İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Norm Denetimi Kararları
  3. /Anayasa Mahkemesi

ANAYASA MAHKEMESİ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

AYM Norm Denetimi E.1976/38 K.1976/46

Resmi Gazete tarih/sayı:20.1.1977/15825

Esas1976/38Karar1976/46Tarih12 Ekim 1976Okuma46 dk · 9.132 kelime

KÜNYE

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Karar tarihi
12 Ekim 1976
Esas Sayısı
1976/38
Karar Sayısı
1976/46
Karar Günü
12/10/1976
Karar metni, AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

9.132 kelime·46 dk okuma·28 bölüm

Resmi Gazete tarih/sayı:20.1.1977/15825

İtiraz yoluna başvuran Mahkeme: Antalya Asliye 1. Hukuk Mahkemesi.

İtirazın konusu : 9/7/1961 günlü, 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 20/9/1971 günlü, 1488 sayılı Yasa ile değişik 38. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının, Anayasa'nın 12., 36. ve 39. maddelerine aykırı olduğu kanısına varan mahkeme, söz konusu ikinci ve üçüncü fıkraların iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmuştur.

I.

OLAY

Turizm ve Tanıtma Bakanlığınca kamulaştırılan taşınmaz mala takdir edilen bedeli az bulan davacılar, bedelin yükseltilmesi için dava açmışlardır. Buna karşılık Turizm ve Tanıtma Bakanlığı da, takdir edilen bedelin, maliklerce bildirilen vergi değerinden daha yüksek olduğunu ileri sürerek, vergi değerine indirilmesini dava etmiştir. Birleştirilerek görülen davanın incelenmesi sırasında, olayda uygulanması gereken Anayasa'nın 38. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının, Anayasa'nın 12., 36. ve 39. maddelerinde yazılı ilkelere aykırı olduğu kanısına varan mahkeme, kendiliğinden, bu fıkraların iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmuştur.

III.

METİNLER

l 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 20/9/1971 günlü, 1488 sayılı Yasa ile değişik 38. maddesi şöyledir:

" Kamulaştırma.

Madde 38- Devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde, karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malları, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, tamamını veya bir kısmını kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.

Ödenecek karşılık, taşınmaz malın tamamının kamulaştırılması halinde o malın malikinin kanunda gösterilecek usul ve şekle uygun olarak bildireceği vergi değerini; kısmen kamulaştırmalarda da, vergi değerinin kamulaştırılan kısma düşen miktarını aşamaz.

Kamulaştırılan taşınmaz mal karşılığının vergi değerinden az takdir edilmesi halinde malikin itiraz ve dava hakkı saklıdır.

Çiftçinin topraklandırılması, ormanların Devletleştirilmesi, yeni orman yetiştirilmesi ve iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlarıyla kamulaştırılan taşınmaz mal ve kıyıların korunması ve turizm amacıyla kamulaştırılan toprak bedellerinin ödeme şekli kanunla gösterilir.

Kanunun taksitle ödemeyi öngördüğü hallerde çiftçinin topraklandırılması, ormanların Devletleştirilmesi, yeni orman yetiştirilmesi ve iskân projelerinin gerçekleştirilmesi için konulacak süre yirmi yılı; kıpıların korunması ve turizm amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda ise bu süre on yılı aşamaz Bu takdirde, taksitler eşit olarak ödenir ve kanunla gösterilen faiz haddine bağlanır.

Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan işleten çiftçinin hakkaniyet ölçüleri içinde geçinebilmesi için zaruri olan ve kanunla gösterilen kısmın ve küçük çiftçinin kamulaştırılan toprağının bedeli her halde peşin ödenir." (22/9/1971 günlü, 13964 sayılı Resmi Gazete).

2- İtiraza dayanak tutulan Anayasa Hükümleri :

"Madde 12- Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayınım gözetilmeksizin, kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Madde 36- Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.

Madde 39- Kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüsler, kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılığı kanunda gösterilen şekilde ödenmek şartıyla devletleştirilebilir. Kanunun taksitle ödemeyi öngördüğü hallerde, ödeme süresi on yılı aşamaz ve taksitler eşit olarak ödenir; bu taksitler; kanunla gösterilen faiz haddine bağlıdır."

3- Konu ile ilgili öteki Anayasa Hükümleri :

"Başlangıç :

Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan;

Anayasa ve Hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 devrimini yapan Türk Milleti;

Bütün fertlerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, milli şuur ve ülküler etrafında toplıyan ve milletimizi, dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak milli birlik ruhu içinde daima yüceltmeyi amaç bilen Türk Milliyetçiliğinden hız ve ilham alarak ve;

"Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" ilkesinin, Milli Mücadele ruhunun, millet egemenliğinin, Atatürk Devrimlerine bağlılığın tam şuuruna sahip olarak;

İnsan hak ve hürriyetlerini, milli dayanışmayı, sosyal adaleti ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurmak için;

Türkiye Cumhuriyeti Kurucu Meclisi tarafından hazırlanan bu Anayasa'yı kabul ve ilân ve onu, asıl teminatın vatandaşların gönüllerinde ve iradelerine yer aldığı inancı ile, hürriyete, adalete ve fazilete âşık evlâtlarının uyanık bekçiliğine emanet eder.

Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.

Madde 9- Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Madde 64- Kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak, Devletin bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek, para basılmasına, genel ve özel af ilânına, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkilerindendir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, kanunla belli konularda, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararnameler çıkarmak yetkisi verebilir. Yetki veren kanunda, çıkarılacak kararnamelerin amacı, kapsamı ve ilkeleriyle bu yetkiyi kullanma süresinin ve yürürlükten kaldırılacak kanun hükümlerinin açıkça gösterilmesi ve kanun hükmünde kararnamede de yetkinin hangi kanunla verilmiş olduğunun belirtilmesi lâzımdır.

Bu kararnameler. Resmi Gazete'de yayımlandıkları gün yürürlüğe girerler. Ancak kararnamede yürürlük tarihi olarak daha sonraki bir tarih de gösterilebilir. Kararnameler, Resmi Gazete'de yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur.

Yetki kanunları ve Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan kararnameler, Anayasa'nın ve yasama meclisleri İçtüzüklerinin kanunların görüşülmesi için koyduğu kurallara göre, ancak, komisyonlarda ve genel kurullarda diğer kanun tasan ve tekliflerinden önce ve ivedilikle görüşülüp karara bağlanır.

Yayımladıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmayan kararnameler, bu tarihte, Türkiye Büyük Millet Meclisince reddedilen kararnameler bu kararın Resmi Gazete ile yayımladığı tarihte yürürlükten kalkar. Değiştirilerek kabul edilen kararnamelerin değiştirilmiş hükümleri, bu değişikliklerin Resmi Gazete'de yayımlandığı gün yürürlüğe girer.

Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel hak ve hürriyetler ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez. Anayasa Mahkemesi bu Kararnamelerin Anayasa'ya uygunluğunu da denetler.

Madde 85- Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Meclisler, çalışmalarını, kendi yaptıkları İçtüzüklerin hükümlerine göre yürütürler.

İçtüzük hükümleri, siyasi parti gruplarının, Meclislerin bütün faaliyetlerine kuvvetleri oranında katılmalarını sağlayacak yolda düzenlenir. Siyasi parti grupları, enaz on üyeden meydana gelir.

Meclisler, kendi kolluk işlerini Başkanları eliyle düzenler ve yürütürler.

Madde 91- Kanun teklif etmeye, Bakanlar Kurulu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri yetkilidirler.

Üyeler, kendi tekliflerini her iki Meclisin ilgili komisyonlarında savunabilirler.

Madde 92- Kanun tasarı ve teklifleri önce Millet Meclisinde görüşülür.

Millet Meclisince kabul, değiştirilerek kabul veya reddedilen tasarı ve teklifler Cumhuriyet Senatosuna gönderilir.

Millet Meclisinde kabul edilen metin, Cumhuriyet Senatosunca değişiklik yapılmadan kabul edilirse, bu metin kanunlaşır.

Cumhuriyet Senatosu, kendisine gelen metni değiştirerek kabul ederse, Millet Meclisinin bu değişikliği benimsemesi halinde metin kanunlaşır.

Millet Meclisi, Cumhuriyet Senatosundan gelen metni benimsemezse, her iki Meclisin ilgili komisyonlarından seçilecek eşit sayıdaki üyelerden bir karma komisyon kurulur. Bu komisyonun hazırladığı metin Millet Meclisine sunulur Millet Meclisi, Karma komisyonca veya Cumhuriyet Senatosunca veya daha önce kendisince hazırlanmış olan metinlerden birini olduğu gibi kabul etmek zorundadır. Cumhuriyet Senatosunda üye tamsayısının salt çoğunluğu ile kabul edilmiş olan madde değişikliklerinde Millet Meclisinin kendi ilk metnini benimsemesi için, üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu gereklidir. Bu halde açık oya başvurulur.

Millet Meclisinin reddettiği bir tasarı veya teklifi, Cumhuriyet Senatosunca da reddedilirse düşer.

Millet Meclisinin reddettiği bir tasarı veya teklif Cumhuriyet Senatosunca olduğu gibi veya değiştirilerek kabul edilirse, Millet Meclisi Cumhuriyet Senatosunun kabul ettiği metni yeniden görüşür. Cumhuriyet Senatosunun metni Millet Meclisince benimsenirse, kanunlaşır; reddedilirse, tasarı veya teklif düşer; Cumhuriyet Senatosundan gelen metin Millet Meclisince değiştirilerek kabul edilirse, 5 inci fıkra hükümleri uygulanır.

Cumhuriyet Senatosunca üye tamsayısının salt çoğunluğu ile tümü reddedilen bir metnin Millet Meclisi tarafından kabulü için, üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu lâzımdır. Bu halde açık oya başvurulur.

Cumhuriyet Senatosunca üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile tümü reddedilen bir metnin kanunlaşabilmesi, Millet Meclisi tarafından üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile kabul edilmesine bağlıdır. Bu halde açık oya başvurulur.

Cumhuriyet Senatosu, kendisine gönderilen bir metni, Millet Meclisi komisyonlarında ve genel kurulundaki görüşme süresini aşmayan bir süre içinde karara bağlar, bu süre üç ayı geçemez ve ivedilik hallerinde onbeş günden, ivedi olmayan hallerde bir aydan kısa olamaz. Bu süreler içinde karara bağlanmayan metinler, Cumhuriyet Senatosunca Millet Meclisinden gelen şekliyle kabul edilmiş sayılır. Bu fıkrada belirtilen süreler Meclislerin tatili devamınca işlemez.

Yasama Meclislerinin ve mahalli idarelerin seçimleri ve siyasi partilerle ilgili tasarı ve tekliflerin kabul veya reddinde yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. Ancak, karma komisyon kurulmasını gerektiren hallerde, karma komisyonun raporu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin birleşik toplantısında görüşülür ve karara bağlanır; Türkiye Büyük Millet Meclisinin birleşik toplantısında Millet Meclisinin ilk metninin kabulü için üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu lâzımdır. 8 inci ve 9 uncu fıkra hükümleri saklıdır.

Madde 155- Anayasa'nın değiştirilmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yazıyla teklif edilebilir. Anayasa'nın değiştirilmesi hakkındaki teklifler ivedilikle görüşülemez. Değiştirme teklifinin kabulü, Meclislerin ayrı ayrı üye tamsayılarının üçte iki çoğunluğunun oyuyla mümkündür.

Anayasa'nın değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin görüşülmesi ve kabulü l inci fıkradaki kayıtlar dışında, kanunların görüşülmesi ve kabulü hakkındaki hükümlere tâbidir."

IV.

İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesinin 24/6/1976 gününde Kani Vrana, Şevket Müftügil, Ahmet Akar, Ziya Önel, Abdullah Üner, Ahmet Koçak, Sekip Çopuroğlu, Fahrettin Uluç, Muhittin Gürün, Lütfi Ömerbaş, Hasan Gürsel, Ahmet Salih Çebi, Adil Esmer, Nihat O. Akçakayalıoğlu ve Ahmet H. Boyacıoğlu'nun katılmalariyle İçtüzüğün 15. maddesi uyarınca yaptığı ilk inceleme toplantısında aşağıdaki sorunlar üzerinde durulmuştur.

l- Anayasa Mahkemesinin itirazı incelemeye görevli ve yetkili olup olmadığı sorunu:

Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerini gösteren Anayasa'nın 147. maddesinin birinci fıkrası, "Anayasa Mahkemesi, kanunların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüklerinin Anayasa'ya uygunluğunu denetler" biçiminde iken, 20/9/1971 günlü, 1488 sayılı Yasa ile değiştirilerek "Anayasa Mahkemesi, kanunların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüklerinin Anayasa'ya Anayasa değişikliklerinin de Anayasa'da gösterilen şekil şartlarına uygunluğunu denetler." biçimini almıştır.

Bu değişiklikle Anayasa Mahkemesinin denetim görevinin alanı daraltılarak, Anayasa değişikliklerinin, Anayasa'da gösterilen biçim koşullarına uygunluğunu denetleme görevi, eskiden olduğu gibi, yetkisi içinde bırakılmış, değişikliklerin esastan Anayasa'ya uygunluğunu denetleme işi ise görev ve yetkisi dışına çıkarılmıştır. Başka bir anlatımla Anayasa Mahkemesinin Anayasa değişikliklerini, esas yönünden denetlemesi önlenmiş, Anayasa'da gösterilen biçim koşullarına uygunluğu yönünden denetlemesi yolu ise açık bırakılmıştır.

Yukarıdaki açıklamalar karşısında 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 38. maddesini değiştiren 20/9/1971 günlü, 1488 sayılı Anayasa değişikliğinin, Anayasa'da gösterilen biçim koşullarına uygunluğu yönünden Anayasa Mahkemesince incelenebileceği ve başvurmanın itiraz yolu ile yapılmış olmasının, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkisini bu yönden etkilemiyeceği kabul edilmelidir.

2- İtiraz yoluna başvuran mahkemenin yetkili olup olmadığı sorunu:

Anayasa'nın değişik 151. ve 22/4/1962 günlü, 44 sayılı Yasanın 27. maddeleri gereğince, bir davaya bakmakta olan mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde usulünce açılmış, görevine giren, bakmakta olduğu bir davanın bulunması ve itiraz edilen hükmün davada uygulanacak nitelikte bir hüküm olması gerekir.

Dosyadaki belgelerin incelenmesinden mahkemenin elinde usulünce açılmış, görevine giren ve bakmakta olduğu bir davanın bulunduğu anlaşılmaktadır.

Anayasaya aykırılığı ileri sürülen kuralların davada uygulanacak hüküm niteliğinde olup olmadığı konusuna gelince:

9/7/1961

günlü, 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının kamulaştırmaya ilişkin 38.

maddesinde genel ilke kamulaştırmalarda taşınmaz malın gerçek karşılığının ödenmesi

idi. 20/9/1971 günlü, 1488 sayılı Yasa ile getirilen yeni düzenlemede bu ilke

değiştirilmiş ve kamulaştırmalarda, malikin kanunda gösterilecek usul ve şekle

uygun olarak bildireceği vergi değerini aşmayan karşılık esası kabul

edilmiştir. Ancak kamulaştırmaya ilişkin işlemlerin bağlı olduğu kuralları

içeren 31/8/1956 günlü, 6830 sayılı İstimlâk (Kanununda ve bu kanunun kimi

maddelerini değiştiren 4/11/1961 günlü, 122 sayılı Yasa hükümlerinde,

Anayasa'nın geçici 20. maddesindeki buyruğa uyularak, 38. maddenin yeni ilkesi

doğrultusunda değişiklik yapılmamış ve bu arada itiraz yoluyla yapılan bir

başvurma sonunda İstimlâk Kanununun eski ilkeyi yansıtan 3. maddesi Anayasa

Mahkemesince iptal edilmiştir. (10/4/1973 günlü, E. 1972/53, K. 973/16 sayılı

Anayasa Mahkemesi Kararı: Resmi Gazete: Gün :29/8/1973, Sayı: 14640) Böylelikle

konuya ilişkin yasal düzenleme kalmamış ve kamulaştırma karşılığının

belirlenmesinden doğan anlaşmazlıkların çözümünde mahkemelerce Anayasa'nın

değişik 38. maddesinin doğrudan doğruya uygulanması zorunluluğu doğmuştur. O

halde Anayasa'nın 1488 sayılı Yasa ile değişik 38. maddesindeki itiraz konusu

kuralların mahkemenin davada uygulayacağı hüküm niteliğinde olduğu kabul

edilmelidir.

Öte yandan, Anayasa değişikliklerini bakmakta oldukları davalarda uygulama durumunda olan mahkemelerin, bu hükümlerin Anayasa'ya aykırılıkları konusunda Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkili olup olmadıkları sorunu üzerinde de durulmuş; Anayasa'nın değişik 147. ve 151. maddelerinin getirdiği açıklık karşısında, dava mahkemelerinin de itiraz yoluyla Anayasa değişikliklerini Anayasa'da gösterilen biçim koşullarına uygunluk denetiminden geçirilmesini sağlamak ereğiyle Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkili oldukları sonucuna varılmıştır.

3- Anayasa değişikliklerinin biçim yönünden Anayasa'ya aykırılıklarına ilişkin incelemenin kapsamı ve Anayasa'nın 9. maddesindeki değişmezlik ve teklif edilemezlik ilkelerinin hukuksal nitelikleri, etkileri ve sonuçları:

Anayasa'da, konuyla ilgili başlıca biçim kuralları 155., 85., 91., 92. ve 9. maddelerde yer almış bulunmaktadır. Bunlardan 155. madde Anayasa değişikliklerine, 85. madde içtüzüklere, 91. madde kanun teklif etmeye, 92. madde kanunların görüşülmesine ve kabulüne ilişkin biçimsel ilke ve kuralları içermektedir.

Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmünün değiştirilemiyeceğine ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemiyeceğine ilişkin 9. maddeye gelince:

Anayasa

Devlet yapısının temelidir. Devlet Kuruluşlarının yapılan ve düzenleri, bu

kuruluşların yetkileri, görevleri, birbirleriyle olan ilişkileriyle karşılıklı

durumları, Devletin ve kişilerin haklarıyla ödevleri, bu hukuksal yapının

bütününü oluştururlar. Anayasa düzeni diye adlandırabileceğimiz bu yapının öyle

kuruluşları hak ve ödev kuralları vardır ki, bunların, hukukun üstün

kurallarına ve çağdaş uygarlığın gereklerine aykırı düşen nitelikte yeni

ilkelere bağlanması, sözü geçen düzenin bütünlüğünü bozabilir. Anayasa'nın 1.

maddesinde yer alan "Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir." hükmü bu

çeşit kuralların başında yer alır. Bu hükmün değiştirilmesi hiç kuşku yok ki.

Anayasa yapısını temelinden yıkar. Bunun gibi, bir bütün olan (Türkiye

Cumhuriyeti) düzeninin niteliklerini değiştirecek derecede etkisi olacak bir

değişikliğin yapılmasına da olanak düşünülemez. Çünkü böyle bir değişikliğin

bir an için teklif edilebileceği ve sonunda yapılabileceği düşünülecek olursa,

nitelikleri Anayasa'da belirlenmiş olan Türkiye Cumhuriyetinin Devlet düzeni de

başka nitelikteki bir devlet düzenine dönüşmüş olacağından, bu yeni düzenin,

artık değişiklikten önceki Anayasa'da tanımlanan biçimde işlemesi söz konusu

olamayacaktır. Bu gibi sonuçları önlemek içindir ki, çağdaş Anayasalar

kendilerini, böyle değişikliklere karşı koruyan ve güvence altına alan

hükümleri ve kuruluşları birlikte getirme yolunu seçmişlerdir.

1961 Anayasa'sı da 9. maddesiyle bir değişmezlik ilkesi koymuş ve bir de teklif yasağı getirmiştir. Böylece 9. madde hükmü, içeriği bakımından biçime ilişkin iki yönlü bir kuraldan oluşmuştur.

Gerçekten,

maddede yeralan değişmezlik ilkesinin sadece "Cumhuriyet" sözcüğünü

amaç aldığını, yani Anayasa'daki "Cumhuriyet" sözcüğünün

değişmezliğini öngörerek Cumhuriyeti oluşturan ilke ve kuralların

değiştirilebileceğini düşünmek, bu ilke ile bağdaştırılmaz. Çünkü 9. maddedeki

değişmezlik ilkesinin asıl amacı, Anayasa'nın 1. maddesiyle 2. maddesinde ve bu

maddenin gönderme yaptığı başlangıç bölümünde yeralan temel ilke ve kurallarla

niteliği belirtilen ve "Cumhuriyet" sözcüğüyle adlandırılan devlet

sistemidir. Başka bir deyimle, burada değişmezlik ilkesine bağlanmak yoluyla

güvence altına alınan "Cumhuriyet" sözcüğü değil, yukarıda gösterilen

2. madde ile başlangıç bölümünde nitelikleri belirtilmiş olan Cumhuriyet

rejimidir. Şu halde, yalnız "Cumhuriyet" sözcüğünü saklı tutup

Cumhuriyeti oluşturan bütün bu nitelikleri, hangi doğrultuda olursa olsun,

tümünü veya bir bölümünü değiştirmek veya kaldırmak yoluyla, 1961 Anayasa'sının

ilkeleriyle bağdaşması olanağı bulunmayan bir başka rejimi meydana getirecek

nitelikteki Anayasa değişikliğinin teklif ve kabul edilmesinin, Anayasa'ya

aykırı düşeceğinin, tartışmayı gerektirmeyecek derecede açık olduğu ortadadır.

Yukarıdaki açıklamalara göre; Cumhuriyet rejiminin Anayasa'mızda niteliğini belirleyen ilke ve kurallarında değişiklik yapmayı öngören veya Anayasa'nın öteki maddelerinde yapılan değişikliklerle doğrudan doğrudan veya dolaylı yollardan bu ilkeleri değiştirmeyi amaç güden herhangi bir Anayasa değişikliği teklif ve kabul edilemez.

Anayasa'nın 1488 sayılı Kanunla değişik 147. maddesinin birinci fıkrasında yer alan "Anayasa Mahkemesi, kanunların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüklerinin Anayasa'ya, Anayasa değişikliklerin de Anayasa'da gösterilen şekil şartlarına uygunluğunu denetler" hükmüne göre, Anayasa'da yapılacak değişikliklere ilişkin denetimin, başta Anayasa'nın 9. ve 155. maddeleri olmak üzere konumuzla ilgili 85., 91., ve 92. maddelerinde gösterilen yöntem ve koşullar açısından yapılması zorunludur.

Anayasa'nın

9. maddesindeki hükümle, yukarıda değinildiği üzere bir değişmezlik kuralı

konduğu ve ayrıca teklif yasağı getirildiği görülmektedir. Değişmezlik

kuralının niteliği ve sonuçları ayrıntılarıyla açıklandığından, burada sadece

teklif yasağının niteliğiyle etkisi üzerinde durmak yeterli olacaktır. Kanun ve

o nitelikte bulunan Anayasa değişikliklerini teklif etmeyi düzenleyen Anayasa

hükümleri birer biçim kuralı olduklarına göre, bunu yasaklayan bir kuralın da

bir biçim kuralı olduğunda kuşku yoktur. Çünkü bu yasak, belli sayıdaki Türkiye

Büyük Millet Meclisi üyelerinin esasında kendileri için bir hak teşkil eden ve

niteliği bakımından da bir yasama işlemi olan Anayasa değişikliği teklif

etmelerini Önlemektedir. Başka bir deyimle değişiklik teklifi, değişmezlik

ilkesiyle çatışmıyorsa, Anayasa'da gösterilen şekil şartlarına uygun olarak

yöntemi içinde yürüyecek ve şayet çatışıyorsa, hiç yapılamayacak, yapılmış ise

yöntemi içinde yürütülemeyecek, yürütülmüş ise kabul edilip

kanunlaşamayacaktır.

Özetlemek gerekirse; Anayasa, Anayasa'nın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını sürdürmek ve Anayasa'da saptanan biçim koşulları ve yöntemi dışında değiştirilmesini önlemek amacıyla hükümler düzenlemiştir. Anayasa'nın değişik 147. maddesiyle "Anayasa değişikliklerinin Anayasa'da gösterilen biçim koşullarına uygunluğunu denetleme" yetkisinin ve Anayasa'yı yargısal denetim yoluyla koruma görevinin Anayasa Mahkemesine tanınmasında güdülen erek de budur.

Bu nedenlerle dava konusu hükümlerin biçim bakımından anayasal denetimi yapılırken, bir biçim koşulu olduğunda kuşkuya yer bırakmayan 9. maddenin öngördüğü yasak kural açısından da inceleme yapılması zorunludur.

Böylece yapılan ilk inceleme sonunda:

Anayasanın 20/9/1971 günlü, 1488 sayılı Kanunun 1. maddesiyle değişik 38. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının Anayasa'ya esastan aykırı bulunduğuna ilişkin iddiayı içeren itirazın Anayasa Mahkemesinin görevi dışında bulunması nedeniyle reddine, işin esasının, Anayasa'nın şekil şartlarına ve bu arada 155., 85., 91., 92., 9. ve 2. maddelerine uygun olup olmadığı yönünden incelenmesine,

24/6/1976 gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.

V.

ESASIN BİÇİM YÖNÜNDEN İNCELENMESİ

Davanın esasına ilişkin rapor, Antalya Asliye I. Hukuk Mahkemesinin 11/6/1976 günlü, 973/1275 sayılı yazısına bağlı olarak gelen 19/4/1976 günlü, E. 1973/1275 sayılı kararı ve ekleri, iptali istenen ve dayanılan Anayasa kuralları, ilgili Anayasa hükümleri, bunlara ilişkin gerekçelerle yasama meclisleri görüşme tutanakları ve gerekli öteki metinler okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

İlk inceleme kararında belirtildiği üzere, esasa ilişkin inceleme; Anayasa'nın sadece biçim koşullan açısından yapılacaktır. Anayasa değişiklikleri için önkoşul olan 9. maddedeki "teklif edilemezlik" ilkesi, incelemenin temelini oluşturmaktadır. Ancak, bundan önce bu incelemeye ışık tutması ve varılacak sonucu belirlemeye yarar sağlaması bakımından, mülkiyet, kamulaştırma ve vergilendirme kavramlarının özü, birbirleriyle olan ilişkileri ve karşılıklı etkileri üzerinde kısaca durulmak gerekir. Çünkü bu yönden yapılacak açıklamalar 38. maddedeki Anayasa değişikliği teklifinin aynı zamanda 9. madde açısından da niteliğini ortaya koyacaktır.

A-

Mülkiyet ve Kamulaştırma Kavramlarının anayasal ilkeler açısından değerlendirilmesi sorunu:

Anayasa 36. maddesinde mülkiyeti, 38. maddesinde de kamulaştırmayı düzenlemiştir.

36

madde şu hükmü taşımaktadır: "Herkes, mülkiyet ve miras haklarına

sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet haklanın kullanılması toplum yararına aykırı olamaz." Bu hükme

göre, taşınır veya taşınmaz mallara sahip olabilme bir haktır. Ne varki, öteki

temel haklarda olduğu gibi mülk edinmek hakkı da sinirsiz değildir. Kamu

yararının gerekli ve zorunlu kıldığı hallerde mülkiyet hakkına yasa kuralları

yoluyla sınır konulabilir. Medeni Kanunun 641. maddesi buna örnek olarak

gösterilebilir. Bu konuda Anayasa'nın da temelde sınırlayıcı hükümler getirdiği

görülmektedir. Doğal servetler ve kaynaklara ilişkin Anayasa'nın 130. ve Devlet

Ormanlarına ilişkin 131. maddeleri hükümleri aynı doğrultuda örnekler

oluşturmaktadır. Mülkiyet üzerinde devletin ikinci bir sınırlama yetkisi de,

bireylerin sahip oldukları taşınır veya taşınmaz malların kullanılması

konusundadır. Genel olarak bireyler, mallarını istedikleri biçimde

kullanabilirler, ve onlardan istedikleri nitelikte ve oradan da yarar

sağlayabilirler. Fakat devlet toplum yararına aykırı olabilecek nitelikteki

kullanım biçimlerini önleyici sınırları koyabilecektir. Örneğin, kat mülkiyeti

ve şehir yapılan konusundaki düzenlemelerde olduğu gibi,

Kamulaştırmaya

gelince; bu, mülkiyet hakkının özüne dokunan ve bu hakkı ortadan kaldıran bir

işlemdir. Ancak kamulaştırma işleminde kamu yararının var olması göz önünde

tutulacak temel öğedir. Kamu yararının bulunmadığı hallerde kamulaştırmadan da

söz edilemez. Daha açık bir deyimle, kamu yararı olmadıkça, devletin değil

gerçek karşılıkla bunun çok daha üstünde olan bedellerle dahi bireylerin

mülkiyet hakkına el atması düşünülemez. Devlet olarak, kamu kuruluşları olarak,

halka hizmet götürmek veya istenilen ekonomik kalkınma görevini yerine getirebilmek,

başka bir deyimle daha yaygın bir kamu görevi yapabilmek için bireylerin özel

mülkiyetinde bulunan kimi taşınmaz malların kamulaştırılması gerekli olabilir.

Bu gibi hallerde devlet zoralım hakkının sahibidir. Kamu yararı kamulaştırmayı

zorunlu kılıyorsa devlet bu hakkını kullanacaktır. Ancak, bu hakkın karşısında

bireylerin de kamulaştırılan taşınmaz mallarının bedellerini istemek hakkı

vardır. Mülkiyet hakkının doğal bir sonucu olarak, bu bedelin, taşınmaz mal

değerinin tam karşılığı olması gerekir. Bir yanda devlet veya kamu kuruluşu,

kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde, bireylerin rızasına bakmaksızın

onların mülkiyetindeki taşınmazları alma hakkını kullanacak, öte yanda bireyler

kamulaştırılan taşınmazlarının tam karşılıklarını, mülkiyet hakkının gereği

olarak, devletten istemek hak ve yetkisini ellerinde tutacaklardır. Bu hakların

yerince kullanılmasına elverişli olmayan bir hukuk düzeninin demokratik hukuk

devleti ilkeleriyle bağdaşmayacağı açıktır.

Anayasa'nın

38. maddesinin değişiklikten önceki birinci fıkrasında öteki koşulların yanında

kamulaştırma bedelinin, taşınmazın gerçek karşılığı olacağı :hiç bir kuşkuya

meydan vermeyecek biçimde belirlenmiştir. 38. maddenin değiştirilmesinde,

birinci fıkradaki "gerçek karşılıklarını" deyiminden

"gerçek" sözcüğü kaldırılmış, sadece "karşılıkları" sözcüğü

kullanılmakla yetinilmiştir. Değişiklik yalnız bu haliyle kalsa idi,

"karşılık" sözcüğünü yine gerçek bedel niteliğinde anlamak olanağı

vardı. Fakat değişiklik bununla kalmamış, "karşılık" sözcüğünün

anlamı, maddeye birinci fıkradan sonra eklenen ikinci ve üçüncü fıkralardaki

açıklamalarla aydınlığa kavuşturulmuştur. Malike ödenecek karşılık, onun

kanunda gösterilecek usul ve şekle uygun olarak bildireceği vergi değerinin

üstüne çıkamıyacak bir bedeldir. Kamulaştırılan taşınmaz mal karşılığının vergi

değerinden az takdir edilmesi halinde, malikin itiraz ve dava hakkı vardır.

Görülüyor ki "gerçek karşılık" deyimi, değişiklikte yerini "vergi değeri" ne terk etmiştir. Anayasa koyucusu bu değişikliği, gerçek karşılık deyimini daha da belirgin bir hale sokmak ereğiyle yapmış değildir. Temel ilkeleri bütünüyle birbirinden farklı bu iki kavramdan, niçin "vergi değeri" nin yeğ tutulduğu, gerekçelerin ve görüşme tutanaklarının incelenmesinden açıkça anlaşılmaktadır. Güdülen erek, taşınmaz mal sahiplerini vergi bakımından gerçek beyana zorlamaktır. Böylece Anayasa'mızın temel ilkesi ve karakterini oluşturan demokratik hukuk devleti düzeninden bir sapma olup olmadığı ileride incelenecektir,

B-

Kamulaştırmada hakların dengeliği sorunu:

Toplum

yararının bireyler yararına üstün tutulması, sosyal hukuk devletinin temelini

oluşturur. Fakat bunda güdülen amaç, sonunda yine bireylerin mutluluğunun

sağlanmasıdır. Bu mutluluğun temelinde bireylerin maddi ve manevi varlıklarını

geliştirme haklarının ve bunları yüceltme özlemlerinin yattığı kuşkusuzdur. Bu

tür haklardan ve söz gelimi mülkiyet hakkından yoksun yaşamasına insanın doğal

yapısı elverişli değildir. Gerçi geçmişteki kat mülkiyet anlayışı, zamanla,

toplumsal yarar kavramiyle uyumlu bir karakter kazanmıştır. Nitekim, mülkiyet

hakkını düzenleyen Anayasa'nın 36. maddesinin gerekçesinde: "Birinci fıkra

ile ikinci fıkranın birinci cümlesinin izahına lüzum yoktur, İkinci fıkranın

ikinci cümlesi hükmü ise, 19 ncu yüzyılın ikinci yansından ve bilhassa 20.

yüzyılın başlarından bu yana bütün medeni memleketlerde hâkim olan ve bugün

genel olarak kabul edilen bir temayülün mahsulüdür. Artık mülkiyet hakkı. Roma

Hukukundaki anlamda, ferdin toplum menfaatini dahi hesaba katmaksızın istediği

gibi kullanabileceği bir hak hudutsuz bir hürriyet niteliğini taşımamaktadır.

Batı medeniyetinin öncüleri olan ve kollektif iktisat temayüllerinden çok uzak

bulunan memleketlerde, hatta eski hukukumazda dahi mülkiyet anlayışı,

mülkiyetin aynı zamanda sosyal karaktere sahip bir hak olduğu yolundadır.

Medeni Kanunumuzun mülkiyet anlayışı da bu istikâmettedir. Sözü geçen hükmün

bazı anayasalarda olduğu gibi, Anayasa'mızda da yer alması kanun koyucuya yol

gösterecek, içtihatlara istikâmet gösterecek ve genel olarak fertler üzerinde

terbiyetkâr tesire sahip olacaktır." yolundaki açıklamalar, aynı düşünsel

eğilimi yansıtmaktadır. Ancak mülkiyet hakkının özü kabul edildikten sonra,

kamulaştırma yoluyla da olsa, bir taşınmazı bedelsiz olarak, ya da değerinin

altındaki bir karşılıkla kişinin malvarlığından çıkarılmasına, yukarıda

açıklanan hukuksal gelişim ve mülkiyet hakkının sosyal karakteri elverişli

değildir. Aslında kamulaştırmanın belirgin unsuru, mülkiyetin el

değiştirmesinde kamu yararının bulunması ve bu yararın o işlemi gerekli hale

sokmasıdır. Bununla beraber, kamu yararı bir taşınmazın devlet ve kamu tüzel

kişilerine geçmesini zorunlu kılıyorsa, bunun sonucu olarak o taşınmazın

değerinden aşağı bir karşılıkla özel mülkiyetten çıkarılmasına, Anayasa'nın hiç

bir hükmü izin vermemektedir. "Adalet mülkün temelidir" sözünü

hukukunda kendisine önder kılmış bir ülkede tersinin düşünülmesine ve

Anayasa'nın 36. ve 38. maddelerinin buna elverişli olduğunun öne sürülmesine

olanak yoktur. Kamulaştırmanın tek taraflı işleyen bir zoralım müessesesi

olduğu göz önünde tutulursa, kamulaştırma işlemine girişen kamu kurumu,

taşınmaz malın gerçek değerini ödemek zorunluğundadır. Bunun dışında bir

anlayış, yani gerçek değer yerine daha düşük bir değerin ödenmesi, o taşınmazın

kısmen müsaderesi niteliğini taşır. Çünkü böyle bir durumda karşımıza şu tablo

çıkmaktadır: Devlet Kamu yararı nedenini öne sürerek bireyin özel mülkiyetinde

olan bir taşınmazı zorla elinden alacak, fakat kendisine bunun karşılığı olan

para verilmiyerek, taşınmazın bir bölüğü karşılıksız devletin veya kamu

kuruluşunun mülkiyetine geçecektir.

Hakların

birbiriyle çatışması halinde bir dengenin bulunması demokratik hukuk devleti

ilkelerinin başında gelir. Kamulaştırma gibi zor alım hakkını kullanan kamu

gücünün karşısında, elinden taşınmazı alınan kişinin de bu taşınmazın gerçek

değerini isteyebilmesi, haklar arasındaki dengenin gerçekleştirilmesinde önemli

bir öğedir. Aksi halde denge bozulur, sosyal yaşamda kimi huzursuzlukların

politik ve ekonomik patlamaların nedenleri oluşmaya başlar ki bu gibi

durumların ortaya çıkabilmesi sosyal hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşamaz.

Anayasa'nın başlangıç bölümünde yer alan "insan hak ve hürriyetlerini,

milli dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını

gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk

devleti" yerini giderek hakların dengeliği temeline dayanmayan otoriter

bir yönetime bırakır.

C-

Vergilendirme ile kamulaştırma ilkelerinin bağdaşıp bağdaşmadığı sorunu:

Kamulaştırma

yoluyla kişilerin taşınmazını Kamuya maletme, bir hak olarak devlete tanınmış,

yurttaşların vergi yükümü altına konulmaları da yine devletin egemenlik

hakkının bir sonucu olarak Anayasa'da yer almıştır. Devletin bu haklarının

karşısında bireyler de kamulaştırılan mallarının karşılıklarını istemek ve mali

güçleriyle orantılı olarak vergi vermek durumundadırlar. Kamulaştırmada

taşınmazın karşılığını isteme bakımından bireyler hak sahibi, yani alacaklı

oldukları halde, vergi yükümünün belirtilmesinde alacaklı durumunda olan hak

sahibi devlettir. Devlet vergi alacağının tutarını Anayasa'nın 61. maddesine

göre, herkesin mali gücünü gözönüne alarak saptar. Bu saptama işinde hak sahibi

olan devlet çeşitli ilkeler ve yöntemler öngörebilir. Bu gün uygulanmakta olan

taşınmazın, gerçek değeri üzerinden emlâk vergisi alınması yöntemi her zaman

için izlenmesi gereken anayasal bir ilkeye dayanmamaktadır. Bu vergi taşınmazın

yıllık geliri veya kira tutarı, ya da o taşınmazdan yararlanma biçimi gözönünde

tutularak çeşitli yöntemlerle devletçe belirtilebilir. Hatta emlâk vergisi adı

altında bir vergi alınmayarak kişinin mali gücünün saptanmasında taşınmazlar,

başka usul ve ölçülerle değerlendirilerek başka adlar altında vergiye konu

edilebilir. Çünkü vergi yükümlülüğünün içeriğini, sınırlarını ve yöntemini

göstermek sadece devlete tanınan bir yetkidir. Oysa kamulaştırmada taşınmazın

karşılığını isteme hakkı bireye tanınmış olduğundan, bu hakkın kısmen dahi olsa

yerine getirilmesinin önlenmesi, o hakkın özünü zedeler, üstün hukuk

kurallariyle bağdaşmaz.

Burada

bir konu üzerinde önemle durmak gerekir. Kamu yararı kavramının kamulaştırma

için başka, devletleştirme için başka türlü düşünülüp değerlendirilmesine

olanak yoktur. Çünkü hem kamulaştırmanın hem de devletleştirmenin temelinde

aynı kamu yararı kavramı yatmaktadır. Anayasa'nın 38. ve 39. maddeleri birlikte

incelendiği takdirde görülecektir ki kamusal hizmetin gerektirmesi, yani ortada

bir kamu yararı bulunması halinde, bireylerin özel mülkiyetinde bulunan taşınmaz

mallar kamulaştırılabilecek, veya sahibi bulundukları özel teşebbüsler

devletleştirilebilecektir. Kamulaştırma halinde ödenecek tutar vergi değeri ile

sınırlı bir bedel olacak, buna karşılık devletleştirmede özel teşebbüslerin

gerçek değeri ödenecektir, kamu yararına dayanan benzer iki işlemde böyle

farklı yöntemlere yer verilmesi, demokratik hukuk devletinin temel taşlarından

biri olan hukukun üstünlüğü ilkesini de zedelemektedir.

İncelemenin

bu evresinde şu yönün belirtilmesinde yarar görülmüştür: Anayasa'nın 151.

maddesi ile öngörülen yöntemin ve 22/4/1962 günlü 44 sayılı yasanın 28.

maddesindeki "taleple bağlı olma" ilkesinin doğal sonucu olarak

itiraz yoluna başvurmada, Anayasa'ya uygunluk denetiminin, o davada uygulanacak

kanun kuralı üzerinde yapılması ve o kuralın Anayasa'ya uygun olup olmadığının

saptanması gerekmektedir. Bununla birlikte böyle bir kuralın Anayasa'ya

uygunluk denetiminden geçirilmesi sırasında o kuralla ilgili öteki yasa

kurallarının da incelemeye tabi tutulması, esas denetimden geçirilen kuralın

anlam ve kapsamının yeterince belirlenmesi açısından zorunlu olabilir. Böyle

bir inceleme Anayasa Mahkemesinin görevini kolaylaştırabilir. Şunu hemen

açıklamak gerekirki, istem dışındaki kuralların incelenmesi bu kuralların

Anayasa'ya uygun olup olmaması açısından değil, iptali istenen kuralın

içeriğinin kimi hallerde daha açıklıkla ortaya konması bakımından zorunlu

bulunmaktadır.

Bu nedenlerle, Anayasa'nın değişik 38. maddesinde sözü geçen "vergi değeri" konusunda yürürlükteki Emlâk Vergisi Kanununun ilgili hükümleri'nin, kamulaştırma kavramında yeralan karşılıklı hakların dengeli bir biçimde gerçekleştirilmesi ereğine uygun olup olmadığı üzerinde durulacaktır.

Anayasa'nın

38. maddesinde yapılan değişiklikle getirilmiş olan yeni ilke, kamulaştırmada

gerçek değeri bir yana iterek, ödenecek karşılığı, vergi kanunlarındaki

yöntemlere göre bildirilen, bildirme zamanı, nasıl bir ölçüye dayandırılacağı

ve niteliğinin ne olacağı yine o kanunlarda gösterilecek olan "vergi

değeri" ile sınırlamaktadır. Başka bir deyimle, yeni ilke, kamulaştırma

karşılığını kesin bir biçimde göstermeyerek, ödeme için sadece bir tavan

belirlemektedir. Yani kamulaştırılan malın kamulaştırma günündeki gerçek

değerinin tamamının ödenmesini kabul etmemekte, şayet takdir olunan gerçek

değer, taşınmazın vergisi için, özel kanunu gereğince maliki tarafından daha

önce verilmiş bildirimde gösterilmiş bulunan vergi değerinden az ise bu

değerin, çok ise vergi değerinin ödenmesi ilkesini koymaktadır.

Konuyu

başka bir biçimde açıklamak gerekirse, 38. madde ile getirilen yeni hükmün iki

değişik ölçüyü uyguladığı görülmektedir. Örneğin, taşınmazın kamulaştırma

günündeki durumuna göre takdir olunan gerçek değeri, vergiye esas olmak üzere

yetkili mercie bildirilen gerçek değerden daha az olabilir. Bu ya zamanla

değerin azalmasından, ya da malikin bildiriminde, gerçek değerden fazla bir

değer göstermiş olmasından ileri gelebilir. Bu gibi hallerde taşınmazın sahibinin

lehinde olan vergi değeri bir tarafa bırakılarak takdir olunan değer

kamulaştırma karşılığı olarak ödenecektir. Gerçek, değerin, beyannamede

bildirilen ve vergiye esas tutulan değerden daha çok olması halinde de hüküm

tersine işlemektedir. Bilinen ekonomik nedenlerle taşınmaz mal fiyatları

yükselir, bazen bir kaç yıl içinde bu yükselme, bildirimde gösterilen değerden

iki veya üç kat yüksek bir düzeye varabilir. Bu takdirde de taşınmaz sahibinin

lehinde olan gerçek değer bir yana bırakılarak aleyhindeki vergi değeri,

kamulaştırma bedeli olarak ödenmektedir. Gerçek değerin, bunun üstünde kalan

bölümü ödenmemekte, yani bu miktar karşılıksız olarak bireyin mal varlığından

çıkıp kamunun eline geçmektedir.

Anayasa'nın değişik 38. maddesinin ikinci fıkrasındaki "kanunda gösterilecek usul ve şekle uygun olarak" bir taşınmazın değerinin bildirilmesi, yani beyanname verilmesi ilkesi, beyannamenin verildiği andaki durumu saptayan bir nitelik taşır. Beyanda bulunanın iradesi dışında ve sonradan oluşan, durum ve değişikliklerden beyanda bulunanı hukukça sorumlu tutmaya olanak yoktur.

Yeni düzenlemenin sonucu olarak ortaya çıkan durum şudur:

Yürürlükteki Emlâk Vergisi Kanunu, vergide gerçek değerin bildirilmesi esasını getirmiş ise de, bildirim dönemlerini beşer yıllık olarak kabul etmiş, bu arada taşınmazın kıymetinde meydana gelecek değişiklikleri değerlendirebilme hakkını malike tanımamıştır.

Öten

yandan 1/3/1971 gününde yürürlüğe giren 1319 sayılı Emlâk Vergisi Kanununun

değişik 33. maddesi de buna bir çare getirmemektedir. Bu maddenin sekizinci

bendi, % 25 ve daha altındaki değer artışlarım gözönüne almamakta, % 25'in

üstünde olması halinde de artışın, şehir kasaba veya köyün tümünde meydana

gelmiş olması koşuluna bağlamakta ve bu durumda dahi malikin kendiliğinden bildirimde

bulunması söz konusu olmayıp Maliye Bakanlığının bildirime çağırması

gerekmektedir. (Madde 23/d). Bu hükümlerden, tek başına ele alınan bir

taşınmazın değerinde meydana gelen artışın miktarı ne olursa olsun, (örneğin %

100 veya daha yüksek), bu yollara başvurulmasının olanaksız bulunduğu açıkça

anlaşılmaktadır.

Görüldüğü gibi Anayasa'nın 38. maddesindeki değişiklik sonucunda maddeye eklenmiş bulunan yeni hüküm ile, kamulaştırma bedeli olarak, kamulaştırma günündeki gerçek değer yerine, çoğu zaman ondan çok gerilerde kalmış olan (vergi değeri) ni kabul etme zorunluğu konulmakta, ve bu sonuç doğrudan doğruya Emlâk Vergisi Kanunundan doğmuş olmayıp yeni ilkenin, kamulaştırma bedelinin tavanı olarak vergi değerini tanımış bulunmasından ileri gelmektedir. Esasen 38. maddedeki değişikliğin amacı da, yukarıda belirtildiği üzere, bundan başka bir şey değildir.

Söz

konusu değişikliğin, kamulaştırmada gerçek değerin saklı tutulması ile

birlikte, verginin de gerçek değere dayandırılmasının bu yoldan sağlanması gibi

iki yönlü bir amacın gerçekleştirilmek istendiği görüşü de geçerli değildir.

Çünkü yukarıda da belirtildiği üzere, niteliği ve ereği tümü ile birbirinden

değişik olan "kamulaştırma" ve "vergilendirme" gibi iki

Anayasa müessesesini bir tek temele oturtmakta bir zorunluk yoktur. İki

müessesenin Anayasa'daki yerleri 38. ve 61. maddelerde ayrı ayrı

gösterilmiştir. Bu konularda gereksinme duyulan düzenlemelerin kendi

maddelerinde yapılmasına herhangi bir engel olmadığı gibi akla gelebilecek bir

güçlük de yoktur. Kaldı ki, verginin gerçek değere dayandırılması için bir

Anayasa değişikliğine de gerek yoktur. Vergi kanunlarına konulacak hükümlerle

bu ereğe ulaşma olanağı vardır ve bu yol yasa koyucu için çok kolaydır. Esasen

yürürlükteki Emlâk Vergisi Kanunu, vergiyi, bildirilen gerçek değere

dayandırmıştır. Ancak bildirinin beş yıllık aralarla yapılması esasını koyduğu

için, bu süre içinde (gerçek değer -vergi) ilişkisi zayıflamaktadır. Bunun da

yine Emlâk Vergisi Kanununda yapılacak değişikliklerle önlenmesi mümkündür.

Vergi yükümlülerini gerçek beyana zorlamanın çareleri de yine Vergi

Kanunlarında yapılacak düzenlemelerle ve denetimi etkin bir hale sokacak

uygulama tedbirleri yoluyla bulunabilir.

Taşınmazı

kamulaştırılacak olan kişilere ödenecek kamulaştırma bedeli için, bildiriye

dayalı vergi değerini tavan tutma yolunun vergiyi gerçek değere dayandırma

yönünden, gerek amaç gerek araç olarak, ciddi ve doyurucu olmadığını yukarıdaki

açıklamalar yeterince ortaya koymaktadır. Bundan başka bütün taşınmazların kamulaştırılması

söz konusu olamayacağından, kamulaştırmanın da ne zaman ve nerede yapılacağı

bilinemeyeceğinden Anayasa'nın 38. maddesinde yeralan hükmün, gerçek

bildirimden kaçınan mâlikler bakımından yeterli bir yaptırım sayılamıyacağı da

ortadadır. Kamulaştırma olasılığını uzak gören kimi mâlikler, esasen gerçek

bildirimden kaçınmak niyetinde iseler, bu tutumlarını engelleyecek bir neden

görmezler, taşınmazlarının vergi değerini, gerçek değerin çok altında

göstermeye devanı ederler. Buna karşı taşınmazı bir kamulaştırma olasılığı

karşısında bulunan mâlikler de, kamulaştırmadan doğabilecek zararlara karşı

kendilerini fazlasiyle korumak için gerçek değerin çok üstünde bildirimde

bulunmaya heves edebilirler. Görüldüğü gibi, Anayasa'nın 38. maddesine konulan

yeni hüküm, vergi açısından gerçek bildirimi sağlamaya yeterli bir çare

olmadıktan başka, uygulamada eşitlik ilkesini zedeleyici nitelikte bazı

sakıncalı ve çelişkili durumların doğmasına neden olacak pürüzleri de

beraberinde taşımaktadır. Şöyle ki:

1İ) Bildirim günündeki gerçek değeri gösteren iyi niyetli mâlikler, kamulaştırma ile karşılaşmaları halinde, kamulaştırma günündeki gerçek değer yerine çok önceden bildirilen vergi değerini kamulaştırma bedeli olarak kabul edip onunla yetinme zorunda bırakılırken, gelecek kamulaştırmayı sezinliyerek zamanına göre gerçeğin çok üstünde bildirimde bulunmuş olan mâlikler, kamulaştırma günündeki gerçek değere eşit veya ona yakın bir bedel alabileceklerdir. Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırılığı meydanda olan ve 38. maddede yapılan değişikliğin kaçınılmaz bir sonucu bulunan bu uygulama ile iyi niyet sahibi kişiler, bir bakıma cezalandırılmış duruma düşürülmektedir.

2) Vergi kanunlarındaki cezaları göze alarak hiç bildirimde bulunmamış olan taşınmaz mâlikleri, kamulaştırma halinde, ortada bildirime dayalı bir "vergi değeri" bulunmadığından, kamulaştırma günündeki gerçek değeri, kamulaştırma bedeline dayanak tutacak, buna karşı kanuna saygılı olarak süresinde bildirimde bulunan kişi, kamulaştırma günündeki gerçek değer yerine, en çok, vergi değerini, yani vergi bildirimi günündeki değeri isteyebilecektir. Burada da kanuna saygılı kişinin cezalandırılması, kanunu hiçe sayanın da ödüllendirilmesi sonucunu veren ve eşitlik ilkesine ters düşen bir durumun ortaya çıktığı açıkça görülmektedir.

3) 1/3/1971 günü yürürlüğe giren 1319 sayılı Emlâk Vergisi Kanunun 33. maddesi, kimi hallerde mal sahiplerine yeniden bildirimde bulunma olanağını tanımaktadır. Örneğin paylara ayrılmış bir binanın bütün paylarının birleştirilmesi (Madde 33/7), bir bina veya arazinin taksim veya ifraz edilmesi veya satılarak vergi mükellefinin değişmiş olması (Madde 33/6) hallerinde yeniden bildirimde bulunulması gerekmektedir (Madde 23/C).

İçinde bu niteliklerde parsellerin de bulunduğu bir kamulaştırma alanında bir bölük taşınmaz mal maliklerinin alacakları kamulaştırma bedelleri; bir kaç yıl önce ve o zamanki rayice uygun olarak yapılmış bulunan bildirime dayalı vergi değeri ile sınırlandırılacağı halde" kamulaştırmaya daha yakın günlerde yeni bildirimde bulunmuş taşınmaz mâlikleri, daha yeni rayiçlere uygun bir tavan içinde kamulaştırma bedellerini isteyebileceklerdir. Görüldüğü gibi burada da komşu taşınmaz mâlikleri arasında değişik kamulaştırma bedelleri ödenmek suretiyle Anayasa'nın eşitlik ilkesi zedelenmektedir,

Yukarıda

belirtilmeye çalışılan, adaletsiz ve eşitsiz durumların sorumluluğunun, Emlâk

Vergisi Kanunu hükümlerine yükletilmesi olanaksızdır. Çünkü vergi açısından

meydana gelebilecek farklılıkları gidermek için o kanunda öngörülmüş önlemler

(Örneğin madde 31) ve Vergi Usul Kanununda ceza yaptırımları vardır. Açıklanan

adaletsizlikler ve eşitsizlikler (vergi) ile hiçbir ilişkisi bulunmayan, amacı

ve ilkeleri tümüyle değişik olan (kamulaştırma) işlemlerinde ödenecek bedelin

kanunda gösterilecek yöntem ve biçim çerçevesinde mâlikin bildireceği vergi

değeri tavanı ile kısıtlanmış olmasından doğmakta, yani Anayasa'nın 38.

maddesine ikinci ve üçüncü fıkra olarak eklenmiş bulunan yeni bu sonuçlar

meydana gelmektedir

Ç-

Anayasa'nın 38. maddesine eklenen ikinci ve üçüncü fıkraların, "teklif edilemezlik" yasağına aykırılığı sorunu:

Anayasa'nın 38. maddesinde yapılan değişikliğin niteliği ve ereği ortaya konduktan sonra, şimdi de bu değişikliğin, yukarıdan beri yapılan açıklamaların ışığı altında, Anayasa'nın 9. maddesi açısından incelenmesine ve değerlendirilmesine geçilecektir.

Anayasa'nın

9. maddesi: (Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü

değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez) kuralını koymaktadır. Burada

geçen (Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu) deyimin den, sadece Anayasa'nın 1.

maddesinin ve o maddede yeralan (Cumhuriyet) sözcüğünün amaçlandığı

düşünülemez. Çünkü (değişmezlik) ilkesinin, çeşitli sosyal ve siyasal görüşlere

göre değişik niteliği ve içeriği bulunan tek bir (Cumhuriyet) sözcüğüne

bağlanması halinde, Anayasa'nın 1. maddesine hiç dokunulmadan, (Başlangıç)

bölümünde ve 2. maddede yapılacak değişikliklerle rejimin kökünden

yozlaştırılması yolu açılmış olur. Dünya yüzeyine yayılmış ülkelere göz

atılacak olursa, adları (Cumhuriyet) oldukları halde, uyguladıkları rejim

bakımından Anayasamızdaki sisteme taban tabana zıt düşen pek çok devletlerin

bulunduğu görülmektedir.

Halbuki, Anayasa'mızın kurduğu ve korumak istediği devlet şekli, Başlangıç bölümünde ve 2. maddesinde nitelikleri belirlenmiş bulunan bir Cumhuriyettir ve 9. madde ile konulan değişmezlik ilkesi de Cumhuriyet sözcüğü ile birlikte onun bu niteliklerini koruma ve değiştirilmesini önleme ereğini gütmektedir. Esasen bu konu Anayasa Mahkemesinin başka bir iptal davası üzerine verdiği 15/4/1975 günlü ve 1973/19 -1975/87 sayılı kararında geniş biçimde tartışılarak gerekli açıklığa kavuşturulmuş bulunmaktadır (Resmi Gazete: 26/2/1976, Sayı: 15511, S. 7-8).

Bu

açıklamalardan çıkan sonuç şudur: Anayasa değişikliklerine ilişkin kanun

teklifleri, herşeyden önce Anayasa'nın başlangıç bölümü ile 1. ve 2.

maddelerinde yeralmış bulunan ilkelerde en küçük bir sapmayı veya değişikliği

öngöremezler. Değişikliğin, sözü geçen ilkelerin tümünü veya herhangi birisini

hedef almış olması arasında fark yoktur. Kapsamı ne olursa olsun, bu

konulardaki bütün değişiklikler bu yasağın içindedirler. Şu duruma göre

Cumhuriyetin temel ilkelerinden sapma nitelikleri taşıyan bir Anayasa

değişikliği hem teklif edilemez, hem de yasama meclislerince kabul olunamaz.

Buna rağmen teklif yapılmış ve kabul de edilmiş ise, Anayasa'nın 9. maddesinde

yer alan biçim koşullarına aykırı olur.

20/9/1971 günlü, 1488 sayılı Yasanın 1. maddesiyle Anayasa'nın 38. maddesinde yapılan değişikliğin 9. madde hükmü açısından durumunu açıklığa kavuşturmak gerekir. Cumhuriyetin ana ilkelerinden bir veya birkaçının bu değişiklikle zedenlendiği, temel hakların özüne dokunulduğu saptandığı takdirde teklif yasağı kapsamına girecek olan bu değişikliğin önerilmesine olanak bulunmadığı ve bu nedenle iptali gerektiği sonucu kendiliğinden ortaya çıkar.

Yukarıda (A), (B) ve (C) bentlerinde açıklandığı üzere değişiklik, mülkiyet hakkının özünü zedelemiş, eşitlik kuralını bozmuş, böylece Cumhuriyetin temel ilkelerinden biri olan demokratik hukuk devleti ilkesine aykırı bir hüküm getirmiştir. Bu sonucu doğuran anayasal nedenlere burada kısaca değinerek söz konusu değişikliğin önerilmesine ve görüşülüp kabulüne olanak bulunamadığını özetlemek gerekecektir.

1) Özel mülkiyetteki bir taşınmazın, malikinin rızası olmasa da, kamulaştırma yoluyla, yani zorla, kamu malları arasına geçirilmesi, aslında mülkiyet hakkının özüne dokunan bir işlemdir. Zorla alımın dayanağı olan kamu yaran kayramı, mülkiyetin karşılıksız devrine dayanak tutulamaz. Anayasa'nın 11. maddesinin açık hükmü karşısında temel hakların özüne dokunmak mümkün değildir. Kamu yararına dayanan kamulaştırma işleminde taşınmazın gerçek karşılığının ödenmesi halinde mülkiyet hakkı paraya çevrilmek suretiyle korunmuş olacağından, "öze dokunma" durumu da "sınırlama" niteliğine dönüşmüş olacaktır.

Öze

dokunmayan böyle bir sınırlamaya ise, Anayasa'nın 11. maddesi kuralları ve 36.

maddesi ilkeleri gözönüne alındığında karşı çıkılamaz. Nitekim 1961 Anayasası,

38. maddesiyle ilkeyi bu ölçüler içerisinde düzenlemiştir. Halbuki 38. maddede

yapılan değişiklik, taşınmazın bir bölümünün parasız ve zorla alınması sonucunu

doğurması bakımından "sınırlama" niteliğini aşarak mülkiyet hakkının

özüne dokunduğundan Anayasa'nın 11. ve 36. maddelerindeki temel ilkelere ve

dolayısiyle Cumhuriyetimizin, Anayasa'nın 2. maddesinde belirlenen hukuk

devleti niteliğine aykırı ve onu bozucu bir durum yaratmaktadır. Çünkü mülkiyet

hakkını tanımayan bir devlet sisteminin; kamu yararı düşüncesine dayansa bile,

Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen demokratik bir hukuk devleti sistemi

olduğu savulanamaz. Anayasa'nın değişik 38. maddesinin üçüncü fıkrasında malike

tanınan itiraz ve dava haklan da varılan bu sonucu değiştirecek nitelikte

değildir. Çünkü Anayasa değişikliğiyle Kamulaştırmada malike ödenecek bedelin

tavanı niteliği yukarıda açıklanmış bulunan vergi değeri ile

sınırlandırıldığından, dava hakkı da böylece sınırlandırılmış ve yeterli sonuç

sağlamayan bir hak durumuna düşürülmüş olmaktadır. Böyle olunca, 38. maddenin

teklif edilebilme niteliğinde bulunmayan ikinci ve üçüncü fıkralarının

Anayasa'nın 9. maddesi hükmü karşısında iptal edilmeleri gerekir.

2)

Anayasa'nın 61. maddesi; kamu hizmetlerinin, herkesten mali gücüne göre

alınacak vergilerle karşılanacağı ilkesini koymaktadır. Hiçbir yurttaştan, kamu

hizmetleri zorunlu da kılsa, başkalarından değişik ölçüde hizmete katılması

istenemez. Bunu Anayasa'nın hem 61. maddeci, hem de 12. maddesinin eşitlik

ilkesi yasaklamaktadır. Esasen Cumhuriyetimize (Hukuk Devleti) niteliğini veren

Anayasa ilkelerinin bir bölüğünü de bunlar oluşturmaktadır. Anayasa'nın 38.

maddesinde yapılmış olan değişiklik ile, taşınmazları kamulaştırılmış olanların

tümü veya bir bölüğü, mallarının gerçek karşılığı ödenmemek suretiyle,

kamulaştırma görmeyen yurtdaşlardan daha yüksek ölçüde kamu hizmetlerinin

yerine getirilmesine katılmaya zorlanmakta ve böylece Anayasa'nın 12. ve 61.

maddeleri ilkeleri bir yana itilerek Cumhuriyetimizin (Hukuk Devleti) niteliği

zedelenmektedir. Kaldı ki, yukarıda örnekleriyle de gösterildiği üzere, söz

konusu hükümler, kamulaştırma görmüş kişiler arasında bile pek açık eşitsiz

durumların doğmasına neden olmaktadır. Anayasa'nın 9. maddesinde yeralan ilkeye

açıkça aykırı olan ve 20/9/1971 günlü, 1488 sayılı yasa ile değişik 38. maddeye

eklenen ikinci ve üçüncü fıkraların gösterilen nedenlerle de iptali

gerekmektedir.

3) Dava konusu ikinci ve üçüncü fıkraların yarattığı haksız durumun doğal sonucu olarak Anayasa'mızın başlangıç bölümündeki (bütün fertlerini kaderde, kıvançta ve tasada ortak) gören niteliğinin de zedelenebileceği; kaderde, kıvançta ve tasada, bir ölçüde değişik duruma düşürülen kişilerden oluşan bir ortamın doğmasına da yol açılabileceği düşünülmelidir. Bu bakımdan iptali istenen yeni hükümlerin Anayasa'nın 2. maddesinde yeralan (başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanma) niteliğini zayıflatıcı etkisinin üzerinde de önemle durulmalıdır.

Her

ne kadar Anayasa'nın 2. maddesi; Cumhuriyetimizin niteliklerini sayarken sosyal

bir hukuk devleti olduğunu da belirtmiş ve kimi maddelerinde Devlete, sosyal

devlet niteliğini oluşturacak bir çok görevler de yüklemiş bulunmakta ve

görevlerin eksiksiz yerine getirilmesi için Devletin yeterli gelir

kaynaklarıyle desteklenmesi ve mali olanaklarla donatılması gerekmekte ise de,

bu yolla bireylere yansıyan yükümlülüklerin Anayasa ilkelerine uygun biçimde

paylaştırılması ve dağıtılmasının zorunlu olduğu belirtilmelidir. Anayasa

devlete bu görevleri yüklerken kaynaklarını ve çarelerini de göstermiş, fakat

2. maddesinde belirlenen niteliklerden bir bölüğünün ve özellikle (Hukuk

Devleti) niteliğinin yitirilmesi ya da zedelenmesi pahasına, bu işlerin

yürütülmesine ve yapılmasına izin vermemiştir.

Yukarıdaki açıklamalardan 20/9/1971 günlü, 1488 sayılı Yasa ile Anayasa'nın 38. maddesine eklenmiş bulunan ikinci ve üçüncü fıkraların hükümleri; Anayasa'nın 2. maddesindeki Cumhuriyetin niteliklerinden bir bölüğünü bozucu ve zedeleyici etki taşıdığından 9. maddede yer alan "teklif edilemezlik" ve "değiştirilemezlik" ilkelerine aykırı bulunmakta ve böylece aynı maddedeki biçim kurallarına aykırı olanak yasalaştığı ortaya çıkmaktadır. Dava konusu ikinci ve üçüncü fıkralar bu nedenle de iptal edilmelidir.

Kani Vrana, Halit Zarbun, Abdullah Üner, Lûtfi Ömerbaş, Hasan Gürsel, Ahmet Salih Çebi ve Nihat O. Akçakayalıoğlu itirazın reddi gerektirdiği görüşünde bulunmuşlardır.

D-

Öteki biçim koşulları yönünden inceleme sorunu:

Anayasa'nın 20/9/1971 günlü, 1488 sayılı Yasa ile değişik 38. maddesinin itiraz konusu ikinci ve üçüncü fıkraları, Anayasa'nın 9. maddesi açısından iptal edildiğine göre, öteki biçim koşulları yönünden incelemenin sürdürülmesine ve bir karar verilmesine yer kalmamıştır.

VI.

SONUÇ

l- 9/7/1961 günlü, 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 20/9/1971 günlü, 1488 sayılı Yasa ile değişik 38. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının Anayasa'nın 9. maddesinde yer alan (Devlet Şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez) yolundaki biçim kuralına aykırı olduğuna ve sözü geçen fıkraların bu yönden iptaline Kani Vrana, Halit Zarbun, Abdullah Üner, Lûtfi Ömerbaş, Hasan Gürsel, Ahmet Salih Çebi ve Nihat O. Akçakayalıoğlu'nun karşıoylarıyle ve oyçokluğuyla;

2- 38. maddenin itiraz konusu ikinci ve üçüncü fıkraları, Anayasa'nın 9. maddesi açısından iptal edildiğine göre, işin öteki biçim koşulları yönünden ayrıca incelenip karara bağlanmasına yer olmadığına oybirliğiyle;

12/10/1976 gününde karar verildi

Başkan

Kâni Vrana

Başkanvekili

Şevket Müftügil

Üye

Halit Zurbun

Üye

Ziya Önel

Üye

Abdullah Üner

Üye

Ahmet Koçak

Üye

Şekip Çopuroğlu

Üye

Fahrettin Uluç

Üye

Muhittin Gürün

Üye

Lütfi Ömerbaş

Üye

Hasan Gürsel

Üye

Ahmet Salih Çebi

KARŞIOY

YAZISI

I-

Bir yasa kuralının Anayasa'ya uygunluğu Anayasa Mahkemesince denetlenirken başka bir yasanın veya belli bir kuralının uygulamada iyi sonuç vermemesi veya konusuna uygun bulunmaması Anayasa'ya aykırılığın ölçüsü yapılamaz.

Bunun

gibi, bir Anayasa değişikliğinde, ya değiştirme veya yeniden koyma yollarından

biriyle Anayasa'ya getirilen yeni bir kural veya ilkenin, Anayasa'nın 9.

maddesinde "Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü

değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez." diye yer alan ve

Anayasa Mahkemesince bir çok kararlarında biçime ilişkin bir kural bulunduğu

benimsenen (Değiştirilemezlik ve teklif edilemezlik) yasak ve ilkesine

uygunluğunun denetiminde de, sadece onun içerik, anlam ve kapsamının esas

tutulması zorunlu olduğuna göre, bu ilke veya kurala dayanarak belli bir alanı

düzenlemek üzere çıkarılan ve değiştirme veya. Anayasa'ya uygunluk denetiminden

geçirme yollarından biriyle her zaman Anayasa'ya uygun duruma sokulması olanağı

var olan uygulama yasalarının, konularına uygun bulunmamaları veya uygulama

alanında olumsuz veya ters sonuçlar vermeleri olanak ve olasılığının, sözü

geçen aykırılığın saptanmasında ölçü alınması yine düşünülemez. Üstelik, bu

yönün Anayasa değişikliklerinde öncelikle gözönünde bulundurulması gerekir.

Yukarıda

açıklanan nedenle, Anayasa değişikliğinde eskisini değiştirme yoluyla yer alıp

iptali istenen ilkenin, Anayasa'nın 9. maddesiyle getirilmiş bulunan

(Değiştirilemezlik ve teklif edilemezlik) yasak ve ilkesine uygunluğunu

denetlemede, yani Anayasa'nın Başlangıç Bölümünde ve 2. maddesinde yer alan

ilkelere aykırılığın saptanmasında, 1319 sayılı Emlâk Vergisi Yasasının kimi

hükümlerinin veya başka yasaların ölçü veya örnek alınması, Anayasa'nın 8.

maddesinde "Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz. Anayasa hükümleri, yasama,

yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve kişileri bağlayan temel

hukuk kurallarıdır." biçiminde yer alan (Anayasa'nın üstünlüğü ve

bağlayıcılığı) ilkesine aykırı olarak, uygulama kanunları hükümlerine öncelik

tanınması demek olur.

Öte

yandan, bir Anayasa kural veya ilkesinin içeriğinin anlaşılıp saptanmasında da,

bu ilke veya kurala dayanarak düzenlenmiş uygulama kanunları hükümlerinin, ne

esas ve ne de örnek alınmasına olanak yoktur. Çünkü, Anayasa kural veya

ilkelerinin içerik, anlam ve kapsamlarının, aslında bir bütün olup tümüyle

gözönünde bulundurulması gereken Anayasa sistemi ve Anayasa'nın dayandığı veya

öngördüğü öteki üstün hukuk veyahut temel kural ve ilkeleri doğrultusunda

incelenip saptanması gerekir. Daha açık bir deyimle, bu yön, Anayasa'ya

'uygunluk denetimine Anayasa'mızda yer verilmesinin nedenlerinden başlıcasıdır.

Çünkü, yasa koyucu, bir yasayı çıkarırken belli bir noktada Anayasa'ya ters

düşebilir. Bu aykırılık, yasada bir değişiklik yapılıncaya kadar, ancak

Anayasa'ya uygunluk denetimiyle giderilebilir. Tersinin düşünülmesi ise, kanun

koyucunun Anayasa'daki bir kural veya ilkeyi tanımlamasının veya uygulama

biçiminin Anayasa koyucunun iradesinden üstün tutulması sonucunu verir ki,

böyle bir kabul, yukarıda da işaret edildiği üzere, (Anayasa'nın üstünlüğü ve

bağlayıcılığı) ilkelerini içeren 8, maddesindeki temel kuralla asla bağdaşamaz.

O

halde, bu işte bir Anayasa değişikliğinde yer alan kural veya ilkenin Anayasa'ya 9. maddesindeki biçim kuralı yönünden aykırılığı sözkonusu bulunduğundan, yasal düzenlemelerden ötürü ortaya çıkan elverişsiz durumların, Anayasa kuralının içerik, anlam ve kapsamını saptamada esas alınabileceğini ve bu yöntemle iptalini sağlayabileceğini kabul etmek olanaksızdır.

II-

Bir Anayasa değişikliğinin Anayasa'nın 9. maddesindeki (Değiştirilemezlik ve teklif edilemezlik) yasak ve ilkesine uygunluğunun denetiminde, yukarıda belirtildiği üzere, aslında bir bütün olup tümüyle gözönünde bulundurulması gereken Anayasa sistemi ve Anayasa'nın dayandığı veya öngördüğü öteki üstün veya temel hukuk kural ve ilkelerle karşılaştırmanın aykırılığı saptamada esas alınması sonucunda:

1488 sayılı Kanunla getirilen Anayasa değişikliğinde yer alan 38. maddenin ikinci ve üçüncü fıkraları hükümleri, Anayasa Mahkemesinin, Resmi Gazete'nin 12/8/1976 günlü, 15675 sayısında yayımlanmış bulunan 23/3/1976 günlü, Esas: 1975/167, Karar: 1976/19 sayılı kararının (V. ESASIN İNCELENMESİ), kesiminin (B) ve (C) bölümlerinde tüm ayrıntılariyle açıklanan gerekçelerle, Anayasa'nın Başlangıç Bölümünde ve 2. maddesinde yer alan ilkelerle bağdaşır bir nitelik taşıdığı saptandığından, 9. maddesindeki devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmünün değiştirilemeyeceğine ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceğine ilişkin biçim kural ve ilkesine aykırı olduğu ileri sürülemez.

Bu nedenlerle, söz konusu fıkralara yönelen iptal isteminin reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle, iptal kararına karşıyım.

Üye

Adil Esmer

Üye

Nihat

O. Akçakayalıoğlu

Üye

Ahmet

H. Boyacıoğlu

KARŞIOY

YAZISI

Sayın Nihat O. Akçakayalıoğlu'nun karşıoy yazısına katılıyorum.

Başkan

Kani Vrana

KARŞIOY

YAZISI

Anayasa'nın

20/9/1971 günlü ve 1488 sayılı kanunla değiştirilen kamulaştırma ile ilgili 38.

maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının; (taşınmaz malların

kamulaştırılmasında ölçü olarak alınan vergi değerinin gerçek değeri

yansıtmadığı, çünkü yürürlükteki Emlâk Vergisi Kanununa göre beyannamelerin 5

yılda bir verilmesinin öngörüldüğü ve halbuki bina, arsa ve arazi değerlerinin

süratle arttığı, vergi değeri ise beyannamenin verildiği andaki durumu

saptadığı, bu nedenle beyanname tarihinden sonra taşınmaz malların değerlerinde

meydana gelen artışların hesaba katılmaması sonucu mal sahiplerinin zararlara

ve haksızlıklara uğradıkları ve bu durumun da sosyal hukuk devleti ilkeleri ile

bağdaşamıyacağı ve Anayasa'nın 9. maddesinde yer alan "Devlet şeklinin Cumhuriyet

olduğu hakkındaki Anayasa hükmünün değiştirilemeyeceğine ve değiştirilmesi

teklif edilemiyeceğine" ilişkin biçim kuralına aykırı düştüğü) gibi bir

görüşten hareket edilerek çoğunlukla iptaline karar verilmiştir.

334

sayılı Anayasa'nın, kamulaştırma ile ilgili 38. maddesinin birinci fıkrasında,

kamulaştırılan taşınmaz malın gerçek karşılığının ödeneceği hükmü yer almış ve

bu gerçek karşılıkta yirmi yıl önce yürürlüğe girmiş olan 6830 sayılı istimlâk

Kanunu hükümlerince, mülk sahipleri arasından seçilen kişilerin de yer aldığı

takdiri kıymet komisyonları ve ehlivukuf heyetleri marifetiyle tesbit

edilegelmiştir. Ancak, taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin bu suretle

saptanmasının çeşitli sakıncalarının meydana çıkması, türlü suistimallere ve

bir çok kimselerin hazine aleyhine haksız kazanç sağlamalarına yol açtığı

hakkında söylentiler çıkması ve özellikle memlekette yapılan büyük bir baraj

alanındaki kamulaştırmalarda bu usulle devletin büyük zararlara uğratıldığının

iddia olunması nedeniyle bu yöntemden vazgeçilerek yerine daha adaletli, daha

rasyonel, gerçek değeri daha isabetli yansıtan bir sistemin getirilmesi

düşünülmüş ve 20/9/1971 günlü 1488 sayılı Kanunla Anayasanın sözü edilen 38.

maddesine eklenen ikinci ve üçüncü fıkra hükümleriyle, kamulaştırılan taşınmaz

malın karşılığının o mülk hakkında mülk sahibinin bizzat vermiş olduğu emlâk

vergisi beyannamesinde gösterdiği (değer) in esas alınması sistemi konulmuştur.

29/7/1970 günlü ve 1319 sayılı Emlâk Vergisi (Kanununa göre ise emlâk vergisinin konusuna giren vergi değeri, taşınmaz malın rayiç bedelidir, rayiç bedelde bina ve arazinin beyan tarihindeki normal alım satım bedelidir. O halde bir taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin saptanması söz konusu olduğunda, o malın sahibinin resmi mercilere bildirmiş olduğu rayiç bedelinin ölçü olarak alınması kadar tabii ve isabetli bir şey olamaz. Bu sistem aynı zamanda devletin, yurttaşlarının doğru hareket edeceklerini, söz ve beyanlarının gerçeğe uygun olduğunu kabul anlamına gelmesi bakımından da ileri ve uygar bir nitelikte taşımaktadır.

Emlak

vergisi beyannamelerinin beş yılda bir verilmesi nedeniyle beyanname tarihinden

kamulaştırma tarihine kadar geçen zaman içinde taşınmaz malın değerinde meydana

gelen artışların kamulaştırma bedelinin tayininde hesaba katılmadığı yolundaki

itiraza gelince: Böyle bir durumun, itiraz olunan Anayasa'nın 38. maddesinin

ikinci ve üçüncü fıkraları hükümleri ile hiç bir ilgisi mevcut olmayıp 1319

sayılı Emlâk Vergisi Kanunundaki eksik düzenlemeden ve beyannamelerin beş yılda

bir verilmesi usulünün kabul edilmiş olmasından ileri gelmektedir. Emlâk

Vergisi Kanununda yapılacak değişiklikle beyannamelerin beş yılda bir yerine

daha az süreler içinde verilmesi usulünün kabul edilmesi ve bundan başka

beyanname verildikten sonra taşınmaz malların değerlerinde bir artış meydana

geldiği takdirde bunun da ek bir beyanname ile bildirilmesi usulünün konulması

halinde bu kanuna yöneltilen eksiklik ve haksızlık giderilmiş olacağı gibi

devlet hazinesinin de uğradığı büyük kayıplar önlenmiş olacaktır.

1319

sayılı Emlâk Vergisi Kanununun eksik ve yanlış düzenlenmiş olmasından ileri

gelen bu durumun, bununla hiç bir ilgisi olmayan Anayasa'nın söz konusu

kuralının iptalini gerektirmediği kuşkusuzdur. Nitekim bu konu, benzeri bir

itirazın incelenmesi sırasında daha önce Anayasa Mahkemesince tartışılmış ve

"Bu davada değişiklik yolu ile getirilen Anayasa kuralının -38. maddesinin

ikinci ve üçüncü fıkraları- Anayasa'ya aykırı bulunup bulunmadığı söz konusu

olduğundan yasal düzenlemelerden ötürü ortaya çıkan durumların Anayasa

kuralının iptalini sağlayabileceğini kabul etmek olanaksızdır." sonucuna

varılmış ve o davada Anayasa'nın söz konusu değişik 38. maddesinin sözü edilen

ikinci ve üçüncü fıkralarının Anayasa'ya aykırı olmadığına karar verilmiştir. (Anayasa

Mahkemesi kararı, Esas: 1975/167, Karar: 1976/19, Resmi Gazete: 12 Ağustos 1976

gün, sayı: 15675).

Taşınmaz bir malın, vergi değeri, kamulaştırma değeri gibi ayrı ayrı ve değişik değerlere tabi tutulmasının çağdaş demokratik bir hukuk devletinde izahı ve savunulması çok zordur. Bir taşınmaz malın az vergi ödemek için vergi değerinin düşük beyan edilmesine ve kamulaştırılması söz konusu olduğunda devlet hazinesinden fazla para çekebilmek için kamulaştırma bedelin çok yüksek tutulmasına yol açabilen ve hukukta esas ilke olan iyi niyet kaideleri ile bağdaşmayan bir düzenin hukuk ilkeleri ve Anayasa kuralları ile bağdaştırma olanağını göremiyoruz.

Anayasa'nın itiraz konusu 38. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları hükümlerinin Anayasa'nın 39. maddesiyle karşılaştırılarak 38. maddede (vergi değeri) nin ve 39. maddede (gerçek karşılık) ın esas alınmış olması nedeniyle bir çelişkiye düşülmüş olduğu da öne sürülemez. Çünkü; bilindiği gibi 38. madde kamulaştırılan taşınmaz malın bedeli ile ilgili bulunduğu halde 39. madde de konusu kapsamı ve mahiyeti bundan tamamiyle ayrı olan özel bir teşebbüsün devletleştirilmesi söz konusu edilmektedir.

En nihayet şu noktayı da eklemek gerekirki; taşınmaz malların kamulaştırılmasında kamulaştırma bedelinin, mülk sahibinin evvelce vermiş olduğu beyannamesinde gösterdiği değer üzerinden mi yoksa bilirkişiler kurulunca saptanacak değer üzerinden mi tayin edilmesi gerektiği hususunun, Anayasa'nın 9. maddesinde yazılı (Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez) hükmü ile bir ilgisi de bulunmamaktadır. Bu nedenle Anayasa'nın 38. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının yine Anayasanın işaret olunun 9. maddesine dayanılarak iptaline karar verilmesi de mümkün görülmemektedir.

Yukarıda yazılı nedenlerle çoğunlukla verilmiş olan iptal kararına karşı bulunmaktayım.

Üye

Halit Zarbun

KARŞIOY

YAZISI

9/7/1961 günlü ve 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 20/9/1971 günlü ve 1488 sayılı Yasa ile değişik 38. maddesi, kamulaştırılan taşınmazın malikine ödenecek paranın, malikin, kanunda gösterilecek usul ve şekle uygun olarak, bildireceği vergi değerini aşmayacağı kuralını getirmiştir. Bu değişiklik verginin de taşınmazın gerçek değeri üzerinden ödetilmesini sağlamaya yöneliktir.

Anayasa'nın 61. maddesi, herkesi, mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlü kılmıştır. Mali gücü oluşturan öğeler arasında taşınmaz malların değer ve gelirlerinin de yeraldığı kuşkusuzdur. Yükümlünün, vergisini malının gerçek değeri üzerinden ödemesi gerekir. Yasaların buyruğu ve isteği de budur.

Anayasa'nın vergi konusunda öngördüğü "mali güç"ü, taşınmaz malların gerçek değerini hesaba katmaksızın oluşturmak olanaksızdır. Bu nedenlerle Anayasa'nın değişik 38. maddesinde yeralan ve ödenecek karşılığın, mâlikin, kanunda gösterilecek usûl ve şekle uygun olarak, bildireceği vergi değerini aşmayacağı kuralını koyan hükmün, yurttaşın taşınmaz malının, gerçek karşılığı ödenmeksizin, elinden alınmasına yol açtığı sonucuna varmak doğru olamaz.

Emlâk Vergi Kanununun öngördüğü vergi değerinin bildirilmesine (beyanname verilmesine) ilişkin hükümlerin yol açtığı haksızlıkları Anayasa'nın değişik 38. maddesine bağlamağa yer yoktur. 38. maddenin ışığı altında özel kanunlarda yapılacak düzenlemelerle yurttaşın hem malının gerçek karşılığını alması, hem de mali gücüne göre vergisini ödemesi sağlanabilir. Yürürlükteki yasaların bu iki öğeyi bağdaştırmamış olmasının sorumunu, Anayasa'nın değişik 38. maddesine yüklememek gerekir.

Kamulaştırılan malının gerçek değerini devletin ilgili kurumundan istemek yurttaşın o malın vergisinin tam olarak ödemesini istemek de devletin hakkıdır.

Kamulaştırma konusunda karşı karşıya gelen bu iki uç ancak yasalarla birleştirilebilir. Bunun gerçekleştirilmesine de Anayasa'nın 38. maddesi engel değildir.

Özetlenecek olursa; Anayasa'nın değişik 38. maddesi, Anayasa'nın mülkiyet hakkını düzenleyen 36. ve vergi yükümünü düzenleyen 61. maddeleri hükümlerini bağdaştıran bir nitelik taşımaktadır. Kamulaştırma İşlemlerinden doğan ödenecek karşılık sorunu sözü geçen 38. maddenin İkinci ve üçüncü fıkralarının iptal edilmesi yolu ile değil, maddenin taşıdığı bu niteliğin yasalara yansıtılması yolu ile çözülmelidir.

Bu nedenlerle Anayasa'nın değişik 38. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının, Anayasa'nın 9. maddesinde yeralan (devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.) yolundaki biçim kuralına aykırı bulunmadığı kanısındayız.

Üye

Abdullah Üner

KARŞIOY

YAZISI

Kamu yararının kamulaştırmayı zorunlu kıldığı hallerde Devletin bu hakkını kullanması anlaşmazlık konusu değildir. Anlaşmazlık, kamulaştırılan taşınmaz için ödenecek bedelin saptanmasına ilişkindir.

Bunun gibi taşınmazı kamulaştırılan kişi veya tüzel kişinin, taşın mazın kamulaştırılması zamanındaki gerçek değerini istemesi de mülkiyet hakkının doğal sonucudur. Bu isteği kısıtlayıcı kurallar hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz.

Anayasa'nın 38. maddesinin değişiklikten önceki şekli kamulaştırma bedelinin taşınmazın gerçek karşılığı olacağını hüküm altına almıştı. Değişiklikte "gerçek karşılık" yerine "vergi değeri" esas alınmak suretiyle kamulaştırılan taşınmazın gerçek değerini istemek hakkı kısıtlanmış bireyin yaran ile kamunun yaran arasındaki denge bozulmuştur.

Gerçekten

Anayasa'nın, 20/9/1971 günlü, 1488 sayılı Yasa ile değişik 38. maddesinin 2. ve

3. fıkraları çoğunluk kararında da belirtildiği üzere, para değerinin düşmesi,

bu nedenle ve özellikle taşınmaz malların günden güne değerlerinin büyük

oranlarda artması gerçeği karşısında taşınmaz malikine 5 sene önceki değerleri

gözönüne alarak verdiği emlâk vergisi bildirgesindeki meblâğın kamulaştırma

bedeline esas sayılması, 5 sene içinde taşınmazın mâlikinin ödediği emlâk

vergisinin dahi hesaba katılmaması, 1319 sayılı Emlâk Vergisi Kanunu ile

getirilen bildirim sisteminin ilk uygulamasında, kişinin kendi malına değer

biçmekteki ruhhali nedeniyle hataya düşmesinin çok kez rastlanılan vakıa

olması, idarenin bildirgedeki miktar ile bağlı olmayıp kendisinin yapacağı

inceleme sonucundaki değeri vergiye esas tutması karşısında kamulaştırma

bedelinin bildirgedeki bedel olarak alınması hak, nasafet ve hukuk ilkeleriyle

bağdaşmaz. Bu itibarla dava konusu hükümlerin hukuka aykırılığı hakkındaki

çoğunluk görüşü doğrudur.

Bunun

gibi, Anayasa'nın 9. maddesinde yeralan "Cumhuriyet" deyimini

Anayasa'nın 1. maddesindeki Cumhuriyet deyimine hasretmek de doğru değildir. 1.

maddedeki "Cumhuriyet" deyimi ile bu Anayasa'nın müesseseleriyle,

ruhu ile benimsenen Cumhuriyetin kasdedildiği kuşkusuzdur. Bu itibarla, 9.

maddedeki "değiştirilememek ve teklif edilememek" yasağı Anayasa'nın

müesseseleriyle ve ruhu ile benimsediği Cumhuriyeti tadil, tebdil ve ilgaya

elverişli tekliflerin yapılmasına engeldir. Bu yoldaki değiştirme teklifleri 9.

madde yolu ile Anayasa Mahkemesince denetlenebilir. Ancak Anayasa'nın değişik

38. maddesinin iptali istenen kuralı ile mülkiyet hakkı üzerinde yapılan

kısıtlama, Türk Devletinin "Cumhuriyet" olma niteliğini ortadan

kaldıracak ağırlıkta bir kısıtlama değildir. Çoğunluk görüşüne destek yapılmak

istenen Anayasa Mahkemesinin 15/4/1975 günlü, Esas: 1973/19, Karar 1975/87

sayılı kararı mülkiyet hakkının kısıtlanması ile ilgili olmayıp şahıs

özgürlüğünü yok eden bir hükmün iptaline ilişkindir. Taşınmazın gerçek

bedelinden bir miktarın ödenmemesi ile ilgili hükmü, kişi özgürlüğünü ortadan

kaldıran nitelikteki hükümle aynı değerde tutmak mümkün değildir.

SONUÇ

:

Yukarıda açıklanan gerekçelerle iptal hakkındaki çoğunluk görüşüne karşıyım.

Üye

Lûtfi Ömerbaş

Üye

Hasan Gürsel

KARŞIOY

YAZISI

Kamulaştırma bedeli ile ilgili itiraz konusu anayasal kuralın, Cumhuriyetimiz ilke ve niteliklerine aykırı bir yönü olmadığı yolundaki 15675 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 23/3/1976 gün ve 1975/167 esas ve 1976/19 karar sayılı karan ile saptadığı görüşden Mahkememiz sayın çoğunluğu, ayrılmış bulunmaktadır. Ancak,

İnceleme konusu hüküm, kamulaştırma bedelini, mâlikin, taşınmazının vergisini öderken bildirdiği değer ile dengeleştirmiş idi ve bunun, temel ilkelere ters düşeceğinin kabulüne olanak yok idi. Zira,

a) Anayasa'nın 38. maddesi ile getirilmiş ilke, vergi yükümlüsünün Devlete karşı görevleri ile ondan istenecek hak arasında bir orantı kurmak idi. Bunda da Cumhuriyetimize uymayan bir yön olamazdı. Tam tersine bu kural ile, Devlet, Milletiyle bütünleşmesinin bir örneğini vermekte idi.

b) Kamulaştırma, Devlet ve kamu tüzel kişilerinden beklenen hizmetin yerine getirilebilmesinin ön koşullarındandır. Bu nedenle de bir kaçınılmaz sosyal olay niteliğini her zaman koruyan kamulaştırmanın, bildirilen vergi değeri üzerinden yapılacağına deygin hüküm, mâlikin, taşınmazını Devlete bu bedel üzerinden verebileceğini önceden bildirişi niteliğinde idi. Bu bildirimin zaman süreci içinde geride kalması, bir sakınca olarak da düşünülemezdi. Çünkü, her an olabilecek kamulaştırma için vergi bildirimi biçiminde önerdiği bedeli sonraki koşullara göre azımsayan mâlikin değer değişikliğini bildirmesini önleyen bir kural, sayın çoğunluğumuzca iptal olunan anayasal hükümde, yok idi.

c) Eleştirilen anayasal kuralın Cumhuriyetimiz ilkelerine uygunluğunu saptayan 23/3/1976 günlü ilk kararımızda gösterilen nedenler ve varılan sonuç, geçerlik ve tutarlığını korumakta idi.

SONUÇ / HÜKÜM

SONUÇ

Açıklanan tüm bu nedenlerle, sayın çoğunluk kararına karsıyım.

Üye Ahmet Salih Çebi Üye Nihat O. Akçakayalıoğlu

Anayasa Mahkemesi, E. 1976/38, K. 1976/46, 12 Ekim 1976 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. Olay
  4. Metinler
  5. İlk İnceleme
  6. Esasın Biçim Yönünden İncelenmesi
  7. A-
  8. B-
  9. C-
  10. Ç-
  11. D-
  12. Sonuç
  13. Karşıoy
  14. Yazısı
  15. I-
  16. O
  17. Iı-
  18. O. Akçakayalıoğlu
  19. H. Boyacıoğlu
  20. Karşıoy
  21. Yazısı
  22. Karşıoy
  23. Yazısı
  24. Karşıoy
  25. Yazısı
  26. Karşıoy
  27. Yazısı
  28. Sonuç
  29. Karşıoy
  30. Yazısı
  31. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Esas No
1976/38
Karar No
1976/46
Tarih
12 Ekim 1976

İlgili Kararlar

  • AYM Norm Denetimi E.1976/40 K.1976/45
  • AYM Norm Denetimi E.1976/26 K.1976/47
  • AYM Norm Denetimi E.1973/42 K.1976/48
  • AYM Norm Denetimi E.1976/35 K.1976/49
  • AYM Norm Denetimi E.1976/49 K.1976/50
  • AYM Norm Denetimi E.1976/27 K.1976/51

Tüm Arşiv

AYM Norm Denetimi KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.