İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Uğur Arslan Başvurusu (B. No: 2014/5673)

1. Başvuru, görevli doktorların kişisel kusurları neticesinde

Başvuru No2014/5673Tarih18 Mayıs 2016Okuma28 dk · 5.690 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Uğur Arslan Başvurusu

Karar tarihi
18 Mayıs 2016
Başvuru Numarası
2014/5673
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

5.690 kelime·28 dk okuma·14 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, görevli doktorların kişisel kusurları neticesinde

kolunun sakat kaldığını iddia eden başvurucunun doktorlar aleyhine adli yargıda

açtığı tazminat davasınınhusumet yokluğu nedeniyle

reddedilmesi, davanın uzun bir süre sonra husumet yönünden reddi nedeniyle

idari yargıda dava açılabilmesinin mümkün olmaması ve davanın makul sürede

sonuçlandırılamaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının; doktor hatasından

kaynaklanan kalıcı sakatlık nedeniyle de kişinin maddi ve manevi varlığını

koruma hakkının ihlal edildiğine ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru, 21/4/2014 tarihinde Çorum 3. Asliye Hukuk Mahkemesi

aracılığıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve başvurunun

Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit

edilmiştir.

3.Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 30/3/2015 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

5.11/8/2007 tarihinde başvurucunun kolunu cama çarpması

nedeniyle kolunda yaralanma meydana gelmiştir. Daha sonra Çorum Devlet

Hastanesi Acil Polikliniğinde görevli Doktor M.A. tarafından başvurucunun

muayenesi yapılmış ve başvurucunun iddiasına göre ilgili icapçı ortopedi veya

plastik cerrahi uzmanına haber verilmesi veya bu uzmanlar yoksa yara sütüre edilmeden (dikiş atılmadan) ilk müdahalesi yapılarak

bir üst merkeze sevkinin sağlanması gerektiği hâlde davalı tarafından

kendisinin hemşireye yönlendirildiği ve koluna dikiş atıldığı belirtilmiştir.

Başvurucu bunun yanında Acil Serviste görevli diğer Doktor N.Ö. ile şifahi bir

görüşme yapmıştır.

6. Başvurucu daha sonra kolundaki ağrılarının devam etmesi

nedeniyle Çorum Hasan Paşa Devlet Hastanesine gitmiştir. Başvurucunun kolundaki

tendonların çalışmaması nedeniyle başvurucu,

ambulansla Çorum Devlet Hastanesine sevk edilmiştir.

7. Aynı gün tekrar muayenesi yapılan başvurucu, yapılacak bir

müdahalenin kalmaması nedeniyle taburcu edilmiştir.

8. Başvurucunun ifadesine göre Çorum Devlet Hastanesi Plastik

Cerrahi Bölümünde yaklaşık bir ay sonra muayene edilmiş, Ankara'da tedavi

olması gerektiği kendisine bildirilmiştir.

9. 2007 Eylül ayında tedavisi için Ankara Numune Hastanesine

giden başvurucunun ameliyatı başarılı olmamış ve kolunda herhangi bir iyileşme

meydana gelmemiştir.

10. Başvurucu bunun üzerine 11/10/2007 tarihinde Çorum

Cumhuriyet Başsavcılığına giderek Acil Serviste görevli doktorlar aleyhine

şikâyetçi olmuştur. Soruşturma izni verilmemesi üzerine Çorum Valiliği İl İdare

Kurulu kararına karşı itiraz edilmiş, Kırıkkale Bölge İdare Mahkemesinin

18/4/2008 tarihli ve E.2008/46, K.2008/50 sayılı kararıyla itiraz kabul edilmiştir.

Görevi kötüye kullanma suçunu işledikleri şüphesiyle açılan ceza davası

sonucunda14/1/2010 tarihinde, sanık N.Ö. beraat etmiş, M.A. hakkında ise hükmün

açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiştir.

11. Başvurucu bunun üzerine Acil Serviste görevli Doktor M.A.

hakkında Çorum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde haksız fiile dayalı olarak

18/3/2010 tarihinde, birleşen davada ise davalı diğer Doktor N.Ö. hakkında aynı

sebebe dayalı olarak maddi ve manevi tazminat davası açmıştır.

12. Mahkeme 11/12/2012 tarihli ve E.2010/91, K.2012/577 sayılı

kararı ile davaya konu edilen olayda doktor olarak kamu görevlisi sıfatı

taşıyan davalıların eylemleri nedeniyle adli yargıda tazminat talep edildiği

hâlbuki davanın idari yargı yerinde ve idareye karşı açılması gerektiği,

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli ve E.2011/4-592, K.2012/25

sayılı kararının da aynı yönde olduğu, davalılara husumet yöneltilemeyeceği

gerekçesiyle açılan davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine hükmetmiştir.

13. Başvurucu tarafından temyiz edilen bu karar, Yargıtay 4.

Hukuk Dairesinin 27/5/2013 tarihli ve E.2013/7119, K.2013/9882 sayılı ilamı ile

onanmıştır.

14. Başvurucunun karar düzeltme istemi ise aynı Dairenin

10/2/2014 tarihli ve E.2013/17861, K.2014/1954 sayılı ilamı ile reddedilmiştir.

15. Ret kararı 24/3/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ

edilmiştir.

16. Başvurucu 21/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

B. İlgili Hukuk

17. Anayasa’nın 40. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu

uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin

edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.”

18. Anayasa’nın 125. maddesinin son fıkrası şöyledir:

“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan

zararı ödemekle yükümlüdür.”

19. Anayasa’nın 129. maddesinin beşinci fıkrası şöyledir:

“Memurlar

ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan

doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun

gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir. “

20. 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun

13. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları

zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili

kurum aleyhine dava açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce

tahsil veya muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kağıtların ilgili

personel tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar,

cezai takibat sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir.

Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.”

21. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü

Kanunu’nun 13. maddesi şöyledir:

“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan

önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle

öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren

beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini

istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu

konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış

gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava

süresi içinde dava açılabilir.

Görevli olmayan adli ve askeri yargı mercilerine açılan tam yargı

davasının görev yönünden reddi halinde sonradan idari yargı mercilerine

açılacak davalarda, birinci fıkrada öngörülen idareye başvurma şartı aranmaz.”

22. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17/10/2007 tarihli ve

E.2007/4-640, K.2007/725 sayılı kararı şöyledir:

“(…)

Davacı, davalının yanlış tedavi uygulaması nedeniyle eşinin ölümüne

neden olduğunu ileri sürmüş; mahkemece, davanın Sağlık Bakanlığı’na karşı açılması

gerektiği; davalıya husumet yöneltilemeyeceği gerekçe gösterilerek yazılı

şekilde karar verilmiştir.

‘Anayasa m. 129/5’de, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini

kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idare

aleyhine açılabileceği benimsenmiştir. Ne var ki, bu kural mutlak olmayıp;

idari yetkilerin kullanılma alanı ile eş anlatımla, idari işlem ve eylem

niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Özellikle, haksız eylemlerde;

kamu görevlisinin, Anayasa’nın bu güvencesinden yararlanma olanağı

bulunmamaktadır. Somut olayda, davalının tanı ve tedavide hatalı davrandığı

ileri sürülerek tazminat isteminde bulunulmuştur. Şu durumda, açıkça kişisel

kusura dayanılmıştır. O nedenle, Anayasa m.129/5 hükmünün göz önünde

tutulabilmesi söz konusu değildir. Mahkemece, işin esasının incelenmesi;

davalının kişisel kusurunun bulunup bulunmadığının araştırılması ve sonucuna

göre bir karar verilmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle, yazılı şekilde karar

verilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir’ gerekçesiyle bozularak

dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece

önceki kararda direnilmiştir.

(…)

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz

edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve

kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle,Anayasanın 129/5 maddesi gereğince memurların ve

diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen zararlara

ilişkin davaların idare aleyhine dava açılabilmesinin, eylemin hizmet

kusurundan kaynaklanmış olması koşuluna bağlı bulunmasına; dava dilekçesinde

sıralanan maddi olguların davalının salt kişisel kusuruna dayanıldığını

göstermesi karşısında öncelikle bu iddia doğrultusunda delillerin toplanıp

değerlendirilerek sonuca varılmasının gerekmesine; Hukuk Genel Kurulu’nun

15.11.2000 gün ve 2000/4-1650 E. 2000/1690 K; 26.09.2001 gün ve 2001/4-595 E. 2001/643

K.; 29.03.2006 gün ve 2006/4-86 E. 2006/111 K.; 20.09.2006 gün ve 2006/4-526 E.

2006/562 K. Sayılı ilamlarında da aynı ilkenin vurgulanmış olmasına göre, Hukuk

Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken,

önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”

23. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli ve

E.2011/4-592, K.2012/25, sayılı kararı şöyledir:

“…

…gerek Anayasa, gerekse Devlet Memurları Kanunu’nda yer alan

düzenlemelerin, memur ve kamu görevlisinin sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı;

daha sonra ilgilisine rücu edilmek üzere ilk etapta devletin sorumluluğuna

giderek, mağdura zararını daha iyi bir şekilde giderecek bir muhatap ve

tereddütsüz bir yargı yolu sağladığı; bugüne

kadar ki uygulamada, kamu personelinin mali sorumluluğunuçözmek

için “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımına gidilmiş olmasının yerinde

olmadığı, zira yasada böyle bir unsur bulunmayıp; bunun tamamen idare ile memur

arasında görülecek rücu davasının sorunu olduğu; öte yandan, Anayasa’nın

129/5 maddesinde sayılan görevlinin görevini yerine getirirken veya yetkilerini

kullanırken kasten islediği eylemin bu koruma altına girip girmeyeceğine

ilişkin olarak da, yasanın “kusur” ifadesi kullanması karşısında eylemin kasten

veya ihmalen işlenmesine bakılmaksızın idarenin

sorumluluğuyla güvence altına alındığı, ceza mahkemesinde yargılanmasının hatta

ceza almasının dahi öneminin bulunmadığı, bunun da ancak rücu davasında dikkate

alınacağı; sonuçta, memur ve kamu görevlisinin görevi sırasında hizmet

araçlarını kullanarak yaptığı eylem ve işlemlerine ilişkin kişisel kusurunun

kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı bu nedenle açılacak

davanın idare aleyhine açılması gerektiği; görev yapılan yerde dahi olsa memur

ve kamu görevlisinin yaptığı iş ile ilgisi olmayan eylemlerin varlığı halinde

ise bu eylemden memurun kişisel olarak sorumlu tutulacağı, bu nedenle açılacak

davaların da ancak adli yargıda ve kamu görevlisi veya memur aleyhine

açılabileceği, ilke olarak oyçokluğu ile kabul edilmiştir.

…”

24. Danıştay Onbeşinci Dairesinin

13/2/2014 tarihli ve E.2013/10851, K.2014/752 sayılı kararı şöyledir:

“…

… davacının 30.04.2010 tarihinde A. Y. Ankara Onkoloji Eğitim ve

Araştırma Hastanesi'nde yapılan ameliyatta hatalı tıbbi müdahale yapıldığından

bahisle 04.05.2011 tarihinde Ankara 20. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde ilgili

doktorlar aleyhine dava açtığı, davanın 10.04.2012 tarih ve E:2011/229,

K:2012/158 sayılı kararla "Pasif Husumet Yokluğu" nedeniyle

reddedildiği, söz konusu bu kararın 16.11.2012 tarihinde kesinleştiği,

davacının 26.12.2012 tarihinde Sağlık Bakanlığı'na 200.00,000-TL maddi,

200.000,00-TL manevi tazminatın tarafına ödenmesi istemiyle başvuruda

bulunduğu, başvurusunun zımnen reddedilmesi üzerine, tarafına 100.000,00-TL

manevi ve 100.000,00-TL maddi olmak üzere toplam 200.000,00-TL tazminatın

ameliyat tarihinden itibaren ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılmakta

olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Mahkemece, Asliye Hukuk Mahkemesinde davanın açıldığı tarih eylemin idariliğinin öğrenildiği tarih olarak kabul edilerek bu

tarihten itibaren idareye başvuruda bulunulmadığı gerekçesiyle davanın süre

aşımı nedeniyle reddine karar verilmişse de; davacı Asliye Hukuk Mahkemesinde

açmış olduğu davada verilen karar sonucunda eylemin idariliğini

öğrenmiş olup husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine dair verilen kararın

kesinleştiği 16.11.2012 tarihinden itibaren 2577 sayılı Kanunun 13. maddesi

uyarınca 1 yıllık dava açma süresinin başladığının kabulü gerekmektedir.”

25. Danıştay Onbeşinci Dairesinin

20/2/2014 tarihli ve E.2013/11650, K.2014/1022 sayılı kararı şöyledir:

“…

… davacının, 2004 yılının ağustos ayında bisikletten düşerek

yaralanması üzerine kaldırıldığı Konya Numune Hastanesi'nde yapılan tedavi ve

ameliyatından sonra iyileşememesi sonucunda başvurduğu Konya Eğitim ve

Araştırma Hastanesi'nden 13/05/2010 tarihinde aldığı rapordan %26,9 oranında

özürlü olduğunu öğrendiği, davacının ameliyatı gerçekleştiren doktor S. S.

aleyhine tazminat istemiyle 08/02/2011 tarihinde Konya 2. Asliye Hukuk

Mahkemesi'nin 2011/75 sayılı esasına kayıtlı olarak açtığı davanın 14/06/2012

tarih ve E:2011/75, K:2012/585 sayılı kararla anılan davanın idareye karşı

açılması gerektiğinden husumet nedeniyle reddedildiği ve bahsi geçen kararın Yargıtay

4. Hukuk Dairesi'nin 09/11/2012 tarih ve E:2012/15934, K:2012/16599 sayılı

kararıyla onanarak kesinleşmesi üzerine davalı idare aleyhine bakılmakta olan

davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Buna göre, davacının Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden

13/05/2010 tarihinde aldığı rapordan %26,9 oranında özürlü olduğunu öğrendiği,

bunun üzerine 08/02/2011 tarihinde ameliyatı gerçekleştiren doktor aleyhine

tazminat istemiyle Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan davanın husumet

yokluğu nedeni ile reddedilerek buna ilişkin kararın 09/11/2012 tarihinde

kesinleştiği, davacının söz konusu kararın kesinleşmesiyle birlikte eylemi ve

eylemin idareye atfedilebilir olduğunu öğrendiği 09/11/2012 tarihinden itibaren

1 yıl içinde, 08/05/2013 tarihinde açtığı davada süre aşımı bulunmamakta olup;

İdare Mahkemesince, davanın esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken,

davanın süre aşımı yönünden reddi yolunda verilen kararda usul hükümlerine

uygunluk görülmemektedir.”

26. Danıştay Onuncu Dairesinin 13/12/2006 tarihli ve

E.2005/8406, K.2006/7137 sayılı kararı şöyledir:

“…

… davacılar murisi M. A.'nın, 20.2.1997

tarihinde su kuyusuna düşerek ölmesi üzerine, kuyunun bulunduğu taşınmazın

sahibi olarak bilinen şahıslar aleyhine Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde, 28.5.1999

tarihinde açılan maddi tazminat davasında, anılan mahkemece, 6.6.2002 tarihinde

verilen kararla, kuyunun bulunduğu yerin Karayolları Genel Müdürlüğünce

kamulaştırıldığı ve bu nedenle davalıların meydana gelen olayda

sorumluluklarının bulunmadığı gerekçesiyle husumet yönünden davanın

reddedildiği, bu kararın temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince, haksız

eylem nedeniyle sorumlu kişilerin tespit edilerek hüküm kurulması gerektiği

gerekçesiyle mahkeme kararının bozulduğu, davacılar tarafından, söz konusu

kararın düzeltilmesi istemiyle yapılan başvurunun aynı dairece reddedildiği ve

bu kararın Asliye Hukuk Mahkemesi kayıtlarına 10.10.2003 tarihinde girdiği,

daha sonra davacılar tarafından Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde, bu kez

Karayolları Genel Müdürlüğüne karşı, 2.3.2004 tarihinde tazminat davası

açıldığı, açılan iki davayı birleştiren Bartın 2. Asliye Hukuku Mahkemesince,

kuyunun bulunduğu taşınmazın Karayolları Genel Müdürlüğünce

kamulaştırıldığından, zararın doğmasına bu idarenin hizmet kusurunun neden

olduğu gerekçesiyle, davanın taşınmaz sahibi olarak bilinen şahıslara yönelik

kısmının reddine, Karayolları Genel Müdürlüğüne yönelik kısmının ise idari

yargıda görülmek üzere, idare mahkemesine gönderilmesine karar verildiği, bu

kararın 18.7.2005 tarihinde kesinleşmesi üzerine, 5.8.2005 tarihinde,

Karayolları Genel Müdürlüğüne karşı idare mahkemesinde, maddi ve manevi

zararların tazmini istemiyle görülmekte olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Dava konusu olayda, eylemin idariliğinin, davacılar

murisinin ölümüne neden olan kuyunun bulunduğu yerin, Karayolları Genel

Müdürlüğünce kamulaştırıldığı gerekçesiyle, gerçek kişiler aleyhine açılan

davanın, Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesince, husumet yönünden reddine ilişkin

kararın kesinleştiği, 10.10.2003 tarihinde ortaya çıktığı kuşkusuzdur.

Bu duruma göre, kuyunun bulunduğu taşınmazın sahibi olarak bilinen

şahıslar aleyhine 28.5.1999 tarihinde açılan maddi tazminat davası sonucunda,

Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesince, 6.6.2002 tarihinde, kuyunun bulunduğu

yerin Karayolları Genel Müdürlüğünce kamulaştırıldığı ve bu nedenle davalıların

meydana gelen olayda sorumluluklarının bulunmadığı gerekçesiyle husumet

yönünden davanın reddi yolunda verilen kararın kesinleştiği tarih olan

10.10.2003 tarihinde eylemin idariliğinin

belirlendiği, bu tarihten itibaren, 2577 sayılı Yasa'nın 13. maddesinde

öngörülen 1 yıllık süre içinde,2.3.2004 tarihinde adli yargı yerinde dava

açıldığı, bu davanın idare mahkemesinde görülmesi gerektiği gerekçesiyle görev

yönünden reddine ilişkin kararın, 18.7.2005 tarihinde kesinleşmesi üzerine,

5.8.2005 tarihinde Karayolları Genel Müdürlüğüne karşı idare mahkemesinde

açılan bu davanın süresinde kabul edilerek, işin esasının incelenmesi

gerekirken, süre aşımı bulunduğu gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen

temyize konu kararda hukuki isabet görülmemiştir.”

27. Danıştay Onuncu Dairesinin 4/11/2011 tarihli ve E.2008/7182,

K.2011/4711 sayılı kararı şöyledir:

“…

Bir eylemin idariliği ve doğurduğu zarar bazı

durumlarda eylemin gerçekleşmesiyle, kimi zaman da değişik araştırma ve

incelemelerden, hatta ceza davalarından sonra ortaya çıkabilmektedir.

Özelikle, kamu görevlilerinin idari tasarrufta bulunurken uyulması

zorunlu görülen kurallara uymamaları nedeniyle kendilerine izafe edilebilecek

nitelikte olmakla birlikte, resmi yetkilerin kullanımı sırasında gerçekleştiği

için idaresinden de ayrılamayan görev kusurlarından doğan zararın tazmini

istemiyle açılacak tam yargı davalarında eylemin idariliği,

zararın, kamu görevlisinin kişisel kusurundan mı, görev kusurundan mı

kaynaklandığının ceza muhakemesi sonucunda belirlenmesiyle ortaya

çıkabilmektedir.

Bu nedenlerle, 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesinde öngörülen 1 ve 5

yıllık sürelerin eylemin idariliğinin ve doğurduğu

zararın ortaya çıktığı tarihten itibaren hesaplanması zorunludur. Aksi yorumun,

dava açma yolunun kullanımını güçleştirerek hak arama hürriyetini olumsuz

etkileyeceğini belirtmek gerekir. Anılan Yasa hükmünde öngörülen tam yargı

davalarının, idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminine yönelik olması

sebebiyle davanın açılabilmesi için eylemin idariliğinin

ve yol açtığı zararın ortaya çıkması zorunludur.

Dosyanın incelenmesinden, davacının eşinin yaralanması üzerine kaldırıldığı

Salihli Devlet Hastanesinde 24.4.2004 tarihinde ölümünün gerçekleştiği, acil

servis personelinden doktor S.T. hakkında taksirle bir kişiyi öldürme suçunu

işlediğinden bahisle 25.9.2006 günlü iddianame ile açılan ceza davasının

sürdüğü, davacının ise iddianamenin 13.10.2006 tarihinde tebliğ edilmesi

üzerine 8.10.2007 gününde maddi ve manevi tazminat talebiyle davalı idareye

yaptığı başvurunun 27.11.2007 tarihinde tebliğ edilen 20.11.2007 günlü işlemle

reddi sonrasında 25.1.2008 tarihinde dava açtığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda, eylemin idariliğinin S.T.

hakkında açılan ceza davasında verilecek kararın kesinleştiği tarihte ortaya

çıkabileceği dikkate alındığında, iddianamenin tebliği üzerine yapılan

başvurunun reddi sonrasında açılan davada süre aşımı, davanın süre aşımı

bakımından reddi yolunda verilen Mahkeme kararında ise hukuksal isabet

bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

28. Mahkemenin 18/5/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

29. Başvurucu, doktorların kişisel kusurlarına dayalı olarak

açtığı tazminat davasının son yıllardaki içtihat değişiklikleri nedeniyle

doğrudan kamu görevlisine dava açılamayacağı gerekçesiyle haksız olarak

husumetten reddedildiğini,doktor hatası nedeniyle

sağlıklı bir yaşam sürmesinin engellenmiş olduğunu, bu süreçte maddi ve manevi

zarara uğradığını belirterek makul sürede yargılanma hakkının, hak arama

hürriyetinin, hukuki belirlilik, istikrar, öngörülebilirlik ve haklı beklenti

ilkeleri ile adil yargılanma hakkının ve vücut dokunulmazlığının ihlal

edildiğini ileri sürmüş; tazminat talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

30. Başvurucu, başvuru harcını yatıramayacağını belirterek adli

yardım talebinde bulunmuş ise de başvuru harcını yatırdığı anlaşılması

sebebiyle bu konuda bir karar almaya gerek görülmemiştir.

31. Başvurucu, tıbbi ihmali bulunduğunu belirttiği doktor

hakkında açtığı tazminat davasının sonucundan, bu davanın makul sürede

sonuçlandırılamamasından, davanın uzun bir süre sonra husumet yönünden reddi

nedeniyle idari yargıda dava açma hakkını kaybetmesinden ve görevli doktorun

ihmali sebebiyle vücut bütünlüğünün zarar görmesinden şikâyet etmektedir.

Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi

ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, §

16). Başvurucunun iddiaları, Anayasa'nın 17. maddesinin birinci fıkrası ve

Anayasa’nın 36. maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkı kapsamında dört

başlık altında incelemiştir.

1. Yargılamanın Sonucu

İtibarıyla Adil Olmadığına İlişkin İddia

32. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda

inceleme yapılamaz.”

33. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı

fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine

karar verebilir.”

34. 6216 sayılı Kanun'un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasında

açıkça dayanaktan yoksun başvuruların Mahkemece kabul edilemezliğine karar

verilebileceği belirtilmiştir. Anayasa'nın 148. maddesinin dördüncü fıkrasında

ise açıkça dayanaktan yoksun başvurular kapsamında değerlendirilen, kanun

yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin şikâyetlerin bireysel başvuruda

incelenemeyeceği kurala bağlanmıştır.

35. Anılan kurallar uyarınca ilke olarak derece mahkemeleri

önünde dava konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin

değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile derece

mahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun esas yönünden adil olup

olmaması bireysel başvuru incelemesine konu olamaz. Bunun tek istisnası, derece

mahkemelerinin tespit ve sonuçlarının adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan tarzda

bariz takdir hatası veya açık keyfîlik içermesi ve bu

durumun kendiliğinden bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihlal

etmiş olmasıdır. Bu çerçevede kanun yolu şikâyeti niteliğindeki başvurular,derece mahkemesi

kararları bariz takdir hatası veya açık keyfîlik

içermedikçe Anayasa Mahkemesince incelenemez (Necati

Gündüz ve Recep Gündüz, B. No: 2012/1027, 12/2/2013, § 26).

36. Başvurucu; kişisel kusur ile kolunun sakat kalmasına sebep

olan doktorlar aleyhine açtığı tazminat davasının öngörülemez şekilde husumet

yokluğu nedeniyle reddedildiğini, Yargıtayın

içtihatlarının belli olduğunu, bu durumun hukuka ve adalete olan güvenini

sarstığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri

sürmüştür.

37. Yukarıda yer verilen iddialar dikkate alındığında

başvurucunun açtığı davanınhusumet yönünden

reddedilmesinden şikâyet ettiği anlaşılmaktadır. Başvurucu Yargıtay

içtihatlarının ne olduğunu, nasıl bir değişiklik izlendiğini başvuru formunda

belirtmemesine rağmen benzer yönden açılan davaların kabul edildiği yönünde

soyut bir iddia ileri sürmektedir. Bu durumda başvuru konusu şikâyetin içtihat

değişikliği doğrultusunda verilen husumet yönünden ret kararına ilişkin olduğu anlaşılmıştır.

38. Yargıtay 1/2/2012 tarihinden önceki içtihatlarında kamu

görevlilerinin görevi sırasında hizmet araçlarını kullanarak üçüncü bir kişiye

zarar vermeleri hâlinde “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımına gitmiş ve

kamu görevlisine karşı kişisel kusuruna dayanılarak adli yargıda tazminat

davası açılabilmesini kabul etmiştir (Benzer yöndeki Yargıtay Hukuk Genel

Kurulu kararı için bkz. § 22). Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli

kararları ile anılan içtihattan dönülmüş ve kamu görevlilerinin mali sorumluluğunuçözmek için “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur”

ayrımına gidilmesinin yerinde olmadığı, kamu görevlilerinin görevi sırasında

hizmet araçlarını kullanarak yaptıkları eylem ve işlemlere ilişkin kişisel

kusurlarının kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı, bu

nedenle açılacak davanın idare aleyhine açılması gerektiği, görev yapılan yerde

dahi olsa kamu görevlilerinin yaptıkları iş ile ilgisi olmayan eylemlerin

varlığı hâlinde ise bu eylemden kamu görevlilerinin kişisel olarak sorumlu

tutulacağı, bu nedenle açılacak davaların da ancak adli yargıda ve kamu

görevlileri aleyhine açılabileceği kabul edilmiştir ( Yargıtay Hukuk Genel

Kurulu kararı için bkz. § 23).

39. Somut olayda başvurucu, tedavi olduğu Hastanede görevli doktorların

haksız eylemi nedeniyle kolunun sakat kaldığını belirterek bu kişiler aleyhine

Çorum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası açmıştır.

Mahkeme, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli içtihadı doğrultusunda

kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan

tazminat davalarının kamu görevlileri aleyhine değil ancak kamu idaresi

aleyhine açılabileceği gerekçesiyle görevli doktor hakkında açılan davanın

husumet yokluğu nedeniyle reddine karar vermiştir. Mahkeme,“hizmet kusuru” ile “hizmetten ayrılabilir

kişisel kusur” kavramlarını ilgili hukuk kuralları çerçevesinde yorumlayarak

somut olayda hizmetten ayrılabilir kişisel kusurdan bahsetmenin mümkün olmadığı

sonucuna ulaşmıştır. Temyiz edilen karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin

27/5/2013 tarihli ilamı ile usul ve yasaya uygun bulunarak onanmıştır.

40. Bireylerin makul güvenlerinin korunması ve hukuki güvenlik

ilkesi, içtihadın değişmezliği şeklinde bir hak bahşetmemektedir. Mahkemelerin

yorumlarında dinamik ve evirilen bir yaklaşımın sürdürülememesi, reform ya da

gelişimi engelleyeceğinden kararlardaki değişim, adaletin iyi idaresine

aykırılık teşkil etmez (Türkan Bal [GK],

B. No: 2013/6932, 6/1/2015, § 54).

41. Mahkeme içtihatlarındaki değişme, yargı organlarının takdir

yetkisi kapsamında kalmakta olup böyle bir değişiklik özü itibarıyla önceki

çözümün tatminkâr bulunmaması anlamına gelir (Türkan

Bal, § 55). Bu bağlamda Yargıtay, kamu görevlilerinin yetkilerini

kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının kamu görevlileri

aleyhine mi yoksa ilgili kamu idaresi aleyhine mi açılması gerektiği hususunda

gerekçesini açıklamak suretiyle içtihat değişikliğine gitmiş ve başvurucunun

görevli doktor aleyhine açtığı dava, söz konusu içtihat doğrultusunda husumet

yönünden reddedilmiştir.

42. Mahkemenin gerekçesi ve başvurucunun iddiaları

incelendiğinde iddiaların özünün derece mahkemesi tarafından delillerin

değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının yorumlanmasında isabet olmadığına ve

esas itibarıyla yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.

43. Başvurucu; yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğu

deliller ve görüşler hakkında bilgi sahibi olamadığına, kendi delillerini ve iddialarını

sunma olanağı bulamadığına, karşı tarafça sunulan delillere ve iddialara etkili

bir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığına ya da uyuşmazlığın çözüme

kavuşturulmasıyla ilgili iddialarının Derece Mahkemesi tarafından

dinlenmediğine ilişkin bir bilgi ya da kanıt sunmadığı gibi Mahkemenin

kararında bariz takdir hatası veya açık keyfîlik

oluşturan herhangi bir durum da tespit edilememiştir.

44. Açıklanan nedenlerle başvurucu tarafından ileri sürülen

iddiaların kanun yolu şikâyeti niteliğinde olduğu, Derece

mahkemesi kararlarının bariz takdir hatası veya açık keyfîlik

de içermediği anlaşıldığından başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik

koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

b. Mahkemeye Erişim

Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

45. Başvurucu, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu içtihatları

doğrultusunda adli yargıda açtığı tazminat davasının içtihat değişikliği

nedeniyle husumet yönünden reddine karar verildiğini, açtığı davanın uzun bir

süre geçtikten sonra husumet yönünden reddedilmesi nedeniyle idari yargıda dava

açabilmesinin de mümkün olmadığını belirterek hak arama hürriyetinin ihlal

edildiğini ileri sürmüştür.Başvurucunun bu iddiası,

uyuşmazlığı idari yargı önüne taşıyabilmesi ile ilgili olduğundan mahkemeye

erişim hakkı kapsamında değerlendirilmiştir.

46. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak

suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile

adil yargılanma hakkına sahiptir.”

47. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) kenar

başlıklı 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile

ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar

konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme

tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak

görülmesini istemek hakkına sahiptir.”

48. Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan

mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve

uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına

gelmektedir (Özkan Şen, B. No:

2012/791, 7/11/2013, § 52). Hukuki konularda mahkemelerde dava açma hakkı

anlamına gelen mahkemeye erişim hakkı "mahkemeye gitme hakkı"nı

da kapsamaktadır (Hüseyin Sezen,

B. No: 2013/1793, 18/9/2014, § 47). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM),

mahkemeye etkili erişim hakkını “hukukun üstünlüğü” ilkesinin temel

unsurlarından biri olarak kabul etmekte ve mahkemeye etkili erişim hakkının

mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak

isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip

olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki belirsizliklerin ya

da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği

durumlarda bu hakkın ihlal edildiğine karar verilmektedir (Hüseyin Gönel,

B. No: 2013/2491, 17/7/2014, § 35).

49. Somut olayda başvurucunun Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

içtihatları doğrultusunda görevli doktorun kişisel kusuruna dayanarak adli

yargıda açtığı tazminat davası,kamu

görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat

davalarının kamu görevlileri aleyhine değil ancak kamu idaresi aleyhine

açılabileceği gerekçesiyle husumet yönünden reddedilmiştir. Başvurucu, anılan

kararın dava tarihinden yaklaşık iki yıl sonra verilmesi nedeniyle idari

yargıda dava açma hakkını kaybettiğini, bu sebeple mahkemeye erişim hakkının

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

50. Başvurucu, husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararının

ardından idari yargıda tam yargı davası açma yoluna gitmemiş; idari yargıda tam

yargı davası açmasının mümkün olmadığını belirterek doğrudan bireysel başvuruda

bulunmuştur. Bu durumda başvurucunun dava konusu uyuşmazlığı idari yargı önüne

taşıyabilmesinin öngörülebilir bir durum olup olmadığı incelenmelidir.

51. 2577 sayılı Kanun’un “Doğrudan

doğruya tam yargı davası açılması” başlıklı 13. maddesinin birinci

fıkrası “İdari eylemlerden hakları ihlal

edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine

veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem

tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine

getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi

halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek

hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği

tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.” şeklindedir.

52. Danıştayın yerleşik içtihatlarında

2577 sayılı Kanun’un 13. maddesinde öngörülen bir ve beş yıllık sürelerin

eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya

çıkması ile başlayacağı, eylemin idariliği ve yol

açtığı zararın ise bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıktığı bazen de

değişik araştırma ve inceleme sonucu çok sonra ortaya çıkabildiği, eylemin idariliğinin sonradan ortaya çıktığı durumlarda 2577 sayılı

Kanun ile öngörülen bir ve beş yıllık sürelerin bu tarihten itibaren

hesaplanması gerektiği, aksi bir yorumun dava açma yolunun kullanımını

güçleştirerek hak arama hürriyetini olumsuz şekilde etkileyeceği

belirtilmektedir. Danıştay, yerleşik içtihatları ile uyumlu olarak kamu

görevlilerinin kamu hizmetini yürütürken üçüncü kişilere vermiş oldukları

zararlar nedeniyle kamu görevlileri aleyhine adli yargıda açılan tazminat

davalarında ve adli yargı mercilerince davalının hasım sıfatının bulunmadığı

gerekçesiyle verilen ret kararlarında da aynı içtihadı benimsemiş; eylemin idariliğinin, adli yargı mercilerince husumet yokluğu

nedeniyle verilen ret kararının kesinleşmesiyle birlikte ortaya çıktığını, bu

durumlarda husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararlarının kesinleşmesinden

itibaren bir yıl içinde 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca tam yargı

davası açılabileceğini kabul etmiştir (bkz. §§ 24-27).

53. Görevli doktorun kişisel kusuruna dayanarak başvurucunun

adli yargıda açtığı davada verilen husumet yönünden ret kararının gerekçesinde,

kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan

tazminat davalarının kamu görevlileri aleyhine değil ancak kamu idaresi

aleyhine açılabileceğinin belirtildiği dikkate alındığında başvurucunun 2577

sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca Danıştayın

yukarıda yer verilen içtihatları doğrultusunda ilgili kamu idaresi aleyhine tam

yargı davası açmasının öngörülebilir bir durum olduğu anlaşılmaktadır. Ancak

başvurucu, idari yargıda tam yargı davası açmak yerine dava açma hakkını

kaybettiğini belirterek doğrudan bireysel başvuruda bulunmuştur. Bu durumda

Danıştay içtihatlarına göre adli yargı mercilerince husumet yokluğu nedeniyle

verilen ret kararlarının kesinleşmesinden itibaren bir yıl içinde 2577 sayılı

Kanun’un 13. maddesi uyarınca idari yargıda tam yargı davası açılması mümkün ve

öngörülebilir iken somut başvuruda mahkemeye erişim hakkına yönelik bir ihlalin

bulunmadığının açık olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

54. Açıklanan nedenlerle başvurucunun mahkemeye erişim hakkına

ilişkin iddiası yönünden bir ihlalin olmadığı açık olduğundan başvurunun bu

kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Anayasa’nın 17.

Maddesinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia

55. Başvurucu, görevli doktorun ihmali sebebiyle kolunun sakat

kaldığını belirterek Anayasa’nın 17. maddesinde tanımlanan, kişinin maddi ve

manevi varlığının korunması hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

56. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını

koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

57. Anılan Anayasa hükmü ile kişinin maddi ve manevi varlığının bütünlüğü, gerek kamusal yetkilerle donatılmış kişilerin

gerekse özel kişilerin müdahalelerine karşı güvence altına alınmıştır. Bu

çerçevede devletin, egemenlik alanında yaşayan ve kontrolü altında bulunan

kişilerin maddi ve manevi varlıklarına yönelen müdahaleleri önleme, önlenememiş

olan müdahalelere yönelik olarak da gerekli soruşturma, kovuşturma, failleri

tespit edip cezalandırma ve gerektiğinde bundan doğan zararları etkili bir

şekilde bizzat karşılama veya sorumlularına karşılatma yükümlülüğü

bulunmaktadır. Kişilerin vücut bütünlüğüne yapılan bir müdahaleden doğan

zararlara yönelik etkili bir tazminin sağlanamadığı ve bu çerçevede devletin,

Anayasa’nın 17. maddesinden doğan koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği

durumlarda, kişinin vücut bütünlüğünün korunduğundan söz edilemez (Özkan Şen, § 40).

58. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011

tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri

Hakkında Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca temel hak ve

özgürlüklerin ihlaline neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için

kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel

başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.

59. Bireysel başvurunun ikincil niteliği gereği başvurucunun,

ihlal iddialarını öncelikle yetkili idari ve yargısal mercilere usulüne uygun

olarak iletmesi, bu konuda sahip olduğu bilgi ve delilleri zamanında sunması,

dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli özeni göstermesi gerekir (Mustafa Bülent Erten, B. No: 2012/649,

26/3/2013, §§ 18, 19).

60. Başvuruya konu olayda kolunun sakat kalmasına sebep olduğu

iddiasıyla görevli doktor aleyhine başvurucu tarafından Çorum 2. Asliye Hukuk

Mahkemesinde tazminat davası açıldığı, Çorum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin

11/12/2012 tarihli kararı ile Anayasa’nın 129. maddesinin beşinci fıkrası ve

657 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca kamu görevlilerinin yetkilerini

kullanırken işlemiş oldukları kusurlu davranışlarından dolayı açılacak tazminat

davalarının ilgili kamu görevlisine değil kamu idaresi aleyhine açılabileceği

belirtilerek başvurucunun davasının husumet yokluğu nedeniyle reddine karar

verildiği, uyuşmazlığın esastan incelenmeyerek husumetin yanlış yöneltildiği

tespitine dayalı olarak talebin Mahkemece reddedildiği anlaşılmaktadır. Başvurucu

tarafından açılan davanın esası hakkında Derece Mahkemelerince bir inceleme

yapılmadığı ve husumetin yanlış yöneltildiği gerekçesiyle davanın reddine karar

verildiği dikkate alındığında somut olayda Anayasa Mahkemesine bireysel

başvuruda bulunabilmek için etkili başvuru yollarının tüketilmesi koşulunun

yerine getirildiği söylenemez.

61. Danıştay içtihatlarına göre adli yargı mercilerince husumet

yokluğu nedeniyle verilen ret kararlarının kesinleşmesinden itibaren bir yıl

içinde 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca idari yargıda tam yargı davası

açılması mümkün iken başvurucu, idari yargıda tam yargı davası açmamıştır

(Danıştay kararları için bkz. §§ 24-27).

62. Açıklanan nedenlerle ihlal iddiasına ilişkin olarak etkili

başvuru yollarının tüketilmemiş olduğu anlaşıldığından başvurunun bu kısmının

diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemiş olması

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

d. Yargılamanın Makul Sürede Tamamlanmadığına

İlişkin İddia

63. Başvurucu, Çorum 2.Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tazminat

davasının makul sürede sonuçlanmadığını belirterek adil yargılanma hakkının

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

64.Başvuru formu ile eklerinin incelenmesi sonucunda açıkça

dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini

gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun bu kısmının

kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

65. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir

hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar

verilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, §

18), Sözleşme metni ile AİHM kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma

hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, Anayasa’nın 36. maddesinde

yer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de

Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgili

hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle

Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma

hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara Anayasa’nın 36. maddesi

kapsamında yer vermektedir. Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul sürede

yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma

hakkının kapsamına dâhil olup ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan

süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141.

maddesinin de -Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği- makul sürede yargılanma

hakkının değerlendirilmesinde gözönünde

bulundurulması gerektiği açıktır (Güher

Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38, 39).

66. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu,

tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun

davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir

davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde gözönünde

bulundurulması gereken kriterlerdir (Güher

Ergun ve diğerleri, §§ 41-45).

67. Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca

medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkların makul sürede karara

bağlanması gerekmektedir. Başvuru konusu haksız fiile dayalı tazminat davasında

18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile

12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümlerine göre

yürütülen somut yargılama faaliyetinin medeni hak ve yükümlülükleri konu alan

bir yargılama olduğuna kuşku yoktur (Güher

Ergun ve diğerleri, § 49).

68. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

makul süre değerlendirmesinde kural olarak sürenin başlangıcı, uyuşmazlığı

karara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişle

davanın ikame edildiği tarih olup somut başvuru açısından bu tarih

18/3/2010'dur.

69. Sürenin bitiş tarihi ise çoğu zaman icra aşamasını da

kapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihidir (Güher Ergun ve diğerleri, § 52). Somut başvuru açısından bu

tarih, Yargıtay tarafından başvurucunun temyiz taleplerinin reddedildiği

10/2/2014'tür.

70. Başvuruya konu yargılama sürecinin incelenmesi neticesinde

18/3/2010 tarihinde Çorum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davanın konusunun

haksız fiile dayalı tazminat davası olduğu, yargılama devam ederken aynı

sebeple aynı Mahkeme nezdinde açılan bir başka dosyanın birleştirildiği, davalı

doktorlar hakkında açılan soruşturma dosyasının celbedildiği,

11/12/2012 tarihinde husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verildiği,

başvurucu tarafından temyiz edilen kararın Yargıtay 4. Hukuk Dairesince

27/5/2013 tarihli ilam ile onandığı ve 10/2/2014 tarihinde karar düzeltme

isteminin reddiyle Mahkeme kararının kesinleştiği anlaşılmıştır.

71. Yukarıda belirtilen ilkeler ışığında (bkz. §§ 65-69) ve

başvurunun değerlendirilmesi neticesinde söz konu alacak davası hukuki

meselenin çözümündeki güçlük, maddi olayların karmaşıklığı, delillerin

toplanmasında karşılaşılan engeller, taraf sayısı gibi kriterler dikkate alındığında

karmaşık olmaktan uzaktır. Başvurucunun tutum ve davranışları ile usule ilişkin

haklarını kullanırken özensiz davranmalarının yargılamanın uzamasına önemli

ölçüde sebep teşkil ettiği de söylenemez.

72. Başvuru konusu olan alacak davasında davanın ikame edildiği

tarihten itibaren iki yılı aşkın bir süre sonra husumet yokluğu nedeniyle

davanın reddine karar verilmesi sonucunda Mahkemece yapılan yargılama ve temyiz

süreçleriyle beraber yargılamanın makul olmayan bir süre içinde sonuçlandığı

görülmektedir. Başvuru konusu davanın 3 yıl 10 ay 23 gün sürdüğü, iki dereceli

yargılama sisteminde geçen bu sürenin ise davaya bütün olarak bakıldığında

makul olmadığı sonucuna varılmıştır.

73. Belirtilen nedenlerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence

altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

74. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı

fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun

hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı

verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedilir. …

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

75. Başvurucunun makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği

sonucuna varılmıştır.

76. Başvurucu ihlalin tespitiyle 90.000 TL maddi, 100.000 TL

manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

77. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi için

başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal

arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Söz konusu ihlal kararı kapsamında maddi

tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

78.Başvurucunun tarafı olduğu uyuşmazlığa ilişkin yaklaşık dört

yıldır devam eden yargılama süresi dikkate alındığında yargılama faaliyetinin

uzunluğu sebebiyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi

zararları karşılığında başvurucuya net 2.500 TL manevi tazminat ödenmesine

karar verilmesi gerekir.

79. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.800

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Yargılamanın sonucu

itibarıyla adil olmadığına ilişkin iddianın açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Mahkemeye erişim

hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. Kişinin maddi ve

manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemiş olması

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

4. Makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR

OLDUĞUNA,

B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya net 2.500 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE,

tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.006,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

18/5/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Serruh KALELİ

Nuri

NECİPOĞLU

Kadir ÖZKAYA

Rıdvan GÜLEÇ

Raportör Yrd.

:

Hikmet Murat

AKKAYA

Başvurucu

:

Uğur ARSLAN

Vekili

:

Av. Nurullah

LAYIK

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2014/5673, 18 Mayıs 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucunun İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. A. 1. Yargılamanın sonucu
  12. E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  13. F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  14. Necipoğlu
  15. Akkaya
  16. Layık
  17. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2014/5673
Tarih
18 Mayıs 2016

İlgili Kararlar

  • Ekrem Onar ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2014/3319)
  • Hülya Doğan Başvurusu (B. No: 2014/5613)
  • Mesut Ekinci Başvurusu (B. No: 2014/956)
  • Mehmet Tabak Başvurusu (B. No: 2014/260)
  • Fatma Şimşek ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/7002)
  • Dinçoğlu Makina Sanayi ve Ticaret Ltd.şti. Başvurusu (B. No: 2014/5782)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.