İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Şükrü Küçük ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/7969)

1. Başvuru, görevli doktorun

Başvuru No2013/7969Tarih8 Eylül 2015Okuma21 dk · 4.220 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Şükrü Küçük Ve Diğerleri Başvurusu

Karar tarihi
8 Eylül 2015
Başvuru Numarası
2013/7969
R.G. Tarih- Sayı
27/10/2015-29515
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

4.220 kelime·21 dk okuma·12 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru, görevli doktorun

kişisel kusuru neticesinde yakınları Esmer Küçük’ün

öldüğünü iddia eden başvurucuların, görevli doktor aleyhine adli yargıda açtığı

tazminat davasının, hukuka aykırı şekilde husumet yokluğu gerekçe gösterilerek

reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, anılan karar sebebiyle

tazminat hakkından yoksun kalınması nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal

edildiği iddiaları hakkındadır.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru, 28/10/2013

tarihinde yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi

neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve başvuruda, Komisyona

sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm İkinci

Komisyonunca 31/12/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

4. Başvuru formu ve eklerinde

ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:

5. Başvuruculardan Şükrü Küçük’ün eşi ve diğer başvurucuların annesi Esmer Küçük,

hamileliğinin sekizinci ayında iken rahatsızlanması üzerine 10/11/2005

tarihinde Ağrı Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesine götürülmüş, Dr. N.

G. tarafından muayene edilmiştir. Muayene neticesinde anne karnında öldüğü

anlaşılan bebek, 23.00-24.00 saatleri arasında yapılan operasyon sonucu

sezaryen ile doğurtulmuştur. Ameliyattan sonra durumu kötüleşen ve kanaması

olan anne Esmer Küçük, Ağrı Devlet Hastanesine sevk edilmiş ancak saat 04.30’da

hayatını kaybetmiştir.

6. Yaşanan olay sonrasında Dr.

N. G. hakkında taksirle ölüme neden olma suçundan açılan kamu davasında, alınan

Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulunun 16/2/2009 tarihli raporuna göre Dr. N. G.nin yaptığı ameliyatın tıp kurallarına uygun olduğu ancak

ameliyat sonrası genel durumu iyi olmayan hastanın takibini yapmaması nedeniyle

uygulamasının tıp kurallarına aykırı olduğu yönünde görüş bildirilmiştir. Dr.

N. G. hakkındaki kamu davası devam etmektedir.

7. Başvurucular, Ağrı 1. Asliye

Hukuk Mahkemesine sundukları 5/2/2010 havale tarihli dilekçeyle özetle,

ameliyat sonrasında kanaması durmayan Esmer Küçük’ün,

Dr. N. G. tarafından yoğun bakım servisi teknik olarak olmayan Ağrı Devlet

Hastanesine sevk edildiğini, ilgili servisin hemşiresi ile nöbetçi doktoru

tarafından Dr. N. G.ye ulaşılmasına rağmen Dr. N. G.nin

iki dakikalık yolu göze alıp hastanın durumuna müdahaleye gelmediğini ve

telefonlarını kapatarak hastanın Erzurum'a sevkini istediğini, iki çıkmaz

seçenek içine sokulan hastanın ölüme terk edildiğini, Dr. N. G.’nin eyleminin hizmetten ayrılabilir kişisel kusur olduğunu

belirterek Dr. N. G. aleyhine maddi ve manevi tazminat talebiyle dava

açmışlardır.

8. Mahkeme, 20/11/2012 tarihli

ve E.2010/48, K.2012/703 sayılı kararı ile davanın husumet yokluğu nedeniyle

reddine karar vermiştir. Gerekçenin ilgili kısmı şöyledir:

“…

…kişilerin uğradığı

zararla, zarara sebebiyet veren kamu personelinin yürüttüğü görev arasında

herhangi bir ilişki kurulabiliyorsa, ortada görevle ilgili bir durum var

demektir ve bu tür davranışlar kasten veya ihmalen

işlenmesine bakılmaksızın, kamu personelinin hizmetten ayrılamayan kişisel

kusurları olarak ortaya çıkmakta ve bu husus, 657 sayılı Yasanın 13’üncü

maddesindeki “kişilerin kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları

zararlar” ibaresinde ifadesini bulmaktadır.

Diğer taraftan,

Anayasa’nın 129/5 maddesinde “kusur” şartından bahsedildiğine göre yetkisini

kullanan memurun veya kamu görevlisinin işlediği eylemin kasten mi yoksa ihmalen mi gerçekleştirdiğine bakılmaksızın bu

eylemlerinden doğan davaların ancak idare aleyhine açılması gerektiğinin kabulü

zorunludur.

(…)

Davacı taraf, davalı

doktorun görevi sırasında kanamalı ve acil durumda olduğu halde destekleri olan

hastaya müdahalede bulunmayıp, ihmal nedeni ile desteğin ölümüne neden olduğu

iddiasıyla ve doktoru hasım göstererek eldeki tazminat davasını açmışlardır.

Davacıların bu

iddiası, içerikçe davalı doktorun görevi sırasında ve yetkisini kullanırken

işlediği bir kusura ve bu kusurun niteliği itibariyle de kamu görevlisinin

ihmaline dayanmaktadır.

Hal böyle olunca,

davalının görevi dışında kalan kişisel kusuruna dayanılmadığına, dikkatsizlik

ve tedbirsizliğe dayalı da olsa eylemin görev sırasında ve görevle ilgili

olmasına ve hizmet kusuru niteliğinde bulunmasına göre, eldeki davada husumet

kamu görevlisine değil, idareye düşmektedir. Öyle ise, dava idare aleyhine

açılıp, husumetin de idareye yöneltilmesi gerektiğinden aşağıdaki şekilde hüküm

kurulmuştur.”

9. Başvurucular tarafından

temyiz edilen karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 18/4/2013 tarihli ve

E.2013/5981, K.2013/7369 sayılı ilamıyla onanmıştır.

10. Başvurucuların karar

düzeltme talebi, aynı Dairenin 12/9/2013 tarihli ve E.2013/10632, K.2013/14042

sayılı ilamıyla reddedilmiştir.

11. Anılan karar, 1/10/2013 tarihinde

başvurucuların vekiline tebliğ edilmiş ve 28/10/2013 tarihinde yapılan bireysel

başvuruda süre aşımı bulunmadığı tespit edilmiştir.

B. İlgili Hukuk

12. Anayasa’nın 40. maddesinin

üçüncü fıkrası şöyledir:

“Kişinin, resmi

görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu

olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.”

13. Anayasa’nın 125. maddesinin

son fıkrası şöyledir:

“İdare, kendi eylem

ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”

14. Anayasa’nın 129. maddesinin

beşinci fıkrası şöyledir:

“Memurlar ve diğer

kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan

tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği

şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir. “

15. 14/7/1965 tarihli ve 657

sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun “Kişilerin

uğradıkları zararlar” başlıklı 13. maddesinin birinci fıkrası

şöyledir:

“Kişiler kamu hukukuna

tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri

yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar.

Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya muhafaza edilen

para ve para hükmündeki değerli kağıtların ilgili personel tarafından zimmete

geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat sonucu beklenmeden

Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu

personele rücu hakkı saklıdır.”

16. 6/1/1982 tarihli ve 2577

sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Doğrudan

doğruya tam yargı davası açılması” başlıklı 13. maddesi şöyledir:

“İdari eylemlerden

hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı

bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri

tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde

ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri

gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki

işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde

cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi

içinde dava açılabilir.

Görevli olmayan adli

ve askeri yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi

halinde sonradan idari yargı mercilerine açılacak davalarda, birinci fıkrada

öngörülen idareye başvurma şartı aranmaz.”

17. Yargıtay Hukuk Genel

Kurulunun 17/10/2007 tarihli ve E.2007/4-640, K.2007/725 sayılı kararı şöyledir:

“(…)

Davacı, davalının

yanlış tedavi uygulaması nedeniyle eşinin ölümüne neden olduğunu ileri sürmüş;

mahkemece, davanın Sağlık Bakanlığı’na karşı açılması gerektiği; davalıya

husumet yöneltilemeyeceği gerekçe gösterilerek yazılı şekilde karar

verilmiştir.

‘Anayasa 129/5’de,

memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri

kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idare aleyhine açılabileceği

benimsenmiştir. Ne var ki, bu kural mutlak olmayıp; idari yetkilerin kullanılma

alanı ile eş anlatımla, idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar

ile sınırlıdır. Özellikle, haksız eylemlerde; kamu görevlisinin, Anayasa’nın bu

güvencesinden yararlanma olanağı bulunmamaktadır. Somut olayda, davalının tanı

ve tedavide hatalı davrandığı ileri sürülerek tazminat isteminde bulunulmuştur.

Şu durumda, açıkça kişisel kusura dayanılmıştır. O nedenle, Anayasa m.129/5

hükmünün göz önünde tutulabilmesi söz konusu değildir. Mahkemece, işin esasının

incelenmesi; davalının kişisel kusurunun bulunup bulunmadığının araştırılması

ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle, yazılı

şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir’

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama

sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

(…)

Hukuk Genel Kurulunca

incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve

dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı

iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında

açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle, Anayasanın 129/5 maddesi gereğince

memurların ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen

zararlara ilişkin davaların idare aleyhine dava açılabilmesinin, eylemin hizmet

kusurundan kaynaklanmış olması koşuluna bağlı bulunmasına; dava dilekçesinde

sıralanan maddi olguların davalının salt kişisel kusuruna dayanıldığını

göstermesi karşısında öncelikle bu iddia doğrultusunda delillerin toplanıp

değerlendirilerek sonuca varılmasının gerekmesine; Hukuk Genel Kurulu’nun

15.11.2000 gün ve 2000/4-1650 E. 2000/1690 K; 26.09.2001 gün ve 2001/4-595 E.

2001/643 K.; 29.03.2006 gün ve 2006/4-86 E. 2006/111 K.; 20.09.2006 gün ve

2006/4-526 E. 2006/562 K. Sayılı ilamlarında da aynı ilkenin vurgulanmış

olmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına

uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”

18. Yargıtay Hukuk Genel

Kurulunun 1/2/2012 tarihli ve E.2011/4-592, K.2012/25, sayılı kararı şöyledir:

“…

…gerek Anayasa,

gerekse Devlet Memurları Kanunu’nda yer alan düzenlemelerin, memur ve kamu

görevlisinin sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı; daha sonra ilgilisine rücu

edilmek üzere ilk etapta devletin sorumluluğuna giderek, mağdura zararını daha

iyi bir şekilde giderecek bir muhatap ve tereddütsüz bir yargı yolu sağladığı; bugüne kadar ki uygulamada, kamu personelinin mali

sorumluluğunu çözmek için “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımına gidilmiş

olmasının yerinde olmadığı, zira yasada böyle bir unsur bulunmayıp; bunun

tamamen idare ile memur arasında görülecek rücu davasının sorunu olduğu;

öte yandan, Anayasa’nın 129/5 maddesinde sayılan görevlinin görevini yerine

getirirken veya yetkilerini kullanırken kasten islediği eylemin bu koruma

altına girip girmeyeceğine ilişkin olarak da, yasanın “kusur” ifadesi kullanması

karşısında eylemin kasten veya ihmalen işlenmesine

bakılmaksızın idarenin sorumluluğuyla güvence altına alındığı, ceza

mahkemesinde yargılanmasının hatta ceza almasının dahi öneminin bulunmadığı,

bunun da ancak rücu davasında dikkate alınacağı; sonuçta, memur ve kamu

görevlisinin görevi sırasında hizmet araçlarını kullanarak yaptığı eylem ve

işlemlerine ilişkin kişisel kusurunun kasti suç niteliği taşısa bile hizmet

kusuru oluşturacağı bu nedenle açılacak davanın idare aleyhine açılması

gerektiği; görev yapılan yerde dahi olsa memur ve kamu görevlisinin yaptığı iş

ile ilgisi olmayan eylemlerin varlığı halinde ise bu eylemden memurun kişisel

olarak sorumlu tutulacağı, bu nedenle açılacak davaların da ancak adli yargıda

ve kamu görevlisi veya memur aleyhine açılabileceği, ilke olarak oyçokluğu ile

kabul edilmiştir.

…”

19. Danıştay Onbeşinci

Dairesinin 13/2/2014 tarihli ve E.2013/10851, K.2014/752 sayılı kararı

şöyledir:

“…

… davacının

30.04.2010 tarihinde A. Y. Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde

yapılan ameliyatta hatalı tıbbi müdahale yapıldığından bahisle 04.05.2011

tarihinde Ankara 20. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde ilgili doktorlar aleyhine dava

açtığı, davanın 10.04.2012 tarih ve E:2011/229, K:2012/158 sayılı kararla

"Pasif Husumet Yokluğu" nedeniyle reddedildiği, söz konusu bu kararın

16.11.2012 tarihinde kesinleştiği, davacının 26.12.2012 tarihinde Sağlık

Bakanlığı'na 200.00,000-TL maddi, 200.000,00-TL manevi tazminatın tarafına ödenmesi

istemiyle başvuruda bulunduğu, başvurusunun zımnen reddedilmesi üzerine,

tarafına 100.000,00-TL manevi ve 100.000,00-TL maddi olmak üzere toplam

200.000,00-TL tazminatın ameliyat tarihinden itibaren ödenmesine karar

verilmesi istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Mahkemece, Asliye

Hukuk Mahkemesinde davanın açıldığı tarih eylemin idariliğinin

öğrenildiği tarih olarak kabul edilerek bu tarihten itibaren idareye başvuruda

bulunulmadığı gerekçesiyle davanın süre aşımı nedeniyle reddine karar

verilmişse de; davacı Asliye Hukuk Mahkemesinde açmış olduğu davada verilen

karar sonucunda eylemin idariliğini öğrenmiş olup husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine dair verilen

kararın kesinleştiği 16.11.2012 tarihinden itibaren 2577 sayılı Kanunun 13.

maddesi uyarınca 1 yıllık dava açma süresinin başladığının kabulü

gerekmektedir.”

20. Danıştay Onbeşinci

Dairesinin 20/2/2014 tarihli ve E.2013/11650, K.2014/1022 sayılı kararı

şöyledir:

“…

…

davacının, 2004 yılının ağustos ayında bisikletten düşerek yaralanması üzerine

kaldırıldığı Konya Numune Hastanesi'nde yapılan tedavi ve ameliyatından sonra

iyileşememesi sonucunda başvurduğu Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden

13/05/2010 tarihinde aldığı rapordan %26,9 oranında özürlü olduğunu öğrendiği,

davacının ameliyatı gerçekleştiren doktor S. S. aleyhine tazminat istemiyle

08/02/2011 tarihinde Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2011/75 sayılı esasına

kayıtlı olarak açtığı davanın 14/06/2012 tarih ve E:2011/75, K:2012/585 sayılı

kararla anılan davanın idareye karşı açılması gerektiğinden husumet nedeniyle

reddedildiği ve bahsi geçen kararın Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 09/11/2012

tarih ve E:2012/15934, K:2012/16599 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmesi

üzerine davalı idare aleyhine bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Buna göre, davacının

Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden 13/05/2010 tarihinde aldığı rapordan

%26,9 oranında özürlü olduğunu öğrendiği, bunun üzerine 08/02/2011 tarihinde

ameliyatı gerçekleştiren doktor aleyhine tazminat istemiyle Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan davanın

husumet yokluğu nedeni ile reddedilerek buna ilişkin kararın 09/11/2012

tarihinde kesinleştiği, davacının söz konusu kararın kesinleşmesiyle birlikte

eylemi ve eylemin idareye atfedilebilir olduğunu öğrendiği 09/11/2012

tarihinden itibaren 1 yıl içinde, 08/05/2013 tarihinde açtığı davada süre aşımı

bulunmamakta olup; İdare Mahkemesince, davanın esası hakkında bir

karar verilmesi gerekirken, davanın süre aşımı yönünden reddi yolunda verilen

kararda usul hükümlerine uygunluk görülmemektedir.”

21. Danıştay Onuncu Dairesinin

13/12/2006 tarihli ve E.2005/8406, K.2006/7137 sayılı kararı şöyledir:

“…

…davacılar murisi M.

A.'nın, 20.2.1997 tarihinde su kuyusuna düşerek

ölmesi üzerine, kuyunun bulunduğu taşınmazın sahibi olarak bilinen şahıslar

aleyhine Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde, 28.5.1999 tarihinde açılan maddi

tazminat davasında, anılan mahkemece, 6.6.2002 tarihinde verilen kararla, kuyunun

bulunduğu yerin Karayolları Genel Müdürlüğünce kamulaştırıldığı ve bu nedenle

davalıların meydana gelen olayda sorumluluklarının bulunmadığı

gerekçesiyle husumet yönünden davanın reddedildiği, bu kararın temyizi üzerine

Yargıtay 4. Hukuk Dairesince, haksız eylem nedeniyle sorumlu kişilerin tespit

edilerek hüküm kurulması gerektiği gerekçesiyle mahkeme kararının bozulduğu,

davacılar tarafından, söz konusu kararın düzeltilmesi istemiyle yapılan

başvurunun aynı dairece reddedildiği ve bu kararın Asliye Hukuk Mahkemesi

kayıtlarına 10.10.2003 tarihinde girdiği, daha sonra davacılar tarafından

Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde, bu kez Karayolları Genel Müdürlüğüne

karşı, 2.3.2004 tarihinde tazminat davası açıldığı, açılan iki davayı

birleştiren Bartın 2. Asliye Hukuku Mahkemesince, kuyunun bulunduğu taşınmazın

Karayolları Genel Müdürlüğünce kamulaştırıldığından, zararın doğmasına bu

idarenin hizmet kusurunun neden olduğu gerekçesiyle, davanın taşınmaz sahibi

olarak bilinen şahıslara yönelik kısmının reddine, Karayolları Genel

Müdürlüğüne yönelik kısmının ise idari yargıda görülmek üzere, idare

mahkemesine gönderilmesine karar verildiği, bu kararın 18.7.2005 tarihinde

kesinleşmesi üzerine, 5.8.2005 tarihinde, Karayolları Genel Müdürlüğüne karşı

idare mahkemesinde, maddi ve manevi zararların tazmini istemiyle görülmekte

olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Dava konusu olayda, eylemin idariliğinin,

davacılar murisinin ölümüne neden olan kuyunun bulunduğu yerin, Karayolları

Genel Müdürlüğünce kamulaştırıldığı gerekçesiyle, gerçek kişiler aleyhine

açılan davanın, Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesince, husumet yönünden reddine

ilişkin kararın kesinleştiği, 10.10.2003 tarihinde ortaya çıktığı kuşkusuzdur.

Bu duruma göre,

kuyunun bulunduğu taşınmazın sahibi olarak bilinen şahıslar aleyhine 28.5.1999

tarihinde açılan maddi tazminat davası sonucunda, Bartın 2. Asliye Hukuk

Mahkemesince, 6.6.2002 tarihinde, kuyunun bulunduğu yerin Karayolları Genel

Müdürlüğünce kamulaştırıldığı ve bu nedenle davalıların meydana gelen olayda

sorumluluklarının bulunmadığı gerekçesiyle husumet yönünden davanın reddi

yolunda verilen kararın kesinleştiği tarih olan 10.10.2003 tarihinde eylemin idariliğinin belirlendiği, bu tarihten itibaren, 2577

sayılı Yasa'nın 13. maddesinde öngörülen 1 yıllık süre içinde, 2.3.2004

tarihinde adli yargı yerinde dava açıldığı, bu davanın idare mahkemesinde

görülmesi gerektiği gerekçesiyle görev yönünden reddine ilişkin kararın,

18.7.2005 tarihinde kesinleşmesi üzerine, 5.8.2005 tarihinde Karayolları Genel

Müdürlüğüne karşı idare mahkemesinde açılan bu davanın süresinde kabul

edilerek, işin esasının incelenmesi gerekirken, süre aşımı bulunduğu

gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen temyize konu kararda hukuki isabet

görülmemiştir.”

22. Danıştay Onuncu Dairesinin

4/11/2011 tarihli ve E.2008/7182, K.2011/4711 sayılı kararı şöyledir:

“…

Bir eylemin idariliği ve doğurduğu zarar bazı durumlarda eylemin

gerçekleşmesiyle, kimi zaman da değişik araştırma ve incelemelerden, hatta ceza

davalarından sonra ortaya çıkabilmektedir.

Özelikle, kamu

görevlilerinin idari tasarrufta bulunurken uyulması zorunlu görülen kurallara

uymamaları nedeniyle kendilerine izafe edilebilecek nitelikte olmakla birlikte,

resmi yetkilerin kullanımı sırasında gerçekleştiği için idaresinden de

ayrılamayan görev kusurlarından doğan zararın tazmini istemiyle açılacak tam

yargı davalarında eylemin idariliği, zararın, kamu

görevlisinin kişisel kusurundan mı, görev kusurundan mı kaynaklandığının ceza

muhakemesi sonucunda belirlenmesiyle ortaya çıkabilmektedir.

Bu nedenlerle, 2577

sayılı Kanun’un 13. maddesinde öngörülen 1 ve 5 yıllık sürelerin eylemin idariliğinin ve doğurduğu zararın ortaya çıktığı tarihten

itibaren hesaplanması zorunludur. Aksi yorumun, dava açma yolunun kullanımını

güçleştirerek hak arama hürriyetini olumsuz etkileyeceğini belirtmek gerekir. Anılan

Yasa hükmünde öngörülen tam yargı davalarının, idari eylem nedeniyle uğranılan

zararın tazminine yönelik olması sebebiyle davanın açılabilmesi için eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkması

zorunludur.

Dosyanın

incelenmesinden, davacının eşinin yaralanması üzerine kaldırıldığı Salihli

Devlet Hastanesi’nde 24.4.2004 tarihinde ölümünün gerçekleştiği, acil servis

personelinden doktor S.T. hakkında taksirle bir kişiyi öldürme suçunu

işlediğinden bahisle 25.9.2006 günlü iddianame ile açılan ceza davasının

sürdüğü, davacının ise iddianamenin 13.10.2006 tarihinde tebliğ edilmesi üzerine

8.10.2007 gününde maddi ve manevi tazminat talebiyle davalı idareye yaptığı

başvurunun 27.11.2007 tarihinde tebliğ edilen 20.11.2007 günlü işlemle reddi

sonrasında 25.1.2008 tarihinde dava açtığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda, eylemin idariliğinin S.T.

hakkında açılan ceza davasında verilecek kararın kesinleştiği tarihte ortaya

çıkabileceği dikkate alındığında, iddianamenin tebliği üzerine

yapılan başvurunun reddi sonrasında açılan davada süre aşımı, davanın süre

aşımı bakımından reddi yolunda verilen Mahkeme kararında ise hukuksal isabet

bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

23. Mahkemenin 8/9/2015

tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucuların 28/10/2013 tarihli ve

2013/7969 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların

İddiaları

24. Başvurucular, hizmetten

ayrılabilir kişisel kusuru ile yakınlarının ölmesine sebep olan görevli doktor

aleyhine, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu içtihatları doğrultusunda adli yargıda

açtıkları tazminat davasının içtihat değişikliği nedeniyle hukuka aykırı

şekilde husumet yönünden reddine karar verildiğini; davanın, ameliyat sonrası

kendisine defalarca ulaşılmış olmasına rağmen hastaneye gelmeyen ve hastaya

müdahale etmeyen görevli doktorun kişisel kusuru sebebiyle açıldığını, yapılan

ameliyatla ilgili bir iddialarının olmadığını, doktrinde ve uygulamada kendi

haklılıklarını ortaya koyan bir çok karar bulunduğunu belirterek Anayasa’nın

36. maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri

sürmüş, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

25. Başvurucular ayrıca, anılan

karar sebebiyle tazminat hakkından yoksun kaldıklarını belirterek Anayasa’nın

35. maddesinde tanımlanan mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

B. Değerlendirme

1. Adil Yargılanma Hakkının İhlal

Edildiği İddiası Yönünden

26. Anayasa’nın 148. maddesinin

dördüncü fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuruda,

kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.”

27. 30/3/2011 tarihli ve 6216

sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve

Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrası

şöyledir:

“Mahkeme, … açıkça

dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”

28. 6216 sayılı Kanun'un 48.

maddesinin (2) numaralı fıkrasında açıkça dayanaktan yoksun başvuruların

Mahkemece kabul edilemezliğine karar verilebileceği belirtilmiştir. Anayasa'nın

148. maddesinin dördüncü fıkrasında ise açıkça dayanaktan yoksun başvurular

kapsamında değerlendirilen kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin

şikâyetlerin bireysel başvuruda incelenemeyeceği kurala bağlanmıştır.

29. Anılan kurallar uyarınca,

ilke olarak derece mahkemeleri önünde dava konusu yapılmış maddi olay ve

olguların kanıtlanması, delillerin değerlendirilmesi, hukuk kurallarının

yorumlanması ve uygulanması ile derece mahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili

varılan sonucun esas yönünden adil olup olmaması bireysel başvuru incelemesine

konu olamaz. Bunun tek istisnası, derece mahkemelerinin tespit ve sonuçlarının

adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan tarzda bariz takdir hatası veya açık keyfîlik içermesi ve bu durumun kendiliğinden bireysel

başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihlal etmiş olmasıdır. Bu çerçevede,

kanun yolu şikâyeti niteliğindeki başvurular, bariz takdir hatası veya açık keyfîlik bulunmadıkça Anayasa Mahkemesince incelenemez (Necati Gündüz ve Recep Gündüz, B. No:

2012/1027, 12/2/2013, § 26).

30. Başvurucular, yakınlarının

ölmesine sebep olan doktor aleyhine açtıkları tazminat davasının öngörülemez

şekilde husumet yokluğu nedeniyle reddedildiğini, doktorun kişisel kusuruna

dayanılarak açılan davanın reddedilmesinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun

1/2/2012 tarihinde içtihat değişikliğine gitmesinin etkili olduğunu, doktrinde

ve uygulamada davanın esası hakkında karar verilmesini ortaya koyan bir çok

karar bulunduğunu belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri

sürmüşlerdir.

31. Yukarıda yer verilen

iddialar dikkate alındığında başvurucuların, açtıkları davanın Yargıtay Hukuk

Genel Kurulunun yeni içtihadı doğrultusunda husumet yönünden reddedilmesinden

şikâyet ettikleri anlaşılmaktadır. Başvurucular, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun

içtihat değişikliğinden sonra kendi açtıkları davanın husumet yönünden

reddedilmiş olmasına rağmen benzer başka bir davanın kabul edildiği yönünde

herhangi bir iddia ileri sürmemektedirler. Bu durumda başvuru konusu şikâyetin,

içtihat değişikliği doğrultusunda verilen husumet yönünden ret kararına ilişkin

olduğu anlaşılmıştır.

32. Yargıtay, 1/2/2012

tarihinden önceki içtihatlarında, kamu görevlilerinin görevi sırasında hizmet

araçlarını kullanarak üçüncü bir kişiye zarar vermeleri hâlinde “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımına gitmiş ve kamu

görevlisine karşı kişisel kusuruna dayanılarak adli yargıda tazminat davası

açılabilmesini kabul etmiştir (Benzer yöndeki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

kararı için bkz. § 17). Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli

kararları ile anılan içtihattan dönülmüş ve kamu görevlilerinin mali

sorumluluğunu çözmek için “hizmet kusuru”

ve “kişisel kusur” ayrımına

gidilmesinin yerinde olmadığı, kamu görevlilerin görevi sırasında hizmet

araçlarını kullanarak yaptıkları eylem ve işlemlere ilişkin kişisel kusurlarının

kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı, bu nedenle açılacak

davanın idare aleyhine açılması gerektiği; görev yapılan yerde dahi olsa kamu

görevlilerinin yaptıkları iş ile ilgisi olmayan eylemlerin varlığı halinde ise

bu eylemden kamu görevlilerinin kişisel olarak sorumlu tutulacağı, bu nedenle

açılacak davaların da ancak adli yargıda ve kamu görevlileri aleyhine

açılabileceği kabul edilmiştir (Benzer yöndeki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

kararı için bkz. § 18).

33. Somut olayda başvurucular,

doktorun kişisel kusuru nedeniyle yakınlarının öldüğünü belirterek doktor

aleyhine Ağrı 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası

açmışlardır. Mahkeme, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli içtihadı

doğrultusunda, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri

kusurlardan doğan tazminat davalarının kamu görevlileri aleyhine değil ancak

kamu idaresi aleyhine açılabileceği gerekçesiyle, doktor hakkında açılan

davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar vermiştir. Mahkeme, bu sonuca “hizmet kusuru” ile “hizmetten ayrılabilir kişisel kusur”

kavramlarını ilgili hukuk kuralları çerçevesinde yorumlayarak varmış ve somut

olayda hizmetten ayrılabilir kişisel kusurdan bahsetmenin mümkün olmadığı

sonucuna ulaşmıştır. Temyiz edilen karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesince usul ve

yasaya uygun bulunarak onanmıştır.

34. Bireylerin

makul güvenlerinin korunması ve hukuki güvenlik ilkesi, içtihadın değişmezliği

şeklinde bir hak sunmamaktadır. Mahkemelerin yorumlarında dinamik ve evirilen bir yaklaşımın

sürdürülememesi reform ya da gelişimi engelleyeceğinden kararlardaki değişim,

adaletin iyi idaresine aykırılık teşkil etmez (Türkan

Bal [GK], B. No: 2013/6932, 6/1/2015, § 54)

35. Mahkeme içtihatlarındaki

değişme, yargı organlarının takdir yetkisi kapsamında kalmakta olup böyle bir

değişiklik özü itibarıyla, önceki çözümün tatminkâr bulunmaması anlamına gelir (Türkan Bal [GK], § 55). Bu bağlamda

Yargıtay, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan

doğan tazminat davalarının, kamu görevlileri aleyhine mi yoksa ilgili kamu

idaresi aleyhine mi açılması gerektiği hususunda gerekçesini açıklamak

suretiyle içtihat değişikliğine gitmiş ve başvurucuların doktor aleyhine

açtıkları dava, söz konusu içtihat doğrultusunda husumet yönünden

reddedilmiştir.

36. Mahkemenin gerekçesi ve

başvurucuların iddiaları incelendiğinde iddiaların özünün, derece mahkemesi

tarafından delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının

yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibarıyla yargılamanın sonucuna

ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.

37. Başvurucular; yargılama

sürecinde karşı tarafın sunduğu deliller ve görüşler hakkında bilgi sahibi

olamadıklarına, kendi delillerini ve iddialarını sunma olanağını bulamadıklarına,

karşı tarafça sunulan delillere ve iddialara etkili bir şekilde itiraz etme

fırsatı bulamadıklarına ya da uyuşmazlığın çözüme kavuşturulmasıyla ilgili

iddialarının derece mahkemesi tarafından dinlenmediğine ilişkin bir bilgi ya da

kanıt sunmadıkları gibi Mahkemenin kararında bariz takdir hatası veya açık keyfîlik oluşturan herhangi bir durum da tespit

edilememiştir.

38. Açıklanan nedenlerle,

başvurucular tarafından ileri sürülen iddiaların kanun yolu şikâyeti

niteliğinde olduğu, derece mahkemesi kararlarının bariz takdir hatası veya açık

keyfîlik de içermediği anlaşıldığından başvurunun bu

kısmının, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin "açıkça dayanaktan yoksun olması"

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Yaşam

Hakkının İhlal Edildiği İddiası Yönünden

39. Başvurucular, yakınlarının

ölümüne neden olan doktor aleyhine açtıkları tazminat davasının husumet

yönünden reddedilmesi nedeniyle tazminat hakkından yoksun kaldıklarını belirterek

Anayasa’nın 35. maddesinde tanımlanan mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri

sürmüşlerdir. Başvurucuların anılan iddiaları; yakınları, doktorun kişisel

kusuru neticesinde ölmesine rağmen yaşam hakkı kapsamında gerekli tazminin

sağlanamaması hususu ile ilgilidir. Bu sebeple olayların başvurucu tarafından

yapılan hukuki tavsifi ile bağlı olmayan Anayasa Mahkemesi, başvurucuların

Anayasa’nın 35. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin iddialarını, Anayasa’nın

17. maddesinde tanımlanan yaşam hakkı kapsamında incelemiştir.

40. Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı”

kenar başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını

koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

41. Anılan Anayasa hükmüyle

kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığının bütünlüğü,

gerek kamusal yetkilerle donatılmış kişilerin gerekse özel kişilerin

müdahalelerine karşı güvence altına alınmıştır. Bu çerçevede devletin,

egemenlik alanında yaşayan ve kontrolü altında bulunan kişilerin yaşam hakkı

ile maddi ve manevi varlıklarına yönelen müdahaleleri önleme, önlenememiş olan

müdahalelere yönelik olarak da gerekli soruşturma, kovuşturma, failleri tespit

edip cezalandırma ve gerektiğinde bundan doğan zararları etkili bir şekilde

bizzat karşılama veya sorumlularına karşılatma yükümlülüğü bulunmaktadır.

Kişilerin yaşam hakkı ile vücut bütünlüğüne yapılan bir müdahaleden doğan

zararlara yönelik etkili bir tazminin sağlanamadığı ve bu çerçevede devletin,

Anayasa’nın 17. maddesinden doğan koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği

durumlarda, kişinin yaşam hakkının ya da vücut bütünlüğünün korunduğundan söz

edilemez (Özkan Şen, B. No:

2012/791, 7/11/2013, § 40).

42. Bu çerçevede, yakınlarının

devlet hastanesinde verilen kusurlu hizmet sebebiyle öldüğünü iddia eden

başvurucuların, bu olay nedeniyle kendilerine yeterli ve adil bir tazmin

sağlanmadığı iddiası, Anayasa’nın 17. maddesinin koruma alanı kapsamında yer

almaktadır.

43. 6216 sayılı Kanun'un 46.

maddesinin (1) numaralı fıkrasında, ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen

işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan

etkilenenlerin bireysel başvuru hakkına sahip oldukları kurala bağlanmıştır.

Yaşam hakkının doğal niteliği gereği, yaşamını kaybeden kişiler açısından bu

hakka yönelik bir başvuru, ancak yaşanan ölüm olayı nedeniyle mağdur olan ölen

kişilerin yakınları tarafından yapılabilecektir. Başvuru konusu olayda,

müteveffa Esmer Küçük, başvuruculardan Şükrü Küçük’ün

eşi ve diğer başvurucuların annesidir. Bu nedenle başvuru ehliyeti açısından

bir eksiklik bulunmamaktadır (Sadık Koçak ve

diğerleri, B. No. 2013/841, 23/1/2014, § 65).

44. Anayasa’nın 148. maddesinin

üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca

temel hak ve özgürlüklerin ihlaline neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya

da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının

bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.

45. Bireysel başvurunun ikincil

niteliği gereği başvurucunun, ihlal iddialarını öncelikle yetkili idari ve

yargısal mercilere usulüne uygun olarak iletmesi, bu konuda sahip olduğu bilgi

ve delilleri zamanında sunması, dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli

özeni göstermesi gerekir (Mustafa Bülent

Erten, B. No: 2012/649, 26/3/2013, §§ 18 ve 19).

46. Başvuruya konu olayda

başvurucular tarafından, yakınlarının ölmesine sebep olduğu iddiasıyla doktor

aleyhine Ağrı 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde tazminat davası açıldığı, Ağrı 1. Asliye

Hukuk Mahkemesinin 20/11/2012 tarihli kararı ile Anayasa’nın 129. maddesinin

beşinci fıkrası ve 657 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca, kamu

görevlilerinin yetkilerini kullanırken işlemiş oldukları kusurlu

davranışlarından dolayı açılacak tazminat davalarının, ilgili kamu görevlisine

değil, kamu idaresi aleyhine açılabileceği belirtilerek başvurucuların

davasının husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verildiği; Mahkemece,

uyuşmazlığın esastan incelenmeyerek husumetin yanlış yöneltildiği tespitine dayalı

olarak ret kararı verildiği anlaşılmaktadır. Başvurucular tarafından açılan

davanın esası hakkında derece mahkemelerince bir inceleme yapılmadığı ve

husumetin yanlış yöneltildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği

dikkate alındığında somut olayda, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda

bulunabilmek için etkili başvuru yollarının tüketilmesi koşulunun yerine

getirildiği söylenemez.

47. Danıştay içtihatlarına göre

adli yargı mercilerince husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararlarının kesinleşmesinden

itibaren 1 yıl içerisinde 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca idari

yargıda tam yargı davası açılması mümkün iken başvurucular tarafından, idari

yargıda tam yargı davası açıldığına ilişkin herhangi bir bilgi ve belge de

sunulmamıştır (İlgili Danıştay kararları için bkz. §§ 19-22).

48. Açıklanan nedenlerle, ihlal

iddiasına ilişkin olarak etkili başvuru yollarının tüketilmemiş olduğu

anlaşıldığından başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlik şartları

yönünden incelenmeksizin “başvuru yollarının

tüketilmemiş olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. Başvurucuların,

1.

Anayasa’nın 36. maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkının ihlal edildiği

yönündeki iddialarının “açıkça dayanaktan

yoksun olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2.

Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının ihlal edildiği

yönündeki iddialarının "başvuru

yollarının tüketilmemiş olması" nedeniyle KABUL EDİLEMEZ

OLDUĞUNA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucular üzerine bırakılmasına,

8/9/2015

tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan : Alparslan ALTAN Üyeler : Serdar ÖZGÜLDÜR Osman Alifeyyaz PAKSÜT Recep KÖMÜRCÜ Celal Mümtaz AKINCI Raportör Yrd. : Halil İbrahim DURSUN Başvurucular : 1- Şükrü KÜÇÜK 2- Nihal KÜÇÜK 3- Figen KÜÇÜK 4- Şahin KÜÇÜK Vekilleri : Av. Halis YAŞAR

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/7969, 8 Eylül 2015 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. A. Olaylar
  10. B. İlgili Hukuk
  11. IV. İnceleme Ve
  12. Gerekçe
  13. A. Başvurucuların
  14. B. Değerlendirme
  15. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/7969
Tarih
8 Eylül 2015

İlgili Kararlar

  • Çetin Tulgar Başvurusu (B. No: 2014/3458)
  • Hasan Ünal ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/9361)
  • Burak Çileli Başvurusu (B. No: 2013/2541)
  • Hüseyin Özkıral Başvurusu (B. No: 2014/13399)
  • Yusuf İpek Başvurusu (B. No: 2014/9913)
  • Murat Karayel Başvurusu (B. No: 2013/2125)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.