza dairesinde görülür.

Birinci fıkra dışındaki hakim

ve savcıların son soruşturmaları, yargı çevresi içinde bulundukları ağır ceza

mahkemesinde yapılır."

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

26. Mahkemenin 25/2/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda,

başvurucunun 11/11/2013 tarih ve 2013/8136 numaralı bireysel başvurusu

incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

27. Başvurucu,

i. Eyüp Cumhuriyet Savcısı olarak görev

yaptığı dönemde soruşturma savcılığı yanında duruşma savcısı olarak da

çalıştığını, yoğun çalışma koşullarında mesaiyi aşan sürelerde çalıştığını,

yıllık izinlerini dahi tam olarak kullanamadığını, aday memur statüsündeki

katipleri yetiştirdiğini, yoğun iş yükü olduğu halde personel yetersizliği

bulunduğunu, görevi ihmal suçundan haksız olarak mahkum edildiğini, emsal

dosyalarda beraat kararı verildiğini, bu kararlar göz önünde bulundurulmayarak

keyfi davranıldığını, kanun yararına bozma üzerine verilen kararın aleyhine

sonuç doğurduğunu, CMK'da aksinin belirtildiğini,

kamuoyuna da yansıyan karalama haberlerinden sonra hakkında ön yargılı şekilde

soruşturma başlatıldığını ve mahkumiyetine karar verildiğini,

ii. Soruşturma raporunu düzenleyen müffetişin tanık olarak dinlenilmesi yönündeki talebinin

reddedildiğini, tanığa soru sorulmasının bu şekilde engellendiğini,

iii. Savunmasının kopyala-yapıştır yöntemiyle karara

işlendiğini, kararda maddi ve hukuki hatalar bulunduğunu, kararın bu nedenlerle

gerekçeli olmadığını,

iv. Dört yılı aşan sürede yargılandığını,

bu sürenin makul olmadığını,

v. Kanunda düzenlenmemesine karşın kamu

göreviyle ilgili yetkilerin kullanılmasından belli süreyle mahrum edildiğini,

vi. Doktora eğitiminin açılan soruşturma

ve verilen ceza ile engellendiğini,

bu nedenlerle, Anayasa’nın 36., 38.

ve 42. maddelerinde belirtilen haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş,

infazın durdurulması, yargılamanın yenilenmesi ve manevi tazminat talebinde

bulunmuştur.

B. Değerlendirme

1. Adil Yargılanma Hakkı Yönünden

a. Yargılamanın

Sonucunun Adil Olmadığı İddiası

28. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi

gereken hususlarda inceleme yapılamaz.”

29. 30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı

fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksun

başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”

30. 6216 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı

fıkrasında açıkça dayanaktan yoksun başvuruların Mahkemece kabul edilemezliğine

karar verilebileceği belirtilmiştir. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü

fıkrasında ise açıkça dayanaktan yoksun başvurular kapsamında değerlendirilen

kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin şikâyetlerin bireysel

başvuruda incelenemeyeceği kurala bağlanmıştır.

31. Anılan kurallar uyarınca, ilke olarak derece mahkemeleri

önünde dava konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin

değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile derece

mahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun esas yönünden adil olup

olmaması bireysel başvuru incelemesine konu olamaz. Bunun tek istisnası, derece

mahkemelerinin tespit ve sonuçlarının adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan tarzda

bariz takdir hatası veya açık keyfilik içermesi ve bu durumun kendiliğinden

bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihlal etmiş olmasıdır. Bu

çerçevede, kanun yolu şikâyeti niteliğindeki başvurular,bariz takdir hatası veya açık keyfilik

bulunmadıkça Anayasa Mahkemesince incelenemez (B. No: 2012/1027, 12/2/2013, §

26).

32. Başvurucu, Eyüp Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığı

dönemde soruşturma savcılığı yanında duruşma savcısı olarak da çalıştığını,

yoğun çalışma koşullarında mesaiyi aşan sürelerde çalıştığını, yıllık

izinlerini dahi tam olarak kullanamadığını, aday memur statüsündeki katipleri

yetiştirdiğini, yoğun iş yükü olduğu halde personel yetersizliği bulunduğunu,

görevi ihmal suçundan haksız olarak mahkum edildiğini, emsal dosyalarda beraat

kararı verildiğini, bu kararlar göz önünde bulundurulmayarak keyfi

davranıldığını, kamuoyuna da yansıyan karalama haberlerinden sonra hakkında ön

yargılı şekilde soruşturma başlatıldığını ve mahkumiyetine karar verildiğini

belirtmektedir. Dolayısıyla başvurucunun iddialarının özü, derece mahkemesinin

delilleri ve mevzuatı değerlendirme ve yorumlamada isabet edemediğine ve esas

itibariyle yargılamanın sonucuna ilişkindir.

33. Başvurucunun, benzer şikayetlerini yargılama sürecinde de

ileri sürdüğü ve bu şikayetlerin Yargıtay 4. Ceza Dairesinin ilk derece

mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın (hükmün) gerekçesinde (s. 2-9) ve hükmün

temyiz incelemesini yapan Yargıtay Ceza Genel Kurulunun onama ilamında da (s.

2-7) değerlendirmeye tabi tutulduğu görülmektedir.

34. Mahkeme; sanık savunmalarına, soruşturma raporuna, iş

bölümü ve iş cetvellerine, tutanak örneklerine, HSYK'nın

soruşturma/kovuşturma izni verilmesine dair kararlarına dayanarak söz konusu

kararı vermiştir. Anılan kararda tarafların iddia ve savunmaları, dosyaya

sundukları deliller değerlendirilerek, ilgili hukuk kuralları da yorumlanmak

suretiyle bir sonuca ulaşılmıştır (gerekçeli

karar, s. 8-10).

35. Başvurucu, yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğu

deliller ve görüşlerden bilgi sahibi olamadığına, kendi delillerini ve

iddialarını sunma olanağı bulamadığına, karşı tarafça sunulan delillere ve

iddialara etkili bir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığına ya da uyuşmazlığın

çözüme kavuşturulmasıyla ilgili iddialarının derece mahkemesi tarafından

dinlenmediğine ilişkin bir bilgi ya da kanıt sunmadığı gibi Mahkemenin ve Yargıtayın kararında bariz takdir hatası veya açık keyfilik

oluşturan herhangi bir durum da tespit edilememiştir.

36. Diğer taraftan başvurucu, Yargıtay 4. Ceza Dairesinin

hakkındaki kovuşturma açılmasına yer olmadığı kararının kanun yararına

bozulmasına karar verdiğini, kanunda aksinin belirtilmesine karşın bozma

kararının aleyhine sonuç doğurduğunu belirterek, Anayasa’nın 36. maddesinde

belirtilen adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

37. CMK’nın “Duruşmanın

sona ermesi ve hüküm” kenar başlıklı 223. maddesinde, "hüküm"ler; beraat, ceza

verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın

reddi ve düşmesi kararları olarak hüküm altına alınmıştır. Hükümlerden bazıları

(mahkûmiyet ve ceza verilmesine yer olmadığı) uyuşmazlığı esastan çözerken,

bazıları ise (düşme ve davanın reddi) muhakeme bir yargı ile sona ermekle

birlikte, davaya konu uyuşmazlığın esası çözülmez. CMK’nın

309. maddesinin (4) numaralı fıkrasının (c ) bendine

göre de, davanın esasını çözüp de mahkûmiyet dışındaki hükümlere ilişkin kanun yararına bozma,

aleyhte sonuç doğurmaz ve yeniden yargılamayı gerektirmez. Hal böyle olunca,‘‘hüküm” niteliğinde bulunmayan

‘‘kovuşturma açılmasına yer olmadığına” dair kararın kanun yararına

bozulmasıyla başvurucu hakkındaki soruşturma/kovuşturma sürecine devam

edilmesinde bariz takdir hatası veya açık keyfilik oluşturan bir husus tespit

edilmemiştir.

38. Açıklanan nedenlerle, başvurucu tarafından ileri sürülen

iddiaların kanun yolu şikâyeti niteliğinde olduğu, Derece Mahkemesi

kararlarının bariz takdir hatası veya açık keyfilik de içermediği

anlaşıldığından, başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlik koşulları

yönünden incelenmeksizin “açıkça dayanaktan

yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

39. Üye Osman Alifeyyaz PAKSÜT bu

görüşe katılmamıştır.

b. Tanık

Sorgulama Hakkının İhlal Edildiği İddiası

40. Başvurucu, soruşturma raporunu düzenleyen müffetişin tanık olarak dinlenilmesi yönündeki talebinin

reddedildiğini ve böylelikle tanığa soru sormasının engellendiğini şikayet etmiştir.

41. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin

meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı

veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu

belirtilmiştir. Anayasa’da adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden

bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme)

“Adil yargılanma hakkı” kenar

başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (B. No: 2012/1049,

26/3/2013, § 22).

42. Sözleşme'nin “Adil

yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası ve (3)

numaralı fıkrasının (d) bendi şöyledir:

“1. Herkes davasının, … cezai alanda kendisine

yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş,

bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, adil ve kamuya açık olarak, …

görülmesini isteme hakkına sahiptir.

…

3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki

asgari haklara sahiptir:

…

d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya

çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında

davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;

…”

43. Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer

alan “hakkaniyete uygun yargılama”

kavramı, aynı maddenin (3) numaralı fıkrasında yer alan “suç isnat edilmiş kişi”nin asgari haklarıyla

doğrudan bağlantılıdır. Hakkında bir suç isnadı olan kişiye tanınmış anılan

fıkradaki haklar, (1) numaralı fıkrada yer alan hakkaniyete uygun yargılama

ilkesinin somut görünümleridir. Fakat hakkaniyete uygun yargılama

çerçevesindeki haklar ve ilkeler, (3) numaralı fıkradaki kapsamlı olmayan

listedeki minimum haklarla sınırlı değildir. (3) numaralı fıkrada yer alan

asgari şüpheli/sanık hakları, (1) numaralı fıkrada koruma altına alınmış olan

daha genel nitelikteki “hakkaniyete uygun

yargılanma” hakkının özel görünüm şekilleridir (Bkz. Asadbeyli ve Diğerleri/Azerbaycan, B. No: 3653/05

14729/05 16519/06, 11/12/2012, § 130).

44. Genel anlamda hakkaniyete uygun bir yargılamanın

yürütülebilmesi için “silahların eşitliği” ve

“çelişmeli yargılama” ilkeleri

ışığında, taraflara iddialarını sunmak hususunda uygun olanakların sağlanması

şarttır. Taraflara tanık delili de dâhil olmak üzere delillerini sunma ve

inceletme noktasında uygun imkânların tanınması gerekir. Bu anlamda, delillere

ilişkin dengesizlik veya hakkaniyetsizlik iddialarının yargılamanın bütünü

ışığında değerlendirilmesi gerekir (B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 27).

45. Belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri değerlendirme

ve gösterilmek istenen delilin davayla ilgili olup olmadığına karar verme

yetkisi esasen derece mahkemelerine aittir (B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 27).

Mevcut yargılamada tanıkların ifadelerinin delil olarak kabul edilmesinin doğru

olup olmadığını denetlemek Anayasa Mahkemesinin görevi kapsamında olmayıp,

Mahkemenin görevi delillerin sunulması da dahil olmak üzere başvuru konusu

yargılamanın bütünlüğü içinde adil olup olmadığının değerlendirilmesidir.

46. Başvurucunun aleyhine olan tanıkları sorguya çekmek veya

çektirmek, lehine olan tanıkların da aleyhine olan tanıklarla aynı koşullar

altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını isteme hakkı

Sözleşme'nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d) bendi kapsamında

düzenlenmiştir. Bu nedenle başvurucunun, dinlenilmesini talep ettiği tanık ile

yüzleşemediği ve ona soru soramadığı yönündeki iddiasının Anayasa’nın 36. ve

Sözleşme'nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d) bendi kapsamında

değerlendirilmesi gerekir.

47. AİHM, ulusal hukuktaki nitelemeye bakmaksızın “tanık” kavramını Sözleşme kapsamında özerk

bir şekilde yorumlamaktadır (Damir Sibgatullin/Rusya, B. No: 1413/05, 24/04/2012, § 45). Bu kavram, duruma göre

suç ortaklarını (Trofimov/Rusya, B. No: 1111/02, 4/12/2008, § 37),

mağdurları (Vladimir Romanov/Rusya,

B. No: 41461/02, 24/7/2008, § 97) ve bilirkişi tanıkları (Doorson/Hollanda, B. No: 20524/92, 26/3/1996, §§ 81-82) da

kapsayabilir. Ayrıca Sözleşme’nin 6 maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d)

bendi, yazılı deliller yönünden de uygulanabilir (Mirilashvili/Rusya,

B. No: 6293/04, 11/12/2008, §§ 158-159).

48. Sözleşme'nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d)

bendinde ilk olarak, sanığın iddia tanıklarını sorguya çekme veya çektirme

hakkı güvence altına alınmıştır. Kovuşturma sırasında bütün kanıtların

tartışılabilmesi için, kural olarak, bu kanıtların aleni bir duruşmada ve

sanığın huzurunda ortaya konulmaları gerekir. Bu kural mutlak olmamakla

birlikte, eğer bir mahkûmiyet sadece veya belirleyici ölçüde, sanığın

soruşturma veya yargılama aşamasında sorgulama veya sorgulatma imkânı

bulamadığı bir kimse tarafından verilen ifadelere dayandırılmış ise, sanığın

hakları Sözleşme’nin 6. maddesindeki güvencelerle bağdaşmayacak ölçüde

kısıtlanmış olabilir. Olayın tek tanığı varsa ve sadece bu tanığın ifadesine

dayanılarak hüküm kurulacak ise, bu tanık duruşmada dinlenmeli ve sanık

tarafından sorgulanmalıdır. Bu tanığın, sanığın sorgulamadığı bir dönemde

alınan önceki ifadesine dayanılarak mahkûmiyet kararı verilemez (B. No:

2013/99, 20/3/2014, § 46).

49. Başvurucunun, hakkında gerçekleştirilen ceza yargılaması

sürecinde tanıklara soru/lar yöneltebilmesi, onlarla

yüzleşebilmesi ve tanıkların beyanlarının doğruluğunu test etme imkânına sahip

olması, adil bir yargılamanın yapılabilmesi bakımından gereklidir. Böylelikle

başvurucu, aleyhindeki tanık beyanlarının zayıf/itibar edilmez noktalarını

ortaya koyup çelişmeli yargılama ilkesine uygun olarak onların güvenilirliğini

huzurda test edebilecek, tanığın inandırıcılığı ve güvenilirliği bakımından

sorduğu sorularla kendi lehine sonuçlar ortaya çıkartabilecek ve yargılama

makamının uyuşmazlık konusu olayı sadece iddia makamının ileri sürdüğü şekliyle

değil savunmanın argümanlarıyla da algılamasını sağlayabilecektir.

50. AİHM, olayın tek delili bir tanık anlatımı ise veya başka

deliller de var olmasına rağmen mahkûmiyet hükmü tek bir tanık anlatımı üzerine

inşa ediliyorsa (tanık beyanı esaslı ve tek delil olarak değerlendirilmiş ise)

bu durumda, bahse konu tanığın muhakkak surette duruşmada dinlenilmesini ve

sanıkla yüzleştirilmesini adil yargılanma hakkı bakımından zaruri görmektedir

(bkz. Sadak ve Diğerleri/Türkiye,

B. No: 29900/96, 29901/96, 29902/96, 29903/96, 17/7/2001). Gerçekten de bu

önemdeki bir tanığa sanığın soru sorabilmesi, onunla yüzleşebilmesi ve

yargılama makamında vicdani kanaatin savunmanın argümanları da gözetilerek

sağlıklı bir şekilde oluşabilmesi için bu bir zorunluluk olarak belirmektedir.

5271 sayılı Kanun’un 210. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre de olayın

delili, bir tanığın açıklamalarından ibaret ise, bu tanık duruşmada mutlaka

dinlenir. Daha önce yapılan dinleme sırasında düzenlenmiş tutanağın veya yazılı

bir açıklamanın okunması dinleme yerine geçemez.

51. Mahkemeler, somut davadaki maddi gerçeğin ortaya

çıkmasına yardımcı olmayacağını değerlendirdiği savunma tanıklarının dinlenmesi

talebini reddedebilir (Huseyn ve diğerleri/Azerbaycan, B. No: 35485/05,

45553/05, 35680/05 ve 36085/05, 26/7/2011, § 196). Sözleşme'nin (3) numaralı

fıkrasının (d) bendinin amacı, sanığın “aynı

koşullar altında” ve “silahların

eşitliği ilkesi”ne

uygun olarak tanık dinletme talebinde bulunabilmesinin sağlanmasıdır.

Dolayısıyla, bir sanığın bazı tanıkları dinletemediğinden şikâyet etmesi

yeterli olmayıp, ayrıca bu tanıkların dinlenmesinin hangi nedenlerle önemli

olduğunu ve gerçeğin ortaya çıkması için neden gerekli olduğunu açıklamak

suretiyle tanık dinletme talebini desteklemesi gerekmektedir (B. No: 2013/99,

20/3/2014, § 47).

52. Başvurucu, soruşturma raporunu düzenleyen müffetişin tanık olarak dinlenilmesi yönündeki talebinin

reddedildiğini, tanığa soru sorulmasının bu şekilde engellendiğini şikayet etmiştir. Başvurucu, yargılamanın 7/6/2012 tarihli

dördüncü celsesinde, denetimden dolayı duyduğu sıkıntılar ve şahsı ile ilgili

olarak sorular sormak için soruşturmayı yapan müfettişin tanık sıfatıyla

dinlenilmesini talep etmiştir. Ancak, başvurucunun, bahsi geçen tanığın

dinlenmesinin somut olay açısından hangi nedenlerle önemli olduğunu ve gerçeğin

ortaya çıkması için neden gerekli olduğunu açıklamadığı anlaşılmaktadır. Mahkeme

bu talebi, aynı oturumda verdiği ara kararıyla işin esasına etkili olamayacağı

gerekçesiyle reddetmiştir.

53. Somut olayda, mahkumiyetin delilleri arasında tanık

anlatımının olmadığı, diğer bir deyişle mahkûmiyet hükmünün tanık anlatımları

üzerine inşa edilmediği görülmektedir. İlk Derece Mahkemesi; sanık

savunmalarına, soruşturma raporuna, iş bölümü ve iş cetvellerine, tutanak

örneklerine, HSYK'nın soruşturma/kovuşturma izni

verilmesine dair kararlarına, başvurucunun çıkardığı iş miktarlarını belirtir

yazı cevaplarına ve diğer delillere dayanarak söz konusu kararı vermiştir.

Anılan kararda tarafların iddia ve savunmaları, dosyaya sundukları deliller

değerlendirilerek, ilgili hukuk kuralları da yorumlanmak suretiyle bir sonuca

ulaşılmıştır (gerekçeli karar, s.

8-10).

54. Açıklanan nedenlerle, tanık sorgulama hakkına yönelik

açık bir ihlalin olmadığı anlaşıldığından başvurunun bu kısmının “açıkça dayanaktan yoksun olması”

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Gerekçeli

Karar Hakkının İhlal Edildiği İddiası

55. Başvurucu, savunmasının kopyala-yapıştır

yöntemiyle karara işlendiğini ve kararda maddi ve hukuki hatalar bulunduğu,

kararın bu nedenlerle gerekçeli olmadığını iddia etmiştir.

56. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak

suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile

adil yargılanma hakkına sahiptir.”

57. Anayasa’nın 141. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Bütün mahkemelerin her türlü kararları

gerekçeli olarak yazılır.”

58. 6216 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrası

şöyledir:

“Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksun

başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”

59. Anılan kurallar uyarınca, ilke olarak mahkeme

kararlarının gerekçeli olması, adil yargılanma hakkının bir gereğidir. Derece

mahkemeleri, dava konusu maddi olay ve olguların kanıtlanmasını, delillerin

değerlendirilmesini, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanmasını,

uyuşmazlıkla ilgili vardığı sonucu, sonuca varılmasında kullandığı takdir

yetkisinin sebeplerini makul bir şekilde gerekçelendirmek zorundadır. Bu

gerekçelerin oluşturulmasında açıkça bir keyfilik görüntüsünün olmaması ve

makul bir biçimde gerekçe gösterilmesi hâlinde adil yargılanma hakkının

ihlalinden söz edilemez (B. No: 2013/1235, 13/6/2013, § 23)

60. Makul gerekçe; davaya konu olay ve olguların mahkemece

nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal

düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak, olay ve olgular ile hüküm

arasındaki bağlantıyı gösterecek nitelikte olmalıdır. Zira tarafların o dava

yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini

anlayıp değerlendirebilmeleri için ortada usulüne uygun şekilde oluşturulmuş,

hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini gösteren, ifadeleri

özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve

buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması zorunludur (B. No: 2013/1235, 13/6/2013,

§ 24).

61. Bununla birlikte derece mahkemelerinin, taraflarca ileri

sürülen tüm iddialara cevap verme zorunluluğu bulunmayıp, hükme esas teşkil

eden gerekçelerin nelerden ibaret olduğunu ortaya koyması yeterlidir. Diğer

taraftan kanun yolu mercilerince; onama, itiraz veya başvurunun reddi kararları

verilmesi hâlinde alt derece mahkemelerinin kararlarında gösterdikleri

gerekçeler kabul edilmiş olacağından, anılan kararlarda ayrıca gerekçe

gösterilmesine gerek bulunmamaktadır (B. No: 2013/1235, 13/6/2013, § 25).

Nitekim AİHM içtihatları da bu yöndedir (Van

de Hurk/Hollanda, B. No: 16034/90,

19/4/1994, § 61).

62. Başvuru konusu olayda, İlk Derece Mahkemesi kararının

gerekçesi somut olayla bağlantı kurularak açıklanmış, temyiz mercii tarafından

da İlk Derece Mahkemesinin kararı hukuka aykırı bulunmayarak, temyiz talepleri

gerekçeleri ile reddedilmiştir (§ 18). Dolayısıyla derece mahkemelerinin

kararlarında yer verilen gerekçenin yetersiz veya keyfi olduğu söylenemez.

63. Açıklanan nedenlerle, başvurucu tarafından ileri sürülen

iddialar çerçevesinde bir temel hak ihlalinin olmadığı anlaşıldığından,

başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden

incelenmeksizin “açıkça dayanaktan yoksun

olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

d. Yargılamanın

Makul Sürede Sonuçlandırılmadığı İddiası

64. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan

bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar

verilmesi mümkün olmayıp (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18), Sözleşme metni

ile AİHM kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma hakkının somut

görünümleri olan alt ilke ve haklar, esasen Anayasa’nın 36. maddesinde yer

verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de

Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgili

hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle,

Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan veya AİHM içtihadıyla adil yargılanma

hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara Anayasa’nın 36. maddesi

kapsamında yer vermektedir. Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul sürede

yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma

hakkının kapsamına dâhil olup, ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan

süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141.

maddesinin de, Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği,

makul sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması

gerektiği açıktır (B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38–39).

65. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu,

tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun

davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir

davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde göz önünde bulundurulması

gereken kriterlerdir (B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 41–45).

66. Anayasa’nın 36. ve Sözleşme’nin 6. maddeleri uyarınca

kişilere, medeni hak ve yükümlülükler ile ilgili uyuşmazlıkların yanı sıra,

cezai alanda yöneltilen suç isnatlarının makul sürede karara bağlanmasını talep

hakkı tanınmıştır. Suç isnadı, bir kişiye suç işlediği iddiasının yetkili

makamlar tarafından bildirilmesi olup, kişiye cezai alanda yöneltilen iddianın

suç isnadı niteliğinde olup olmadığının tespitinde; iddia olunan suçun pozitif

düzenlemelerdeki tasnifinin, suçun gerçek niteliğinin, suç için öngörülen

cezanın niteliği ile ağırlığının değerlendirilmesi gerekir. Ancak isnat olunan

fiil, ceza kanunlarında suç olarak nitelendirilmiş ve yargılama aşamasında ceza

hukukunun kuralları uygulanmış ise, ayrıca bir uygulanabilirlik incelemesi

yapılmaksızın, adil yargılanma hakkının kapsamına girdiği kabul edilecektir (B.

No: 2012/625, 9/1/2014, § 31).

67. Başvuru konusu olayda, Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu

Başkanlığının 11/2/2009 tarih ve 1153 sayılı denetim emirleri gereğince

başvurucu hakkında soruşturma başlatılmıştır. Soruşturmaya konu eylem

kapsamında başvurucudan 6/4/2009 tarihinde savunma istenmiştir. Başvurucu

hakkında isnat olunan suç hapis cezasını gerektirir şekilde tanımlanmıştır

(bkz. § 20). Bu çerçevede başvurucu hakkındaki suç isnadına dayalı yargılamanın

Anayasa’nın 36. maddesinin güvence kapsamına girdiği konusunda kuşku

bulunmamaktadır (B. No: 2012/625, 9/1/2014, § 32).

68. Cezai alanda yöneltilen suç isnatları ile ilgili

uyuşmazlıklara ilişkin makul süre değerlendirmesinde, sürenin başlangıcı kural

olarak, kişiye bir suç işlediği iddiasının yetkili makamlar tarafından

bildirildiği veya isnattan ilk olarak etkilendiği arama veya gözaltı gibi

tedbirlerin uygulandığı an olup, somut başvuru açısından bu tarih, başvurucunun

bahse konu eylem kapsamında savunmasının istendiği ve böylece isnattan haber

olduğu anlaşılan 6/4/2009 tarihidir. Sürenin bitiş tarihi ise, suç isnadına

ilişkin nihai kararın verildiği tarihtir. Ancak devam eden yargılamalara

ilişkin makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasını içeren

başvuruların yargılama faaliyetinin devamı sırasında da yapılabilmesi olanağı

bulunduğundan, değerlendirmeye esas alınacak sürenin bitiş anı bireysel

başvurunun karara bağlandığı tarihtir (B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 34; B. No:

2012/625, 9/1/2014, § 32). Bu kapsamda, somut yargılama faaliyeti açısından

sürenin bitiş tarihinin, başvurucu hakkındaki suç isnadına ilişkin olarak

verilen mahkumiyet kararının kesinleşme tarihi olan

9/4/2013 tarihi olduğu anlaşılmaktadır.

69. Başvurucunun savunmasının istendiği 6/4/2009 tarihinden

yapılan yargılama sonucunda verilen mahkumiyet

kararının kesinleşmesi arasında 4 yıl 3 günlük bir sürenin geçtiği

görülmektedir. İlk Derece Mahkemesince dosya incelemeye alınmamıştır.

Başvurucunun görevinden kaynaklı olarak Yargıtayın

ilgili Dairesinde görülen dava, 4 celse sonra tamamlanmıştır. Başvurucunun

savunması 28/2/2012 tarihinde alınmıştır.

70. Somut başvuruya konu yargılamada, mahkemece her celse

esaslı işlemlerin yapılması, dosyanın bir kez dahi incelemeye alınmaması,

yargılamanın 4 yıl 3 gün gibi kısa bir sürede tamamlanması, yargılanın

sıfatından kaynaklı olarak güvence sağlanması için mevzuatta soruşturmanın

birden fazla aşamalı olarak düzenlenmiş olması ve ilgili makamların yargılama

sürecinde olumsuz bir tutumunun bulunmaması nazara alındığında; yargılamanın

süresi yönünden kamusal makamlara atfedilebilecek bir kusur bulunmadığı

anlaşılmıştır.

71. Açıklanan nedenlerle, açık ve görünür bir ihlal olmadığı

anlaşılmakla başvurunun bu kısmının "açıkça

dayanaktan yoksun olması" nedeniyle kabul edilemez olduğuna

karar verilmesi gerekir.

2. Suç ve Cezaların Kanuniliği İlkesi Yönünden

72. Başvurucu, 5237 sayılı Kanun'un 53. maddesi uyarınca

hakkında verilen 1 ay 6 gün süre ile 'kamu

görevinin kullanılmasıyla ilgi hak ve yetkilerin kullanılmasının yasaklanması

kararının' kanuni dayanağının olmadığını ve bu durumun Anayasa’nın

38. maddesi uyarınca suç ve cezada kanunilik ilkesine aykırı olduğunu ileri

sürmüştür.

73. Anayasa'nın "Suç

ve cezalara ilişkin esaslar" kenar başlıklı 38. maddesinin

birinci fıkrası şöyledir:

"Kimse, işlendiği zaman yürürlükte

bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu

işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza

verilemez."

74. Sözleşme'nin "Kanunsuz

ceza olmaz" kenar başlıklı 7. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

"Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya

uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu

bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha

ağır bir ceza verilemez."

75. Anayasa'nın suç ve cezaları düzenleyen 38. maddesinde de "suç ve cezada kanunilik" ilkesi

özel olarak güvence altına alınmıştır.

76. Suç ve cezada kanunilik ilkesi, hukuk devletinin kurucu

unsurlarındandır. Kanunilik ilkesi, genel olarak bütün hak ve özgürlüklerin

düzenlenmesinde temel bir güvence oluşturmanın yanı sıra, suç ve cezaların

belirlenmesi bakımından özel bir anlam ve önemi haiz olup, bu kapsamda

kişilerin kanunen yasaklanmamış veya yaptırıma bağlanmamış fiillerden dolayı

keyfi bir şekilde suçlanmaları ve cezalandırılmaları önlenmekte, buna ek

olarak, suçlanan kişinin lehine olan düzenlemelerin geriye etkili olarak

uygulanması sağlanmaktadır (B. No: 2013/849, 15/4/2014, § 32).

77. Kamu otoritesinin ve bunun bir sonucu olan ceza verme

yetkisinin keyfi ve hukuk dışı amaçlarla kullanılmasının önlenebilmesi,

kanunilik ilkesinin katı bir şekilde uygulanmasıyla mümkün olabilir. Bu

doğrultuda, kamu otoritesini temsil eden yasama, yürütme ve yargı erklerinin,

bu ilkeye saygılı hareket etmeleri; suç ve cezalara ilişkin kanuni

düzenlemelerin sınırlarının, yasama organı tarafından belirgin bir şekilde

çizilmesi, yürütme organının sınırları kanunla belirlenmiş bir yetkiye

dayanmaksızın, düzenleyici işlemleri ile suç ve ceza ihdas etmemesi, ceza

hukukunu uygulamakla görevli yargı organının da kanunlarda belirlenen suç ve

cezaların kapsamını yorum yoluyla genişletmemesi gerekir (B. No:2013/849,

15/4/2014, § 33).

78. Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin temel

ilkelerinden biri "belirlilik"tir. Bu ilkeye göre, yasal

düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve

kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması,

ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu bir takım güvenceler içermesi gereklidir. Belirlilik ilkesi,

hukuksal güvenlikle bağlantılı olup; birey, belirli bir kesinlik içinde, hangi

somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını,

bunların idareye hangi müdahale yetkisini doğurduğunu, kanundan öğrenebilme

imkânına sahip olmalıdır. Birey, ancak bu durumda kendisine düşen

yükümlülükleri öngörüp, davranışlarını düzenleyebilir. Hukuk güvenliği,

kuralların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete

güven duyabilmesini, devletin de kanuni düzenlemelerde bu güven duygusunu

zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar (B. No:2013/849, 15/4/2014,

§34).

79. AİHM, “ceza” kabul

edilen bir tedbir ile cezanın infazı veya icrasını ilgilendiren bir tedbir

arasında ayrım yapmıştır. Bu çerçevede, tedbirin niteliği ve amacının cezanın

indirilmesi veya erken tahliyeye ilişkin bir değişiklik ile ilgili olduğunda bu

tedbirin Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında “ceza”

olarak kabul edilemeyeceğini belirtmiştir (Kafkaris/Kıbrıs [BD], 21906/04, 12/2/2008,

§ 142). Bu bakımdan, Anayasa’nın 38. maddesi ile Sözleşme’nin 7. maddesinde

belirtilen “ceza” kavramının ceza

hukuku kapsamındaki tedbirleri de kapsadığında tereddüt bulunmamaktadır.

80. 5237 sayılı Kanun'un 257. maddesinin (2) numaralı

fıkrasında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek,

kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız

bir menfaat sağlayan kamu görevlisinin cezalandırılacağı öngörülmüştür. Görevi

ihmalden dolayı mahkûm olan kamu görevlisi hakkında, 5237 sayılı Kanun'un 53.

maddesinin (5) numaralı fıkrası uyarınca, hükmolunan cezanın niteliğine göre

değişecek oranda belli hakları kullanmaktan yoksun bırakma tedbirinin

uygulanması da gerekmektedir (§ 22). Dolaysıyla İlk Derece Mahkemesince bu

kapsamda verilen tedbir kararının yasal dayanağının olmadığı ve Anayasa’nın 38.

maddesine aykırı olduğu söylenemez.

81. Açıklanan nedenlerle, açık ve görünür bir ihlal olmadığı

anlaşıldığından, başvurunun bu kısmının “açıkça

dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

3. Eğitim Hakkı Yönünden

82. Anayasa'nın "Eğitim

ve öğretim hakkı ve ödevi" kenar başlıklı 42. maddesinin ilgili

kısmı şöyledir:

"Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından

yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve

düzenlenir."

83. Sözleşme’ye ek Türkiye'nin taraf olduğu 1 No.lu

Protokol'ün "Eğitim hakkı"

kenar başlıklı 2. maddesi şöyledir:

"Hiç kimse eğitim hakkından yoksun

bırakılamaz. … "

84. Başvurucu, mevzuatta yüksek lisans ve doktora eğitimi

yapan hakim/savcıların zorunlu eğitim süresince izinli

sayılacakları açıkça ifade edilmesine karşın, hakkında açılan kamu davası ve

verilen mahkumiyet hükmü gereğince doktora eğitiminin fiilen tamamlamasının

önüne geçildiğini, yedinci yılını doldurmasına rağmen tezini hazırlayamadığını,

bu sebeplerle eğitim hakkının ihlal edildiğini şikayet etmiştir.

85. 24/2/1983 tarih ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar

Kanunu'nun 31. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Meslekleriyle ilgili konularda yüksek

lisans veya doktora öğrenimi yapmak isteyenlerle Türkiye ve Ortadoğu Amme

İdaresi Enstitüsüne ve Türkiye Adalet Akademisinde düzenlenecek uzmanlık

programlarına devam etmek isteyen hâkim ve savcıların, Hâkimler ve Savcılar

Yüksek Kurulundan izin almaları şarttır. Ancak, görevle ilişiği kesilmeden ve

görevini aksatmadan belirtilen öğrenimleri yapmak isteyen hâkim ve savcıların,

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna bilgi vermeleri yeterlidir."

86. Başvuru formu ve ekli belgeler ile Bakanlık görüşünden

anlaşıldığı üzere, başvurucu HSYK'dan doktora yapmak

için izin talep etmediği, görevle ilişiği kesilmeden ve görevini aksatmadan

belirtilen öğrenimleri yapmak istediğine dair 18/10/2007 dilekçe ile HSYK'ya bilgi verdiği anlaşılmaktadır.

87. 6216 sayılı Kanun'un,

"Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik şartları ve incelenmesi"

kenar başlıklı 48. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

"Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksun

başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir."

88. 6216 sayılı Kanun’un 47. maddesinin (3) numaralı, 48.

maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları ile İçtüzüğün 59. maddesinin ilgili

fıkraları uyarınca Anayasa Mahkemesine başvuru konusu olaylarla ilgili

delilleri sunmak suretiyle olaylar hakkındaki iddialarını ve dayanılan Anayasa

hükmünün kendilerine göre ihlal edildiğine dair açıklamalarda bulunarak hukuki

iddialarını kanıtlamak başvurucuya düşer (B. No: 2013/276, 9/1/2014, § 19).

89. Başvurucunun, kamu gücünün işlem, eylem ya da ihmali

nedeniyle ihlal edildiğini ileri sürdüğü hak ve özgürlük ile dayanılan Anayasa

hükümlerini, ihlal gerekçelerini, dayanılan deliller ile ihlale neden olduğu

ileri sürülen işlem veya kararların aslı ya da örneğini başvuru dilekçesine

eklemesi şarttır. Başvuru dilekçesinde kamu gücünün ihlale neden olduğu iddia

edilen işlem, eylem ya da ihmaline dair olayların tarih sırasına göre özeti

yapılmalı; bireysel başvuru kapsamındaki haklardan hangisinin hangi nedenle

ihlal edildiği ve buna ilişkin gerekçeler ve deliller açıklanmalıdır (B. No:

2013/276, 9/1/2014, § 20).

90. Başvuruya konu ihlal iddiasıyla ilgili deliller sunarak

olaya ilişkin iddialarını ve hangi Anayasa hükmünün ihlal edildiğine ilişkin

açıklamalarda bulunmak suretiyle hukuki iddialarını kanıtlama yükümlülüğü

başvurucuya ait olmasına rağmen, başvurucu tarafından soyut şekilde, hakkında

açılan kamu davası ve verilen mahkumiyet hükmü gereğince eğitim hakkının ihlal

edildiği ileri sürülmekte olup, bu hakkın nasıl ihlal edildiğine (doktora

eğitimini görevini aksatmadan yapmasının ne şekilde engellendiğine) ilişkin

bir açıklama ve kanıtlamada bulunulmadığı görülmektedir.

91. Açıklanan nedenlerle, başvurucu tarafından ileri sürülen

ihlal iddialarının başvurucu tarafından kanıtlanamamış olması nedeniyle,

başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin

"açıkça dayanaktan yoksun olması" nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Başvurucunun,

1. Yargılamanın sonucunun adil olmadığı

iddiasının “açıkça dayanaktan yoksun olması”

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA Üye Osman Alifeyyaz

PAKSÜT’ün karşı oyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

2. Tanık sorgulama hakkının ihlal

edildiği iddiasının “açıkça dayanaktan

yoksun olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

3. Gerekçeli karar hakkının ihlal

edildiği iddiasının “açıkça dayanaktan

yoksun olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

4. Yargılamanın makul sürede

sonuçlandırılmadığı iddiasının “açıkça

dayanaktan yoksun olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

OYBİRLİĞİYLE,

5. Suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin

ihlal edildiği iddiasının “açıkça dayanaktan

yoksun olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

6. Eğitim hakkının ihlal edildiği

iddiasının “açıkça dayanaktan yoksun olması”

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına OY BİRLİĞİYLE,

25/2/2015 tarihinde karar verildi.

KARŞIOY YAZISI

Olayın Özeti ve Başvurucunun Talebi:

1. Cumhuriyet savcısı olan başvurucu hakkında, Eyüp Cumhuriyet

Savcısı olarak görev yaptığı dönemde Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu

Başkanlığının 11/2/2009 tarihli ve 1153 sayılı denetim emri gereği

gerçekleştirilen denetimler esnasında çok sayıda soruşturma dosyasını uzun

sürelerle işlemsiz bıraktığının tespit edilmesi üzerine rapor hazırlanmış ve bu

rapor kapsamında Bakanlık Makamının 9/11/2009 tarihli oluru ile hakkında

kovuşturma yapılması istemi ile dosya, iddianame düzenlenmek üzere İstanbul

Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.

2. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 1/2/2010 tarihli iddianame

ile İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde başvurucu hakkında görevi ihmal

suçundan son soruşturmanın açılmasını talep etmiştir.

3. Mahkeme, 24/3/2010 tarihli ve E.2010/52, K.2010/111 sayılı

kararı ile başvurucu hakkında kovuşturma açılmasına yer olmadığına karar

vermiştir.

4. Karara karşı itiraz edilmiş, itiraz mercii olan Beyoğlu 1.

Ağır Ceza Mahkemesi 7/4/2010 tarihli kararıyla itirazı kesin olarak

reddetmiştir.

5. Bunun üzerine Adalet bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü,

24/6/2010 tarihli ve 42078 sayılı yazısıyla, Beyoğlu 1. Ağır Ceza Mahkemesinin

7/4/2010 tarihli kararının kanun yararına bozulmasını talep etmiştir.

6. Dosyanın iletildiği Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 5271 sayılı

Ceza Muhakemesi kanunu’nun (CMK) 309. maddesi

uyarınca talebe konu kararın bozulmasına karar vermiştir.

7. Bunu izleyen süreç, çeşitli aşamalardan geçerek, başvurucunun

Yargıtay 4. Ceza Dairesinde yargılanarak mahkumiyeti ile sonuçlanmıştır.

Yargıtay Dairesi, 7/6/2012 tarihli ve E.2012/3, K.2012/29 sayılı kararı ile

başvurucuyu 3 ay 3 gün hapis cezasına mahkum etmiş, bu

cezayı 1860 TL para cezasına çevirmiştir. Ayrıca başvurucunun 1 ay 6 gün

süreyle, kamu görevinin kullanılmasıyla ilgili hak ve yetkilerinin yasaklanmasına

karar verilmiştir.

8. Başvurucunun temyizi üzerine anılan karar, Yargıtay Ceza

Genel Kurulunun 9/4/2013 tarihli ve E.2012/4.MD-1268, K.2013/124 sayılı kararı

ile onanarak kesinleşmiştir.

9. Bu karardan 11/10/2013 tarihinde haberdar olan başvurucu,

süresi içerisinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

10. Başvurucunun iddiaları esas itibariyle adil yargılanma

hakkının ihlal edildiği yolundadır. Bu kapsamda başvurucu, CMK’nun

309. maddesinde düzenlenen kanun yararına bozma müessesesinin kendisi hakkında

yanlış uygulandığını, kanun yararına bozma sonucu verilen kararın aleyhe sonuç

doğurmaması gerektiğini öne sürmüştür.

11. Başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal edilip

edilmediği incelenirken öncelikle ceza hukukunda öteden beri mevcut olan kanun

yararına bozma müessesesinin amacına ve 5271 sayılı CMK’daki

düzenlenme şekline bakılmalıdır.

Kanun Yararına Bozma Müessesesinin

Değerlendirilmesi:

12. 5271 sayılı CMK’da “kanun yararına bozma” adı altında düzenlenen

müessese, önceki ceza usul mevzuatımızda “yazılı emir ile bozma” adıyla

düzenlenmişti. Önceki ve şimdiki düzenlemelerin esasları aynı olup, bu

müessesenin amacının yeni bir yargılama yapmak değil, hukukun yanlış

uygulanması halinde bunun düzeltilerek, mahkemelerce ilerideki uygulamalarında

aynı yanlışa düşülmesini önlemek olduğu hususunda doktrinde tam bir görüş

birliği bulunmaktadır.

13. Adalet Bakanlığının resmi internet sitesinde, doktrindeki

görüşlere ve geçmiş uygulamalara da uygun olarak, konu hakkında şu

açıklamalarda bulunulmaktadır:

“Olağanüstü bir kanun yolu olan kanun yararına

temyizin amacı, hukuk kurallarının yanlış uygulanması halinde, hukukun yanlış

uygulandığını tespit edip, yasanın kesin hükümde belirttiği biçimde

uygulanamayacağının açıkça duyurulması, böylece ilerideki uygulamalarda bu

yolda yanlışa düşme ihtimalinin önlenip mahkemenin uyarılmasından ve uygulamada

birliğin sağlanmasından ibarettir. Söz konusu kesin kararlar,

Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına temyizi üzerine Yargıtay tarafından

incelenir. Yargıtay hukukun yanlış uygulanmış olduğu kanısına varırsa, hükmü

kanun yararına bozar. Bu bozma kararı Resmi Gazetede

yayımlanarak, kanunların yurdun her yerinde aynı şekilde uygulanması sağlanır.

Yargıtay bozma kararı çözümlenmiş olan

çekişmeye tesir etmez. Kanun yararına bozma

üzerine, mahkeme tekrar yargılama yapıp bozmaya uygun olarak yeni bir hüküm

veremeyeceği gibi, kanun yararına bozma kararına karşı direnme kararı da

veremez. Kısacası mahkeme kanun yararına bozma kararı üzerine hiçbir işlem

yapamayacağı gibi kanun yararına temyiz mevcut hükmün hukuki neticelerini de

ortadan kaldırmaz. Yargıtay’ca, Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına

temyiz talebi reddedilirse Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu ret kararına

karşı karar düzeltme yoluna başvuramaz. Taraflar da karar düzeltme yoluna

başvuramazlar.”

14. CMK’nun 309. maddesinin (4)

numaralı fıkrasının (c) bendinde de bozma nedenlerinin, davanın esasını çözüp

de mahkumiyet dışındaki hükümlere ilişkin ise, aleyhte

sonuç doğurmayacağı ve yeniden yargılamayı gerektirmeyeceği öngörülmüştür.

15. Kanunda yer alan şartların dışında, doktrinde de kanun

yararına temyizin istisnai oluşunun, uygulamanın da sınırlı olmasını

gerektirdiği ifade edilmiştir. Hakim görüşe göre bu

yol, kanun yararına kabul edildiğinden hiçbir şekilde sanık aleyhine sonuç

vermemelidir (N. Kunter, Muhakeme

Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 8.Baskı, sh1056). Ayrıca,

sadece hukuki meseleye ilişkin olan kararlar

için kanun yararına temyiz yoluna başvurulmalıdır. Maddi olaya ilişkin ve

sadece o davayı ilgilendiren hataların bu yolla düzeltilmesinde kanun yararı

bulunduğu söylenemez (a.g.e. sh.1058).

16. Öte yandan, kanun yararına temyizin yargılama usul

kurallarının yanlış uygulanması nedeniyle de yapılabileceği genel kabul

görmektedir. Ancak bazı müelliflere göre usul kurallarına karşı kanun yararına

bozma yoluna gidildiğinde yargılamaya kaldığı yerden devam edilerek, sonuçta

sanığın daha aleyhine bir hüküm verilmesine engel bir hal yoktur. Çoğunluktaki

görüşe göre ise böyle bir durum, “kanun yararına” bozma kurumunun amacı ile

bağdaşmaz (N.Kunter, a.g.e. sh.1063; Özbakan,

Hulusi: Açıklamalı, İçtihatlı ve Gerekçeli Askeri

Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Kanunu, Cilt 2, Ankara 1989, sh.1072;

Yurtcan, Erdener Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Şerhi

ve İlgili Mevzuatı Cilt 3, İstanbul 1988, sh.996).

17. Kanun yararına bozma kurumunun istisnai ve kendine özgü

niteliği Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 13.6.2006 tarih ve 2006/151-157 sayılı

kararında şu şekilde açıklanmıştır:

“… Öte yandan, yasa yararına bozma kurumu, kesin hükmün otoritesini etkileyen, ileri sürülen

hukuka aykırılıkların saptanması ile sınırlı ve bu aykırılıkların savunma

hakkını kısıtlama veya kaldırma sonucunu doğurduğu yahut hükmü etkilediğinin

belirlenmesi durumunda, hükmün bu nedenlerle dolaylı olarak bozulmasını

gerektiren, olağanüstü yasa yoludur.

Yargıtay’ın

olağan yasa yolu olan temyiz denetimi sırasında yasaya ve yargısal kararlara

dayalı olarak gerçekleştirdiği uygulamaların tümünün, yasa yararına bozma

kurumunda da geçerli olduğu söylenemez. Dolayısıyla, Yargıtay’ın öğretici ve

yol gösterici niteliği gereği temyiz denetimi sırasında uyguladığı “kabule göre

bozma” yöntemine, istisnai ve olağanüstü bir yol olan yasa yararına bozma

istemi üzerine yapılan incelemede başvurulması, sistemin özüne aykırıdır. …”

18. Kanun yararına bozmanın, gerekçe, kanıtların

değerlendirilmesi gibi maddi sorunları kapsamadığı, Yargıtay 2. Ceza

Dairesi’nin “eşe karşı müessir fiil” suçuyla ilgili bir dosyaya ilişkin olarak

verdiği, 25.6.2009 tarihli ve E.2009/17546, K.2009/30596 sayılı kararında çok

açık bir dille anlatılmıştır. Kararın ilgili bölümü şöyledir:

“5271 sayılı Ceza Muhakemesi kanunu’nun 309. maddesinde yer alan “kanun yararına bozma”

istinaf ve temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar ve hükümlere

karşı başvurulan olağanüstü bir yasa yoludur.

Yasa

yararına bozma yolu, yasaların eşit olarak, daha doğrusu aynı (tek) biçimde

uygulanmasını sağlamak için salt yasa yararına benimsenmiş olağanüstü bir yasa

yoludur. Yargıtay’ın hukuki sorunlarla ilgili bozma yetkisi de temyiz yoluna

oranla çok sınırlıdır. Çünkü, temyiz yasa

yolundaki bozma yetkisinin, olağandışı bir yasa yolu olan yasa yararına bozmada

da kullanılması, yargının kesinlik otoritesine (hüküm dokunulmazlığına) ters

düşer. Bundan dolayı “Yasa yararına bozma” yasa yolunun olağandışılığının ve

ayrık nitelikte olmasının, duyarlılıkla korunması ve belirgin salt hukuki

yanılgılarda bu yola gidilmesi zorunludur.

Bu bağlamda ele alındığında;

gerekçe, kanıtların değerlendirilmesi gibi maddi sorunlar yasa yararına

bozmanın dışındadır. Yine hukuka aykırılıkla ilgili olmayan, yalnız maddi/fiili

ve takdiri sorunlarla ilgili olan, Yargıtay’ın ilk derece mahkemelerinin yerine

geçerek karar veremeyeceği ve düzeltme yapamayacağı konularda bu yola gidilmesi

olanaksızdır. Başka bir deyişle,

yasa yararına bozma üzerine yeniden yargılamayı gerektirmeyecek konularda,

Yargıtay’ın ilk derece mahkemesi yerine geçerek bir düzeltme yapabileceği

sorunlarla sınırlıdır. …”

Kanun Yararına Bozma Müessesesi Karşısında

Başvurucunun Durumunun Değerlendirilmesi:

19. Başvuruya konu olayda, uyuşmazlık, cumhuriyet savcısı olan

başvurucunun elinde çok sayıda işlem yapılmamış dosya bulunmasının, görevi

ihmal suçundan yargılanması için yeterli neden teşkil edip etmediğiyle

ilgilidir. Diğer bir ifadeyle uyuşmazlık, başvurucunun yargılanmasına, yani

hakkında son soruşturma açılmasına ilişkin usul kurallarının yanlış

uygulanmasıyla ilgili değil, somut olayda iddianame düzenlenmesi ve yargılanma

için yeterli delil bulunup bulunmamasıyla ilgilidir.

20. Başvurucu cumhuriyet savcısı olduğundan, 2802 sayılı kanun

gereğince hakkındaki ilk soruşturma mercii Ağır Ceza Mahkemesi, son soruşturma

mercii ise Yargıtay ilgili ceza dairesidir.

21. Adalet Bakanlığı, müfettişlerce yapılan inceleme sonucunda,

başvurucunun görevi ihmal suçunu işlediği ve bu suçtan dolayı hakkında

kovuşturma aşamasına geçilmesi gerektiği kanaatine varmış; buna karşılık

İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi, delilleri etraflıca değerlendirdikten ve

gerekçeli kararında tartıştıktan sonra, mevcut delillere nazaran, kovuşturmaya

yer olmadığına karar vermiştir. İtiraz üzerine, itiraz mercii sıfatıyla Beyoğlu

1. Ağır Ceza Mahkemesi de itirazı reddetmek suretiyle 4. Ağır Ceza Mahkemesinin

gerekçelerine ve kararına katılmış, başvurucu hakkında kovuşturma yapılması

yolu, bahse konu müfettiş incelemesi ve deliller yönünden, kesin olarak

kapatılmıştır. İtirazı yapan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı her ne kadar

delillerin değerlendirmesinin yargı yeri olan Yargıtay ilgili Dairesince

yapılması gerektiğini ve İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesinin delil

değerlendirmesi yapmaya yetkili olmadığını ileri sürmüş ise de, kovuşturma

kararını veren merci ile kovuşturmayı yapacak merciler yasada ayrı ayrı

belirlendiğinden ve esasen delillerin değerlendirilmesi yetkisinin ilk derece

mahkemesine ait olduğunda kuşku bulunmadığından, Yargıtay Ceza Dairesinin

maddi/fiili olaya ilişkin görevinin ancak kovuşturmanın açılmasından sonra

başlayacağı açıktır. Buna göre, Ağır Ceza Mahkemelerinin kararlarında usuli yönden hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

22. Adalet bakanlığının yaptığı kanun yararına bozma istemi,

ilgili Ağır Ceza Mahkemelerince verilen kararların maddi olaya ilişkin

isabetsizliği ile yani delillerin değerlendirilmesiyle ilgilidir. Adalet

Bakanlığına göre mevcut deliller, ceza kovuşturması için yeterlidir. Ancak

Mahkemeler aksi görüşte olup, bu hususta kesin kararlarını vermişlerdir.

23. CMK’nun 309. maddesinin (1) fıkrasının

ve (4) numaralı fıkrasının (c) bendinin birlikte değerlendirilmesinden, hakim

veya mahkeme tarafından verilip de istinaf veya temyiz aşamalarından

geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen

Adalet Bakanlığının o karar veya hükmün Yargıtay’ca bozulması istemini, yasal

nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak

bildirebileceği; bozma nedenlerinin, davanın esasını çözüp de mahkumiyet

dışındaki hükümlere ilişkin ise, aleyhte sonuç doğurmayacağı ve yeniden

yargılamayı gerektirmeyeceği belirtilmiştir.

24. Başvurucu hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen

kesin karardan sonra ortaya çıkan durumu, CMK 309. madde kapsamında işin

esasını çözen bir karar olup olmadığı noktasından değerlendirmek gerekmektedir.

25. Kanunda “davanın esasını”

çözen karar veya hükümden söz edilmiştir. Kanun yararına bozma yasa yolu,

esasen itiraz ve temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya

hükümler için uygulanabilir. Dava sözcüğünün, soruşturma evresi ile başlayan,

iddianame tanzimi ile devam eden, iddianamenin kabulü ile kovuşturma aşamasına

geçen, bu ikinci aşamada iddia ve savunmanın ortaya konması, delillerin takdiri

ve nihayet delillerin değerlendirilerek hüküm kurulması suretiyle son aşamaya

gelen, bu aşamadan sonra da temyize tabi olan yargı sürecinin bütünü içerisinde

yer alan aşamaları ifade etmek amacıyla kullanıldığı ileri sürülemez. Zira o

takdirde itiraz ve temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşme koşulunun

pratikte anlamı kalmayacaktır. Bu nedenle “dava” sözcüğünün “bir mahkemenin

elinde çözmekle görevli olduğu, ceza hukuku alanına giren uyuşmazlık” şeklinde

anlaşılması gerekir.

26. Anayasa’nın, Anayasa’ya aykırılığın mahkemelerce ileri

sürülmesini düzenleyen 152. maddesinde “bir davaya

bakmakta olan mahkemenin” başvuru koşulları belirtilmiş ve Anayasa Mahkemesi

belli bir süre içerisinde kararını vermezse, başvuran mahkemenin “davayı” yürürlükteki kanun hükümlerine

göre sonuçlandırması öngörülmüştür.

27. Anayasa Mahkemesinin

yerleşik içtihatlarıyla “dava” sözcüğünün iddianame ile başlayıp duruşmalarla

devam eden kovuşturma süreci anlamında değil, mahkemenin elindeki, çözümlemekle

görevli olduğu uyuşmazlık şeklinde kabul ve tatbik edildiği açıktır.

28. Başvuruya konu olayda davanın, yani uyuşmazlığın esası,

maddi/fiili durumun değerlendirilmesine yani, başvurucunun elinde çok sayıda

işlem yapılmamış dosya bulunmasının yargılanmayı gerektirip gerektirmeyeceğine

karar verilmesinden ibarettir. Olayda, bir kanun hükmünün yorumuna veya

uygulanmasına ilişkin bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

29. Yukarıdaki açıklamalar karşısında, başvurucu hakkında kanun

yararına bozma yoluna gidilmesi mümkün değil iken bu yola gidilmesi, bozma

sonucunda da mahkumiyete yol açılması mümkün değil iken sonuçta ceza tertip

edilmesi, başvurucunun adil yargılanma hakkını ihlal etmiştir.

Adalet Bakanlığının Konumunun Silahların

Eşitliği İlkesi Yönünden Değerlendirilmesi:

30. Kanun yararına bozma istemiyle Yargıtay Cumhuriyet

Başsavcılığına başvurma yetkisi 5271 sayılı Kanunun ilk halinde Adalet Bakanına

verilmişti. Daha sonra 5560 sayılı Kanunun 26. maddesiyle yasada değişiklik

yapılarak, yetki Adalet Bakanlığı’na verilmek suretiyle genişletilmiştir.

Böylece, siyasi bir kişilik olan Bakanın şahsına verilen bir yetki, genel

idarenin bir parçası olan Bakanlık bürokrasisine devredilmiştir.

31. Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk

devleti olduğu; 9. maddesinde yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız

mahkemelerce kullanılacağı, 138. maddesinde mahkemelerin bağımsızlığı, 139.

maddesinde hakimlik ve savcılık teminatı, 140. maddesinde de hakimlik ve

savcılık mesleği düzenlenmiştir. Anayasa’nın bu hükümlerine göre sav-savunma ve

hüküm vermeden oluşan yargının üç ayağından biri olan iddia makamının da

bağımsızlığı ve tarafsızlığı asıldır. Adalet Bakanlığının da kanun yararına

bozma yolunu kullanırken tarafsızlıkla davranması gerektiği, kişilerin leh veya aleyhine bir sonuç elde etmek gayesiyle hareket

edemeyeceği açıktır.

32. CMK’nun 309. maddesinin (2)

numaralı fıkrasına göre Adalet bakanlığı, bir karar veya hükmün Yargıtay’ca

bozulma istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet

Başsavcılığı’na bildirir; maddenin (3) numaralı fıkrasına göre de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen

yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını

Yargıtay’ın ilgili ceza dairesine verir. Bu fıkralar gereğince, Yargıtay

Cumhuriyet Başsavcılığının Adalet Bakanlığının talebi üzerinde bir inceleme

veya değerlendirme yapma yetkisi bulunmayıp, üstlendiği görev, bir yazının,

işlemi yapacak merciine iletilmesinden ibarettir.

33. Adalet bakanlığının istemini ilgili ceza dairesine ileten

başsavcılık yazısının tebliğname veya her ne ad

altında olursa olsun gerçek anlamda bir hukuki görüş içermediği, bu durumda kanun yararına bozma incelemesinde Yargıtay Cumhuriyet

Başsavcılığının iddia makamı olarak devreden çıkartıldığı açıktır.

Böylelikle, iddia makamı görevleri, kanun yararına bozma istemiyle sınırlı

olarak, Adalet Bakanlığı bürokratlarına devredilmiş olmaktadır.

34. Konuya başvurucunun yönünden bakıldığında, soruşturma ve

cezalandırma isteyen makam olan Adalet Bakanlığının aynı zamanda olağanüstü bir

kanun yolu olan yasa yararına bozma isteminde bulunan ve Yargıtay ceza

dairesine sunulacak tebliğnamenin içeriğini

belirleyen makam olduğu görülmektedir. Başka bir ifadeyle hem ilk soruşturma

makamı olmak hem de son soruşturma yolunu açacak olan merci nezdinde savcılık

görevi, Adalet bakanlığının uhdesinde birleşmiştir.

35. Ceza hukukunda “silahların

eşitliği” ilkesi gereği, cumhuriyet savcılarına, mağdura, katılana

ve suçtan zarar görene verilmiş olan suçlamak, cezalandırma istemek yetkisinin

karşılığında şüpheli, sanık veya müdafilerine de iddia tarafı ile aynı ölçüde usuli imkanlardan faydalanarak kendini savunmak imkanı tanınmıştır. Savunma tarafına verilmeyen yeni ve

farklı kanun yollarının iddia tarafına verilmesi, “silahların eşitliği”

ilkesini zedeleyebilir.

36. Olayda, Yargıtay 4. Ceza Dairesi Adalet Bakanlığı istemi

doğrultusunda kanun yararına bozma kararı vermiş, dosyanın gönderildiği

İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi de başvurucu hakkında görevi ihmal suçundan

son soruşturma açılmasına ve cumhuriyet savcısı olan başvurucunun birinci

sınıfa ayrıldığı gözetilerek dosyanın Yargıtayın

ilgili ceza dairesine gönderilmesine karar vermiştir. Ağır Ceza mahkemesi ile

Yargıtay Dairesi arasında bazı usuli eksikliklerin

giderilmesi için yapılan geri gönderme işlemi de tamamlandıktan sonra ilk

derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapılması için dosya tekrar Yargıtay 4.

Ceza Dairesine gelmiş ve yapılan yargılama mahkumiyetle sonuçlanmıştır.

37. Olayda başvurucunun Yargıtay 4. Ceza Dairesinin kanun

yararına bozma kararı verdiği safhada görüşlerini tam olarak ortaya koymak,

savunmasını ve kanun yararına bozma işlemine karşı itirazda bulunmak olanağı

bulduğu söylenemez. Ayrıca, kanun yararına bozma üzerine son soruşturmanın

açılmasına karar verilmek üzere dosyanın gönderildiği İstanbul 18. Ağır Ceza

Mahkemesinin de Yargıtayın kanun yararına bozma

kararına direnme olanağı bulunmamaktadır.

38. Bu durumda, hem soruşturma hem

iddia makamı olan Adalet Bakanlığının, başvurucunun kullanma olanağı bulunmayan

bazı olağanüstü usul hükümlerinden yararlanarak, cezalandırılmasını istediği

başvurucu hakkında İstanbul 4. Ağır Ceza mahkemesi tarafından verilip, Beyoğlu

1. Ağır Ceza Mahkemesince itirazın reddi suretiyle kesinleşen kovuşturmaya yer

olmadığı kararını olağanüstü yasa yolundan yararlanarak kaldırttığı ve Yargıtayda yargılatarak cezaya çarptırdığı anlaşılmaktadır.

Bu süreçte “silahların eşitliği” ilkesine uyulmamıştır.

Sonuç:

39. - Kanun yararına bozma kurumunun

amaç ve mahiyetine aykırı olarak, ilk derece mahkemesine ait olan delilleri

değerlendirme ve takdir hakkının Yargıtay’ca kullanılması,

- Yasadaki düzenlemelere

aykırı olarak, uyuşmazlığın esası ilk derece mahkemesinde çözüldüğü halde

yeniden yargılama yapılarak aleyhte sonuca gidilmesi,

- Bu süreçte “silahların eşitliği”

ilkesinin uygulanmamış olması nedenleriyle,

Başvurucunun Anayasa’nın

36. maddesinde yer alan ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesiyle

güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna varmak

gerekmiştir. Başkan : Alparslan ALTAN Üyeler : Serdar ÖZGÜLDÜR Osman Alifeyyaz PAKSÜT Recep KÖMÜRCÜ Engin YILDIRIM Raportör : Akif YILDIRIM Başvurucu : Kasım İLİMOĞLU Vekili : Av. İclal İLİMOĞLU Üye Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/8136, 25 Şubat 2015 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olaylar Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucunun İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. Karşıoy Yazısı
  12. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/8136
Tarih
25 Şubat 2015

İlgili Kararlar

  • S. K. Başvurusu (B. No: 2014/10839)
  • Asiye Özbudak ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/8715)
  • Sebahat Tuncel Başvurusu (B. No: 2014/1440)
  • Yıldıray Gidirişoğlu Başvurusu (B. No: 2014/3796)
  • Yaşar Bulut ve Hakan Akşam Başvurusu (B. No: 2014/5897)
  • İsmet Sarıcı Başvurusu (B. No: 2012/1304)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.