İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Tansel Çölaşan Başvurusu (B. No: 2014/6128)

1. Başvuru, bir toplantıda

Başvuru No2014/6128Tarih7 Temmuz 2015Okuma32 dk · 6.345 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Tansel Çölaşan Başvurusu

Karar tarihi
7 Temmuz 2015
Başvuru Numarası
2014/6128
R.G. Tarih- Sayı
14/8/2015-29445
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

6.345 kelime·32 dk okuma·16 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru, bir toplantıda

yaptığı konuşmada davacıların kişilik haklarına saldırıda bulunduğu iddiasıyla

başvurucu aleyhine açılan davaların sonucunda mahkemelerce “davalının tecavüzünün kınanması”na

(kınama) kararı verilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiaları

hakkındadır.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. 2014/6128 sayılı başvuru

6/5/2014 tarihinde, 2014/10098 ve 2014/10100 numaralı başvurular 24/6/2014

tarihinde, 2014/14415 ve 2014/14417 numaralı başvurular 3/9/2014 tarihinde

Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçeler ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin

bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. 2014/6128 sayılı başvurunun,

Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 15/9/2014 tarihinde; 2014/10098 sayılı

başvurunun, İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 14/5/2015 tarihinde; 2014/10100

sayılı başvurunun, İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 5/5/2015 tarihinde;

2014/14415 sayılı başvurunun, Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/6/2015

tarihinde; 2014/14417 sayılı başvurunun, Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca

30/6/2015 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak

üzere dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

4. Birinci Bölüm Başkanı,

10/11/2014 tarihinde, 2014/6128 sayılı başvurunun kabul edilebilirlik ve esas

incelemesinin birlikte yapılmasına karar vermiştir.

5. 2014/6128 sayılı başvuruya

konu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına

gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 9/1/2015 tarihli görüş yazısı 20/1/2015

tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş, başvurucu, Adalet Bakanlığı görüşüne

karşı beyanda bulunmamıştır.

6. 2014/10098, 2014/10100,

2014/14415 ve 2014/14417 numaralı başvuruların konu bakımından aynı nitelikte

bulunmaları nedeniyle 2014/6128 sayılı başvuru ile birleştirilmesine ve

incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde

ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu, Danıştay Eski Başkanvekili ve Danıştay Eski

Başsavcısıdır. Emekliliğini müteakip 14 Haziran 2010 tarihinde Atatürkçü Düşünce Derneği

(ADD) Genel Kurulunca Genel Başkan seçilmiş ve halen bu görevine devam

etmektedir.

9. Anayasa’nın 26. maddesini

değiştiren Kanun Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edildikten sonra

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül

tarafından 10/9/2010 tarihinde referanduma sunulmuş ve halkoylaması sonucunda

Anayasa değişikliği kabul edilmiştir. Söz konusu değişiklikte başta Anayasa

Mahkemesi ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısı olmak üzere

kamuoyunu yakından ilgilendiren bazı değişiklikler yapılmış, Anayasa

değişikliğine karşı çıkanlar ile değişikliği isteyenler arasında uzunca bir

süre tartışmalar meydana gelmiştir.

10. Başvurucu, ADD Hatay Şubesi

tarafından referandum tarihinden 9 gün sonra 19/9/2010 tarihinde düzenlenen “Türkiye Nereye Gidiyor?” başlıklı panelde

ADD Genel Başkanı sıfatıyla bir konuşma yapmıştır.

11. Başvurucu, söz konusu

konuşmada dinleyicileri, Türk Milletinin bir ferdi olma sorumluluğunu yerine

getirip getirmediğini düşünmeye çağırmıştır. Başvurucuya göre önemli olan,

emperyalizmin mevcut olduğu bir dünyada emir alarak mı yoksa bağımsız bir

şekilde mi yaşandığıdır. Bu noktada başvurucu herkesi Atatürk’ü ve onun

felsefesini yeniden düşünmeye davet etmektedir. Başvurucuya göre Cumhuriyetin

kurucu felsefesi demokrasidir. Oysa bugün Türkiye gibi ülkelere dayatılan

demokrasi içi boşaltılmış bir demokrasidir. Başvurucuya göre Türkiye’nin kurucu

felsefesini bilmeyen kişiler iktidardadır. Başvurucu, konuşmasının bu

noktasında daha sonra pek çok dava açılacak olan şu sözleri sarf etmiştir:

“Çözüm bizlerdedir. Yani sizlerdedir. Yani oylarımızdadır. O

oylar bilinçliyse ne ala bilinçli olmayan yani % 42’nin dışında olan oylar bana

göre gaflet, delalet ve hıyanet içindedir. Hıyaneti hepimiz biliyoruz. Bizi

sömürmek üzere kendi menfaatlerine göre buraya gelmiş olanları ben suçlamam.

Onlar kendi ülkeleri için çalışıyorlar. Bizimkilerde kendi ülkeleri için

çalışırlarsa o emperyalist güçlerin emrinde iş birlikçi olmazlar”

12. Başvurucu, konuşmasının

devamında kimi zaman bölücü, kimi zaman toprak ağalığı ve kimi zaman da siyasi

demokratikleşme şeklinde cumhuriyetin ilkelerine ters düşüldüğünü ve bireylerin

vurdumduymazlıkları sebebiyle devrim karşıtı güçlerin ülkeyi idare ettiklerini

ileri sürmektedir. Başvurucu daha sonra kuruluş felsefesinin kendisine göre

anlamını açıklamaya girişmekte Atatürk İlkelerinin demokrasinin üstünde

olduğunu savunmaktadır. Başvurucu, 1961 Anayasası ile ülkeye özgürlükçü bir

rejimin hâkim olduğunu, 1971 ve 1982’de yaşanan “darbeyle” geriye gidiş yaşandığını düşünmektedir.

Başvurucuya göre Adnan Menderes demokrat değildi ve anayasayı ihlal etmekten

yargılanmıştı. Sonunda idam edilmiş olmasını eleştiren başvurucu Menderes’in

Atatürk ilkelerinden taviz verdiğini düşünmektedir. Başvurucu bu

düşüncelerinden dolayı kendisi hakkında pek çok dava açılmış olmasından da

yakınmaktadır. Başvurucu, Amerika’nın demokrasi ihracı bahanesiyle bölgeye “İslamcılık” getirdiğini, 1980 darbesinden

sonra “gerici ve bölücü güçlerin”

Türkiye’de desteklendiğini ileri sürmekte ve kendi bakış açısından 1980 sonrası

Türkiye’de başta, yargı, üniversiteler, bazı anayasal kurumlar olmak üzere

meydana gelen değişimleri analiz etmektedir. Başvurucu daha sonra Adalet ve

Kalkınma Partisinin (AK Parti) kuruluşundan sonraki süreci değerlendirmekte ve

Amerika ile söz konusu parti arasında şüpheli ilişkiler bulunduğunu iddia

etmektedir. Başvurucuya göre AK parti ve “Fetullah

Gülen Cemaati” devlet ve yargıda kadrolaşmaktadır ve “Ergenekon”, “Balyoz” gibi davalar ise bu kadrolaşmanın neticesidir.

Başvurucu, son yapılan referanduma da değinmekte ve “hayır” oyu verenlerin bilinçli olarak oy verdiklerini ancak

13-l4 milyon kişinin oy vermediğini bunların eğitilmesi gerektiğini ileri

sürmüştür. Başvurucu, referandum sonrası değişen Anayasa kurallarını

değerlendirmiş ve son olarak yapılacak genel seçimlerde AK Partinin halkın

oyları ile iktidardan uzaklaştırılması halinde “Atatürkçülerin” yeni Anayasa yapımı konusunda siyasilere

katkı sunabileceğini iddia etmiştir.

13. Başvurucu ayrıca 20/9/2010

tarihinde ulusal yayın yapan Haber Türk Televizyonunda bir programa

katılmıştır. Başvurucu televizyon programında “Eğitimli

kesim hayır diyor, eğitimsiz kesim evet diyor” ifadelerini

kullanmıştır.

14. Başvurucunun dosyaya sunduğu

belgelere göre bu konuşmasından dolayı 16 farklı ilde toplam 58 adet tazminat

davası açılmıştır. Başvuru tarihi itibarıyla söz konusu tazminat davalarından

34’ü hakkında ilk derece mahkemelerince ret kararı verilmiş, bunlardan 20

tanesi Yargıtay tarafından görüşülerek onanmıştır. Başvurucunun yukarıda

zikredilen konuşmasında tırnak içinde alıntılanan sözleri ve referandumda “evet” oyu verenleri eğitimsiz olarak

nitelendirmesi nedeniyle açılan davalar nedeniyle yapılan bireysel

başvurulardan dördü mevcut başvuru ile birleştirilmiştir.

Birinci Dava

15. AK Parti milletvekili yedi

davacı tarafından 24/10/2010 tarihinde Ankara 13. Asliye Hukuk Mahkemesine

açılan tazminat davasında başvurucunun referandumda “evet” oyu kullananlara ve dolayısıyla kendilerine hakaret

ettiğini iddia etmişlerdir. Başvurucu, İlk Derece Mahkemesindeki davaya

cevabında davacıları hedef almadığını, sarf ettiği sözlerin referanduma ilişkin

sonuçların değerlendirilmesi safhasında eleştiri sınırları içerisinde olan

genel geçer açıklamalardan ibaret olduğunu ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca,

oylamanın gizli yapıldığı için kimsenin hangi yönde oy verdiğinin

bilinemeyeceğini ve davacının oyunun kendi tasarrufu olduğunu, kimseyi

ilgilendirmediğini, davacının doğrudan zarar görmemesi nedeniyle tazminat

isteme hakkının da bulunmadığını, davacı açısından matufiyet şartının

oluşmadığını savunmuştur.

16. İlk Derece Mahkemesi,

20/9/2011 tarihli kararı ile davayı kısmen kabul etmiş ve davacılar lehine

tazminata hükmetmiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin

12/2/2013 tarihli ilamı ile tazminat yerine tecavüzün kınanmasına karar

verilmesi gerektiğinden bahisle oy çokluğu ile bozulmuştur. Dairenin gerekçesi

şöyledir:

“Davacı, iktidar partisi milletvekili olduğunu, üyesi

bulunduğu partinin Anayasa değişikliği önerisini meclise sunduğunu, teklifin

yasalaşma sürecinde ve sonraki "halk oylaması" aşamasında halkı

"evet" oyu kullanmaya davet eden çalışmalar yaptığını halk

oylamasında "evet" oyunun daha fazla çıkması nedeniyle bu halk

oylamasından sonra, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı olan davalının

18/09/2010 tarihinde Hatay'da düzenlenen "Türkiye Nereye Gidiyor"

konulu panelde ve buradaki konuşmaların tartışıldığı 20/09/2010 tarihli

Habertürk adlı televizyonda yayınlanan ‘Söz Sende’ adlı programdaki konuşmaları

ile kendisi gibi "evet" oyu kullanan kesimi gaflet, delalet, hıyanet

ve cahillikle itham ettiğini ve kişilik hakkına saldırıldığını belirterek

manevi tazminat istemiştir.

Davalı taraf, sözlerin davacıya yönelik olmadığını,

davacının ‘evet’ oyu kullanıp kullanmadığını bilmesinin gerekmediğini, bu

nedenle sözlerin davacıya yönelik olmadığını, tahkir amaçlı olmayan sözlerin,

bilinçli olarak oy verenler dışında kalan kimselere yönelik olarak

kullanıldığını, oyunu bilinçsiz olarak kullananların hatasının vurgulandığını,

kaldı ki, siyasi kişilerin eleştiri sınırının geniş olduğunu, sözlerin ifade

özgürlüğü kapsamında kaldığını, sözlerin hakaretle ilgisi olmadığını belirterek

davanın reddini istemiştir.

Yerel mahkemece, davacının mensubu olduğu siyasi partinin

Anayasa değişikliği teklifini meclise sunması, yasalaşma sürecinde halkı ‘evet’

oyu kullanmaya davet eden kampanyalar yürütmesi, açık hava toplantıları, radyo

ve televizyon konuşmaları yapmaları bu itibarla davacının da ‘evet’ oyu

kullanacağının aşikar olması nedeniyle matufiyet unsurunun bulunduğunu kabul

ederek, davalı tarafından söylenen ‘Gaflet, delalet, hıyanet içinde olmak ve

cehalet’ sözlerinin eleştiri sınırlarını aşıp davacıyı aşağılayan, kişilik

hakkını zedeleyen, halkın gözünde küçük düşmesini sağlayan sözler şeklinde

olduğundan davayı kısmen kabul etmiştir.

Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif

eksilmedir. Kişide oluşan manevi zararın giderilmesi bakımından hâkimin olayın

özelliklerine, fail ve mağdurun durumlarına, kişilik değerlerinde meydana gelen

eksilmenin niteliğine göre manevi tazminat olarak bir miktar paranın ödenmesine

veya Borçlar Kanunu 49/3. maddesi gereğince tazminat yerine diğer bir tazmin

yoluna başvurması mümkündür. Bahsedilen madde gereği diğer tazmin yöntemleri

konusunda örnekseme yapılarak haksız saldırının kınanması ve kınama kararıyla

birlikte bu kararın basın yoluyla ilan edilmesi yöntemlerine değinilmişse de bu

yöntemler sınırlı olmayıp hakimin takdirine bırakılmıştır. Bu bağlamda, özür

beyanı, isnadın geri alınması vb. bir tazmin şeklinin benimsenmesi de

düşünülebilir. (4. HD. 14/11/1996, 8472/11191). Somut olayda, tarafların

sıfatı, sarf edilen sözlerin niteliği, sözlerin söylendiği ortam, hedef alınan

kitle ve potansiyel etkisi ile sözlerde davacı tarafın tek olarak hedef

alınmayıp bir topluluğun içinde yer aldığı hususları dikkate alındığında

tazminat yaptırımı yerine BK.49/3. maddesinde bahsedilen diğer yaptırımlardan

olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesi gerekirken tazminat

yaptırımına başvurulması usul ve yasaya aykırı olduğundan kararın bozulması

gerekmiştir.”

17. Bozma üzerine İlk Derece

Mahkemesi, 5/11/2013 tarihli kararı ile davayı kabul etmiş ve başvurucunun “doğrudan davacıları hedef almamakla birlikte Anayasa

referandumunda evet oyu verilmesini sağlayan veya evet oyu veren şahısların

hedef alındığı, matufiyet unsurunun gerçekleştiği, söylenen sözlerin de

eleştiri sınırını aştığı” gerekçesiyle, kınama kararı vermiştir.

Temyiz üzerine karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 4/3/2014 tarihli ilamı ile

onanmıştır. Onama kararı 7/4/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.

İkinci Dava

18. Türkiye Büyük Millet Meclisi

Sanayi ve Ticaret Komisyonu Başkanvekili olan başka bir davacı tarafından

18/1/2011 tarihinde Ankara 13. Asliye Hukuk Mahkemesine açılan tazminat

davasında başvurucunun referandumda “evet”

oyu kullananlara ve dolayısıyla kendisine hakaret ettiğini iddia etmiştir.

Davacı birinci davadaki cevabına benzer bir savunmada bulunmuştur. İlk Derece

Mahkemesi, 4/1/2012 tarihli kararı ile davayı kısmen kabul etmiş ve davacı

lehine tazminata hükmetmiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay 4. Hukuk

Dairesinin 12/2/2013 tarihli ilamıyla birinci davada belirtilen gerekçeler ile

tazminat yerine Borçlar Kanununun 49. maddesinde belirtilen tedbirlerden birine

tecavüzün kınanmasına karar verilmesi gerektiğinden bahisle oy çokluğu ile

bozulmuştur. Bozma üzerine İlk Derece Mahkemesi, 5/11/2013 tarihli kararı ile

davayı kabul etmiş ve birinci davadaki gerekçeyle kınama kararı vermiştir.

Temyiz üzerine karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 14/4/2014 tarihli ilamı ile

onanmıştır. Onama kararı 4/6/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.

Üçüncü Dava

19. AK Parti milletvekili diğer

bir davacı tarafından 23/11/2010 tarihinde Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesine

açılan tazminat davasında başvurucunun referandumda “evet” oyu kullananlara ve dolayısıyla kendilerine hakaret

ettiğini iddia edilmiştir. Davacı birinci davadaki cevabına benzer bir

savunmada bulunmuştur. İlk Derece Mahkemesi, 21/6/2012 tarihli kararı ile

davayı, başvurucunun sözleri ile davacıyı hedef almadığı, beğenilmeyen

eleştirilere tazminat ödenmesinin demokratik bir toplumda kabul edilemeyeceği,

kaldı ki başvurucunun da amacının demokrasi olduğunun açık olduğu, başvurucunun

sözlerine tahammül edilmesi gerektiği gerekçesiyle reddetmiştir. Temyiz üzerine

karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 12/2/2013 tarihli ilamı ile davanın reddi

yerine kabulüne karar verilmesi gerektiğinden bahisle oy çokluğu ile

bozulmuştur. Bozma gerekçesi şöyledir:

“Dosyadaki belgelerden davacının, Anayasa değişikliğinin

halk oylamasına sunulması teklifini meclise sunan, bu teklifin komisyon ve

genel kurul aşamasında yasalaşması için ve halkın "halk oylaması"

sırasında "evet" oyu vermesi için çalışmalar yapan, kampanya yürüten,

bu bağlamda açık hava konuşmaları, radyo ve televizyon programları ile halkı

"evet" oyu kullanmaya çağıran iktidar partisinin milletvekili olduğu

anlaşılmaktadır.

Davalının konuşmalarında geçen ve "evet" oyu veren

%58'lik kesimin içinde davacının yer almadığını iddia etmek davacının üyesi

olduğu partinin eylemleri ve davacının sıfatı ile bağdaşmaz. Şu durumda

davalının sözlerinin, Anayasa değişikliği teklifini yapan, değişiklik için

"evet" oyu kullanılması için kampanyalar düzenleyen partinin

milletvekili olan davacıya yönelik olduğunun kabulü, sözlerin davacıya da matuf

olduğu gözetilerek işin esasına girilmek gerekirken yazılı gerekçe ile davanın

reddi usul ve yasaya aykırı olduğundan kararın bozulması gerekmiştir.”

20. Bozma üzerine İlk Derece

Mahkemesi, 10/12/2013 tarihli kararı ile davayı birinci davadaki gerekçelere

benzer gerekçeler ile kabul etmiş ve “davalının

tecavüzünün kınanması”na karar vermiştir. Temyiz üzerine karar,

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 21/5/2014 tarihli ilamı ile onanmıştır. Onama

kararı 16/6/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.

Dördüncü

Dava

21. Milletvekili olan bir başka

bir davacı tarafından 8/12/2010 tarihinde Ankara 13. Asliye Hukuk Mahkemesine

açılan tazminat davasında başvurucunun referandumda “evet” oyu kullananlara ve dolayısıyla kendisine hakaret

ettiğini iddia etmiştir. Davacı birinci davadaki cevabına benzer bir savunmada

bulunmuştur. İlk Derece Mahkemesi, 15/11/2011 tarihli kararı ile davayı kısmen

kabul etmiş ve davacı lehine tazminata hükmetmiştir. Temyiz üzerine karar,

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 12/2/2013 tarihli ilamıyla birinci davada

belirtilen gerekçeler ile tazminat yerine Borçlar Kanununun 49. maddesinde

belirtilen tedbirlerden birine karar verilmesi gerektiğinden bahisle bozulmuştur.

Bozma üzerine İlk Derece Mahkemesi, 27/2/2014 tarihli kararı ile davayı kabul

etmiş ve birinci davadaki gerekçeyle kınama kararı vermiştir. Temyiz üzerine

karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 23/6/2014 tarihli ilamı ile onanmıştır.

Onama kararı 6/8/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.

Beşinci Dava

22. Milletvekili olan bir başka

bir davacı tarafından 27/9/2010 tarihinde Ankara Bursa 1. Asliye Hukuk

Mahkemesine açılan tazminat davasında başvurucunun referandumda “evet” oyu kullananlara ve dolayısıyla

kendisine hakaret ettiğini iddia etmiştir. Davacı birinci davadaki cevabına

benzer bir savunmada bulunmuştur. İlk Derece Mahkemesi, 28/7/2011 tarihli

kararı ile davayı reddetmiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay 4. Hukuk

Dairesinin 12/2/2013 tarihli ilamıyla üçüncü davada belirtilen gerekçeler ile

Borçlar Kanununun 49. maddesinde belirtilen tedbirlerden birine karar verilmesi

gerektiğinden bahisle bozulmuştur. Bozma üzerine İlk Derece Mahkemesi,

25/7/2013 tarihli kararı ile davayı kabul etmiş ve birinci davadaki gerekçeyle

kınama kararı vermiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin

12/6/2014 tarihli ilamı ile onanmıştır. Onama kararı 6/8/2014 tarihinde

başvurucuya tebliğ edilmiştir.

23. Başvurucu, birinci dava

yönünden 6/5/2014 tarihinde; ikinci ve üçüncü davalar yönünden 24/6/2014

tarihinde; dördüncü ve beşinci davalar yönünden 3/9/2014 tarihinde Anayasa

Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

B. İlgili

Hukuk

24. 11/1/2011 tarihli ve 6098

sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi şöyledir:

“Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren,

bu zararı gidermekle yükümlüdür.

Zarar verici fiili

yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına

kasten zarar veren de,bu zararı gidermekle yükümlüdür.”

25. 6098 sayılı Kanun’un 50.

maddesi şöyledir:

“Zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü

altındadır.

Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa

hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde

tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler.”

26. 6098 sayılı Kanun’un 58.

maddesi şöyledir:

“Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı

manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini

isteyebilir.

Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim

biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı

kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

27. Mahkemenin 7/7/2015 tarihinde

yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 6/5/2014 tarihli ve 2014/6128 numaralı

bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

28. Başvurucu,

i. İlk

Derece Mahkemesinin tamamen ifade hürriyeti kapsamında kalan bir konuşması

nedeniyle kınama kararı verdiğini, bu kararın Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesi’nin (AİHM) yerleşik içtihatlarına aykırı olduğunu,

ii. Dava

konusu ifadelerde belli bir kişinin hedef alınmadığını, 2010 yılında yapılan

Anayasa referandumuna ilişkin sonuçların değerlendirilmesi sırasında kullandığı

sözlerde “evet” oyu kullananları

eleştirdiğini, seçimlerin gizli yapıldığını, davacıların oy tercihlerinin

bilinemeyeceğini, mahkemenin matufiyet unsurunun oluştuğunu kabul etmesinin

hukuka aykırı olduğunu,

iii. Yargıtayın

manevi tazminat talep etmek hakkının yalnızca eylemden doğrudan doğruya zarar

görenlere ait olduğuna ve yansıma yoluyla acı duyan kişilerin manevi tazminat

talep edemeyeceklerine dair önceki yerleşmiş içtihatlarına aykırı olarak somut

davada herhangi bir kişi hedef alınmadığı halde yansıma yoluyla zarar

gördüğünden bahisle davacıların davasının kabul edilmesinin usul ve kanunlara

aykırı olduğunu,

iv. Aynı

olaya ilişkin hakkında açılan 58 davadan 20 tanesi hakkında verilen ret

kararlarının Yargıtay aşamasından geçerek kesinleştiğini ancak kanun ve

içtihatlarda bir değişiklik olmadığı halde başvuru konusu dosyada verilen

kınama kararının aynı Daire tarafından aynı olaya ilişkin olarak verdiği önceki

kararlarına aykırı olarak onandığını,

v. Başvuruya

konu davaların Yargıtay 4. Hukuk Dairesinde görüşüldüğünü, bu Dairenin üye

yapısı değiştikten sonraki incelediği davalarda tutum değiştirdiğini,

Anayasa’nın 26.

maddesinde tanımlanan ifade hürriyeti, 36. maddesinde tanımlanan adil

yargılanma hakkı, 37. maddesinde tanımlanan kanuni hâkim güvencesi ile

Anayasa’nın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri

sürmüş, toplam 14.931,00 TL maddi ve 15.000,00 TL manevi tazminat ödenmesi

talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

1. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

29. Anayasa Mahkemesi, olayların

başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp, olay ve

olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucu, Yargıtay 4. Hukuk

Dairesinin tarafgir davrandığını ve bu sebeple Anayasa’nın 10. maddesinde yer

alan eşitlik ilkesinin, Anayasa’nın 36. maddesinde koruma altına alınan adil

yargılanma hakkının ve 37. maddesinde tanımlanan kanuni hâkim güvencesinin

ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucunun bu şikâyetleri, yapmış olduğu

konuşmada sarf ettiği sözler nedeniyle kınama kararı verilmesine yöneliktir ve

bu sebeple söz konusu şikâyetlerin Anayasa’nın 26. maddesi bağlamında

incelenmesi uygun görülmüştür.

30. Başvurucunun, yapmış olduğu

konuşmada sarf ettiği sözler nedeniyle aleyhine kınama kararı verilmesinin

ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine ilişkin şikâyetleri açıkça dayanaktan yoksun

değildir. Ayrıca başka bir kabul edilemezlik nedeni de bulunmadığı için

başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas

Yönünden

31. Başvurucu, bir toplantıda

yaptığı konuşmada kullandığı sözler nedeniyle davacılara tazminat ödemesinin

Anayasa’nın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri

sürmüştür. Başvurucunun iddialarına karşı Bakanlık görüşünde, başvurucunun

şikâyetlerinin Anayasa’nın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü çerçevesinde

incelenmesi gerektiği belirtilmiştir.

32. Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması”

kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:

“Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca

Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak

kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna,

demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük

ilkesine aykırı olamaz.”

33. Anayasa’nın “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”

kenar başlıklı 26. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka

yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu

hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da

vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya

benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni,

kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti

ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların

cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin

açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının

yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin

gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

…

Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında

uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.”

34. Anayasa’nın 26. maddesinde

düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanımında başvurulabilecek araçlar

“söz, yazı, resim veya başka yollar”

olarak ifade edilmiştir ve “başka yollar”

ifadesiyle her türlü ifade aracının anayasal koruma altında olduğu

gösterilmiştir (Emin Aydın, B.

No: 2013/2602, 23/1/2014, §43).

35. Anılan düzenlemeler uyarınca

ifade özgürlüğü, sadece “düşünce ve kanaate

sahip olma” özgürlüğünü değil aynı zamanda sahip olunan “düşünce ve kanaati (görüşü) açıklama ve yayma”,

buna bağlı olarak “haber veya görüş alma ve

verme” özgürlüklerini de kapsamaktadır. Bu çerçevede ifade

özgürlüğü, insanın serbestçe haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine

ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları

tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi,

anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına

gelir (Emin Aydın, § 40).

36. Bu bağlamda toplumsal ve

siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve

serbestçe ifadesine bağlıdır. Aynı şekilde birey özgün kişiliğini düşüncelerini

serbestçe ifade edebildiği ve tartışabildiği bir ortamda gerçekleştirebilir.

İfade özgürlüğü, kendimizi ve başkalarını tanımlamada, anlamada ve algılamada,

bu çerçevede başkalarıyla ilişkilerimizi belirlemede ihtiyaç duyduğumuz bir

değerdir (Emin Aydın, § 41).

37. Anayasa’nın 26. maddesinin

birinci fıkrası, ifade özgürlüğüne içerik bakımından bir sınırlama

getirmemiştir. Başka bir deyişle hem gerçek hem de tüzel kişiler için geçerli

olan ifade özgürlüğü siyasi, sanatsal, akademik veya ticari her türlü ifadeyi

kapsamına almaktadır. Aynı şekilde açıklanan ve yayılan bir düşüncenin “değerli-değersiz” veya “topluma yararlı-yararsız” biçiminde

ayrıştırılması da bu özgürlükten yararlanmak bakımından önemli bir ölçüt değildir.

38. İfade özgürlüğü, düşüncenin

iletilmesini ve dolaşımını gerçekleştirerek bireyin ve toplumun bilgilenmesini

sağlar. Çoğunluğa muhalif olanlar da dâhil olmak üzere düşüncelerin her türlü

araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi

gerçekleştirmek ve gerçekleştirme konusunda ikna etmek çoğulcu demokratik

düzenin gereklerindedir. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü

demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemdedir (bkz. Abdullah Öcalan [GK], B. No: 2013/409, 25/6/2014, § 74).

39. Öte yandan ifade özgürlüğü,

sınırlanabilir bir haktır ve Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklerin

sınırlama rejimine tabidir. İfade özgürlüğüne ilişkin 26. maddenin ikinci

fıkrasında sınırlama sebeplerine yer verilmiştir. Ancak bu özgürlüğe yönelik

sınırlamaların da bir sınırının olması gerektiği açıktır. Temel hak ve

özgürlüklerin sınırlandırılmasında Anayasa’nın 13. maddesindeki ölçütler göz

önüne alınmak zorundadır. Bu sebeple ifade özgürlüğüne getirilen

sınırlandırmaların denetiminin Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçütler

çerçevesinde ve Anayasa’nın 26. maddesi kapsamında yapılması gerekmektedir

(bkz. Abdullah Öcalan [GK], §

41).

40. Başvuru, bir toplantıda

başvurucu tarafından kullanılan sözlerin davacıların şeref ve itibarına zarar

verdiği kabul edilerek kınama kararı verilmesi nedeniyle yapılmıştır.

41. Somut olayda çözümlenmesi

gereken ilk mesele, başvurucu aleyhine kınama kararı verilmesinin ifade

özgürlüğüne yönelik bir müdahale oluşturup oluşturmadığını belirlemektir.

Sonraki aşamalarda, varlığı kabul edilen müdahalenin meşru amaçlara dayanıp

dayanmadığının, söz konusu hakkın özü zedeleyecek ölçüde kısıtlanıp

kısıtlanmadığının, kısıtlamanın demokratik toplumda gerekli olup olmadığının ve

kullanılan araçların orantısız olup olmadığının tespit edilmesi gerekir.

a. Müdahalenin

Mevcudiyeti

42. Bir toplantıda başvurucu

tarafından kullanılan sözlerin davacıların şeref ve itibarına zarar verdiği

kabul edilerek kınama kararı verilmiştir. Başvurucu davacılara tazminat ödemek

zorunda kalmamış olsa bile “tecavüzünün

kınanması” kararı 6098 sayılı Kanun’un 58. maddesi göre ancak

davacının kişilik hakkının zedelendiği kabul edildiğinde, manevi tazminatın

ödenmesi yerine veya bu tazminata ilave olarak kararlaştırılabilen bir giderim

yoludur. Dolayısıyla başvurucunun bir toplantıda sarf ettiği bazı siyasi

ifadelerinden dolayı mahkeme kararı ile “tecavüzünün

kınanması” başvurucunun ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahaledir.

b. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

43. Yukarıda anılan müdahale

Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen haklı sebeplerden bir

veya daha fazlasına dayanmadığı ve Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen

koşulları yerine getirmediği müddetçe Anayasa’nın 26. maddesinin ihlalini

teşkil edecektir. Bu sebepten dolayı, sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde

öngörülen öze dokunmama, Anayasa’nın ilgili maddesinde belirtilmiş olma,

kanunlar tarafından öngörülme, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum

düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama

koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

i. Kanun

Tarafından Öngörülme

44. Başvurucu Anayasa’nın 26.

maddenin beşinci fıkrasında yer alan “bu

hakların kullanılması kanunla düzenlenir” hükmüne ve Anayasa’nın 13.

maddesinde yer alan “kanun tarafından

öngörülme” gereğine aykırılık bulunduğuna ilişkin bir iddiada

bulunmamıştır. Yapılan değerlendirmeler neticesinde, 6098 sayılı Kanun’un 49.,

50. ve 58. maddelerinin “kanun tarafından

öngörülme” ölçütünü karşıladığı sonucuna varılmıştır.

ii. Meşru Amaç

45. Başvurucunun “tecavüzünün kınanmasına” ilişkin söz

konusu mahkeme kararının başkalarının şöhret veya haklarının korunmasına

yönelik önlemlerin bir parçası olduğu ve meşru bir amaç taşıdığı sonucuna

varılmıştır.

iii. Demokratik Toplum

Düzeninin Gerekli Olma ve Ölçülülük

46. Son olarak başvurucunun bir

toplantıda sarf ettiği sözlerden dolayı aleyhine hükmedilen “tecavüzünün kınanması” kararında,

demokratik bir toplumda, başvurucunun ifade özgürlüğü ile başkalarının şöhret

veya haklarının korunması arasında makul bir dengenin gözetilip gözetilmediği

değerlendirilmelidir.

47. Bireyin şeref ve itibarı,

Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan “manevi

varlık” kapsamında yer almaktadır. Devlet, bireyin manevi varlığının

bir parçası olan şeref ve itibara keyfi olarak müdahale etmemek ve üçüncü

kişilerin saldırılarını önlemekle yükümlüdür. Üçüncü kişilerin şeref ve itibara

müdahalesi, birçok ihtimalin yanında, görsel ve işitsel yayınlar yoluyla da

olabilir. Bir kişi görsel ve işitsel yayın yoluyla bir kamuoyu tartışması

çerçevesinde eleştirilmiş olsa dahi o kişinin şeref ve itibarı manevi

bütünlüğünün bir parçası olarak değerlendirilmelidir (Nilgün Halloran, B. No: 2012/1184,

16/7/2014, § 41; Adnan Oktar (3), B. No: 2013/1123, 2/10/2013, § 33).

48. İfade özgürlüğü konusunda

devletin pozitif ve negatif yükümlülükleri bulunmaktadır. Kamu makamları

negatif yükümlülük kapsamında Anayasa’nın 13. ve 26. maddeleri kapsamında zorunlu

olmadıkça düşüncenin açıklanmasını ve yayılmasını yasaklamamalı ve yaptırımlara

tabi tutmamalı; pozitif yükümlülük kapsamında ise ifade özgürlüğünün gerçek ve

etkili korunması için gereken tedbirleri almalıdır (Nilgün Halloran, § 43; benzer yöndeki AİHM görüşü için bkz. Özgür Gündem/Türkiye, B. No: 23144/93,

16/3/2000, § 43). Üçüncü kişilerce şeref ve itibara yapılan müdahaleler için

ülkemizde hem cezai hem de hukuki koruma öngörülmüştür (Nilgün Halloran, § 42; Adnan Oktar (3), § 35).

49. Devletin, bireylerin maddi

ve manevi varlığının korunması ile ilgili pozitif yükümlülükleri çerçevesinde

şeref ve itibarın korunması hakkı ile diğer tarafın Anayasa’da güvence altına

alınmış olan düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünden yararlanma hakkı

arasında adil bir denge kurması gerekir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Von Hannover/Almanya (no.2) [BD], B. No:

40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012, § 99). Bu denge kurulurken Anayasanın 13. ve

26. maddeleri kapsamında demokratik toplum düzeninin gerekleri gözetilerek,

sınırlama amacı ile aracı arasında ölçülü bir dengenin gözetilmesi ve hakkın

özüne dokunulmaması gereklidir (Nilgün

Halloran, § 43).

50. Anayasa Mahkemesi yerleşik

içtihatlarında demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde

sağlanıp güvence altına alındığı rejimler olarak kabul edilmiştir. Temel hak ve

özgürlüklerin özüne dokunup tümüyle kullanılamaz hale getiren sınırlamalar,

demokratik toplum düzeni gerekleriyle uyum içinde sayılamaz. Bu nedenle, temel

hak ve özgürlükler, istisnaî olarak ve ancak özüne dokunmamak koşuluyla

demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde ve ancak

yasayla sınırlandırılabilirler (AYM, E.2006/142, K.2008/148, K.T. 24/9/2008)

Diğer bir deyişle yapılan sınırlama hak ve özgürlüğün özüne dokunarak,

kullanılmasını durduruyor veya aşırı derecede güçleştiriyorsa, etkisiz hale

getiriyorsa veya ölçülülük ilkesine aykırı olarak sınırlama aracı ile amacı

arasındaki denge bozuluyorsa demokratik toplum düzenine aykırı olacaktır (Bkz.

AYM, E.2009/59, K.2011/69, K.T. 28/4/2011; AYM, E.2006/142, K.2008/148, K.T.

17/4/2008).

51. Öze dokunma yasağını ihlal

etmeyen müdahaleler yönünden gözetilmesi öngörülen “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramı, öncelikle

ifade özgürlüğü üzerindeki sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir

niteliğinde olmalarını, başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son

önlem olarak kendilerini göstermelerini gerektirmektedir. “Demokratik toplum düzeninin gerekleri”nden

olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal

ihtiyacın karşılanması amacına yönelik olmasını ifade etmektedir. Buna göre,

sınırlayıcı tedbir, bir toplumsal ihtiyacı karşılamıyorsa ya da

başvurulabilecek en son çare niteliğinde değilse, demokratik toplum düzeninin

gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilemez (Bu konudaki AİHM kararı

için bkz. Handyside/Birleşik Krallık,

B. No: 5493/72, 7/12/1976, § 48).

52. O halde ifade özgürlüğüne

yapılan müdahalenin, toplumsal bir ihtiyaç baskısı nedeniyle yapılıp

yapılmadığının tespiti gerekecektir. Bu çerçevede bir müdahale, meşru amaçla

orantılı bir müdahale olmalıdır; ikinci olarak müdahalenin haklılığı için kamu

makamlarının gösterdikleri gerekçeler konuyla ilgili ve yeterli olmalıdır

(başka bir bağlamda benzer bir değerlendirme için bkz. Tayfun Cengiz, B. No: 2013/8463,

18/9/2014, § 56).

53. Buradan çıkan sonuca göre

demokratik toplumun temellerinden olan ifade özgürlüğünün sadece lehte olduğu

kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen ifadeler için değil,

Devletin veya toplumun bir bölümünü eleştiren, onlara çarpıcı gelen, onları

rahatsız eden ifadeler için de geçerli olduğu kuşkusuzdur. Çünkü bunlar,

demokratik toplum düzeninde geçerli olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık

fikirliliğin gerekleridir (bkz. Handyside/Birleşik

Krallık, § 49).

54. Temel hak ve özgürlüklerin

sınırlandırılmasına ilişkin başvurularda öncelikli olarak dikkate alınması

gereken bir başka güvence de Anayasa’nın 13. maddesinde ifade edilen “ölçülülük ilkesi”dir. Temel hak ve

özgürlüklere yönelik her hangi bir sınırlamanın, demokratik toplum düzeni için

gerekli nitelikte, başka bir ifadeyle güdülen kamu yararı amacını

gerçekleştirmekle birlikte, temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü

bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının incelenmesi gerekir (AYM, E.2007/4,

K.2007/81, K.T. 18/10/2007).

55. Anayasa Mahkemesinin

kararlarına göre ölçülülük, temel hak ve özgürlüklerin sınırlanma amaçları ile

araç arasındaki ilişkiyi yansıtır. Ölçülülük denetimi, ulaşılmak istenen

amaçtan yola çıkılarak bu amaca ulaşılmak için seçilen aracın denetlenmesidir.

Bu sebeple ifade özgürlüğü alanında getirilen müdahalelerde, hedeflenen amaca

ulaşabilmek için seçilen müdahalenin elverişli, gerekli ve orantılı olup

olmadığı değerlendirilmelidir (Abdullah

Öcalan [GK], § 97).

56. Bu bağlamda, başvuru konusu

olay bakımından yapılacak değerlendirmelerin temel ekseni, müdahaleye neden

olan derece mahkemelerinin kararlarında dayandıkları gerekçelerin, ifade

özgürlüğünü kısıtlama bakımından “demokratik

bir toplumda gerekli” ve “ölçülülük

ilkesi”ne uygun olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koyup

koyamadığı olacaktır.

57. Yukarıdaki değerlendirmeler

ışığında mahkemelerin, düşüncelerin açıklanması ve yayılmasına yönelik olarak

tazminata veya cezaya karar verirken düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün

kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha ağır basan, korunması gereken

bir yararın varlığını somut olgulara dayanarak göstermeleri gerekir (Mustafa Ali Balbay, B. No: 2012/1272,

4/12/2013, § 114).

58. Bunun sonucu olarak

başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin Anayasa’nın 26. maddesini

ihlal edip etmediği incelenirken soyut bir değerlendirme yapılmayıp;

başvurucunun kullandığı ifadelerin türünün, kamusal tartışmalara katkı sunma

kapasitesinin, ifadelere yönelik kısıtlamaların niteliğinin ve kapsamının,

ifadelerin kimin tarafından dile getirildiğinin, kime yöneldiğinin ve kamuoyu

ile diğer kişilerin kullanılan ifadeler karşısında sahip oldukları hakların

ağırlığının gerektiği gibi değerlendirilip değerlendirilmediğine bakılmalıdır.

59. Başvuruya konu konuşma

yapılmadan önce 12/9/2010 tarihinde yapılan Anayasa değişikliği referandumu

nedeniyle uzunca bir süre kamuoyunda yoğun bir tartışma yaşanmıştır.

Referandumdan sonra ise Anayasa değişikliğinin referandum ile kabul edilmesi

nedeniyle referandum sonuçları üzerinde tartışmalar devam etmiştir. Başvuruya

konu konuşma 19/9/2010 tarihinde yapılmış, başvurucu bir gün sonra 20/10/2010

tarihinde ulusal bir televizyon kanalında katıldığı programda referandum

sonucunda Anayasanın değiştirilmiş olmasına ilişkin düşüncelerini aktarmaya

devam etmiştir.

60. Başvurucu, yapılan Anayasa

değişikliği ile Mustafa Kemal Atatürk’ün yerleştirmeye çalıştığı “felsefenin” tasfiye edilmeye çalışıldığını,

yapılan değişikliklerin Türkiye’nin bağımsızlığının aleyhine ve emperyalizmin

çıkarlarının lehine olduğunu savunmaktadır. Başvurucu “Cumhuriyet değerlerinin” giderek

unutulduğunu, referandumda “evet”

oyu verenlerin bilinçsiz oy kullandığını, toplumun eğitilmesi gerektiğini, “bilinçli olarak oy kullananlar bir yana”

bilinçsiz bir şekilde hareket edenlerin “gaflet,

dalalet ve hıyanet içinde” olduklarını, Türklerin “kendi ülkeleri için çalışırlarsa o emperyalist

güçlerin emrinde iş birlikçi” olmayacaklarını ifade etmiştir.

Başvurucu, kendi bakış açısından referandumda “evet”

oyu kullananların “düştükleri hatayı”

anlatmak istemiştir.

61. Başvurucu hakkında açılan

birinci ve ikinci tazminat davaları İlk Derece Mahkemelerince kabul edilerek

başvurucu aleyhine tazminata hükmedilmiş, üçüncü dava ise İlk Derece

Mahkemesince reddedilmiştir. Buna karşın Yargıtayca kararlar kınama kararı

verilmesi gerektiğinden bahisle bozulmuştur. Daha sonra İlk Derece Mahkemeleri,

Yargıtay bozma gerekçesinde belirtilen gerekçelerle davayı kabul ederek

başvurucunun kınanmasına karar vermiştir. O halde başvurucu hakkında kınama

kararı verilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine ilişkin şikâyetin

incelenmesi sırasında Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin bozma ilamlarında yer alan

gerekçeler değerlendirilmelidir (§ 15, 18).

62. Öte yandan, yapılan bireysel

başvurularda yalnızca ve tek başlarına derece mahkemelerince verilen kararların

ele alınması ile de yetinilemez. İlk olarak başvurucu tarafından söylenen

sözlerin konuşmanın bütünü ile birlikte ve bunların söylendikleri bağlamından

kopartılmaksızın, olayın bütünselliği içerisinde değerlendirilmesi gerekir (Nilgün Halloran, § 52).

63. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, “tarafların sıfatı, sarf edilen sözlerin niteliği,

sözlerin söylendiği ortam, hedef alınan kitle ve potansiyel etkisi ile sözlerde

davacı tarafın tek olarak hedef alınmayıp bir topluluğun içinde yer aldığı

hususları dikkate alındığında” tecavüzün kınanmasına karar verilmesi

gerektiğini belirtmiştir. Başvurucuya göre ise başvuru konusu sözler

referandumda “evet” oyu vermekle

“insanların düştüğü hatayı vurgulamak”

için söylenmiştir. Gerçekten de başvurucu söz konusu sözleri, Anayasa

değişikliği nedeniyle kendi bakış açısına göre ülkenin ve rejimin bulunduğu

tehlikeli duruma dikkat çekmek için söylemiştir.

64. İfade özgürlüğü büyük ölçüde

eleştiri özgürlüğünün güvence altına alınmasını hedeflemektedir ve düşüncelerin

açıklanması ve yayılması sırasında kullanılan ifadelerin sert olması doğal

karşılanmalıdır. Öte yandan siyasi tartışma özgürlüğünün “tüm demokratik sistemlerin temel ilkesi”

(bkz. Lingens/Avusturya, B. No:

9815/82, 8/7/1986, § 41-42) olduğu göz önüne alındığında diğer ifade türlerine

nazaran, başvuru konusu konuşmalardaki gibi siyasal politikaları ve siyasileri

eleştiren, siyasi politikaları veya açıklamaları muhalif bir tarzda ele alan

siyasi ifade özgürlüğüne ayrıca önem vermek gerekmektedir.

65. Anayasa’nın 26. maddesinin

ikinci fıkrası, siyasi ifadeler ile kamuyu ilgilendiren ifadelere yönelik pek

az bir sınırlamaya yer vermektedir. Siyasi bir tartışmayı savunmak demokratik

toplumun temel bir unsurudur. Bu sebeple zorlayıcı nedenler olmadıkça siyasi

ifadeye kısıtlama getirilmemesi gerekir (örnek bir AİHM kararı için bkz. Feldek/Slovakya, B. No: 29032/95, 12/7/2001,

§ 83).

66. AİHM’in yerleşik

içtihatlarında da belirttiği gibi, hükümetler kullandıkları kamu gücünden

dolayı kendilerine yöneltilmiş en ağır eleştirileri bile hoşgörü ile karşılamak

zorundadır. Sağlıklı bir demokrasi, bir hükümetin yalnızca yasama organı veya

yargı organları tarafından denetlenmesini değil aynı zamanda sivil toplum

örgütleri, medya ve basın veya siyasi partiler gibi siyasal alanda yer alan

diğer aktörlerce de denetlenmesini gerektirir (örnek bir karar için bkz. Castells/İspanya, B. No: 11798/85,

23/4/1992, § 46).

67. Aynı şekilde siyasetçilere

yönelik eleştirilerin kabul edilebilir sınırları, özel bir şahsa yönelik

eleştiri sınırına göre daha geniştir. Bir siyasetçi özel bir şahıstan farklı

olarak, her sözünü ve eylemini bilerek halkın ve aynı zamanda diğer

siyasetçilerin denetimine açar; bu nedenle de daha geniş hoşgörü göstermek

zorundadır (benzer bir yaklaşım için bkz. Lingens/Avusturya,

§ 42).

68. Yine de siyasetçilerin daha

geniş hoşgörülü olmak zorunda olmaları Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci

fıkrasında belirtilen “şöhret ve haklarının”

korunmayacağı anlamına gelmez. Aksine 26. maddenin ikinci fıkrası bütün

bireylerin itibarlarının korunmasına imkân verir. Ancak, şahsi sıfatları

dışında hareket eden siyasetçiler söz konusu olduğunda söz konusu korumanın

gerekleri, siyasi meseleleri açık biçimde tartışmanın yararıyla bağlantılı

olarak tartılmalıdır (aynı konuya AİHM’in yaklaşımı için bkz. bkz. Lingens/Avusturya, § 42).

69. Somut olayda başvurucu,

referandum sonucunda Anayasa’da önemli ölçüde değişiklik yapılmış olmasına

yönelik olarak sert ifadeler kullanmıştır. Buna karşın Yargıtay 4. Hukuk

Dairesi başvurucunun dile getirdiği düşüncelerin ve sarf ettiği sözlerin bir

bütün olarak davacıların şeref ve itibarlarına saldırı anlamı taşıdığına karar

vermiştir. Dairenin, başvurucunun asıl amacının davacıları küçük düşürmek

olduğunu kabul etmesi ancak başvurucunun kullandığı kelimelere onun verdiği

anlamın ötesinde anlamlar yüklemesi ile mümkün olmuştur. Başvurucunun

kullandığı ifadelere onun verdiği anlamın ötesinde bir anlam yüklenmemelidir.

70. Son olarak, Anayasa

Mahkemesinin görevi mevcut başvuruya benzer davalarda derece mahkemelerince

uygulanacak içtihadı belirlemek değildir. Buna karşın başvurucunun referandumda

evet oyu kullananlara yönelik olarak dile getirdiği sözler nedeniyle aleyhine

onlarca tazminat davası açıldığını belirtmek gerekir. Somut başvuruda,

başvurucunun beş kez kınanmasına karar verilmiştir. Bu tür yaptırımların

kamusal tartışmayı zorlaştırma ve bireyleri caydırma etkisi bulunduğu

belirtilmelidir. Kamusal tartışmalara katılan bireylerin hafif bile olsa

yaptırıma maruz kalma endişesi taşımaları onlar üzerinde kesintiye uğratıcı bir

etki doğurur.

71. Ayrıca, mağdurun

belirlenmesinin oldukça güç olduğu bu gibi sınır alanlarında belirli bir

toplumsal kesime yönelik düşünce açıklamalarından dolayı o toplumsal kesimde

bulunanların tamamının açtıkları davaların kabul edilmesinin de ifade özgürlüğü

üzerinde caydırıcı bir etkisi olacaktır. Kişilerin böyle bir etki altında,

ileride düşüncelerini açıklamaktan ve yaymaktan imtina etme riski

bulunmaktadır.

72. Başvurucunun dava konusu

konuşmalarında Anayasa değişikliği referandumunu analiz etmesinin ve

değişikliği eleştirmesinin genel olarak kamu yararını ilgilendiren bir mesele

olduğunda kuşku yoktur. Ayrıca hükümetlere ve siyasetçilere yöneltilen

eleştirinin sınırı da diğer kişilere göre daha fazladır. Bu sebeplerle

başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin “başkalarının şöhret ve haklarının” korunması için demokratik

bir toplumda gerekli bir müdahale olmadığı kanaatine varılmıştır.

73. Bu sebeplerle başvurucunun

Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal

edildiğine karar verilmesi gerekir.

Erdal

TERCAN bu görüşe katılmamıştır.

3. 6216

sayılı Kanun’un 50. Maddesinin Uygulanması

74. Başvurucu, hakkında herhangi

bir tazminata hükmedilmemiş olmakla birlikte davacıların kendilerini bir vekil

ile temsil ettirmeleri nedeniyle vekâlet ücreti, takip masrafı ve faiz ücreti

olmak üzere birinci davada 10.910,00 TL’yi, ikinci davada 1.800,00 TL’yi ve

üçüncü davada 2.221,00 TL’yi davacılara ödemiştir.

75. Başvurucu, aleyhine açılan

davalar nedeniyle ödemek zorunda kaldığı yargılama giderleri ve vekâlet

ücretleri toplamı olarak 14.931,00 TL maddi tazminat talep etmiştir. Başvurucu

dördüncü ve beşinci davalar yönünden maddi tazminat talebinde bulunmamıştır.

Başvurucu her bir dava için 5.000,00 TL olmak üzere toplam 25.000,00 TL manevi

tazminatın ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

76. 6216 sayılı Kanun’un 50.

maddesinin (1) numaralı fıkrasında, esas inceleme sonunda ihlal kararı

verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedileceği belirtilmiş; ancak yerindelik denetimi

yapılamayacağı, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemeyeceği hüküm

altına alınmıştır.

77. Başvurucunun ifade

özgürlüğüne yönelik başvuru açısından, yalnızca ihlal tespitiyle

giderilemeyecek olan manevi zararı karşılığında başvurucuya takdiren net

5.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

78. Başvurucu aleyhine verilen

karar nedeniyle başvurucunun davacılara ödediği vekâlet ücreti ve diğer

masraflar nedeniyle maddi zarara uğradığı anlaşıldığından başvurucuya net

14.931,00 TL maddi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

79. Başvurucu, vekâlet ücreti ve

yargılama giderlerinin tahsilini talep ettiğinden başvurucu tarafından yapılan

ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen toplam 1.030,50 TL başvuru harcı

ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.530,50 TL yargılama giderinin

başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. Başvurucunun,

1. İfade özgürlüğünün ihlal

edildiği yönündeki iddialarının KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA, OY

BİRLİĞİYLE,

2. Anayasa’nın 26. maddesinde

güvence altına alınan ifade özgürlüğünün İHLAL

EDİLDİĞİNE, Erdal TERCAN’ın karşıoyu ve OY ÇOKLUĞUYLA,

3. Başvurucunun yeniden

yargılama yapılması talebinin hukuki yarar bulunmadığından REDDİNE, başvurucuya

5.000,00 TL manevi, 14.931,00 TL

maddi olmak üzere toplam net 19.931,000 TL TAZMİNAT

ÖDENMESİNE, Erdal TERCAN’ın karşıoyu ve OY ÇOKLUĞUYLA,

B. Başvurucu tarafından yapılan 1.030,50 TL harç ve 1.500,00 TL

vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.530,50 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE, OY BİRLİĞİYLE,

C. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede

gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal faiz uygulanmasına, OY

BİRLİĞİYLE,

7/7/2015

tarihinde karar verildi.

KARŞI GÖRÜŞ

Başvurucu,

Atatürkçü Düşünce Derneği Hatay Şubesi tarafından, 2010 Anayasa değişikliği ile

ilgili olarak, 19/9/2010 tarihinde düzenlenen “Türkiye

Nereye Gidiyor?” başlıklı panelde Dernek Genel Başkanı sıfatıyla bir

konuşma yapmıştır. Yapılan bu konuşmada, referandumda evet oyu kullananlarla

ilgili olarak şöyle denilmiştir:

“Çözüm bizlerdedir. Yani sizlerdedir. Yani oylarımızdadır. O

oylar bilinçliyse ne ala bilinçli olmayan yani % 42’nin dışında olan oylar bana

göre gaflet, delalet ve hıyanet içindedir. Hıyaneti hepimiz biliyoruz. Bizi

sömürmek üzere kendi menfaatlerine göre buraya gelmiş olanları ben suçlamam.

Onlar kendi ülkeleri için çalışıyorlar. Bizimkilerde kendi ülkeleri için

çalışırlarsa o emperyalist güçlerin emrinde iş birlikçi olmazlar.”

Başvurucu

tarafından kullanılan bu sözler nedeniyle aleyhine çok sayıda dava açılmış,

açılan bu davalarda, ilk derece mahkemeleri başvurucunun kınanmasına karar

vermişler, bu kararlar da temyiz üzerine Yargıtay tarafından onanmıştır.

Bölüm

Çoğunluğu, kullanılan sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi

gerektiği kanaatine vararak, başvurucu hakkında verilen kınama kararı nedeniyle

ifade özgürlüğünün ihlâl edildiği sonucuna varmıştır.

Anayasa’nın

“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”

kenar başlıklı 26. maddesinin 1. ve 2. fıkrası şöyledir:

“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka

yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu

hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da

vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya

benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni,

kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti

ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların

cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin

açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının

yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin

gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.”

Görüldüğü

gibi, herkes kural olarak düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne sahiptir. Bu,

demokrasi için son derece önemli bir haktır. Özellikle yönetime muhalif olanlar

açısından, bu hak daha da önem arz etmektedir. Bununla birlikte ifade özgürlüğü

sınırsız bir hak olmayıp, sözkonusu maddenin 2. fıkrasında belirtilen hallerde,

somut olay açısından, başkalarının şöhret ve haklarının korunması amacıyla

sınırlandırılabilir. Bu sınırlandırma için yine Anayasa’nın 13. maddesinde

belirtilen sınırlama ölçütlerine de riayet edilmelidir.

Başvurucu, konuşma esnasında kullanmış olduğu

sözler nedeniyle kanaatimce ifade özgürlüğü ve eleştiri sınırlarını aşarak, %

42 oranındaki referanduma hayır diyenlerin dışındaki diğer kişileri yani % 58

oranındaki evet diyenleri açık bir şekilde, gaflet, dalalet ve ihanetle yani

hainlikle itham etmektedir. Bu ifadeler, eleştiri sınırlarının ötesinde hakaret

niteliği taşımaktadır. Bu açıdan da muhataplarının kişilik haklarına açıkça

saldırıda bulunulmuştur.

İlk

derece mahkemeleri ve Yargıtay, davacıların kişilik haklarına yapılan bu

saldırı nedeniyle Borçlar Kanunu m. 58,2 gereğince kınama kararı verilmesini

uygun görmüştür. Verilen bu karar, Anayasa m. 13 ve 26 açısından

değerlendirildiğinde, ölçülü bir yaptırımdır. O nedenle, başvurunun ihlâl

olmadığı gerekçesiyle reddedilmesi gerekirdi.

Ayrıca,

Bölüm çoğunluğumuz tarafından verilen ihlâl kararına bağlı olarak, başvurucuya

5000 TL manevi tazminat ve aleyhine açılan davalarda ödediği yargılama

giderleri miktarınca maddi tazminat ödenmesine karar verilmiştir. Kanaatimce,

6216 sayılı Kanunun 50. maddesinin 2. fıkrası gereğince yeniden yargılama

yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hallerde tazminata hükmedilebilir. Somut

başvuruda, ihlâl kararı verilse dahi, başvurucunun hukuki yararı yeniden

yargılama ile gerçekleşebilir. Tazminat ödenmesine ihtiyaç olmamalıdır.

Başvurucu aleyhine açılan dava sayısının fazlalığı da bu konuda belirleyici bir

rol oynamamalıdır. Mahkememiz tarafından somut olaya benzer şekilde ifade özgürlüğü

nedeniyle verilen ihlâl kararlarında, daha önceki dava nedeniyle ödenen

yargılama giderlerinin maddi tazminat olarak ödenmesine de karar verilmemiştir.

Yukarıda

belirtilen nedenlerle, Bölüm çoğunluğu tarafından verilen ihlâl kararına ve

ihlâlin sonuçlarının giderilmesi için, maddi tazminat ödenmesi kararına

katılmam mümkün olmamıştır.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Hicabi DURSUN

Erdal TERCAN

Kadir ÖZKAYA

Rıdvan GÜLEÇ

Raportör

:

Yunus HEPER

Başvurucu

:

Tansel ÇÖLAŞAN

Vekili

:

Av. Mutluhan KARAGÖZOĞLU

Av. Tamer SAĞCAN

Üye

Erdal

TERCAN

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2014/6128, 7 Temmuz 2015 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. A. Olaylar
  10. B. İlgili
  11. IV. İnceleme Ve
  12. Gerekçe
  13. A. Başvurucunun İddiaları
  14. B. Değerlendirme
  15. Edilebilir Olduğuna, Oy
  16. C. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  17. Karşı Görüş
  18. Tercan
  19. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2014/6128
Tarih
7 Temmuz 2015

İlgili Kararlar

  • A.t. Başvurusu (B. No: 2013/8482)
  • Mehmet Emin Sumeli ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/3585)
  • AYM Bireysel Başvuru B. No: 2013/1618
  • Umut Sağlam Başvurusu (B. No: 2013/2087)
  • Oğuz Oyan Başvurusu (B. No: 2015/8818)
  • Marcus Frank Cerny Başvurusu (B. No: 2013/5126)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.