İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Genel Kurul

ANAYASA MAHKEMESİ · GENEL KURUL

KARAR

Mehmet Osman Kavala Başvurusu (B. No: 2020/13893)

1. Başvuru; tutuklama tedbirinin hukuki olmaması,

Başvuru No2020/13893Tarih29 Aralık 2020Okuma159 dk · 31.742 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Genel Kurul Mehmet Osman Kavala Başvurusu (2)

Karar tarihi
29 Aralık 2020
Başvuru Numarası
2020/13893
R.G. Tarih ve Sayı
23/3/2021-31432
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

31.742 kelime·159 dk okuma·33 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru; tutuklama tedbirinin hukuki olmaması,

soruşturma aşaması için kanunda öngörülen azami tutukluluk süresinin aşılması

ve tutukluluğun makul süreyi aşması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği

hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 4/5/2020 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca tutuklamanın hukuki olmadığı ve

tutukluluğun makul süreyi aştığı dışındaki iddialar yönünden kabul edilemezlik

kararı verilmiş, anılan şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin ise

Bölüm tarafından yapılması kararlaştırılmıştır.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet

Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.

6. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda

bulunmuştur.

7. Birinci Bölüm tarafından niteliği itibarıyla Genel

Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa

Mahkemesi İçtüzüğü'nün 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel

Kurula sevkine karar verilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve

Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler

çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:

A. Başvurucu

Hakkındaki İlk Soruşturma ve Tutuklama Süreci

9. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen

2017/96115 sayılı soruşturma kapsamında başvurucu 18/10/2017 tarihinde

gözaltına alınmıştır.

10. Başvurucu, Gezi Parkı olaylarına ilişkin olarak

hükûmeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme

(26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesi kapsamında)

ve 15 Temmuz darbe teşebbüsüne ilişkin olarak anayasal düzeni ortadan

kaldırmaya teşebbüs etme (5237 sayılı Kanun'un 309. maddesi kapsamında)

suçlarından İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliğince 1/11/2017 tarihinde

tutuklanmıştır. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Soruşturma dosyasında bulunan

arama ve elkoyma tutanakları, iletişim tespit tutanakları, fiziki takip

tutanakları, dijital inceleme tutanakları, fotoğraflar, şüpheli savunması, açık

kaynak tespitleri, şüpheli hakkındaki ifadeler, yakalama tutanağı, şüpheli

savunmaları ve diğer belgeler incelendiğinde, [başvurucunun] Türkiye Cumhuriyeti

Devleti ve Hükûmetini ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye yönelik

bir ayaklanma olan ve tüm terör örgütlerinin ... (FETÖ/PDY, PKK/KCK, DHKPC,

MLKP'nin) aktif olarak katıldığı ve destek verdikleri kamuoyunda 'Gezi

olayları' olarak bilinen eylemlerin yöneticisi ve organizatörü olduğu, eyleme

katılan şahıslara maddi yardımda bulunduğu, 15/7/2016 tarihinde ülkemizde

gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişimi ile ilgili 15-16 Temmuz 2016

tarihinde Büyükada S. Otelde yapılan darbe teşebbüsü sürecinde darbenin

organizatörlerinden olan H.J.B. ile yabancı uyruklu kişilerle irtibat

kurarak darbe teşebbüsüne katılmak suretiyle anayasal düzeni cebir şiddet

yöntemleri ile değiştirmek suçlarını işlediği yönünde kuvvetli suç şüphesinin

varlığını gösteren somut deliller bulunduğu, yüklenen suçların yasada öngörülen

ceza miktarı, işlendiği iddia edilen suçların önemli ve ciddi sayılan katalog

suçlardan olması nedeniyle tutuklama nedeninin kanun gereğince varsayıldığı,

nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ve 6352 sayılı Yasa ile

değişik 5271 sayılı CMK'nın 100. ve devam eden maddeleri uyarınca şüphelinin

tutuklanmasına engel bir halinin (tutuklama yasağı ve yargılama engeli

bulunmaması hali gibi) bulunmadığı, alması muhtemel ceza göz önüne alındığında

kaçma şüphesinin bulunduğu, soruşturmanın henüz tamamlanmaması nedeniyle

şüphelinin delilleri yok etme, gizleme, tanık ve mağdurlar üzerinde baskı

oluşturma şüphesinin bulunduğu, işin önemi, verilmesi beklenen ceza veya

güvenlik önlemi değerlendirildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 13.

maddesinde ifade olunan ölçülülük ilkesi uyarınca daha hafif koruma önlemi olan

adli kontrol tedbiri uygulamasının bu aşamada soruşturmaya konu suç ve bu

şüpheli açısından yetersiz kalacağı ve amaca hizmet etmeyeceği kanaatine

varılarak şüpheli ve müdafisinin serbest bırakılma istemlerinin reddi ile

şüphelinin üzerine atılı olan Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme,

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçlarından

5271 sayılı CMK'nın 100. ve devamı maddeleri uyarınca tutuklanmasına... [karar

verildi.]"

11. Başsavcılık, hem Gezi Parkı olaylarıyla hem de 15

Temmuz darbe teşebbüsüyle ilgili iddiaların yer aldığı 2017/96115 sayılı

soruşturma dosyasında 14/12/2018 tarihinde tefrik işlemi gerçekleştirmiştir. Bu

kapsamda başvuruya yönelik olarak Gezi Parkı olayları kapsamında yöneltilen

suçlamalara ilişkin soruşturmanın bir başka dosya (2018/210299 sayılı)

üzerinden yürütülmesi kararlaştırılmıştır.

12. Gezi Parkı olaylarıyla ilgili olarak 2018/210299

sayılı dosya üzerinden yürütülen soruşturma sonunda Başsavcılık tarafından

9/2/2019 tarihinde aralarında başvurucunun da olduğu on beş şüpheli hakkında

iddianame tanzim edilmiştir. İddianamede; şüphelilerin Gezi Parkı olayları

kapsamında hükûmeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye

teşebbüs etme, kamu malına zarar verme, ibadethanelere ve mezarlıklara saygısız

davranma, zararlı maddeleri kanuna aykırı bir şekilde bulundurma, yağma gibi

çeşitli suçlar işledikleri iddia edilmiştir.

13. İddianame, İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi

tarafından 4/3/2019 tarihinde kabul edilmiş ve E.2019/74 sayılı dosya üzerinden

kovuşturmaya başlanmıştır.

14. Mahkeme 18/2/2020 tarihinde, başvurucunun Gezi Parkı

olayları bağlamında işlediği ileri sürülen tüm suçlardan beraatine ve

tahliyesine (başka suçtan tutuklu veya hükümlü değilse serbest bırakılmasına)

karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, suçlamaya ilişkin olarak dayanılan

iletişimin tespiti (telefon dinleme) kayıtlarının hukuka uygun delil

niteliğinde olmadığı değerlendirmesine yer verilmiş; ayrıca başvurucunun Gezi

Parkı olaylarını finanse ettiğini gösteren delillerin bulunmadığı, yine

başvurucunun temininde rol aldığı ileri sürülen materyallerin şiddet

eylemlerinde kullanıldığını gösteren kanıtların da olmadığı ifade edilmiştir.

Mahkeme sonuç olarak başvurucunun da aralarında olduğu sanıklar yönünden "kamu

düzeninin işleyişine karşı vahim nitelikte şiddet ve cebir içeren eylemlerde

bulunan 'marjinal grupları' ve 'yasadışı sol örgütleri' yöneterek,

yönlendirerek veya azmettirerek Hükûmetin icra kabiliyetini engelleyecek

düzeyde bir girişimde bulunduklarına dair, mahkumiyetlerine yeter derecede

hukuka uygun, somut ve kesin delil elde edilemediği" kanaatine

ulaşmıştır.

15. Başsavcılık, başvurucunun üzerine atılı suçları

işlediğinin sabit olduğu ve bu nedenle cezalandırılması gerektiği düşüncesiyle

beraat kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Bireysel başvurunun

karara bağlandığı tarih itibarıyla istinaf incelemesi devam etmektedir.

B. Anayasa

Mahkemesine Bireysel Başvuru Süreci

16. Başvurucu 1/11/2017 tarihindeki tutuklama kararı ile

ilgili olarak Anayasa Mahkemesine 29/12/2017 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur. Başvurucu; tutuklama tedbirinin hukuki olmaması, soruşturma

dosyasına erişimin kısıtlanması ve tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme

önüne çıkarılmaksızın yapılması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

17. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu başvuruyu 22/5/2019

tarihinde karara bağlamıştır. Bu kapsamda tutukluluk incelemelerinin

hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapıldığı ve soruşturma dosyasına erişimin

kısıtlandığı iddialarının kabul edilemez olduğuna, tutuklamanın hukuki olmadığı

iddiasına ilişkin olarak ise Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası

bağlamında ki kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine karar

verilmiştir (Mehmet Osman Kavala [GK], B. No: 2018/1073, 22/5/2019).

18. Anayasa Mahkemesi tutuklamanın hukukiliği kapsamında

yaptığı incelemede başvurucunun suç işlediğine dair kuvvetli belirtilerin

mevcut olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu bağlamda yapılan değerlendirmeler

şöyledir:

"70. Gezi

olayları sırasında birtakım şiddet olaylarının gerçekleştiği, kamu mallarının

zarar gördüğü, çok sayıda kişinin yaralandığı, güvenlik görevlisi ve

sivillerden ölenlerin olduğu ve söz konusu olaylara ilişkin olarak birçok kişi

hakkında çeşitli suçlardan soruşturma başlatıldığı ve kamu davalarının açıldığı

bilinmektedir. Bu bağlamda yaşanan şiddet olayları neticesinde güvenlik

görevlisi ve sivillerden yaralanan ve ölenler olmuş, olaylar İstanbul dışında

birçok ile yayılmış ve şiddet olayları da yaygınlaşmıştır. Dolayısıyla Gezi

Parkı olaylarında yaygın şiddet hareketlerinin meydana geldiği, kamu düzeninin

ciddi bir şekilde bozulduğu açıktır. Başvurucu; sosyal statüsü, ulusal ve

uluslararası bağlantıları gözönüne alındığında olayların süreç içinde şiddete

evrildiğini ve sonuçlarını öngörebilecek konumdadır. Başvurucunun şiddet

olaylarının devam ettiği süreçte H.H.G. ile yaptığı görüşmede H.H.G.nin Gezi

olaylarının ivmesinin düşmesinden, hareketin toparlanması, genişletilip

derinleştirilmesi için daha geniş bir kitleyle buluşulmasından, Gezi olaylarını

Anadolu'ya yaymak gibi fikirlerin olduğundan söz etmesi, başvurucunun da bu

hususları tasdikleyici sözler söylemesi ve bu doğrultuda toplantılar için mekân

konusunda yardımcı olmaya çalışması, bir başka görüşmede gaz maskesi, gözlük

vesair malzeme teminine yardımcı olacağını belirtmesi, diğer bir görüşmede ise

Gezi olaylarının siyasi durumu nasıl değiştireceğinden bahsetmesi, Gezi

olaylarının yaşandığı süreç içinde Gezi olaylarıyla ilgili bir kısım

toplantılar düzenlemesi veya düzenlenen toplantılara katılması ve eylemleri

destekleyen bir kısım kişilerle görüş alışverişinde bulunarak ulusal ve

uluslararası kamuoyu oluşturmaya çalışması hususları (bkz. § 24) birlikte

değerlendirildiğinde başvurucunun Gezi olaylarında yaşanan şiddet olaylarından

ve elde edilmek istenen suçlama konusu yapılan siyasi sonuçtan (Soruşturma

makamları olayların nihai olarak Hükûmeti düşürmeyi hedeflediğini iddia

etmiştir.) sorumlu olduğuna yönelik soruşturma makamlarınca yer verilen bu

hususların tutuklama için gerekli olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti

olarak kabul edilmesinin keyfî ve temelsiz olduğu söylenemez."

19. Anayasa Mahkemesi, anılan kararda tutuklamaya konu

suçlardan biri olan Gezi Parkı olaylarıyla bağlantılı olarak kuvvetli suç

belirtisinin bulunduğu sonucuna vardığından tutuklamaya konu diğer suç olan 15

Temmuz darbe teşebbüsüyle bağlantılı suçlama bakımından ayrıca bir

değerlendirme yapmaya gerek görmemiştir.

C. Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesine Bireysel Başvuru Süreci

20. Başvurucu 1/11/2017 tarihli tutuklama kararıyla

ilgili olarak 8/6/2018 tarihinde bu kez Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM)

bireysel başvuruda bulunmuştur.

21. AİHM 10/12/2019 tarihinde başvurucunun suç işlediğine

dair makul şüphenin bulunmaması nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin

(Sözleşme) 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ihlal edildiği sonucuna

varmıştır. AİHM ayrıca tutuklamanın -Sözleşme'nin 5. maddesinin (1) numaralı

fıkrasının (c) bendinde belirtildiği üzere- kişinin suç işlediğine dair makul

bir şüphe nedeniyle yetkili bir adli makam önüne çıkarılmanın dışında bir

amaçla uygulandığı gerekçesiyle 5. madde ile bağlantılı olarak Sözleşme'nin 18.

maddesinin de ihlal edildiğine karar vermiştir (Kavala/Türkiye, B. No:

28749/18, 10/12/2019).

22. AİHM, başvurucunun Gezi Parkı olaylarına ilişkin

olarak hükûmeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs

etme (5237 sayılı Kanun'un 312. maddesi kapsamında) ve 15 Temmuz darbe

teşebbüsüne ilişkin olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme

(5237 sayılı Kanun'un 309. maddesi kapsamında) olmak üzere iki ayrı suç

işlediğine dair kuvvetli şüphe olması sebebiyle tutuklandığını tespit etmiş ve

her iki suçlamaya dair olguları ayrı ayrı incelemiştir. Bu bağlamda AİHM her

iki suçlama yönünden de makul şüphenin bulunmadığı sonucuna varmıştır. AİHM 15

Temmuz darbe teşebbüsü ile ilgili suçtan verilen tutuklama kararı yönünden şu

değerlendirmelerde bulunmuştur:

"154. Mahkeme, 15 Temmuz 2016

tarihli darbe teşebbüsüne ilişkin suçlamalarla ilgili olarak, bu suçlamaların

genel olarak başvuran ile -Hükümete göre, darbe teşebbüsünün organize

edilmesinde yer aldığı suçlaması kapsamında ceza soruşturmasına konu olan-

H.J.B. arasındaki 'yoğun temasların' varlığına dayandırıldığını

gözlemlemektedir. Ancak Mahkemeye göre, dava dosyasındaki deliller bu şüpheyi

haklı kılmak açısından yetersizdir. Savcılık, başvuranın yabancı vatandaşlarla

ilişkiler yürütmesi ve başvuranın cep telefonunun ve H.J.B.’nin cep telefonunun

aynı baz istasyonundan sinyal göndermesi hususlarına dayanmıştır. Ayrıca, dava

dosyasından, başvuranın ve H.J.B.’nin darbe girişimi sonrasında 18 Temmuz 2016

tarihinde bir restoranda karşılaştıkları ve kısa bir şekilde selamlaştıkları

anlaşılmaktadır. Mahkemeye göre, dosyaya dayanılarak, başvuranın ve söz konusu

şahsın yoğun temasları bulunduğu tespit edilemez. Ayrıca, diğer ilgili ve

yeterli koşulların bulunmadığı dikkate alındığında, başvuranın şüpheli bir

kişiyle veya yabancı vatandaşlarla temaslarının bulunması, tarafsız bir

gözlemciyi, başvuranın anayasal düzeni ortadan kaldırma teşebbüsünde

bulunduğuna ikna etmeye yeterli bir delil olarak değerlendirilemez...

155. Mahkemeye göre, cebir ve şiddet kullanarak

anayasal düzeni ortadan kaldırma teşebbüsünde bulunma şüphesinin, söz konusu

suçun niteliği göz önünde bulundurulduğunda, somut ve doğrulanabilir olaylarla

veya delillerle desteklenmesi gerektiği oldukça açıktır. Buna karşın,

başvuranın başlangıçta tutuklanmasına ve tutukluluk halinin devamına yönelik

mahkeme kararlarından veya iddianameden, başvuranın hürriyetinden yoksun

bırakılmasının, itham edildiği suçları işlediği yönünde makul bir şüpheye

dayandırıldığı görülmemektedir.

(v) Sonuç

156. Mahkeme, yukarıda belirtilen

gerekçelerle, kendisine sunulan delillerin, başvuranın ilk tutuklandığı zaman

hakkında makul bir şüphe bulunduğu sonucunu desteklemek açısından yetersiz

olduğu kanısındadır. Ayrıca, başvuranın yakalanması sonrasında ve bu dava kapsamına

giren devam eden tutukluluk süresi boyunca dava dosyasına eklenen delillerin,

başvuranın ilk tutuklanmasını ve tutukluluk halinin devamını haklı kılacak bir

şüphe doğuran olaylar veya bilgiler olduğu ortaya konulamamıştır. Dolayısıyla,

başvuranın bir suç işlediği yönünde 'makul bir şüpheye' dayanılarak

hürriyetinden yoksun bırakıldığı yeterli bir şekilde ispat edilmemiştir."

23. AİHM, ihlal kararının giderimi kapsamında

başvurucunun tutukluluğunun sona erdirilmesi ve bir an önce serbest bırakılması

için Hükûmetin tüm önlemleri alması gerektiğine karar vermiştir (Kavala/Türkiye,

§§ 217-219).

24. AİHM Büyük Dairesi Paneli 12/5/2020 tarihinde,

Hükûmetin davanın Büyük Daireye taşınması talebini reddetmiş ve karar böylece

kesinleşmiştir. Kararın kesinleşmesini müteakip kararların icra organı olan

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 3/9/2020 tarihinde aldığı kararda -Türk

makamlarının başvurucunun 9/3/2020 tarihinden itibaren başka bir soruşturma

kapsamında tutuklu olduğunu beyan etmelerine rağmen- eldeki bilgilerin

başvurucunun devam eden tutukluluğunun AİHM kararında tespit edilen ihlallerin

devamı olduğuna dair güçlü bir kanı oluşturduğunu belirtmiştir. Komite ayrıca

yetkili mercileri mümkün olan en kısa zaman içinde AİHM'in tespitleri

çerçevesinde gerekli önlemleri almaya davet etmiş ve başvurucunun derhâl

serbest bırakılması konusunda çağrı yapmıştır. Komite daha sonra da aynı yönde

kararlar almıştır.

D. Somut

Başvuruya Konu Tutuklama Süreci

25. Başvurucu hakkında İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığının 2017/96115 sayılı soruşturma dosyası üzerinden yürütülen

soruşturmada, 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle bağlantılı olarak anayasal düzeni

ortadan kaldırmaya teşebbüs etme (5237 sayılı Kanun'un 309. maddesi kapsamında)

suçundan sürdürülen tutuklulukla ilgili olarak 11/10/2019 tarihinde resen

tahliye kararı verilmiştir. Başsavcılığın tahliye kararında, başvurucunun Gezi

Parkı olaylarıyla ilgili suçlamalardan yargılandığı davada tutuklu olmasına ve "mevcut

delil durumu göz önüne alınarak tutuklama tedbirinin devamının artık ölçülü

olmayacağı" değerlendirmesine dayanılmıştır.

26. Başsavcılık 18/2/2020 tarihinde, 2017/96115 sayılı

dosya üzerinden yürütülen soruşturma kapsamında -anayasal düzeni ortadan

kaldırmaya teşebbüs etme suçu yönünden- başvurucunun yeniden gözaltına alınmasına

karar vermiştir. Başvurucu, gözaltı sürecinin sonunda anayasal düzeni ortadan

kaldırmaya teşebbüs etme suçundan tutuklanması istemiyle İstanbul 8. Sulh Ceza

Hâkimliğine sevk edilmiştir. Tutuklamaya sevk yazısının ilgili kısmı şöyledir:

"Hakkında Cumhuriyet

Başsavcılığımızca Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasal düzenini değiştirmeye

teşebbüs suçundan soruşturma yürütülüp yakalama kararı ile aranmakta olan

şüpheli H.J.B.nin FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün Amerika Birleşik Devletleri

ülkesindeki, onursal başkanlığını Fetullahçı terör örgütü lideri Fetullah

Gülen'in yaptığı Rumi Forum Vakfı'nın organizasyon komitesinde görev yaptığı,

örgüt liderinin çalışmalarını tanıtmak için lobi faaliyeti yürüttüğü, 15/7/2016

tarihli darbe girişiminin sabahında yurt dışından İstanbul'a geldiği ve

doğrudan Büyükada S. otele yerleştiği, 18/7/2016 tarihinde ülkemizden

ayrıldığı, şüpheli Mehmet Osman Kavala'nın H.J.B. ile 18/7/2016 tarihinde

Karaköy semtinde bir restorantta buluştukları, bunun yanında yapılan iletişim

analizlerinden de anlaşılacağı üzere; darbe girişimi öncesi ve sonrasında yoğun

irtibatlarının bulunduğu, yine iletişim analizine göre şüpheli Mehmet Osman

Kavala'nın diğer şüpheli H.J.B. ile darbe girişimi öncesi 27/6/2016 tarihinde

önce Şişli ilçesinde şüpheli Mehmet Osman Kavala'ya ait Menka anonim şirketi

adlı iş yerinde devamında da 30/6/2016 tarihinde Diyarbakır ilinde bir araya

gelerek PKK Terör Örgütü irtibatlı kişilerle buluştuklarının tespit edildiği,

15/7/2016 tarihinde FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarınca

gerçekleştirilen darbe teşebbüsü sürecinde şüpheli H.J.B. ile şüpheli Mehmet

Osman Kavala'nın suç tarihlerindeki irtibatları, şüpheli H.J.B.'nin FETÖ/PDY

ile olan irtibatları dikkate alındığında, şüpheli Mehmet Osman Kavala'nın

15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsünün karar sürecine

katıldığına dair bulgulara ulaşıldığı, 26/7/2016 tarihinde başlatılan bu

soruşturma kapsamında başka suçtan tahliyesine müteakip kaçma şüphesi göz

önünde bulundurularak 18/2/2020 tarihinde gözaltı kararı verildiği, hakkında

Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebir, şiddet kullanarak çalışamaz hale getirmek

suçu yönünden kovuşturma bulunan Mehmet Osman Kavala'ya, Türkiye Cumhuriyeti

devletinin anayasal düzenini cebir, şiddet kullanarak değiştirmeye teşebbüs

(darbe teşebbüsü) suçunun niteliği, mevcut delil durumu, şüphelinin kaçma

ihtimalinin bulunması, adli kontrol tedbirlerinin yetersiz olduğu dikkate

alınarak, şüpheli Mehmet Osman KAVALA'nın atılı Türkiye Cumhuriyeti devletinin

anayasal düzenini cebir, şiddet kullanarak değiştirmeye teşebbüs (darbe

teşebbüsü) suçu yönünden CMK 100 maddesi gereğince sorgusu yapılarak

tutuklanmasına karar verilmesi kamu adına talep olunur."

27. Başvurucunun Hâkimlikteki sorgusu sırasında iki

müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucu; Hâkimlik önündeki sorgusunda yaklaşık

2 yıl 4 aydır hukuksuz bir şekilde tutuklu olduğunu, AİHM kararında açıkça

tespit edilen hak ihlalinin yeni gözaltı kararı ve tutuklamaya sevk yazısıyla

devam ettirilmeye çalışıldığını, 15 Temmuz darbe girişimine destek olmakla

ilgili tüm iddiaların asılsız olduğunu ifade etmiştir. Başvurucunun müdafileri

de H.J.B. isimli kişi ile müvekkillerinin hiçbir şekilde telefonla

görüşmediğini belirtmiş ve bu hususa ilişkin HTS analiz raporunu sunmuştur.

Başvurucu müdafileri ayrıca aynı suç kapsamında 11/10/2019 tarihinde

başvurucunun resen tahliyesine karar verildiğini, dolayısıyla aynı suçtan

tekrar tutuklamaya sevk durumunun söz konusu olduğunu, AİHM'in bu

soruşturmadaki tutuklamanın hukuka aykırı olduğuna karar verdiğini, bu dosya

kapsamında soruşturma aşamasında tutuklu olarak geçirilecek azami iki yıllık

sürenin de dolduğunu dile getirmiştir.

28. Hâkimlik 19/2/2020 tarihinde başvurucunun anayasal

düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçundan tutuklanmasına karar

vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

"Şüphelinin üzerine atılı Anayasal

Düzeni Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs Etme suçunu işlediği iddiasıyla tutuklamaya

sevk edilmiş olup, soruşturma dosyası kapsamında bulunan arama ve el koyma

tutanakları, diğer kolluk tutanakları, dijital inceleme tutanakları,

fotoğraflar, açık kaynak tespitleri incelendiğinde, şüphelinin 15 Temmuz 2016

tarihinde ülkemizde gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişimi ile ilgili

15-16 Temmuz 2016 tarihinde Büyükada S. otelde yapılan toplantı sürecinde

darbenin organizatörlerinden olan H.J.B. ve diğer yabancı uyruklu kişi ve

kişilerle irtibatlı olarak darbe teşebbüsüne katıldığına dair tespitler, yine

iletişim analizine göre şüpheli Mehmet Osman KAVALA'nın diğer şüpheli H.J.B.

ile darbe girişimi öncesi 27 Haziran 2016 tarihinde önce Şişli ilçesinde

şüpheli Mehmet Osman Kavala'ya ait Menka Anonim Şirketi adlı iş yerinde

devamında da 30/6/2016 tarihinde Diyarbakır ilinde bir araya gelerek PKK Terör

Örgütü irtibatlı kişilerle buluştuklarının tespit edildiği, yine H.J.B.nin

FETÖ/PDY ile olan irtibatları dikkate alındığında ve şüpheli ile cep

telefonlarının aynı zaman diliminde aynı baz istasyonundan gelen sinyalleri

yayınladığı olgusu birlikte değerlendirildiğinde şüpheli Mehmet Osman Kavala'nın

15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsünün karar sürecine

katılmış olabileceğine dair kuvvetli suç şüphesini gösterir somut delil

niteliğinde olduğu, her ne kadar şüpheli hakkında bu soruşturma kapsamında

11/10/2019 tarihinde re'sen tahliye kararı verilmiş ise de, kamuoyunda gezi

parkı davası olarak bilinen dosyadan verilen tahliye kararı nedeniyle atılı

suçun ağırlığı ve önemi dikkate alındığında şüphelinin kaçma şüphesinin

bulunduğu, atılı suçun CMK'nın 100. maddesinde sayılan suçlardan olması

nedeniyle tutuklama sebeplerinin var kabul edilmesi gerekliliği, soruşturma

konusu suçun ağırlığı ve önemi dikkate alındığında adli kontrol hükümlerinin

yetersiz kalacağından CMK'nın 100. ve devamı maddeleri gereğince şüphelinin tutuklanmasına

... [karar verildi.]"

29. Başvurucunun bu tutuklama kararına yaptığı itiraz

25/2/2020 tarihinde İstanbul 9. Sulh Ceza Hâkimliğince reddedilmiştir.

30. Öte yandan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 9/3/2020

tarihinde başvurucuyu bu kez devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal

veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçundan tutuklanması istemiyle

İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Anılan sevk yazısının ilgili

kısmı şöyledir:

"H.J.B. hakkında yapılan ek

araştırmada; adı geçenin yabancı devletler adına istihbari görevler alarak

faaliyetler yürüttüğüne dair bulgulara erişildiği, şüphelinin 15/7/2016

tarihinde darbe girişiminde bulunan FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün Amerika

Birleşik Devletleri ülkesinde olan ve onursal başkanlığını örgüt lideri

Fetullah Gülen'in yaptığı Rumi Forum Vakfı'nın organizasyon komitesinde görev

yaptığı, örgüt liderinin çalışmalarını tanıtmak için lobi faaliyetlerinde

bulunduğu, 15/7/2016 günü Büyükada S. Otel'de darbe teşebbüsünün devam ettiği

saatlerde şüpheli H.J.B.nin kendi faaliyetlerini kamufle etmek amacıyla

uluslararası toplantıya katılıyormuş görünümü altında ülkemize geldiği, içeriği

Ortadoğu'daki güncel meseleler olduğu katılımcılar tarafından belirtilen

toplantıya şüphelinin bizzat katıldığı, toplantının devam ettiği süreçte

FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün darbe teşebbüsü girişimini başlattıkları,

şüpheli H.J.B.nin bu toplantıya katılma amacının desteklediği, gözetim altında

bulundurduğu ve yönlendirdiği, FETÖ/PDY mensuplarınca gerçekleştirilen darbe

teşebbüsü ile irtibatının gizlenmesi maksadıyla olduğu, yürütülen soruşturmada

otel görevlilerinden olup bilgisine başvurulan tanığın ifadesinde de

belirtildiği üzere, şüpheli H.J.B.nin normalin ötesinde tedirgin ve gergin

olduğu, tanığa ülkemize her gelişinde olağanüstü olayların vuku bulduğunu,

önceki gelişlerinde İstanbul'daki ... bankasındaki patlama sonrasında da Gezi

Olayları ve en sonunda da 15/7/2016 tarihinde darbe teşebbüsünde bulunulduğunu

beyan ettiği, hatta kendisine darbe teşebbüsünün nereye varacağını sorduğunda; 'bu

bir oyun bu bir düzmece böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermiyorum.' şeklinde

kendisini gizlemeye ve olayla irtibatının ortaya çıkmasını engellemeye yönelik

sözler söylediği, iletişim tespitlerine ilişkin tanzim edilen analiz raporundan

da anlaşılacağı üzere; şüpheli H.J.B. ile şüpheli Mehmet Osman Kavala arasında

irtibat bulunduğu ancak bu irtibatın çoğunlukla yüz yüze görüşme şeklinde

gerçekleştirildiği, şüpheli H.J.B. ile şüpheli Mehmet Osman Kavala arasında

gerek şüpheli Osman Kavala adına kayıtlı hatlar ile gerekse şüpheli Osman

Kavala'nın yöneticisi olduğu ... Vakfı arasında birçok irtibatının tespit

edildiği, bu irtibatların detayına ilişkin inceleme ve araştırmaların devam

ettiği, şüpheliler H.J.B. ile Mehmet Osman Kavala'nın ortak baz verileri göz

önüne alındığında, 27/11/2014, 1/6/2015, 03/6/2015, 5/6/2015, 7/3/2016,

9/3/2016, 28/6/2016,29/6/2016, 18/7/2016tarihlerinde baz ortaklıklarının

görüldüğü, bu suretle de bir araya gelmek suretiyle görüşmeler

gerçekleştirdikleri, soruşturma dosyasındaki ifadelerinden anlaşılacağı üzere

18/7/2016 günü Karaköy'deki bir lokantada karşılaştıklarının anlaşıldığı, izah

edildiği üzere yasadışı istihbari faaliyetlerde bulunan şüpheli H.J.B. ile

şüpheli Mehmet Osman Kavala arasında gerek tanık beyanı gerekse iletişim

tespitlerinden elde edilen veriler dikkate alındığında irtibat bulunduğu, bu

irtibatlara ilişkin araştırmaların devam etmekte olduğu, bu itibarla şüpheli

Mehmet Osman Kavala'nın atılı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin anayasal düzenini

cebir şiddet kullanarak değiştirme suçu ile birlikte ayrıca devletin güvenliği

veya dış siyasal yararlar bakımından niteliği itibari ile gizli kalması gereken

bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin etmek suçunu da

işlediğine dair bulgulara ulaşıldığı, atılı suçun niteliği, mevcut delil durumu

dikkate alındığında, adli kontrol tedbirleri uygulanmasının yetersiz olacağı,

şüphelinin kaçma ihtimali yanında delillere etki etme ihtimalinin bulunduğu

anlaşılmakla, halen cezaevinde tutuklu bulunan şüpheli Mehmet Osman Kavala'nın

SEGBİS sistemi kullanılarak sorgusu yapılarak, atılı devletin güvenliği veya

dış siyasal yararlar bakımından niteliği itibari ile gizli kalması gereken

bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin etmek suçundan 5271

sayılı CMK’nın 100. vd. maddeleri uyarınca tutuklanmasına, karar verilmesi kamu

adına talep olunur."

31. Başvurucunun sorgusu aynı tarihte yapılmış ve bu

sırada başvurucunun iki müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucu; Hâkimlik

önündeki savunmasında H.J.B. ile telefon görüşmesi yapmadığının HTS

kayıtlarıyla ortaya çıktığını, çalışma ofisinin Taksim'de -otellerin olduğu

çevrenin ortasında- bulunduğunu, bu nedenle aynı baz istasyonunun

kullanılmasının oldukça doğal olduğunu, bunun casusluk suçlaması ile bir

ilgisinin bulunmadığını, atılı suçu işlemediğini ifade etmiştir. Başvurucu

ayrıca H.J.B. ile takriben dört yıl önce bir konferansta tanıştığını, bunun

dışında bir tanışıklığının olmadığını, konferansın konusunun Türkiye'nin ve

Orta Doğu'nun siyasi durumu ile ilgili olduğunu, bu kişinin Türkiye ve Orta

Doğu üzerine araştırmalar yapan bir kurumun yöneticisi olduğunu belirtmiştir.

Başvurucu bunların yanı sıra H.J.B.nin 15 Temmuz darbe girişimi ile

ilişkilendirilmesinin sebebinin muhtemelen ... Üniversitesinde (S. Otel'de)

düzenlenen ortak bir akademik toplantı olduğunu ancak bu toplantıya davet

edilmediğini ve katılmadığını, katıldığı toplantıların hiçbirinin gizli

olmadığını, bazı devlet görevlilerinin de bu toplantılara katıldığını dile

getirmiştir. Başvurucu son olarak darbe girişimine destek olma suçlamasının iki

sene sonra casusluk suçlamasına evrilmesinin adli sürecin doğal akışına aykırı

olduğunu vurgulamıştır.

32. Başvurucunun müdafileri ise H.J.B. ile ilgili

hususlar haricinde başvurucuya herhangi bir suç isnadının bulunmadığını,

suçlamaların baz istasyonu kayıtlarına dayandığını, bu hususun yeni bir şey

olmadığını, bunların soruşturmanın başından beri var olduğunu belirtmiştir.

Ayrıca başvurucu müdafileri hangi gizli bilgilerin temin edildiğine ilişkin bir

ibare ya da delil bulunmadığını, başvurucunun 15 Temmuz darbe girişimini

organize ettiğine ilişkin de bir delilin olmadığını, sevk yazısında atıf

yapılan tanığın başvurucuyla ilgili bir beyanının olmadığını, AİHM kararının

kesinleşmesinin söz konusu olması nedeniyle AİHM kararını etkisiz kılmak için

yeni bir suç üretilmeye çalışıldığını ileri sürmüştür.

33. İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliği başvurucunun

devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk

amacıyla temin etme suçundan (5237 sayılı Kanun'un 328. maddesi

kapsamında) 9/3/2020 tarihinde tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın ilgili

kısmı şöyledir:

"Şüphelinin üzerine atılı devletin

gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin

etme suçundan tutuklanması talep edilmekle; dosya içerisinde mevcut HTS baz

analiz raporları, dijital inceleme tutanakları, tanık beyanına dair bilgi alma

tutanakları ile şüphelinin, gerek FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne gerek PKK

silahlı terör örgütü ile irtibatlı kişiler ile görüşen, bu terör örgütleri

adına ve yabancı devletler adına istihbari görevler alarak faaliyetler yürüten

H.J.B. ile irtibatlarına dair dosya içerisinde mevcut 27/11/2014, 1/6/2015,

3/6/2015, 5/6/2015, 7/3/2016, 9/3/2016, 28/6/2016, 29/6/2016,

18/7/2016tarihlerinde periyodik ve 11/2014-7/2016 tarihleri arasında süreklilik

arz eder şekilde ortak baz kayıtları, yine 18/7/2016 tarihinde bir lokantada

birlikte görünmeleri, şüphelinin H.J.B. ile Türkiye ve Orta Doğu meselelerinin

görüştüğü konferanslarda görüştüklerine dair beyanları birlikte

değerlendirildiğinde; şüphelinin üzerine atılı suçu işlediği hususunda kuvvetli

suç şüphesinin bulunduğu, atılı suçun vasıf ve mahiyeti, kanunda öngörülen

cezasının alt ve üst sınırı göz önüne alındığında tutuklamanın ölçülü olduğu

kanaatine varılarak CMK'nın 100 ve devamı maddeleri gereğince, şüphelinin

devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk

amacıyla temin etme suçundan tutuklanmasına ... [karar verildi.]"

34. Başvurucunun tutuklama kararına yaptığı itiraz,

İstanbul 11. Sulh Ceza Hâkimliğince 1/4/2020 tarihinde kesin olarak

reddedilmiştir.

35. Anılan karar 6/4/2020 tarihinde başvurucuya tebliğ

edilmiş, başvurucu 4/5/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

36. Diğer taraftan Başsavcılık 20/3/2020 tarihinde 5237

sayılı Kanun'un 309. maddesi kapsamında anayasal düzeni ortadan kaldırmaya

teşebbüs etme suçundan yürütülen soruşturmada başvurucunun "tutukluluk

süresi üzerinden 2 yıl geçtiği" gerekçesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271

sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 102. maddesinin (4) numaralı fıkrası

gereğinde bu suç yönünden tahliyesine karar verilmesi yönünde İstanbul 3. Sulh

Ceza Hâkimliğine görüş bildirmiştir. Hâkimlik aynı tarihte, başvurucunun

anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçundan tahliye edilmesine

karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Dosyada mevcut tutanaklar,

şüphelinin savunmaları, tanık anlatımları, adli raporlar ve tüm dosya

kapsamından şüphelinin üzerine atılı Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya

Teşebbüs Etme suçunu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterir

deliller bulunduğu, ancak şüphelinin müsnet suç yönünden 2 yıldan fazla süredir

tutuklu olduğu CMK 102/4 maddesi gereğince müsnet suç için azami tutukluluk

süresinin 2 yıl olduğu, şüphelinin başka suçtan da tutuklu olduğu, delillerin

toplanmış olduğu, delil karartma ihtimali bulunmadığı, şüphelinin tutuklulukta

geçirdiği süre göz önünde bulundurulduğunda tutuklama tedbirinin ağır olacağı

göze...[tilmiştir.]"

37. Başvurucunun devletin gizli kalması gereken

bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçundan

sürdürülen tutukluluk durumu İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliğince 6/5/2020

tarihinde incelenmiş ve "atılı suçun vasıf ve mahiyeti, şüphelinin ifade

ve savunması ile hazırlık dosyası kapsamındaki tüm bilgi ve belgeler birlikte

değerlendirildiğinde şüphelinin üzerine atılı suç bakımından kuvvetli suç

şüphesi altında bulunduğu anlaşılmış olup, atılı suçun kanun maddesinde

belirtilen hürriyeti bağlayıcı cezanın alt ve üst hadleri ile şüphelinin

suçunun sabit olması halinde verilebilecek ceza miktarı ile şüphelinin

tutuklulukta geçirdiği süre nazara alındığında tutukluluk halinin

sonlandırmasını gerektiren bir neden bulunmadığı, şüphelinin tutuklama gerekçelerinde

belirtilen nedenlerin ortadan kalkmaması ve adli kontrol tedbirinin

uygulanmasının yeterli olmayacağı" gerekçeleriyle başvurucunun tutukluluk

hâlinin devamına karar verilmiştir.

38. Başvurucu 20/5/2020 tarihinde tahliye talebinde

bulunmuş ancak İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği 28/5/2020 tarihinde "atılı

suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin henüz toplanmamış

olması, şüphelinin üzerine atılı suçu işlediğine ilişkin kuvvetli suç

şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin oluşu, soruşturma konusu suçun

ağırlığı ve önemi dikkate alındığında, adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının

yetersiz kalacağı, suçun sabit görülmesi halinde verilmesi muhtemel ceza veya

güvenlik tedbirleriyle tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu, tutuklama

nedenlerinin ortadan kalkmadığı" gerekçesiyle tahliye talebinin

reddine ve tutukluluğun devam ettirilmesine karar vermiştir.

39. İstanbul 5. Sulh Ceza Hâkimliğince 4/6/2020 tarihinde

başvurucunun tutukluluğunun devamına karar verilirken de

"atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin henüz

toplanmamış olması, atılı suçun yasada ön görülen cezasının üst sınırı,

şüphelinin üzerine atılı suçu işlediğine ilişkin suç şüphesinin varlığını

gösteren somut delillerin varlığı ve bu kuvvetli şüphenin halen devam ettiği,

şüphelinin kaçması, saklanması, veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut

delillerin bulunması, soruşturma konusu suçun ağırlığı ve önemi dikkate

alındığında, adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı, suçun

sabit görülmesi halinde verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik tedbirleriyle

tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu, bu suretle şüphelinin tutukluluk halinin

sonlandırılmasını gerektirecek nitelikte yeni bir delilin bulunmadığı,

tutuklama nedenlerinin ortadan kalkmadığı" gerekçelerine

dayanılmıştır.

40. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine

başvurucunun tutukluluk durumu İstanbul 4. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından

29/7/2020 tarihinde değerlendirilmiş ve "soruşturma dosyasının yapılan

incelenmesi sonucunda şüphelinin üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti mevcut

delil durumu ve delillerin henüz toplanmamış olması, atılı suçun yasada

öngörülen cezasının üst sınırı, soruşturma konusu suçun ağırlığı ve önemi

dikkate alındığında adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının bu aşamada

yetersiz kalacağı, suçun sabit görülmesi halinde verilmesi muhtemel ceza veya

güvenlik tedbirleri ile tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu, bu suretle adı

geçen şüphelinin tutukluluk halinin sonlandırılmasını gerektirecek nitelikte

yeni bir delinin bulunmadığı..." gerekçesiyle tutukluluk hâlinin

devamına karar verilmiştir.

41. Başvurucunun 17/8/2020 tarihli tahliye talebi

İstanbul 7. Sulh Ceza Hâkimliğince 28/8/2020 tarihinde "atılı suçun

yasada ön görülen cezasının alt ve üst sınırı, şüphelinin üzerine atılı suçu

işlediğine ilişkin kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin

oluşu, şüphelinin tutukluluk halini ortadan kaldırmaya yeterli somut bir

delilin bulunmaması, şüphelinin kaçma ve saklanma şüphesinin bulunması, adli

kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı, suçun sabit görülmesi

halinde verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik tedbirleriyle tutuklama

tedbirinin ölçülü olduğu, bu suretle şüphelinin tutukluluk halinin

sonlandırılmasını gerektirecek nitelikte yeni bir delilin bulunmadığı,

tutuklama nedenlerinin ortadan kalkmadığı" gerekçesiyle

reddedilmiştir.

42. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 28/9/2020 tarihli

iddianamesiyle başvurucu ve -diğer şüpheli- H.J.B. hakkında anayasal düzeni

ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ve devletin gizli kalması gereken bilgilerini

siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçlarından cezalandırılmaları

istemiyle kamu davası açılmıştır. İddianamede suçlamalara ilişkin yapılan

değerlendirmeler özetle şöyledir:

i. İstihbarat faaliyetlerinin yalnızca bilgi toplama ve

analiz etmenin ötesinde diğer devletlere karşı ekonomik, kültürel, ideolojik,

askerî baskı oluşturmak için aktif ve eylemsel olarak kullanılmaya başlandığı,

birçok ülke istihbarat biriminin faaliyetlerini icra ederken sivil toplum

kuruluşlarının rahat hareket edebilme özelliklerinden istifade ederek bu

yapıları istihbarat faaliyetlerinde aktif olarak kullandıkları ve özellikle

sivil toplum kuruluşlarının yurt dışı kaynaklı fonlarla yürüttükleri

faaliyetlerle bir toplum mühendisliği çalışması ortaya koydukları ileri

sürülmüştür.

ii. Başsavcılığa göre birçok ülke istihbarat biriminde

görev alan üst yöneticiler emekli olduktan sonra diğer ülkelerle ilgili

toplumsal, kültürel, siyasal araştırmalar yapacak olmaları dolayısıyla kendi

ülkelerinde kurulmuş olan sivil toplum kuruluşlarında görev almakta; bu

kuruluşlarda yürüttükleri çalışmaları da raporlaştırarak kendi istihbarat

birimlerine sunmaktadır. Bu kapsamda iddianamede; İkinci Dünya Savaşı sonrası

istihbarat faaliyetlerinde, istihbarat birimlerinden emekli olmuş veya ayrılmış

kişiler tarafından kurulan sivil toplum kuruluşlarının saha araştırmalarıyla

elde ettikleri bilgilerin ve yine saha çalışmalarıyla kurdukları ilişkilerin

önemli bir yer tuttuğu ifade edilmiştir.

iii. Bu çerçevede G.S. tarafından kurulan ...

Enstitüsünün temsilciliğini Türkiye'de ilk açan ve Türkiye'deki ... Vakfının

kuruculuğunu da yapan başvurucunun 2002 yılında ... A.Ş.yi kurduğu ve

Türkiye'deki faaliyetlerinin büyük bir bölümünü kâr amacı gütmeyen bu Şirket

üzerinden kontrol ettiği belirtilmiştir. Bunun yanı sıra -... Vakfına yönelik

Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan 16/10/2018 tarihli denetim

raporunun ilgili bölümüne atıf yapılarak- başvurucunun G.S.nin finanse ettiği

... Vakfından aldığı fonlarla ... A.Ş. üzerinden Türk toplumunun sosyal ve kültürel

özelliklerini istihbari amaçla analiz ederek Türk vatandaşlarını dil, ırk, din,

mezhep, bölge ve benzeri farklılıkları gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik eden

projeler yürüttüğü iddia edilmiştir.

iv. ... Vakfının -bazı devletlerde olduğu gibi- ülkemizde

sosyal ve demografik yapıdaki farklılıkları öne çıkararak ayrıştırma ve

toplumsal bölünmeleri teşvik ederek ülke yönetimini değiştirmeyi hedeflediği

öne sürülmüştür. Bu bağlamda başvurucunun da gerek ... A.Ş. gerekse kurucusu ve

yöneticisi olduğu diğer sivil toplum kuruluşları ve şirketler aracılığıyla Türk

halkının kültürel ve sosyal durumuna ilişkin araştırmalar yaparak detaylı ve

önemli bilgilere ulaştığı, anılan kuruluşlar aracılığıyla ayrımcılığı amaçlayan

faaliyetlerde bulunduğu iddia edilmiştir. Başsavcılığa göre başvurucu bir

yandan ülke içindeki kurum ve kuruluşlar üzerinde yetki ve inisiyatif

kullanarak yönlendirmeler yapmakta, diğer taraftan da yabancı ülke yetkilileri

ve uluslararası kurum ve sivil toplum örgütleriyle irtibat kurarak ilişkileri

yönlendirmektedir.

v. İddianamede toplumsal alanda yapılan bazı

faaliyetlerle ilgili olarak da değerlendirmelerde bulunulmuştur. Buna göre

görünüşte demokratik özgürlükleri geliştirip toplumsal tabana yayma söylemi ile

yapılan bu faaliyetlerin asıl amacı demokratik meşru hükûmeti işlevsiz hâle

getirmek, toplum içinde ayrımcılığı körüklemek, vatandaşların devlet ve

milletle olan birlik ve beraberliğini -ülke menfaatleri aleyhine, yabancı

devletler ve istihbarat örgütlerinin lehine- zayıflatarak buna zarar vermektir.

Başsavcılık bu çerçevede başvurucunun kadın hakları, çocuk istismarı, kadına

şiddet, azınlıkların asimilasyonu, ifade özgürlüğü, çevre duyarlılığı gibi son

derece masumane konularda toplumun çeşitli kesimlerinde direnç noktaları

oluşturarak bu projeler için bir araya gelecek insanlara ortam hazırladığı,

birbirinden bağımsız bu toplulukları istediği her yönetime karşı

kışkırtabildiği ve böylelikle amaçlarına engel gördüğü tüm yönetimleri kitlesel

kalkışmalarla saf dışı bırakmayı denediği görüşündedir.

vi. Başvurucunun ... A.Ş. aracılığıyla özellikle Kürt,

Ermeni, Rum, Hristiyan, Yahudi, Süryani, Ezidi kökenli vatandaşlara yönelik

ayrıştırıcı projeleri finanse ederek toplumsal ayrışmayı tetikleyici

faaliyetler yürüttüğü, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde ikamet eden Kürt

kökenli vatandaşların Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından öldürüldüğü veya

ağır insan hakları ihlallerine maruz bırakıldığı algısını oluşturan, PKK terör

örgütü ve uzantılarını topluma şirin göstermeye çalışan dizi, film, belgesel,

araştırma, analiz faaliyetlerini destekleme amacıyla finansman sağladığı ileri

sürülmüştür. Bu kapsamda;

- Başvurucudan ele geçirilen bir flash bellekteki videoda

PKK terör örgütünün Kadın Savunma Birliklerinde (YPJ) yer aldığı anlaşılan

kadın teröristlerle röportaj yapılarak hazırlanmış, içeriğinde Drama İstanbul

Film Atölyesi tarafından hazırlandığı belirtilen, 5 dakika 58 saniyelik "Rojava'nın

Işıkları-Kadın Devrimi" isimli belgeselin bulunduğu, belgesel

içeriğindeki konuşmalarda açık bir şekilde "Kürt kadınlarının

özgürlükleri için dağa çıkmalarının" özendirildiğinden bahsedildiği

belirtilmiştir.

- Yine flash bellekte "Küçük Kara

Balıklar-Güneydoğu'da Çocuk Olmak" isimli belgesel filmin bulunduğu,

film içeriğinde "Türkiye Cumhuriyeti'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde

yaşayan Kürt kökenli vatandaşları öldürdüğü" algısı oluşturan

anlatımlar bulunduğu ifade edilmiştir.

- Başvurucuya ait cep telefonu üzerinde yapılan inceleme

neticesinde Dersim'de köylerin yakıldığı ve halkın zorla göç ettirildiği algısı

oluşturduğu iddia edilen "1994" isimli belgesel filmini

hazırlamak için başvurucunun yönetmen D.T.ye maddi kaynak gönderdiği tespit

edilmiştir.

- Başsavcılığa göre ilk bakışta sanatsal çalışmalar

olarak değerlendirilebilecek söz konusu belgeseller aslında Kürt kökenli

vatandaşların Türkiye Cumhuriyeti devletine duydukları aidiyeti yok etmeye

yönelik provokatif çalışmalardır. Anılan çalışmaların Kürt kökenli vatandaşları

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından ayrıştırmayı, vatandaşlığından uzaklaştırmayı

amaçlayan provokatif faaliyetler olarak gerçekleştiği ileri sürülmüştür.

- Başvurucunun aynı şekilde Ermeni kökenli vatandaşlara

yönelik olarak 1915 olaylarını sürekli gündemde tutarak, bu olayları soykırım

şeklinde nitelendirip bu konuda lobi faaliyeti yürüterek Ermeni kökenli

vatandaşların Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı olumsuz tutum içinde

olmalarına zemin hazırladığı belirtilmiştir. Bu kapsamda başvurucunun ... A.Ş.

tarafından 22/4/2015 tarihinde "1915 yılında ölüme gönderilen Ermeni

aydınları anısına" İstanbul'da düzenlenen "İn Memoriam24

Nisan" isimli konser ve bunun gibi birçok organizasyon ile Ermeni

soykırımı iddialarını dillendirerek uluslararası alanda Türkiye karşıtı lobi

faaliyeti yürüttüğü belirtilmiştir.

vii. Mali Suçları Araştırma Kurulu tarafından hazırlanan

raporda ... A.Ş. hesaplarından, 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında ilan

edilen olağanüstü hâl döneminde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle

kapatılan kurum ve kuruluşların çalışanları ile hakkında silahlı terör örgütüne

üye olma suçundan işlem yapılan çok sayıda kişiye para gönderildiği

belirlenmiştir.

viii. İddianamede, başvurucunun üzerine atılı suçların

daha iyi anlaşılabilmesi için Gezi Parkı olayları sürecine de bakılması

gerektiği ifade edilmiştir. Başsavcılık bu kapsamda Gezi Parkı olaylarının ...

Vakfının kurucu üyesi olan başvurucu tarafından koordine edildiği görüşündedir.

Buna göre başvurucu özellikle Taksim Platformu, Taksim Dayanışması ve

kalkışmanın ilerleyen süreçlerinde yaygın hâle getirilen forumların koordinasyonu

üzerinde büyük etki sahibidir. Başvurucunun anılan organizasyonlarda resmî

olarak üyeliği bulunmasa da buradaki tüm kararlar başvurucuya danışılarak

alınmıştır. Gezi Parkı olaylarıyla ilgili tüm uluslararası girişimler de

başvurucu üzerinden yapılmış, Gezi Parkı olaylarına katılan eylemcilerin

ihtiyaçları başvurucuya iletilerek giderilmiştir. Yine gerek Türkiye'de gerekse

yurt dışında kalkışmaya (Gezi Parkı olayları) olan ilgiyi ve Türkiye

Cumhuriyeti devletine yönelik baskıları artırmak maksadıyla belgesel, film,

sergi gibi her türlü görsel yayın yöntemlerinin kullanılması ile yeni medya

yapılanması kurulması çalışmaları başvurucu tarafından gerçekleştirilmiştir.

ix. Başvurucunun cep telefonunda yapılan incelemede

casusluk suçundan hüküm giyen firari C.D. ile WhatsApp programı üzerinden

yaptığı görüşmelerin yer aldığı belirlenmiş, bu görüşme içeriklerinden

başvurucunun Avrupa'ya seyahat ettiği dönemlerde Almanya'da bulunan bu kişiyle

sık sık yüz yüze görüştüğü sonucuna ulaşılmıştır.

x. Başvurucunun 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin olarak

hazırlık sürecinde de etkili olduğu iddia edilmiştir. Bu kapsamda;

- Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasının

(FETÖ/PDY) yayın organı olduğu gerekçesiyle kapatılan Zaman gazetesi tarafından

darbe girişiminden yaklaşık 9 ay önce 5/10/2015'te yayımlanan "Gülen

Bebek" reklam filminden kısa bir süre sonra G.S.nin 6/11/2015

tarihinde Türkiye'ye geldiği, o tarihte yurt dışında olan başvurucunun

Türkiye'ye döndüğü ve aynı gün akşam G.S. ve İ.A. (2016 yılında vefat eden iş

adamı) ile bir davete katıldıkları, başvurucunun kendi telefonundan G.S. ve

İ.A.nın fotoğraflarını çektiği tespit edilmiştir.

- İ.A.nın başvurucu ile uzun yıllardır sıkı ilişkisi

olduğu, ... Enstitüsünün Türkiye temsilciliğini yaptığı ve Türkiye'deki ...

Vakfını başvurucu ile birlikte kurduğu belirtilmiştir. İddianamede bir tanık

ifadesine ve daha önce hazırlanan Gezi Parkı olayları iddianamesinde yer

verilen bir telefon görüşmesine atıf yapılarak İ.A.nın FETÖ/PDY lideri Fetullah

Gülen'in Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) oturum izni alabilmesi için

tavsiye mektubu veren eski büyükelçi ile FETÖ/PDY'nin bağlantısını sağlayan

kişi olduğu ileri sürülmüştür.

- G.S.nin Türkiye'ye gelmesi ve başvurucu ile

görüşmesinden kısa bir süre sonra başvurucunun 11/11/2015 tarihinde Almanya'ya

gittiği ve 11/11/2015-14/11/2015 tarihleri arasında bu ülkede bulunduğu, darbe

girişimini yöneten firari sanık A.Ö.nün de 14/11/2015 tarihinde darbe

hazırlıkları kapsamında FETÖ/PDY lideri Fetullah Gülen ile görüşmek üzere

ABD'ye gittiği belirtilmiştir.

- Başvurucunun 27/1/2016-29/1/2016 tarihleri arasında

Avrupa Birliği'nin merkezi Brüksel'e gittiği (devam eden süreçte 4/3/2016

tarihinde FETÖ/PDY'ye ait Zaman gazetesine kayyım atandığı), H.J.B.nin 7/3/2016

tarihinde Türkiye'ye geldiği ve 7-8-9/3/2016 tarihlerinde İstanbul'da

bulunduğu, bu süre içinde H.J.B. tarafından kullanılan telefon ile başvurucu

tarafından kullanılan telefonun birçok defa aynı zaman diliminde aynı bölgeden

sinyal aldığı ve 7-8-9/3/2016 tarihlerinde aynı mahalde bulundukları, H.J.B.nin

İstanbul'da bir müddet kaldıktan sonra 10/3/2016 günü Adana'ya, aynı gün

başvurucunun da Fransa'ya gittiği 10-11/3/2016 tarihlerinde Fransa'da bulunduğu

ve çeşitli görüşmeler yaptığı tespit edilmiştir.

- H.J.B.nin 26/6/2016-29/6/2016 tarihleri arasında

İstanbul'da bulunduğu, 30/6/2016 tarihinde Diyarbakır'a giderek Yenişehir,

Bağlar, Sur ve Kayapınar ilçelerinde çeşitli görüşmeler yaptığı ve aynı gün

akşam İstanbul'a döndüğü, 3/7/2016 tarihine kadar İstanbul'da bulunduğu,

başvurucunun ise H.J.B.nin İstanbul'a gelişinden bir gün sonra 27/6/2016

tarihinde Diyarbakır'a gittiği, burada çeşitli görüşmeler yaptıktan sonra aynı

gün İstanbul'a döndüğü belirlenmiştir.

- H.J.B.nin 3/7/2016 tarihinde Türkiye'den çıkış yaptığı

ve 15 Temmuz 2016 tarihinde sabah saatlerinde darbe girişimini takip etmek

amacıyla Türkiye'ye tekrar giriş yaptığı, başvurucunun ise H.J.B.nin Türkiye'den

ayrılmasından sonra 6/7/2016 tarihinde Fransa'ya gittiği, 6/7/2016-10/7/2016

tarihleri arasında Fransa'da bulunduğu ifade edilmiştir.

- Başsavcılık başvurucu ile H.J.B.nin 15 Temmuz darbe

girişimi öncesindeki bu faaliyetlerinin hayatın olağan akışına aykırı bir

şekilde darbe girişimi hazırlıkları ile kesiştiğini, bu durumun her iki

şüphelinin de 15 Temmuz darbe girişiminden önceden haberdar oldukları ve darbe

girişiminin altyapısını oluşturmak için yurt içi ve yurt dışı bir dizi bağlantı

kurdukları anlamına geldiğini iddia etmiştir.

xi. İddianamede başvurucu ile diğer şüpheli H.J.B.

arasındaki bağlantıya dair de bazı tespitlerde bulunulmuştur. Bu çerçevede;

- HTS kayıtlarına atıf yapılarak başvurucu ile H.J.B.nin

8/10/2016 tarihinde saat 12.18'de 28 saniye, saat 16.06'da 36 saniye, saat

16.10'da ise 193 saniye görüşme yaptığı belirtilmiştir.

-Başvurucu ile H.J.B.nin kullandığı cep telefonu

hatlarının 300 saniye 500 metre aralığında ortak baz verdikleri noktaların

tespitine yönelik olarak Başsavcılık tarafından inceleme yapılmış; bu kapsamda

H.J.B.nin Gezi Parkı olaylarının gerçekleştiği 2013 yılı içinde toplam yedi kez

Türkiye'ye geldiği, bu süre içinde 23/7/2013 tarihinde H.B.J. ile başvurucunun

telefonlarının aynı bölgeden (Şişli) baz sinyali verdiği, bu tarihte başvurucu

ve H.J.B.nin bir araya gelerek aynı mahalde bulundukları belirlenmiştir.

- H.J.B.nin 2014 yılı içinde toplam iki kez Türkiye'ye

geldiği 31/5/2014-8/6/2014 ve 26/11/2014-30/11/2014 tarihleri arasında

Türkiye'de bulunduğu, bu süre içinde 31/5/2014, 2/6/2014, 27/11/2014

tarihlerinde başvurucu ile bu kişinin telefonlarının aynı bölgeden (Şişli) baz

sinyali verdiği, bu tarihlerde başvurucu ve H.J.B.nin bir araya gelerek aynı

mahalde bulundukları ileri sürülmüştür.

- H.J.B.nin 2015 yılı içinde toplam iki kez Türkiye'ye

geldiği, 31/5/2015-8/6/2015 tarihleri arasında Türkiye'de bulunduğu, bu süre

içinde 1/6/2015 tarihinde iki farklı ilçede (Şişli, Fatih) telefonlarının aynı

bölgeden (Şişli) baz sinyali verdiği, bu tarihte başvurucu ve H.J.B.nin bir

araya gelerek aynı mahalde bulundukları iddia edilmiştir. Öte yandan

iddianamede 2015 yılında 3/6/2015, 4/6/2015, 5/6/2015, 6/6/2015 tarihlerinde de

telefonlarının aynı bölgeden (Şişli, Beyoğlu) baz sinyali verdiği, bu

tarihlerde de başvurucu ve H.J.B.nin bir araya gelerek aynı mahalde

bulundukları yönünde bir tespite de yer verilmiştir.

- H.J.B.nin 2016 yılı içinde toplam dört kez Türkiye'ye

geldiği, ilk olarak 7/3/2016-13/3/2016 tarihleri arasında Türkiye'de bulunduğu

(7/3/2016-10/3/2016 tarihlerinde İstanbul'da) bu süre içinde 7/3/2016,

8/3/2016, 9/3/2016 tarihlerinde başvurucu ile H.J.B.nin telefonlarının aynı

bölgeden (Şişli, Beyoğlu) sinyal verdiği, bu tarihlerde başvurucu ve H.J.B.nin

bir araya gelerek aynı mahalde bulundukları ileri sürülmüştür.

- Başvurucunun darbe girişiminden hemen sonra 18/7/2016

tarihinde H.J.B. ve Büyükada'daki toplantıya katılan S.T., M.D. ile Beyoğlu

ilçesindeki bir lokantada akşam yemeğinde görüştükleri, sonrasında H.J.B.nin

yurt dışına çıktığı belirtilmiştir.

xii. İddianamede; başvurucunun Hendek olayları olarak

bilinen PKK/KCK terör örgütünün özerklik ilan ettiği, aynı zamanda 7/6/2015

tarihli seçimlerin gerçekleştiği dönemde iki buçuk aylığına farklı bir telefon

kullandığı, sonrasında 15 Temmuz darbe girişiminden kısa bir süre önce (12

Mayıs) tekrar telefonunu değiştirerek yine seçim sürecinde kullandığı telefonu

kullanmaya başladığı, söz konusu telefonu bu kez gözaltına alınmadan bir ay

önce (2/9/2017) kullanmayı bıraktığı ve bu telefonunun aramalarda ele

geçirilemediği belirtilerek bunların dikkat çekici olduğu ifade edilmiştir.

Başsavcılığa göre başvurucunun cep telefonunu 2015 seçimleri ve 15 Temmuz 2016

darbe girişimi süreçlerindeki faaliyetlerinin deşifre olmaması amacıyla

özellikle imha etmiş olması muhtemeldir. Başvurucunun bunların yanı sıra

Almanya'da kayıtlı cep telefonu hatları kullandığına da vurgu yapılmıştır.

xiii. Başsavcılığa göre H.J.B.nin kısıtlı dönemde

Türkiye'ye gelmesine ve başvurucuyla ortak iletişimleri olmasına rağmen

aralarında doğrudan iletişimin az olması H.J.B.nin istihbari taktik ve usulleri

bilmesinden ve uygulamasından, bu hususta başvurucuyla birlikte özel bir gayret

göstermesinden kaynaklanmıştır.

xiv. Başvurucunun H.J.B. ile birlikte Büyükada'daki

toplantıya katılan A.V. isimli kişiyle irtibatlı olduğu belirtilmiştir. Bu

irtibata ilişkin olarak başvurucu ile A.V. arasında 15 Temmuz darbe

girişiminden önce içeriği tespit edilemeyen mailleşmelerin olduğu ileri

sürülmüştür. Başsavcılığa göre A.V., ... Group'ta İran ve Orta Doğu uzmanı olarak

görevlidir. Resmî internet sitesinde misyonunu "daha barışçıl bir

dünyayı İnşa edecek politikaları şekillendirmek ve savaşları önlemek"

olarak belirten ... Grubu, dünyanın birçok bölgesinde politik araştırmalar ve

analizler yaparak uluslararası politikaları yönlendiren, belirleyen, merkezi

Brüksel’de olan ve New York, Washington ve Londra yönelim birimleri bulunan bir

düşünce kuruluşudur. Söz konusu ... grubunun kurucuları arasında ... Vakfı

Enstitüsü kurucusu G.S. ve FETÖ/PDY lideri Fetullah Gülen'in ABD'de ikamet

etmesi amacıyla Green Card alması için tavsiye mektubu sunan eski

büyükelçi de bulunmaktadır.

xv. Başvurucunun 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde diğer

yıllara oranla daha fazla yurt dışına çıkış yaptığı belirtilmiştir. Buna göre

başvurucu 2016 yılında 15 Temmuz darbe girişimine kadar olan süreç içinde

Belçika'da (27-29/1/2016), Portekiz'de (11-5/2/2016), Fransa'da (10-11/3/2016),

tespit edilemeyen bir ülkede (27-31/3/2016), Almanya'da (7-12/4/2016), tespit

edilemeyen bir ülkede (22-25/4/2016), Yunanistan'da (27-29/4/2016), Almanya'da

(1-5/5/2016), günübirlik olarak Almanya'da (31/5/2016), tespit edilemeyen bir

ülkede (1-6/6/2016) ve Fransa'da (6-10/7/2016) bulunmuştur.

43. İddianamede yukarıda belirtilen tespitlerle ilgili

hukuki değerlendirmelere de yer verilmiştir. Bu kapsamda yapılan açıklamalar

özetle şöyledir:

i. Başsavcılık; başvurucu ve H.J.B.nin ülkenin

sosyolojik, ekonomik ve siyasal tabanının analiz edilmesi, toplumun sinir

uçlarının tespiti ve gerektiğinde bunların harekete geçirilebilmesi maksadıyla

legal görünümlü ancak illegal amaca hizmet eden sivil toplum kuruluşları

kurduklarını ve bunların desteklenmesini sağladıklarını, bu sayede toplumdaki

ayrışmaların ortaya çıkarılmasında ve bunların derinleştirilmesinde araç olarak

kullandıkları kurumlardan uygun şartlar altında faydalandıklarını

değerlendirmektedir.

ii. Bu bağlamda başvurucu ve H.J.B.nin Gezi Parkı olaylarının

yaşandığı dönemde bu hücreleri harekete geçirdikleri, toplumda kısmen mevcut

olan ve kendileri tarafından derinleştirilen ayrışmaları kullandıkları ve soyut

kavramlar etrafında toplumun farklı kesimlerini bir araya getirdikleri, bunun

neticesinde her ideolojiden ve özellikle de Marksist-Leninist ideolojiyi

benimseyen terör örgütlerinin sahada mevcut bulunan potansiyel militan gücünden

yararlandıkları, bu şekilde de terör örgütlerine eylemselliğe geçmeleri

maksadıyla uygun ortam sağladıkları ileri sürülmüştür.

iii. İddianamede; başvurucu ve H.J.B.nin kamuoyunda Gezi

Parkı olaylarının yaşandığı dönemde açığa çıkmaya başlayan eylemleri ile

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine yönelik faaliyetlerde bulundukları, uzun

yıllardır Türkiye'de örgütledikleri ve maddi olarak destekledikleri sivil

toplum kuruluşları aracılığıyla elde etmiş oldukları sosyolojik, ekonomik ve

siyasal içeriği olan, devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları

bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin ederek

amaçları doğrultusunda yabancı devletler lehine ve Türkiye aleyhine

kullandıkları da iddia edilmiştir.

iv. Başsavcılığa göre H.J.B.nin doğrudan yabancı devlet

istihbarat örgütleri ile organik bağ içinde bulunuyor olması ve bu kapsamda

Türkiye aleyhine faaliyetlerde bulunması nedeniyle eylemleri, doğrudan devletin

gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin

etme suçunu oluşturmaktadır. Başvurucunun da H.J.B.nin Türkiye'deki kolu ve

yerel iş birlikçisi olarak faaliyet yürüttüğü ve onun eylemlerinin de aynı suça

vücut verdiği öne sürülmüştür.

v. Başvurucu ve H.J.B.nin darbe girişimi öncesinde bu

girişimi FETÖ/PDY adına sevk ve idare eden örgütün mahrem sorumluları ile

birbirine paralel bir kısım faaliyet ve irtibatlarda bulunarak darbe girişimine

hazırlık hareketlerinde yer aldıklarınıdeğerlendiren Başsavcılık, bu kapsamda

başvurucu ile diğer şüphelinin yurt içinde ve yurt dışına yoğun seyahatler

yapmalarına ve -örgütün mahrem sorumlularının yaptığı gibi- birbirlerini takip eder

şekilde seyahat ve görüşmeler gerçekleştirdiklerine vurgu yapmıştır.

vi. Başsavcılığa göre H.J.B. darbe girişimine teşebbüs

edildiği gün Türkiye'ye gelmiş, bu kapsamda faaliyetini gizlemek maksadıyla bir

toplantı tertip etmiş, bu toplantının tarihini makul olmayan bahanelerle darbe

girişimi gününe kadar ötelemiş, darbe girişimi günü de Adalar ilçesinde güvenli

bir mesafeden bu darbe sürecini yönetmiştir. H.J.B.nin yerel iş birlikçisi olan

başvurucu da darbe girişimi öncesinde FETÖ/PDY adına darbe girişimini sevk ve

idare eden örgütün mahrem sorumluları ile birbirine paralel bazı irtibatlar

gerçekleştirerek darbe girişimine hazırlık hareketlerinde bulunmuş, bu

kapsamdaki eylemlere katılmıştır.

vii. Başsavcılık; başvurucu ve H.J.B.nin bu faaliyetleri

dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırma

veya bu düzen yerine başka bir düzen getirme ya da bu düzenin fiilen

uygulanmasını önleme, Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini kısmen veya

tamamen yapmasını engelleme ve Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırma

veya görevlerini yapmasını tamamen engelleme suçlarını da işlediğini

değerlendirmiştir.

44. İddianame, İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi

tarafından 8/10/2020 tarihinde kabul edilmiş ve E.2020/298 sayılı dosya

üzerinden kovuşturma başlatılmıştır. Mahkemece aynı tarihte yapılan tensip incelemesiyle

birlikte başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir.

45. Başvurucu 5/11/2020 tarihinde tahliye talebinde

bulunmuş, Mahkeme "mevcut delil durumu dikkate alındığında üzerine

atılı suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut

olguların bulunduğu, suçun kanundaki ceza miktarı göz önüne alındığında sanığın,

delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme yada kaçma şüphesini uyandıran

olgular bulunduğundan tutuklama nedenlerin somut olarak oluştuğu, adli kontrol

hükümlerinin de yeterli olmayacağı" gerekçeleriyle 6/11/2020 tarihinde

talebin reddine karar vermiştir.

46. Başvurucunun anılan karara yönelik itirazı da

İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 23/11/2020 tarihinde verilen bir

kararla "sanığın atılı devletin gizli kalması gereken bilgilerini

siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme suçu yönünden dosya kapsamında

tutuklu olduğu, tutuklama tedbirine İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliği'nin

9/3/2020 tarihli kararıyla hükmedildiği, tensip zaptı içeriğine göre duruşmanın

18.12.2020 tarihine bırakıldığı ve sanığın henüz savunmasının alınmamış olduğu,

ayrıca mahkemece C.F.B, İ.M.A, S.T., A.U, S.L.A.U, A.T., P.S. ve B.S.nin tanık

olarak dinlenilmelerine karar verildiği, mevcut delil durumu ile sanığın üzerine

atılı suçun vasıf ve mahiyeti de göz önüne alındığında bu hali ile mahkemenin

tutukluluk halinin devamına dair kararının usul ve yasaya uygun olduğu, bu

aşamada kararda bir isabetsizliğin bulunmadığı, yapılan itirazın izah edilen

nedenlerle yerinde olmadığı" gerekçeleriyle reddedilmiştir.

47. Başvurucu hakkındaki davaya bakan İstanbul 36. Ağır

Ceza Mahkemesi 18/12/2020 tarihinde yaptığı ilk duruşmada başvurucunun

savunmasını almış ve bazı tanıkları dinlemiştir. Mahkeme duruşma sonunda "atılı

suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut olguların

bulunduğu, delillerin tam olarak toplanmadığı, bir kısım tanıkların

dinlenemediği, suçun kanundaki ceza miktarı göz önüne alındığında sanığın,

delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme yada kaçma şüphesini uyandıran

olgular bulunduğundan tutuklama nedenlerin somut olarak oluştuğu, adli kontrol

hükümlerinin de yeterli olmayacağı" gerekçesiyle başvurucunun

tutukluluğunun devamına karar vermiştir.

48. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih

itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir ve başvurucunun tutukluluk durumu

devam etmektedir.

IV. İLGİLİ

HUKUK

49. 5271 sayılı Kanun'un "Tutuklama

nedenleri" kenar başlıklı 100. maddesinin (1) ve (2) numaralı

fıkraları şöyledir:

"Kuvvetli suç şüphesinin varlığını

gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli

veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi

beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama

kararı verilemez.

Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni

var sayılabilir:

a) Şüpheli veya sanığın kaçması,

saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.

b) Şüpheli veya sanığın davranışları;

1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,

2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde

baskı yapılması girişiminde bulunma,

Hususlarında kuvvetli şüphe

oluşturuyorsa."

50. 5271 sayılı Kanun'un "Tutuklama kararı"

kenar başlıklı 101. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

"Soruşturma evresinde şüphelinin

tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi

tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının

istemi üzerine veya re'sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka

gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten

hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir.

Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya

bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;

a) Kuvvetli suç şüphesini,

b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,

c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,

gösteren deliller somut olgularla

gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa

sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine

verilir ve bu husus kararda belirtilir."

51. 5271 sayılı Kanun'un 102. maddesinin

-27/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı Kanun'un 18. maddesiyle eklenen- (4)

numaralı fıkrası şöyledir:

"Soruşturma evresinde tutukluluk

süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı,

ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemez.

Ancak, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci,

Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu

kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlar bakımından bu süre en çok

bir yıl altı ay olup, gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilir."

52. 5271 sayılı Kanun'un "Cumhuriyet savcısının

tutuklama kararının geri alınmasını istemesi" kenar başlıklı 103.

maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

"Soruşturma evresinde Cumhuriyet

savcısı adlî kontrol veya tutuklamanın artık gereksiz olduğu kanısına varacak

olursa, şüpheliyi re'sen serbest bırakır. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı

verildiğinde şüpheli serbest kalır."

53. 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat istemi"

kenar başlıklı 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

"Suç soruşturması veya kovuşturması

sırasında;

a) Kanunlarda belirtilen koşullar

dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,

...

d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı

hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde

hakkında hüküm verilmeyen,

Kişiler, maddî ve manevî her türlü

zararlarını, Devletten isteyebilirler."

54. 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat isteminin

koşulları" kenar başlıklı 142. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

"Karar veya hükümlerin

kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya

hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde

bulunulabilir."

55. 5237 sayılı Kanun'un "Anayasayı ihlal"

kenar başlıklı 309. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

"Cebir ve şiddet kullanarak,

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu

düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını

önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile

cezalandırılırlar."

56. 5237 sayılı Kanun'un "Hükûmete karşı suç"

kenar başlıklı 312. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

"Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye

Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen

veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis

cezası verilir."

57. 5237 sayılı Kanun'un "Siyasal veya askeri

casusluk" kenar başlıklı 328. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

"Devletin güvenliği veya iç veya

dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken

bilgileri, siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin eden kimseye onbeş

yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir."

V. İNCELEME VE

GEREKÇE

58. Mahkemenin 29/12/2020 tarihinde yapmış olduğu

toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Tutuklamanın

Hukuki Olmadığına İlişkin İddia

1. Başvurucunun

İddiaları ve Bakanlık Görüşü

59. Başvurucu; tutuklanmasına dayanak kabul edilen

olguların kuvvetli suç belirtisi oluşturmadığını, üzerine atılı casusluk

suçunun unsurlarının hiçbir şekilde oluşmadığını, olayda tutuklama nedenlerinin

bulunduğundan söz edilemeyeceğini, aynı soruşturma kapsamında tutuklu

kalmasının ölçülü olmayacağı gerekçesiyle 11/10/2019 tarihinde resen

tahliye edilmesine karşın daha önce suçlama konusu yapılan olgulara dayanılarak

yeniden tutuklandığını, bu durumun ölçülü olmadığını belirterek kişi hürriyeti

ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

60. Başvurucu ayrıca AİHM'in verdiği ihlal kararında

H.J.B. adlı kişiyle olan irtibatlarının incelendiğini ve bu irtibatların suç

oluşturmayacağının tespit edildiğini, AİHM tarafından yapılan bu tespite rağmen

farklı bir suçlamayla da olsa aynı delillerle yeniden tutuklandığını iddia

etmiştir. Başvurucu ayrıca AİHM'in derhâl tahliye kararına rağmen aynı

soruşturma, aynı eylem ve gerekçelerle verilen bu tutuklama kararıyla AİHM'in

belirlediği hak ihlali durumunun devam ettirildiğini, bu suretle de Anayasa'nın

90. maddesinin ihlal edildiğini dile getirmiştir.

61. Bakanlık görüşünde; somut olaydaki tutukluluğa

ilişkin olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 15 Temmuz darbe

teşebbüsü ile ilgili soruşturmanın ilerleyen aşamalarında başvurucu hakkında

yeni deliller elde edildiği, bu kapsamda H.J.B.nin yabancı devletler adına

istihbari görevler alarak faaliyetler yürüttüğüne dair bulgulara erişildiği

belirtilmiştir. Bakanlık, Başsavcılığın yasa dışı istihbari faaliyetlerde

bulunan şüpheli H.J.B. ile başvurucu arasındaki yakın iş birliği ve tanık

beyanı ile iletişim tespitlerinden elde edilen verileri birlikte

değerlendirerek casusluk suçunu işlediği yönünde kuvvetli suç şüphesi

bulunduğundan bahisle başvurucunun tutuklanmasını talep ettiğine vurgu

yapmıştır.

62. Bakanlık; başvurucu hakkında mevcut tutuklama

kararına konu suç ve bu suçun işlendiği yönündeki deliller ile başvurucu

hakkında verilen ve AİHM kararına konu 1/11/2017 tarihli tutuklama kararında

belirtilen suç ve delillerin birbirinden farklı olduğunu, dolayısıyla başvurucunun

mevcut tutukluluk hâlinin daha önce tutuklandığı suça ilişkin olmadığını, süreç

içinde elde edilen yeni delillere bağlı olarak başka bir suç nedeniyle

tutuklandığını, AİHM kararına konu tutukluluğun sona erdiğini, başvurucunun

aynı olaylar ve suçlar kapsamında tekrar tutuklandığı iddiasının herhangi bir

temelinin bulunmadığını da ifade etmiştir.

63. Bakanlık sonuç olarak başvurucunun tutuklanmasının

kanuni dayanağının olduğu, tutuklama kararında atıf yapılan delillerin kuvvetli

suç şüphesi oluşturduğu, başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin

meşru bir amacının bulunduğu ve tutuklamanın ölçülü olduğu görüşündedir.

64. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında Bakanlar

Komitesinin 3/9/2020 tarihinde derhâl serbest bırakılması yönünde çağrıda bulunduğuna

işaret etmiş; daha önce Anayasa Mahkemesine ve AİHM'e yaptığı başvurularda

ayrıntılı açıklamalar yaptığını, bu nedenle Bakanlık görüşüne karşı cevap

hakkından vazgeçtiğini belirtmiştir.

2. Değerlendirme

65. Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin

sınırlanması" kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, özlerine

dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere

bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın

sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine

ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

66. Anayasa'nın "Kişi hürriyeti ve

güvenliği" kenar başlıklı 19. maddesinin birinci fıkrası ile üçüncü

fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:

"Herkes, kişi hürriyeti ve

güvenliğine sahiptir.

...

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti

bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya

değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan

ve kanunda gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir."

67. Anayasa Mahkemesi olayların başvurucu tarafından

yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki

tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013,

§ 16). Başvurucunun bu bölümdeki iddialarının özü, daha öncesinden tahliyesine

karar verilen bir soruşturma dosyasında AİHM tarafından makul suç şüphesi

oluşturmadığı değerlendirilen bir olguya dayanılarak yeniden tutuklanmasının

hukuka aykırı olduğuna yöneliktir. Bu durumda başvurucunun anılan

şikâyetlerinin Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkı kapsamında incelenmesi gerekir.

a. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

68. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı

anlaşılan bu iddiaların kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Esas

Yönünden

i. Genel

İlkeler

69. Anayasa'nın 19. maddesinin birinci fıkrasında,

herkesin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına sahip olduğu ilke olarak ortaya

konduktan sonra ikinci ve üçüncü fıkralarında, şekil ve şartları kanunda

gösterilmek koşuluyla kişilerin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği durumlar

sınırlı olarak sayılmıştır (Murat Narman, B. No: 2012/1137,

2/7/2013, § 42).

70. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik bir

müdahale olarak tutuklamanın Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen ve tutuklama

tedbirinin niteliğine uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, Anayasa'nın

ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına

dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının

belirlenmesi gerekir (Halas Aslan, B. No: 2014/4994, 16/2/2017,

§§ 53, 54).

71. Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasına göre

tutuklama ancak suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler

bakımından mümkündür. Bir başka anlatımla tutuklamanın ön koşulu, kişinin

suçluluğu hakkında kuvvetli belirtinin bulunmasıdır. Bunun için suçlamanın

kuvvetli sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmesi gerekir (Mustafa

Ali Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, § 72). Diğer taraftan şüpheli veya

sanığa isnat edilen eylemlerin ifade, basın ve sendika özgürlükleri ile siyasi

faaliyette bulunma hakkı gibi demokratik toplum düzeni bakımından vazgeçilmez

temel hak ve özgürlükler kapsamında olduğu hususunda ciddi iddiaların bulunduğu

veya bu durumun somut olayın koşullarından anlaşılabildiği hâllerde tutuklamaya

karar veren yargı mercilerinin kuvvetli suç şüphesini belirlerken daha özenli

davranmaları gerekir. Buradaki özen yükümlülüğüne riayet edilip edilmediği

Anayasa Mahkemesinin denetimine tabidir (Gülser Yıldırım (2) [GK], B.

No: 2016/40170, 16/11/2017, § 116).

72. Öte yandan Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü

fıkrasında, tutuklama kararının kaçma ya da delillerin yok edilmesini

veya değiştirilmesini önleme amacıyla verilebileceği belirtilmiştir. 5271

sayılı Kanun'un 100. maddesine göre şüpheli ya da sanığın kaçması, saklanması

veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların bulunması, şüpheli ya da sanığın

davranışlarının delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, tanık, mağdur ya

da başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma hususlarında kuvvetli

şüphe oluşturması hâllerinde tutuklama kararı verilebilecektir. Maddede ayrıca

işlendiği konusunda kuvvetli şüphe bulunması şartıyla tutuklama nedeninin

varsayılabileceği suçlara ilişkin bir listeye yer verilmiştir (Halas Aslan,

§§ 58, 59).

73. Bir suçun niteliği veya bu suça ilişkin olarak

verilebilecek cezanın ağırlığı her zaman kaçma tehlikesinin bulunduğunu ortaya

koyan bir durum olarak kabul edilemez. Bir ceza soruşturması veya kovuşturması

bağlamında uygulanan tutuklama tedbirleri bakımından kaçma şüphesinin bulunup

bulunmadığının veya devam edip etmediğinin belirlenmesinde -suçun ya da cezanın

niteliğine ilişkin olanların yanı sıra- şüphelinin veya sanığın durumunun da

özellikle dikkate alınması gerekmektedir. Bu bağlamda şüpheli veya sanığın

sabit bir yerleşim yerinin olup olmadığı, mesleği, mal varlığı, ailesinden veya

işinden kaynaklanan bağlantıları, yakalanma şekli, süreç içindeki tavır ve

davranışları, başka bir ülkeye gitmesini veya orada barınmasını kolaylaştıran

bazı özel koşulların bulunup bulunmadığı, kişilik özelliklerini ortaya koyan

olgular, ahlaki durumunu gösteren tutum ve eylemleri gibi kişisel (subjektif)

unsurlar birlikte değerlendirilerek bir kanaate ulaşılmalıdır (Eren Erdem,

B. No: 2019/9120, 9/6/2020, § 135).

74. Diğer taraftan Anayasa'nın 13. maddesinde temel hak

ve özgürlüklere yönelik sınırlamaların ölçülülük ilkesine aykırı

olamayacağı belirtilmiştir. Bu bağlamda dikkate alınacak hususlardan biri

tutuklama tedbirinin isnat edilen suçun önemi ve uygulanacak yaptırımın

ağırlığı karşısında ölçülü olmasıdır (Halas Aslan, § 72).

75. Her somut olayda tutuklamanın ön koşulu olan suçun

işlendiğine dair kuvvetli belirtinin olup olmadığının, tutuklama nedenlerinin

bulunup bulunmadığının ve tutuklama tedbirinin ölçülülüğünün takdiri öncelikle

anılan tedbiri uygulayan yargı mercilerine aittir. Zira bu konuda taraflarla ve

delillerle doğrudan temas hâlinde olan yargı mercileri Anayasa Mahkemesine

kıyasla daha iyi konumdadır. Bununla birlikte yargı mercilerinin belirtilen

hususlardaki takdir aralığını aşıp aşmadığı Anayasa Mahkemesinin denetimine

tabidir. Anayasa Mahkemesinin bu husustaki denetimi, somut olayın koşulları

dikkate alınarak özellikle tutuklamaya ilişkin süreç ve tutuklama kararının

gerekçeleri üzerinden yapılmalıdır (Gülser Yıldırım (2), §§ 123, 124).

ii. İlkelerin

Olaya Uygulanması

76. Somut olayda öncelikle başvurucunun tutuklanmasının

kanuni dayanağının olup olmadığının belirlenmesi gerekir. Eldeki bireysel

başvurunun konusu 9/3/2020 tarihinde uygulanan tutuklama tedbiridir. Başvurucu,

devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk

amacıyla temin etme suçundan 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesi uyarınca

tutuklanmıştır. Bu itibarla başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin

kanuni dayanağı bulunmaktadır.

77. Kanuni dayanağı bulunduğu anlaşılan tutuklama

tedbirinin meşru bir amacının olup olmadığı ve ölçülülüğü incelenmeden önce

tutuklamanın ön koşulu olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti

bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekir.

78. Başvurucu hakkında devletin gizli kalması gereken

bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçundan tutuklama

tedbiri uygulanmasına ilişkin olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talep

yazısında, başvurucunun daha önceden tutuklama tedbiri uygulanan anayasal

düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçunun yanı sıra talep konusu suç

yönünden de kuvvetli suç şüphesinin mevcut olduğu ifade edilmiştir. Başsavcılık

ilk olarak diğer şüpheli H.J.B. hakkında yapılan ek araştırmada, adı geçenin

yabancı devletler adına istihbari görevler alarak faaliyetler yürüttüğüne dair

bulgulara erişildiğini belirtmiştir. Bu kapsamda H.J.B.nin -15 Temmuz darbe

girişiminin arkasındaki yapılanma olan FETÖ/PDY'nin kurucusu ve lideri olup

ABD'de ikamet eden- Fetullah Gülen'in onursal başkanı olduğu Rumi Forum

Vakfının organizasyon komitesinde görev yaptığı ve örgüt liderinin

çalışmalarını tanıtmak için lobi faaliyetlerinde bulunduğu, ayrıca darbe

teşebbüsünün yaşandığı gün kendi faaliyetlerini kamufle etmek için bir

toplantıya katılma görüntüsü altında Türkiye'ye geldiği ve bunu FETÖ/PDY

mensuplarınca gerçekleştirilen darbe teşebbüsüyle irtibatını gizlemek

maksadıyla yaptığı vurgulanmıştır.

79. Tutuklama talep yazısında başvurucuyla ilgili olarak

ise özellikle iletişimin tespitine dair analiz raporlarına değinilerek H.J.B.

ile başvurucu arasında bağlantı bulunduğu ifade edilmiştir. Başsavcılık bu

irtibatın çoğu zaman yüz yüze gerçekleştiğine dikkat çekmiştir. Ayrıca

başvurucu ile H.J.B.nin kullandıkları cep telefonlarının 2014-2016 yılları

arasında dokuz ayrı tarihte aynı baz istasyonundan sinyal bilgisi aldıklarının

tespit edildiğini belirtmiştir. Bunun yanı sıra Başsavcılık; başvurucu ile

H.J.B.nin 18/7/2016 tarihinde Karaköy'deki bir lokantada karşılaştıklarına

vurgu yapmış, başvurucu ile -yasa dışı istihbari faaliyetlerde bulunan şüpheli-

H.J.B. arasındaki irtibata yönelik araştırmaların devam ettiğinin de altını

çizmiştir.

80. İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliğinin tutuklama

kararında da başvurucu yönünden devletin gizli kalması gereken bilgilerini

siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme bakımından kuvvetli suç

şüphesinin bulunduğu belirtilmiştir. Hâkimlik buna ilişkin olarak HTS baz

analiz raporları, dijital inceleme tutanakları, tanık beyanı, H.J.B. ile

irtibatına dair periyodik olarak süreklilik arz eden baz kayıtları,

başvurucunun 18/7/2016 tarihinde H.J.B. ile bir lokantada birlikte görünmesi ve

yine bu kişiyle, konusu Türkiye ve Orta Doğu meseleleri olan konferanslarda

görüştüklerine dair beyanda bulunması gibi olgulara değinmiş ve -bunlar

birlikte değerlendirildiğinde- kuvvetli suç şüphesinin mevcut olduğu sonucuna

ulaşmıştır.

81. İddianamede ise başvurucuya isnat edilen suçlardan

biri olan devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî

casusluk amacıyla temin etme suçu yönünden dayanılan olguların genel olarak

H.J.B. ile olan bağlantısı, sahibi veya yöneticisi olduğu kurum ve kuruluşlar

aracılığıyla yürüttüğü kimi faaliyetler ve başvurucudan ele geçirilen bir flash

bellek ile cep telefonunda tespit edilen kayıtlar olduğu görülmektedir.

82. Başvurucunun -hakkında aynı suçlardan dava açılan

diğer şüpheli- H.J.B ile bağlantısına ilişkin olarak iddianamede ayrıntılı

tespitlere yer verilmiş ve bununla ilgili değerlendirmelerde bulunulmuştur. Bu

kapsamda başvurucunun cep telefonu ile H.J.B.nin cep telefonunun 2013 ve 2016

yılları arasında İstanbul'da aynı baz istasyonundan birçok kez sinyal aldığı,

başvurucu ve H.J.B.nin 18/7/2016 tarihinde bir restoranda görüştükleri ve

8/10/2016 tarihinde de telefonla görüştüklerine dair kayıtların bulunduğu

belirtilmiştir.

83. Soruşturma mercilerinin tespit ve değerlendirmelerine

göre başvurucunun irtibatının bulunduğu H.J.B. Türkiye aleyhine casusluk yapan

bir kişidir. Bu bağlamda soruşturma mercilerince ABD vatandaşı bir akademisyen

olup bu ülkede faaliyet gösteren bir düşünce kuruluşunda Orta Doğu analisti ve

uzmanı olarak çalışan H.J.B.nin Türkiye'nin sosyal, siyasal ve demografik

yapısını çok iyi bildiği, bir taraftan PKK/KCK, PYD, diğer yandan da FETÖ/PDY

ile irtibatının yoğun ve derin olduğu, bu terör örgütlerinin eylem stratejileri

üzerinde inisiyatif kullanabilecek bir konumda bulunduğu ileri sürülmüştür. Adı

geçen kişinin FETÖ/PDY liderinin onursal başkanlığını yaptığı bir vakfın

organizasyon komitesinde görev aldığı da ifade edilmiştir. Dahası bu kişinin 15

Temmuz darbe teşebbüsünün gerçekleştiği gün girişimi takip etmek, gerektiğinde

yönlendirmek ve özellikle girişimin başarılı olması sonrasında darbenin

uluslararası destekçileri ile koordinasyonu sağlamak üzere Türkiye'ye geldiği

ve teşebbüsün yaşandığı gece gelişmeleri takip ederek uluslararası irtibatları

sağladığı iddia edilmiştir.

84. Başvurucu ile aynı suçlardan cezalandırılması

istemiyle hakkında dava açılan ve kaçak konumda olması nedeniyle yakalama

emriyle aranan H.J.B.ye soruşturma mercilerince isnat edilen olguların

değerlendirilmesi elbette eldeki başvuruda Anayasa Mahkemesince yapılacak

incelemenin kapsamında değildir. Bununla birlikte başvurucuya yöneltilen

devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk

amacıyla temin etme suçu yönünden dayanılan temel olguların başında bu kişiyle

olan bağlantısının yer alması dolayısıyla başvurucu bakımından yapılacak olan

değerlendirmede bu kişiyle ilgili tespitlerin de dikkate alınması

gerekmektedir.

85. Bu bağlamda başvurucunun -soruşturma mercilerinin

tespitlerine göre- FETÖ/PDY ile bağlantısı olan bir vakıfta görev alan, kısa

bir süre önce ayrılmasına rağmen 15 Temmuz darbe teşebbüsünün yaşandığı gün

Türkiye'ye gelen, teşebbüs sürecini İstanbul Büyükada'daki bir otelde izleyen

ve teşebbüsün engellenmesinden hemen sonra Türkiye'den ayrılan, yabancı uyruklu

bir akademisyen olan H.J.B. ile bağlantısının bulunması söz konusu suçlama

bakımından gözardı edilmemesi gereken bir durumdur. Başvurucu, H.J.B.yi tanıdığını

fakat kendisiyle özel bir irtibatının bulunmadığını ifade etmektedir. Bununla

birlikte başvurucu, bu kişiyle bazı konferanslarda bir araya geldiğini ve yine

darbe teşebbüsünün engellenmesinden iki gün sonra İstanbul'da bir lokantada

karşılaştığını, burada konuştuklarını söylemektedir.

86. Öte yandan soruşturma mercileri H.J.B.nin 2011 ve

2016 yılları arasında toplamda on yedi kez Türkiye'ye gelip Türkiye'den döndüğü

fakat darbe teşebbüsü sonrasında ayrıldığı 19/7/2016 tarihinden beri Türkiye'ye

giriş kaydının bulunmadığını belirlemiştir. Buna göre adı geçen kişi

26/10/2011-4/11/2011 tarihleri arasında, 9/10/2012-13/10/2012 tarihleri

arasında, 15/3/2013 tarihinde, 11/4/2013-21/4/2013 tarihleri arasında,

18/5/2013-27/5/2013 tarihleri arasında, 17/7/2013-25/7/2013 tarihleri arasında,

28/7/2013-31/7/2013 tarihleri arasında, 3/10/2013-7/10/2013 tarihleri arasında,

31/5/2014-8/6/2014 tarihleri arasında, 26/11/2014-30/11/2014 tarihleri

arasında, 15/1/2015-22/1/2015 tarihleri arasında, 31/5/2015-8/6/2015 tarihleri

arasında, 7/3/2016-13/3/2016 tarihleri arasında, 19/3/2016 tarihinde,

26/6/2016-3/7/2016 tarihleri arasında ve 15/7/2016-19/7/2016 tarihleri arasında

Türkiye'de bulunmuştur.

87. Başvurucunun ve H.J.B.nin kullandığı cep

telefonlarının birçok farklı tarihte İstanbul'da aynı baz istasyonundan sinyal

bilgisi aldığı tespit edilmiştir. Bu kapsamda H.J.B.nin Türkiye'de olduğu

23/7/2013, 31/5/2014, 2/6/2014, 27/11/2014, 1/6/2015, 3/6/2015, 4/6/2015,

5/6/2015, 6/6/2015, 7/3/2016, 8/3/2016 ve 9/3/2016 tarihlerinde cep telefonunun

başvurucunun cep telefonuyla aynı baz istasyonundan sinyal bilgisi aldığı

belirlenmiştir.

88. Diğer taraftan soruşturma mercileri başvurucunun

işlediği ileri sürülen casusluk suçuyla bağlantılı olarak kimi projelere destek

olduğunu ve finansman sağladığını iddia etmiş ve bununla ilgili olarak bazı

olgulara değinmiştir. Bu kapsamda başvurucudan ele geçirilen bir flash

bellekteki videoda PKK terör örgütünün YPJ'de yer aldığı anlaşılan kadın

teröristlerle röportaj yapılarak hazırlanmış bir belgeselin bulunduğu,

belgeseldeki konuşmalarda açık bir şekilde "Kürt kadınlarının

özgürlükleri için dağa çıkmalarının" özendirildiğinden bahsedildiği

belirtilmiştir. Yine flash bellekteki bir başka belgesel filmde "Türkiye

Cumhuriyeti'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşayan Kürt kökenli vatandaşları

öldürdüğü" algısı oluşturan anlatımlar bulunduğu ifade edilmiştir.

Bunların yanı sıra başvurucuya ait cep telefonu üzerinde yapılan inceleme

neticesinde Dersim'de köylerin yakıldığı ve halkın zorla göç ettirildiği algısı

oluşturduğu iddia edilen "1994" isimli belgesel filmini

hazırlamak için başvurucunun yönetmen D.T.ye maddi kaynak gönderdiği tespit

edilmiştir.

89. Anayasa Mahkemesince birçok kararda vurgulandığı

üzere tutmanın bir amacı da kişi hakkındaki şüpheleri teyit etmek veya çürütmek

suretiyle ceza soruşturmasını ve/veya kovuşturmasını ilerletmektir (Dursun

Çiçek, B. No: 2012/1108, 16/7/2014, § 87; Halas Aslan, § 76).

Bu nedenle yakalama veya tutuklama anında tüm delillerin yeterli düzeyde

toplanmış olması mutlaka gerekli değildir. Bu bakımdan suç isnadına ve

dolayısıyla tutuklamaya esas teşkil edecek şüphelere dayanak oluşturan olgular

ile ceza yargılamasının sonraki aşamalarında tartışılacak olan ve mahkûmiyete

gerekçe oluşturacak olguların aynı düzeyde değerlendirilmemesi gerekir (Mustafa

Ali Balbay, § 73).

90. Ayrıca başvurucuya isnat edilen eylemlerin hangi

suçun konusunu oluşturduğunu veya ilgili suçlar bakımından kanunlarda öngörülen

unsurların bulunup bulunmadığını tespit etmek Anayasa Mahkemesinin bireysel

başvurularda yaptığı incelemenin kapsamında değildir. Bu bağlamda başvurucuya

isnat edilen ve yukarıda açıklanan eylemlerin ve bununla ilgili olarak

soruşturma mercilerince dayanılan olguların hangi suç kapsamında olduğunu, bu

suçla ilgili kanuni unsurlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini ve başvurucunun

isnat konusu suçları işleyip işlemediğini bir bütünlük içinde belirleme görevi,

yapılacak yargılama sonucunda toplanan delillere göre yargılama süreçlerini

yürüten adli mercilere aittir. Yine bu belirlemeye göre varılacak sonucun

hukuka uygun olup olmadığı kanun yolu incelemesi ile tespit edilebilir (Mehmet

Haberal, B. No: 2012/849, 4/12/2013, § 77).

91. Buna göre Anayasa Mahkemesince yapılacak incelemenin

sınırı, soruşturma mercilerince ortaya konulan ve tutuklamaya esas alınan

olguların başvurucu yönünden kuvvetli suç belirtisi niteliğini taşıyıp

taşımadığının belirlenmesidir. Bu belirleme yapılırken somut olayın kendi

özelliklerinin yanı sıra tutuklamaya konu olan suçun niteliğinin de dikkate

alınması gerekmektedir. Zira bireysel başvuruya konu tutuklama tedbiri devletin

gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin

etme suçu yönünden uygulanmıştır. Anılan suçun düzenlendiği 5237 sayılı

Kanun'un 328. maddesinin (1) numaralı fıkrasında devletin güvenliği ya da iç

veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken

bilgilerin siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin edilmesi yaptırıma

bağlanmıştır. Buna göre suçun konusu özünde devlet sırrı olan bilgi ve

belgelerdir. Ayrıca bunların temininin siyasal veya askerî casusluk amacıyla

yapılması anılan suçun unsurudur. Bu bakımdan söz konusu suçun temel

özelliklerinden birinin gizlilik olduğu söylenebilir.

92. Doğası gereği gizlilik içinde işlenen casusluk türü

suçların ortaya çıkarılmasında, bunlara dair delil ve olguların belirlenmesinde

soruşturma mercilerinin diğer suçlara göre oldukça zor bir konumda oldukları

hatırda tutulmalıdır. Dahası bu tür suçların konusunu oluşturan eylemlerin çoğu

kez diğer ülkelerin istihbarat örgütleriyle iş birliği içinde icra edilmesi ve

suçların faillerinin eylemlerini gizleme konusunda diğer şüphelilere göre daha

fazla kabiliyet sahibi olması gibi olgular, bunlarla ilgili en azından

soruşturmanın başlangıcında veya tutuklama gibi koruma tedbirlerinin

uygulandığı aşamada aranan delil türü ve düzeyiyle ilgili kısmen farklı

ölçütler benimsenmesini zorunlu kılabilir.

93. Yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay

değerlendirildiğinde başvurucu yönünden soruşturma mercilerince dayanılan ve

Sulh Ceza Hâkimliği tarafından tutuklamaya esas alınan -Türkiye aleyhine

casusluk yaptığı, ayrıca 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle ve teşebbüsün arkasındaki

yapılanma olan FETÖ/PDY ile irtibatı olduğu ileri sürülen- H.J.B. ile bağlantısına

dair "teşebbüsten hemen sonra bir lokantada görüşme, birçok farklı

tarihte aynı mahalde bulunmaya işaret eden telefon sinyal bilgilerinin

kesişmesi, bazı konferanslarda yüz yüze görüşme, aynı gün içinde birkaç kez

telefonla konuşma" gibi olguların ve bunların yanı sıra casusluk

suçuyla bağlantılı olarak -PKK terör örgütünün ideolojisiyle ve iddialarıyla

özdeşleştirilebilecek- bazı projelere destek verdiği veya finansman sağladığı

iddiasıyla ilgili olarak "başvurucudan ele geçirilen bir flash bellekteki

ve cep telefonundaki tespitlerin" -isnat konusu suçun niteliği ve

özellikleri de dikkate alındığında- bütünüyle kuvvetli suç belirtisi olarak

kabul edilebileceği değerlendirilmiştir.

94. Diğer taraftan başvurucu hakkında uygulanan ve

kuvvetli suç şüphesinin bulunması şeklindeki ön şartı yerine gelmiş olan

tutuklama tedbirinin meşru bir amacının olup olmadığının değerlendirilmesi

gerekir.

95. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının tutuklama talep

yazısında atılı suçun niteliğine ve mevcut delil durumuna dikkat çekilmiş; buna

göre adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı, başvurucunun kaçma ve bunun

yanında delillere etki etme ihtimalinin bulunduğu değerlendirmesine yer

verilmiştir. İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliğinin tutuklama kararında da "atılı

suçun vasıf ve mahiyeti, kanunda öngörülen cezasının alt ve üst sınırı göz

önüne alındığında tutuklamanın ölçülü olduğu kanaatine varıldığı"

ifade edilmiştir.

96. Başvurucunun tutuklanmasına karar verilen devletin

gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin

etme suçu Türk hukuk sistemi içinde ağır cezai yaptırımlar öngörülen suç

tipleri arasında olup isnat edilen suça ilişkin olarak kanunda öngörülen

cezanın ağırlığı kaçma şüphesine işaret eden durumlardan biridir (aynı yöndeki

değerlendirmeler için bkz. Hüseyin Burçak, B. No: 2014/474, 3/2/2016, §

61; Devran Duran [GK], B. No: 2014/10405, 25/5/2017, § 66).

97. Bunun yanı sıra başvurucunun yabancı uyruklu bir

kişiyle birlikte Türkiye aleyhine casusluk yaptığı ileri sürülmektedir. Ayrıca

soruşturma dosyasındaki bilgilerden başvurucunun yurt dışında bulunan birçok

kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısının olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda isnat

edilen suçun niteliği ve başvurucunun yurt dışı bağlantısı dikkate alındığında

serbest bırakıldığı takdirde bir başka ülkeye kaçma ve burada yaşamını sürdürme

imkânının diğer kişilere göre daha fazla olduğu söylenebilir. Yine tutuklamaya

konu casusluk suçunun niteliği ve bu suçla ilişkili kişilerin imkân ve

kabiliyetleri delillere etki edilmesi ihtimalini artıran bir faktör olarak

kabul edilebilir.

98. Dolayısıyla soruşturma mercilerinin ve tutuklamaya

karar veren Sulh Ceza Hâkimliğinin suçun niteliğine de vurgu yaparak

başvurucuyla ilgili olarak delilleri etkileme tehlikesi ile kaçma şüphesinin

bulunduğuna yönelen tutuklama nedenlerinin olgusal temelinin olmadığı

söylenemez.

99. Başvurucu hakkındaki tutuklama tedbirinin ölçülü olup

olmadığının da belirlenmesi gerekir. Bir tutuklama tedbirinin Anayasa'nın 13.

ve 19. maddeleri kapsamında ölçülülüğünün belirlenmesinde somut olayın tüm

özellikleri dikkate alınmalıdır.

100. Yukarıda da değinildiği üzere başvurucuya isnat

edilen ve tutuklamaya konu olan devletin gizli kalması gereken bilgilerini

siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçu, soruşturulması kamu

makamlarını ciddi zorluklarla karşı karşıya bırakan bir niteliğe sahiptir.

Ayrıca anılan suç ile "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal

yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri"nin

güvenliğinin korunması hedeflenmiştir. Buna göre suçun koruduğu hukuki değer

ile millî güvenlik arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Dolayısıyla bu

nitelikteki bir suç bakımından tutuklama dışındaki diğer koruma tedbirlerinin

yetersiz kalması söz konusu olabilir. Bu itibarla somut olayın koşullarında

tutuklamaya konu suçun niteliği ve önemi ile suç için kanunda öngörülen

yaptırımın ağırlığı gözönünde bulundurulduğunda başvurucu hakkında uygulanan

tutuklama tedbirlerinin ölçülü olduğu sonucuna varılmıştır.

101. Öte yandan başvurucu hakkında anayasal düzeni

ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçu yönünden 19/2/2020 tarihinde uygulanan

tutuklama tedbirinin henüz sürdürüldüğü aşamada (9/3/2020 tarihinde) soruşturma

mercilerinin başvurucunun ayrıca devletin gizli kalması gereken bilgilerini

siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçu bakımından da

tutuklanması yoluna gittiği görülmektedir. Başsavcılığın tutuklama talep

yazısında bireysel başvuruya konu bu suç yönünden neden ayrıca tutuklama

tedbirine başvurulmasının istendiği ifade edilmiştir. Anılan yazıda diğer

şüpheli H.J.B. yönünden yapılan ek (yeni) araştırmalarda bu kişinin diğer

ülkeler adına istihbari faaliyetler yürüttüğüne dair bulgulara erişildiği

belirtilmiş ve bununla ilgili bazı hususlara dikkat çekilmiştir. Başsavcılık,

başvurucunun bu kişiyle bağlantısına ilişkin tespit ve olgulara değinip

bunlarla ilgili araştırmanın devam ettiğine de vurgu yaparak başvurucu hakkında

devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk

amacıyla temin etme suçu bakımından da tutuklama tedbirinin uygulanması

gerektiği yönünde bir değerlendirmede bulunmuştur. Sulh Ceza Hâkimliğince

anılan suçtan verilen tutuklama kararının da esas olarak aynı hususlara

dayandığı görülmektedir. Buna göre tutuklama tedbirinin süreç yönünden ölçülü

olduğunun kabulü mümkün görünmektedir.

102. Açıklanan gerekçelerle tutuklama tedbirinin

hukukiliğine ilişkin olarak Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası

bağlamındaki kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine karar

verilmesi gerekir.

Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Engin YILDIRIM, Hicabi

DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, M. Emin KUZ ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ bu görüşe

katılmamışlardır.

B. Tutukluluk

Süresinin Soruşturma Aşaması İçin Kanunda Öngörülen Azami Sınırı Aştığına ve

Makul Olmadığına İlişkin İddialar

1. Başvurucunun

İddiaları ve Bakanlık Görüşü

103. Başvurucu; ilgili ve yeterli olmayan delil ve

gerekçelerle uzun süredir tutuklu bulunduğunu, iki buçuk yılı aşkın bir süredir

devam eden tutuklulukta yargılamaya engel olunabileceğinin, kaçabileceğinin,

delilleri karartabileceğinin söylenemeyeceğini, bu hususlara ilişkin bir

gerekçe sunulmadan ve savunmalarına cevap verilmeden tutukluluğunun devam

ettirildiğini, tutukluluğunun makul süreyi aştığını belirterek kişi hürriyeti

ve güvenliği hakkının, adil yargılanma hakkının ve gerekçeli karar hakkının

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

104. Bakanlık görüşünde, başvurucu hakkındaki

tutukluluğun devamına ilişkin kararların gerekçelerinin hürriyetten yoksun

bırakılmanın meşru nedenlerinin belirtilmesi bakımından ilgili ve yeterli

olduğu, kanunda öngörülen sürelere uygun olduğu ve soruşturma sürecinin

yürütülmesinde bir özensizliğin bulunmadığı belirtilmiş; tutukluluk süresinin

makul olduğu değerlendirilmiştir.

105. Başvurucu; Bakanlık görüşüne karşı beyanında başvuru

formundaki iddialarının dışında ayrı bir açıklamaya yer vermemiştir.

2. Değerlendirme

106. Anayasa'nın "Kişi hürriyeti ve

güvenliği" kenar başlıklı 19. maddesinin ikinci fıkrasının ilk ibaresi

ile üçüncü fıkrasının birinci cümlesi ve yedinci fıkrası şöyledir:

"Şekil ve şartları kanunda gösterilen:

...

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti

bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya

değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan

ve kanunda gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir.

...

"Tutuklanan kişilerin, makul süre

içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı

isteme hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince

duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir

güvenceye bağlanabilir."

107. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından

yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki

tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, § 16). Bu itibarla somut

olayda başvurucunun iddialarının özü, tutukluluğun süresinin kanuna uygunluğuna

ve makullüğüne ilişkindir. Bu nedenle başvurucunun bu bölümdeki şikâyetlerinin

Anayasa'nın 19. maddesinin -ikinci fıkrası da gözetilerek- üçüncü ve yedinci

fıkraları bağlamındaki kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kapsamında incelenmesi

gerektiği değerlendirilmiştir.

a. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

i. Soruşturma

Aşamasında Tutukluluk Süresinin Kanuna Uygunluğu Bakımından

108. Bireysel başvuru yolunun ikincil niteliği gereği

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulabilmesi için öncelikle olağan

kanun yollarının tüketilmesi zorunludur (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt,

B. No: 2012/403, 26/3/2013, §§ 16, 17).

109. Anayasa Mahkemesi, tutukluluğun kanunda öngörülen

azami süreyi aştığı iddiasıyla yapılan bireysel başvurular bakımından bireysel

başvurunun incelendiği tarih itibarıyla başvurucu tahliye edilmiş veya hükümlü

hâle gelmiş ise asıl dava sonuçlanmamış da olsa -ilgili Yargıtay içtihatlarına

atıf yaparak- 5271 sayılı Kanun'un 141. maddesinde öngörülen tazminat davası

açma imkânının tüketilmesi gereken etkili bir hukuk yolu olduğu sonucuna varmıştır

(Erkam Abdurrahman Ak, B. No: 2014/8515, 28/9/2016, §§ 48-62; İrfan

Gerçek, B. No: 2014/6500, 29/9/2016, §§ 33-45; Ahmet Kubilay Tezcan,

B. No: 2014/3473, 25/1/2018, § 26).

110. 7188 sayılı Kanun'un 18. maddesiyle 5271 sayılı

Kanun'un 102. maddesine (4) numaralı fıkra eklenmiştir. Bu düzenlemeyle

soruşturma aşaması için azami tutukluluk süreleri öngörülmüştür. Bu itibarla

somut olayda başvurucu hakkındaki tutukluluğun soruşturma aşaması için kanunda

öngörülen azami süreyi aşıp aşmadığıyla ilgili bir belirlemenin yapılması söz

konusu olabilir. Bununla birlikte soruşturma dönemi için kanunda öngörülen

azami tutukluluk süresinin aşıldığı yönünde Anayasa Mahkemesince yapılacak bir

tespitin ve verilecek ihlal kararının başvurucunun serbest bırakılmasına imkân

sağlayacağı söylenemez. Zira bireysel başvurunun karara bağlandığı tarih

itibarıyla başvurucu hakkındaki iddianame kabul edilmiş ve kovuşturma aşamasına

geçilmiş hatta ilk duruşma yapılmıştır. Bu durumda Anayasa Mahkemesince

incelemeye devam edilmesinin ihlalin tespiti ve talep edilmesi koşuluyla

tazminata hükmedilmesi dışında bir sonucu bulunmamaktadır.

111. Dolayısıyla başvurucu yönünden soruşturma aşaması

için kanunda öngörülen azami tutukluluk süresinin aşılıp aşılmadığı hususu 5271

sayılı Kanun'un 141. maddesi kapsamında açılacak davada incelenebilir. Bu madde

kapsamında açılacak dava sonucuna göre başvurucunun tutukluluğunun soruşturma

aşaması için öngörülen azami süreyi aştığının tespiti hâlinde görevli mahkemece

başvurucu lehine tazminata da hükmedilebilecektir. Yargıtayın da anılan

iddianın ceza davası devam ederken tazminat istemine konu edilemeyeceği yönünde

bir içtihadı olduğu tespit edilmemiştir. Buna göre 5271 sayılı Kanun'un 141.

maddesinde belirtilen dava yolu başvurucunun durumuna uygun, telafi

kabiliyetini haiz, etkili bir hukuk yoludur. Bu nedenle tutukluluk süresinin

soruşturma aşaması için kanuna uygunluğu bakımından öncelikle bu başvuru

yolunun tüketilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

112. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının başvuru

yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

Zühtü ARSLAN, Engin YILDIRIM, Hicabi DURSUN, M. Emin KUZ

ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ bu görüşe katılmamışlardır.

ii. Tutukluluk

Süresinin Makullüğü Bakımından

113. Anayasa Mahkemesince, bireysel başvurunun karara

bağlandığı tarih itibarıyla yargılamasına tutuklu olarak devam edilen başvurucu

hakkındaki soruşturma ve kovuşturma süreçlerindeki tutukluluğun bir bütün

olarak makul süreyi aştığının tespit edilmesi ve bu nedenle Anayasa'nın 19.

maddesinin yedinci fıkrasının ihlal edildiğine karar verilmesi hâlinde giderim

olarak başvurucunun tahliyesi söz konusu olacaktır. Buna karşılık 5271 sayılı

Kanun'un 141. maddesinde öngörülen tazminat davası tutukluluğu devam eden başvurucular

yönünden tahliyeye imkân sağlamamaktadır. Dolayısıyla anılan başvuru yolunun

tutukluluğu devam eden kişiler bakımından ileri sürülen tutukluluk süresinin

makullüğüyle ilgili şikâyetler bakımından bireysel başvuru öncesinde

tüketilmesi gereken etkili bir hukuk yolu olduğu söylenemeyecektir.

114. Nitekim Anayasa Mahkemesi tutukluluğun makul süreyi

aştığı iddiası bakımından anılan tazminat yolunun yalnızca başvurucunun

tahliyesine veya ilk derece mahkemesince mahkûmiyetine karar verildiği

durumlarda, bir başka ifadeyle suç isnadına bağlı tutmanın sona erdiği hâllerde

bireysel başvuru öncesinde tüketilmesi gereken etkili bir hak arama yolu

olduğunu kabul etmektedir (İrfan Gerçek, §§ 33-45; Ekrem Atıcı,

B. No: 2014/15609, 8/3/2018, §§ 27-30).

115. Somut olayda başvurucunun tutukluluk durumunun devam

etmesi nedeniyle tutukluluğun makul süreyi aştığı iddiası yönünden 5271

sayılı Kanun'un 141. maddesinde öngörülen tazminat davası açma yolunun

tüketilmesi gerekli değildir. Başvurucu, tutukluluğa ilişkin olağan başvuru

yolu olan itiraz kanun yolunu tükettikten sonra bireysel başvuruda bulunmuştur.

Bu itibarla anılan iddia bakımından başvuru yollarının tüketildiği sonucuna

varılmıştır.

116. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı

anlaşılan başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi

gerekir.

b. Esas

Yönünden

i. Genel

İlkeler

117. Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrasında bir

ceza soruşturması kapsamında tutuklanan kişilerin makul sürede yargılanmayı ve

soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme haklarına sahip

olduğu belirtilmiştir (Murat Narman, § 60; Halas Aslan, §

66).

118. Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan serbest

bırakılmayı isteme hakkı uyarınca, bir ceza soruşturması veya kovuşturması

kapsamında tutuklu olan kişiler ilgili yargı mercilerinden serbest

bırakılmalarına karar verilmesini talep edebilir. Yargı organlarınca

tutukluluğun her aşamasında gerek kişinin serbest bırakılma talebi üzerine

gerekse resen yapılan incelemelerde tutulmanın meşru nedenlerinin açıklanması

Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrasının bir gereğidir (Halas Aslan,

§ 67).

119. Anılan maddede ayrıca tutuklanan kişilerin makul

sürede yargılanmayı isteme hakkına sahip olduğu ifade edilmiştir. Hürriyeti

kısıtlanarak yargılanan kişinin yargılamanın makul sürede bitirilmesindeki

menfaati, işin doğası gereği diğerlerine göre daha fazladır. Buna göre başta

savcılıklar ve mahkemeler olmak üzere tüm kamu organları, tutuklu olarak

sürdürülen soruşturma/kovuşturma süreçlerinin -adil yargılanma hakkının

sağladığı güvencelere riayet edilmek koşuluyla- süratli bir şekilde

sonuçlandırılması için özenli davranmalıdırlar (Halas Aslan, §§

68-71).

120. Öte yandan tutukluluk süresinin makul olup olmadığı

konusunun genel bir ilke çerçevesinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Bir

kişinin tutuklu kaldığı sürenin makul olup olmadığı her davanın kendi

özelliklerine göre değerlendirilmelidir (Murat Narman, § 61). Suç

isnadına bağlı tutulma süresinin makul olup olmadığının hesaplanmasında sürenin

başlangıcı, başvurucunun ilk kez yakalanıp gözaltına alındığı durumlarda bu

tarih; doğrudan tutuklandığı durumlarda ise tutuklanma tarihidir. Sürenin sonu

ise kural olarak kişinin serbest bırakıldığı ya da ilk derece mahkemesince

hüküm verildiği tarihtir (Murat Narman, § 66).

121. Bir ceza soruşturması veya kovuşturması kapsamında

sürdürülen tutukluluğun makul süreyi aşıp aşmadığı öncelikle tutukluluğa

ilişkin kararların gerekçeleri üzerinden tespit edilebilir. Tutukluluğa ilişkin

kararların gerekçelerinde tutuklamanın ön şartı olan kişinin suçluluğu hakkında

kuvvetli belirti bulunduğunun, tutuklama nedenlerinin ve tutuklamanın neden

ölçülü olduğunun ortaya konulması gerekmektedir (Halas Aslan, §§

74, 75).

122. Başlangıçtaki bir tutuklama için kuvvetli suç

şüphesinin bulunduğunun tüm delilleriyle birlikte ortaya konulması her zaman

mümkün olmasa da belirli bir süre geçtikten sonraki tutukluluğun devamına

ilişkin kararlarda kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunun somut olgularla

birlikte açıklanması gerekir (Halas Aslan, § 76). Ayrıca belirli

bir süreyi aşan tutukluluğa ilişkin devam kararlarında tutuklama nedenlerinin

soyut olarak belirtilmesi yeterli değildir (Hanefi Avcı, B. No:

2013/2814, 18/6/2014, § 70). Son olarak tutukluluğun devamına ilişkin

kararlarda tutuklamanın ölçülü olduğuna ilişkin olguların, özellikle

tutuklamaya göre temel hak ve özgürlüklere daha hafif etkide bulunan adli

kontrol tedbirlerinin neden yetersiz kaldığının ortaya konulması gerekir (Halas

Aslan, § 78).

123. Tutukluluğun uzun sürdüğü veya makul süreyi aştığı

şikâyetiyle yapılan bireysel başvurularda, tutukluluğa ilişkin gerekçelerin

ilgili ve yeterli olmadığı veya tutuklu olarak sürdürülen soruşturma/kovuşturma

süreçlerinin kamu organlarının özen yükümlülüğü ile bağdaşmayan tutumları

nedeniyle tamamlanmadığı kanaatine varılırsa tutukluğun makul süreyi aştığı

sonucuna ulaşılacaktır (Halas Aslan, §§ 82, 83).

ii. İlkelerin

Olaya Uygulanması

124. Başvurucu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı

tarafından yürütülen 2017/96115 sayılı soruşturma kapsamında 18/10/2017

tarihinde gözaltına alınmıştır. Anılan soruşturma kapsamında 1/11/2017

tarihinde başvurucunun 15 Temmuz darbe teşebbüsüne ilişkin olarak anayasal düzeni

ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ve Gezi Parkı olaylarına ilişkin olarak ise

hükûmeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme

suçları yönünden tutuklanması yoluna gidilmiştir.

125. Sonrasında başvurucu hakkında Gezi Parkı olayları

kapsamında hükûmeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını

engellemeye teşebbüs etme suçuyla ilgili soruşturmanın tefrik edilerek bir

başka dosya üzerinden yürütülmesi kararlaştırılmış ve bu olayla ilgili

iddianame tanzim edilmiştir.

126. Diğer taraftan 2017/96115 sayılı soruşturma

dosyasında 15 Temmuz darbe teşebbüsüne ilişkin olarak anayasal düzeni ortadan

kaldırmaya teşebbüs etme suçu yönünden soruşturmaya 11/10/2019 tarihine kadar

başvurucu tutuklu olarak devam edilmiştir. Anılan tarihte Başsavcılık

tarafından resen başvurucunun tahliyesine karar verildiği görülmektedir. Öte

yandan başvurucu hakkındaki ceza infaz kurumu kayıtlarından başvurucunun

1/11/2017-11/10/2019 tarihleri arasındaki tutulmasının 15 Temmuz darbe

teşebbüsüne ilişkin olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme

suçundan verilen tutuklama kararı uyarınca gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Buna

göre tefrik edilen hükûmeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını

engellemeye teşebbüs etme suçu yönünden verilen tutuklama kararı

11/10/2019-18/2/2020 tarihleri arasında infaz görmüştür.

127. Başvurucu aynı (2017/96115 sayılı) soruşturmada

18/2/2020 tarihinde yeniden gözaltına alınmış ve 19/2/2020 tarihinde anayasal

düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçundan tekrar tutuklanmıştır. Bunun

yanı sıra 9/3/2020 tarihinde başvurucunun bu kez devletin gizli kalması gereken

bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçundan

tutuklanması söz konusu olmuştur. Öte yandan 20/3/2020 tarihinde anayasal

düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçu yönünden uygulanan tutukluluk sona

erdirilmişse de aynı dosyada devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal

veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçu yönünden tutukluluğun devam

ettirildiği görülmektedir.

128. Anayasa Mahkemesi kişiler hakkındaki birden fazla

suça ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların bir dosya üzerinden yürütülmesi veya

bir dosyada birleştirilmiş olması hâlinde -bu soruşturma ve kovuşturmaların

belli bir bütünlük içinde yürütüleceğini gözönüne alarak- uygulanan bir

tutuklama tedbirinin soruşturma ve kovuşturmaların tamamı açısından sonuç

doğuracağına vurgu yapmış; bu itibarla da kanunda öngörülen azami tutukluluk

süresinin veya suç isnadına bağlı tutulma süresinin her bir suç için ayrı ayrı

değil tüm suçlar için tek bir süre olarak kabul edilmesi gerektiğine karar

vermiştir (Burak Döner, B. No: 2012/521, 2/7/2013, §§ 46-48; Abdullah

Ünal, B. No: 2012/1094, 7/3/2014, § 41).

129. Buna göre eldeki bireysel başvuruya konu

soruşturma/kovuşturma dosyası bakımından başvurucunun 18/10/2017-11/10/2019

tarihleri arasında ve yine 18/2/2020 tarihinden itibaren suç isnadına bağlı

olarak özgürlüğünden yoksun kaldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bireysel

başvurunun karara bağlandığı tarih itibarıyla başvurucunun suç isnadına bağlı

olarak tutulduğu toplam süre yaklaşık 2 yıl 10 aydır.

130. Başvurucunun isnat edilen suçlar yönünden kuvvetli

suç şüphesi altında bulunduğu, ilk tutuklama kararı da dâhil olmak üzere

tutukluluğa ilişkin tüm kararlarda vurgulanmıştır. Başvurucu hakkında verilen

9/3/2020 tarihli tutuklama kararı yönünden kuvvetli suç şüphesinin olduğu

Anayasa Mahkemesi tarafından da kabul edilmiştir. Buna göre başvurucu

hakkındaki tutukluluğa ilişkin kararlarda atıf yapılan delillerin özellikle de

H.J.B. ile bağlantısına ilişkin olguların isnat konusu suçlar bakımından

kuvvetli suç belirtisi niteliğinde olduğu değerlendirilmiştir. Dolayısıyla

anılan kararların tutukluluğun ön koşulu olan kuvvetli suç belirtisinin

bulunması bağlamında ilgili ve yeterli ölçüde açıklayıcı olduğu söylenebilir.

131. Öte yandan sulh ceza hâkimliklerinin ve ağır ceza

mahkemelerinin tutukluluğun devamı kararlarının gerekçelerinde yer alan

tutuklama nedenlerine ve ölçülülüğe ilişkin açıklamalar incelendiğinde kaçma

şüphesine, delillerin karartılması ihtimalinin bulunmasına, delillerin henüz

toplanmamış olduğuna, suçun ağırlığına, suçun sabit olması hâlinde

verilebilecek ceza miktarına, isnat edilen suça göre tutuklama tedbirinin

ölçülü/orantılı olmasına, adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağına

dayanıldığı görülmektedir.

132. Başvurucu hakkında bireysel başvuruya konu

soruşturma/kovuşturma dosyası bakımından 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle

bağlantılı olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ve ayrıca

devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk

amacıyla temin etme suçlarından tutuklama tedbirinin uygulanması yoluna

gidilmiştir. Anılan suçlar doğrudan millî güvenliği hedef alan niteliktedir ve

hukuk sistemindeki en ağır suçlar arasında yer almaktadır.

133. Diğer taraftan 15 Temmuz darbe teşebbüsü gibi

kapsamlı bir kalkışmayla ilgili delillerin toplanmasının ve olayların

aydınlatılmasının başta soruşturma mercileri olmak üzere kamu makamlarını ne

denli büyük zorluklarla karşı karşıya bıraktığı gözardı edilmemelidir. Dahası

somut olayda olduğu gibi darbe teşebbüsünün uluslararası boyuta yöneldiği

durumlarda soruşturmanın zorluğunun daha da arttığı açıktır. Ayrıca aynı olayla

bağlantılı olarak casusluk suçlamasının da söz konusu olmasının soruşturma veya

kovuşturma süreçlerinin tutuklu olarak sürdürülmesi ihtiyacını büyüttüğü

söylenebilir.

134. Bu itibarla başvurucuya isnat edilen suçlamaların

niteliği ile suça konu edilen olay ve eylemlerin özellikleri birlikte dikkate

alındığında başvurucu hakkındaki tutukluluğun sürdürülmesine yönelik kararlarda

yargı mercilerince ifade edilen gerekçelerin tutukluluğun devamının hukuka

uygunluğunu ve tutulmanın meşruluğunu haklı gösterecek özen ve içerikte olduğu,

dolayısıyla tutukluluk hâlinin devamına ilişkin bu açıklamaların 2 yıl 10 aylık

tutukluluk süresi bakımından ilgili ve yeterli olduğu sonucuna varılmıştır.

135. Diğer taraftan başvurucu hakkında anayasal düzeni

ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ve ayrıca devletin gizli kalması gereken

bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçlarından

yürütülen soruşturmanın diğer suçlara ilişkin soruşturmalara göre zorluğu ve

karmaşıklığı ortadadır. Soruşturma konusu olaylara ilişkin olarak başvurucu ile

diğer şüpheli arasındaki bağlantıya dair olguların tespiti amacıyla yurda giriş

ve yurttan çıkış kayıtlarının tespiti, telefon sinyal bilgilerinin belirlenmesi

ve eşleştirilmesi, başvurucunun ilgili olduğu kurum ve kuruluşlarla ilgili

araştırmalar yapılması gibi karmaşık işlemlerin yapıldığı bu süre içinde

ulaşılan her bir yeni bulgunun başka birtakım araştırma ve incelemeler yapma

ihtiyacını ortaya çıkarması da söz konusu olabilmektedir. Bu bakımdan

delillerin toplanmasındaki güçlük de dikkate alındığında soruşturma süreci

bakımından bir özensizlik bulunduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.

Başvurucu hakkında iddianamenin kabulünden kısa bir süre sonra duruşma açılması

ve yargılamaya başlanması karşısında kovuşturma aşaması için farklı bir

değerlendirme yapılmasını gerektiren bir durum bulunmamaktadır.

136. Bu bağlamda başvurucu hakkındaki tutukluluğun

devamına ilişkin kararların gerekçelerinin hürriyetten yoksun bırakılmanın

meşru nedenlerinin belirtilmesi bakımından ilgili ve yeterli olması, isnat

konusu suçlara yönelik soruşturma/kovuşturma sürecinin yürütülmesinde bir

özensizliğin tespit edilmemiş olması dikkate alındığında yaklaşık 2 yıl 10

aylık tutukluluk süresinin makul olduğu sonucuna varılmıştır.

137. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 19. maddesinin

yedinci fıkrası bağlamındaki kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal

edilmediğine karar verilmesi gerekir.

Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Engin YILDIRIM, Hicabi

DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, M. Emin KUZ ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ bu görüşe

katılmamışlardır.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

2. Tutukluluk süresinin soruşturma aşaması için kanunda

öngörülen azami süreyi aşması dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA Zühtü ARSLAN, Engin YILDIRIM, Hicabi DURSUN,

M. Emin KUZ ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ'in karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

3. Tutukluluğun makul süreyi aşması nedeniyle kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

B. 1. Tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına ilişkin

olarak Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Engin

YILDIRIM, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, M. Emin KUZ ve Yusuf Şevki

HAKYEMEZ'in karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

2. Tutukluluğun makul süreyi aştığı iddiasına ilişkin

olarak Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Engin

YILDIRIM, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, M. Emin KUZ ve Yusuf Şevki

HAKYEMEZ'in karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

C. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde

BIRAKILMASINA,

D. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına

GÖNDERİLMESİNE 29/12/2020 tarihinde karar verildi.

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Mahkememiz çoğunluğu başvurucunun, devletin gizli

kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin etme

suçundan dolayı tutuklanmasının hukuki olmadığı ve tutukluluğun makul süreyi

aştığı şikayetleri yönünden ihlal bulmamış, soruşturma aşamasındaki tutukluluk

süresinin kanunda öngörülen azami sınırı aştığı şikayetinin ise kabul edilemez

olduğuna karar vermiştir.

2. Somut başvuruya konu tutuklama kararını

değerlendirmeden önce başvurucu hakkında 2017 yılından itibaren yürütülen soruşturma

ve kovuşturma süreçlerine kısaca değinmek gerekmektedir. İlk olarak İstanbul

Cumhuriyet Başsavcılığının 2017/96115 sayılı soruşturma dosyasında -mevcut

bulgulardan hareketle- başvurucuya (a) Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan

kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme, (b) anayasal

düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ve (c) devletin gizli kalması gereken

bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme şeklinde üç farklı

suç isnadında bulunulmuştur. Başvurucunun sorgusunda anılan suçlara dayanak

olarak gösterilen olay ve olgulara, özellikle de somut başvuruya konu tutuklama

kararının temel gerekçesi olan yabancı uyruklu H.J.B. ile ilişkisine dair

sorular sorulmuştur.

3. İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği, 1/11/2017 tarihinde

Gezi olaylarıyla ilişkili olarak Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 312. maddesi ve 15

Temmuz darbe teşebbüsüyle bağlantısının bulunduğu iddiasıyla da TCK’nın 309.

maddesi kapsamında başvurucunun tutuklanmasına karar vermiştir. Gerek

tutuklamaya sevk yazısında gerekse tutuklama kararında başvurucunun “15-16

Temmuz 2016 tarihinde Büyükada S. Otelde yapılan darbe teşebbüsü sürecinde

darbenin organizatörlerinden olan H.J.B ile yabancı kişi ve kişilerle olağanın

ötesinde yoğun irtibat kurarak darbe teşebbüsüne katılmak suretiyle anayasal

düzeni cebir şiddet yöntemleri ile değiştirmek suçunu işlediğine dair kuvvetli

suç şüphesini gösteren somut deliller bulunduğu” ifade edilmiştir.

4. Başvurucu hakkında Gezi olaylarına ilişkin yürütülen

soruşturma 14/12/2018 tarihinde tefrik edilerek soruşturmaya 2018/210299 sayılı

dosya üzerinden devam edilmiş, bu kapsamda iddianame hazırlanmış ve yargılama

İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesinde başlamıştır. Bu süreçte savcılık,

2017/96115 sayılı soruşturma dosyası üzerinden yürütülen 15 Temmuz darbe

teşebbüsüyle ilgili soruşturmada verilen tutuklama kararı bakımından 11/10/2019

tarihinde başvurucunun resen tahliyesine karar vermiştir.

5. Başvurucunun tutuklamanın hukuki olmadığına dair

bireysel başvurusu Anayasa Mahkemesi tarafından başvuruda hak ihlali olmadığı

şeklinde karara bağlanmıştır. Gezi olaylarıyla ilgili tutuklama kararı yönünden

kuvvetli suç belirtisinin bulunduğunu tespit eden Anayasa Mahkemesi 15 Temmuz

darbe teşebbüsüyle bağlantılı tutuklama yönünden ayrı bir değerlendirme

yapmamıştır (Mehmet Osman Kavala [GK], B. No: 2018/1073, 22/5/2019).

6. Buna karşılık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)

başvurucunun suç işlediğine dair makul şüphe bulunmadığı, dolayısıyla Avrupa

İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ihlal

edildiği sonucuna ulaşmıştır. AİHM’e göre “diğer ilgili ve yeterli

koşulların bulunmadığı dikkate alındığında, başvuranın şüpheli bir kişiyle veya

yabancı vatandaşlarla temaslarının bulunması, tarafsız bir gözlemciyi,

başvuranın anayasal düzeni ortadan kaldırma teşebbüsünde bulunduğuna ikna

etmeye yeterli bir delil olarak değerlendirilemez” (Kavala/Türkiye,

B.No: 28749/18, 10/12/2019, § 148)

7. Başvurucu hakkındaki Gezi olaylarının yöneticisi ve

organizatörü olduğu iddiasıyla başlayan yargılama sonunda İstanbul 30. Ağır

Ceza Mahkemesi 18/2/2020 tarihinde beraat ve tahliye kararı vermiştir. Bu

kararı müteakip başvurucu 19/2/2020 tarihinde daha önce tahliye kararı verilen

15 Temmuz darbe teşebbüsüne ilişkin suçlamadan dolayı sulh ceza hakimliğince

tekrar tutuklanmıştır.

8. Başvurucu ayrıca 9/3/2020 tarihinde somut başvuruya

konu olan devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî

casusluk amacıyla temin etme suçundan da tutuklanmıştır. Tutuklama kararında,

suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphenin bulunduğu ifade edilirken başvurucunun

H.J.B. ile irtibatlarına dair bilgilere yer verilmiştir.

9. Bu karardan on bir gün sonra ise başvurucunun 15

Temmuz darbe teşebbüsüne ilişkin olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs

etme suçu yönünden kanunda öngörülen iki yıllık azami süreden fazla tutuklu

kaldığı gerekçesiyle anılan suç yönünden tahliyesine karar verilmiştir.

10. Başvurucu hakkında 28/9/2020 tarihinde anayasal

düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ve devletin gizli kalması gereken

bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçlarından

cezalandırılması talebiyle dava açılmıştır. İddianamede esas itibarıyla

başvurucunun muhtelif tarihlerde diğer sanık H.J.B. ile mahiyeti bilinmeyen

telefon görüşmeleri yaptığı, bu kişiyle telefonlarının aynı baz istasyonundan

sinyal aldığı, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra bir lokantada akşam

yemeğinde görüştükleri, darbe teşebbüsünden önce diğer yıllara oranla çok daha

fazla sayıda yurtdışına çıkış yaptığı, toplumun sinir uçlarının harekete

geçirilmesi için legal görünümlü ancak illegal amaca hizmet eden Sivil Toplum

Kuruluşları (STK) kurduğu ve bunları desteklediği, doğrudan yabancı devlet

istihbarat örgütleriyle organik bağı olan H.J.B.nin Türkiye’deki kolu ve yerli

işbirlikçisi olduğu ileri sürülmüştür.

11. Olay ve olguları bu şekilde özetledikten sonra mevcut

bireysel başvuruya konu şikayetlerin incelenmesine geçebiliriz.

A. Tutuklamanın

Hukukiliği

a. Kuvvetli

suç şüphesinin varlığı

12. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı, bireylerin keyfi

olarak özgürlüklerinden mahrum edilmemesini güvenceye alan bir anayasal haktır.

Bu temel hak hukukun üstünlüğüyle bağlı olan bütün siyasal sistemlerin

merkezinde yer alan en önemli güvenceler arasındadır. Bireylerin özgürlüklerine

yönelik müdahalenin keyfî olmaması, sadece olağan dönemlerde değil olağanüstü

yönetim usullerinin benimsendiği dönemlerde de uygulanması gereken temel bir

güvencedir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B.No: 2016/22169, 20/6/2017,

§§ 347, 348).

13. Ayrıca Anayasa ve kanunlarda öngörülen şartlar

bulunmadan tutuklama tedbirinin keyfi bir şekilde uygulanması Anayasa’nın 38.

maddesinde “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”

şeklinde ifadesini bulan masumiyet karinesini de zedeler. Anayasa Mahkemesinin

vurguladığı gibi “masumiyet karinesi, yargılama süresince kişinin

hürriyetinin esas, tutukluluğun ise istisna olmasını gerektirmektedir” (Mustafa

Ali Balbay, B.No: 2012/1272, 4/12/2013, § 103).

14. Tutuklama tedbiri kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına

yönelik ağır bir sınırlamadır. Bu nedenle tutuklamaya ancak zorunlu durumlarda

ve kanuni şartları bulunduğunda başvurulabilir. Aksi takdirde tutuklama,

kişinin kaçmasını ya da delilleri karartmasını engellemeye yönelik bir tedbir

olmaktan çıkıp cezalandırma aracına dönüşebilir.

15. Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca

tutuklama ancak suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler

bakımından uygulanabilir. Suç işlendiğine dair kuvvetli belirti, tutuklama

tedbiri için aranan olmazsa olmaz unsurdur. Bunun için suçlamanın kuvvetli

sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmesi gerekir (Mustafa Ali

Balbay, § 72).

16. Somut başvuruya konu tutuklama kararında suçlamanın

temel dayanağı, başka bir ifadeyle suç işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak

gösterilen olgu başvurucunun H.J.B. ile olan irtibatıdır. Amerikan vatandaşı

bir akademisyen olan ve bir düşünce kuruluşunda Orta Doğu analisti ve uzmanı

olarak çalışan H.J.B., soruşturma mercilerine göre, PKK/KCK ve FETÖ/PDY terör

örgütleriyle yoğun ve derin bağlantıları bulunan biridir. H.J.B.nin 5 Temmuz

2016 günü Büyükada’da bir otelde düzenlenen göstermelik bir toplantıya

katılarak buradan darbe teşebbüsünü takip ettiği, gerekli tüm uluslararası

irtibatları sağladığı, 18 Temmuz 2016 tarihinde de bir lokantada başvurucuyla

görüştüğü ve sonrasında Türkiye’den ayrıldığı ileri sürülmüştür.

17. Başvurucu ise H.J.B.yi 2000 yılından itibaren

tanıdığını, bazı uluslararası konferanslarda bir araya geldiğini, bu

konferansların hiçbirinin gizli olmadığını, hatta bir kısmına bazı kamu

görevlilerinin de katıldığını, çalışma ofisinin olduğu yerde çok sayıda otel

bulunduğundan telefonlarının aynı baz istasyonundan sinyal vermesinin

anlaşılabilir bir durum olduğunu, bu kişiyle Karaköy’deki lokantada

buluşmadığını, sadece karşılaştığını belirtmiştir.

18. Soruşturma mercileri, başvurucunun H.J.B. ile

bağlantısıyla ilgili olarak bu ifadelerin aksini gösteren somut veriler ortaya

koyamamışlardır. Gerek tutuklama kararında gerekse iddianamede birtakım

varsayımlardan hareketle bazı çıkarımlar yapılarak yöneltilen soyut iddialar

atılı suçun işlendiğine dair olgular olarak ifade edilmiştir. Bunun ötesinde

başvurucunun H.J.B. ile telefonla veya yüz yüze yaptığı belirtilen

görüşmelerinin içeriğine ilişkin somut hiçbir bilgiye yer verilmemiştir.

19. Başvurucunun H.J.B. ile ilişkisine dair en somut

iddia 15 Temmuz darbe girişiminden birkaç gün sonra Karaköy’de bir lokantada

buluştukları ve görüştükleridir. Başvurucu ısrarla böyle bir buluşma ve görüşme

olmadığını, kültürel miras alanında uzman iki kişiyle gittiği lokantada

kendisiyle karşılaştığını, H.J.B.nin başka bir grupla lokantaya gelerek ayrı

bir masaya oturduğunu söylemiştir. Büyükada’daki toplantıya katılan

akademisyenlerden birinin ifadesinde de başvurucunun H.J.B. ile aynı masaya

oturmadığı ve birlikte olduğu bir grupla lokantadan ayrıldığı belirtilmiştir.

20. Soruşturma belgelerinde başvurucunun savunmasının ve

tanık ifadesinin aksine bir belirti ortaya konabilmiş değildir. Dahası bir an

için böyle bir görüşmenin gerçekleştiği kabul edilse bile, bu görüşmenin

içeriğine dair herhangi bir iddia bulunmamaktadır. Bu nedenle yapıldığı

varsayılan böyle bir görüşmenin başvurucunun üzerine atılı casusluk suçunu

işlediğine dair kuvvetli belirti olarak kabul edilmesi mümkün görünmemektedir.

21. Diğer yandan HTS ve baz istasyonu kayıtlarından

hareketle başvurucunun muhtelif tarihlerde H.J.B. ile görüşmeler yaptığı ileri

sürülmüştür. Aynı şekilde bir an için tüm bu görüşmelerin gerçekleştiği

varsayılsa bile bunların içeriklerine dair hiçbir bilgi, dahası iddia dahi

bulunmamaktadır. İstanbul’da doğup büyüyen ve Türkiye üzerine akademik

çalışmaları bulunan H.J.B. ile telefon görüşmesi yapıldığı yönündeki kayıtlar,

devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk

amacıyla temin etme suçu bakımından kuvvetli belirti kabul edildiği takdirde,

yıllar içinde bu kişiyle bir şekilde telefonla görüşmüş olan herkesin casusluk

suçu bakımından kuvvetli şüphe altında olduğu ve dolayısıyla da tutuklanabileceği

gibi hukuken hiçbir şekilde izah edilemeyecek bir durum ortaya çıkacaktır.

Dolayısıyla, yabancı istihbarat servislerine çalıştığı ileri sürülen bir

akademisyenin görüştüğü kişilerin, görüşmelerin içeriğine dair herhangi bir

tespit olmadan, salt bu görüşmeler nedeniyle casusluk suçunu işlediklerinin

ileri sürülmesi ancak varsayıma dayanan ve soyut değerlendirmelerle mümkün

olabilir.

22. Bu bağlamda, somut başvuruyla ilgili en önemli mesele

başvurucunun tutuklandığı siyasal veya askerî casusluk suçunun varlığına dair

kuvvetli belirti bir yana basit şüphenin dahi ortaya konulamamış olmasıdır.

TCK’nın “Siyasal veya askerî casusluk” kenar başlıklı 328. maddesinin

(1) numaralı fıkrasına göre “Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal

yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri,

siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin eden kimseye onbeş yıldan yirmi

yıla kadar hapis cezası verilir.” Madde gerekçesine göre “temin edilen

bilgilerin Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları gereği gizli

kalmasının zorunlu”, yani “sır niteliğinde” olması gerekmektedir.

23. Siyasal veya askerî casusluk suçunun unsuru “gizli

kalması gereken bilgileri (devlet sırrını) siyasi veya askerî casusluk amacıyla

temin etmektir” (O. Yaşar, H.T. Gökcan, M. Artuç, Yorumlu-Uygulamalı

Türk Ceza Kanunu, 2. Baskı, Cilt 6, Ankara: Adalet Yayınevi, 2014, s.

9074). Suçun konusu ise maddede “niteliği itibarıyla gizli kalması gereken”,

başka bir ifadeyle “devlet sırrı” mahiyetinde olan bilgilerdir (M.

Balcı, Siyasal veya Askerî Casusluk Suçu, Ankara: Adalet Yayınevi, 2018,

s.98; “devlet sırrı” konusunda ayrıca bkz. İ.Özgenç, Suç Örgütleri, 12.

Bası, Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2019, ss.348-372).

24. Casusluk suçuna ilişkin bu bilgiler kapsamında somut

olaya bakıldığında kuvvetli suç şüphesinin varlığını tespit etmeye yönelik

temel soru şudur: “Başvurucu devletin gizli kalması gereken hangi

bilgilerini temin etmiştir?” Bu sorunun cevabı ne tutuklama kararında ne de

iddianamede bulunmaktadır. Daha da önemlisi başvurucunun hangi gizli bilgileri

kimden, nasıl ve nerede temin ettiğine dair herhangi bir açıklama olmadığı

gibi, kendisiyle “yoğun irtibatı” olduğu varsayılan H.J.B.nin hangi gizli bilgilere

sahip olduğu ve bunları nasıl temin ettiği de soruşturma belgelerinden

anlaşılamamaktadır.

25. Başvurucunun kurduğu ve desteklediği STK’lar

vasıtasıyla devletin güvenliği ve siyasi yararları bakımından niteliği gereği

gizli kalması gereken bilgileri elde ettiği, bunları Türkiye aleyhine ve

yabancı devletlerin lehine kullandığı ileri sürülmüştür. Belirtmek gerekir ki

sivil toplum örgütlerinin en önemli görevi ülkenin sosyo-ekonomik ve politik

meseleleri üzerine araştırmalarda bulunmak, analizler yapmak, raporlar

hazırlamak ve öneriler üretmektir. Kuşkusuz STK’lar da casusluk amacıyla

kullanılabilir. Ancak bir STK’nın casusluk olarak nitelendirilebilecek

faaliyetler yürüttüğünün veya bu tür faaliyetlerin örtülmesi amacıyla

kullanıldığının soyut ve genel suçlamalarla değil, somut bilgi, belge ve

olgulara dayanılarak gösterilmesi gerekir. Aksi takdirde her STK, benzer

suçlamalarla etkisiz ve işlevsiz hale getirilebilir. Somut başvuruya konu

soruşturma belgelerinde başvurucunun ilişkili olduğu STK’ların hangi gizli

bilgileri elde ettikleri, Türkiye’nin aleyhine olacak şekilde bunları nasıl

kullandıkları ve hangi ülkelere verdikleri açıklanmış değildir.

26. Diğer yandan, başvurucuda ele geçirilen

belgesellerin, belgesel çekimine destek olmasının, “Ermeni olayları”

üzerine toplantı organize etmesinin atılı suçla nasıl bir bağlantısının olduğu

gösterilememiştir. Başvurucunun 15 Temmuz 2016 öncesinde diğer yıllara oranla

daha sık yurtdışına çıkması da delil olarak gösterilmiş, ancak bu seyahatlerin

içeriğine, buralarda yapılan temaslara ve en önemlisi isnat edilen suçlarla

bağlantısına ilişkin bir açıklamaya yer verilmemiştir. Dolayısıyla bu ve

benzeri iddiaların, başvurucunun casusluk suçunu işlediğine dair kuvvetli

belirti olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

27. Bu noktada çoğunluğun casusluk suçunun temel

özelliklerinden birinin gizlilik olduğu, bu nedenle “soruşturmanın

başlangıcında veya tutuklama gibi koruma tedbirlerinin uygulandığı aşamada

aranan delil türü ve düzeyiyle ilgili kısmen farklı ölçütler benimsenmesi”

(§§ 91, 92) gerektiği şeklindeki görüşü üzerinde durulmalıdır. Burada “delil

türü ve düzeyiyle ilgili” hangi farklı ölçütlerin benimsendiği çoğunluk

kararında açıklanmamaktadır. Bununla birlikte bir bütün olarak karardan

casusluk suçundan dolayı tutuklamada kuvvetli belirtiye esnek

yaklaşılması gerektiği görüşünün savunulduğu anlaşılmaktadır.

28. Öncelikle belirtmek gerekir ki tutuklamanın

hukukiliğini incelerken Anayasa Mahkemesinin görevi, çoğunluğun da vurguladığı

üzere, “başvurucuya isnat edilen eylemlerin hangi suçun konusunu

oluşturduğunu” tespit etmek değil, “soruşturma mercilerince ortaya

konulan ve tutuklamaya esas alınan olguların başvurucu yönünden kuvvetli suç

belirtisi niteliğini taşıyıp taşımadığının belirlenmesidir” (§§ 90, 91). Bu

nedenle odaklanılması gereken nokta, tutuklama kararında belirtilen delillerin

gerçekten bir suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphe olarak kabul edilip

edilemeyeceğidir.

29. Soruşturma belgelerinde gösterilen delillerin isnat

edilen suç bakımından kuvvetli belirti oluşturup oluşturmadığı elbette her

somut olayın şartları dikkate alınarak yapılmalıdır. Bu çerçevede isnat edilen

suçun özellikleri de belli ölçüde göz önünde bulundurulabilir. Ayrıca casusluk

türü suçlarda soruşturma mercilerinin suça ilişkin delilleri tespit etmek

bakımından diğer pek çok suça göre daha zor bir konumda oldukları da kabul

edilebilir.

30. Ne var ki tüm bu kabuller, hangi suçtan olursa olsun

tutuklama kararı verilebilmesi için mutlaka kuvvetli şüphenin bulunması

zorunluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla casusluk suçunun temel

özelliğinin gizlilik olduğu tespitinden hareketle varsayımlara dayanan, soyut

ve genel açıklamaların suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak kabul

edilmesi, son tahlilde Anayasa’nın ve kanunların kişi hürriyeti ve güvenliği

bakımından sağladığı güvenceyi anlamsız ve işlevsiz kılabilecektir.

31. Öte yandan bir an için diğer suçlardan farklı olarak

casusluk suçuyla ilgili olarak soruşturmanın başlangıcında veya tutuklama

tedbirinin uygulandığı aşamada kuvvetli suç belirtisine ilişkin delil türü

ve düzeyinin farklılaşması gerektiği kabul edilse bile eldeki başvuruda sonuç

değişmemektedir. Zira Anayasa Mahkemesinin başvuruyu karara bağladığı anda

deliller toplanmış, kovuşturmaya başlanmış ve ilk duruşma yapılmış durumdadır.

Başka bir ifadeyle Mahkeme, tutuklamanın hukukiliğini incelerken sadece

soruşturmanın başlangıcında sunulan delilleri değil iddianamede başvurucuya

isnat edilen tüm fiilleri de değerlendirme imkânına sahiptir. Buna karşın somut

olayda sunulan delillerin başvurucuya isnat edilen casusluk suçunun işlendiğine

dair hangi yönleriyle kuvvetli, makul veya basit şüphe oluşturduğu ortaya

konulamamıştır.

32. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun siyasal veya

askerî casusluk suçundan dolayı tutuklanması için ön şart olan suçun

işlendiğine dair kuvvetli belirtinin ortaya konulamadığı anlaşılmaktadır. Bu

nedenle başvurucu hakkında anılan suçtan uygulanan tutuklama tedbirinin hukuka

aykırı olduğu kanaatindeyim.

b. Tutuklamanın

Ölçülülüğü

33. Diğer yandan, çoğunluğun tutuklamanın ölçülü olduğuna

dair değerlendirmesine de katılmak mümkün değildir. Tutuklama tedbirinin hukuki

olabilmesi için suç işlendiğini gösteren kuvvetli belirtinin bulunması yeterli

değildir. Tutuklamanın aynı zamanda ölçülü olması gerekir. Bu nedenle somut

olayın şartlarında ölçülülüğün unsuru olan gereklilik bakımından bir

değerlendirme yapılması zorunluluğu vardır. Tutuklamanın gerekliliği yönünden

birbiriyle ilişkili iki hususun ele alınması gerekmektedir. Birincisi başvurucunun,

kendisine isnat edilen suçun işlendiği ileri sürülen tarihten ne kadar sonra

tutuklandığı ve bu sürede soruşturma mercilerinin hareketsiz kalıp kalmadıkları

değerlendirilmelidir. İkinci olarak, başvurucunun aynı delillere dayalı olarak

daha önce tutuklanıp tutuklanmadığı ve tutuklandıysa ikinci tutuklamanın önceki

suçlamayla bağlantılı olup olmadığı incelenmelidir.

34. Anayasa Mahkemesi başvuruculara ilişkin soruşturmanın

başladığı tarih ile tutuklama tarihi arasında önemli zaman diliminin bulunduğu

durumlarda tutuklamanın gerekliliğini incelemiştir. Soruşturmanın başlamasından

itibaren uzun süre hareketsiz kalındıktan sonra tutuklama tedbirine

başvurulması durumunda, soruşturma makamlarının tutuklamanın neden gerekli

olduğunu gösterme yükümlülüğü bulunmaktadır. Mahkeme bir kişinin tutuklamaya

konu suçun gerçekleştiği ileri sürülen tarihten dört yıl kadar sonra, yasama

dokunulmazlığına istisna getiren Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesinden

ise yaklaşık iki yıl sonra tutuklanmasını ölçüsüz bulmuştur (Eren Erdem,

B.No: 2019/9120, 9/6/2020, § 176). Anayasa Mahkemesi aynı şekilde bir kişinin

hakkında soruşturma başlatılmasından yaklaşık iki yıl sonra soruşturma

mercilerince suça ilişkin yeni bir olgu ortaya konulmaksızın tutuklanmasının

ölçülü olmadığına karar vermiştir (A.C., B.No: 2016/64868, 27/2/2020, §

74).

35. Başvurucunun H.J.B. ile gerçekleştiği iddia edilen

görüşmeleri 2013-2016 yıllarına ilişkindir. Yukarıda belirtildiği gibi (bkz. §§

2, 3), bu bilgilerin sürecin başlangıcından itibaren soruşturma makamlarının

elinde olduğu bilinmektedir. Başvurucunun 9/3/2020 tarihinde casusluk suçundan

tutuklanmasına delil olarak gösterilen irtibata dair bilgiler genel hatlarıyla

üç yılı aşkın bir süreden beri soruşturma dosyasında mevcuttur. Bu süre içinde

bir de casusluk suçundan tutuklamayı haklı kılacak, söz konusu irtibatın

içeriğine dair yeni bir olgu ortaya konabilmiş değildir. Bu nedenle H.J.B. ile

irtibatın tespitinin üzerinden üç yılı aşkın bir süre geçtikten sonra

başvurucunun casusluk suçundan tutuklanmasının neden gerekli olduğu soruşturma

makamları tarafından gösterilmemiştir.

36. Diğer taraftan Anayasa Mahkemesi birçok kararında

tutuklu olarak yargılandıkları davalarda tahliyelerine karar verilen kişilerin,

bazı farklı olgu ve delillere dayalı olarak başlatılan yeni soruşturmalar

kapsamında ikinci kez tutuklanmaları halinde soruşturma mercilerinin bu

tutuklamanın neden gerekli ve ölçülü olduğunu göstermek zorunda olduklarını

vurgulamıştır. Mahkemeye göre başvurucu ilk tutuklama tedbirine konu suçla

ilgili yargılamada tahliye edildiği halde birtakım yeni delillere ulaşılsa bile

“ikinci tutuklama tedbirine konu suçlama ilk tutuklama tedbirine konu suç

ile temelde aynı olgulara dayanmakta” ise ikinci tutuklamanın gerekli ve

ölçülü olduğu söylenemez (bkz. Abdullah Kılıç, B.No: 2016/25356,

8/1/2020, §§ 84, 85; Cihan Acar, B.No: 2017/26110, 27/2/2020, §§ 74, 75;

Yetkin Yıldız, B.No: 2018/3292, 23/6/2020, §§ 68, 69).

37. Başvurucu hakkında son üç yıl içinde temelde aynı

delillere dayalı olarak üç kez tutuklama, üç kez tahliye, bir kez de beraat

kararı verilmiştir. Başvurucunun H.J.B. ile ilişkisi baştan itibaren tüm

tutuklama kararlarında yer almıştır. Bu ilişkiye dair hususlar başvurucu

hakkındaki ilk tutuklama kararında 15 Temmuz darbe teşebbüsüne ilişkin suçlama

bakımından kuvvetli suç şüphesini gösteren olgu olarak kabul edilmiştir. Bu

suçlamayla ilgili olarak başvurucu hakkında tahliye kararı verilmiş olmasına

rağmen, Gezi olaylarıyla ilgili davada beraatına ve tahliyesine karar verilmesi

üzerine başvurucu aynı suçtan dolayı ikinci kez yeniden tutuklanmıştır. Bu

ikinci tutuklama kararında da kuvvetli suç şüphesi bakımından esas olarak

H.J.B. ile olan ilişkiye dayanıldığı görülmektedir. Aynı şekilde bu ikinci

tutuklamadan kısa bir süre sonra siyasal veya askerî casusluk suçundan dolayı

başvurucunun üçüncü kez tutuklanması da H.J.B. ile ilişkisine dayandırılmıştır.

38. Başvurucunun ikinci ve üçüncü kez tutuklanmasına

karar verilirken H.J.B. ile ilişkinin mahiyetine ve içeriğine dair herhangi

yeni bir bulgu ortaya konulamamıştır. Bu durumda hakkında resen tahliye kararı

verilen başvurucunun temelde aynı olguya dayanılarak, üstelik öncesinde

anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçundan ikinci kez

tutuklanmış olmasına rağmen bir de casusluk suçundan yeniden tutuklanmasının

neden gerekli olduğunun soruşturma belgelerinde gösterildiğini söylemek mümkün

değildir.

39. Sonuç olarak (a) başvurucunun H.J.B. ile ilişkisine

dair bilgilere soruşturma mercileri tarafından üç yılı aşkın bir süre önce erişilmesine,

(b) bu ilişkinin niteliğine veya kapsamına dair (yeni) tespitler bulunmamasına,

(c) aynı deliller nedeniyle daha önce iki kez tutuklama kararı verilmesine ve

(d) en önemlisi bunlardan birinde resen tahliye uygulanmasına karşın, aynı

delillerin bu kez bireysel başvuruya konu siyasal veya askerî casusluk suçu

bakımından tutuklamaya dayanak olarak kabul edilmesi tutuklama tedbirinin

ölçüsüz olduğunu ortaya koymaktadır.

B. Tutukluluğun

soruşturma aşamasında kanunda öngörülen azami süreyi aşması

40. Soruşturma evresinde tutukluluğun belli bir süreyi

aşmaması 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) “Tutuklulukta geçecek

süre” başlıklı 102. maddesinin (4) numaralı fıkrasında 17/10/2019 tarihli

ve 7188 sayılı Kanun’un 18. maddesiyle yapılan değişiklikle getirilen önemli

bir güvencedir. Başvuruya konu suç bakımından bu süre azami “bir yıl altı ay

olup, gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilir”. Bu nedenle

tutukluluk süresi soruşturma evresinde iki yılı aşamaz.

41. Öte yandan Anayasa Mahkemesi bir kişi hakkında birden

fazla suça ilişkin soruşturma ve kovuşturmanın aynı dosya üzerinden yürütüldüğü

durumlarda azami tutukluluk süresinin her bir suç için ayrı ayrı değil tüm

suçlar için tek bir süre olarak hesaplanması gerektiğine hükmetmiştir. Mahkemeye

göre “Tutuklama tedbiri, bir yaptırım olmadığından aynı dosya kapsamındaki

her bir suç için azami tutukluluk süresinin ayrı ayrı hesaplanması kabul

edilemez” (bkz. Burak Döner, B.No: 2012/521, 2/7/2013, § 48; Abdullah

Ünal, B.No: 2012/1094, 7/3/2014, § 41). Bu içtihat gereğince başvurucunun

ilk tutuklama tarihinden itibaren soruşturma evresinde geçirdiği süreler tüm

suçlar bakımından tek bir süre olarak hesaplanmalıdır.

42. Somut olayda 1/11/2017-11/10/2019 tarihleri arasında

anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçundan verilen tutuklama

kararı uyarınca da tutulan başvurucu, 19/2/2020 tarihinde yine bu suçtan,

9/3/2020 tarihinde ise -aynı soruşturma dosyası kapsamında- bu kez siyasal veya

askerî casusluk suçundan tutuklanmıştır. Bilahare anayasal düzeni ortadan

kaldırmaya teşebbüs etme suçundan uygulanan tutuklama tedbiri sona erdirilmişse

de casusluk suçundan tutukluluk devam ettirilmiştir. Bu durumda iddianamenin

kabul edildiği 8/10/2020 tarihine kadar başvurucunun soruşturma aşamasındaki tutukluluğunun

toplam süresi 1 yıl 18 ay 29 gündür. Dolayısıyla soruşturma evresi için kanunda

öngörülen azami iki yıllık tutukluluk süresi aşılmış durumdadır. Nitekim

İstanbul 3. Sulh Ceza Hakimliği, 20/3/2020 tarihinde başvurucunun müsnet suç

yönünden iki yıldan fazla süredir tutuklu kaldığı, dolayısıyla kanunda

öngörülen azami tutukluluk süresinin aşıldığı gerekçesiyle anayasal düzeni

ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçundan tahliye kararı vermiştir.

43. Diğer taraftan 5271 sayılı Kanun’un 141. maddesinde

öngörülen tazminat davası açma imkânının bu aşamada etkili bir yol olduğunu

söylemek zordur. Evvela, soruşturma dönemi için azami bir tutukluluk süresi

öngörülmesi güvencesi yeni getirildiği için yargılama sona ermeden bu yola

başvurulabileceğine dair açık bir düzenleme veya yargı içtihadı

bulunmamaktadır.

44. Anayasa Mahkemesi, tutuklamanın makul süreyi veya

kanunda öngörülen azami süreyi aştığı iddiasıyla yapılan başvurularda

başvurunun incelendiği tarihte başvurucu tahliye edilmişse, Yargıtay’ın

asıl davanın sonuçlanması ya da bu davada verilecek kararın kesinleşmesi

beklenmeden tazminat talep edilebileceğine dair yerleşik hale gelen

içtihatlarına atıf yapmak suretiyle, 5271 sayılı Kanun’un 141. maddesinde

öngörülen tazminat davası açma imkânının tüketilmesi gereken etkili bir yol

olduğuna karar vermiştir (bkz. Erkam Abdurrahman Ak, B.No: 2014/8515,

28/9/2016, §§ 58, 61; İrfan Gerçek, B. No: 2014/6500, 29/9/2016, §§ 41,

44). Buna karşılık somut olayda başvurucunun tutukluluğu devam ettiği gibi,

soruşturma evresinde tutukluluğun kanunda öngörülen azami süreyi aşması

durumunda yargılama sona ermeden tazminat talebinde bulunulabileceğine dair

Yargıtay kararları da mevcut değildir. Bu nedenle bu aşamada soruşturma

evresinde tutukluluğun kanunda öngörülen süreyi aştığı iddiaları bakımından

CMK’nın 141. maddesinde öngörülen yolun mutlaka tüketilmesi gereken etkili bir

başvuru yolu olduğu söylenemez.

45. Açıklanan sebeplerle başvurucunun söz konusu şikâyeti

yönünden başvuru yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemezlik kararı

verilmesi yerine şikâyetin kabul edilebilir bulunması ve ihlal kararı verilmesi

gerektiğini düşünmekteyim.

C. Tutukluluğun

makul süreyi aşması

46. Başvurucu, aynı eylemler nedeniyle uzun süredir

tutuklu olduğunu, tutukluluğunun makul süreyi aştığını ileri sürmüş, çoğunluk

bu şikâyet yönünden de ihlal bulmamıştır. Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci

fıkrası tutuklanan kişilerin yargılamanın makul sürede bitirilmesini ve

soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme haklarını

güvenceye bağlamıştır.

47. Anayasa Mahkemesine göre “makul sürede yargılanmayı”

ve “serbest bırakılmayı isteme” haklarının birbirinin alternatifi değil

tamamlayıcısı olarak değerlendirilmesi gerekir. Burada ifade edilen serbest

bırakılmayı isteme hakkı uyarınca, bir ceza soruşturması veya kovuşturması

kapsamında tutuklu olanlar ilgili yargı mercilerinden serbest bırakılmalarına

karar verilmesini talep edebilirler. Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrası

tutukluluğun her aşamasında yargı organlarınca gerek resen gerekse kişinin

serbest bırakılma talebi üzerine yapılan incelemelerde tutulmanın meşru

nedenlerinin açıklanmasını gerektirmektedir (Halas Aslan, B.No:

2014/4994, 16/2/2017, §§ 66, 67).

48. Bu bağlamda tutukluluğun devamına ilişkin mahkeme

kararlarının gerekçeleri belirleyici olmaktadır. Tutuklulukta makul sürenin

aşılıp aşılmadığı belirlenirken tahliye taleplerinin reddine ilişkin ve bunlara

karşı itiraz üzerine verilen kararların gerekçelerine bakılmalı, bu gerekçelerin

tutuklamanın sürdürülmesini haklı kılmak için ilgili ve yeterli olup olmadığı

değerlendirilmelidir. Tutukluluğun devamına ilişkin kararların gerekçelerinde

tutuklamanın ön şartı olan “kuvvetli suç şüphesini, tutuklama nedenlerinin

varlığını ve tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu gösteren deliller somut

olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilecektir” (Halas Aslan,

§ 75).

49. Somut olayda, çoğunluk kararında da belirtildiği

üzere, ilk olarak 18/10/2017 tarihinde gözaltına alınıp 1/11/2017 tarihinde tutuklanan

başvurucu bireysel başvurunun karara bağlandığı gün itibarıyla bireysel

başvuruya konu dava dosyası bakımından suç isnadına bağlı olarak yaklaşık 2 yıl

10 aydır tutulu bulunmaktadır (§ 129). Başvurucunun suç işlediğine dair

kuvvetli belirti oluşturmayan aynı delillere dayalı olarak bu kadar uzun

süredir devam ettirilen tutukluluğun makul olduğu kabul edilemez. Esasen

kuvvetli suç belirtisi tutuklamanın her aşamasında bulunması gerektiğinden

hukuka aykırı tutukluluğun devam ettirilmesi her durumda Anayasa’nın 19.

maddesinin yedinci fıkrasına aykırı olacaktır.

50. Bir an için çoğunluğun somut olayda ilk tutuklama

bakımından kuvvetli suç belirtisi ve tutuklama nedenlerinin bulunduğu görüşü

kabul edilse bile yine de başvurucunun tutukluluğunun makul süreyi aştığına

karar verilmesi gerekmektedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi kuvvetli suç

belirtisinin ve tutuklama nedenlerinin bulunduğunu tespit ettiği bazı

başvurularda aynı hususların tekrarı niteliğinde, ilgili ve yeterli olmayan

gerekçelerle bir suç isnadına bağlı olarak kişilerin iki yılın üzerinde tutuklu

kalmasını makul olarak değerlendirmemiştir (Hanefi Avcı, B.No:

2013/2814, 18/6/2014, § 85).

51. Başvurucu hakkında soruşturma aşamasında muhtelif

sulh ceza hakimliklerince yapılan 6/5/2020, 20/5/2020, 4/6/2020, 3/7/2020,

29/7/2020, 17/8/2020 ve 11/9/2020 tarihli tutukluluk incelemelerinde atılı

suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin tamamının

toplanmamış olması, şüphelinin üzerine atılı suçu işlediğine ilişkin kuvvetli

suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması, atılı suçun

kanunda gösterilen cezasının üst sınırı, şüphelinin kaçma ve saklanma

şüphesinin bulunması, adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacak

olması ve tutuklama tedbirinin ölçülü olması hususlarına genel ve soyut olarak

değinilmiştir. Kovuşturma aşamasında ise tutukluluğun devamına ilişkin olarak

verilen 6/11/2020, 23/11/2020, 4/12/2020 ve 18/12/2020 tarihli kararlarda

yukarıdaki gerekçelere ilave olarak başvurucunun henüz savunmasının alınmadığı,

bazı tanıkların henüz dinlenmediği ve delilleri yok etme, gizleme ve değiştirme

şüphesini uyandıran olgular olduğu belirtilmek suretiyle başvurucunun tahliye

talepleri ve bunların reddine karşı yaptığı itirazlar kabul edilmemiştir.

52. Soruşturma ve kovuşturma mercilerinin tutukluluğun

devamına ve bunlara itiraza dair kararlarındaki gerekçelerin tutukluluğun üç

yıla yakın süre boyunca sürdürülmesini haklı kılacak özen ve içerikte olmadığı,

aynı hususların tekrarı niteliğindeki matbu ifadelerden ibaret olduğu

görülmektedir. Tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda başvurucunun casusluk

suçunu işlediğine dair kuvvetli şüphenin varlığına dair herhangi bir somut

olgudan bahsedilmediği gibi, soruşturma ve yargılamanın neden tutuklu olarak

devam etmesi gerektiği de açıklanmamıştır. Halbuki başvurucu hakkındaki

tutuklamaya konu suçlama bakımından delil olarak gösterilen bilgilerin önemli

ölçüde toplandığı ve bunların toplandığı tarihten yıllar sonra tutuklama

tedbirine başvurulduğu, en önemlisi bu süre içerisinde soruşturma mercilerince

de ifade edildiği üzere başvurucunun birçok kez yurt dışına çıkmış olmasına

rağmen kaçmadığı ve her seferinde Türkiye’ye döndüğü dikkate alındığında

“kaçma” veya “delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme” gerekçelerinin tümüyle

soyut kaldığı, inandırıcı somut olgularla desteklenmediği görülmektedir.

53. Diğer yandan, başvurucu hakkındaki tutuklamanın

devamına ilişkin kararların gerekçelerinde tutuklamaya alternatif olarak 5271

sayılı Kanun'un 109. maddesinde yer alan adli kontrol tedbirlerinin neden

yeterli görülmediği de dayanaklarıyla birlikte tartışılmış değildir.

Gerekçelerde sadece isnat edilen suçların niteliğinden veya bunlara ilişkin

kanunda öngörülen yaptırımın ağırlığından hareketle adli kontrolün yeterli olmayacağı

kanaati ifade edilmiş ancak başvurucunun durumuyla ilgili bir kişiselleştirme

yapılmamıştır.

54. Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere başvurucunun

tutukluluğunun devamına ilişkin kararlarda kuvvetli suç şüphesini, tutuklama

nedenlerinin varlığını ve tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu gösteren

deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilebilmiş değildir.

Dolayısıyla anılan gerekçelerin somut olayın şartlarında üç yıla yaklaşan

tutukluluk süresini haklı kılmak için yeterli olduğu söylenemez.

55. Yukarıda açıklanan gerekçelerle, başvurucu hakkında

uygulanan tutuklama tedbirinin hukuka aykırı olması, tutukluluğun makul süreyi

ve kanunda soruşturma evresi için öngörülen azami süreyi aşması nedenleriyle

Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü ve yedinci fıkraları kapsamında kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini düşündüğümden, çoğunluğun aksi

yöndeki kararına katılmıyorum.

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Hasan Tahsin GÖKCAN

Başkanvekili

:

Kadir ÖZKAYA

Üyeler

:

Burhan ÜSTÜN

Engin YILDIRIM

Hicabi DURSUN

Celal Mümtaz AKINCI

Muammer TOPAL

M. Emin KUZ

Rıdvan GÜLEÇ

Recai AKYEL

Yusuf Şevki HAKYEMEZ

Yıldız SEFERİNOĞLU

Selahaddin MENTEŞ

Basri BAĞCI

Raportör

:

Yusuf Enes KAYA

Başvurucu

:

Mehmet Osman KAVALA

Vekili

:

Av. Ahmet Köksal BAYRAKTAR

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Başvurunun konusunu, önceki suçlamalar ve

tutuklamalardan bağımsız olarak, başvurucunun 9.3.2020 tarihinde siyasal veya

askeri casusluk isnadıyla tutuklanması nedeniyle, tutuklamanın hukuki olmadığı

ve uzun süredir tutuklu kaldığı iddiaları oluşturmaktadır. Başvurudan sonraki

süreçte başvurucu hakkında siyasal veya askeri casusluk suçundan (TCK m. 328)

iddianame düzenlenmiş, kovuşturma evresi başlamıştır.

2. Tutuklama işlemi kişi özgürlüğüne ağır bir

müdahaledir. Bu müdahalenin meşru sayılabilmesi, kanuni temelinin bulunması ve

anayasal güvencelere uygun olmasına bağlıdır. Anayasanın 19/3. maddesi uyarınca

suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler ancak; kaçmalarını,

delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla ve kanunda

belirtilebilecek tutuklamayı zorunlu kılan diğer bir nedenle hakim kararıyla

tutuklanabilir. Ayrıca Anayasanın 13. maddesi gereği tutuklamanın somut olay

bağlamında demokratik toplum bakımından zorunlu bir ihtiyaca karşılık gelmesi

ve ölçülü olması gerekir. 5271 sayılı CMK’nın tutuklamayla ilgili 100-102.

maddelerinde ise; kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delilin

bulunması şartıyla, kaçma veya delilleri karartma (tutuklama) nedenlerinin

varlığı halinde ve somut olay bakımından tutuklamanın ölçülü olması (aynı amaca

daha hafif bir tedbirle ulaşılamaması) durumunda tutuklama kararı

verilebileceği belirtilmektedir.

3. Belirtilen Anayasal ve yasal güvenceler karşısında;

suç şüphesiyle tutuklamanın hak ihlali sonucunu doğurmaması için kanuna uygun

yapılması, meşru amacının bulunması ve ölçülü olması gerekmektedir. Tutuklama

işlemi ile kamu gücü/erki, bireyin eyleminin suç oluşturduğunu ileri

sürdüğünden, sanığın bu suçu işlediğine ilişkin makul şüphe oluşturan delilleri

göstermelidir. Tutuklunun bu işleme karşı etkili başvuru yolunu kullanabilmesi

için tutuklama kararı ve itirazın reddine ilişkin kararlarda tutuklama

nedenlerinin ve delillerin gösterilmesi anayasal bir zorunluluktur.

Tutukluluğun hukuki olmadığı iddiaları karşısında Anayasa Mahkemesinin (AYM)

görevi, belirtilen üç anayasal kriter açısından değerlendirme yapmaktır.

Bireysel başvurudaki bu inceleme suç unsurlarının bütünüyle değerlendirilmesini

gerektirmez ise de gösterilen deliller ile suç tipi arasında mantıksal ve

hukuki bir bağın varlığının incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Sözgelimi isnat

edilen suç yönünden hukuken delil değeri bulunmayan bir olguya dayanılarak veya

kuvvetli belirti oluşturmak bakımından yeterli bulunmayan emarelerle tutuklama

kararı verildiği saptandığında tutuklamanın kanuni temelinin olmadığı kabul

edilmelidir. Kanuni temeli bulunmayan bir tutuklama ise tutuklama mercileri

yönünden keyfiliğe işaret etmektedir. Keyfiliğin bulunduğu yerde bireyler için

hukuk güvenliği de tartışılır hale gelir. Öte yandan böylesi bir incelemeyi

kapsamadığı takdirde bireysel başvuruda özgürlük hakkının etkili biçimde

korunduğu söylenemez.

4. Çoğunluk görüşüyle yazılan karar gerekçesinde; iddia

makamlarınca casus olduğu belirtilen HJB adlı ABD vatandaşı ile başvurucunun

(telefonla, lokantada ve konferanslarda) görüşmeler yapması, bazı sivil toplum

kuruluşlarının faaliyetlerinin desteklenmesi ve flash bellek ve cep

telefonundaki bilgilerin siyasal ve askeri casusluk suçu nedeniyle tutuklama

için kuvvetli suç belirtisini oluşturduğu ve ayrıca suçun niteliği,

önemi ve ağırlığı gerekçeleriyle tutuklamanın ölçülü olduğu kabul

edilmiştir (par. 93, 100). Bununla birlikte iddianameye göre flash bellek ve

cep telefonunda bulunan bilgiler; kadın teröristlerle ilgili “Rojova’nın

Işıkları-Kadın Devrimi” adlı belgesel ile Güneydoğu’da Çocuk Olmak adlı

belgesel filmin bulunduğu, ayrıca Dersim olaylarının konu edildiği “1994”

isimli belgesel filmin hazırlanması için yönetmen D.T.ye maddi kaynak

gönderdiği, şeklindedir.

5. Başvurunun incelenmesinde hangi aşamada dosyaya giren

delillerin esas alınacağı tartışması bir tarafa, tutuklama kararı ve

tutuklamaya itirazın reddine ilişkin gerekçelerde ve sonraki soruşturma

işlemleri ile iddianamede gösterilen tek olgu, başvurucunun adı geçen ABD

vatandaşıyla bazı görüşmelerinin bulunduğu ve Türk hukukuna göre kurulup

faaliyet gösteren bazı sivil toplum kuruluşlarını desteklediği yönündeki

emarelerdir. Mahkememiz çoğunluk kararında da delil olarak bu olgu temel

alınmıştır. Bununla birlikte tutuklamaya temel alınan bu emareler içerisinde

başvurucunun yaptığı görüşmenin içeriğine dair bir bilgi veya emareye yer

verilmemektedir. Öte yandan Kanundaki suç tanımı karşısında somut bir devlet

sırrıyla bağlantısı kurulamadığı sürece içeriği yukarıda açıklanan flash bellek

ve cep telefonundaki belgesel filmlerin casusluk suçuyla bağlantılı olmadığı

ise izah gerektirmeyen açıklıktadır.

6. Başvurucunun işlediği iddia edilen ve tutuklamaya

temel alınan siyasal veya askeri casusluk suçu TCK’nın 328. maddesinde

şöyle düzenlenmiştir: “Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları

bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri,

siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin eden kimseye onbeş yıldan

yirmi yıla kadar hapis cezası verilir.”

7. Tutuklamaya temel olan casusluk suçunun konusunu,

“Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği

itibarıyla gizli kalması gereken bilgiler oluşturmaktadır. Başka

deyişle suçun konusu “devlet sırrı”dır. Sır, ilgili olmayanlarca

bilinmeyen, bilinmemesi gereken ve sır sahibinin yararları bakımından gizliliği

korunması gereken bilgidir. Bir gerçek kişinin özel hayatının en dar alanına

giren veya bir şirketin ticari bilgilerine ilişkin sırlarda olduğu gibi, açık

kaynaklardan görülebilen, ilgili ilgisiz çoğu kimsenin bilebildiği veya zaman

zaman alenileşen bilgilerin sır olduğu söylenemez. Konu devlet sırrı olunca,

bunların da her türlü gizli bilgi olmayıp, özünde gizli (ilgisi olmayanların

bilgisine kapalı) olup Devletin güvenliği veya siyasal yararları gereği

gizli kalması gerekli görülen bilgiler olduğu söylenebilir. Ayrıca ilgili

sır bilginin bu nitelikte gizli kalması gereken bilgiler olduğunun ilgili

Devlet kurumu tarafından bir iradeyle ortaya konulması da gerekir. Dolayısıyla

‘Devlet sırrı’ olarak da adlandırılan bu tür bilgilerin ilgili bir devlet

kurumunda veya görevlisinde muhafaza altına alınıp gizliliğinin korunması

gereken sırlar olduğu ifade edilmelidir. Bu durumda isnat edilen suçtan söz

edilebilmesi için; öncelikle devlet sırrı olarak kabul edilen ve fail

tarafından casusluk amacıyla elde edilmeye çalışılan (hedef alınan) belli bir

konuya ilişkin ve ilgili bir Devlet kurumu/görevlisi nezdinde gizlilik kaydıyla

tutulan somut bir sırrın varolması gerekir. Böylesi

bir suçlama için ilgili merci, hangi Devlet kurumuyla ilgili hangi konuyu

içeren devlet sırrının hedef alındığını gösterebilmelidir. Gösterilmelidir ki

sanık da o bilgilerin niteliğine ve devlet sırrı olup olmadığına ilişkin

savunmasını yapabilsin.

8. Şu halde tutuklama kararında hangi gizli bilgilerin

suçun konusunu oluşturduğu gösterilememişse, bu takdirde ortada suçun maddi

konusunun bulunmadığı sonucuna varılmalıdır. Her ne kadar iddianamede (bkz.

karar metni, par. 43-iii) sanık tarafından temin edilmeye çalışılan sırların;

sanığın desteklediği sivil toplum kuruluşlarının faaliyetleri aracılığıyla

toplumsal kesimlere, etnik farklılıklara vb. hususlara ilişkin siyasal, sosyal,

ekonomik alandaki bilgileri kapsadığı ve bu yöntemle elde edilen bilgileri

yabancı devletler lehine kullandığı ileri sürülmekte ve çoğunluk görüşünde bu

isnat temel alınmakta ise de bu soyut değerlendirmelerin Kanunun 328.

maddesinde belirtilen suçun konusunu veya ceza hukuku anlamında bir fiil

isnadını oluşturamayacağı açıktır. Bu şekildeki yaklaşımlarla kişilerin kendi

toplumları veya başka toplumlar üzerindeki sosyolojik, antropolojik, tıbbi veya

hukuksal alanlardaki bilimsel veya kültürel çalışmaları hakkında da toplumun

sinir uçlarının araştırıldığı ve toplumsal-kültürel sırların yabancılarla paylaşıldığı

gibi isnatlarda bulunulması mümkün olabilir. Böyle bir yaklaşımla

suçlanamayacak kimse kalmayacağı gibi bu mantık benimsendiğinde, söz konusu

sivil toplum faaliyetlerine katılanlar hakkında da suça iştirak isnadında

bulunulması gerekir. Bununla birlikte Ceza Kanunumuzdaki devlet sırlarına ve

casusluk suçlarına ilişkin düzenlemelerde (TCK m. 327 vd.) böylesi bir mantığın

veya yaklaşımın kabul edilmediğini açıkça ifade etmek gerekir. Nitekim

doktrinde Devlet sırrını tanımlamaya yönelik çabaların veya maddi-şekli kriter

biçimindeki tasniflerin hiçbirinde açık kaynaklardan elde edilen ve sıradan

kişilerce de bilinebilen bazı bilgilerin veya kimi sosyal veya toplumsal

özelliklerin sır olarak tanımlandığına rastlanamamaktadır. (Örneğin gizli

kalması gereken bilgiler ve Devlet sırrı kavramları için bkz. Doç. Dr. Murat

Balcı, Siyasal veya Askeri Casusluk Suçu, 2018, s. 17 vd.; Dr. Mehmet Yayla,

Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk, s. 49 vd.; Prof. Dr. İzzet Özgenç,

Suç Örgütleri, 11.B. 2018, s. 335 vd.; Doç. Dr. Seydi Kaymaz, Ceza Muhakemesi

Hukukunda Devlet Sırrı, 2.B. 2020, s. 44 vd.; Dr. Hacı Sarıgüzel, Devlet

Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk Suçları, 2016, s. 39 vd., 268). Sonuç olarak

ifade edelim ki incelenen tutuklama kararı, itirazın reddi kararı veya diğer

belgelerde suç tanımında sözü edilen nitelikte gizli kalması gereken bir

bilginin suçun konusunu oluşturduğu, failin bunu temin ettiği veya temine

çalıştığı gösterilememektedir.

9. Kanunda siyasal ve askeri casusluk suçunun hareket

öğesi devlet sırrının temin edilmesi olarak

belirlenmiştir. Devlet sırrını temin amacıyla yabancı bir devlet görevlisiyle

temas kurulması veya sırrın bu kişiye verilmesi suç unsuru olarak

düzenlenmemiştir. Kanundaki tanıma göre devlet sırrı fail tarafından temin

edildiği takdirde suç tamamlanır. Elbette devlet sırrının başkasına veya bir

casusa verildiğinin tespiti suçu kanıtlayan bir olgu olur. Fakat ortada temin

edilmiş bir devlet sırrı yokken failin yabancı bir devlet görevlisiyle

görüşmesi, hatta suç amacıyla bağlantı yapması suçun unsuru olmadığı gibi,

sırrı ele geçirmeye teşebbüs hareketinin icrasına başlanmadığı sürece böyle bir

olgu (istihbarat faaliyeti kapsamında izlemeyi gerektirmekle birlikte) casusluk

suçu yönünden bir suçlamanın konusunu oluşturamaz. Ceza Kanunundaki teşebbüse

dair kural (TCK m. 35) uyarınca, işlenmesine kastedilen suçun elverişli

hareketlerle doğrudan icrasına başlanılmadan önceki her türlü hareket ceza

hukukunun konusunu oluşturmayan ve cezalandırılamayan hazırlık hareketleridir.

Bunun istisnası, kalkışma suçlarıdır.

10. Başvurana yönelik suçlamada başvuranın temin

ettiği bir devlet sırrından söz edilmemektedir. Görüştüğü ileri sürülen

kişiye (HJB) somut bir sırrın teslim edildiği de iddia edilmemektedir. Yani

tamamlanmış bir fiil yoktur. O halde suçlamada bulunulabilmesi için hiç olmazsa

somut ve “belli bir devlet sırrını” ele geçirmeye teşebbüs ettiğinin

(icra başlangıcı oluşturan hareketinin) gösterilmesi gerekir. Dosyada böyle bir

bilgi de görülememektedir. Suçun konusunun ve icra başlangıcına ilişkin

hareketin gösterilemediği bir yerde suç isnadında bulunulması suç teorisine de

mantığa da uygun düşmemektedir. Başka deyişle, suçlamaya konu olup fail

tarafından elde edilmesi amaçlanan devlet sırrının hangi konuda, hangi kurum nezdindeki

hangi gizli bilgiler olduğu ve bu bilgileri elde etmek için hangi icra

hareketinde bulunulduğu hususunda tutuklama kararı veya diğer soruşturma

belgelerinde herhangi bir iddia, bilgi, belge veya emare yer almamaktadır.

11. Esasen suçun konusu yoksa sonraki unsurların

araştırılmasına gerek yoktur. Örneğin, hırsızlık mallarını satın aldığı bilinen

bir esnafla failin görüştüğü belirlense dahi, çalınması söz konusu bir malın

varlığı ve çalmaya yönelik icra başlangıcı (örneğin malın bulunduğu işyerinin kapısını

açmaya çalıştığı veya penceresine tırmandığı) gösterilemiyorsa hırsızlık

suçlaması yapılamaz. Bu anlamda “hangi devlet sırrı nereden elde edildi veya

elde edilecekti?” sorusunun makul bir cevabının olmadığı yerde suçun hareket

unsuruna ilişkin delillerin araştırılması gerekli olmadığı gibi mantıken mümkün

de değildir. Buna rağmen incelenen dosyada tutuklama kararı veya sonraki

işlemlerde; sanığın hangi kurum nezdindeki gizli kalması gereken bilgiyi

(Devlet Sırrını) elde etmeye yönelik olarak elverişli davranışla icra

hareketine ne zaman ve ne şekilde başlandığına ilişkin bir delil veya emarenin

bulunduğu gösterilememiştir. Hatta soruşturma belgelerinde, somut bir devlet

sırrının muhafaza edildiği yerden veya kişiden ele geçirilmeye çalışıldığına yönelik

olarak bir iddia da yer almamaktadır.

12. Suça dair gösterilen tek olgu/emare casus olduğu

ileri sürülen kişiyle görüşme iddiasıdır. Peki bu olgunun hiçbir anlamı yok

mudur? Olayda somut bir devlet sırrının sanık tarafından temin edildiğine veya

başkasına teslim edildiğine yönelik bir iddia veya kanıt bulunmamaktadır. Bu

durumda iddiaya konu yabancı şahısla görüşme olgusunun fiilden önceki aşamaya

ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Devlet sırrını temin fiilinden önce casusla

görüşme olgusunun ancak, failin belli bir kurum nezdindeki gizli bilgiyi temin

için icraya başladığına veya temin ettiği gizli bilgiye dair bir iddianın ve

delilin bulunduğu bir örnekte delil değerinin olduğu söylenebilir. Bununla

birlikte suç konusu gizli bilginin ne olduğunun bilinmediği ve temin amacıyla

henüz icra hareketine başlanmadığı bir olayda casusla görüşme olgusu sabit olsa

dahi hazırlık hareketleri kapsamında ve ceza hukukunun ilgi alanı

dışında kalan böyle bir olgu suç delili olarak nitelenemez. Dolayısıyla başvuru

konusu olayda, işlendiği ileri sürülen suça dair makul bir şüphe oluşturacak

bir belirti veya delilin gösterilemediği anlaşılmaktadır. Bu durumda

tutuklamanın kanuni temelinin bulunmadığı tespitinin yapılması gerekmektedir.

13. Öte yandan tutuklama için delilin bulunmadığı

belirlendiğinde ölçülülük incelemesi gerekmiyorsa da çoğunluk gerekçesinde

değerlendirme yapıldığı için bu hususa da değinmekte yarar olabilir.

Başvurucunun önceki suçlamalar dolayısıyla ilk ifadesinin alındığı tarihte HJB

adlı kişiyle ilişkilerinin de sorulduğu görülmektedir. Soruşturma belgelerinde

sonraki aşamada elde edilen yeni bir olgu veya delilin bulunmadığı

gözetildiğinde, soruşturma makamlarının aynı bilgilere baştan itibaren

sahipken, sonradan başka bir delile de ulaşılamadığı halde buna ilişkin suçlama

ve tutuklama işlemi için neden dört yıl beklendiği anlaşılamamaktadır. Bu

durumda dört yıl sonra yapılan suçlama dolayısıyla tutuklamanın demokratik

toplumda acil ve zorunlu bir ihtiyaç (soruşturma-kovuşturmanın selametine

ilişkin kamusal yararın gerektirmesi) olarak kabul edilmesi gerektiği ve ölçülü

olduğu sonucuna ulaşmak mümkün görünmemektedir.

14. Başvurucu tutuklamanın uzun sürmesinden de

şikayetçidir. Başvurucuya atılı suçlama ve tutuklama için gösterilen olgunun

delil niteliğinde olmadığı ve tutuklamanın kanuni temelinin bulunmadığı

görüşünde olduğumdan, dosyadaki sözü edilen bilgiler ve anılan kişiyle görüşme

olgusuna ilişkin emarelere dayalı olarak aynı soruşturma dosyası kapsamında 2

yıl 10 aydır tutuklu kaldığı gözetildiğinde, tutukluluğun makul olmayan bir

süredir devam ettiği sonucuna da ulaşmak gerekmektedir.

15. Açıkladığım nedenlerle, başvuruya konu dosyada

tutuklamanın hukuki bulunmadığı, ayrıca bu koşullarda aynı soruşturma dosyası

kapsamında 2 yıl 10 ayı aşan tutukluluğun sürdürülmesi nedenleriyle

başvurucunun özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiği vicdani kanaatıyla

karşı oy kullandım.

Başkan

Zühtü ARSLAN

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Başvurucu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca

yürütülen 2017/96115 sayılı soruşturma kapsamında 18/10/2017 tarihinde

gözaltına alınmış ve İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliğince cebir ve şiddet

kullanarak Hükûmeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etme (5237 sayılı Türk Ceza

Kanunu'nun 312. maddesi kapsamında Gezi olaylarına ilişkin) ve anayasal düzeni

ortadan kaldırmaya teşebbüs etme (5237 sayılı Kanun'un 309. maddesi kapsamında

15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsüne ilişkin) suçlarından 1/11/2017

tarihinde tutuklanmıştır. Savcılık, başvurucunun tutuklandığı soruşturmanın

başvurucuya ilişkin kısmını Kanun'un 312. maddesindeki suç yönünden (Gezi parkı

olaylarına ilişkin) 14/12/2018 tarihinde tefrik etmiştir.

2. Başvurucunun 1/11/2017 tarihinde verilen tutuklama kararı

ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesine yaptığı bireysel başvuruda kişi hürriyeti

ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine oyçokluğuyla karar verilmiştir (Mehmet

Osman Kavala, [GK], B. No: 2018/1073, Karar Tarihi: 22/5/2019).

3. İç hukuk yollarını tüketen başvurucu Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) bireysel başvuruda bulunmuştur. AİHM, 10/12/2019

tarihinde başvurucunun suç işlediğine dair makul şüphenin bulunmadığı

gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 5. maddesinin (1)

numaralı fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Strazburg Mahkemesi,

ayrıca tutuklamanın Sözleşme’nin 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c)

bendinde belirtildiği üzere kişinin suç işlediğine dair makul bir şüphe

nedeniyle yetkili bir adli makam önüne çıkarılmaktan başka bir amaç ile

uygulandığı gerekçesiyle 5. madde ile birlikte Sözleşme'nin 18. maddesinin de

ihlal edildiğine karar vermiştir (Kavala/Türkiye, B. No. 28749/18, 10 Aralık

2019).

4. Sözleşme'nin 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c)

bendi ile ilgili AİHM içtihadına göre, ilk tutuklama için yeterli görülen makul

şüphenin varlığı olaylara dışarıdan bakan, tamamen objektif bir gözlemciyi ikna

edecek yeterlilikte olmalıdır. Makul şüphe, suçlanan kişinin üzerine atılı suçu

işlemiş olabileceğine dair objektif bir gözlemciyi ikna etmeye yeterli olay,

olgu veya bilginin varlığını gerektirmektedir (O'Hara/Birleşik Krallık, B. No:

37555/97, 16/10/2001, § 34). AİHM, ilk tutuklama kararından itibaren suçun

işlendiğine ilişkin makul şüpheye ek olarak tutuklamaya ilişkin nedenlerin

varlığının ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya konması gerektiğini yakın

tarihli bir kararında belirtmiştir (Buzadjı/Moldova Cumhuriyeti [BD], B. No:

23755/07, 5/7/2016, § 87).

5. 5237 sayılı Kanun'un 309. maddesinden verilen

tutuklama kararı yönünden 11/10/2019 tarihinde başvurucunun resen tahliyesine

karar verilmiş ancak başvurucu hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca

yeni bir gözaltı kararı olduğundan İstanbul 8. Sulh Ceza Hâkimliği başvurucunun

anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçundan tutuklanmasına

19/2/2020 tarihinde karar vermiştir.

6. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 9/3/2020 tarihinde

başvurucuyu bu defa da devletin güvenliği veya dış siyasal yararlar bakımından

niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askerî

casusluk maksadıyla temin etme suçlarından tutuklanması talebiyle sulh ceza

hâkimliğine sevk etmiştir. Başvurucu aynı tarihte İstanbul 10. Sulh Ceza

Hâkimliği tarafından bu suçtan (5237 sayılı Kanun'un 328. maddesi)

tutuklanmıştır.

7. Bütün bu gelişmeler yaşanırken, İstanbul 3. Sulh Ceza

Hâkimliği 20/3/2020 tarihinde, başvurucunun anayasal düzeni ortadan kaldırmaya

teşebbüs etme suçundan (5237 sayılı Kanun'un 309. maddesi) tahliyesine karar

vermiştir.

8. Önümüzdeki olayda, başvurucu, yargılandığı davadan

beraat ederek tahliye edilmesine rağmen aynı delillerle ama farklı bir

suçlamayla yeniden tutuklandığını, tutuklanması için gerekli kuvvetli belirti

ve makul şüphenin bulunmadığını, yetersiz delil ve gerekçeyle uzun süredir

tutuklu bulunduğunu ve tutukluluğunun makul süreyi aştığını öne sürerek kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğinden yakınmaktadır.

9. Burada incelenecek temel mesele başvurucunun,

“devletin güvenliği veya dış siyasal yararlar bakımından niteliği itibari ile

gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin

etme” suçundan 9/3/2020 tarihinde tutuklanmasının anayasal ilke ve güvencelere

uygun düşüp, düşmediğidir.

10. Anayasa'nın “Kişi hürriyeti ve güvenliği” hakkını

düzenleyen 19. maddesinin birinci fıkrası ile üçüncü fıkrasının ilk cümlesi

şöyledir:

“Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir…

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını,

delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar

gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hâkim

kararıyla tutuklanabilir.”

11. Anayasanın temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasını

düzenleyen 13. maddesine göre:

Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın

yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve

ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna,

demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine

aykırı olamaz."

12. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik bir

müdahale olarak tutuklamanın Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen ve tutuklama

tedbirinin niteliğine uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, Anayasa'nın

ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına

dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının

belirlenmesi gerekir (Halas Aslan, B. No: 2014/4994, 16/2/2017, §§ 53, 54).

13. Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasına göre tutuklama

ancak suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler bakımından mümkündür.

Bunun için suçlamanın kuvvetli sayılabilecek inandırıcı delillerle

desteklenmesi gerekir (Mustafa Ali Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, § 72).

Diğer taraftan, Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında, tutuklama

kararının kaçma ya da delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önleme

amacıyla verilebileceği belirtilmekle beraber, bir suçun niteliği veya bu suça

ilişkin olarak verilebilecek cezanın ağırlığı her zaman kaçma tehlikesine

işaret eden belirtiler olarak değerlendirilmemelidir. Tutuklama tedbirinin

isnat edilen suç ve uygulanacak yaptırımı karşısında ölçülü olması da

Anayasa'nın 13. maddesinin bir gereğidir (Halas Aslan, § 72).

14. Mahkememizin yerleşik içtihadına göre tutuklamanın

hukukiliği dört aşamalı bir testle incelenmektedir. Bu testin aşamaları

şunlardır:

a) tutuklamanın kanuni bir temelinin olup olmadığı,

b) suç işlendiğine dair kuvvetli belirti bulunup

bulunmadığı,

c) tutuklama nedenlerinin var olup olmadığı,

d) tutuklamanın ölçülülüğü

15. Yukarıdaki aşamalar çerçevesinde ilk olarak

başvurucunun maruz kaldığı tutuklama tedbirinin kanuni dayanağı olup

olmadığının incelenmesi gerekmektedir. Başvurucu anayasal düzeni ortadan

kaldırmaya teşebbüs etme suçundan 18/10/2017 tarihinde gözaltına alınarak

1/11/2017 tarihinde tutuklanmıştır. Bu dosya kapsamındaki suçla bağlantılı

olarak Savcılık, 11/10/2019 tarihinde tutuklamayı sonlandırmış ancak başvurucu

aynı suçtan 19/2/2020 tarihinde tekrar tutuklanmıştır. Buna ek olarak,

başvurucu Devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî

casusluk amacıyla temin etme suçundan 9/3//2020 tarihinde bir kez daha

tutuklanmıştır.

16. 27/10/2019 tarihli ve 7188 Kanun’un 18. maddesiyle

5271 sayılı Kanun'un 102. maddesine eklenen dördüncü fıkrada soruşturma aşaması

için azami tutukluluk süreleri düzenlenmiştir. Bu kurala göre başvurucuya isnat

edilen ve tutuklanmasına neden olan suçlar yönünden azami tutukluluk süresi iki

yıldır. Başka bir ifadeyle soruşturma aşamasında iki yılı aşan süre söz konusu

olduğunda uygulanan tutuklama tedbiri kanuni bir temelden yoksun olacaktır.

17. Önümüzdeki olayda derece mahkemesi darbe teşebbüsü

suçu yönünden soruşturma aşamasındaki azami tutukluluk süresi dolduğundan başvurucuyu

tahliye etmiş ama aynı soruşturma evrakı kapsamında casusluk suçundan

başvurucunun tutukluluğunu sürdürmüştür. Burada, derece mahkemelerinin aynı

soruşturma dosyası kapsamında her bir suç bakımından ayrı azami tutukluluk

süresi tatbik ettikleri görülmektedir. Anayasa Mahkemesi ise birden fazla suça

yönelik soruşturma ve kovuşturmaların bir dosya üzerinden yürütülmesi durumunda

uygulanan kanunda öngörülen azami tutukluluk süresinin her bir suç için ayrı

ayrı değil tüm suçlar için tek bir süre olarak kabul edilmesini ilke olarak

benimsemiştir (Burak Döner, B. No: 2012/521, 2/7/2013, §§ 46-48; Abdullah Ünal,

B. No: 2012/1094, 7/3/2014, § 41). Dolayısıyla başvurucu hakkında 2017/96115

sayılı dosya kapsamında gerçekleştirilen soruşturmada anayasal düzeni ortadan

kaldırmaya teşebbüs etme ve devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal

veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçları bakımından azami tutukluluk

süresinin 7188 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik sonrasında iki yıl olduğu

açıktır.

18. Suç isnadına bağlı tutma süresinin hesabında

başvurucunun gözaltına alındığı tarihi başlangıç tarihi olarak kabul etmek

gerekir. Her ne kadar gözaltı ve tutuklamanın iki ayrı tedbir olup, farklı

azami sürelere sahip oldukları hukuk sistemimiz de geçerli olsa da bu

tedbirlerin kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılması yönünden aynı sonucu

doğurduklarının kabulü gerekir. Anayasa’nın 19. maddesine baktığımızda

hürriyetten yoksun bırakılmanın esaslarının düzenlendiği görülmektedir. Bu

bakımdan hürriyetten yoksun bırakılmanın tutuklama veya başka bir tutma

tedbirinden kaynaklanması ikincil derecede bir öneme sahiptir. Önemli olan

kişinin özgürlük hakkından mahrum bırakılmasıdır. Bu açıdan değerlendirme

yaptığımızda başvurucunun kişi özgürlüğü ve güvenli hakkından yoksun kaldığı

sürenin hesaplanmasında gözaltı tarihinin başlangıç olarak alınmasının gerekli

olduğu anlaşılmaktadır.

19. Somut olayda başvurucu 18/10/2017 tarihinde gözaltına

alınmış, 1/11/2017 tarihinde anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme

suçundan tutuklanmış ve bu tutuklama 11/10/2019 tarihinde sona erdirilmiştir.

Bu tarihler arasında başvurucu toplam 1 yıl 11 ay 23 gün tutuklu kalmıştır.

Başvurucu, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçundan 19/2/2020

tarihinde yeniden tutuklanmıştır ve bu suçtan uygulanan tutuklama tedbiri

20/3/2020 tarihinde -soruşturma aşaması için kanunda öngörülen azami iki yıllık

tutukluluk süresinin dolduğu gerekçesiyle- sonlandırılmıştır. Başvurucu aynı

soruşturma dosyası kapsamında devletin gizli kalması gereken bilgilerini

siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçundan 9/3/2020 tarihinde

yeniden tutuklanmıştır. Dolayısıyla, 19/2/2020’den 9/3/2020’e kadar başvurucu

19 gün daha tutuklu kalarak hürriyetinden yoksun bırakıldığından 9/3/2020 tarihi

itibarıyla toplam tutukluluk süresinin 2 yıl 12 gün (1 yıl 11 ay 23 gün+19 gün)

olduğu görülmektedir. Bu durumda 9/3/2020 tarihi itibarıyla soruşturma aşaması

için kanunda öngörülen azami iki yıllık tutukluluk süresi aşıldığından aynı

tarihte verilen tutuklama kararının kanuni bir temeli bulunmamaktadır.

20. Başvurucuya uygulanan tutuklama tedbirinin kanuni

dayanağı olmadığının tespit edilmesine rağmen somut başvuruyla ilgili

değerlendirmenin sürdürülmesinde hukuki ve kamusal yarar görüldüğünden bir

sonraki aşama olan tutuklamanın ön şartı olan kuvvetli suç belirtisinin bulunup

bulunmadığının incelenmesi gerekmektedir.

21. Başvurucu 1/11/2017 tarihinde Gezi Parkı olayları

bağlamında cebir ve şiddet kullanarak Hükûmeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etme

(5237 sayılı Kanun'un 312. maddesi) suçundan, 15 Temmuz darbe girişimi ile

ilgili olarak da anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme (5237 sayılı

Kanun'un 309. maddesi) suçundan tutuklanmıştır. Kanun'un 309. maddesindeki

suçtan başvurucunun 11/10/2019 tarihinde resen tahliyesine karar verilirken,

312. maddesindeki suç ile ilgili soruşturmada ve takip eden yargılamada

başvurucunun beraatına ve bu suçtan tahliyesine hükmedilmiştir.

22. Başvurucunun beraatına ve tahliyesine karar verildiği

gün başvurucu hakkında yeniden 5237 sayılı Kanun'un 309. maddesindeki suçtan

gözaltı kararı verilmiş ve akabinde başvurucu, bu suçtan 19/2/2020 tarihinde

yeniden tutuklanmıştır. Bu tutuklama ağırlıklı olarak başvurucu ile Amerikalı

bir akademisyen olan H.J.B. adlı kişi arasındaki ilişki ve irtibatlara

dayanmaktadır. Başvurucunun, 9/3/2020 tarihinde bu kez devletin gizli kalması

gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçundan

tutuklanmasının da temelinde bu kişi ile olan temasları yatmaktadır.

23. Soruşturma makamlarının yargılamaya konu olan her iki

suç (“anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” ve “devletin gizli

kalması gereken bilgilerini siyasal ve askeri casusluk amacıyla temin etme”)

bakımından hem tutuklama kararlarında hem de iddianamede ortaya koydukları

açıklamalar göz önüne alındığında bu iki suçla ilgili olguların büyük ölçüde

örtüştüğü görülmektedir. Bununla birlikte, somut başvurunun konusunu oluşturan

tutuklama tedbirine “devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal ve

askeri casusluk amacıyla temin etme” suçundan dolayı başvurulmuştur.

24. Tutuklama kararında Başvurucu ile H.J.B. arasındaki

27/11/2014, 1/6/2015, 3/6/2015, 5/6/2015, 7/3/2016, 9/3/2016, 28/6/2016,

29/6/2016 ve 18/7/2016 tarihlerinde süreklilik arz eden ortak baz kayıtları,

yine 18/7/2016 tarihinde bir lokantada birlikte görülmeleri, başvurucunun

H.J.B. ile Türkiye ve Orta Doğu meselelerine ilişkin konferanslarda

görüştüklerine dair beyanı esas alınmıştır. İddianamede de başvurucunun cep

telefonu ile H.J.B.'nin cep telefonunun 2013 ve 2016 yılları arasında

İstanbul'da aynı baz istasyonundan sinyal aldığı, başvurucu ve H.J.B.'nin

18/7/2016'da bir restoranda görüştükleri ve 8/10/2016'da 36 saniye ve 193

saniye süren iki telefon görüşmesi yaptıkları verilerine yer verilmiştir.

Başvurucunun Büyükada'da düzenlenen ve darbe girişiminin organize edildiği

iddia edilen toplantıya katıldığı veya bu toplantıyı düzenlediğine ilişkin bir

iddia öne sürülmemiştir.

25. Başvurucu; H.J.B.’yi 2000 yılından beri tanıdığını,

H.J.B.nin akademisyen ve Türkiye üzerine çalışan bir düşünce kuruluşunun

yöneticisi olduğunu, İstanbul'da düzenlenen bazı uluslararası toplantılarda bir

araya gelmeleri haricinde bu kişi ile bir ilişkisinin olmadığını ifade

etmiştir. 18/7/2016 tarihinde İstanbul Karaköy’de bir lokantada H.J.B. ile bir

araya geldikleri iddiasına ilişkin olarak başvurucu, kültürel miras alanında

uzman iki kişiyle yemek için oraya gittiğini, H.J.B. ile tesadüfen

karşılaştığını ve onunla buluşmadığını, H.J.B.nin de o sırada başka bir grupla

ayrı bir masada yemekte olduğunu ifade etmiştir. Başvurucunun H.J.B. ile

Karaköy'deki bir lokantada görüştüğüne ilişkin iddianın dayanağı olan ifadede

(Büyükada'daki toplantıya katılan akademisyenlerden S.T.nin ifadesi)başvurucu

ile H.J.B.nin aynı masaya oturmadığı, başvurucunun restorandan birlikte olduğu

grupla ayrıldığı, H.J.B.nin başka birisiyle buluştuğu belirtilmiştir. Aynı baz

istasyonundan çeşitli tarihlerde sinyal alınmasına ilişkin olarak başvurucu,

işyerinin bulunduğu yerde çok sayıda otel olması nedeniyle telefonunun bu

otellerde kalan bir kişiyle ortak baz istasyonundan sinyal almış olabileceğini

savunmuştur. H.J.B. ile Türkiye ve Orta Doğu sorunlarını ele alan

konferanslarda görüştüklerine ve katıldığı toplantıların hiçbirinin gizli

olmadığını, bazı devlet görevlilerinin de bu toplantılara katıldığını

belirtmiştir.

26. Başvurucu ile H.J.B. arasında Karaköy’de bir

lokantada geçtiği iddia edilen görüşmenin içeriğine dair hiçbir veri hatta

iddia bulunmamaktadır. Bu görüşmenin başvurucunun üzerine atılı suçu işlediği

yönünde kuvvetli belirti oluşturduğunu söylemek mümkün değildir. İddianamede

ileri sürülen 8/10/2016 tarihli iki telefon görüşmesinin de içeriğine ilişkin

bir tespit bulunmamaktadır.

27. Başvurucunun telefonunun ve H.J.B.nin cep telefonunun

aynı baz istasyonundan sinyal göndermesinin ayrıntılı delillerin yokluğunda

casusluk suçlamasının bir kanıtı olarak sunulması insan hakları açısından kaygı

verici durumların ortaya çıkmasına neden olabilir. Bilindiği üzere bir baz

istasyonunun kapsam alanına aynı anda çok sayıda cep telefonu girdiğinden

nüfusu kalabalık olan yerleşim bölgelerinde eş anlı olarak pek çok cep telefonu

aynı baz istasyonundan sinyal verebilmektedir. Dolayısıyla farklı kişiler

tarafından kullanılan cep telefonlarının aynı baz istasyonunun kapsama alanında

bulunması ve sinyal vermesi tek başına o kişilerin bir araya geldikleri veya

buluştukları şeklinde değerlendirilemez. Somut olayda başvurucu da ofisinin

bulunduğu yerin merkezî bir yer olduğunu, burada çok sayıda otelin bulunduğunu,

telefonunun bu otellerde kalan bir kişiyle ortak baz istasyonundan sinyal almış

olabileceğini belirtmiştir. Başvurucu ile H.J.B.’nin cep telefonlarının zaman

zaman aynı baz istasyonu kapsamında sinyal vermesi casusluk suçuna yönelik kuvvetli

bir şüphenin delili olarak nitelendirilemez.

28. Savcılık, iddiasıyla ilgili olarak 18/7/2016

tarihinde başvurucunun H.J.B. ile bir restoranda karşılaşmaları dışında

özellikle bir araya geldiklerine dair herhangi bir delil sunmamıştır. Zaten,

Savcılık başvurucu ile H.J.B. arasında çok az doğrudan temas gerçekleştiğini

kabul etmektedir ama başvurucu ile H.J.B. nin bir araya geldiğine veya doğrudan

iletişime geçtiğine yönelik gerçek bir delilin mevcut olmayışını H.J.B.nin

“istihbari taktik ve usulleri bilmesinden ve uygulamasından, bu hususta özel

gayret göstermesinden kaynaklandığı” ile açıklamaya çalışmıştır. Ancak

başvurucunun bu konuda özel gayret gösterdiğine ilişkin herhangi bir veri

ortaya konamamıştır. Böyle bir durumun başvurucu üzerinde aksi ispat edilemez

türden bir karine oluşturacağı da göz ardı edilmemelidir. Son olarak, başvurucu

ile H.J.B. arasında olduğu öne sürülen cep telefonu görüşmelerinin sinyal

bilgisi içeriğinde herhangi bir casusluk faaliyetini ortaya koyan bir veri

bulunmamaktadır.

29. H.J.B. ile başvurucunun Türkiye ve Orta Doğu

meselelerine dair konferanslarda görüştükleri bilgisini başvurucu ifadesinde

yer vermiştir. Başvurucunun bu konferanslara ilişkin verdiği bilgiler haricinde

suç unsuru bulunduğuna yönelik bir bilgi veya bulgu da soruşturma otoriteleri

tarafından ortaya konulamamıştır.

30. AİHM başvurucuyla ilgili verdiği ihlal kararında

başvurucunun H.J.B. ile irtibatına ilişkin aşağıdaki değerlendirmelerde

bulunmuştur:

“Mahkeme, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsüne ilişkin

suçlamalarla ilgili olarak, bu suçlamaların genel olarak başvuran ile -Hükümete

göre, darbe teşebbüsünün organize edilmesinde yer aldığı suçlaması kapsamında

ceza soruşturmasına konu olan- H.J.B. arasındaki 'yoğun temasların' varlığına

dayandırıldığını gözlemlemektedir. Ancak Mahkemeye göre, dava dosyasındaki

deliller bu şüpheyi haklı kılmak açısından yetersizdir. Savcılık, başvuranın

yabancı vatandaşlarla ilişkiler yürütmesi ve başvuranın cep telefonunun ve

H.J.B.’nin cep telefonunun aynı baz istasyonundan sinyal göndermesi hususlarına

dayanmıştır. Ayrıca, dava dosyasından, başvuranın ve H.J.B.’nin darbe girişimi

sonrasında 18 Temmuz 2016 tarihinde bir restoranda karşılaştıkları ve kısa bir

şekilde selamlaştıkları anlaşılmaktadır. Mahkemeye göre, dosyaya dayanılarak,

başvuranın ve söz konusu şahsın yoğun temasları bulunduğu tespit edilemez.

Ayrıca, diğer ilgili ve yeterli koşulların bulunmadığı dikkate alındığında,

başvuranın şüpheli bir kişiyle veya yabancı vatandaşlarla temaslarının

bulunması, tarafsız bir gözlemciyi, başvuranın anayasal düzeni ortadan kaldırma

teşebbüsünde bulunduğuna ikna etmeye yeterli bir delil olarak

değerlendirilemez... (§ 154).

31. AİHM kararından sonra yeni bir delil olarak

değerlendirilebilecek tanık ifadesinin de başvurucuyla bir ilgisi yoktur.

Tutuklama kararında başvurucunun hangi gizli bilgileri temin ettiğine dair

hiçbir açıklama bulunmadığı gibi iddianamede de başvurucunun H.J.B. ile olan

irtibatının casusluk kapsamında değerlendirilebilmesini mümkün kılan herhangi bir

bulgu veya bilgi yer almamaktadır. Başvurucunun yabancı bir kişiyle iddia

makamınca içeriği ve kapsamı ortaya konulmayan temaslarının bulunmasının,

üzerine atılı devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri

casusluk amacıyla temin etme gibi oldukça ağır bir suç yönünden kuvvetli

belirti olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

32. Savcılık başvurucunun kurduğu ve desteklediği Sivil

Toplum Kuruluşları (STK) aracılığıyla elde etmiş olduğu sosyolojik, ekonomik,

siyasal içeriği olan ve devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları

bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin ederek

amaçları doğrultusunda yabancı devletler lehine ve Türkiye aleyhine

kullandığını ileri sürmüştür. Savcılık bu kapsamda başvurucunun… A.Ş

kapsamındaki faaliyetlerini “delil” olarak sunmuştur. Her şeyden önce …Vakfının

kendi kararıyla faaliyetlerini sonlandırdığı tarihe kadar, …A.Ş.nin ise

hâlihazırda faaliyetlerini serbestçe yürüten yasal kuruluşlar olduklarını

dikkate almak gerekmektedir. Yasal olarak kurulan, faaliyetlerini yasalar

çerçevesinde sürdüren ve bunun aksi yönünde yargısal bir uygulamaya maruz

kalmayan STK’ların ülkeyle ilgili sosyolojik, ekonomik ve politik konular

üzerinde çalışmasının, bu konularla ilgili bilgi ve veri toplamasının ve

bunlardan hareketle çeşitli analizler yapmasının nasıl devletin güvenliği veya

iç ya da dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması

gereken bilgiler niteliğinde olduğu veya suç teşkil ettiği soruşturma

makamlarınca açıklanmamıştır. Bu tarz bir yaklaşım benzer konularda çalışmalar

yürüten STK’ların çalışmalarının da kolaylıkla casusluk faaliyeti olarak

nitelendirilmesine yol açabilir. Son olarak, başvurucunun bu tür faaliyetleri

desteklemesiyle ilgili olarak şüphe uyandıracak herhangi bir olgu da ileri

sürülmemiştir.

33. Devletle birey arasında bir konumda bulunan STK’ların

faaliyetleri ülke sorunlarının tartışılması ve araştırılmasında yurttaş

katılımcılığına teşvik ederek toplumsal düzeyde demokrasi bilincinin

gelişmesine ve demokratik toplum düzenin oluşması ve sürdürülmesine katkı

yapmaktadır. Kuvvetli suç şüphesi teşkil etmeyen, somut olgulardan ziyade

zanlara dayanan isnat ve ithamlarla STK faaliyetleri hakkında kuşku

oluşturulması, bu kuruluşlar üzerinde caydırıcı bir etkiye neden olacaktır. Bu

durumun da demokratik düzen açısından olumsuz etkilere yol açacağı şüphesizdir.

34. Başvurucudan elde edilen belgesellerin, başvurucunun

bir belgesel çekimine maddi destek sunmasının, Ermeni olayları ile ilgili bir

organizasyon tertip etmesinin casusluk suçuyla bağlantısı anlaşılamamıştır. Öte

yandan söz konusu belgesellerin ve organizasyonun yasa dışı olduğu ve bunlara

yönelik bir işlem yapıldığı da iddia edilmemiştir.

35. Yukarıda ifade edilen gerekçelerle başvurucunun

tutuklanmasına neden olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin ortaya

konulamadığı tespit edilmiştir. Başvurucuya uygulanan tutuklama tedbirinin

hukukiliğinin tespitinde sonraki aşamalar olan tutuklama nedenleri ve ölçülülük

bakımından da incelememizi sürdürmemizde daha önce de değindiğimiz gibi somut

olay bağlamında hukuki ve kamusal yarar bulunmaktadır.

36. Bu bağlamda tutuklamanın ölçülü olup olmadığının

belirlenmesinde başta soruşturma süreci olmak üzere somut olayın tüm

özelliklerinin dikkate alınması gerekmektedir.

37. Başvurucunun tutuklanmasına konu olan temel eylem

yukarıda belirtildiği üzere H.J.B. adlı kişiyle olan irtibatıdır. Başvurucu

2016 yılı Temmuz ayında H.J.B. ile bir görüşmesinin olduğu, 2014, 2015, 2016

yıllarında başvurucunun cep telefonu ile H.J.B.nin cep telefonunun aynı baz

istasyonundan sinyal gönderdiği iddiasıyla 2020 yılında casusluk suçundan

tutuklanmıştır. Söz konusu olayların meydana geldiği ve dolayısıyla suçun

işlendiği iddia edilen tarihten uzunca bir süre sonra tutuklama tedbirine

başvurulması nedeniyle somut olayda ayrıca soruşturma süreci bakımından

tutuklamanın ölçülülük ilkesinin bir unsuru olan gerekli olup olmadığının da

incelenmesi gerekir. Nitekim Anayasa Mahkemesi benzer durumdaki (suç tarihi ile

tutuklama tarihi arasında önemli zaman diliminin bulunduğu) bazı olaylara

ilişkin başvurularda tutuklamanın gerekliliğine dair incelemelerde bulunmuştur.

38. Anayasa Mahkemesi, Erdem Gül ve Can Dündar ([GK], B.

No: 2015/18567, 25/2/2016) kararında, başvurucular hakkında soruşturma

başlatılmasından sonra tutuklama tedbirinin uygulandığı tarihe kadar geçen

yaklaşık altı aylık sürede soruşturma makamlarının suça konu edilen haberler

dışında hangi delile ulaştığının, dolayısıyla tutuklama tedbirinin

uygulanmasının neden gerekli olduğunun somut olayın özelliklerinden ve

tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılmamasını başvurucuların kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşmada dikkate alınan

olgulardan biri olmuştur (Erdem Gül ve Can Dündar, §§ 79-81). Benzer şekilde,

Eren Erdem (B. No: 2019/9120, 9/6/2020)kararında da başvurucunun suça konu

olayların yaşandığı tarihten dört yıl kadar sonra -yeni bir olguya ulaşılmadan-

tutuklanması ölçüsüz bulunmuş ve tutuklamanın hukuki olmadığı sonucuna

varılmıştır.

39. Somut olayda başvurucu H.J.B. adlı kişiyle olan

irtibatı konusunda 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin soruşturma kapsamında

31/10/2017 tarihinde sorgulanmış ve 1/11/2017 tarihinde verilen tutuklama

kararında bu noktaya dayanılmıştır. Başvurucunun H.J.B. ile olan irtibatına

ilişkin delillerin bu ilk tutuklamaya konu soruşturmanın başladığı andan

itibaren Savcılığın elinde olduğu görülmektedir. Bu irtibat konusunda yeni

deliller elde edildiğine dair bir bulgu da soruşturma otoritelerince ortaya

konulamamıştır. Buna ek olarak suç olarak nitelendirilen görüşme ve bağlantının

kapsamı ve içeriğine ilişkin bir bilgi de mevcut değildir. Dolayısıyla

başvurucunun adı geçen irtibatlarından hareketle dört yıl sonra tutuklanmasının

neden gerekli olduğu tutuklama kararındaki bilgi ve gerekçelerden

anlaşılamamaktadır. Bu gerekçeler makul bir gözlemciyi tutuklamanın hukukiliği

konusunda tatmin edici bir şekilde ikna etmede son derece yetersiz kalmaktadır.

40. Anayasa Mahkemesi başvurucuların tutuklu olarak

yargılandıkları davalarda tahliyelerine karar verildiği gün, yargılama konusu

olan suçla ilgili bazı farklı olgulara dayalı olarak başlatılan yeni bir

soruşturma kapsamında ikinci kez tutuklanmalarıyla ilgili incelemelerinde

tutuklama tedbirinin uygulanmasını zorunlu kılan gerekçelerin neler olduğunun

ve neden tutuklama tedbirinin ölçülü görüldüğünün tutuklamaya ilişkin

kararlarda yeterince ifade edilmediği ve bunların somut olayın özelliklerinden

de anlaşılmadığı durumlarda kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini

tespit etmiştir (Cihan Acar (B. No: 2017/26110, 27/2/2020, §§ 74, 75) Yetkin

Yıldız (B. No: 2018/3292, 23/6/2020, §§ 68, 69).

41. Somut olayda başvurucu 1/11/2017 tarihinde 5237

sayılı Kanun'un 309.maddesinde yer alan suçtan tutuklanmış, 11/10/2019 tarihinde

başvurucunun bu suçtan resen tahliyesine karar verilmiş ancak aynı delillerle

19/2/2020 tarihinde aynı suçtan tekrar tutuklanmıştır. Başvurucu 11/10/2019

tarihinde resen tahliyesine karar verilen ve 19/2/2020 tarihinde tekrar

tutuklandığı suçtan 20/3/2020 tarihinde azami tutukluluk süresi dolduğu

gerekçesiyle tekrar tahliye edilmiştir. Ancak başvurucu daha öncesinde 9/3/2020

tarihinde aynı delillerle, bu kez devletin gizli kalması gereken bilgilerini

siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçundan tutuklanmıştır.

Başvurucuya yöneltilen her iki suçlama da aynı olgulara ve gerekçeye

dayanmaktadır. Tutuklama kararlarında ve İddianamede başvurucunun bu iki suçu

işlediği sonucuna ulaşılırken temel olarak başvurucunun H.J.B ile iddia olunan

temaslarına odaklanılmaktadır. Suça konu edilen başvurucu ile H.J.B arasındaki

görüşme ve bağlantının kapsamı ve içeriğine dair herhangi bir bilgi ve kanıt

soruşturma makamlarınca sunulmamıştır. Bu nedenle başvurucu hakkındaki 9/3/2020

tarihli tutuklama tedbirinin uygulanmasının hangi ihtiyaçtan kaynaklandığı,

böyle bir tutuklamanın neden gerekli olduğu somut olayın özelliklerinden ve

tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamıştır.

42. Tutuklama tedbirinin ölçülü olabilmesi için

tutuklamaya alternatif diğer koruma tedbirlerinin neden yeterli görülmediğinin

de tutuklama kararında ikna edici bir şekilde somut olarak açıklanması

gerekmektedir. İlgili mevzuatta geçen ifadelerin somut olayla ilgili herhangi

bir değerlendirme yapılmadan tekrar edilmesi bu konuyla ilgili yeterli

gerekçelerin sunulduğu anlamına gelmez.

43. Kafka’nın Dava romanında Josef K. kendisini aniden

bir hukuk sarmalının ve labirentinin içinde bulmuştu: “Josef K. bir hukuk

devletinde yaşıyordu… bütün kanunlar sapasağlam yürürlükteydi…”1 Somut olayımızda başvurucunun

neredeyse aynı olguya dayalı suçlamalarla ve kuvvetli şüphe uyandıracak önemli

yeni deliller ortaya konulmadan iki kez tahliye edilip üç kez tutuklanması da

Kafkaesk bir hukuk sarmalına benzemektedir.

44. Açıklanan gerekçelerle başvurucu hakkında uygulanan

tutuklama tedbirinin hukuka aykırı olması nedeniyle Anayasa'nın 19. maddesinin

üçüncü fıkrasında güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

ihlal edildiği sonucuna ulaştığımdan çoğunluk kararına katılmadım.

Başkanvekili

Hasan Tahsin GÖKCAN

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Başvurucu, tutuklama tedbirinin hukuki olmaması ve

tutukluluğun süresinin uzunluğu nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

Çoğunluk kararında tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına ilişkin olarak

başvuru kabul edilebilir bulunduktan sonra, başvurucunun Anayasa'nın 19.

maddesinin üçüncü fıkrası ile güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği

hakkının ihlal edilmediğine karar verilmiştir. Çoğunluk kararında ayrıca tutukluluk

süresinin soruşturma aşaması için kanunda öngörülen azami süreyi aşması

dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna ve

tutukluluğun makul süreyi aştığı iddiasına ilişkin olarak Anayasa'nın 19.

maddesinin yedinci fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

ihlal edilmediğine karar verilmiştir.

2. Değişik sivil toplum kuruluşlarında kurucu üye,

yönetim kurulu üyesi veya danışma kurulu üyesi olarak yer alan bir iş adamı

olan başvurucu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2017/96115 soruşturma sayılı

soruşturma dosyası kapsamında Gezi olayları bağlamında cebir ve şiddet

kullanarak Hükûmeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etme (5271 sayılı Kanun’un 312.

maddesi) ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü bağlamında anayasal düzeni ortadan

kaldırmaya teşebbüs etme (5271 sayılı Kanun’un 309. maddesi) suçlarından

18/10/2017 tarihinde gözaltına alınmış ve 1/11/2017 tarihinde tutuklanmıştır.

3. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmanın

başvurucuya ilişkin Gezi Parkı olaylarıyla ilgili kısmını tefrik ederek

2018/210299 sayılı dosya üzerinden sürdürmüştür. Öte yandan başvurucu ile

ilgili 2017/96115 sayılı soruşturma dosyası üzerinden yürütülen soruşturmada

5237 sayılı Kanun'un 309. maddesinden verilen tutuklama kararı yönünden

Savcılık 11/10/2019 tarihinde başvurucunun resen tahliyesine karar vermiştir.

4. Başvurucu hakkında Gezi parkı olayları bağlamında

yürütülen soruşturma kapsamında başvurucunun cebir ve şiddet kullanarak

Hükûmeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etme de dahil olmak üzere bir kısım

suçları işlediği iddiasıyla açılan davada İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi

18/2/2020 tarihinde başvurucunun isnat edilen tüm suçlardan beraatine, başka

suçtan tutuklu veya hükümlü değil ise derhâl tahliyesine karar vermiştir (§

14).

5. Buna karşılık başvurucu hakkında İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığınca yeni bir gözaltı kararı olduğu belirtilmiş ve hakkında 15

Temmuz darbe girişimine ilişkin Başsavcılıkça yürütülen soruşturma kapsamında

19/02/2020 tarihinde Sulh Ceza Hakimliğinin önüne çıkarılan başvurucunun

TCK'nın 309. maddesi uyarınca anayasal düzeni bozmaya teşebbüs suçundan

İstanbul 8. Sulh Ceza Hâkimliğince tutuklanmasına karar verilmiştir.

6. Son olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı

başvurucuyu bu kez devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya

askerî casusluk amacıyla temin etme suçundan tutuklanması istemiyle 9/03/2020

tarihinde İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiş ve başvurucu bu suçtan

da tutuklanmıştır. Akabinde tutukluluğa yapılan itiraz reddedilince başvurucu

4/05/2020 tarihinde bu tutuklama kararı ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesine

bireysel başvuruda bulunmuştur.Bu arada İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliğince

20/3/2020 tarihinde başvurucunun 5237 sayılı Kanun'un 309. maddesi kapsamındaki

anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçundan tahliyesine karar

verilmiştir.

7. Dolayısıyla burada başvurucu hakkında uygulanan

tutuklama tedbirlerinden en sonuncusu ve bu bireysel başvuruya konu yapılmış

olan “devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya askerî casusluk

amacıyla temin etme suçu” kapsamında 9/3/2020 tarihli tutuklama kararından

hareketle tutuklamanın hukukiliği bağlamında özellikle kuvvetli suç belirtisinin

bulunup bulunmadığı ve tutuklamanın ölçülü olup olmadığı değerlendirilmiştir. Yine

tutukluluğun süresiyle ilgili iddialar da inceleme konusu yapılmıştır.

8. Buna göre eldeki bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesi

çoğunluk kararında yer alan tutuklamanın hukukiliğine ilişkin olarak

-tutuklamaya konu devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya askerî

casusluk amacıyla temin etme suçu yönünden- kuvvetli suç belirtisinin bulunduğu

ve tutuklamanın ölçülü olduğu, tutukluluğun soruşturma aşaması için kanunda

öngörülen azami süreyi aşmasıyla ilgili olarak başvuru yollarının tüketilmediği

ve son olarak tutukluluğun makul süreyi aşmadığı yönündeki kanaate aşağıdaki

gerekçelerle katılmamaktayız.

A. Tutuklamanın

Hukukiliğine İlişkin

1. Suç

İşlendiğine Dair Kuvvetli Belirti Bulunmaması

9. Başvurucunun tutuklanmasının hukukiliği bağlamında

yapılan denetimde Sulh Ceza Hakimliğinin tutuklama kararında başvurucunun

üzerine atılı devletin gizli kalması gereken bilgileri siyasi veya askeri

casusluk amacıyla temin etme suçundan tutuklanması için gerekli olan suç

işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunduğuna ilişkin Anayasa Mahkemesi

çoğunluk kararındaki kanaate katılmak mümkün değildir.

10. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 9/3/2020

tarihinde başvurucuyu bahse konu suçtan dolayı tutuklanması istemiyle sulh ceza

hâkimliğine sevk yazısında ilk olarak H.J.B. hakkında yapılan; bu kişinin yabancı

devletler adına istihbari görevler alarak faaliyetler yürüttüğüne dair

bulgulara erişildiği, 15/7/2016 tarihinde darbe girişiminde bulunan FETÖ/PDY

silahlı terör örgütünün Amerika Birleşik Devletleri ülkesinde olan ve onursal

başkanlığını örgüt lideri Fetullah Gülen'in yaptığı Rumi Forum Vakfı'nın

organizasyon komitesinde görev yaptığı, örgüt liderinin çalışmalarını tanıtmak

için lobi faaliyetlerinde bulunduğu, 15/7/2016 günü Büyükada S. Otel'de darbe

teşebbüsünün devam ettiği saatlerde şüpheli H.J.B.nin kendi faaliyetlerini

kamufle etmek amacıyla uluslararası toplantıya katılıyormuş görünümü altında

Türkiye’ye geldiği şeklindeki değerlendirmelere yer verilmiştir.

11. Aynı sevk yazısında şüpheli H.J.B. ile başvurucu

arasında irtibat bulunduğu ancak bu irtibatın çoğunlukla yüz yüze görüşme

şeklinde gerçekleştirildiği, şüpheli H.J.B. ile başvurucu arasında her ikisinin

de yöneticisi olduğu Açık Toplum Vakfı arasında birçok irtibatın tespit

edildiği, bu irtibatların detayına ilişkin inceleme ve araştırmaların devam

ettiği, H.J.B. ile başvurucunun ortak baz verileri göz önüne alındığında,

27/11/2014, 1/6/2015, 03/6/2015, 5/6/2015, 7/3/2016, 9/3/2016,

28/6/2016,29/6/2016, 18/7/2016tarihlerinde baz ortaklıklarının görüldüğü, bu

suretle de bir araya gelmek suretiyle görüşmeler gerçekleştirdikleri, 18/7/2016

günü Karaköy'deki bir lokantada karşılaştıklarının anlaşıldığı ve bunlardan

hareketle yasadışı istihbari faaliyetlerde bulunan H.J.B. ile başvurucu

arasında gerek tanık beyanı gerekse iletişim tespitlerinden elde edilen veriler

dikkate alındığında irtibat bulunduğu, bu irtibatlara ilişkin araştırmaların

devam etmekte olduğu, bu itibarla başvurucunun atılı Türkiye Cumhuriyeti

Devletinin anayasal düzenini cebir - şiddet kullanarak değiştirme suçu ile

birlikte ayrıca devletin güvenliği veya dış siyasi yararlar bakımından niteliği

itibari ile gizli kalması gereken bilgileri siyasi veya askeri casusluk

maksadıyla temin etmek suçunu da işlediğine dair bulgulara ulaşıldığı

gerekçesiyle devletin güvenliği veya dış siyasi yararlar bakımından niteliği

itibari ile gizli kalması gereken bilgileri siyasi veya askeri casusluk

maksadıyla temin etmek suçundan 5271 sayılı CMK’nın 100. vd. maddeleri uyarınca

tutuklanması talep edilmiştir.

12. İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliği ise 9/3/2020

tarihinde başvurucunun 5237 sayılı Kanun'un 328. maddesi kapsamında devletin

gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya askerî casusluk amacıyla temin

etme suçundan tutuklanmasına karar vermiştir. Hakimliğin tutuklama gerekçesinde

“dosya içerisinde mevcut HTS baz analiz raporları, dijital inceleme

tutanakları, tanık beyanına dair bilgi alma tutanakları ile şüphelinin, gerek

FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne gerek PKK silahlı terör örgütü ile irtibatlı

kişiler ile görüşen, bu terör örgütleri adına ve yabancı devletler adına

istihbari görevler alarak faaliyetler yürüten H.J.B. ile irtibatlarına dair

dosya içerisinde mevcut 27/11/2014, 1/6/2015, 3/6/2015, 5/6/2015, 7/3/2016,

9/3/2016, 28/6/2016, 29/6/2016, 18/7/2016tarihlerinde periyodik ve

11/2014-7/2016 tarihleri arasında süreklilik arz eder şekilde ortak baz

kayıtları, yine 18/7/2016 tarihinde bir lokantada birlikte görünmeleri,

şüphelinin H.J.B. ile Türkiye ve Orta Doğu meselelerinin görüştüğü

konferanslarda görüştüklerine dair beyanları birlikte değerlendirildiğinde;

şüphelinin üzerine atılı suçu işlediği hususunda kuvvetli suç şüphesinin

bulunduğu” (§ 33) değerlendirmesine yer verilmiştir.

13. Bu başvuru kapsamındaki soruşturma belgelerinde yer

alan tespit ve değerlendirmeler esas alınarak somut olayda tutuklama için

gerekli olan suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunduğuna dair

Mahkememiz çoğunluğunun ulaştığı kanaat Anayasa Mahkemesinin bu konudaki

yerleşik içtihadındaki yaklaşımı bağlamında kabul edilemez. Zira gerek

Savcılığın tutuklama sevk yazısında ve gerekse Hakimliğin tutuklama kararındaki

gerekçeye bakıldığında soruşturma belgelerinde yer alan tespit ve

değerlendirmelerle ve mevcut delillerle bir kişinin bu şekilde tutuklanmasının

Anayasa’nın 19. maddesi kapsamında güvence altına alınan kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkını anlamsız hale sokacağını ifade etmek gerekmektedir.

14. Elbette ki casusluk suçu bağlamında suç işlendiğine

dair kuvvetli belirtinin ve hukuka uygun bir tutuklama için aranan diğer

koşulların varlığı halinde bir kişi hakkında tutuklama tedbirine başvurulması

mümkündür. Ancak somut başvuruda mevcut delil durumuna bakıldığında bu delillerle

bir kişinin suç işlediğine dair bir kuvvetli belirti bulunduğu gerekçesiyle

Anayasa’nın 19. maddesine uygun biçimde tutuklandığını söylemek mümkün

değildir. Zira bir kişinin casusluk suçu kapsamında tutuklanabilmesi için

öncelikle casusluk suçu kapsamında devlet sırrı niteliğinde bir bilginin

bulunması gerekmektedir. Dolayısıyla öncelikle casusluk bağlamında soruşturmaya

konu olan niteliği itibariyle devletin gizli kalması gereken bir bilgisi veya

belgesi olmalıdır. İkinci olarak ise gizli kalması gereken bu bilginin temin

edildiğine ya da açıklandığına ilişkin birtakım verilerin dosya kapsamında

ortaya konulması gerekmektedir.

15. Bu ölçütler çerçevesinde somut olaya bakıldığında

dosya kapsamında başvurucu yönünden yapılan değerlendirmelerde ciddi sorunlar

bulunduğu aşikardır. Zira öncelikle Savcılık makamı suç ile ilgili delilleri

toplayıp tutuklama talebinde bulunacağı zaman bu suç kapsamındaki delilleri

değerlendirip böylelikle tutuklamayı talep etmelidir. Ardından da Sulh Ceza

Hakimliğinin bu suçla ilgili olarak tutuklanmak için bir kuvvetli belirti

bulunduğu kanaatine yine dosya kapsamında sunulan delillere bakarak karar vermesi

gerekmektedir. Oysa bireysel başvuruya konu bu dosyada casusluk suçu bağlamında

Devletin gizli kalması gereken hangi bilgi veya belgesinin soruşturmaya konu

edildiği, somut olarak bu bilginin nasıl temin edildiği ve nereye aktarıldığına

dair hiçbir delil yer almamaktadır. Hatta Savcılık tarafından buna ilişkin bir

iddia da ortaya konulabilmiş değildir. Dolayısıyla Sulh Ceza Hakimliğinin

Savcılığın talebi doğrultusunda suç sayılan hususlarla ilgili oldukça yüzeysel

ve genel değerlendirmelerden hareketle tutuklama kararı vermiş olması tutuklama

kararını sorunlu hale sokmaktadır.

16. Bu bağlamda çoğunluk kararındaki şu gerekçe kuvvetli

suç belirtisi yönüyle Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru incelemelerinde

oluşturduğu standart açısından sorunludur:

“Doğası gereği gizlilik içinde işlenen casusluk türü

suçların ortaya çıkarılmasında, bunlara dair delil ve olguların belirlenmesinde

soruşturma mercilerinin diğer suçlara göre oldukça zor bir konumda oldukları

hatırda tutulmalıdır. Dahası bu tür suçların konusunu oluşturan eylemlerin çoğu

kez diğer ülkelerin istihbarat örgütleriyle iş birliği içinde icra edilmesi ve

suçların faillerinin eylemlerini gizleme konusunda diğer şüphelilere göre daha

fazla kabiliyet sahibi olması gibi olgular, bunlarla ilgili en azından

soruşturmanın başlangıcında veya tutuklama gibi koruma tedbirlerinin

uygulandığı aşamada aranan delil türü ve düzeyiyle ilgili kısmen farklı

ölçütler benimsenmesini zorunlu kılabilir” (§

92).

17. Elbette ki casusluk suçu bağlamında, niteliği gereği

bu biçimdeki bir suçun işlenmesi sürecinde gizlilik önemli olmakla birlikte,

tutuklama tedbirinin uygulanması aşamasında suçlamanın kuvvetli sayılabilecek

inandırıcı delillerle desteklenmesi Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadında

da olmazsa olmaz bir şart olarak aranmaktadır (Örnek olarak bkz.: Mustafa Ali

Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, § 71).Dolayısıyla bu eşiğin altında kalan

delillerin tutuklama tedbirinde kabulü kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile

ilgili anayasal güvenceleri anlamsız hale sokabilecektir.

18. Bireysel başvuruya konu tutuklama tedbirinin casusluk

suçu kapsamında olmasından hareketle çoğunluk kararında bu nitelikteki bir suç

kapsamında tutuklama tedbirinin uygulanmasında aranan “delil türü ve düzeyiyle

ilgili kısmen farklı ölçütler benimsenmesi”nin zorunlu olabileceği ifade edilse

dahi bu zorunluluktan dolayı casusluk suçu kapsamında delil olarak kabul

edilebilecek herhangi bir bilgi veya belge ortaya konulmadan tutuklama

tedbirine başvurulması mümkün olmamalıdır. Aksi yöndeki yaklaşım belirli suç

türleri bakımından uygulanan tutuklama tedbirlerinin Anayasa’daki güvencelerin

dışında kaldığı gibi bir sonucu ortaya çıkarır.

19. Oysa mevcut bireysel başvuruda tek başına hiçbir

şekilde suç oluşturmadığı açık olan bazı durumlar casusluk suçu bağlamında

birer delil olarak kabul edilmiştir. Sulh Ceza Hakimliğinin tutuklama

kararındaki şekliyle ifade etmek gerekirse “dosya içerisinde mevcut HTS baz

analiz raporları, dijital inceleme tutanakları, tanık beyanına dair bilgi alma

tutanakları” ile başvurucunun “gerek FETÖ/PDY silahlı terör örgütü(…) gerek PKK

silahlı terör örgütü ile irtibatlı kişiler ile” görüşmesi, “bu terör örgütleri

adına ve yabancı devletler adına istihbari görevler alarak faaliyetler yürüten

H.J.B. ile irtibatlarına dair dosya içerisinde mevcut 27/11/2014, 1/6/2015,

3/6/2015, 5/6/2015, 7/3/2016, 9/3/2016, 28/6/2016, 29/6/2016, 18/7/2016

tarihlerinde periyodik ve 11/2014-7/2016 tarihleri arasında süreklilik arz eder

şekilde ortak baz kayıtları”nın bulunması”, “18/7/2016 tarihinde bir lokantada

birlikte görünmeleri” ve başvurucunun “H.J.B. ile Türkiye ve Orta Doğu

meselelerinin görüştüğü konferanslarda görüştüklerine dair beyanları” birlikte

değerlendirilmiş olup bunlardan hareketle başvurucunun üzerine atılı suçu

işlediği hususunda kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu kanaatine ulaşılmıştır.

20. Başvurucunun FETÖ/PDY veya PKK ya da başka bir terör

örgütü veya herhangi bir suç örgütü ile irtibatlı kişiler ile görüşmüş

olmasının, içeriği ortaya konulmadığı sürece, tek başına suç işlenmesi için bir

kuvvetli belirti olarak kabulü ne şekilde mümkün olabilecektir? Bu bağlamda

Savcılığın öncelikle bu görüşmeyi terör örgütü üyelerinden kiminle ve hangi

amaçla yaptığını somut olgulara dayalı olarak ortaya koyması ve bu görüşmenin

içeriği ile ilgili hususları tespit etmesi ve bu içerikle ilgili bilgilerden

hareketle Sulh Ceza Hakimliğinin suç işlendiğine dair kuvvetli belirti

kanaatine ulaşması gerekmektedir. Aksi bir yaklaşımın kabulü halinde çok kolay

biçimde birçok kişinin birçok görüşme ve temasından hareketle bu kişilerin

tutuklanması yoluna gitmek mümkün olabilecektir. Soruşturma makamlarının bu

bağlamda bir ceza soruşturmasındaki temel görevinin de terör örgütü veya bir

suç örgütü ile irtibatlı kişilerle gerçekleştirilen görüşmelerde suç işlendiğine

dair kuvvetli belirti olarak kabul edilebilecek bilgi ve belgeleri temin ederek

soruşturmayı yürütmek olduğu unutulmamalıdır.

21. Burada ayrıca başvurucunun H.J.B. ile irtibatı, aynı

mekânda birlikte görünmeleri ve benzeri hususların da neden suç işlendiğine

dair kuvvetli bir belirti olarak kabul edilemeyeceğini izah etmek gerekir.

Öncelikle Başsavcılığın başvurucunun tutuklanması ile ilgili sevk yazısındaki

şekliyle H.J.B. ile ilgili ifade edilen “adı geçenin yabancı devletler adına

istihbari görevler alarak faaliyetler yürüttüğüne dair bulgulara erişildiği,

şüphelinin 15/7/2016 tarihinde darbe girişiminde bulunan FETÖ/PDY silahlı terör

örgütünün Amerika Birleşik Devletleri ülkesinde olan ve onursal başkanlığını

örgüt lideri Fetullah Gülen'in yaptığı Rumi Forum Vakfı'nın organizasyon

komitesinde görev yaptığı, örgüt liderinin çalışmalarını tanıtmak için lobi

faaliyetlerinde bulunduğu” olgusundan hareketle bu kişinin 15/7/2016 tarihinde

FETÖ/PDY terör örgütü mensuplarınca gerçekleştirilen darbe teşebbüsünün

yaşandığı gün Büyükada’da S. Otel'de darbe teşebbüsünün devam ettiği saatlerde

kendi faaliyetlerini kamufle etmek amacıyla uluslararası toplantıya

katılıyormuş görünümü altında ülkemize gelmesi hususunun ilk bakışta en azından

bir şüphe uyandırması ihtimal dahilinde görülebilir. Ancak bu şüpheden

hareketle bu kişi ile başvurucu arasındaki temasların başvurucunun casusluk

suçu kapsamında tutuklanması amacıyla kuvvetli bir belirti olarak kabul

edilebilmesi için bunların içeriğinin ve bağlamına ilişkin somut delillerin

mutlaka ortaya konulması gerekmektedir.

22. Oysa dosya kapsamındaki soruşturma belgelerinde ve

tutuklama kararında bu delillendirme yapılamamıştır. Bu bağlamda sadece

başvurucu ile H.J.B. arasında “27/11/2014, 1/6/2015, 3/6/2015, 5/6/2015,

7/3/2016, 9/3/2016, 28/6/2016, 29/6/2016, 18/7/2016 tarihlerinde periyodik ve

11/2014-7/2016 tarihleri arasında süreklilik arz eder şekilde ortak baz

kayıtları”nın bulunması, “18/7/2016 tarihinde bir lokantada birlikte

görünmeleri” ve başvurucunun “H.J.B. ile Türkiye ve Orta Doğu meselelerinin

görüştüğü konferanslarda görüştüklerine dair beyanları”na yer verilmiş olup

bunlar tutuklamaya karar veren Hakimlikçe delil olarak kabul edilmiştir.

23. Bunlardan özellikle başvurucu ile H.J.B.’nin

telefonlarının ortak baz kaydının varlığı ve bir lokantada birlikte görünmeleri

ve bir konferansta birlikte görüştüklerine dair beyanlar bu şekliyle tek başına

delil olamayacak rastlantısal durumlar olarak görülebilir. Eğer bunlar

rastlantısal olmanın ötesinde bir anlam taşıyacak ve bu nedenle de hukuki değer

görecek ise bir suç soruşturmasında Savcılıkça bunun detayına ilişkin

hususların mutlaka ortaya konulması ve Hakimlikçe yapılan tutuklamada bunların

ancak bu şekilde kuvvetli belirti olarak kabul edilmesi mümkün olabilecektir.

24. Başvurucu bu kapsamda yaptığı açıklamasında H.J.B.’yi

2000 yılından beri daha ziyade katıldığı uluslararası konferanslar dolayısıyla

tanıdığını, H.J.B.nin akademisyen ve Türkiye üzerine çalışan bir düşünce

kuruluşunun yöneticisi olduğunu, İstanbul'da düzenlenen bazı uluslararası

toplantılarda bir araya gelmeleri haricinde bu kişi ile bir ilişkisinin

olmadığını, 18/7/2016 tarihinde İstanbul'da Karaköy semtindeki bir lokantada

H.J.B. ile bir araya geldikleri iddiasına ilişkin olarak ise kültürel miras

alanında uzman iki kişiyle yemek için gittiği bir restoranda H.J.B. ile

karşılaştığını, H.J.B. ile buluşmadığını, H.J.B.nin de o sırada başka bir

grupla yemekte olduğunu ve başka bir masaya oturduğunu, Türkiye ve Orta Doğu

meselelerine ilişkin konferanslarda görüştüklerine ilişkin olarak ise katıldığı

toplantıların hiçbirinin gizli olmadığını, bazı devlet görevlilerinin de bu

toplantılara katıldığını ifade etmiştir.

25. Başvurucu ile H.J.B. arasında gerek bir lokantadaki

karşılaşma ve gerekse birlikte katıldıkları konferans bağlamında bahse konu

casusluk suçu kapsamında tutuklama için kuvvetli bir belirti sayılabilecek bir

delil ortaya konulamamış olup, gerek Savcılığın bilgi ve belgelerinde ve

gerekse İstanbul 10. Sulh Ceza Hakimliğinin 9/03/2020 tarihli tutuklama

kararında sadece lokantadaki bahse konu karşılaşmaya ve birlikte katıldıkları

konferansta birbirleriyle görüşmelerine yer verilmiştir. Dolayısıyla bu

düzeydeki olgulardan hareket edildiği içindir ki esasında casusluk suçu

bağlamında dosyada hiçbir delile yer verilmediği sonucuna ulaşmak

gerekmektedir.

26. Yine bu bağlamda H.J.B. ile başvurucunun

telefonlarındaki ortak baz kaydının varlığı ile ilgili olarak başvurucu kendi

işyerinin bulunduğu yerde çok sayıda otel olması nedeniyle telefonunun bu

otellerden herhangi birinde kalan bir kişiyle ortak baz istasyonundan sinyal

almış olabileceğini ifade etmiştir. Gerçekten yoğun nüfusun olduğu kalabalık

şehirlerde ve özellikle de otel ve işyerlerinin yoğun olduğu semtlerde aynı baz

istasyonundan çok sayıda kişinin aynı anda faydalanması nedeniyle ortak baz

kaydının varlığı birçok kişi açısından olağan bir durum olarak kabul

edilmelidir. Dolayısıyla İstanbul’un en yoğun nüfus yerleşimi ve hareketliliği

olduğu yerlerden bir semtteki bu biçimdeki ortak baz kaydının varlığı başka

detay bir bilgi olmadığı durumlarda başvurucu aleyhine delil olarak

kullanılmamalıdır2.

Aksi yöndeki bir hukuki kabul ise genel olarak kişiler açısından fevkalade

güvencesiz ve hukuken sakıncalı sonuçlar doğurabilecektir.

27. Somut başvuruda casusluk suçundan verilen tutuklama

kararı bakımından tutuklamanın ön koşulu olan kuvvetli suç belirtisi

bağlamındaki en önemli eksiklik başvurucu ile H.J.B. arasındaki herhangi bir

konuşma veya görüşmenin içeriğine dair hiçbir somut bilgi ya da belgeye

dayanılmadan varsayımsal bir değerlendirmeyle hareket edilmesidir. Savcılıkça

bu biçimdeki bir görüşme içeriğine veya başka bir somut bilgiye yer

verilememiş, sadece değişik zamanlarda telefonların ortak baz istasyonundan

sinyal vermesi, lokantada karşılaşma ve aynı konferansa katılma hususları birer

delil olarak sunulmuş ve Hakimlikçe de bunlardan hareketle başvurucunun

tutuklanmasına karar verilmiştir.

28. Spekülatif olmanın ötesine geçtiği ortaya konulamayan

bu şekildeki bir hukuksal yaklaşımın benimsenmesi sonucu verilen bir tutuklama

kararının gerek Anayasa’nın 19. maddesindeki boyutuyla ve gerekse Anayasa

Mahkemesinin bugüne kadarki yerleşik içtihadında kabul ettiği haliyle

tutuklamanın hukukiliği bağlamında ortaya konulan hukuki standardı

karşılamasının mümkün olmadığını özellikle ifade etmek gerekir.

29. Nitekim Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru

incelemelerine bakmaya başladığı ilk zamanlardaki kararlarından itibaren,

Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasına göre tutuklamanın ancak suçluluğu

hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler bakımından mümkün olduğunu ve

tutuklamanın ön koşulu olarak bir kişinin suçluluğu hakkında kuvvetli

belirtinin mutlaka bulunması gerektiğini ifade etmektedir. Bunun için de

suçlamanın kuvvetli sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmesi

gerekmektedir (Mustafa Ali Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, § 71).

30. Oysa somut bireysel başvuruda ise casusluk suçu ile

ilgili iddia kuvvetli sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmemiş,

kuvvetli belirtinin varlığı temellendirilememiş, casusluk suçu ile ilgili

olarak dosyadaki delillerden hareketle şüpheliler arasındaki hiçbir telefon

görüşmesi içeriği, toplantı konuşma dökümü veya başka bir somut veri ortaya

konulamamıştır.

31. Dolayısıyla yukarıda sıralanan nedenlerle bireysel

başvuruya konu dosyada yer verilenlerden hareketle suç işlediğine dair kuvvetli

belirti ortaya konulmadan başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin

kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkin güvencelerin yer aldığı Anayasa’nın

19. maddesinin üçüncü fıkrasını ihlal ettiği kanaatindeyiz.

2. Tutuklamanın

Ölçülü Olmaması

32. Mahkememiz çoğunluk kararındaki bir diğer sorunlu

alan ise başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin ölçülülüğü hususunda

ortaya çıkmaktadır. Bu noktada iki önemli sorun olduğu gerekçesiyle Anayasa

Mahkemesi çoğunluk kararında ulaşılan kanaate katılmamaktayız.

33. Başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin

niçin gerekli olduğu çoğunluğun kararında şu şekilde ifade edilmektedir:

“Bunun yanı sıra başvurucunun yabancı uyruklu bir

kişiyle birlikte Türkiye aleyhine casusluk yaptığı ileri sürülmektedir. Ayrıca

soruşturma dosyasındaki bilgilerden başvurucunun yurt dışında bulunan birçok

kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısının olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda isnat

edilen suçun niteliği ve başvurucunun yurt dışı bağlantısı dikkate alındığında

serbest bırakıldığı takdirde bir başka ülkeye kaçma ve burada yaşamını sürdürme

imkânının diğer kişilere göre daha fazla olduğu söylenebilir. Yine tutuklamaya

konu casusluk suçunun niteliği ve bu suçla ilişkili kişilerin imkân ve

kabiliyetleri delillere etki edilmesi ihtimalini artıran bir faktör olarak

kabul edilebilir” (§ 97).

34. İlk olarak ifade etek gerekir ki çoğunluk kararında

tutuklama tedbirinin gerekliliği ile ilgili dayanılan bu argüman sorunludur.

Zira başvurucunun İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliğince devletin gizli kalması

gereken bilgilerini siyasi veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçundan

9/3/2020 tarihinde verilen tutuklama kararında yer verilen delillerin hiçbirisi

2016 yılı sonrasında elde edilmiş değildir. Bu delillerden en yenisi 8/10/2016

tarihli olup bireysel başvurudaki tutuklamaya konu suçla ilgili başlatılan

soruşturma üzerine verilen tutuklama kararı ise 9/3/2020 tarihlidir.

35. Arada geçen üç yıl beş aydan daha uzun bir süre

boyunca bahse konu suç iddiası ile ilgili hiçbir yeni delil elde edilmediği

gibi bu suçla ilgili daha önceki tarihlerde başlatılacak bir soruşturmada

başvurucuya ulaşılamaması gibi bir durum da ortaya konulamamıştır. Aksine

başvurucu 18/10/2017 tarihinde zaten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca

hakkında başlatılan bir soruşturma kapsamında gözaltına alınmış olup akabinde

tutuklanmış ve o tarihten bu yana zaten cezaevinde bulunmaktadır.

36. Bunun içindir ki Anayasa Mahkemesi çoğunluk kararında

tutuklamanın hukukiliği bağlamında yapılan incelemede, tutuklanmak için gerekli

olan suç işlendiğine dair kuvvetli belirti olduğu kanaatine ulaşıldıktan sonra

başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin niçin gerekli olduğu

konusunda ortaya konulan dayanaklar tatmin edici olmaktan uzaktır.

37. Elbette ki suçun işlendiği tarih ile tutuklama

tedbirine başvurulan tarih arasında geçen sürede soruşturma işlemlerinin

sürdüğü ve dolayısıyla soruşturma makamlarının hareketsiz kalmadığı durumlar

olabilir. Anayasa Mahkemesinin böyle bir durumda yapılan bireysel başvurularda

başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin ölçüsüzlüğünden hareketle

ihlal kararı vermesi söz konusu edilemez. (Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin bu

gerekçeye dayalı biçimde tutuklamanın ölçülülüğünden dolayı ihlal kararı

vermediği karar örnekleri için bkz.: Mehmet Baransu (2), B. No: 2015/7231,

K.T.

17/5/2016, §§ 139-141; Süleyman Bağrıyanık ve diğerleri, B. No:

2015/9756, K.T.: 16/11/2016, §§ 228-232). Bu gibi durumlarda tutuklama

tedbirinin suç tarihinden çok daha sonra uygulanmasının neden gerekli olduğu

zaten somut başvurudaki bilgi ve belgelerden rahatlıkla anlaşılabilmektedir.

38. Oysa somut başvuruda başvurucu tutuklanmaya konu suç

tarihinden itibaren Türkiye’de yaşamaya devam etmektedir. Bahse konu suç iddiası

ise ancak suç tarihinden üç yıl beş ay geçtikten sonra ilk defa tutuklamaya

konu yapılmıştır.

39. Anayasa Mahkemesi yakın dönemde verdiği Eren Erdem

(B. No: 2019/9120, K.T.: 9/6/2020) kararında başvurucunun suça konu olayların

yaşandığı tarihten dört yıl kadar sonra -yeni bir olguya ulaşılmadan-

tutuklanması ölçüsüz bulunmuş ve tutuklamanın hukuki olmadığı sonucuna

varılmıştır. Öte yandan bir mülki idare amiri hakkında uygulanan tutuklama

tedbirinin hukukiliğinin incelendiği A.C. (B. No: 2016/64868, K.T.: 27/2/2020)

kararında başvurucunun hakkında soruşturma başlatılmasından yaklaşık iki yıl

sonra tutuklanması ölçüsüz bulunmuştur. Anılan kararda ayrıca soruşturma

sürecinde yaklaşık iki yıl boyunca soruşturma mercilerince başvurucunun

tutuklanmasına gerek görülmediği, yine soruşturmanın başlaması ile tutuklama

tedbirinin uygulanması arasındaki iki yıllık dönemde suça ilişkin yeni bir

olgunun tespit edildiğinin soruşturma mercilerince ortaya konulmadığı

belirtilmiş, buna göre başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin süreç

yönünden ölçülü olmadığı değerlendirilmiştir.

40. Kaldı ki başvurucu 18/10/2017 tarihindeki ilk

gözaltıdan itibaren Savcılık tarafından cebir ve şiddet kullanarak Hükûmeti

ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs

etme suçlarından cezai takibata tabi tutulmakta olup bu soruşturma süreci

boyunca da zaten casusluk suçu ile ilgili tutuklamada kullanılan deliller

soruşturma makamlarının elinde bulunmaktadır.

41. Öte yandan somut başvuruda başvurucunun

yakalanamaması gibi bir ihtimalin bulunmadığı ve daha sonraki tarihlerde bu

suçla ilgili yeni bir delilin de elde edilmediği not edilmelidir. Tüm bu

sıralananlardan hareketle başvurucu hakkında casusluk suçundan dolayı delillere

ulaşıldığı tarihten itibaren üç yıl beş ay geçtikten sonra tutuklama tedbirine

başvurulmuş olduğu dikkate alındığında, uygulanan bu tedbirin niçin gerekli

olduğunun tutuklama kararı gerekçelerinden anlaşılamadığı ifade edilmelidir.

42. Somut başvuruda tutuklamanın ölçülülüğü noktasındaki

ikinci önemli sorun ise aynı delillerle başvurucu hakkında yeniden tutuklama

kararı verilmiş olmasıdır. Başvurucu hakkında anayasal düzeni ortadan

kaldırmaya teşebbüs etme suçu yönünden 19/2/2020 tarihinde uygulanan tutuklama

tedbiri devam ederken 9/3/2020 tarihinde soruşturma mercilerince başvurucunun

ayrıca devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya askerî casusluk

amacıyla temin etme suçu bakımından da tutuklanması yoluna başvurulmasının

ölçülü olduğu ile ilgili olarak çoğunluk kararında şu gerekçeye yer

verilmiştir:

“Başsavcılığın tutuklama talep yazısında bireysel

başvuruya konu bu suç yönünden neden ayrıca tutuklama tedbirine başvurulmasının

istendiği ifade edilmiştir. Anılan yazıda diğer şüpheli H.J.B. yönünden yapılan

ek (yeni) araştırmalarda bu kişinin diğer ülkeler adına istihbari faaliyetler

yürüttüğüne dair bulgulara erişildiği belirtilmiş ve bununla ilgili bazı

hususlara dikkat çekilmiştir. Başsavcılık, başvurucunun bu kişiyle bağlantısına

ilişkin tespit ve olgulara değinip bunlarla ilgili araştırmanın devam ettiğine

de vurgu yaparak başvurucu hakkında devletin gizli kalması gereken bilgilerini

siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçu bakımından da tutuklama

tedbirinin uygulanması gerektiği yönünde bir değerlendirmede bulunmuştur. Sulh

Ceza Hâkimliğince anılan suçtan verilen tutuklama kararının da esas olarak aynı

hususlara dayandığı görülmektedir. Buna göre tutuklama tedbirinin süreç

yönünden ölçülü olduğunun kabulü mümkün görünmektedir.” (§ 101).

43. Somut başvuruda tutuklamanın hukukiliğindeki

ölçülülük bağlamında ihlal tam da bu konuda ortaya çıkmaktadır. Zira başvurucu

hakkında devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya askerî casusluk

amacıyla temin etme suçundan verilen tutuklama kararında daha önceki iki

tutuklamaya konu soruşturma dosyasında yer alan deliller dışında yeni hiçbir

delil yer almamaktadır. Aynı delillerin yer aldığı ve delillerin en yenisinin

8/10/2016 tarihli olduğu soruşturma dosyasında başvurucu ile ilgili iki tahliye

ve üç tutuklama kararı verilmiştir. Başvurucunun bu bireysel başvuru dosyasına

konu tutuklama kararında önceki soruşturma dosyasındaki delillerin dışında

hiçbir yeni delil gösterilememiştir.

44. Çoğunluk kararında henüz dosyada bulunmayan,

başvurucu ile ilgili de olmayıp başvurucu ile irtibatlı olduğu ileri sürülen

şüpheli H.J.B. ile ilgili olarak yapılan ek (yeni) araştırmalarda bu kişinin

diğer ülkeler adına istihbari faaliyetler yürüttüğüne dair bulgulara erişildiği

şeklindeki soruşturma makamlarınca zikredilen bir husus göze çarpmaktadır (§

101). Bununla birlikte bu bulguların neler olduğu soruşturma belgelerinde

ortaya konulmadan bununla ilgili araştırmanın devam ettiğine vurgu yapılarak bu

husus devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya askerî casusluk

amacıyla temin etme suçu bakımından başvurucu hakkında uygulanan tutuklama

tedbirinin süreç yönünden ölçülü olduğu noktasında dayanak olarak

kullanılmaktadır. Çoğunluk kararındaki bu yaklaşımla tutuklanan kişi ile değil

onunla irtibatlı olduğu ifade edilen bir kişi ile ilgili olan ve bu irtibatlı

kişi ile ilgili de henüz somut delil değeri olduğu ifade edilebilecek düzeyde

bir veri elde bulunmasa dahi buradan hareketle tutuklama şeklindeki bir tedbir

ölçülü olarak kabul edilmek durumunda olacaktır. Bu yaklaşımın başvurucu

hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin ölçülülüğü açısından fevkalade sorunlu

olduğu ise aşikardır.

45. Öte yandan bu aşamadaki temel bir sorun ise tutuklu

olarak yargılandığı davalarda tahliyesine karar verildikten sonra aynı

delillere dayalı olarak başvurucunun başka suçlardan dolayı yeniden

tutuklanması yoluna başvurulmuş olmasıdır. Bu durum hem anayasal düzeni ortadan

kaldırmaya teşebbüs etme suçundan tutuklama kararı hem de bu bireysel başvuruya

konu olan casusluk amacıyla gerçekleştirilen tutuklama kararı için de

geçerlidir. Soruşturma makamları ve Sulh Ceza Hakimliği başvurucunun aynı

delillere dayalı olarak daha önce bir kez tahliye de edilmiş olmasına rağmen

üçüncü kez tutuklanmasının neden gerekli olduğunu somut olarak tutuklama sevk

yazısında ve Hakimliğin tutuklama kararında gösterebilmiş değillerdir.

46. Nitekim Anayasa Mahkemesinin bu konu ile ilgili

yerleşik içtihadındaki yaklaşımı ile çoğunluğun kararı çelişmektedir. Anayasa

Mahkemesinin yerleşik içtihadına göre, devam eden yargılaması kapsamında

tahliyesine karar verilen bir kişinin genel olarak aynı olgulardan hareketle

yeniden tutuklanması durumunda, bu kişi hakkında ikinci kez uygulanan tutuklama

tedbirinde kuvvetli suç şüphesi bulunsa ve böylece tutuklamanın ön koşulu

sağlanmış olsa dahi Anayasa Mahkemesi ikinci tutuklama kararının neden gerekli

olduğunun bu tutuklama kararında yeterince ifade edilmesini şart koşmaktadır.

Bu konuda olması gerektiği ölçüde bir açıklama yapıldığı kanaatine ulaşamadığı

durumlarda ise Anayasa Mahkemesi tutuklamanın ölçülülüğü boyutundan ihlal

sonucuna ulaşmaktadır.

47. Anayasa Mahkemesinin bu konudaki yaklaşımı ilk olarak

2020 yılının Ocak ayında verilen bir kararda şu şekilde ifade edilmektedir:

“Buna karşın başvurucunun tahliyesine karar verildiği

gün Başsavcılık tarafından başlatılan yeni bir soruşturma kapsamında yukarıda

da değinildiği üzere genel olarak aynı olgulardan hareketle yeniden tutuklama

tedbiri uygulanmıştır. Başvurucu tahliye edildiği gün gözaltına alınmış ve

sonrasında isnat edilen suçların katalog suçlar arasında yer aldığı ve suçlara

ilişkin yaptırımın alt sınırları dikkate alındığında adli kontrol hükümlerinin

yetersiz kalacağı gerekçesiyle tutuklanmıştır. Esasen, ilk derece mahkemesinin

karar ve değerlendirmelerinden de anlaşılacağı üzere ikinci tutuklama tedbirine

konu suçlama ilk tutuklama tedbirine konu suç ile temelde aynı olgulara

dayanmaktadır. Buna göre gerçekte her iki tutuklama tedbiri aynı suça

ilişkindir.

Bu durumda -yargılandığı davada tahliye edilmiş olan-

başvurucu bakımından temelde aynı suça ilişkin olgulardan hareketle başlatılan

bir soruşturma kapsamında yeniden tutuklama tedbirinin uygulanmasını zorunlu

kılan tutuklama nedenlerinin neler olduğunun ve neden tutuklama tedbirinin

ölçülü görüldüğünün tutuklamaya ilişkin kararlarda yeterince ifade edildiğini

veya somut olayın özelliklerinden anlaşıldığını söylemek mümkün değildir.

Açıklanan gerekçelerle başvurucu hakkında uygulanan

ikinci tutuklama tedbirinin Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında yer

alan güvencelere aykırı olduğu sonucuna varılmıştır”. (Bkz.: Abdullah Kılıç, B. No: 2016/25356, K.T.:

8/01/2020, §§ 84-86).

48. Anayasa Mahkemesi daha sonraki zamanlarda da önüne

gelen benzer başvurularda aynı yaklaşımla bireysel başvuruları incelemiş olup,

bu başvurularda da yargılanmakta olduğu önceki davada tahliyesine karar verilen

başvurucuların aynı olgulardan hareketle başlatılan yeni bir ceza

soruşturmasında ikinci kez tutuklama tedbirine başvurulmasının neden gerekli olduğunun

izah edilmediği durumlarda tutuklamanın ölçülü olmamasından hareketle

başvurucuların ikinci tutuklama kararı yönünden Anayasa'nın 19. maddesinde

güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının ihlal edildiği biçiminde

karar vermeyi sürdürmüştür. (Bu konuyla ilgili Anayasa Mahkemesinin iki ayrı

ihlal kararı için bkz.: Cihan Acar, B. No: 2017/26110, K.T.: 27/2/2020, §§

74-76; Yetkin Yıldız, B. No: 2018/3292, K.T.: 23/6/2020, §§ 68-70).

49. Dolayısıyla somut başvuruya konu tutuklamada da

Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadını ifade eden bu kararlardakinden farklı

bir durum olmadığını belirtmek gerekir. Hatta kanaatimizce bu başvuruya konu

tutuklama kararında tutuklamanın hukukiliği bağlamında suç işlendiğine dair kuvvetli

belirti bile bulunmamaktadır. Oysa Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadı

bağlamında yukarıda değinilen ikinci tutuklamanın hukukiliği bağlamında

kuvvetli suç belirtisi bulunmasına rağmen Mahkeme, sırf aynı olgulara dayalı

suçlamalarla yeniden tutuklama tedbirine başvurulmasının neden gerekli

olduğunun yeterince ortaya konulamamasını ihlal sebebi olarak kabul etmiştir.

Ek olarak ifade etmek gerekir ki bu bireysel başvuruya konu tutuklama Anayasa

Mahkemesinin yerleşik içtihadındaki yukarıda zikredilen kararlardan farklı

olarak aynı delillere dayalı olarak başvurulan ikinci değil üçüncü tutuklama

kararı olup bu durumda tutuklama tedbirinin neden gerekli olduğunun ortaya

konulması daha da önemli hale gelmektedir.

50. Sonuç olarak somut bireysel başvuruda başvurucu ile

ilgili uygulanan üçüncü tutuklama kararında aynı delillere dayalı olarak

gerçekleştirilen yeni tutuklamanın neden gerekli olduğuna ilişkin hususlar

yeterince ortaya konulmadığından başvurulan tutuklama tedbirinin ölçülü

olmadığı aşikardır. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi çoğunluk kararında bu

konudaki Mahkememizin yerleşik içtihadından ayrılıp somut başvuruda neden ihlal

olmadığına karar verildiğine ilişkin gerekçenin ortaya konulmamış olması ise

önemli bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır.

B. Tutuklulukta

Geçirilen Süre

51. Tutuklulukta geçirilen süre ile ilgili iddialar

konusunda Anayasa Mahkemesi çoğunluk görüşünde ulaşılan iki kanaate de katılmak

mümkün değildir.

52. İlk olarak 7188 sayılı Kanun'un 18. maddesiyle 5271

sayılı Kanun'un 102. maddesine eklenen dördüncü fıkraya göre tutuklulukta

soruşturma aşaması için öngörülen azami iki yıllık sürenin aşılmış olduğu

konusunda şüphe bulunmamaktadır.

53. Somut olayda başvurucunun tekraren tutuklandığı

9/3/2020 tarihine kadar soruşturma evresinde tutuklulukta geçen süre 1 yıl 11

ay 29 gündür. Başka bir ifadeyle başvurucu kanunda tutukluluk için öngörülen

azami sürenin dolmasına bir gün kala casusluk suçlamasıyla tutuklanmıştır.

Bununla birlikte 1/11/2017-11/10/2019 tarihleri arasında anayasal düzeni

ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçundan verilen tutuklama kararı uyarınca da

tutulan başvurucu 19/2/2020 tarihinde aynı suçtan, 9/3/2020 tarihinde ise -aynı

soruşturma dosyası kapsamında- bu kez siyasi veya askerî casusluk suçundan

tutuklanmıştır. Bilahare anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme

suçundan uygulanan tutuklama tedbiri sona erdirilmişse de casusluk suçundan

tutukluluk devam ettirilmiştir. Bu durumda iddianamenin kabul edildiği

8/10/2020 tarihine kadar başvurucunun soruşturma aşamasındaki tutukluluğunun

toplam süresi 2 yıl 6 ayı geçmiştir. Dolayısıyla soruşturma evresi için kanunda

öngörülen azami iki yıllık tutukluluk süresi aşılmış durumdadır.

54. Nitekim bu yönü ile bir ihlal olabileceğini esasen

İstanbul 3. Sulh Ceza Mahkemesi de kabul ettiği içindir ki başvurucunun

19/02/2020 tarihinde yeniden tutuklanmış olduğu anayasal düzeni ortadan

kaldırmaya teşebbüs etme suçundan soruşturma evresindeki iki yıllık azami

tutukluluk süresi dolduğu gerekçesiyle 20/03/2020 tarihinde tekrar tahliyesine

karar verilmiştir. Bununla birlikte kovuşturma aşamasına geçildiği tarih

itibariyle toplam tutukluluk süresi soruşturma aşaması için kanunda öngörülen

azami bu iki yıllık süreyi geçmiştir.

55. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadında da kanunda

öngörülen azami tutukluluk süresinin hesaplanmasında her bir suçun tutukluluk

süresinin ayrı ayrı değil tüm suçlar için toplam tutukluluk süresinin tek bir

süre olarak kabul edilmesi esası benimsenmektedir. (Bkz.: Burak Döner, B. No:

2012/521, K.T.: 2/7/2013, §§ 46-48).

56. Dolayısıyla buradaki ihlal aslında soruşturma

aşamasındaki 7188 sayılı Kanunda öngörülen azami tutukluluk süresinin aşılmış

olmasından kaynaklanmaktadır. Bu ihlal durumuyla ilgili olarak Anayasa

Mahkemesi çoğunluk kararındaki başvuru yollarının tüketilmemesi şeklindeki

kanaate katılmak mümkün değildir.

57. Çoğunluk kararında soruşturma aşaması için kanunda

öngörülen azami tutukluluk süresinin aşılması hususunda Yargıtay'ın da anılan

iddianın ceza davası devam ederken tazminat istemine konu edilemeyeceği yönünde

bir içtihadı olduğu tespit edilemediğinden hareketle 5271 sayılı Kanun'un 141.

maddesinde belirtilen dava yolu başvurucunun durumuna uygun, telafi

kabiliyetini haiz, etkili bir hukuk yolu olduğu ve bu nedenle de tutukluluk

süresinin soruşturma aşaması için Kanun'a uygunluğu bakımından öncelikle bu

başvuru yolunun tüketilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır (§ 111) .

58. Bu görüşe katılmak zordur. Zira bireysel başvuruda

tüketilmesi gereken iç hukuk yolunun etkili olması için başvurucunun

mağduriyetini gidermeye uygun kararlar elde etmeye müsait ve etkili yol olduğu

kabul edilen bir niteliği haiz olması gerekmektedir.

59. Anayasa Mahkemesine göre, “başvuru yollarının

tüketilmesi gereğinden söz edilebilmesi için öncelikle hukuk sisteminde

hakkının ihlal edildiğini iddia eden kişinin başvurabileceği idari veya

yargısal bir hukuki yolun öngörülmüş olması gerekmektedir. Ayrıca bu hukuki

yolun iddia edilen ihlali tespit ederek ihlalin sonuçlarını giderici, etkili ve

başvurucu açısından makul bir çabayla ulaşılabilir nitelikte olması ve sadece

kâğıt üzerinde kalmayıp fiilen de işlerliğe sahip bulunması gerekmektedir

(Fatma Yıldırım, B. No: 2014/6577, K.T.: 16/2/2017, § 39).

60. Bu bağlamda somut iddia ile ilgili olarak çoğunluk

kararında belirtildiği şekilde Yargıtay'ın anılan iddianın ceza davası devam

ederken tazminat istemine konu edilemeyeceği yönünde bir içtihadı olduğu tespit

edilememesi şeklindeki yaklaşımdan ziyade bu konuda Yargıtay'ın anılan iddianın

ceza davası devam ederken tazminat istemine konu edilebileceğine dair bir

içtihadının varlığı gerekmektedir.

61. Dolayısıyla soruşturma aşaması için kanunda öngörülen

azami tutukluluk süresinin aşıldığı bu biçimdeki yeni bir durumun varlığı

halinde Ceza Muhakemesi Kanunu’ndaki 141. maddede belirtilen yolun etkili

olduğu noktasında bir örnek uygulama mevcut olmadığından etkili bir iç hukuk

yolunun varlığı ile ilgili net bir kanaate ulaşmak kolay olmayacaktır.

62. Ayrıca tutuklamanın makul süreyi aşması hususunda da

çoğunluk kararında ulaşılan kanaate katılmak mümkün değildir.

63. İlk olarak başvurucu hakkında hem anayasal düzeni

ortadan kaldırmaya teşebbüs etme hem de devletin gizli kalması gereken

bilgilerini siyasi veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçlarından verilen

tutukluluğun devamına veya tahliye taleplerinin ya da tutukluluğa itirazların

reddine ilişkin kararlarda gerek kuvvetli suç şüphesinin varlığı gerek

tutuklama nedenlerinin mevcut olduğu ve devam ettiği gerekse tutukluluğun

devamının ölçülü olduğu hususlarında genel olarak matbu gerekçelere yer

verilmiştir. Başvurucu yönünden yaklaşık 2 yıl 10 ay boyunca sürdürülen

tutukluluk bakımından kaçma şüphesinin hangi olgulara dayalı olduğu anılan

kararlarda ortaya konulmuş değildir. Bu çerçevede önemle vurgulamak gerekir ki

bir suçun niteliği veya bu suça ilişkin olarak verilebilecek cezanın ağırlığı

her zaman kaçma tehlikesinin bulunduğunu ortaya koyan bir durum olarak kabul

edilemez. Bir ceza soruşturması veya kovuşturması bağlamında uygulanan

tutuklama tedbirleri bakımından kaçma şüphesinin bulunup bulunmadığının veya

devam edip etmediğinin belirlenmesinde -suçun ya da cezanın niteliğine ilişkin

olanların yanı sıra- şüphelinin veya sanığın durumunun da özellikle dikkate

alınması gerekmektedir. Bu bağlamda şüpheli veya sanığın sabit bir yerleşim

yerinin olup olmadığı, mesleği, mal varlığı, ailesinden veya işinden kaynaklı

bağlantıları, yakalanma şekli, süreç içindeki tavır ve davranışları, başka bir

ülkeye gitmesini veya orada barınmasını kolaylaştıran bazı özel koşulların

bulunup bulunmadığı, kişilik özelliklerini ortaya koyan olgular, ahlaki

durumunu gösteren tutum ve eylemleri gibi kişisel unsurlar birlikte

değerlendirilerek bir kanaate ulaşılmalıdır (Bkz.: Eren Erdem, § 135). Yine

soruşturmanın başından beri soruşturma mercilerinin uhdesine bulunan delillere

başvurucu tarafından etkide bulunulabileceği yönünde bir açıklamaya yer

verilmemiştir. Dahası anılan kararlarda tutuklamaya alternatif olan adli

kontrol nedenlerinin yetersiz kalma nedenleri bakımından da bir açıklama

bulunmamaktadır.

64. İkinci olarak tutuklu şekilde sürdürülen soruşturma

ve kovuşturma süreçlerinin yürütülmesinde adli makamlar başta olmak üzere kamu

makamlarının özenli davranma yükümlülüklerine somut olayda riayet edildiğini

söylemek mümkün değildir. Başvurucu hakkındaki soruşturmanın başlangıcında

tespit edilen hususlarla ilgili yeni birtakım olgulara erişilmediği halde

soruşturma üç yıla yakın bir süre tutuklu olarak sürdürülmüştür. Anılan bu

süreçte soruşturmaya tutuklu olarak devam edilmesini gerekli kılan hangi

nedenlerin bulunduğu ve yine hangi araştırma veya incelemenin yapılması

dolaysısıyla tutukluluğun gerekli görüldüğü soruşturma belgelerinde veya

tutukluluğa ilişkin kararlarda tartışılmamıştır.

65. Buna göre yaklaşık 2 yıl 10 aylık tutukluluk süresi

bakımından tutukluluğun devamı kararlarının gerekçelerinin ilgili ve yeterli

olduğunu kabul etmek ve ayrıca başta soruşturma mercileri olmak üzere kamu

makamlarının özenli davrandıklarını söylemek mümkün görülmemiştir.

66. Sonuç olarak yukarıda sıralanan gerekçelerle

başvurucu hakkındaki tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına ilişkin olarak

Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkının ihlal edildiği, tutukluluk süresinin soruşturma aşaması için

kanunda öngörülen azami süreyi aşması dolayısıyla Anayasa'nın 19. maddesinin

üçüncü fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği

ve tutukluluğun makul süreyi aştığı iddiasına ilişkin olarak Anayasa'nın 19.

maddesinin yedinci fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

ihlal edildiği kanaatinde olduğumuz için çoğunluk kararına katılmadık.

Üye

Engin YILDIRIM

KARŞI OY GEREKÇESİ

1. Başvurucu; tutuklanmasına dayanak kabul edilen

olguların kuvvetli suç belirtisi oluşturmadığını, üzerine atılı casusluk

suçunun unsurlarının hiçbir şekilde oluşmadığını, olayda tutuklama nedenlerinin

bulunduğundan söz edilemeyeceğini, aynı soruşturma kapsamında tutuklu

kalmasının ölçülü olmayacağı gerekçesiyle 11/10/2019 tarihinde resen

tahliye edilmesine karşın daha önce suçlama konusu yapılan olgulara dayanılarak

yeniden tutuklandığını, bu durumun ölçülü olmadığını belirterek kişi hürriyeti

ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

2. Anayasa Mahkemesi bireysel başvurularda tutukluluğun

hukukiliği yönünden dört aşamalı bir inceleme yapmaktadır. Bunlar;

-Tutuklamanın kanuni bir temelinin (dayanağının) olup

olmadığı

-Suç işlendiğine dair kuvvetli belirti bulunup

bulunmadığı

-Tutuklama nedenlerinin mevcut olup olmadığı

-Tutuklamanın ölçülü olup olmadığı

3. AİHM ise tutukluluğu meşru kılan makul dört temel

neden belirlemiştir. Bunlar sanığın duruşmaya çıkmama (kaçma) tehlikesi

(Stögmüller/Avusturya, B. No: 1602/62, 10/11/1969, hukuki gerekçe bölümü § 15),

sanığın serbest bırakıldıktan sonra adaletin iyi idaresine zarar verecek tarzda

önlemler alabilecek olma (özellikle delillerin yok edilme) tehlikesi

(Wemhoff/Almanya, B. No: 2122/64, 27/6/1968, hukuki gerekçe bölümü § 14),

tekrar suç işleme tehlikesi (Matznetter/Avusturya, B. No: 2178/64, 10/11/1969,

hukuki gerekçe bölümü § 7) ve kamu düzenini bozma tehlikesidir

(Letellier/Fransa, B. No: 12369/86, 26/6/1991, § 51).

4. AİHM'e göre ilk tutuklama için yeterli görülen makul

şüphenin varlığı -elde edilen deliller ve somut olayın kendine özgü koşulları

da dikkate alındığında- olaylara dışarıdan bakan, tamamen objektif bir

gözlemciyi ikna edecek yeterlilikte olmalıdır. Toplanan deliller, objektif bir

gözlemciye sunulduğunda şüpheli ya da sanığın atılı suçu işlemiş olabileceği

yönünde gözlemcide kanaat oluşturmaya yeterli ise somut olayda makul şüphe

vardır. Diğer bir ifade ile inandırıcı neden ya da makul şüphe, suçlanan

kişinin üzerine atılı suçu işlemiş olabileceğine dair objektif bir gözlemciyi

ikna etmeye yeterli olay, olgu veya bilginin varlığını gerektirmektedir.

Bununla birlikte neyin makul sayılacağı olayın tüm koşullarına bağlı olarak

belirlenmelidir (Fox, Campbell ve Hartley/Birleşik Krallık, B. No: 12244/86

..., 30/8/1990, § 32; O'Hara/Birleşik Krallık, B. No: 37555/97, 16/10/2001, §

34).

5. Başvurucu yönünden bireysel başvuruya konu, devletin

gizli kalması gereken bilgilerini siyasal ve askeri casusluk amacıyla temin

etme suçu bakımından kuvvetli suç şüphesinin oluşup oluşmadığının belirlenmesi

gerekir. Başvurucuya yöneltilen devletin gizli kalması gereken bilgilerini

siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme suçuyla ilgili olgular, sahibi

ve yöneticisi olduğu kuruluşlar vesilesiyle sivil toplum alanındaki

faaliyetlerine ve diğer şüpheli H.J.B. ile olan ilişkisine dayanmaktadır.

6. Soruşturma mercilerince tutukluluğa ilişkin belgelerde

veya iddianamede bu suç yönünden kuvvetli belirti niteliğinde kabul

edilebilecek olgu ve delillerin ortaya konulduğunu söylemek güçtür. Bu kapsamda

başvurucunun STK’lar eliyle ya da sivil alandaki faaliyetleri ile devletin

gizli kalması gereken hangi bilgilerini temin ettiği, bu bilgilerin “gizlilik”

unsurunun ve kaynağının ne olduğu hususunda bir açıklama bulunulmamaktadır. Bu

suç yönünden yapılan değerlendirmelerin soyut ve genel açıklamalardan öteye

geçtiğini söylemek mümkün olamamıştır.

7. Yine başvurucunun casusluk yaptığı ileri sürülen diğer

şüpheli H.J.B. ile irtibatının da devletin gizli kalması gereken bilgilerini

siyasal ya da askeri casusluk amacıyla temin etme suçu bakımından kuvvetli bir

belirti olarak değerlendirmek mümkün görünmemektedir. Başvurucu ile anılan

kişinin darbe teşebbüsünden iki gün sonra bir lokantada görüştükleri

belirtilmiş ise de, bu görüşmenin içeriği ile ilgili bir tespit ve iddia bulunmamaktadır.

Aynı durum başvurucu ile bu kişinin bir konferanstaki görüşmeleri için de

geçerlidir. Başvurucu ile H.J.B.’nin cep telefonlarının zaman zaman aynı baz

istasyonundan sinyal alması konusu ise bu ilişkinin casusluk boyutu bir yana

varlığını ispatlamak bakımından bile yeterli değildir. Alınan ortak sinyal

bilgisinin İstanbul’un merkezindeki baz istasyonlarından alındığı iddia

edilmektedir. Başvurucu ile adı geçen sanığın aynı dönemde veya yakın

tarihlerde yurtdışına çıkmaları veya Türkiye’de aynı veya yakın yerlerde

bulunmaları da casusluk eylemini ispata yeterli bir durum değildir.

8. Savcılık, başvurucunun kurduğu ve desteklediği STK’lar

aracılığı ile elde ettiği sosyolojik, ekonomik ve siyasal içeriği olan devletin

güvenliği, iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli

kalması gereken bilgileri temin ederek amaçları doğrultusunda yabancı devletler

lehine ve Türkiye aleyhine kullandığını ileri sürmüştür. Savcılık bu kapsamda

başvurucunun ... Vakfı ve ... A.Ş. kapsamındaki faaliyetlerine dayanmıştır.

Öncelikle, ... Vakfı’nın kendi kararı ile faaliyetlerini sonlandırdığı tarihe

kadar, ... A.Ş.’nin ise, halihazırda faaliyetlerini serbestçe yürüten yasal

kuruluşlar olduğu anlaşılmaktadır. Sivil toplum örgütlerince ülkenin sosyolojik,

ekonomik ve politik konuları üzerinde çalışmanın ve bu konularda fikir

üretilmesinin nasıl devletin güvenliği, iç ya da dış siyasal yararları

bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgiler olduğu, darbe

teşebbüsü ile ne tür bir ilgisinin bulunduğu veya suç teşkil ettiği

açıklanamamıştır. Bu tür bir iddia benzer konularda çalışmalar yapan tüm sivil

toplum kuruluşlarının faaliyetlerini de kolaylıkla casusluk faaliyeti olarak

değerlendirilmesine yol açabilecek niteliktedir. Sosyolojik, ekonomik ve

siyasal konularla ilgili bilgi toplanması ve bu bilgi ve bulguların kamuoyuna

açıklanması sivil toplum örgütlerinin temel amaç ve faaliyetleri arasındadır.

Başvurucunun bu faaliyetlerinin iddia edilen suçlama kapsamında olduğu

şüphesini uyandıracak herhangi bir olgu da ortaya konulamamıştır.

9. Başvurucudan elde edilen belgelerin, başvurucunun bir

belgesel çekimine maddi destek sağlamasının, Ermeni olayları ile ilgili

organizasyon tertip etmesinin, üzerine atılı darbeye teşebbüs ve casusluk

suçları ile bağlantısını anlamak güçtür. Ayrıca, söz konusu belgesellerin ve

organizasyonun yasadışı olduğu, bunlara yönelik yasal bir işlem yapıldığı da

iddia edilmemiştir.

10. Başvurucunun bir takım kişilerle (G.S., İ.A., A.V.,

C.D.) irtibatta bulunmuş olmasının da suçlama konusu yapıldığı görülmektedir.

Bu irtibatların içeriğine ilişkin bir bilgi ve belge sunulmadan kuvvetli suç

belirtisi olarak kabulü mümkün değildir. Söz konusu irtibatların müsnet suçlara

ilişkin bir ifade, bilgi, bulgu içerdiği de iddia edilmemiştir. Bu yüzden söz

konusu irtibatların tek başına atılı suçların işlendiği yönünde kuvvetli suç

şüphesi oluşturduğu söylenemeyecektir.

11. Somut olayda başvurucu, 18/10/2017 tarihinde

gözaltına alınıp 1/11/2017 tarihinde 5237 sayılı Kanun’un 309. Maddesinde yer

alan suçtan tutuklanmış, 11/10/2019 tarihinde bu suçtan tahliyesine karar

verilmiş, aynı delillerle 19/2/2020 tarihinde bu suçtan tekrar tutuklanmıştır.

Başvurucu, 20/3/2020 tarihinde azami tutukluluk süresi (iki yıl) dolduğu

gerekçesiyle ikinci kez tahliye edilmiştir. Ancak, başvurucu daha öncesinde

9/3/2020 tarihinde aynı delillerle, bu kez devletin gizli kalması gereken

bilgilerini siyasal ve askeri casusluk amacıyla temin etmek suçundan

tutuklanmıştır. Başvurucuya yöneltilen her iki suçlama da aynı olgulara ve

gerekçeye dayanmaktadır. Tutuklama kararlarında ve iddianamede başvurucunun bu

iki suçu işlediği sonucuna ulaşılırken ağırlıklı olarak H.J.B. ile iddia olunan

temaslarına dayanılmaktadır. Bu nedenle soruşturma makamlarınca başvurucu hakkındaki

9/3/2020 tarihli tutuklama tedbirinin hangi ihtiyaca binaen gerçekleştirildiği,

bu tutuklamanın neden gerekli olduğu olayın özelliklerinden ve tutuklama

kararının gerekçelerinden ne yazık ki anlaşılamamaktadır.

12. Açıklanan nedenlerle; tutuklama tedbirinin hukuka

aykırı olarak uygulanması nedeniyle Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü

fıkrasında güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal

edildiği kanısındayım.

13. Başvurucunun tutuklu olarak sürdürülen soruşturma ve

kovuşturma süreçlerinin yürütülmesinde adli makamlar başta olmak üzere kamu

makamlarının özenli davranma yükümlülüklerine somut olayda riayet edildiğini

söylemek mümkün değildir. Başvurucu hakkındaki soruşturmanın başlangıcında

tespit edilen hususlarla ilgili yeni birtakım olgulara erişilmediği halde

soruşturma üç yıla yakın bir süre tutuklu olarak sürdürülmüştür. Anılan bu

süreçte soruşturmaya tutuklu olarak devam edilmesini gerekli kılan nedenlerin

ne olduğu, soruşturmada hangi delillerin temini ile incelemelerin yapılması

için tutukluluğun lüzumlu ve gerekli görüldüğü soruşturma belgelerinde veya

tutukluluğa ilişkin kararlarda tartışılmamıştır.

14. Bu durumda yaklaşık 2 yıl 10 aylık tutukluluk süresi

yönünden tutukluluğun devamı kararlarının gerekçelerinin ilgili ve yeterli

olduğunu kabul etmek ve ayrıca başta soruşturma mercileri olmak üzere kamu

makamlarının özenli davrandıklarını söylemek mümkün görülmemiştir.

15. Sonuç olarak yukarıda belirtilen gerekçelerle

başvurucu hakkındaki tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına ilişkin olarak

Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkının ihlal edildiği, tutukluluğun makul süreyi aştığı iddiasına

ilişkin olarak da Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrası bağlamında kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği kanaatinde olduğumdan çoğunluk

kararına katılmadım.

Üye

Hicabi DURSUN

Üye

Yusuf Şevki HAKYEMEZ

KARŞIOY GEREKÇESİ

Tutuklama tedbirinin hukukî olmaması, soruşturma safhası

için azamî tutukluluk süresinin aşılması ve tutukluluğun makul süreyi aşması

sebebiyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin

başvurunun, soruşturma safhasında öngörülen kanunî tutukluluk süresinin ihlal

edildiği iddiasına ilişkin kısmının başvuru yollarının tüketilmemesi sebebiyle

kabul edilemez olduğuna; diğer iddiaların ise kabul edilebilir olduğuna, ancak

başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine karar

verilmiştir.

1. Soruşturma aşaması için Kanunda öngörülen azamî

tutukluluk süresinin aşıldığında tartışma bulunmamakla birlikte çoğunluk, buna

ilişkin şikayetin, başvuru yollarının tüketilmemesinden dolayı kabul edilemez

olduğu sonucuna ulaşmıştır.

Çoğunluğun bu kararının gerekçesinde, tutukluluğun

kanundaki azamî süreyi aştığı iddiasıyla yapılan başvurularda, başvurunun

incelendiği tarih itibariyle başvurucu tahliye edilmiş veya hükümlü hâle gelmiş

ise 5271 sayılı Kanunun 141. maddesinde öngörülen dava yolunun tüketilmesi

gereken etkili bir hukuk yolu olduğuna karar verildiği hatırlatılarak bazı

kararlarımıza atıf yapılmışsa da, somut olayda başvurucunun durumunun anılan

içtihadımızdaki tahliye edilme veya hükümlü hâle gelme durumundan tamamen

farklı olduğu ve devam eden davada tutuklu olarak yargılanmasına devam edildiği

açıktır.

Bu itibarla, incelenen başvuruda, 141. maddedeki tazminat

davası yolunun etkili bir yol olduğu söylenemeyeceğinden, bu ihlal iddiası

bakımından da incelemeye devam edilmesi gerektiği düşüncesiyle çoğunluğun kabul

edilemezlik kararına katılmıyorum.

2. Esas yönünden varılan sonuca da aşağıdaki sebeplerle

karşıyım:

a) Başvurucu 1/11/2017 tarihinde Gezi Parkı olayları ve

15 Temmuz darbe teşebbüsü ile ilgili olarak TCK’nun 312. ve 309. maddelerinde

öngörülen suçlardan tutuklanmıştır. TCK’nun 309. maddesinde belirtilen suçtan

yapılan tutuklama, darbe teşebbüsünün organize edilmesinde yer aldığı suçlaması

kapsamında şüpheli olan yabancı uyruklu bir kişi ile başvurucu arasındaki

irtibatı gösterdiği iddia edilen olgulara dayandırılmış, ancak 11/10/2019

tarihinde başvurucunun bu suçtan tahliyesine karar verilmiştir. TCK’nun 312.

maddesindeki suçla ilgili olarak açılan kamu davası ise, başvurucunun beraatine

ve tahliyesine karar verilmesiyle sonuçlanmıştır. Ancak bu kararın verildiği

gün başvurucu hakkında TCK’nun -daha önce tahliye kararı verilen- 309.

maddesinde öngörülen suçtan gözaltı kararı ve bir gün sonra tutuklama kararı

verilmiştir. Bu tutuklama kararında da esas olarak başvurucunun aynı kişi ile

irtibatına dayanılmıştır. Başvurucu 9/3/2020 tarihinde ise, yine aynı dosya

kapsamında, aynı delillere yani aynı kişi ile irtibatını gösterdiği iddia

edilen olgulara dayanılarak TCK’nun 328. maddesinde düzenlenen suçtan

tutuklanmıştır.

Dolayısıyla, başvurucunun incelenen başvuruya konu

tutuklama kararı da, daha önceki tutuklama kararlarında olduğu gibi, esas

olarak aynı kişi ile irtibatını gösterdiği ileri sürülen olgulara

dayandırılmış; ancak -tutuklama kararında dayanılan- cep telefonunun farklı

tarihlerde aynı baz istasyonundan sinyal vermesi, aynı lokantada görüldükleri,

bazı konferanslarda görüştükleri ve 2016 yılında iki kısa telefon görüşmesi

yaptıkları yönündeki veriler ile iddianamede belirtilen olgulara ilişkin

savunmalarının aksi ortaya konulamamış, hatta başvurucu ile söz konusu kişi

arasında yapıldığı ileri sürülen görüşmelerin içeriğine dair bir iddiada da

bulunulmamıştır.

Aslında Savcılık da, başvurucu ile anılan kişi arasında

az sayıda doğrudan temas gerçekleştiğini kabul ederek bunun özel gayret

gösterilmesinden kaynaklandığını belirtmiş; buna rağmen bu hususta da herhangi

bir delil göstermemiştir. Bu tür kabullerin tutuklanan kişilerle ilgili olarak

aksi kanıtlanamayacak karineler oluşturacağı ve bunun gözardı edilmesinin, kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine dair başvuruların

incelenmesini neredeyse imkânsız hâle getireceği açıktır.

AİHM de başvurucu ile ilgili ihlal kararında, söz konusu

irtibat iddialarına ilişkin değerlendirmelerde bulunmuş ve bu verilere

dayanılarak tutuklama kararı verilmesinin anılan hakkı ihlal ettiği sonucuna

ulaşmıştır. İncelenen başvuruda tutuklama kararına esas olan suç farklı ise de,

aynı delillere dayanılarak tutuklama kararı verildiğinden, bu suç yönünden de

AİHM’in mezkûr kararından ayrılmayı gerektiren bir durum söz konusu değildir.

Ayrıca bu karardan sonra yeni delil olarak değerlendirilebilecek tanık

ifadesinin başvurucu ile bir ilgisi bulunmadığı gibi yeni suçlama bakımından

yeni bir delil de ortaya konulamamıştır. Dolayısıyla, söz konusu olgular,

anılan suçlar açısından kuvvetli belirti olarak kabul edilemez.

Diğer taraftan, başvurucunun sivil toplum faaliyetleri,

bazı irtibatları, seyahatleri ve belgesel çekimlerine destek vermesi gibi

olgular ile telefonunu imha etmiş olabileceği gibi değerlendirmelerin,

tutuklamaya konu olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtiler olarak

görülmesi de mümkün değildir.

Bu sebeplerle, soruşturma mercilerinin başvuruya konu

tutuklama kararı bakımından kuvvetli suç belirtisinin bulunduğunu yeterince

ortaya koydukları söylenemez.

b) İncelenen başvuruya konu tutuklamada, hukukîliğin

önşartı olan kuvvetli suç belirtisi ortaya konulamadığı gibi tutuklama

sebepleri ile ölçülülük bağlamında da sorun bulunmaktadır. Tutuklama kararında,

atılı suçun vasfı ile Kanunda öngörülen cezanın alt ve üst sınırları dikkate

alınarak tutuklamanın ölçülü olduğu belirtilmişse de, tutuklama sebepleri

bakımından bir değerlendirme yapılmamıştır. Oysa tutuklamanın ölçülülüğünün

tespitinde somut olayın bütün özelliklerinin gözönünde bulundurulması gerekir.

Yukarıda belirtildiği gibi, incelenen başvuruda başvurucu

esas olarak yabancı uyruklu bir kişi ile irtibatına dayanılarak tutuklanmış ve

tutuklama kararında başvurucu ile bu kişinin cep telefonlarının 2014 ile 2016

yılları arasında on ayrı tarihte aynı baz istasyonundan sinyal vermesine, 2016

yılında bir lokantada karşılaşmalarına (veya birlikte görülmelerine) ve aynı

yıl toplam olarak dört dakikadan kısa süren iki telefon görüşmesi yapmalarına

dayanılmıştır. Başvurucunun, bu olgulara dayanılarak casusluktan 2020 yılında

tutuklandığı dikkate alındığında, söz konusu olguların tespit edilmesinin

üzerinden uzun bir süre (dört ilâ altı yıl) geçmesine ve aynı olgulara dayalı

olarak verilen tutuklama kararlarından sonra iki defa tahliyesine karar

verilmesine rağmen üçüncü defa tutuklanmasının gerekli ve bu çerçevede ölçülü olup

olmadığının da incelenmesi gerekir.

Bu bağlamda ilk olarak, başvurucunun, tutuklamaya konu

casusluk suçunun işlendiği iddia edilen tarihten uzun bir süre sonra

tutuklandığı belirtilmelidir. Somut olayın özelliklerinden ve tutuklama

kararının gerekçesinden, başvurucunun anılan suçun işlendiği iddia edilen

tarihten dört yılı aşkın bir süre sonra tutuklanmasının neden gerekli görüldüğü

anlaşılamamaktadır. Mahkememiz benzer nitelikteki başvurularda, soruşturmanın

başlatılmasından tutuklama tedbirinin uygulandığı tarihe kadar geçen sürede

hangi delillere ulaşılması sebebiyle bu tedbirin gerekli görüldüğünün somut

olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden

anlaşılamamasından dolayı tutuklamanın ölçüsüz olduğuna karar vermektedir (örn.

olarak bkz. Eren Erdem, B.No: 2019/9120, 9/6/2020; A.C., B. No:

2016/64868, 27/2/2020, Yiğit Aksakoğlu, B. No: 2019/7132, 3/12/2020).

Başvurucunun 1/11/2017 tarihinde verilen tutuklama kararı

üzerine yaptığı başvuruda Mahkememizce verilen red kararına ilişkin karşıoy

gerekçemde de; 2013 yılında başlatılan soruşturmaya şüpheli sıfatıyla dahil

edilen başvurucu hakkındaki tutuklama kararı ile iddianamedeki delillerin büyük

bir kısmının 2013 yılında başlatılan soruşturmanın başlarında toplanmasına ve

soruşturma makamlarının elinde olmasına rağmen başvurucunun dört yıldan daha

uzun bir süre geçtikten sonra 1/11/2017 tarihinde tutuklanması sebebiyle

gerekli (ve bundan dolayı ölçülü) olmadığını ifade ederek çoğunluğun red

kararına katılmamıştım (bkz. Osman Mehmet Kavala [GK], B. No: 2018/1073,

22/5/2019).

Bunun yanında, başvurucunun temelde aynı olgulara

dayanılarak daha önce de tutuklanmış olması sebebiyle de tutuklamanın ölçülü

olup olmadığı değerlendirilmelidir.

Mahkememiz; başvurucuların tutuklu olarak yargılandıkları

davalarda tahliyelerine karar verilmesinin hemen ardından, temelde yargılama

konusu olan suçla ilgili bazı farklı olgulara dayanılarak başlatılan yeni bir

soruşturma kapsamında ikinci defa tutuklanmaları konusunda, yeni tutuklama

tedbirini gerekli kılan tutuklama sebeplerinin neler olduğunun ve bu tedbirin

neden ölçülü görüldüğünün tutuklama kararlarında yeterince belirtilmediği ve

somut olayın özelliklerinden de anlaşılamadığı gerekçesiyle kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermektedir (örn. olarak bkz. Abdullah

Kılıç, B. No: 2016/25356, 8/1/2020; Cihan Acar, B. No: 2017/26110,

27/2/2020).

İncelenen başvuruya konu somut olayda da başvurucunun

aynı olgulara dayalı suçlamalarla iki defa tutuklanıp serbest bırakıldığı,

ancak soruşturma makamlarının başvuru konusu üçüncü tutuklamanın ölçülü

olduğuna dair gerekçelerinde bunun sebeplerinin yeterli ve tutarlı bir şekilde

ortaya konulamadığı görülmektedir.

c) Başvurucunun tutukluluk süresinin makul olmadığına

ilişkin iddiası bakımından yapılan incelemede de, bu başvuruya konu soruşturma

ve kovuşturma dosyası bakımından suç isnadına bağlı olarak tutulduğu iki yıl on

aylık sürenin makul olduğuna karar verilmiştir.

Kararda da belirtildiği üzere, tutuklu kalınan sürenin

makul olup olmadığı her davanın özelliklerine göre değerlendirilmeli ve

tutukluluğun makul süreyi aşıp aşmadığı öncelikle tutukluluğa ilişkin

kararların gerekçeleri üzerinden tespit edilmelidir. Buna göre, gerekçelerde

kişinin suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunduğu, tutuklama nedenlerinin

ve tutuklamanın neden ölçülü olduğu ortaya konulmalıdır. Bu kapsamda, kararda

“Genel İlkeler” başlığı altında açıklanan ilkelere tamamen katılmakla birlikte,

yukarıdaki sebeplerle, anılan ilkeler olaya uygulanırken yapılan

değerlendirmelere ve başvurucunun tutukluluk süresinin makul olduğu yönünde

ulaşılan sonuca da katılmıyorum.

Sonuç olarak, yukarıda üç bölümde açıklamaya çalıştığım

gerekçelerle başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği

düşüncesiyle, çoğunluğun ihlal bulunmadığına ilişkin kararına karşıyım.

Üye

Celal Mümtaz AKINCI

1 Franz Kafka, Dava, çev. Tanıl Bora, İstanbul: İletişim,

2015, s.44.

2 Kuşkusuz aynı baz istasyonundan sinyal verme durumunun

elbette makul sayılabilecek bir ilişkinin varlığı halinde somut dosyanın

özellikleri bağlamında tutukluluk için suç işlendiğine dair kuvvetli bir

belirti olarak kabulü mümkün olabilir. Ancak bu gibi bir durumu delil olarak

kabul etmek için somut başvurudaki olayın mutlaka kendi içerisinde

değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi bir kararında

tutuklanan kişiye FETÖ/PDY mensuplarınca gönderilen ve başkası adına tescilli

olduğundan “patates hat” olarak nitelendirilen telefonun sinyalinin bu kişinin

ikamet ettiği lojmanın bulunduğu yerden ve kendi kullandığı cep telefonu hattı

ile aynı zaman aralıklarında sinyal vermesini tutuklanmak için kuvvetli belirti

olarak kabul etmiştir. (Bkz.: Alparslan Altan [GK] B. No: 2016/15586, K.T.:

11/1/2018, § 136).

Üye

M. Emin KUZ

Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, E. 2020/13893, 29 Aralık 2020 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru Süreci
  6. III. Olay Ve
  7. Olgular
  8. A. Başvurucu
  9. B. Anayasa
  10. C. Avrupa İnsan
  11. D. Somut
  12. IV. İlgili
  13. Hukuk
  14. V. İnceleme Ve
  15. Gerekçe
  16. A. Tutuklamanın
  17. B. Tutukluluk
  18. A. 1. Tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi
  19. B. 1. Tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına ilişkin
  20. C. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde
  21. D. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına
  22. Karşıoy Gerekçesi
  23. A. Tutuklamanın
  24. B. Tutukluluğun
  25. C. Tutukluluğun
  26. M. Emin KUZ
  27. Karşıoy Gerekçesi
  28. Karşıoy Gerekçesi
  29. Karşıoy Gerekçesi
  30. A. Tutuklamanın
  31. K.T.
  32. B. Tutuklulukta
  33. Karşı Oy Gerekçesi
  34. Karşıoy Gerekçesi
  35. M. Emin KUZ
  36. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Genel Kurul
Başvuru No
2020/13893
Tarih
29 Aralık 2020

İlgili Kararlar

  • O.d. Başvurusu (B. No: 2016/11927)
  • Müzeyyen Çelik ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2018/30932)
  • Abdulhamit Sahan ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2019/27390)
  • Hasan Umut Özer Başvurusu (B. No: 2018/15894)
  • Burhan Çoban Başvurusu (B. No: 2015/16217)
  • Sibel Çapraz Başvurusu (B. No: 2017/19418)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.