KÜNYE
- Mercii
- Anayasa Mahkemesi
- Karar tarihi
- 13 Kasım 2014
- Esas Sayısı
- 2013/95
- Karar Sayısı
- 2014/176
- Karar Günü
- 13.11.2014
- R.G. Tarih-Sayı
- 13.3.2015-29294
- İptal davasını açan
- Türkiye
Karar Metni
30.479 kelime·152 dk okuma·41 bölüm
Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY ve Muharrem İNCE ile birlikte 126 milletvekili
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURANLAR
1- Gaziantep 3. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/79)
2- Büyükçekmece 2. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/94, E.2013/129,
E.2014/60)
3- Siirt 1. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/105)
4- Bakırköy 10. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/112, E.2013/113)
5- Bakırköy 9. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/123, E.2013/151)
6- Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/145)
7- Batman 2. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/149)
8- Bakırköy 5. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/152)
9- Bakırköy 6. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/154)
10- Uzunköprü 1. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/155)
11- Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2014/8)
12- Uzunköprü 2. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2014/19)
13- İstanbul 15. İcra Hukuk Mahkemesi (E.2014/21)
14- Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/78)
DAVA VE İTİRAZLARIN KONUSU : 24.5.2013
günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un;
A- 2. maddesiyle yeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nun mülga 6. maddesinin;
1- Birinci fıkrasının altıncı cümlesinin,
2- Son fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".her türlü." ibaresinin,
B- 3. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 7. maddesinin birinci fıkrasının (a), (b), (c) ve (d) bentleri ile üçüncü fıkrasının,
C- 4. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 9. maddesinin birinci fıkrasının "Belediye veya il özel idaresi, ruhsat vermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır." biçimindeki üçüncü cümlesinin,
D- 5. maddesiyle 4250 sayılı Kanun'a eklenen geçici 1. maddenin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".birinci ve ikinci derece kan hısımlarına." ibaresinin,
E- 21. maddesiyle 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun başlığı ile birlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin;
1- Madde başlığının,
2- Birinci fıkrasının;
a- Birinci cümlesinde yer alan ".bedel talep edilmesi halinde bedel tespiti." ibaresinin,
b- "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır." biçimindeki soncümlesinin,
3- İkinci fıkrasının;
a- Birinci cümlesinde yer alan ".veya malikin müracaatı.", ".veya malikin müracaat." ve ".taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak." ibarelerinin,
b- İkinci cümlesinde yer alan ".veya malikin müracaat" ibaresinin,
4- Üçüncü fıkrasının birinci cümlesinde yer alan ".bunların mümkün olmaması halinde." ibaresinin,
5- Dördüncü fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan ".bulunulacak ise." ibaresinin,
6- Beşinci fıkrasının,
7- Altıncı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan ".bedel tespiti." ibaresi ile son cümlesinde yer alan "Tescile veya terkine ilişkin hüküm kesin olup." ibaresinin,
8- Yedinci ve sekizinci fıkralarının,
9- Onuncu fıkrasının "Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmiş tüm davalara uygulanır." biçimindeki dördüncü cümlesinin,
10- Onbirinci, onikinci ve onüçüncü fıkralarının,
F- 22. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 7. maddenin,
Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 5., 10., 11., 12., 13., 19., 24., 27., 35., 36., 37., 38., 40., 46., 48., 58., 90., 125., 138., 153., 154. ve 155. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
II- YASA METİNLERİ
A- Dava ve İtiraz Konusu Yasa Kuralları
1- 4250 sayılı Kanun'un iptali istenen kuralları da içeren 6., 7., 9. ve geçici 1. maddeleri şöyledir:
"Madde 6- (Mülga:
11/1/2001-4619/5 md.;Yeniden düzenleme: 24/5/2013-6487/2 md.) Alkollü
içkilerin her ne surette olursa olsun reklamı ve tüketicilere yönelik tanıtımı
yapılamaz. Bu ürünlerin kullanılmasını ve satışını özendiren veya teşvik eden
kampanya, promosyon ve etkinlik yapılamaz. Ancak, münhasıran alkollü içkilerin
uluslararası düzeyde tanıtımına yönelik ihtisas fuarları ile bilimsel yayın ve
faaliyetler düzenlenebilir. Alkollü içkileri üreten, ithal eden ve
pazarlayanlar, her ne surette olursa olsun hiçbir etkinliğe ürünlerinin marka,
amblem ya da işaretlerini kullanarak destek olamazlar. Açık alkollü içki satışı
yapmaya ilişkin izin belgesi olan işletmelerde servis amaçlı materyallerde
marka, amblem ve logo kullanılabilir. Televizyonlarda yayınlanan dizi,
film ve müzik kliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilemez.
Alkollü içkileri üretenler, ithal edenler ve pazarlayanlar her ne amaçla olursa olsun, teşvik, hediye, eşantiyon, promosyon veya bedelsiz olarak alkollü içki dağıtamazlar.
Alkollü içkiler, tüketilmek veya beraberinde götürülmek üzere on sekiz yaşını doldurmamış kişilere satılamaz veya sunulamaz.
On sekiz yaşını doldurmamış kişiler, alkollü içkilerin üretiminde, pazarlanmasında, satışında ve açık sunumunda istihdam edilemez. Yasal düzenlemeler uyarınca gerçekleştirilen eğitim amaçlı çalışmalar bu hükmün dışındadır.
Alkollü içkiler, otomatik satış makineleri ile satılamaz, her nevi oyun makineleri veya farklı yöntemlerle oyun ve bahse konu edilemez. Bu ürünler basın ve yayın yoluyla tüketicilere satılamaz ve posta ile satış yöntemi kullanılarak gönderilemez. Alkollü içkiler, 22:00 ila 06:00 saatleri arasında perakende olarak satılamaz.
Alkollü içkiler sunum izni verilen yerlerde açık olarak tüketilebilir ve bu yerlerde tesis sınırları dışında tüketilmek üzere alkollü içki satışı yapılamaz.
Alkollü içkiler, işletme dışından görülecek şekilde perakende olarak satışa arz edilemez.
İhraç amaçlı üretilenler hariç olmak üzere, Türkiye'de üretilen veya ithal edilen alkollü içkilerin ambalajları üzerine, zararlarını belirten Türkçe yazılı uyarı mesajları konulur. Uyarı mesajları resim, şekil veya grafik biçimlerinde de olabilir. Uyarı mesajlarını taşımayan alkollü içkiler satışa arz edilemez, satılamaz. Uyarı mesajlarının şekli, boyutu ve içeriği Sağlık Bakanlığının uygun görüşü alınarak Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından belirlenir.
Alkollü içkilerin marka, tanıtıcı ve ayırt edici hiçbir işareti, alkolsüz içki ve sair ürünlerde; alkolsüz içki ve sair ürünlerin marka, tanıtıcı ve ayırt edici hiçbir işareti de alkollü içkilerde kullanılamaz. Ancak, ihraç amaçlı üretilenlerde bu fıkra hükmü uygulanmaz.
İhraç amaçlı üretilenler hariç olmak üzere, alkollü içki kategorisindeki ürünlerin işlenmesi sonucunda, elde edilen alkolsüz içkilerde; içeriğinde alkol kalmış içeceklerin ambalajları üzerine içerdiği alkol miktarı, alkol tamamen alınmış ise alkolün tamamen alındığı hususu tüketiciler tarafından kolaylıkla okunabilecek şekilde yazılır.
Meskun mahaller ve konaklama yerleri hariç olmak üzere, otoyollardaki ve devlet karayollarındaki yapı ve tesislerde alkollü içki satışına ve tüketimine izin verilmez. Öğrenci yurtları, sağlık hizmeti verilen yerler, spor müsabakası yapılan stadyum ve kapalı spor salonları, her türlü eğitim ve öğretim kurumları, kahvehane, kıraathane, pastane, bezik ve briç salonları ile akaryakıt istasyonlarının mağaza ve lokantalarında alkollü içkilerin satışı yapılamaz.
MADDE 7- Bu Kanunun 6 ncı maddesinin;
a) Birinci ve ikinci fıkralarında belirtilen yasakların her birine aykırı hareket edenlere ve ilgili işletme sahiplerine, beş bin Türk Lirasından iki yüz bin Türk Lirasına kadar,
b) Üçüncü, dördüncü ve altıncı fıkralarında belirtilen yasaklara aykırı hareket edenlere, on bin Türk Lirasından beş yüz bin Türk Lirasına kadar,
c) Yedinci fıkrasına aykırı hareket edenlere, beş bin Türk Lirasından elli bin Türk Lirasına kadar,
ç) Sekiz, dokuz ve onuncu fıkralarındaki yükümlülük ve yasakları ihlal eden üretici ve ithalatçılara, yüz bin Türk Lirasından aşağı olmamak kaydıyla, bu yükümlülük ve yasaklara aykırı olarak piyasaya sürülen malların piyasa değeri kadar,
d) On birinci fıkrasındaki yasakları ihlal eden satıcılara, on bin Türk Lirasından yüz bin Türk Lirasına kadar,
e) Beşinci fıkrasındaki yasaklara aykırı hareket edenlere, 3/1/2002 tarihli ve 4733 sayılı Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 8 inci maddesinin beşinci fıkrasının (k) bendinde öngörülen,
idari para cezası verilir.
6 ncı maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen yasağa aykırı hareket edilmesi sonucunda çocuğun sağlığının tehlikeye sokulması hâlinde, fail hakkında ayrıca 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun "Sağlık için tehlikeli madde temini" başlıklı 194 üncü maddesi hükmüne göre cezaya hükmolunur.
Bu maddenin (a), (ç) ve (e) bentlerinde belirtilen idari para cezalarını vermeye Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu, televizyon ve radyolara uygulanacak idari para cezalarını vermeye Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, diğer bentlerde yer alan idari para cezalarını vermeye mahalli mülki amir yetkilidir.
Birinci fıkranın (ç) bendinde tanımlanan kabahatin konusunu oluşturan ürünlerin ayrıca mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir. Bu kararı vermeye Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu yetkilidir.
Madde 9- (Mülga: 1/8/2003-4971/28 md.;Yeniden düzenleme: 24/5/2013-6487/4 md.) Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumundan satış belgesi almak isteyenlerin, öncelikle belediye veya il özel idaresinden iş yeri açma ruhsatı ya da Kültür ve Turizm Bakanlığından turizm belgesi almaları zorunludur. Tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satmak isteyenlerin, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumundan satış belgesi almaları zorunludur. Belediye veya il özel idaresi, ruhsat vermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır. Kolluk kuvveti görüşünü yedi gün içinde verir.
Bu Kanun kapsamına giren ürünlerin perakende veya açık olarak satışının yapıldığı yerler ile örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenci yurtları ve ibadethaneler arasında kapıdan kapıya en az yüz metre mesafenin bulunması zorunludur. Bu fıkradaki mesafe şartı turizm belgeli işletmeler için uygulanmaz.
Mesafe şartı, satış belgesinin verildiği tarih itibarıyla aranır.
İkinci fıkradaki mesafe sınırları içerisindeki taşınmaz kültür varlığı olarak tescilli yapılarda düzenlenecek süreli etkinlikler için Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumunca açık alkollü içki sunum izni verilebilir.
Geçici Madde 1- (Ek: 24/5/2013 - 6487/5 md.)
Perakende ya da açık alkollü içki satışı yapılan iş yerlerinin tabelaları bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde 6 ncı maddenin birinci fıkrasına uygun hâle getirilir.
6 ncı maddenin sekiz, dokuz ve onuncu fıkraları ile ilgili ikincil düzenlemeler bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki ay içinde Sağlık Bakanlığının uygun görüşü alınarak Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından yapılır.
6 ncı maddenin sekiz, dokuz ve onuncu fıkraları kapsamına giren ürünler, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından çıkarılacak ikincil düzenlemelerin Resmî Gazete'de yayımından itibaren on ay içinde anılan fıkralardaki hükümlere uygun hâle getirilir. Uygun olmayan ürünler, bu tarihten itibaren piyasaya arz edilemez.
9 uncu maddenin ikinci fıkrası, bu maddenin yayımı tarihinden önce iş yeri açma ruhsatı ve satış belgesi almış işletmeler için uygulanmaz. Bu işletme sahipleri işletmelerini birinci ve ikinci derece kan hısımlarına devredebilir.
Bu maddenin yayımı tarihinde alkollü içkilerin üretiminde, pazarlanmasında, satışında ve açık sunumunda on sekiz yaşını doldurmamış kişileri çalıştırmakta olanlar, bu maddenin yayımı tarihinden itibaren bir yıl süreyle bu kişileri çalıştırmaya devam edebilirler.
Perakende alkollü içki satışı yapılan iş yerlerindeki alkollü içkilerin konulduğu ve üzerlerinde alkollü içkilerin marka, amblem ve logosu bulunan mevcut soğutucular, iş yerlerinin kapalı bölümlerinde bulunması kaydıyla, bu maddenin yayımı tarihinden itibaren üç yıl süreyle kullanılabilir."
2- 2942 sayılı Kanun'un iptali istenen kuralları da içeren geçici 6. ve 7. maddeleri şöyledir:
"Kamulaştırılmaksızın kamu hizmetine ayrılan taşınmazların bedel tespiti
GEÇİCİ MADDE 6- Kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 9/10/1956 tarihi ile 4/11/1983 tarihi arasında fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazlara veya kaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiyle malikin rızası olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle, mülkiyet hakkından doğan talepler, bedel talep edilmesi hâlinde bedel tespiti ve diğer işlemler bu madde hükümlerine göre yapılır. Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır.
İdarenin daveti veya malikin müracaatı üzerine,
fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen irtifak hakkının idarenin
daveti veya malikin müracaat ettiği tarihteki tahmini değeri;
bu Kanunun 8 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre teşkil edilen kıymet takdir
komisyonu marifetiyle, taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas
alınmak ve bu Kanunun 11 inci ve 12 nci maddelerine göre hesaplanmak
suretiyle tespit edilir. Tespitten sonra, bu Kanunun 8 inci maddesinin üçüncü
fıkrasına göre teşkil olunan uzlaşma komisyonunca, idarenin daveti veya
malikin müracaat tarihinden itibaren en geç altı ay içinde 7201 sayılı
Kanun hükümlerine göre tebliğ edilen bir yazı ile, tahmini değer
bildirilmeksizin, talep sahibi uzlaşma görüşmelerine davet edilir.
Uzlaşma; idareye ait taşınmazın trampası, idareye ait taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak tanınması veya imar mevzuatı çerçevesinde başka bir yerde imar hakkı kullandırılması suretiyle veya bunların mümkün olmaması hâlinde nakdi bedel üzerinden yapılabilir.
Uzlaşma görüşmeleri, hukuki veya fiili engel bulunmadığı takdirde
davete icabet tarihinden itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılır ve
uzlaşmaya varılıp varılmadığı, malik veya temsilcisi ile komisyon üyeleri
tarafından imzalanan bir tutanağa bağlanır. Bu tutanak ile uzlaşma
görüşmelerine ilişkin bilgi ve belgeler, açılacak davalarda taraflar aleyhine
delil teşkil etmez. Uzlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde uzlaşılan hakkın
türünü, tanınma şart ve usullerini, nakdi ödemede bulunulacak ise miktarını
ve ödeme şartları ile taşınmazların tesciline veya terkinine dair muvafakati de
ihtiva eden bir sözleşme akdedilerek bu sözleşme çerçevesinde işlem yapılır ve
uzlaşma konusu taşınmazlar resen tapuya tescil veya terkin edilir.
Uzlaşılan bedel, bütçe imkanları dâhilinde sonraki yıllara sâri olacak şekilde taksitli olarak da ödenebilir. Taksitli ödeme süresince, 4/12/1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanuna göre ayrıca kanuni faiz ödenir.
İdare ve malik arasında uzlaşma sağlanamadığı takdirde,
uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği tarihten itibaren üç ay içinde malik
veya idare tarafından bedel tespiti davası açılabilir. Dava
açılması hâlinde, fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen
irtifak hakkının dava tarihindeki değeri, ikinci fıkranın birinci cümlesindeki
esaslara göre mahkemece bu Kanunun 15 inci maddesine göre bilirkişi incelemesi
yapılmak suretiyle tespit ve taşınmazın veya hakkın idare adına tesciline veya
terkinine hükmedilir. Tespit edilen bedel, bu maddenin sekizinci fıkrasına göre
idarece ödenir. Tescile veya terkine ilişkin hüküm kesin olup tarafların
hükmedilen bedele ilişkin temyiz hakkı saklıdır.
Bu madde kapsamında açılan davalarda mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekalet ücretleri bedel tespiti davalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirlenir.
Kesinleşen mahkeme kararlarına istinaden bu madde uyarınca
ödemelerde kullanılmak üzere, ihtiyaç olması hâlinde, merkezi yönetim bütçesine
dâhil idarelerin yılı bütçelerinde sermaye giderleri için öngörülen
ödeneklerinin (Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil
Güvenlik Komutanlığı bütçelerinin güvenlik ve savunmaya yönelik mal ve hizmet
alımları ile yapım giderleri için ayrılan ödeneklerin) yüzde ikisi, belediye ve
il özel idareleri ile bağlı idareleri için en son kesinleşmiş bütçe gelirleri
toplamının, diğer idareler için en son kesinleşmiş bütçe giderleri toplamının
en az yüzde ikisi oranında yılı bütçelerinde pay ayrılır. Kesinleşen
alacakların toplam tutarının ayrılan ödeneğin toplam tutarını aşması hâlinde,
ödemeler, sonraki yıllara sâri olacak şekilde, garameten ve taksitlerle
gerçekleştirilir. Taksitlendirmede, bütçe imkanları ile alacakların tutarları
dikkate alınır. Taksitli ödeme süresince, 3095 sayılı Kanuna göre ayrıca kanuni
faiz ödenir. İdare tarafından, mahkeme kararı gereğince nakdi ödeme yerine,
üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yolları da teklif edilebilir ve bu
maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlem yapılabilir.
Bu maddenin bedele ilişkin hükümleri, vuku bulduğu tarih itibarı
ile bu maddenin kapsamında olan kamulaştırmasız el koymadan dolayı açtıkları
tazminat davası süre bakımından dava hakkının düştüğü gerekçesiyle reddedilmiş
olanlar hakkında da uygulanır. Evvelce açtıkları davalar sonunda tazminat
almaya hak kazanmış veya süre dışındaki sebeplerden dolayı davaları reddedilmiş
olanlar hakkında bu madde hükümleri uygulanmaz. Ancak, gerek iç hukuka ve
gerekse milletlerarası hukuka göre evvelce açtıkları davalar sonunda hak
kazanmış oldukları tazminat henüz ödenmemiş olanlara, idare tarafından nakdi ödeme
yerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yolları teklif edilebilir ve bu
maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlem yapılabilir.
Vuku bulduğu tarih itibarı ile bu maddenin kapsamında olan
kamulaştırmasız el koymadan dolayı bu maddenin yürürlüğe girmesinden önce
tazmin talebiyle dava açmış olanlar; bu madde hükümlerine göre uzlaşma yoluna
gitmeyi isteyip istemediklerini bu maddenin yürürlüğe girmesinden itibaren üç
ay içinde idareye ve mahkemeye verecekleri dilekçeler ile bildirebilirler. Uzlaşma
talebi üzerine, uzlaşma görüşmelerinin neticesine kadar dava bekletilir;
uzlaşılamaması hâlinde, uzlaşmazlık tutanağının mahkemeye sunulmasından sonra
davaya devam edilir. Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî
kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulamasıyla tasarrufu
kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda
öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava
açılabilir. Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı
kesinleşmemiş tüm davalara uygulanır. Kararı kesinleşen davalara ise,
bu maddenin yalnızca sekizinci fıkra hükümleri uygulanır.
Bu madde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacakları haczedilemez.
24/2/1984 tarihli ve 2981 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılan imar uygulamalarından doğan ve ipotekle teminat altına alınanlar da dâhil olmak üzere her türlü alacak ve bedeller, borçlu idarelerce, ipotek veya uygulama tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanunda belirtilen kanuni faiz oranı uygulanmak suretiyle güncellenerek ilgililerine ödenir. Bu hüküm devam eden davalarda da uygulanır. Bu fıkra uyarınca yapılacak ödemeler hakkında da bu madde hükümleri uygulanır.
4/11/1983 tarihinden bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihe kadar
kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış
olmasına rağmen fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir
ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazların idare tarafından
kamulaştırılması hâlinde kamulaştırma bedeli ve mahkemelerce malikleri lehine
hükmedilen tazminat ile bu davalara ilişkin mahkeme ve icra vekalet ücretleri
de, idarelerce bu maddenin sekizinci fıkrasına göre bütçelerden ayrılacak
paydan ve aynı fıkrada belirtilen usule göre ödenir ve işlem yapılır. Bu
alacaklar için de bu maddenin on birinci fıkrası, bu fıkra kapsamında kalan
taşınmazlar hakkında açılan her türlü davalarda ise yedinci fıkra hükümleri
uygulanır. Bu fıkra hükmü, bu fıkra kapsamında kalan taşınmazlar hakkında
açılan ve kesinleşmeyen davalarda da uygulanır.
GEÇİCİ MADDE 7- Mülga 31/8/1956 tarihli ve 6830 sayılı İstimlak Kanununun 16 ve 17 nci maddeleri ile 2942 sayılı Kanunun mülga 16 ve 17 nci maddeleri uyarınca mahkemelerce idare adına tescil kararı verilen kamulaştırmalarda tebligatlar ve diğer kamulaştırma işlemleri tamamlanmış sayılır. Bu kamulaştırma işlemleri sebebiyle hiçbir hak ve alacak talebinde bulunulamaz; kamulaştırmaya veya bedeline karşı itiraz davaları açılamaz; açılmış ve devam eden davalar bu madde hükmü uygulanarak sonuçlandırılır."
B- Dayanılan ve ilgili Görülen Anayasa Kuralları
Dava dilekçesi ve başvuru kararlarında, Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 5., 10., 11., 12., 13., 19., 24., 27., 35., 36., 37., 38., 40., 46., 48., 58., 90., 125., 138., 153., 154. ve 155. maddelerine dayanılmış, Anayasa'nın 56., 73. ve 141. maddeleri ise ilgili görülmüştür.
III- İLK İNCELEME
A- E.2013/95 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ'un katılımlarıyla 12.9.2013 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin ise esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
B- E.2013/78, E.2013/79, E.2013/94, E.2013/112, E.2013/123, E.2013/129 ve E.2014/8 Sayılı Başvurular Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca, E.2013/78 ve
E.2013/79 sayılı dosyaların 17.7.2013 gününde, E.2013/94 sayılı dosyanın
12.9.2013 gününde, E.2013/112 sayılı dosyanın 10.10.2013 gününde, E.2013/123
sayılı dosyanın 14.11.2013 gününde, E.2013/129 sayılı dosyanın 28.11.2013
gününde, E.2014/8 sayılı dosyanın 11.2.2014 gününde yapılan ilk inceleme
toplantılarında başvurularda eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine, E.2013/78, E.2013/112, E.2013/123 ve E.2013/129 sayılı
dosyalarda yürürlüğü durdurma isteminin esas inceleme aşamasında karara
bağlanmasına, E.2013/79 sayılı dosyada yürürlüğün durdurulması isteminin, 6216
sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un
40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından
reddine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
C- E.2013/105 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL ve Zühtü ARSLAN'ın katılımlarıyla 25.9.2013 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
Anayasa'nın 152. ve 6216 sayılı Kanun'un 40.
maddesine göre, mahkemeler, bakmakta oldukları davalarda uygulayacakları kanun
ya da kanun hükmünde kararname kurallarını Anayasa'ya aykırı görürler veya
taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına
varırlarsa, o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidirler.
Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi
için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın
bulunması ve iptali istenen kuralların da o davada uygulanacak olması
gerekmektedir. Uygulanacak yasa kuralları, davanın değişik evrelerinde ortaya
çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz
yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır.
Geçici 6. maddenin onuncu fıkrası uyarınca, bu madde kapsamında olan kamulaştırmasız el koymadan dolayı bu maddenin yürürlüğe girmesinden önce tazmin talebiyle dava açmış olanlar yönünden uzlaşma yoluna başvurulmasının ihtiyari olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, dava konusu birinci fıkranın son cümlesinde yer alan hüküm, kuralın yürürlüğe girdiği 11.6.2013 tarihinden sonra açılacak davalar yönünden uzlaşmayı dava şartı haline getirmektedir. Mahkemede görülen dava ise 25.5.2012 tarihinde açıldığına göre, dava öncesi uzlaşma zorunluluğunu öngören kuralın görülen bu davada uygulanma niteliği bulunmamaktadır.
Maddenin beşinci fıkrası, taşınmaz bedelinin uzlaşmayla belirlenmesi durumunda ne şekilde ödeneceğine ve işletilecek faize ilişkin olup tazminat miktarının mahkeme kararıyla belirlendiği durumlara ilişkin değildir. Mahkeme kararıyla hükmedilen tazminatın ne şekilde ödeneceği maddenin sekizinci fıkrasında düzenlenmiştir. Öte yandan kural tazminatın tespiti aşamasına ilişkin olmayıp tazminatın tahsili aşamasına ilişkindir. Tahsile ilişkin uyuşmazlıklar, hükmün infazı aşamasında tartışma konusu yapılabilir. Bu nedenle dava konusu beşinci fıkranın olayda uygulanacak kural niteliği bulunmamaktadır.
Maddenin altıncı fıkrasında yer alan itiraz konusu kuralda, uzlaşmanın sağlanamaması durumunda uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği tarihten itibaren üç aylık süre içinde mahkemede bedel tespiti davası açılabileceği öngörülmektedir. Mahkemede görülen dava bu kuralın yürürlüğe girmesinden önce hukuken geçerli bir şekilde açılmış olup dava konusu kuralda öngörülen üç aylık süreye tabi değildir. Dolayısıyla kuralın olayda uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Maddenin sekizinci fıkrasının ikinci, üçüncü ve dördüncü cümleleri, bedelin tespiti aşamasına ilişkin olmayıp tahsil aşamasına ilişkindir. Tahsile ilişkin uyuşmazlıklar, ancak hükmün infazı aşamasında tartışma konusu yapılabilir. Bu nedenle dava konusu kuralların olayda uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Maddenin onbirinci fıkrası, kamulaştırmasız el atma nedeniyle doğan ve maddede öngörülen uzlaşma prosedürü sonucu veya mahkeme kararıyla belirlenen tazminatın ödenmesi aşamasına ilişkin bir hükümdür. Diğer bir ifadeyle bu kural, uzlaşma tutanağının veya mahkeme kararının infazına ilişkin hüküm içermektedir. Oysa görülen dava, bedelin tahsiline ilişkin değil, tespitine ilişkindir. Dolayısıyla itiraz konusu kuralın olayda uygulanacak kural niteliği bulunmamaktadır.
Bu nedenlerle; 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun, 24.05.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin;
A- 1 Birinci fıkrasının son cümlesinin,
2- Beşinci fıkrasının,
3- Altıncı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan "...üç ay içinde..." ibaresinin,
4- Sekizinci fıkrasının ikinci, üçüncü ve dördüncü cümlelerinin,
5- Onbirinci fıkrasının,
İtiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkralara, cümlelere ve ibareye ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddine,
B- Yedinci ve onüçüncü fıkralarının esasının incelenmesine,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
Ç- E.2013/113 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ'un katılımlarıyla 10.10.2013 yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
Geçici 6. maddenin onuncu fıkrası dikkate alındığında, geçici 6. maddenin yürürlüğe girmesinden önce tazmin talebiyle dava açmış olanlar yönünden uzlaşma yoluna başvurulmasının ihtiyari olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, geçici 6. maddenin birinci fıkrasının, "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır." biçimindeki son cümlesi, kuralın yürürlüğe girdiği 11.6.2013 tarihinden sonra açılacak davalar yönünden geçerli olmaktadır. Mahkemede görülen dava ise 13.2.2013 tarihinde açıldığına göre, dava öncesi uzlaşma zorunluluğunu öngören kuralın görülen bu davada uygulanma niteliği bulunmamaktadır.
Bu nedenle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun, 24.05.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un;
A- 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin birinci fıkrasının "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır." biçimindeki son cümlesinin, itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu cümleye ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddine,
B- 1- 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan, ".taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak." ibaresinin,
2- 22. maddesiyle eklenen geçici 7. maddesinin,
esasının incelenmesine, yürürlüğün durdurulması isteminin esas inceleme aşamasında karar bağlanmasına,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
D- E.2013/145 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ'un katılımlarıyla 11.12.2013 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
Başvuran Mahkemenin dava dosyasında yer alan dava dilekçesindeki
beyana göre kamulaştırmasız el atma 1998 yılı içerisinde gerçekleşmiştir. Bu
nedenle olay, 2942 sayılı Kanun'un 6487 sayılı Kanun'un 21 maddesiyle
değiştirilen geçici 6. maddesinin onüçüncü fıkrası kapsamına girmektedir.
Anılan onüçüncü fıkrayla, geçici 6. maddenin tüm hükümlerinin değil,
sadece atıf yapılan hükümlerinin 4.11.1983 ilâ 11.6.2013 tarihleri arasında
gerçekleşen kamulaştırmasız el atma olaylarına uygulanması öngörülmektedir.
Onüçüncü fıkrada, geçici 6. maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine herhangi bir
atıf söz konusu olmadığından 1998 yılı içinde gerçekleştiği öne sürülen
kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan davalarda, dava öncesi uzlaşma yolunun
tüketilmesi zorunluluğu söz konusu değildir. Dolayısıyla geçici 6. maddenin
birinci fıkrasının dava konusu son cümlesinin olayda uygulanma olanağı
bulunmamaktadır.
Bu nedenle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun, 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'un;
A- 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin birinci fıkrasının "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır." biçimindeki son cümlesinin, itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu cümleye ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
B- 22. maddesiyle eklenen geçici 7. maddenin esasının incelenmesine,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
E- E.2013/149 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ'un katılımlarıyla 11.12.2013 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
Geçici 6. maddenin beşinci fıkrası, taşınmaz bedelinin uzlaşmayla belirlenmesi durumunda ne şekilde ödeneceğine ve işletilecek faize ilişkin olup tazminat miktarının mahkeme kararıyla belirlendiği durumlara ilişkin değildir. Mahkeme kararıyla hükmedilen tazminatın ne şekilde ödeneceği maddenin sekizinci fıkrasında düzenlenmiştir. Öte yandan kural, tazminatın tespiti aşamasına ilişkin olmayıp tazminatın tahsili aşamasına ilişkindir. Tahsile ilişkin uyuşmazlıklar, hükmün infazı aşamasında tartışma konusu yapılabilir. Bu nedenle dava konusu beşinci fıkranın olayda uygulanacak kural niteliği bulunmamaktadır.
Maddenin sekizinci fıkrası, bedelin tespiti aşamasına ilişkin olmayıp tahsil aşamasına ilişkindir. Tahsile ilişkin uyuşmazlıklar, ancak hükmün infazı aşamasında tartışma konusu yapılabilir. Bu nedenle dava konusu kuralın olayda uygulanacak kural niteliği bulunmamaktadır.
Maddenin onbirinci fıkrası, kamulaştırmasız el atma nedeniyle doğan ve maddede öngörülen uzlaşma prosedürü sonucu veya mahkeme kararıyla belirlenen tazminatın ödenmesi aşamasına ilişkin bir hükümdür. Diğer bir ifadeyle bu kural, uzlaşma tutanağının veya mahkeme kararının infazına ilişkin hüküm içermektedir. Oysa görülen dava bedelin tahsiline ilişkin değil, tespitine ilişkindir. Dolayısıyla itiraz konusu kuralın olayda uygulanacak kural niteliği bulunmamaktadır.
Maddenin onüçüncü fıkrası, 4.11.1983 ilâ 11.6.2013 tarihleri arasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atma olaylarına uygulanmaktadır. Mahkemede görülen davaya konu olay ise 1972 tarihinden önce gerçekleşmiştir. Bu nedenle, onüçüncü fıkranın olayda uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Bu nedenle, 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un;
A- 21. maddesiyle değiştirilen, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6. maddesinin beşinci, sekizinci, onbirinci ve onüçüncü fıkralarının, itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkralara ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
B- 1- 21. maddesiyle değiştirilen 2942 sayılı Kanun'un geçici 6. maddesinin;
a- Birinci fıkrasının;
aa- Birinci cümlesinde yer alan ".bedel talep edilmesi halinde bedel tespiti." ibaresinin,
ab- "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır." biçimindeki son cümlesinin,
b- Yedinci fıkrasının,
2- 22. maddesiyle, 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 7. maddenin,
esasının incelenmesine, yürürlüğünün durdurulması isteminin ise esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
F- E.2013/151, E.2013/152 ve E.2013/154 Sayılı Başvurular Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ'un katılımlarıyla 11.12.2013 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
Geçici 6. maddenin, dava konusu kuralı içeren onuncu fıkrasında,
önceki fıkralarda getirilen ve kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra
açılacak davalar yönünden dava şartı haline getirilen uzlaşma usulünün,
maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan olaylara da uygulanabilmesini
sağlayan hükümlere yer verilmiştir. Ancak maddenin yürürlüğe girdiği tarihten
önce açılan davalar yönünden uzlaşma yoluna gidilmesi ihtiyari kılınmıştır.
Fıkranın ilk iki cümlesinde, daha önce dava açılmış olanlar yönünden uzlaşma
sürecinin nasıl işleyeceğine ilişkin hükümler yer almaktadır. Fıkranın itiraz
konusu dördüncü cümlesinde ise bu madde hükümlerinin karara bağlanmamış veya
kararı kesinleşmemiş tüm davalara uygulanacağı belirtilerek geçici 6. maddenin
diğer hükümlerinin dava safhasında olan uyuşmazlıklara da uygulanabilmesi
sağlanmıştır. Buna karşılık kararı kesinleşen davalarda ise maddenin sadece
sekizinci fıkrası hükmünün uygulanması öngörülmüştür.
Onuncu fıkranın madde içindeki yeri ve önceki fıkralarla ilişkisi dikkate alındığında, dördüncü cümlede sözü edilen "tüm davaların", 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihleri arasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle geçici 6. maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan tazminat davaları olduğu ve itiraz konusu kuralın da bu davalara yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Kuralla, geçici 6. maddenin diğer hükümlerinin, 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihleri arasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atmalara ilişkin olup maddenin yürürlüğe girdiği tarihte dava safhasında olan uyuşmazlıklara da uygulanabilmesi temin edilmiştir.
2981 sayılı Kanun uyarınca yapılan arsa ve parselasyon düzenlemesi kapsamında taşınmazlardan kesinti yapılmasından doğan uyuşmazlıklarda bedelin nasıl tespit edileceği geçici 6. maddenin onikinci fıkrasında özel olarak düzenlenmiştir. Mahkemede görülen olayın bu bent kapsamında kaldığı anlaşılmaktadır. Nitekim, onikinci fıkranın son cümlesinde de, "Bu fıkra uyarınca yapılacak ödemeler hakkında da bu madde hükümleri uygulanır." hükmüne yer verilerek itiraz konusu kurala benzer bir düzenleme yapılmıştır.
Bu açıklamalar uyarınca, 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihleri arasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle geçici 6. maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan tazminat davalarına yönelik olduğu anlaşılan onuncu fıkranın dördüncü cümlesinin, 2981 sayılı Kanun'un uygulanması sonucu davacılar murisi adına kayıtlı taşınmazın bir bölümünün başkası adına tescil edilerek bedele dönüştürülmesi nedeniyle idarece takdir edilen bedelin artırılmasına yönelik açılan davada uygulanma olanağı bulunmamaktadır.
Bu nedenle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun, 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin;
A- Onuncu fıkrasının, itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkraya ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
B- Onikinci fıkrasının esasının incelenmesine, yürürlüğünün durdurulması isteminin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
G- E.2013/155 ve E.2014/19 Sayılı Başvurular Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca E.2013/155 sayılı başvuru yönünden 2.1.2014 gününde, E.2014/19 sayılı başvuru yönünden ise 11.2.2014 gününde yapılan ilk inceleme toplantılarında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
Maddenin onuncu fıkrası uyarınca, geçici 6. madde kapsamında olan kamulaştırmasız el koymadan dolayı bu maddenin yürürlüğe girmesinden önce tazmin talebiyle dava açmış olanlar yönünden uzlaşma yoluna başvurulmasının ihtiyari olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, dava konusu birinci fıkranın son cümlesinde yer alan hüküm, kuralın yürürlüğe girdiği 11.6.2013 tarihinden sonra açılacak davalar yönünden uzlaşmayı dava şartı hâline getirmektedir. Mahkemede bakılmakta olan davalar ise 10.12.2012 tarihinde açıldığına göre, dava öncesi uzlaşma zorunluluğunu öngören kuralın görülen bu davalarda uygulanma niteliği bulunmamaktadır.
Maddenin dördüncü fıkrasının birinci cümlesi, uzlaşma görüşmeleri sonucunda tutanak düzenlenmesine ilişkin hüküm içermektedir. Kural, uzlaşma safhasına ilişkin olup yargılama safhasını ilgilendirmediğinden olayda uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Maddenin beşinci fıkrasının birinci cümlesi bedelin uzlaşmayla belirlenmesi durumunda ne şekilde ödeneceğine ve işletilecek faize ilişkin olup tazminat miktarının mahkeme kararıyla belirlendiği durumlara ilişkin değildir. Mahkeme kararıyla hükmedilen tazminatın ne şekilde ödeneceği maddenin sekizinci fıkrasında düzenlenmiştir. Kaldı ki kural, tazminatın tespiti aşamasına ilişkin olmayıp tahsili aşamasına ilişkindir. Tahsile ilişkin uyuşmazlıklar, hükmün infazı aşamasında tartışma konusu yapılabilir. Bu nedenle kuralın olayda uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Maddenin sekizinci fıkrasının ikinci ve son cümleleri, bedelin tespiti aşamasına ilişkin olmayıp tahsili aşamasına ilişkindir. Tahsile ilişkin uyuşmazlıklar, ancak hükmün infazı aşamasında tartışma konusu yapılabilir. Bu nedenle dava konusu kuralların olayda uygulanacak kural niteliği bulunmamaktadır.
Maddenin dokuzuncu fıkrasının son cümlesinde yer alan dava konusu ibareye göre, gerek iç hukuka ve gerekse milletlerarası hukuka göre evvelce açtıkları davalar sonunda hak kazanmış oldukları tazminat henüz ödenmemiş olanlara, idare tarafından nakdi ödeme yerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yolları teklif edilebilir ve bu maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlem yapılabilir. Bu hüküm, mahkemece hükmedilecek tazminatın infazı safhasında uygulanabilecek bir hükümdür. Bu nedenle görülen davada uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Maddenin, dava konusu kuralı içeren onuncu fıkrasında, önceki
fıkralarda getirilen ve Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten sonra açılacak
davalar yönünden dava şartı haline getirilen uzlaşma usulünün, maddenin yürürlüğe
girdiği tarihten önce açılan olaylara da uygulanabilmesini sağlayan hükümlere
yer verilmiştir. Ancak maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan davalar
yönünden uzlaşma yoluna gidilmesi ihtiyari kılınmıştır. Fıkranın ilk iki
cümlesinde daha önce dava açılmış olanlar yönünden uzlaşma sürecinin nasıl
işleyeceğine ilişkin hükümler yer almaktadır. Fıkranın itiraz konusu dördüncü
cümlesinde ise bu madde hükümlerinin karara bağlanmamış veya kararı
kesinleşmemiş tüm davalara uygulanacağı belirtilerek geçici 6. maddenin diğer
hükümlerinin dava safhasında olan uyuşmazlıklara da uygulanabilmesi
sağlanmıştır. Buna karşılık kararı kesinleşen davalarda ise maddenin sadece
sekizinci fıkrası hükmünün uygulanması öngörülmüştür. İtiraz konusu son cümle,
Kanun'un yürürlüğe girdiği 11.6.2013 tarihinden önce kesinleşen mahkeme
kararlarına uygulanabilecek nitelikte olduğundan henüz derdest olan bu
davalarda uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Maddenin yedinci fıkrası, kamulaştırmasız el atma nedeniyle doğan ve maddede öngörülen uzlaşma prosedürü sonucu veya mahkeme kararıyla belirlenen tazminatın ödenmesi aşamasına ilişkin bir hükümdür. Diğer bir ifadeyle bu kural, uzlaşma tutanağının veya mahkeme kararının infazına ilişkin hüküm içermektedir. Oysa görülen dava bedelin tahsiline ilişkin değil, tespitine ilişkin bir davadır. Dolayısıyla dava konusu onbirinci fıkranın olayda uygulanacak kural niteliği bulunmamaktadır.
Maddenin on ikinci fıkrası 2981 Kanunun uygulanmasına ilişkin hükümler içermektedir. 2981 sayılı Kanun'a ilişkin uygulamalardan kaynaklanan bedel/tazminat istemleri özel olarak onikinci fıkrada düzenlenmiş olup maddenin birinci fıkrasında belirtilen kapsamın dışında kalmaktadır. Dolayısıyla itiraz konusu ikinci ve üçüncü cümlelerin, maddenin birinci fıkrası kapsamında kaldığı açık olan olaya uygulanma imkânı bulunmamaktadır.
Maddenin onüçüncü fıkrası, 4.11.1983 ilâ 11.6.2013 tarihleri arasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atma olaylarına uygulanmaktadır. Mahkemede görülen davaya konu olay ise 1968 tarihinden önce gerçekleşmiştir. Bu nedenle, onüçüncü fıkranın olayda uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Bu nedenle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun, 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin; 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun, 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin;
A- 1- Birinci fıkrasının "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır."biçimindeki son cümlesinin,
2- Dördüncü fıkrasının birinci cümlesinde yer alan "Uzlaşma görüşmeleri, hukuki veya fiili engel bulunmadığı takdirde davete icabet tarihinden itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılır..." ibaresinin,
3- Beşinci fıkrasının "Uzlaşılan bedel, bütçe imkanları dâhilinde sonraki yıllara sâri olacak şekilde taksitli olarak da ödenebilir." biçimindeki birinci cümlesinin,
4- Sekizinci fıkrasının "Kesinleşen alacakların toplam tutarının ayrılan ödeneğin toplam tutarını aşması hâlinde, ödemeler, sonraki yıllara sâri olacak şekilde, garameten ve taksitlerle gerçekleştirilir." biçimindeki ikinci cümlesi ile (E.2014/19 sayılı dosyada ayrıca) "İdare tarafından, mahkeme kararı gereğince nakdi ödeme yerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yolları da teklif edilebilir ve bu maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlem yapılabilir." biçimindeki son cümlesinin,
5- Dokuzuncu fıkrasının son cümlesinde yer alan "...idare tarafından nakdi ödeme yerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yolları teklif edilebilir ve bu maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlem yapılabilir." ibaresinin,
6- Onuncu fıkrasının "Kararı kesinleşen davalara ise, bu maddenin yalnızca sekizinci fıkra hükümleri uygulanır." biçimindeki son cümlesinin,
7- Onbirinci fıkrasının,
8- Onikinci fıkrasının "Bu hüküm devam eden davalarda da uygulanır. Bu fıkra uyarınca yapılacak ödemeler hakkında da bu madde hükümleri uygulanır." biçimindeki ikinci ve üçüncü cümlelerinin,
9- Onüçüncü fıkrasının birinci cümlesinin "...idare tarafından kamulaştırılması hâlinde kamulaştırma bedeli ve mahkemelerce malikleri lehine hükmedilen tazminat ile bu davalara ilişkin mahkeme ve icra vekalet ücretleri de, idarelerce bu maddenin sekizinci fıkrasına göre bütçelerden ayrılacak paydan ve aynı fıkrada belirtilen usule göre ödenir ve işlem yapılır." bölümünün,
itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkraya, cümlelere, bölüme ve ibarelere ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
B- İkinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan "...taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak..." ibaresinin ESASININ İNCELENMESİNE,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
Ğ- E.2014/21 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ'un katılımlarıyla 18.2.2014 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
İtiraz yoluna başvuran Mahkemede bakılmakta olan dava, takipli idarenin banka hesabına uygulanan haczin kaldırılması istemiyle yapılan şikâyet başvurusuna ilişkindir. Mahkeme, geçici 6. maddenin tamamının iptalini istemektedir. Oysa Mahkeme, bu davada sadece idarenin banka hesabına haciz uygulanabilip uygulanamayacağıyla ilgili bir karar verebilecektir. Dolayısıyla davada uygulanacak kural, geçici 6. maddenin, "Bu madde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacakları haczedilemez." biçimindeki onbirinci fıkrasından ibarettir. Mahkemenin, geçici 6. maddenin diğer kurallarını bu davada uygulaması söz konusu değildir.
Bu nedenle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun, 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin;
A- Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu, onuncu, onikinci ve onüçüncü fıkralarının itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkralara ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
B- Onbirinci fıkrasının ESASININ İNCELENMESİNE,
OYBİRLİĞİYLE karar vermiştir.
H- E.2014/60 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL ve M. Emin KUZ'un katılımlarıyla 27.3.2014 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
İtiraz yoluna başvuran Mahkemede bakılmakta olan dava, 2981 sayılı Kanun'un uygulanması sonucu davacı adına kayıtlı taşınmazın bir bölümünün başkası adına tescil edilerek bedele dönüştürülmesi nedeniyle idarece takdir edilen bedelin artırılmasına ilişkindir. Mahkeme, vekâlet ücretlerinin bedel tespiti davalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirlenmesini zorunlu kılan yedinci fıkra hükmü ile bu hükmün mevcut davalarda da uygulanmasını öngördüğünü değerlendirdiği onüçüncü fıkra hükmünün iptalini istemektedir.
Onüçüncü fıkrada, 4.11.1983 tarihinden sonra gerçekleştirilen kamulaştırmasız el atmalara ilişkin uyuşmazlıklar düzenlenmiştir. Dolayısıyla fıkranın, "Bu fıkra hükmü, bu fıkra kapsamında kalan taşınmazlar hakkında açılan ve kesinleşmeyen davalarda da uygulanır." biçimindeki üçüncü cümlesi de 4.11.1983 tarihinden sonra gerçekleştirilen kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle açılan davalara yöneliktir. Bu cümlenin, bedele dönüştürme uygulamaları nedeniyle açılan davalara uygulanması mümkün değildir.
Bu nedenle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun, 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin;
1- Onüçüncü fıkrasının itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkraya ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
2- Yedinci fıkrasının ESASININ İNCELENMESİNE,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
IV- BİRLEŞTİRME KARARLARI
E.2013/78 sayılı itiraz başvurusu 13.11.2014 gününde, E.2013/79,
E.2013/112 ve E.2013/113 sayılı dosyalar 10.10.2013 gününde, E.2013/94 sayılı
dosya 12.9.2013 gününde, E.2013/105 sayılı dosya 25.9.2013 gününde, E.2013/123
sayılı dosya 14.11.2013 gününde, E.2013/129 sayılı dosya 28.11.2013 gününde,
E.2013/145, E.213/149, E.2013/151, E.2013/152 ve E.2013/154 sayılı dosyalar
11.12.2013 gününde, E.2013/155 sayılı dosya 2.1.2014 gününde, E.2014/8 ve
E.2014/19 sayılı dosyalar 11.2.2014 gününde, E.2014/21 sayılı dosya 18.2.2014
gününde ve E.2014/60 sayılı dosya 27.3.2014 gününde, aralarındaki hukuki
irtibat nedeniyle E.2013/95 sayılı dava ile birleştirilmesine, esaslarının
kapatılmasına, esas incelemenin E.2013/95 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve başvuru kararları ile ekleri, Raportör Ayhan KILIÇ tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu yasa kuralları, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 sayılı Kanun'un Başlığı ile Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Onuncu Fıkrasının "Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmiş tüm davalara uygulanır" Biçimindeki Dördüncü Cümlesi
1- E.2013/79 Sayılı Başvuru Yönünden İnceleme
Anayasa'nın 152. ve 6216 sayılı Kanun'un 40. maddesine göre, bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasa'ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda, bu hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için, elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali istenen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davalarının idari yargıda görüleceği hükme bağlanmıştır. Buna göre, özel kanunlarda adli yargının görevli olduğu belirtilmedikçe, idari işlem ve eylemlerden kaynaklanan tazminat davalarının görüm ve çözümü idari yargının görev alanına girmektedir.
Bununla birlikte, Türk hukukunda, Fransız uygulamasının etkisiyle idarenin, hiçbir hukuki temeli bulunmayan bazı eylemlerinden doğan zararların tazmininin idari yargıda değil, adli yargıda görülmesi gerektiği doktrin ve yargısal içtihatlarda kabul edilmektedir. Bu eylemler, şeklen idareden sadır olmalarına rağmen eylemlerdeki ağır hukuksuzluk, bunların fonksiyonel açıdan idari eylem olma niteliğini ortadan kaldırmakta ve fiili yola dönüştürmektedir. Bu derece ağır hukuksuzluklar içeren fiiller, öteden beri idari eylem olarak değil haksız fiil olarak yorumlanmakta ve uygulanmaktadır.
Türk hukukunda "fiili yol"un en
karakteristik örneği, "kamulaştırmasız el atma"lardır.
Kamulaştırmasız el atma, idarenin, bir kişiye ait taşınmazı bilerek veya
bilmeyerek kamulaştırmaya ilişkin usul ve kurallarına uymaksızın ve bir bedel
ödemeksizin işgal ederek kamu hizmetine tahsis etmesi şeklinde
tanımlanmaktadır. Buna göre, kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için,
kişiye ait gayrimenkulün idarece (kamu hizmetinde kullanılmak amacıyla) işgal
edilmiş olması ve bu işgalin kanunda öngörülen usul ve esaslara uyularak tesis
edilmiş bir kamulaştırma işlemine dayanmadan gerçekleştirilmiş olması
gerekmektedir. Bu şekilde, idarenin hukuk dışı eyleminden kaynaklanan fiili el
atmaların, özel kişilerin haksız fiil teşkil eden eylemlerinden hiçbir farkının
bulunmadığı, bu nedenle bu tip eylemlerden doğan zararların da özel kişilerin haksız
fiilinden doğan zararlarda olduğu gibi adli yargıda dava konusu edilmesi
gerektiği kabul edilmektedir.
İtiraz yoluna başvuran Mahkemede bakılmakta olan davada,
davacılara ait taşınmaz, imar planlarıyla "park alanı" sınırları
içine alınmış ve bu nedenle davacıların taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisi
kısıtlanmıştır. Davacıların tasarruf yetkisinin kısıtlanmasının, mameleklerinde
azalma meydana getirebileceği tartışmasızdır. Ancak davacıların mülkü üzerinde
tasarruf etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden değil, idari bir
işlem niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından kaynaklanmaktadır.
Olayda, idarenin fiili el koyma niteliği taşıyan bir eylemi henüz bulunmamakta,
aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma işlemlerini yapmamak biçiminde
tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur.
Öte yandan, kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması gerekmektedir. Oysa, bakılmakta olan davada olduğu gibi "imar kısıtlamaları"nda taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya devam etmekte olup yalnızca malikin tasarruf yetkisinin, ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz kalması söz konusu olmaktadır.
Sonuç olarak, davacıların taşınmazının imar planlarında "park alanı" olarak gösterilmesi nedeniyle tasarruf hakkının kısıtlanmasının kamulaştırmasız el atma olarak nitelendirilemeyeceği, bunun, idari bir işlem olan imar planlarının zorunlu bir sonucu olduğu ve tasarruf hakkının kısıtlanması sebebiyle doğan zararın ancak idari yargıda açılacak bir tam yargı davasına konu edilebileceği sonucuna ulaşılmaktadır. Dolayısıyla bakılmakta olan dava, itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin görev alanına girmemektedir.
Nitekim, Anayasa'nın 158. maddesiyle, adli, idari ve askerî yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesinin istikrar bulmuş içtihatları da bu yöndedir (Örneğin; 4.2.2013 günlü, E.201/107, K.2013/230 sayılı kararı).
Kaldı ki, itiraz konusu geçici 6. maddenin onuncu fıkrasının üçüncü cümlesinde de, "Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulamasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir." hükmüne yer verilerek "imar kısıtlamaları"ndan kaynaklanan tazminat davalarının idari yargıda açılacağı teyit edilmiştir.
Bu nedenle, yapılan başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddine karar vermek gerekmiştir.
2- E.2013/112 Sayılı Başvuru Yönünden İnceleme
İtiraz yoluna başvuran Mahkemede bakılmakta olan dava, 2981 sayılı Kanun uyarınca yapılan arsa ve parselasyon düzenlemesi kapsamında davacının paydaşı bulunduğu taşınmazdan kesinti yapılması nedeniyle idare tarafından takdir edilen bedelin düşük görülmesi üzerine açılan bedel artırımı davasıdır.
Geçici 6. maddenin dava konusu kuralı içeren onuncu fıkrasında, önceki
fıkralarda düzenlenen ve Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten sonra açılacak
davalar yönünden dava şartı hâline getirilen uzlaşma usulünün, maddenin
yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan davalara da uygulanabilmesini sağlayan
hükümlere yer verilmiştir. Ancak maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce
açılan davalar yönünden uzlaşma yoluna gidilmesi ihtiyari kılınmıştır. Fıkranın
ilk iki cümlesinde daha önce dava açılmış olanlar yönünden uzlaşma sürecinin
nasıl işleyeceğine ilişkin hükümler yer almaktadır. Fıkranın itiraz konusu
dördüncü cümlesinde ise bu madde hükümlerinin karara bağlanmamış veya kararı
kesinleşmemiş tüm davalara uygulanacağı belirtilerek geçici 6. maddenin diğer
hükümlerinin dava safhasında olan uyuşmazlıklara da uygulanabilmesi sağlanmıştır.
Buna karşılık kararı kesinleşen davalarda ise maddenin sadece sekizinci fıkrası
hükmünün uygulanması öngörülmüştür.
Onuncu fıkranın madde içindeki yeri ve önceki fıkralarla ilişkisi dikkate alındığında, dördüncü cümlede sözü edilen "tüm davaların", 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihleri arasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle geçici 6. maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan tazminat davaları olduğu ve itiraz konusu kuralın da bu davalara yönelik oluğu anlaşılmaktadır. Kuralla, geçici 6. maddenin diğer hükümlerinin, 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihleri arasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atmalara ilişkin olup maddenin yürürlüğe girdiği tarihte dava safhasında olan uyuşmazlıklara da uygulanabilmesi temin edilmiştir.
2981 sayılı Kanun uyarınca yapılan arsa ve parselasyon düzenlemesi kapsamında taşınmazlardan kesinti yapılmasından doğan uyuşmazlıklarda bedelin nasıl tespit edileceği hususu geçici 6. maddenin onikinci fıkrasında özel olarak düzenlenmiştir. Mahkemede görülen olayın bu bent kapsamında kaldığı anlaşılmaktadır. Nitekim, onikinci fıkranın son cümlesinde de, "Bu fıkra uyarınca yapılacak ödemeler hakkında da bu madde hükümleri uygulanır." hükmüne yer verilerek itiraz konusu kurala benzer bir düzenleme yapılmıştır.
Bu açıklamalar uyarınca, 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihleri arasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle geçici 6. maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan tazminat davalarına yönelik olduğu anlaşılan onuncu fıkranın dördüncü cümlesinin, 2981 sayılı Kanun'un uygulanması sonucu davacılar murisi adına kayıtlı taşınmazın bir bölümünün başkası adına tescil edilerek bedele dönüştürülmesi nedeniyle idarece takdir edilen bedelin artırılmasına yönelik açılan davada uygulanma olanağı bulunmamaktadır.
Bu nedenle, yapılan başvurunun itiraz konusu cümlenin bakılmakta olan davada uygulanma olanağı bulunmadığından, Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddine karar vermek gerekmiştir.
3- E.2014/8 Sayılı Başvuru Yönünden İnceleme
Bakılan dava, davacılar adına kayıtlı taşınmazın bir bölümü üzerinde 1995 yılından sonra fiilen yol yapılmak suretiyle kamulaştırmasız el atılması nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir.
Mahkeme, itiraz konusu kuralın, mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekâlet ücretlerinin bedel tespiti davalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirlenmesini düzenleyen yedinci fıkra hükmünün görülen davada da uygulanmasına olanak sağladığı gerekçesiyle iptalini istemektedir.
4.11.1983 tarihinden sonra gerçekleştirilen kamulaştırmasız el atmalar, geçici 6. maddenin onüçüncü fıkrası kapsamında kalmaktadır. Anılan fıkranın ikinci cümlesinde, onüçüncü fıkra kapsamında kalan taşınmazlar hakkında açılan her türlü davalarda yedinci fıkra hükümlerinin uygulanacağı belirtilmektedir. Dolayısıyla, mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekâlet ücretlerinin bedel tespiti davalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirlenmesini kurala bağlayan yedinci fıkra hükmünün bakılan davada uygulanması, onuncu fıkranın dördüncü cümlesi nedeniyle değil, onüçüncü fıkranın ikinci cümlesi nedeniyledir.
Bu nedenle yapılan başvurunun, itiraz konusu cümlenin bakılmakta olan davada uygulanma olanağı bulunmadığından Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddine karar vermek gerekmiştir.
B- Kanun'un 2. Maddesiyle Yeniden Düzenlenen 4250 Sayılı Kanun'un Mülga 6. Maddesinin Birinci Fıkrasının Altıncı Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Anayasa'nın 58. maddesi uyarınca kanun
koyucunun gençleri alkolizmden korumak için çeşitli tedbirler alması mümkün ise
de Türkiye'de alkol tüketiminin özel önlem alınmasını gerektirecek boyutta
olmadığı, aksine ölçülü olduğu ve Avrupa ortalamasının çok altında kaldığı,
ayrıca yürürlükte bulunan mevzuatta gençleri alkol düşkünlüğünden korumak için
yeterli önlemlere yer verildiğinden ek düzenleme yapılmasının "gerekli" olmadığı,
televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzik kliplerinde alkollü içki
görüntüsüne yer verilmesini yasaklayan düzenlemenin gençleri alkolizmden
korumaktan ziyade toplumsal hayatın kontrolünü ve hayat tarzlarına müdahale
amacını taşıdığı, bunun da düzenlemeyi demokratik toplum gerekleri bağlamında
ölçüsüz kıldığı, televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzik kliplerinde
alkollü içki görüntüsüne belirli bir saat kıstası da getirilmeden yer verilmesinin
yasaklanmasının sanatçının sanatsal üretiminin sansürlenmesine yol açacağı
belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 12., 13., 19., 24., 27. ve 58.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kural Anayasa'nın 56. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Dava konusu kuralla, televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzik kliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilmesi yasaklanmaktadır. Kuralda öngörülen yasak, televizyon dışındaki diğer yayın araçlarını kapsamadığı gibi dizi, film ve müzik klipleri haricindeki televizyon programlarına da sirayet etmemektedir. Öte yandan kuralla getirilen yasak, herhangi bir alkollü içki içeren görüntüye yönelik olmayıp, alkolü özendirici nitelik taşıyan görüntülere ilişkindir.
Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.
Hukuk devletinin önemli unsurlarından biri de hak ve özgürlüklerin tanınıp güvenceye bağlanmasıdır. Hukuk devletinin özünü hak ve özgürlükler oluştursa da bunların sınırsızlığından söz etmek mümkün değildir. Herkesin özgürlüklerden yararlanabilmesi için özgürlüklerin belli ölçüde sınırlanması kaçınılmazdır. Ancak hukuk devletinde hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamaların istisnai nitelik taşıması zorunludur.
Anayasa'nın 13. maddesinde hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının ölçütü gösterilmiştir. Buna göre, "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."
Anılan madde, hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını, ilgili temel hak ve özgürlüğe ilişkin Anayasa maddesinde gösterilen özel sebeplerin bulunmasına bağlı kılmıştır. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi kararlarında, özel sınırlama nedeni öngörülmemiş özgürlüklerin de o özgürlüğün doğasından kaynaklanan bazı sınırlarının bulunduğu, ayrıca Anayasa'nın başka maddelerinde yer alan hak ve özgürlükler ile Devlete yüklenen ödevlerin özel sınırlama sebebi gösterilmemiş hak ve özgürlüklere sınır teşkil edebileceği kabul edilmektedir.
Anayasa'nın 27. maddesinin birinci fıkrasında, "Herkes,
bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda
her türlü araştırma hakkına sahiptir." denilmek suretiyle sanat
özgürlüğü güvenceye bağlanmıştır. Sanat özgürlüğü ifade hürriyetinin bir
parçası olup sanat eserinin oluşumu, tanıtımı, yayılması ve kamusallaşmasına
yönelik faaliyetlerin, devlet veya devlet dışındaki üçüncü kişilerin müdahalesi
olmaksızın serbestçe yürütülebilmesini ifade etmektedir. Ayrıca bu özgürlük,
sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, bu alanda araştırma yapma hakkını da
içermektedir. Sanatsal işin kendisine ait olan her türlü eylemi gerçekleştiren
kişilerin (sanatçıların) yanında, sanat eserini üçüncü şahıslara ulaştıran ve
eserin kamusallaşmasını sağlayan kişiler de sanat özgürlüğünün süjesini
oluşturmaktadır.
Dava konusu kurala konu olan dizi, film ve müzik klibinin birer sanat eseri olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır. Dolayısıyla bunların yayınlanması ve kamusal erişime açılması, Anayasa'nın 27. maddesinde düzenlenen sanat özgürlüğü kapsamında kalmaktadır.
Anayasa'da sanatı yayma, mutlak bir hak olarak düzenlenmemektedir. Anayasa'nın 27. maddesinin ikinci fıkrasında, yayma hakkının, Anayasa'nın 1., 2. ve 3. maddeleri hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamayacağı belirtilmek suretiyle hakkın kullanımına yönelik anayasal bir sınır getirilmektedir. Ayrıca, bu hakkın Anayasa'da düzenlenen diğer hak ve özgürlükler veya Devlete yüklenen ödevlerle çatışması durumunda da sınırlandırılabilmesi mümkündür.
Anayasa'nın 56. maddesinin birinci fıkrasında, "Herkes,
sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir." denilmekte,
üçüncü fıkrasında ise "Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh
sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; . amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden
planlayıp hizmet vermesini düzenler." hükmüne yer verilmektedir.
Anayasa'nın 56. maddesinde düzenlenen sağlık hakkı, Devlete, vatandaşlarının
sağlık hakkından tam anlamıyla yararlanabilmesi amacıyla uygun yasal, idari,
mali, yargısal ve diğer önlemleri alması zorunluluğunu ifade eden "gereğini
yerine getirme yükümlülüğü" yüklemektedir. Anayasa'nın 58.
maddesinin ikinci fıkrasında da Devlete, gençleri alkol düşkünlüğünden korumak
için gerekli tedbirleri alma görevi verilmektedir. Dolayısıyla, Devletin
Anayasa'nın 56. ve 58. maddelerle kendisine yüklenen ödev ve yükümlülüklerin
gereği olarak sanatı yayma hakkına sınırlama getirmesi mümkün olabilmektedir.
Ancak sanatı yayma hakkına getirilecek sınırlamanın, Anayasa'nın 13.
maddesindeki ölçütlere uygun olması gerekmektedir.
Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlükleri büyük ölçüde kısıtlayan ve kullanılamaz hâle getiren sınırlamalar hakkın özüne dokunur. Temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları gibi güvenceler demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir. Bu nedenle, temel hak ve özgürlükler, istisnaî olarak ve özüne dokunmamak koşuluyla demokratik toplum düzeninin gerekleri için zorunlu olduğu ölçüde ve ancak kanunla sınırlandırılabilirler.
Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olması düşünülemez. Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması gerekir.
Dava konusu kural, televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzik
kliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilmesini
yasaklamaktadır. Sanat eserinin kısmen veya tamamen yayınlanmasını önleyen bu
yasağın, sanat özgürlüğünün bir unsuru olan sanatı yayma hakkına müdahale
niteliği taşıdığı hususunda duraksama yaşanmamaktadır. Kanun'un genel
gerekçesinden ve kuralın içeriğinden amacın, insan sağlığı üzerinde olumsuz
etkileri bulunan alkollü içki tüketimini özendiren yayınların engellenmesi
yoluyla alkolizmin (alkol bağımlılığının) önlenmesi ve bu suretle bireyin
sağlık hakkından tam olarak yararlanmasının sağlanması olduğu anlaşılmaktadır.
Kanun koyucunun, alkolizmi önlemek amacıyla televizyonlarda yayınlanan dizi,
film ve müzik kliplerinde alkollü içkiyi özendirici görüntüleri yasaklamak
suretiyle sanatı yayma hakkına yönelik sınırlama getirmesinde, anayasal açıdan
meşru bir amaca dayandığı hususunda tereddüt bulunmamaktadır.
Dava konusu kuralla, "sanat özgürlüğü" kapsamında
değerlendirilmesi gereken dizi, film ve müzik klibi yayınlama hakkına,
televizyonlarda yapılacak yayınlar yönünden alkollü içkileri özendirici görüntü
yasağıyla belli bir ölçüde sınırlama getirilmiş ise de anılan özgürlük tamamen
ortadan kaldırılmadığı gibi bu özgürlükten yararlanmanın önemli ölçüde
zorlaştırıldığından da söz edilemez. Zira sanatçının dizi, film ve müzik klibi
yapma hakkı ortadan kaldırılmamış, bunların televizyonlarda yayınlanması
durumunda belli nitelikteki görüntüleri içermesi yasaklanmıştır. Bunun da
özgürlüğü anlamsız kılacak nitelikte olmadığı tartışmasızdır. Dizi, film ve
müzik kliplerinin içeriğine önemli ölçüde herhangi bir müdahalede bulunmaksızın
televizyonlarda yayınlanması imkânı devam ettiğinden dava konusu kuralın,
hakkın (özgürlüğün) özüne dokunduğu söylenemez. Bu nedenle, dava konusu kural
yönünden asıl tartışılması gereken mesele, sınırlamanın ölçülü olup olmadığıdır.
Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi, amaç ve araç arasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunması gereğini ifade eder. Ölçülülük, aynı zamanda yasal önlemin sınırlama amacına ulaşmaya elverişli olmasını, amaç ve aracın ölçülü bir oranı kapsamasını ve sınırlayıcı önlemin demokratik toplum düzeni bakımından zorunluluk taşımasını da içeren bir ilkedir.
Alkol bağımlılığıyla mücadele amacı ile başvurulan sınırlayıcı
önlem arasında ölçüsüz bir orantısızlığın bulunmadığı görülmektedir. Zira,
yasak her türlü alkol içeren görüntüyü değil, alkolü özendirici nitelikteki
görüntülere yöneliktir. Alkolü özendirici niteliği bulunmayan alkol içerikli
görüntülere yönelik herhangi bir yasak söz konusu değildir. Öte yandan, dava
konusu kuralda öngörülen alkolü özendirici görüntü yasağı, televizyonlarda
yayınlanan tüm programlar için getirilmemiş, sadece dizi, film ve müzik
klipleriyle sınırlı tutulmuştur. Ayrıca, alkollü içkiyi özendiren görüntü
içeren sanat eserinin televizyon dışındaki diğer yayın araçlarında
yayınlanmasına ilişkin herhangi bir yasak söz konusu değildir.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa'nın 2., 13., 27., 56. ve 58. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 12., 19. ve 24. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT ve Engin YILDIRIM bu görüşe katılmamışlardır.
C- Kanun'un 2. Maddesiyle Yeniden Düzenlenen 4250 Sayılı Kanun'un Mülga 6. Maddesinin Son Fıkrasının İkinci Cümlesinde Yer Alan ".her türlü." İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, kuralda "her türlü" eğitim ve
öğretim kurumları ibaresine yer verilmesi nedeniyle üniversite kampüsleri
içinde bulunan ve akademisyenler ile üniversite çalışanlarına hizmet veren
sosyal tesislere de alkol satış yasağı getirildiği, ülkemizde alkol düşkünlüğü
sorunu bulunmadığından 18 yaşından büyüklerin eğitim gördüğü üniversitelerin
kampüslerinde bulunan ve akademisyenler ile üniversite çalışanlarına da hizmet
veren sosyal tesislere yönelik satış yasağı getirilmesinin gerekli olmadığı,
ayrıca kuralla, daha önce usulüne uygun olarak ruhsat almış sosyal tesislerin
kazanılmış haklarının ihlal edildiği belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 13.
ve 58. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kural Anayasa'nın 5. ve 12. maddeleri yönünden de incelenmiştir.
Dava konusu kuralla, her türlü eğitim ve öğretim kurumlarında alkollü içkilerin satışı yasaklanmaktadır.
4250 sayılı Kanun'un 6. maddesinin dava konusu kuralı da içeren son fıkrasında, kitlelerin yoğun olarak bir araya geldiği bazı ortamlarda alkol satışının yasaklandığı görülmektedir. Fıkrayla alkol satışı yasaklanan alanların niteliği göz önünde bulundurulduğunda, dava konusu kuralla amaçlanan hususun, gençlerin alkol bağımlılığından korunmasının yanında, kamu düzeninin tesis edilmesi olduğu da anlaşılmaktadır. Kanun koyucu, eğitim ve öğretim yapılan ortamlarda gençlerin alkole erişebilirliğini kısıtlamak suretiyle bir yandan alkol bağımlılığını diğer yandan da aşırı alkol tüketiminin etkisiyle suç işlenmesini ve bu suretle kamu düzeninin bozulmasını engellemeyi amaçlamaktadır.
Kuralın bu amacı gözetildiğinde, söz konusu yasağın, fiilen eğitim ve öğretim hizmetlerinin sunulduğu binalarla sınırlı olmayıp bu kurumlara tahsis edilen ve öğrencilerin doğrudan veya dolaylı olarak kullanımına açık olan tüm müştemilatı da kapsadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Bu bağlamda, üniversite yerleşkesi ile fiilen eğitim ve öğretim hizmetinde kullanılıp kullanılmadığına bakılmaksızın yerleşke içerisinde bulunan sosyal tesisler dâhil tüm bina ve sair yapıların yasak kapsamına girdiği anlaşılmaktadır.
Anayasa'nın 12. maddesinde, "Herkes, kişiliğine bağlı,
dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel
hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve
sorumluluklarını da ihtiva eder." hükmüne yer verilmek suretiyle
Anayasa'da açıkça düzenlenmeyen, ancak insan olmanın bir gereği olarak var
olduğu kabul edilen ve kişiliğin ayrılmaz bir parçasını teşkil eden diğer
özgürlükler de güvenceye bağlanmaktadır. Bununla birlikte, maddeden açıkça
anlaşıldığı gibi Anayasa kişinin temel hak ve hürriyetlerini düzenlerken, bu
hak ve hürriyetlerin kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı olan
ödev ve sorumluluklarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulamaktadır.
Anayasa'nın 58. maddesinin ikinci fıkrasında, Devlete, gençleri alkol düşkünlüğünden korumak için gerekli tedbirleri alma görevi verilmektedir. Dolayısıyla, Devletin Anayasa'nın 58. maddesiyle kendisine yüklenen ödevin gereği olarak özgürlüklere sınırlama getirmesi mümkün olabilmektedir.
Anayasa'nın 5. maddesinde, "Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır." denilmektedir. Buna göre, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak Devletin temel amaç ve görevlerindendir.
Kişinin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamanın önkoşulu kamu düzeninin tesisidir. Kamu düzeninin sağlanmadığı bir ortamda, hak ve özgürlüklerden gereği gibi yararlanılması, kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirmesi mümkün değildir. Devletin hak ve özgürlükleri koruma ödevinin yanında, kamu düzenini sağlama görevi de bulunmaktadır. Şiddetin ve suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla çeşitli tedbirler almak, Anayasa'nın 5. maddesiyle Devlete yüklenen kamu düzenini koruma ödevinin bir gereğidir. Bu nedenle, özgürlüğün kullanımının kamu düzenini tehdit etmesi durumunda sınırlanması mümkündür.
Anayasa'nın 5. ve 58. maddeleriyle Devlete yüklenen kamu düzenini tesis etme ve gençleri alkol bağımlılığından koruma ödevleri gereğince özgürlüklere getirilecek sınırlamaların Anayasa'nın 13. maddesinde düzenlenen ilkelere uygun olması gerekmektedir. Buna göre temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz.
Dava konusu kuralla, eğitim ve öğretim kurumlarında alkol satışının yasaklanması suretiyle öğrencilerin ve üniversite personelinin eğitim ve öğretim kurumlarının sınırları içinde alkole erişimleri sınırlanmakla birlikte, üniversite yerleşkesi dışındaki alanlarda alkol satın alınması mümkün olduğundan söz konusu yasakla, alkollü içkilere erişebilmek bakımından özgürlüklerin özüne dokunulduğu söylenemez.
Öğrenciler dışında akademisyenlerin ve diğer üniversite
çalışanlarının da istifade ettiği mekânlar niteliğinde olsa da üniversite
yerleşkelerinde bulunan sosyal tesislerde alkol satışının serbest bırakılması,
öğrencilerin alkole erişimlerini kolaylaştıracağından sınırlamayla öngörülen
amaca ulaşılması mümkün olmayabilir. Amaç, öğrencilerin eğitim kurumları içinde
alkole erişebilirliklerini kısıtlamak olduğuna göre, öğrencilerin de
kullanımına açık olan sosyal tesislerde alkol satışına izin verilmesi bu amaçla
bağdaşmaz. Öğrencilerin alkole erişebilirliklerini kolaylaştırması bakımından
sosyal tesisler ile yerleşke içindeki diğer herhangi bir mekân arasında fark
bulunmamaktadır. Sonuç olarak, alkol satış yasağının üniversite yerleşkesinde
bulunan sosyal tesislerde de uygulanmasının, alkol bağımlığından koruma ve
suçun işlenmesini önleme amacına ulaşmak bakımından gerekli bir araç olduğu
söylenebilir.
Öğrencilerin ve üniversite çalışanlarının yerleşke dışında alkole erişimlerinin önünde herhangi bir engel bulunmadığından öngörülen amaç ile getirilen sınırlama arasında açık bir dengesizliğin olduğu da ifade edilemez. Dolayısıyla dava konusu kuralla öngörülen sınırlamanın, bireylerin genel özgürlük alanlarına ölçüsüz bir müdahale niteliğinde olmadığı ve Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ilkelere uygun olduğu anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan, maddi hukuk kuralı olan dava konusu kural
yürürlüğe girdiği tarihten sonraki olaylara uygulanma kabiliyetini haizdir.
Kuralda, Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önce oluşmuş mevcut durumlara
ilişkin herhangi bir düzenleme yer almadığından kazanılmış hak ihlali yönünden
tartışılması gereken anayasal bir sorun bulunmamaktadır. Bu tarihten önce
usulüne uygun olarak alkollü içki satış ruhsatı alanlara yönelik nasıl bir
işlem tesis edileceği, anayasal ilkeler ve idare hukuku kuralları dikkate
alınarak idare tarafından belirlenecek ve idarece yapılan işlemin hukuka uygun düşüp
düşmediği idari yargı yerlerince denetlenecektir. Bu nedenle, dava konusu
kuralın Anayasa'nın 2. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 5., 12., 13. ve 58. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT ve Engin YILDIRIM bu görüşe katılmamışlardır.
Ç- Kanun'un 3. Maddesiyle Yeniden Düzenlenen 4250 Sayılı Kanun'un Mülga 7. Maddesinin Birinci Fıkrasının (a), (b), (c) ve (d) Bentleri ile Üçüncü Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu birinci fıkranın (a), (b), (c) ve
(d) bentlerinde öngörülen para cezalarının alt ve üst limitleri arasındaki
farkın çok yüksek olduğu, söz konusu idari para cezalarının miktarlarının
belirlenmesi konusunda hiçbir ölçüt öngörülmeyerek cezanın miktarının bütünüyle
idarelerin takdirine bırakıldığı, bu durumun hukuk devleti ilkesinin
vazgeçilmez unsurlarından olan "hukuki belirlilik" ile "öngörülebilirlik" ilkeleriyle
bağdaşmadığı, ayrıca kurallarla ceza uygulama yetkisi tanınan idarelere, hukuki
durumları aynı veya benzer olan kişiler arasında farklı muamelelerde bulunmaya
imkân sağlandığı belirtilerek kuralların, Anayasa'nın 2. ve 10. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
4250 sayılı Kanun'un, 6487 sayılı Kanun'un 3. maddesiyle yeniden düzenlenen 7. maddesinde, idari para cezasını gerektiren eylemler (kabahatler), uygulanacak cezalar (idari yaptırımlar) ve idari yaptırım uygulamaya yetkili idareler düzenlenmektedir.
Maddenin birinci fıkrasının dava konusu;
- (a) bendinde, Kanun'un 6. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında belirtilen yasakların her birine aykırı hareket edenlere ve ilgili işletme sahiplerine, beş bin Türk Lirasından iki yüz bin Türk Lirasına kadar,
- (b) bendinde, Kanun'un 6. maddesinin üçüncü, dördüncü ve altıncı fıkralarında belirtilen yasaklara aykırı hareket edenlere, on bin Türk Lirasından beş yüz bin Türk Lirasına kadar,
- (c) bendinde, Kanun'un 6. maddesinin yedinci fıkrasına aykırı hareket edenlere, beş bin Türk Lirasından elli bin Türk Lirasına kadar,
- (d) bendinde, Kanun'un 6. maddesinin on birinci fıkrasındaki yasakları ihlal eden satıcılara, on bin Türk Lirasından yüz bin Türk Lirasına kadar,
idari para cezası verilmesi öngörülmektedir.
Maddenin dava konusu üçüncü fıkrasında ise idari para cezası uygulamaya yetkili idareler gösterilmiştir. Buna göre, birinci fıkranın (a), (ç) ve (e) bentlerinde belirtilen idari para cezalarını vermeye Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu, televizyon ve radyolara uygulanacak idari para cezalarını vermeye Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, diğer bentlerde yer alan idari para cezalarını vermeye ise mahalli mülki amir yetkilidir.
Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk devletinin
önkoşullarındandır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki
güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem
ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde
bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.
Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden
herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır
ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına
karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir. Bu bakımdan, kanunun metni,
bireylerin, gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle, hangi somut eylem ve
olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını belli bir açıklık ve
kesinlikte öngörebilmelerine imkân verecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır.
Dolayısıyla, uygulanması öncesinde kanunun, muhtemel etki ve sonuçlarının
yeterli derecede öngörülebilir olması gereklidir.
Dava konusu kurallarda, hangi eylemlerin idari yaptırım gerektirdiği ve uygulanacak para cezasının alt ve üst sınırı kanunda açıkça gösterilmiştir. Kişiler, kanunda gösterilen kabahatleri işlemeleri durumunda ne kadar para cezasına muhatap olabileceklerini öngörebilir ve bilebilir durumdadırlar. Bu nedenle dava konusu kurallarda, cezanın türü ve miktarı yönünden herhangi bir belirsizlik söz konusu değildir.
Dava konusu kurallar yönünden esas sorun teşkil eden husus, öngörülen idari para cezalarının alt ve üst sınırları arasında, bazı kabahatler yönünden on, bazıları yönünden kırk, bazıları yönünden ise elli katlık bir farkın bulunmasıdır. Dava dilekçesinde, somut olayda uygulanacak cezanın belirlenmesi hususunda ceza uygulamaya yetkili makamları bağlayan herhangi bir ölçütün getirilmemiş olmasının keyfiliğe yol açacağı belirtilmiştir.
İdarelerin, kanunlarla verilen görevleri yerine getirirken ne tür kararlar almaları gerektiğinin, her türlü olay ve olgu göz önünde bulundurularak önceden hukuk kurallarıyla belirlenmesi mümkün olmadığı gibi kamu hizmetlerinin ve toplumsal ihtiyaçların değişkenliği dikkate alındığında uygun bir yöntem de değildir. Bu nedenle, idarelerin karşılaştıkları farklı durumlar karşısında en uygun çözümü üretebilmeleri için takdir yetkisiyle donatılmaları zorunludur. Takdir yetkisinin amacı, idareye farklı çözümler arasından uygun ve yerinde olanı seçme serbestîsi tanımaktır.
Kabahat oluşturan eylemin tüm biçimlerinin her türlü ayrıntısına
kadar önceden saptanıp kanunla düzenlenmesi mümkün değildir. Bu husus
gözetilerek, kanunlarda kabahat teşkil eden eylemin tanımlanmasıyla
yetinilmekte, buna karşılık uygulanacak cezanın tayini hususunda idarenin
takdiri geniş tutulmaktadır. Amaç, kanunda tanımlanan eylemin farklı biçimlerine
uygun düşen yaptırımın uygulanabilmesi için idarenin elini güçlendirmektir.
İdareye bu şekilde takdir yetkisi tanınması, kabahat ile idari yaptırım
arasındaki adil dengenin sağlanabilmesi bakımından gereklidir. Bu suretle
idare, somut olaya en uygun düşen yaptırımı belirleyebilecektir. Ayrıca her
eylem biçimi için kanunda ayrı ceza tayin edilmesi ve idareye takdir yetkisi
tanınmaması, bazı durumlarda adalete aykırı sonuçlar da doğurabilir.
İdareye takdir yetkisi tanınması, idarenin "keyfi
" olarak hareket edebileceği anlamına gelmez. İdareye tanınan
takdir yetkisinin, somut olayın özellikleri, eylemin ağırlığı, oluşan zararın
büyüklüğü gibi durumlar göz önünde bulundurularak eşitlik, kamu yararı ve
hizmet gereklerine uygun olarak kullanılması ve işlenen fiil ile tayin edilecek
ceza arasında adil bir dengenin gözetilmesi, hukukun genel ilkelerindendir.
İdare, cezanın alt sınırının üzerine çıktığında, bunun nedenlerini ortaya
koymak ve gerekçelerini açıklamak zorundadır. İdarenin, alt sınırın üzerinde
ceza tayin etmesinin gerekçesini açıklayamaması veya açıklanan gerekçenin
makul, haklı ve doyurucu olmaması, diğer bir anlatımla, kamu yararı ile idari
yaptırımın muhatabının özel yararı arasındaki dengeye dikkat etmemesi veya bu
dengeyi ölçüsüz bir şekilde kurması durumunda, cezanın yargı yerlerince iptal
edilebileceği tabiidir.
Öte yandan dava konusu kurallarda düzenlenen kabahatler, 5326
sayılı Kabahatler Kanunu'na tabi olup anılan Kanun'un genel hükümleri içinde
yer alan 17. maddesinde, idari para cezası uygulanırken hangi ölçütlerin esas
alınacağı gösterilmiştir. Söz konusu maddenin (2) numaralı fıkrasına göre,
idarî para cezasının, kanunda alt ve üst sınırı gösterilmek suretiyle
belirlendiği durumlarda, idarî para cezasının miktarı tespit edilirken işlenen
kabahatin haksızlık içeriği ile failin kusuru ve ekonomik durumu birlikte göz
önünde bulundurulur. Dolayısıyla idari para cezasının tayininde hiçbir ölçütün
belirlenmediği ve idarenin keyfi bir şekilde ceza takdir etmesine olanak
sağlandığı söylenemez. Bu nedenle kuralda hukuk devleti ilkesine aykırı bir yön
görülmemiştir.
Dava dilekçesinde, idari para cezalarını uygulamaya yetkili idareleri düzenleyen üçüncü fıkraya yönelik olarak ayrı bir Anayasa'ya aykırılık gerekçesi öne sürülmemiş, genel olarak idarenin takdir yetkisini kullanırken hangi ölçütleri esas alacağının belirtilmemiş olması bağlamında bu kuralın da Anayasa'ya aykırı olduğu ifade edilmiştir. Bu itibarla, yukarıda yapılan açıklamalar bu kural yönünden de geçerlidir.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kurallar, Anayasa'nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
Dava konusu kuralların, Anayasa'nın 10. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN ve Engin YILDIRIM, maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri yönünden bu görüşe katılmamışlardır.
D- Kanun'un 4. Maddesiyle Yeniden Düzenlenen 4250 Sayılı Kanun'un Mülga 9. Maddesinin Birinci Fıkrasının "Belediye veya il özel idaresi, ruhsat vermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır." Biçimindeki Üçüncü Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünün hangi kriterler esas alınarak belirleneceği, belediye ve il özel idareleri açısından bağlayıcı olup olmadığı hususlarının belirsiz olduğu, bu durumun ise hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı, ayrıca kanunda yer almayan belirsiz kriterlerle çalışma özgürlüğünün sınırlandırılmasının Anayasa'nın 2., 13. ve 48. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmektedir.
Dava konusu kuralı da içeren 4250 sayılı Kanun'un 9. maddesinde, tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışı yapılacak yerlerin ruhsatlandırılması ve bu ürünleri satış belgesi düzenlenmektedir. Buna göre, bu ürünleri satmak isteyenlerin, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumundan (TAPDK) satış belgesi almaları zorunludur. Ancak TAPDK'den satış belgesi almak isteyenlerin öncelikle belediye veya il özel idaresinden iş yeri açma ruhsatı ya da Kültür ve Turizm Bakanlığından turizm belgesi almaları gerekmektedir.
Tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışı yapılmak istenen mekânın belediye veya mücavir alan sınırları içerisinde olması durumunda belediye, belediye ve mücavir alan sınırları dışında olması durumunda ise il özel idaresi tarafından iş yeri açma ruhsatı; turizm bölgesinde olması hâlinde de Turizm Bakanlığı tarafından turizm belgesi verilir.
Dava konusu kuralda ise belediye veya il özel idaresi tarafından tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışına yetki veren iş yeri açma ruhsatı verilmeden önce yetkili kolluk kuvvetinin görüşünün alınması zorunlu kılınmıştır. Kolluk kuvveti görüşünün, yedi gün içinde bildirilmesi öngörülmüştür.
Anayasa'nın "Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti" başlıklı 48. maddesinde,"Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir." denilmek suretiyle çalışma özgürlüğü güvenceye bağlanmıştır. Çalışma özgürlüğü, kişinin çalışıp çalışmama, çalışacağı işi seçme ve çalıştığı işten ayrılma özgürlüğünü korur. Çalışma özgürlüğü ücretli olarak bağımlı çalışma hakkını olduğu kadar, iktisadi-ticari faaliyet yapma hakkını da içerir.
Tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışı suretiyle iktisadi-ticari faaliyette bulunulmasının Anayasa'nın 48. maddesinde güvenceye bağlanan çalışma özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Bu nedenle, anılan ürünlerin satışını yapmak üzere işyeri ruhsatı alınabilmesi için ilgili kolluk kuvvetinin görüşünün alınmasını zorunlu kılan dava konusu kuralla, çalışma hakkı alanında düzenleme yapıldığı söylenebilir.
Tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışı faaliyetinde bulunulabilmesi için kolluk kuvvetinden görüş alınmasının zorunlu kılınmasının güvenliğin ve asayişin sağlanması ve bu suretle kamu düzeninin korunması amacına dayandığı anlaşılmaktadır. Kanun koyucunun, kamu düzeninin korunması amacıyla anılan ürünlerin satışıyla ilgili faaliyette bulunulabilmesini bu şekilde bir önbiçim koşuluna bağlamasında Anayasa'ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Öte yandan kolluk görüşünün alınmasındaki amacın, açılacak yerin genel güvenlik ve asayiş açısından uygun olup olmadığının tespiti olduğu dikkate alındığında, görüş oluşturulurken esas alınacak kriterin, başvuru yapılan mekânda tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışı yapılacak bir iş yerinin açılmasının güvenlik zafiyeti yaratıp yaratmaması olacağı açıktır. Ayrıca, dava konusu kuralın lafzından, kolluk kuvvetinin görüşünün ruhsat vermeye yetkili merci yönünden bir bağlayıcılığının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla dava konusu kuralda belirsizliğe yol açan bir husus bulunmadığından kuralın hukuk devleti ilkesine aykırı bir yönü de yoktur.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2. ve 48. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 13. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT bu görüşe katılmamıştır.
E- Kanun'un 5. Maddesiyle 4250 Sayılı Kanun'a Eklenen Geçici 1. Maddenin Dördüncü Fıkrasının İkinci Cümlesinde Yer Alan ".birinci ve ikinci derece kan hısımlarına." İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, 6487 sayılı Kanun'dan önce alınmış mevcut alkollü içki satış belgesi ve işyeri açma ruhsatlarının işletmecisine artı bir değer kazandırdığı ve bu değerin olağan ticari faaliyetler arasında sayıldığı, üretilen bu artı değerin birinci ve ikinci derece kan hısımları dışındakilere satışının yasaklanmasının çalışma özgürlüğünün özünü ortadan kaldırdığı belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 10., 13. ve 48. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kural Anayasa'nın 35. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Kanun'un 4. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un 9.
maddesinin ikinci fıkrasında, 4250 sayılı Kanun kapsamına giren ürünlerin
perakende veya açık olarak satışının yapıldığı yerler ile örgün eğitim
kurumları ve dershaneler, öğrenci yurtları ve ibadethaneler arasında kapıdan
kapıya en az yüz metre mesafenin bulunması zorunluluğu getirilmiş, ancak bu
zorunluluğun turizm belgeli işletmeler için uygulanmayacağı belirtilmiştir.
4250 sayılı Kanun'un 1. maddesinin birinci fıkrasından, Kanun'un kapsamına
giren ürünlerin her türlü alkol ve alkollü içkiler olduğu anlaşılmaktadır. Buna
göre, aynı maddenin birinci fıkrası uyarınca her türlü alkollü içki ruhsatı ve
satış belgesi vermeye yetkili olan idareler (belediyeler, il özel idareleri ve
TAPDK), yüz metre mesafe şartını taşımayan iş yerlerine ruhsat ve satış belgesi
veremez.
Kanun'un 5. maddesiyle 4250 sayılı Kanun'a eklenen geçici 1. maddenin dördüncü fıkrasıyla, önceden ruhsat alan işletmelerin haklarının korunması amacıyla, Kanun'un 9. maddesinin ikinci fıkrasıyla getirilen mesafe şartının, bu maddenin yayımı tarihinden önce iş yeri açma ruhsatı ve satış belgesi almış işletmeler için uygulanmayacağı kurala bağlanmıştır.
Geçici 1. maddenin dava konusu kuralı da içeren ikinci cümlesiyle
ise bu işletme sahiplerinin işletmelerini birinci ve ikinci derece kan
hısımlarına devredebilecekleri düzenlenmiştir. Buna göre, 6487 sayılı Kanun'un
yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla her türlü alkol ve alkollü içki satış
ruhsatı bulunan, ancak 6487 sayılı Kanunla getirilen yüz metre mesafe şartını
taşımayan işletme sahiplerinin, bu işletmelerini birinci ve ikinci derece kan
hısımları olan anne ve babaları, büyükanne ve büyükbabaları, çocukları,
kardeşleri ve torunlarına devretmeleri durumunda, işletmeyi devralan kişilere
alkollü içki satış belgesi ve ruhsatı verilebilir. Buna karşılık, işletmenin,
işletme sahibinin birinci ve ikinci dereceden kan hısımları dışındaki kişilere
devredilmesi durumunda, işletmeyi devralanlara alkollü içki satış belgesi ve
ruhsatı verilmeyecektir. Öte yandan işletmeyi, alkollü içki satış ruhsat hakkı
korunarak satabilme yetkisi sadece işletmenin ilk sahibine tanındığından,
işletmeyi devralan birinci ve ikinci dereceden kan hısımlarının bu işletmeyi
kendi birinci ve ikinci dereceden kan hısımlarına ruhsat hakkı korunarak
devretmeleri mümkün değildir.
Anayasa'nın 35. maddesinin birinci fıkrasında, "Herkes,
mülkiyet ve miras haklarına sahiptir." denilmek suretiyle
mülkiyet hakkı güvenceye bağlanmıştır. Birey özgürlüğü ile doğrudan ilgili olan
mülkiyet hakkı bireye emeğinin karşılığına sahip olma ve geleceğe yönelik
planlar yapma olanağı tanıyan temel bir haktır. Mülkiyet hakkı, genel olarak,
bir kimsenin başkasına zarar vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymak
koşuluyla bir şey üzerinde dilediği biçimde yararlanma, tasarruf etme,
başkasına devretme, kullanım biçimini değiştirme, harcama ve tüketme, hatta yok
etme yetkilerini kapsamaktadır. Öte yandan, mülkiyet hakkı, maddi varlığı
bulunan taşınır ve taşınmaz malvarlığını kapsadığı gibi maddi bir varlığı
bulunmayan hak ve alacakları da içermektedir.
Alkollü içki satış yetkisi tanıyan alkol satış belgesi ve iş yeri açma ruhsatına sahip olmanın, işletme sahibi yönünden ekonomik bir değer ifade ettiği açıktır. Kişi yönünden ekonomik değer ifade eden alkol satış belgesi ve işyeri açma ruhsatının mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği hususunda tereddüt bulunmamaktadır.
Kural olarak işletme sahibinin, alkollü içki satış belgesi ve iş yeri açma ruhsatına sahip olmanın yarattığı ekonomik değer üzerinde, mülkiyet hakkının malike tanıdığı kullanma, yararlanma, tasarruf etme yetkilerini kullanabilmesi gerekir. İşletme sahibinin bu ekonomik değerden yararlanmasını ve bu değer üzerinde tasarrufta bulunmasını engelleyen düzenlemeler, mülkiyet hakkına müdahale anlamına gelecektir. Bu anlamda "şey"in değerini azaltıcı önlemlerin de saygı gösterme yükümlülüğünün ihlali olarak görülmesi mümkündür.
Dava konusu kuralla, işletme sahibinin işletmesini alkol satış yetkisi korunarak devretme serbestisi sınırlanmıştır. İşletme sahibinin, işletmesini birinci ve ikinci dereceden kan hısımları dışındakilere devretmesi durumunda, yeni maliklerin alkol satış belgesi ve içkili yer ruhsatı alması mümkün olmadığından işletmenin mevcut ekonomik değerinde bir azalma meydana geleceği açıktır. İşletmenin ekonomik değerini azaltıcı bu önlemin, işletme sahibinin mülkiyet hakkına müdahale niteliği taşıdığı tartışmasızdır.
Anayasa'nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Ayrıca sınırlamanın, Anayasa'nın 13. maddesinde düzenlenen ilkelere uygun olması gerekmektedir. Buna göre mülkiyet hakkına yönelik sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Dava konusu kuralla mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin amacının
anlaşılabilmesi için kuralın, Kanun'un 4. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250
sayılı Kanun'un 9. maddesinin ikinci fıkrasıyla birlikte ele alınması
gerekmektedir. Anılan fıkrayla, her türlü alkol ve alkollü içkinin perakende
veya açık olarak satışının yapıldığı yerler ile örgün eğitim kurumları ve
dershaneler, öğrenci yurtları ve ibadethaneler arasında kapıdan kapıya en az
yüz metre mesafenin bulunması zorunluluğu getirilmiş, Kanun'un 5. maddesiyle
4250 sayılı Kanun'a eklenen geçici 1. maddenin dördüncü fıkrasıyla da, önceden
ruhsat alan işletmelerin haklarının korunması amacıyla, Kanun'un 9. maddesinin
ikinci fıkrasıyla getirilen mesafe şartının, bu maddenin yayımı tarihinden önce
işyeri açma ruhsatı ve alkol satış belgesi almış işletmeler için
uygulanmayacağı kurala bağlanmıştır.
Kanun'un metni ve düzenleniş biçimi dikkate alındığında, alkollü içki satan yerler ile örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenci yurtları ve ibadethaneler arasında kapıdan kapıya en az yüz metre mesafenin bulunması zorunluluğu getirilmesiyle amaçlanan hususun, gençlerin alkol bağımlılığından korunması ve kamu düzeninin sağlanması olduğu anlaşılmaktadır. Yüz metre mesafe şartını taşımayan bu işletmelerin, malikin birinci ve ikinci dereceden kan hısımları dışındaki kişilere devri yasağının da bu amaca yönelik olduğu söylenebilir. Bu amacın da kamu yararına dönük olduğu açıktır.
Örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenci yurtlarının yakın
çevrelerinde alkollü içki satan mekânların bulunması, öğrencilerin alkole
erişimlerini kolaylaştırıcı etki yapabileceği gibi alkolü özendirici bir
fonksiyon da icra edebilir. Örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenci
yurtları ile alkollü içki satışı yapan mekânlar arasına kapıdan kapıya yüz
metre mesafe şartının getirilmesi, öğrencilerin alkole kolayca erişmelerini engelleyeceğinden
alkol bağımlılığıyla mücadelede elverişli bir araç olduğu söylenebilir. Bu
durumda, eski dönemde alınan ruhsat ve alkol satış belgesinden doğan işletme
hakkının, ruhsat sahibi ile onun birinci ve ikinci dereceden kan hısımlarıyla
sınırlı olarak korunmasının, öngörülen amaç yönünden gerekli bir nitelik
taşıdığı anlaşılmaktadır.
İşletme sahibinin, işletmesini birinci ve ikinci dereceden kan
hısımları dışındakilere satmak veya herhangi bir suretle devretmek istemesi
durumunda, alkollü içki satış ruhsatına sahip olmaktan kaynaklanan avantajdan
yararlanamayacağı açıktır. Buna karşılık işletme sahibi, kendi yaşamı boyunca
içki satış ruhsatlı işletmesinde iktisadi faaliyetini sürdürebilmekte ve
istediği takdirde bu işletmesini (alkollü içki satış avantajını kaybetmeyecek
şekilde) birinci ve ikinci dereceden kan hısımlarından birine
devredebilmektedir. Her iki durumda da işletme sahibi, alkollü içki satış
ruhsatına sahip olmasının tüm ekonomik avantajlarından yararlanmakta ve bu
avantajlarında herhangi bir azalma olmamaktadır. Ruhsat sahibinin kendi yaşamı
boyunca, burayı işletmek suretiyle içki satış ruhsatına sahip olmanın tüm
avantajlarından yararlanabildiği gözetildiğinde, kamu yararına dönük amaçlarla
getirildiği anlaşılan yüz metre mesafe şartı nedeniyle, işletmeyi kendisi
işletmeyerek birinci ve ikinci dereceden kan hısımları dışındaki üçüncü
kişilere satmak istemesi durumunda, içki satış ruhsatına sahip olmanın
avantajını ekonomik bir değere dönüştürememesinin işletmeciye aşırı bir yük yüklemediği
anlaşılmaktadır.
Bu durumda işletme sahibinin mülkiyet hakkına yapılan müdahalede, kamusal yarar ve birey yararı dengesinin gözetildiği ve müdahalenin orantısız olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 13. ve 35. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 2., 10. ve 48. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ ve Engin YILDIRIM bu görüşe katılmamışlardır.
F- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı İle Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Madde Başlığının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, idarelerin, kendilerine Anayasa tarafından
tanınan kamulaştırma olanak ve yetkilerini Anayasa ve kanunlara uygun bir
biçimde kullanmaksızın kişilerin anayasal güvence altındaki taşınmazlarına
haksız müdahalede bulunarak fiilen el koymalarının haksız fiil, bundan kaynaklanan
zararın da tazminat olarak nitelenmesi gerektiği, nitekim geçici 6. maddenin
ilk hâlinde madde başlığının "Kamulaştırmasız el koyma
nedeniyle tazmin" şeklinde düzenlendiği, dava konusu kuralla,
geçici 6. maddenin başlığı"Kamulaştırılmaksızın kamu hizmetine ayrılan
taşınmazların bedel tespiti" biçiminde değiştirilerek haksız el
koymalardan doğan zararın tazminattan bedel tespitine dönüştürüldüğü
belirtilmiş ve kuralın, Anayasa'nın 2., 13., 35., 36. ve 46. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
5999 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle, 2942 sayılı Kanun'a, "Kamulaştırmasız el koyma sebebiyle tazmin" başlıklı geçici 6. madde eklenmiştir. 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle, anılan geçici 6. maddenin başlığı "Kamulaştırılmaksızın kamu hizmetine ayrılan taşınmazların bedel tespiti" biçiminde değiştirilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin denetim yetkisinin kapsamına, kanun adı
verilen normlar (kurallar) girmektedir. Kanun, Anayasa'nın yetkili kıldığı
organ tarafından yazılı bir şekilde ve bu ad altında tespit edilmiş bulunan
genel, sürekli ve soyut hukuk normlarıdır. Norm ise insan davranışını
yönlendirmek amacıyla belirli bir şeyin yapılmasını yasaklayan ya da belirli
bir şeyin yapılmasına izin veya yetki veren ve cebirle desteklenmiş irade
açıklamalarıdır. Dolayısıyla hukuk normları daima emir, yasak, izin veya yetki
içeren önermelerden oluşur. İnsan davranışını yönlendirmeyi hedeflemeyen, yani
emir vermeyen, yasak koymayan, izin veya yetki vermeyen bir önerme, normatif
nitelikte olmadığından hukuk kuralı sayılmaz.
Türk hukukunda ilk kez, İsviçre'den iktibas edilen 1926 tarihli Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu'nda uygulanmaya başlanan maddelere kenar başlığı konması usulü, kanunun planını ayrıntılı olarak ortaya koyması, istenen maddenin hemen bulunmasına imkân sağlaması, ayrıca bazı kanunların kapsadığı maddelerin daha açık olarak anlaşılmasına ve gereksiz tartışma ve tereddütlerin önlenmesine yardımcı olması bakımından büyük fayda sağlamaktadır.
Yasamadan sadır olan işlemlerin norm sayılabilmesi için emir,
yasak, izin veya yetki içeren önermelerden oluşması gerekmektedir. Önerme,
belli bir doğruluk değeri bulunan ifadeler olup herhangi bir söz dizisinin
önerme olabilmesi için öncelikle bir anlamının olması gerekir. Türkçe'de, bir
söz dizisinin anlamlı olabilmesi için bir yargı bildirmesi, yani yükleme sahip
olması gerekmektedir. Madde kenar başlıkları ise yüklemsiz söz dizilerinden
ibaret olduklarından bir anlamları da yoktur. Anlamı bulunmayan bu söz
dizilerinin önerme niteliği bulunmamakta ve dolayısıyla bunlar hukuk normu da
sayılmamaktadır. Kanun koyucunun iradesinin ürünü olsalar da hukuk normu
niteliğinde olmayan madde kenar başlıklarının iptal davasına konu edilmesi
mümkün değildir.
Açıklanan nedenlerle, 2942 sayılı Kanun'un, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin, "Kamulaştırılmaksızın kamu hizmetine ayrılan taşınmazların bedel tespiti" biçimindeki madde başlığına yönelik iptal istemi hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekmiştir.
G- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Birinci Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan ".bedel talep edilmesi halinde bedel tespiti." İbaresi ile Altıncı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan ".bedel tespiti." İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde ve başvuru kararında, taşınmazına Anayasa ve
kanunlar ile hukukun evrensel ilkelerine aykırı ve haksız olarak el konulan
kişinin haksız el koymaya karşı zararının giderilmesi için açtığı davanın "tazminat
davası", talep ettiği taşınmaz bedelinin de "tazminat" niteliğinde
olduğu, 5999 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici
6. maddenin ilk hâlinde yer alan kavramların da bu hukuki gerçeğe uygun olarak
seçildiği, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle geçici 6. maddede yapılan
değişiklikle, "tazminat" kavramının "bedel"e
dönüştürülmesi suretiyle kişilerin doğrudan dava açma haklarının
sınırlandırıldığı, bu durumun hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu gibi
mülkiyet hakkının özüne de dokunduğu belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 13.,
35., 36. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle, 2942 sayılı Kanun'a eklenen
geçici 6. maddenin dava konusu kuralı da içeren birinci fıkrasında, genel
itibarıyla maddenin kapsamı düzenlenmiştir. Buna göre, kamulaştırma işlemleri
tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 9.10.1956 ile
4.11.1983 tarihleri arasında fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına
ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazlara veya
kaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiyle
malikin rızası olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle, mülkiyet
hakkından doğan talepler, bedel talep edilmesi hâlinde bedel tespiti ve diğer
işlemler bu madde hükümlerine göre yapılır.
Maddenin 9.10.1956 ile 4.11.1983 tarihleri arasında meydana gelen kamulaştırmasız el koymaları kapsadığı hususu, fıkranın önceki hâlinde olduğu gibi aynen korunmuş; buna karşılık, önceki hâlinden farklı olarak anılan fıkrada yer alan "tazminat" sözcüğü "bedel tespiti" ibaresine dönüştürülmüştür.
Aynı ifade değişikliği, geçici 6. maddenin altıncı fıkrasında da yapılmıştır. Anılan fıkranın, idare ve malik arasında uzlaşma sağlanamadığı takdirde, uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği tarihten itibaren üç ay içinde malik veya idare tarafından tazminat davası açılabilmesini öngören birinci cümlesindeki "tazminat" ibaresi "bedel tespiti" biçiminde değiştirilmiştir.
Anayasa'nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesi, idarenin faaliyetlerini yürütürken idare edilenlere verdiği zararlardan sorumlu tutulmasını gerektirir. Nitekim Anayasa'nın 125. maddesinin son fıkrasında, idarenin her türlü işlem ve eylemlerden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu açıkça hükme bağlanmıştır.
Hukuk devleti ilkesi, kamulaştırmasız el atma nedeniyle malikin malvarlığında meydana gelen azalmanın, yani taşınmazın gerçek değerinin tazmin edilmesini zorunlu kılmaktadır. Malikin gerçek zararının karşılanmasının güvence altına alınması koşuluyla isimlendirmenin anayasal açıdan bir önemi bulunmamaktadır. Dolayısıyla, geçici 6. maddenin, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değişmeden önceki hâlinde yer alan "tazminat" ve "tazminat davası" ibarelerinin "bedel" ve "bedel tespiti" ibarelerine dönüştürülmüş olması, malikin gerçek zararı ödenmek kaydıyla anayasal bir sorun teşkil etmemektedir.
Geçici 6. maddede yer alan tazminat ve tazminat davası ibareleri
bedel tespiti ve bedel tespiti davası biçiminde değiştirilmiş ise de
kamulaştırmasız el koyma nedeniyle ödenecek tutarın belirlenmesine ilişkin
olarak herhangi bir değişiklik öngörülmemiş, kuralın önceki hâlinde var olan
düzenleme aynen korunmuştur. Bedelin nasıl hesaplanacağı, maddenin ikinci
fıkrasında açıklanmıştır. Buna göre, kamulaştırmasız el konulan taşınmazın
bedeli, 2942 sayılı Kanun'un 11. ve 12. maddelerine göre hesaplanmak suretiyle
tespit edilecektir. Anılan Kanun'un 11. maddesinde, normal kamulaştırma
usulünün uygulanması durumunda taşınmazın bedelinin tespitine ilişkin esaslar;
12. maddesinde ise kısmen kamulaştırılan taşınmazın değerinin ne şekilde tespit
edileceği düzenlenmektedir. Dolayısıyla kamulaştırmasız el atma sonucu meydana
gelen zararın tespitinin, normal kamulaştırmada uygulanan kamulaştırma
bedelinin tespitiyle aynı usule tabi olduğu anlaşılmaktadır.
Kamulaştırma Kanunu'nun 11. ve 12. maddelerinde, kamulaştırma
bedelinin hesaplanması için öngörülen kriterlerin taşınmazın gerçek bedelinin
tespitine yönelik olduğu hususunda bir tartışma bulunmamaktadır. Bu itibarla,
kamulaştırmasız el atma durumunda belirlenecek tazminatın, taşınmazın fiili el
atma tarihindeki gerçek değerini yansıttığı söylenebilir. Bununla birlikte,
geçici 6. maddenin ikinci fıkrasında, kamulaştırmasız el koymada,
kamulaştırmadan farklı olarak taşınmazın, bedelin tespit edildiği tarihteki nitelikleri
değil, fiilen el atılan tarihteki niteliklerinin esas alınması öngörülmüştür.
Ancak bu durumun Anayasa'ya uygun olup olmadığı, dava konusu ibare
değişiklikleriyle ilgili bir sorun olmayıp geçici 6. maddenin ikinci fıkrasında
yer alan düzenleme kapsamında değerlendirilmesi gereken bir husustur.
Anayasa'nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri de mahkemeye erişim hakkıdır. Mahkemeye erişim hakkı, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar verme yetkisine sahip bir mahkeme önüne götürülmesi hakkını da kapsar. Bu hak, devlete, etkili yargısal başvuru yolu oluşturma ödevi yüklemektedir.
2942 sayılı Kanun'un, dava konusu kuralı da içeren geçici 6.
maddesinde, haksız fiil niteliği taşıyan kamulaştırmasız el koymalardan doğan
zararların tazmini için özel idari ve yargısal başvuru yolu öngörülmüştür.
Anılan maddenin altıncı fıkrasına göre, idare ve malik arasında uzlaşma
sağlanamadığı takdirde, uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği tarihten
itibaren üç ay içinde malikin bedel tespiti davası açması mümkündür. Bedel
tespiti davası, malikin gerçek zararının tespiti ve tazmini yolunda hüküm
kurulmasını sağlayacak nitelikte olduğundan bu davanın tazminat yönünden etkili
bir hukuk yolu olduğu anlaşılmaktadır. Geçici 6. maddenin birinci fıkrasında
yer alan "tazminat" ibaresinin "bedel
tespiti" ibaresine dönüştürülmesi, bir isim değişikliğinden öte
hiçbir anlamı bulunmayıp "kamulaştırmasız el koyma bedelinin" hesaplanmasında
herhangi bir farklılığa yol açmamaktadır. Dolayısıyla kuralın hak arama
hürriyetini sınırlandıran bir yönü bulunmamaktadır.
Mülkiyet hakkı, Anayasa'nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış ve bu hakka ancak kamu yararı nedeniyle ve kanunla sınırlama getirilebileceği belirtilmiştir. Kamulaştırmasız el koymanın, Anayasa'nın 35. maddesinde güvenceye bağlanan mülkiyet hakkına bir müdahale niteliği taşıdığı açıktır. Ancak mülkiyet hakkına müdahalenin yasallığı, kamu yararı amacına dönük olup olmadığı, elverişliliği ve gerekliliği dava konusu kural bağlamında tartışma konusu değildir. Zira, dava konusu kural, "kamulaştırmasız el atma bedeline/tazminata" ilişkindir.
Kamulaştırmasız el atma nedeniyle ödenmesi gereken bedel, mülkiyet
hakkına müdahalenin orantılılığıyla ilgili bir meseledir. Orantılılık,
müdahaleyle elde edilen kamusal yarar ile kişinin yüklendiği külfet arasında
adil bir denge kurulmasını gerektirmektedir. Malikin mülkiyet hakkına
kamulaştırmasız el atma yoluyla yapılan müdahalede kamunun elde edeceği yarar
ile kişinin yükleneceği külfet arasındaki adil denge, ancak kişiye taşınmazın
gerçek bedelinin ödenmesi suretiyle sağlanabilir. Yukarıda açıklandığı üzere,
geçici 6. maddeyle, kamulaştırmasız el atılan taşınmazın gerçek değerinin
malike ödenmesi öngörüldüğünden ve "tazminat" ibaresinin "bedel
tespiti" ibaresine dönüştürülmesi bu esasta herhangi bir
değişikliğe yol açmadığından mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin orantısız
olmadığı gibi hakkın özünü de zedelemediği sonucuna ulaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa'nın 2., 13., 35. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
Kuralın 46. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
Ğ- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Birinci Fıkrasının "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır." Biçimindeki Son Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında, taşınmazına Anayasa ve kanunlarda öngörülen usuli güvencelere aykırı bir şekilde el konulan malikin dava hakkının uzlaşmaya varılamama koşuluna bağlandığı belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 13., 35., 36. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kural Anayasa'nın 141. maddesi yönünden de incelenmiştir.
2942 sayılı Kanun'un, 6487 sayılı Kanunla yeniden düzenlenen
geçici 6. maddesinde, kamulaştırmasız el koymalar nedeniyle mülkiyet
hakkından doğan talepler ve bedel talep edilmesi hâlinde bedel tespitinin ne
şekilde yapılacağı düzenlenmektedir. Buna göre, kamulaştırma olmaksızın el
konularak fiilen kamu hizmetinde kullanılan taşınmazlar için bedel talep
edilebilecektir. Ancak, kamulaştırmasız el atma bedeli için dava açmadan önce
kuralda öngörülen uzlaşma yolunun tüketilmesi gerekmektedir. Uzlaşma, malikin
başvurusu veya idarenin daveti üzerine başlatılır. Görüşmeler sonucunda uzlaşma
sağlanamazsa, uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği tarihten itibaren üç ay
içerisinde malik veya idare tarafından bedel tespiti davası açılabilir.
Geçici 6. maddenin ilk hâlinde de dava açılmadan önce uzlaşma yoluna başvurulması esası getirilmekle birlikte, dava öncesi tüketilmesi zorunlu bir yol olup olmadığı hususunda açık bir ifadenin bulunmaması, uygulamada tereddütlere yol açmıştır. Dava konusu kuralla, bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanmasının dava şartı olduğu hükme bağlanarak bu tereddütler giderilmiş ve uzlaşma yolunun dava açılmadan önce tüketilmesi zorunlu bir idari başvuru yolu olduğu hususu kesinliğe kavuşturulmuştur.
Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik bir hukuk devleti olduğunu vurgularken, Devlet içinde tüm kamusal yaşam ve yönetimin yargı denetimine bağlı olmasını amaçlamıştır. Yargı denetimi demokratik hukuk devletinin "olmazsa olmaz" koşuludur. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin, zararını giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu, yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir. Kişilere yargı mercileri önünde dava hakkı tanınması hak arama özgürlüğünün de bir gereğidir.
Anayasa'nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi bir
sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekilde
sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel
sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı
sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca, hakkı düzenleyen maddede
herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da Anayasa'nın başka
maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların sınırlandırılması mümkün
olabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanımına ilişkin düzenlemelerin
hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın
norm alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak, bu sınırlamalar
Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz.
Anayasa'nın 141. maddesiyle de davaların en az giderle ve mümkün
olan süratle sonuçlandırılması görevi yargıya verilmiştir. Bu görevin ağır iş
yükü altında yerine getirilmesi zorlaştıkça, uyuşmazlıkların çözümü için
alternatif yöntemlerin yaşama geçirilmesi, yargıya ilişkin anayasal kuralların
etkililiğinin sağlanması bakımından gerekli görülebilir. Kanun koyucunun,
taraflara görevli ve yetkili mahkemeye başvurmadan önce aralarındaki uyuşmazlığı
kısa sürede çözmek üzere kanunla oluşturulan uzlaşma mekanizmalarına başvurma
yükümlülüğü getirmesi, bu aşamadan sonra kararı benimsemeyen tarafa yargı
yolunun açık tutulması, mekanizmanın oluşumunun ve çalışma yönteminin,
uzmanlığın önemi de gözetilerek hukuk devleti ilkeleriyle uyum içinde
düzenlenmesi koşuluyla Anayasa'ya aykırı olmaz.
Dava konusu kuralla, idare tarafından usulüne uygun olarak alınmış bir kamulaştırma kararına dayanılmaksızın el konulan taşınmazların malikine, kamulaştırmasız el atma bedeli için dava açmadan önce idare ile uzlaşma yoluna başvurulması zorunlu kılınmış ve bu yolun tüketilmesi bedel tespiti davası yönünden "dava şartı" hâline getirilmiştir. Anılan zorunluluk dava hakkının kullanılabilmesi için getirilen bir ön koşuldur. Tarafların uzlaşamaması durumunda, üç ay içinde dava açabilmeleri mümkün olduğundan anılan ön şartın, malikin dava hakkını ölçüsüz bir şekilde kısıtladığı ve dolayısıyla hak arama özgürlüğünü kullanılamaz hale getirdiği söylenemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2., 13., 35., 36. ve 141. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 46. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
H- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin İkinci Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan ".veya malikin müracaatı." ve ".veya malikin müracaat." İbareleri ile İkinci Cümlesinde Yer Alan ".veya malikin müracaat" İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, maliklerin, anayasal güvence altındaki mülkiyet haklarının konusunu oluşturan taşınmazlarına, Anayasa'da öngörülen usuli güvencelere uymaksızın el koyan idarelerle uzlaşmaya zorlanmasının hukuk devleti ilkesiyle çeliştiği gibi hak arama özgürlüğünün ve mülkiyet hakkının ölçüsüz bir şekilde sınırlanmasına yol açtığı belirtilerek kuralların, Anayasa'nın 2., 13., 35., 36. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Yukarıda incelendiği üzere, yeniden düzenlenen geçici 6. maddeyle kamulaştırmasız el atmalardan doğan zararlar nedeniyle dava yoluna başvurmadan önce uzlaşma yolunun tüketilmesi zorunluluğu getirilmiş ve bu zorunluluğun dava şartı olduğu vurgulanmıştır.
Uzlaşma sürecinin ne şekilde başlatılacağı hususu da dava konusu ibareleri de içeren geçici 6. maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir. Buna göre uzlaşma süreci idare tarafından resen malike yapılacak bir davetle başlatılabileceği gibi malikin müracaatıyla da başlatılabilir.
Uzlaşma yolunun dava açılmadan önce tüketilmesi zorunlu bir başvuru yolu olduğu gözetildiğinde, uzlaşma sürecinin başlatılabilmesi için malikin müracaatını öngören dava konusu ibarelerin anılan zorunlulukla sıkı bir bağ içinde olduğu anlaşılmaktadır.
6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'un başlığıyla birlikte değiştirilen 6. maddesinin birinci fıkrasının son cümlesine ilişkin yukarıda yapılan açıklamalar aynen bu kural yönünden de geçerli olup ilgili bölümde açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa'nın 2., 35. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 13. ve 46. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
I- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile
Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin İkinci Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan ".taşınmazın el koyma tarihindeki niteliklerini esas almak."İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında, kamulaştırmasız el atılan taşınmazın değerinin, kamulaştırmasız el atma tarihindeki nitelikleri esas alınarak objektif şekilde ortaya konmasının mümkün olmadığı gibi mümkün olsa dahi taşınmazda meydana gelen nitelik değişikliklerinden malikin yararlanamamasının adil ve hakkaniyete uygun düşmediği, ayrıca bu durumun, kamulaştırmanın taşınmazın gerçek bedeli üzerinden yapılmasını öngören Anayasa'nın 46. maddesiyle de çeliştiği belirtilerek kuralın, Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 11., 35. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kural, uzlaşma görüşmelerinde esas alınacak taşınmazın tahmini değerinin ne şekilde belirleneceğini düzenlemektedir. Buna göre, taşınmazın tahmini değeri, 2942 sayılı Kanun'un 8. maddesine göre teşkil edilmiş takdir komisyonu marifetiyle yapılmakta, takdir komisyonu, taşınmazın el koyma tarihindeki niteliklerini esas alarak 2942 sayılı Kanun'un 11. ve 12. maddelerine göre hesaplama yapmak suretiyle tahmini değeri tespit etmekte, tespit edilen değer bildirilmeksizin maliklerin uzlaşma görüşmelerine davet edilmesi öngörülmektedir.
Mülkiyet hakkı, Anayasa'nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış ve bu hakka ancak kamu yararı nedeniyle ve kanunla sınırlama getirilebileceği belirtilmektedir. Özel mülkiyetteki bir taşınmaza kamu yararı amacıyla ihtiyaç duyulması hâlinde bu taşınmazın kamulaştırılarak kamu hizmetine tahsis edilmesi gerekmektedir. Kamulaştırmanın nasıl ve hangi ilkelere göre yapılacağı Anayasa'nın 46. maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenmektedir.
Plansız şehirleşme, idarelerin bütçelerinin kısıtlı olması gibi
çeşitli nedenlerle geçmişte kamulaştırma yapılmaksızın bazı taşınmazlar fiilen
kamu hizmetine tahsis edilmiştir. Bu şekilde kamulaştırmasız olarak el atılan
taşınmazlarla ilgili olarak maliklerin dava açma hakkını yirmi yıllık hak
düşürücü süreye bağlayan 2942 sayılı Kanun'un 38. maddesi 2003 yılında Anayasa
Mahkemesince iptal edilmiştir (K.T. 10.4.2003, E.2002/112, K.2003/33). Bu iptal
kararının geçmişe etkisi konusunda uygulamada ortaya çıkan yorum
farklılıklarını gidermek amacıyla kanun koyucu, 5999 sayılı Kanun'u çıkarmış ve
anılan Kanun'la 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 6. maddeyle, 9.10.1956 ile
4.11.1983 tarihleri arasında meydana gelen kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle
maliklerin başvuru yapmasına ve dava açmasına olanak tanımıştır. 6487 sayılı
Kanunla sözü edilen geçici 6. maddede bazı değişiklikler yapılmış ise de
maddenin konuluş gayesinde sapma yaratacak herhangi bir düzenlemeye yer
verilmemiş, 5999 sayılı Kanunla maliklere tanınan haklar aynen korunmuştur.
Kuralın, geçici bir nitelik taşıdığı ve geçmişte meydana gelen kamulaştırmasız el atmalardan kaynaklanan hukuksal sorunların tasfiyesini amaçladığı anlaşılmaktadır. Kamulaştırma olmaksızın el konulan taşınmazların niteliğinde meydana gelen değişiklikler kamunun işlemleri sonucunda gerçekleşmiş olup bu işlemler dolayısıyla taşınmazın değerinde meydana gelen artış ya da azalmaların malike ödenecek tazminatın hesaplanmasında dikkate alınması, maliklerin haksız kazanç elde etmesine ya da haksız bir şekilde zarara uğramasına sebep olabilecektir.
Açıklanan nedenlerle, kamulaştırma olmaksızın el atılan taşınmazların değerinin tespitinde taşınmazın el atma anındaki niteliklerinin dikkate alınmasını öngören kural, Anayasa'nın 35. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 11. ve 46. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
İ- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Üçüncü Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan ".bunların mümkün olmaması halinde." İbaresi ile Dördüncü Fıkrasının Üçüncü Cümlesinde Yer Alan ".bulunulacak ise." İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kurallarla, uzlaşma aşamasında bedelin nakden ödenmesi seçeneğinin tercih edilebilmesinin, idareye ait taşınmazın trampası, üzerinde sınırlı ayni hak tanınması veya başka bir yerde imar hakkı kullandırılmasının mümkün olmaması şartına bağlandığı belirtilerek kuralların, Anayasa'nın 11., 35. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
2942 sayılı Kanun'un geçici 6. maddesinin dava konusu kuralı da içeren üçüncü fıkrasında, uzlaşmanın; idareye ait taşınmazın trampası, idareye ait taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak tanınması veya imar mevzuatı çerçevesinde başka bir yerde imar hakkı kullandırılması suretiyle veya bunların mümkün olmaması hâlinde nakdi bedel üzerinden yapılabileceği düzenlenmektedir. Bu suretle idareye, kamulaştırmasız el koyduğu taşınmaz karşılığında taşınmaz bedelini ödeme seçeneği dışında, idareye ait taşınmazla trampa etme, idareye ait taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak tanıma ve imar mevzuatı çerçevesinde başka bir yerde imar hakkı kullandırma gibi seçenekleri de tercih imkânı sağlanmaktadır.
Geçici 6. maddenin dördüncü fıkrasının dava konusu kuralları da
içeren üçüncü cümlesinde, tarafların uzlaşmaya varması hâlinde, üzerinde
uzlaşılan hakkın türünü, tanınma şart ve usullerini, nakdi ödemede bulunulacak
ise miktarını ve ödeme şartları ile taşınmazların tesciline veya terkinine dair
muvafakati de ihtiva eden bir sözleşme akdederek bu sözleşme çerçevesinde işlem
yapacakları ve uzlaşma konusu taşınmazların resen tapuya tescil veya terkin
edileceği belirtilmiştir. Cümlenin dava konusu edilen "bulunulacak
ise" ibaresi, tarafların, dört seçenekten biri olan nakdi ödemede
bulunma seçeneği üzerinde uzlaşmaları durumunda ödenecek miktarı ve ödeme
şartlarını akdedilecek sözleşmede göstermeleri gerektiğine işaret etmektedir.
Malikin, uzlaşma görüşmeleri sırasında idarenin sunacağı teklifleri kabul etmek zorunda olmadığı ve uzlaşma görüşmelerinin başarıya ulaşmaması durumunda bedel tespiti davası açma hakkına sahip bulunduğu gözetildiğinde, dava konusu kurallarla idareye tanınan imkânların, uzlaşma görüşmelerinde nakdi bedel ödeme seçeneğinin yanında pazarlık konusu edilebilecek alternatif seçeneklerden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Zira malik, idarenin trampa, ayni hak tanıma ve imar hakkı kullandırma tekliflerini kabul etmediği takdirde açacağı davada, mahkemece kurulacak hüküm yalnızca bedel tespitiyle ilgili olacaktır.
Dava konusu kurallar, ilk üç seçenekten biri üzerinde uzlaşmanın mümkün olmaması hâlinde dördüncü seçeneğin değerlendirilmesini engellemediği gibi davacıya ilk üç seçenekten birini tercih etme zorunluluğu da yüklememektedir. Malikin kendi rızasıyla, idareye ait taşınmazla trampa etme, idareye ait taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak tanıma veya imar mevzuatı çerçevesinde başka bir yerde imar hakkı kullanma seçeneklerinden birini tercih etmesinin Anayasa'ya aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa'nın 35. maddesine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
Kuralların Anayasa'nın 11. ve 46. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
J- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Beşinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Anayasa'nın 46. maddesi uyarınca kamulaştırma
bedelinin kural olarak nakden ve peşin olarak ödenmesi gerektiği, büyük enerji
ve sulama projeleri ile iskan projelerinin gerçekleştirilmesi, kıyıların
korunması ve turizm amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda bedelin taksitle
ödenmesi mümkün ise de bunun beş yılı geçemeyeceği, bu durumda dahi toprağı
doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olan kamulaştırma bedelinin peşin
olarak ödeneceği, taksitlendirme yapılması durumunda veya herhangi bir sebeple
ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek
faizin uygulanması gerektiği, kamulaştırmasız el koymalarda uzlaşılan bedelin,
sonraki yıllara sari olacak şekilde taksitle ödenmesini ve taksitli ödeme
süresince 3095 sayılı Kanun'a göre ayrıca kanuni faiz ödenmesini öngören
kuralın, anılan Anayasa kurallarına uygun düşmediği gibi hukuk devleti
ilkesiyle çeliştiği ve mülkiyet hakkının özünü ortadan kaldırdığı belirtilerek
kuralın, Anayasa'nın 2., 11., 35. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Geçici 6. maddenin beşinci fıkrasında, tarafların nakdi bedel ödeme seçeneği üzerinde uzlaşmaları durumunda uzlaşılan bedelin ne şekilde ödeneceği ve faiz konusu düzenlenmiştir. Buna göre, uzlaşılan bedelin, bütçe imkânları dâhilinde sonraki yıllara sâri olacak şekilde taksitli olarak da ödenebilmesine imkân sağlanmıştır. Ayrıca taksitli ödeme süresince, 4.12.1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun'a göre kanuni faiz ödenmesi öngörülmüştür.
Maddenin dördüncü fıkrasına göre, uzlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde uzlaşılan bedelin miktarını ve ödeme şartlarını ihtiva eden bir sözleşme akdedilmekte ve bu sözleşme çerçevesinde işlem yapılması gerekmektedir. Dolayısıyla uzlaşılan bedelin kaç taksit hâlinde ödeneceği ve ödenecek faizin miktarı da taraflar arasında akdedilen sözleşmeyle bağıtlanmakta ve ödemeler, tarafların iradesinin ürünü olan bu sözleşme çerçevesinde gerçekleşmektedir.
Yukarıda belirtildiği gibi dava konusu kuralları da içeren geçici
6. madde ile 9.10.1956 ile 4.11.1983 tarihleri arasındaki kamulaştırmasız el
koymalar nedeniyle yapılacak tazminat talepleri ve açılacak davalara ilişkin
olup geçmişe yönelik bazı mağduriyetlerin giderilmesinin amaçlandığı
anlaşılmaktadır. Hükmün gerekçesinde kamulaştırmasız el atılan bütün
taşınmazlarla ilgili tazminat talebinde bulunulması hâlinde idarelerin bütçe
kaynaklarıyla bu taleplerin karşılanması imkânsız olduğu gibi kamu
hizmetlerinin yürütülmesinde de büyük zorluklarla karşılaşılacağı
belirtilmiştir. Kanun koyucu, geçmişe yönelik mağduriyetlerin giderilmesi
amacıyla, ödenmesi gereken kamulaştırmasız el koyma bedelinin taraflar arasında
uzlaşmayla belirlenmesine yönelik hükümler sevk etmiştir. Bu bedelin taksitler
hâlinde ödenebilmesine imkân tanınmakla birlikte taksitle ödeme durumunda 3095
sayılı Kanun'a göre kanuni faiz ödenmesi öngörülerek kamu yararı ile kişi
hakları arasında makul bir denge kurulmasının amaçlandığı anlaşıldığından
kuralda Anayasa'ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2. ve 35. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 11. ve 46. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
K- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Altıncı Fıkrasının Son Cümlesinde Yer Alan "Tescile veya terkine ilişkin hüküm kesin olup." İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda dava açma yolunun kapatıldığı belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 11. ve 125. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kural Anayasa'nın 36. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Geçici 6. maddenin altıncı fıkrasının ikinci cümlesinde, dava
açılması hâlinde, fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen
irtifak hakkının dava tarihindeki değerinin, ikinci fıkranın birinci
cümlesindeki esaslara göre mahkemece bu Kanun'un 15. maddesine göre bilirkişi
incelemesi yapılmak suretiyle tespit ve taşınmazın veya hakkın idare adına
tesciline veya terkinine hükmedileceği kurala bağlanmış; dava konusu kuralı da
içeren üçüncü cümleyle, açılan bedel tespiti davaları sonucunda verilen idare
adına tescil veya terkin kararlarına karşı kanun yollarına başvurulamayacağı
belirtilmiş, mahkeme kararının yalnızca bedele ilişkin kısmı aleyhine temyiz
yoluna gidilebileceği düzenlenmiştir.
Dava konusu kuralı da içeren geçici 6. maddenin altıncı fıkrası kapsamındaki davanın konusunu, taşınmaz bedelinin tespiti ve taşınmazın idare adına tesciline karar verilmesi hususları oluşturmaktadır. Dava konusu kuralla temyiz yolu kapatılan hüküm ise taşınmazın idare adına tesciline ilişkindir. Kamulaştırma işlemi, fıkra uyarınca açılacak davanın konusunu oluşturmadığı gibi temyiz yolu kapatılan hükmün de kamulaştırma işlemiyle bir ilgisi bulunmamaktadır.
Öte yandan adil yargılanma hakkı, her uyuşmazlığın zorunlu olarak
iki ya da üç dereceli yargılamaya tabi olmasını gerektirmez. Anayasa'da iki
dereceli yargılamayı zorunlu tutan bir kural olmadığı gibi Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi'nin Türkiye'nin taraf olmadığı 7. Protokolü'nün 2. maddesi ile
Türkiye'nin taraf olduğu Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin
14. maddesinin beşinci fıkrasında yalnızca ceza davaları açısından iki dereceli
yargılama öngörülmüş, hukuk davaları açısından ise iki dereceli yargılama
zorunluluğu getirilmemiştir. Bu nedenle bazı hukuk uyuşmazlıklarının usul
ekonomisi gibi nedenlerle iki dereceli yargılamaya kapatılması kanun koyucunun
takdir yetkisi içinde olup hak arama özgürlüğüne aykırılık oluşturmaz.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 36. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 11. ve 125. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
L- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Yedinci Fıkrasının İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
Dava konusu kuralla, geçici 6. madde kapsamında açılan davalarda mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekâlet ücretlerinin bedel tespiti davalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirlenmesi kurala bağlanmaktadır. Kuralla atıfta bulunulan davalar, 2942 sayılı Kanun'un 10. maddesinde düzenlenen normal kamulaştırma bedelinin tespitine ilişkin davalardır.
492 sayılı Kanun'a ekli ve yargı harçlarını düzenleyen (1) Sayılı Tarife'nin "Karar ve ilam harcı"nı düzenleyen (III) işaretli bölümünün 1. fıkrasının (a) bendinde, konusu belli bir değerle ilgili bulunan davalarda esas hakkında karar verilmesi hâlinde hüküm altına alınan anlaşmazlık konusu değer üzerinden nispi; 2. fıkrasının (a) bendinde ise birinci fıkra dışında kalan davalarda verilen esas hakkındaki kararlarda maktu karar ve ilam harcı alınacağı belirtilmiştir.
Kamulaştırmasız el koyma nedeniyle açılan tazminat davalarının konusu parayla ölçülebildiğinden kural olarak bu davalar nispi harca tabidir. 2942 sayılı Kanun'un 10. maddesi uyarınca idare tarafından açılan bedel tespiti davası ise daha çok tespit davası niteliğinde olduğundan bu davalarda maktu karar ve ilam harcına hükmedilmektedir.
Dava konusu kuralla, kamulaştırmasız el koyma nedeniyle açılacak
bedel tespiti davaları da usulüne uygun kamulaştırmalarda idareler tarafından
açılan bedel tespiti davalarında olduğu gibi maktu harca tabi kılınmaktadır.
Bununla birlikte, 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun "harçtan
müstesna işlemler" baslıklı 13/j maddesi uyarınca, genel bütçeye
dâhil olan idareler (1) Sayılı Tarife'de düzenlenen yargı harçlarından müstesna
olduklarından kamulaştırma davalarında da genel bütçeye dâhil olan idarelerden
harç alınmamaktadır. Şu hâlde, her iki davada da taraflarından birinin ancak
genel bütçeye dâhil olmayan bir idare olması durumunda idare aleyhine karar ve
ilam harcına hükmedilmesi söz konusu olmaktadır.
1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 169. maddesinde, "Yargı mercilerince karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti, avukatlık ücret tarifesinde yazılı miktardan az ve üç katından fazla olamaz." hükmüne yer verilmekle, yargı mercilerince hükmedilecek vekâlet ücretinin tespitinde Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin (AAÜT) esas alınması öngörülmektedir. AAÜT, 1136 sayılı Kanun'un 168. maddesi uyarınca, her yıl Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunca hazırlanmakta ve Adalet Bakanlığınca onaylanarak yürürlüğe girmektedir.
Türkiye Barolar Birliğince her yıl hazırlanan ve Adalet Bakanlığınca onaylanarak yürürlüğe giren AAÜT'de, konusu para veya parayla değerlendirilebilen-konusu para olmayan ve parayla değerlendirilemeyen hukuki yardım/dava ayrımı yapılarak avukatlık ücreti tespiti yapılmaktadır. Buna göre, kural olarak konusu para veya parayla değerlendirilebilen işlerde nispi; konusu para olmayan ve parayla değerlendirilemeyen işlerde ise maktu vekâlet ücreti uygulanmaktadır.
Kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davalarının konusu parayla ölçülebildiğinden, uygulamada bu davalarda nispi vekâlet ücretine hükmedilmektedir. Buna karşılık, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası, bir tespit davası niteliğinde görüldüğünden taraflar lehine maktu vekâlet ücretine hükmedilmektedir. Yargıtay'ın yerleşik içtihadı da vekil ile temsil edilmiş olmaları durumunda davacı idare ve davalı taşınmaz maliki yararına maktu tarifeler üzerinden avukatlık ücretine hükmedilmesi yönündedir.
Dava konusu kuralla, harçlarda olduğu gibi vekâlet ücreti yönünden de usulüne uygun kamulaştırmalarda idareler tarafından açılan bedel tespiti davalarına atıf yapılarak kamulaştırmasız el koyma nedeniyle açılacak bedel tespiti davalarında da vekâlet ücretine maktu tutar üzerinden hükmedilmesi zorunluluğu getirilmiştir.
2- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında, harç ile vekâlet
ücretinin nispi olarak belirlenmesiyle amaçlanan hususun, kişilerin haksız
eylem ve işlemlerden kaçınmalarını sağlamak ve haklı olduğu hâlde mağdur edilen
ve dava açmak zorunda bırakılan kişinin mağduriyetini gidermek olduğu, oysa kamulaştırmasız
el koyma nedeniyle açılacak tazminat davalarında idare aleyhine hükmedilmesi
gereken harç ve vekâlet ücretinin maktu olarak belirlenmesini öngören kuralın,
Anayasa'ya aykırı bir şekilde kişilerin mülkiyetine el atan idareleri
ödüllendirdiği, bu durumun hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı,
kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılacak tazminat davasının haksız fiilden
kaynaklanan tazminat davası niteliğinde olduğu, haksız fiil nedeniyle açılacak
diğer tazminat davalarında nispi vekâlet ücreti ve harca hükmedilirken aynı
nitelikteki kamulaştırmasız el koyma davasında ise maktu vekâlet ücreti ve
harca hükmedilmesinin eşitlik ilkesiyle çeliştiği belirtilerek kuralın,
Anayasa'nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kural Anayasa'nın 73. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Yargılama giderlerinin haksız çıkan taraf üzerinde bırakılması, haksız yere dava açmanın veya dava açılmasına sebebiyet vermenin bir sonucu olup aynı zamanda bir müeyyide niteliği taşımaktadır. Zira, haksız yere dava açan veya dava açılmasına sebebiyet veren kişi, karşı tarafın yaptığı masraflardan sorumlu tutulmak suretiyle mali bir külfete katlanmak zorunda bırakılmaktadır. Ancak bu müeyyide, hukuki niteliği itibarıyla bir ceza değil, tazminattır. Diğer bir ifadeyle, yargılama giderinin haksız çıkan taraf üzerinde bırakılması, davada haklı çıkan tarafın o dava nedeniyle uğradığı zararın (yaptığı masrafların) tazmini mahiyetindedir.
Hukuk devletinde, bir kimsenin, başka bir kişinin hukuka aykırı işlem ve eylemi nedeniyle uğradığı zararı o kişiden tazmin etmesini sağlayacak hukuksal mekanizmaların oluşturulması gerekir. Bu durum, aynı zamanda Anayasa'nın 36. maddesinde düzenlenen hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkının da bir gereğidir. Bu anlamda, haksız yere dava açmak zorunda bırakılan veya kendisine karşı haksız yere dava açılan bir kimsenin o dava nedeniyle yaptığı masrafların karşı taraftan tazmini yolunda tedbir alınmasının hukuk devletinin bir gereği olduğu söylenebilir.
İstikrar bulmuş Yargıtay ve Danıştay içtihatlarına göre, yargılama
sonucunda kısmen dahi olsa tazminata hükmedilmesi durumunda, karar ve ilam
harcının tamamından davalı sorumlu olup karar ve ilam harcı yönünden haklılık
oranına göre bir paylaştırma yapılmamakta, ister nispi olsun ister maktu olsun
harcın tamamının davalı tarafından ödenmesine karar verilmekte, önceden davacı
tarafından peşin olarak yatırılan tutarın da davalıdan alınarak davacıya
verilmesine hükmedilmektedir. Bu durumda, davalı aleyhine hükmedilen karar ve
ilam harcının davacı tarafından yapılmış bir yargılama gideri olarak kabulü
mümkün değildir. Bu, Devletin harçlandırma yetkisi kapsamında, yargı hizmeti
sunduğu davalıdan aldığı bir katkı payıdır.
Devletin harç alma yetkisinin dayanağını oluşturan Anayasa'nın 73.
maddesinin üçüncü fıkrasında, "Vergi, resim, harç ve benzeri mali
yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır."
denilmiştir. Vergilendirmede genel kural, "kanunla belirlenmiş"
konu ve kişilerden vergi, resim ve harç alınmasıdır. Kanunla yapılması
koşuluyla bir kamu hizmetinden harç alınması ve harcın hesaplanma ölçüsü ile
miktarının belirlenmesi kanun koyucunun
takdirindedir. Devletin vergilendirme yetkisinin sınırı, aynı
zamanda kişilerin hak ve özgürlüklerinin de sınırını oluşturduğundan bu
yetkinin keyfiliğe kaçacak biçimde kullanılmaması, Anayasa'nın 2. maddesinde
düzenlenmiş olan hukuk devleti ilkesinin gereğidir.
Dava konusu kuraldan önce, kısmen de olsa haksız çıkan idarenin ödemesi gereken harç nispi tarife üzerinden hesaplanmakta iken dava konusu kuralla maktu harca dönüştürülmüştür.
Kanun koyucu, Devletin sunduğu yargı hizmeti karşılığında alınan
karar ve ilam harcının miktarını belirlerken davalının eylemindeki hukuka
aykırılığın derecesini de göz önünde bulundurarak harcın nispi tarife üzerinden
alınmasını öngörebilir. Ancak kanun koyucunun bu şekilde bir tercihte bulunması
anayasal bir zorunluluk olarak görülemez. Kanun koyucu, başka bazı anayasal
değerleri göz önünde bulundurarak harcın miktarını daha farklı tayin edebilir.
Nitekim, dava konusu kuralı da içinde barındıran geçici 6. maddeyle, yıllardan
beri süregelen mülkiyet ihlallerinin giderilmesi ve uyuşmazlıkların çözülmesi
amacıyla çeşitli mekanizmalar öngörülmüştür. Bu kapsamda, idarelerin harç yükü
hafifletilerek mülkiyet hakkı ihlal edilenlere daha fazla tazminat ödenmesinin
yolu açılmıştır. Kanun koyucu, maliklerin mülkiyet haklarının bir gereği olan
tazminat haklarını Devletin harç alma hakkından üstün görmüş ve maliklerin
haklarına daha çabuk ulaşması için Devletin alması gereken harçta kısıtlamaya
gitmiştir. Kaldı ki, merkezi bütçeye dâhil olan idareler bütünüyle harçtan
muaftır. Merkezi bütçeye dâhil olmayan idareler ise geniş anlamda Devlet
kavramına dâhil olduklarından bu kurum ve kuruluşların ödeyeceği harç da
Devlete ait paranın, Devletin bir kurumundan diğer bir kurumuna transferinden
öte hiçbir anlam taşımamaktadır.
Vekâlet ücreti yargılama gideri olup bununla, davacı veya davalının o dava nedeniyle aldıkları hukuki yardım karşılığında avukata ödedikleri ücretin telafisi amaçlanmaktadır. Bu nedenle, kendisini avukatla temsil ettiren kişinin o davada haklı çıkması durumunda, bu kişi lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi gerekmektedir. Haklı çıkan taraf lehine hükmedilecek vekâlet ücretinin miktarı AAÜT'ye göre belirlenmektedir.
AAÜT, 1136 sayılı Kanun'un 168. maddesi uyarınca, Türkiye Barolar
Birliği (TBB) Yönetim Kurulunca, baro yönetim kurullarının teklifleri de göz
önüne alınmak suretiyle her yılın Ekim ayı sonuna kadar hazırlanarak Adalet
Bakanlığına gönderilmekte ve Adalet Bakanlığınca onaylanarak yürürlüğe girmektedir.
TBB tarafından düzenlenen tarifelerde genellikle avukatlık ücretinin
hesaplanmasında, konusu para olmayan ve para ile ölçülemeyen davalarda maktu
tarifenin, konusu para olan veya para ile ölçülebilen davalarda ise nispi
tarifenin esas alınması öngörülmektedir. Bazı durumlarda ise konusu para olan
veya para ile değerlendirilebilen davalarda dahi maktu tarifenin uygulanması
kararlaştırılabilmektedir. Hangi davalarda nispi, hangilerinde ise maktu
tarifenin uygulanacağına ilişkin olarak bazı istisnalar dışında kanunlarda bir
hüküm bulunmamakta olup bu husus TBB'nin takdirine bırakılmıştır. TBB bu
konudaki takdirini kullanırken, avukatın sunduğu hukuki yardımın niteliğini
dikkate almaktadır.
Dava konusu kuralla, kamulaştırmasız el atmalardan kaynaklanan bedel tespiti davalarında da maktu tarife uygulanması zorunluluğu getirilmiştir. Bu suretle kanun koyucu bu davalar yönünden TBB'nin takdir yetkisini sınırlamış ve uygulanacak ücret tarifesinin niteliğini de doğrudan kendisi tayin etmiştir. Kamulaştırmasız el koyma nedeniyle açılacak bedel tespiti davalarında uygulanacak avukatlık ücretinin hangi tarife üzerinden hesaplanacağını belirlemek, adalet ve hakkaniyet ilkelerini gözetmek kaydıyla kanun koyucunun takdirindedir.
Dava dilekçesinde, kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan davaların maddi sebebine dikkat çekilerek, bu davalarda maktu tarife uygulanmasının, hukuka açık bir biçimde aykırı davranan idarelerin bu davranışının ödüllendirilmesi anlamına geleceği ve bu durumun hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturduğu ileri sürülmüştür.
Haksız yere dava açsa veya açılmasına sebebiyet verse bile bir kimsenin, karşı tarafın o dava nedeniyle yaptığı masraflardan daha fazla bir külfete katlanmak zorunda bırakılmasının hukuk devleti yönünden bir zorunluluk olduğu savunulamaz. Şüphesiz ki kanun koyucu, haksız çıkan tarafın açıkça kötü niyetli olduğu bazı durumlarda, kötü niyeti cezalandırmak amacıyla, adalet ve hakkaniyeti de gözetmek kaydıyla haksız çıkan tarafı, diğer tarafın dava sebebiyle yaptığı masraflardan daha fazla bir külfete katlanmak zorunda bırakan düzenlemeler yapabilir. Ancak bu durum kanun koyucunun takdirinde olup hukuk devleti ilkesi yönünden anayasal bir zorunluluğu ifade etmemektedir.
Kanun koyucu, süregelen mülkiyet ihlallerini gidermek, uyuşmazlıkların çözülmesini kolaylaştırmak ve hızlandırmak amacıyla geçici 6. maddeyle çeşitli mekanizmalar öngörmüştür. Dava konusu kuralla, geçici 6. madde kapsamında açılacak davalarda idarelerin vekâlet ücreti yükünün hafifletilmesinin amaçlandığı gözetildiğinde, kanun koyucunun takdir yetkisini bu yönde kullanmasında kamu yararı ve hukuk devleti ilkesine aykırılık görülmemektedir.
Ayrıca kamulaştırmasız el atma davaları nedeniyle açılan bedel tespiti davaları ile normal kamulaştırma bedelinin tespiti için açılan davaların her ikisinde de taşınmaz bedeli, 2942 sayılı Kanun'un 11. ve 12. maddelerinde belirtilen usule göre tespit edileceğinden, vekâlet ücreti yönünden her iki davanın aynı esaslara tabi kılınmasında adalet ve hakkaniyete aykırı bir durum da söz konusu değildir.
Anayasa'nın 10. maddesinde belirtilen "kanun önünde
eşitlik ilkesi" hukuksal durumları aynı olanlar için söz
konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik
ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme
bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı
kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin ihlâli yasaklanmıştır. Kanun
önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına
gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik
kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı
hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa'da öngörülen eşitlik
ilkesi zedelenmez.
Kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan bedel tespiti davaları ile haksız fiil nedeniyle açılan diğer davaların hukuki sebepleri aynı olsa da maddi sebepleri farklıdır. Kanun koyucu, idarenin, bireylerin taşınmazlarına haksız el koymasından doğan uyuşmazlıkları tasfiye etmek amacıyla bu davalarda ödenecek karar ve ilam harcının maktu tarife üzerinden hesaplanmasını öngörmüştür. Kanun koyucunun kamu yararını gözeterek, maddi sebebi farklı olan kamulaştırmasız el atma davalarında ödenmesi gereken karar ve ilam harcı ile vekâlet ücretinin farklı olarak belirlemesi yolunda düzenleme yapması eşitlik ilkesine aykırı görülemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2., 10. ve 73. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Celal Mümtaz AKINCI bu görüşe katılmamıştır.
M- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Sekizinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, geçici 6. maddenin beşinci fıkrası için açıklanan gerekçelere ek olarak Merkezi Yönetim Bütçe ödeneklerinin yüzde onikisinin faiz ödemelerine tahsis edilmesi kamu yararı ile kişi hakları arasında makul bir dengeyle açıklanmaya çalışılmazken, yargı kararıyla kesinleşmiş kamulaştırma alacaklarının kamu hizmetlerinin aksatılmamasıyla ilişkilendirilmesi ve kamu yararı ile kişi hakları arasında makul bir dengeden söz edilmesinin eşitlik ilkesine uygun düşmediği, ayrıca kuralın mahkeme kararlarının uygulanmasını geciktireceği ve etkisiz kılacağı belirtilerek Anayasa'nın 2., 10., 11., 35., 46. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, kamulaştırmasız el koyma bedellerine ilişkin olarak kesinleşen mahkeme kararlarının ne şekilde infaz edileceği düzenlenmektedir. Buna göre, kesinleşen mahkeme kararlarına istinaden yapılacak ödemeler için;
- merkezi yönetim bütçesine dâhil idarelerin yılı bütçelerinde, sermaye giderleri için öngörülen ödeneklerden yüzde ikisi oranında,
- Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığının ise bütçelerinin güvenlik ve savunmaya yönelik mal ve hizmet alımları ile yapım giderleri için ayrılan ödeneklerinden yüzde ikisi oranında,
- belediye ve il özel idareleri ile bağlı idareleri için en son kesinleşmiş bütçe gelirleri toplamının en az yüzde ikisi oranında,
- diğer idareler için en son kesinleşmiş bütçe giderleri toplamının en az yüzde ikisi oranında,
yılı bütçelerinden pay ayrılması gerekmektedir.
Kuralda ayrıca, kesinleşen alacakların toplam tutarının ayrılan ödeneğin toplam tutarını aşması hâlinde, ödemelerin gelecek yıllara aktarılacağı, garameten ve taksitlerle gerçekleştirileceği, taksitlendirmede bütçe imkânları ile alacak tutarlarının dikkate alınacağı, taksitli ödeme süresince 3095 sayılı Kanun'a göre ayrıca kanuni faiz ödeneceği belirtilmektedir. Son cümlede ise kesinleşen mahkeme kararları ile ilgili olarak idareye nakdi ödeme yerine yeniden uzlaşma teklif etme yetkisi tanınmaktadır.
Anayasa'nın 138. maddesinde, mahkemelerin bağımsızlığı düzenlenmiş ve hiçbir organ, makam, merci veya kişinin yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı kuralına yer verilmiştir.
Yukarıda belirtildiği gibi dava konusu kuralı da içeren geçici 6.
madde ile 9.10.1956 ile 4.11.1983 tarihleri arasındaki kamulaştırmasız el
koymalar nedeniyle yapılacak tazminat talepleri ve açılacak davalar
düzenlenmekte olup geçmişe yönelik bazı mağduriyetlerin giderilmesinin
amaçlandığı anlaşılmaktadır. Madde gerekçesinde kamulaştırmasız el atılan bütün
taşınmazlarla ilgili tazminat talebinde bulunulması hâlinde idarelerin bütçe
kaynaklarıyla bu taleplerin karşılanması imkânsız olduğu gibi kamu
hizmetlerinin yürütülmesinde de büyük zorluklarla karşılaşılacağı
belirtilmiştir. Geçmişe yönelik mağduriyetleri gidermek üzere, kamu
hizmetlerini aksatmayacak şekilde bütçeden belli bir pay ayrılarak ödemelerin
bu pay üzerinden yapılmasını ve ayrılan payın talepleri karşılamaması hâlinde
ödemelerin gelecek yıllara aktarılarak taksitle ve garameten yapılmasını
öngören kuralın kamu yararı ile kişi hakları arasında makul bir denge kurmayı
amaçladığı anlaşıldığından Anayasa'ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Ayrıca, kamusal yönü bulunmayan ve sadece kişisel hakları ilgilendiren davalarda, tarafların uzlaşarak mahkeme hükmünü farklı bir şekilde infaz etmek suretiyle uyuşmazlığı sonlandırmaları Anayasa'nın 138. maddesine aykırılık oluşturmaz. Bu itibarla, kesinleşen mahkeme kararları ile ilgili olarak idareye nakdi ödeme yerine yeniden uzlaşma teklif etme yetkisi tanınması, mahkeme hükmünün sonuçsuz bırakılması anlamına gelmemektedir. Zira malik, idarenin teklifini kabul etmek zorunda olmayıp malikin, uzlaşma görüşmelerinde yapılan teklifleri kabul etmemesi durumunda mahkeme hükmüne göre hareket edileceği tabiidir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2., 35. ve 138. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 10., 11. ve 46. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
N- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Onbirinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde ve başvuru kararında, mahkeme kararıyla kesinleşen
kamulaştırma bedelinin tahsilinin mutlak haciz yasağı yoluyla bütünüyle
engellenmesinin mülkiyet hakkının ve hak arama hürriyetinin özünü zedelediği,
ayrıca haciz yasağının mahkeme kararını uygulanamaz kıldığı, kişilerin meşru ve
yargı kararıyla kesinleşmiş alacak haklarının kamu hizmetlerinin sürekliliği
ile ilişkilendirilerek ödenmemesinin sosyal hukuk devleti ilkesi ile Devletin,
"kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak" göreviyle
bağdaşmadığı, Devletin faiz borçları ile kamulaştırma borçları arasında
haczedilebilirlik bakımından bu şekilde bir ayrıma gidilmesinin eşitlik
ilkesini zedelediği belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 5., 10., 13., 35.,
36. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, kamulaştırmasız el atma nedeniyle ödenecek tazminatın tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacaklarının haczedilemeyeceği hükmü yer almaktadır.
Kanun'da, 9.10.1956 ile 4.11.1983 tarihleri arasındaki
kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle mahkemelerce hükmedilen tazminatların
tahsili amacıyla idarelerin bütçelerinden belli bir pay ayrılması ve ödemelerin
bu paylar üzerinden yapılması, ayrılan payın hükmedilen tazminat miktarını
karşılamaması hâlinde ödemelerin gelecek yıllara aktarılarak taksitle ve
garameten yapılması öngörülmüştür. Taksitlendirme hâlinde kanuni faiz ödenmesi
de kurala bağlanmıştır. Yukarıda belirtildiği gibi geçmişe yönelik
mağduriyetleri gidermek amacıyla getirilen istisnai nitelikteki bu düzenlemenin
amacı, idarelerin yerine getirmekle görevli oldukları kamu hizmetlerinin
yürütülebilmesi için gerekli olan kaynaklarının korunmasıdır. Toplumsal yaşamın
sürekli, düzenli ve sistemli bir şekilde sürdürülebilmesi için zorunlu olan
kamu hizmetlerinin kesintisiz bir biçimde yürütülmesi, idarelerin belli ayni ve
nakdi varlıklara sahip olmalarına bağlıdır. İdarelerin kamu hizmetlerini yerine
getirmek için ihtiyaç duyduğu malların haczedilmesi hâlinde bu hizmetlerin
aksayacağı ya da hiç yerine getirilemeyeceği açıktır.
Her ne kadar dava konusu kural nedeniyle bazı bireyler tazminat alacaklarını daha geç tahsil edebileceklerse de Kanun, bu gecikme için kanuni faiz ödenmesini kurala bağlayarak kamu yararı ile birey hakları arasında makul bir denge kurmaya çalışmıştır. Bu nedenle kamu hizmetlerinin aksatılmadan yerine getirilmesini güvence altına almak amacıyla birey haklarına getirilen sınırlamanın ölçüsüz olduğu söylenemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 13. ve 35. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 2., 5., 10., 36. ve 138. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal TERCAN bu görüşe katılmamışlardır.
O- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Onikinci Fıkrasının İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
İmar ve gecekondu mevzuatına aykırı olarak inşa edilmiş ve inşa hâlindeki bütün yapılar hakkında uygulanacak işlemleri düzenlemek ve bu işlemlere dair müracaat, tespit, değerlendirme, uygulama ve duyuru esaslarını ve ilgili diğer hususları belirlemek amacıyla 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun çıkarılmıştır.
Anılan Kanun, imar düzenini bozmayacak nitelikte olan, olduğu gibi
ya da ıslah edilerek korunmasında milli ekonomi açısından yarar bulunan imar
hukukuna aykırı yapıların fiili durumlarının hukukileştirilmesine yönelik
düzenlemeler içermektedir. Bu çerçevede, ıslah imar planlarının yapılması
öngörülmektedir. Plan yapılırken de fiili durumun mümkün olduğunca korunmasının
esas olduğu belirtilmektedir. İmar uygulamasında, düzenleme ortaklık payı
kesintisi yapıldıktan sonra kalan tahsis alanına, düzenleme bölgesindeki imar
adalarının imar yapılaşma verilerine dayanılarak belirlenen minimum imar
parseli alanlarına tahsisi yapılmaktadır. Parselin zemindeki fiili kullanım
sınırları da dikkate alınarak bu parsele verilemeyecek artık kısım komşu
(minimum parsel alanından küçük) parsellere, bedele dönüştürülmek suretiyle
tahsis edilmektedir. Dolayısıyla, 2981 sayılı Kanun'un 10. (c) fıkrasına göre
yapılan ıslah imar uygulamasında müstakil imar parselinin verilmesinin mümkün
olmadığı durumlarda hissenin bedele dönüştürülmesi söz konusu olabilmektedir.
Kanun'un 18. maddesine göre, bedele dönüştürme işlemine konu olan taşınmazın arsa bedelinin, hak sahiplerinin beyan edeceği değer esas alınarak belirlenmesi asıldır. Ancak belediye veya valiliklerce gerekli görüldüğü takdirde 2942 sayılı Kanun'a göre bedel tespiti yaptırılır. Beyan edilen bedel, tespit edilen bedelin 2/3'ünden az değilse beyan edilen bedel; şayet beyan edilen bedel, tespit edilen bedelin 2/3'ünden az ise tespit edilen bedel esas alınır.
Bedele dönüştürme işlemiyle alacaklı hâle gelen eski malikin bu alacağının güvenceye bağlanması amacıyla, yeni malike tahsis edilen parsel üzerinde lehine ipotek tesis edilmektedir. Yetkili idare (belediye ve il özel idareleri) hisse tahsisi yaptıkları kişilerden arsa bedeli tahsil etmekte ve hisseleri tahsis edilen kişilere de hisse bedeli ödemektedir.
Uygulamada, hissesi bedele dönüştürülen kişi, bu işlemden haberdar olamayabilmektedir. Tebligatların da usulüne aykırı yapılması durumunda, kişinin bedele dönüştürme işleminden haberdar olması uzun yıllar alabilmektedir. Kişi sonradan haberdar olduğunda veya zamanında haberdar olsa bile bedeli düşük bulduğunda, buna karşı bedel artırımı davası açabilmekte ve bu davalar adli yargı mercilerince çözümlenerek karara bağlanmaktadır. Yargıtay, bedele dönüştürülen hissenin "dava tarihindeki rayiç değeri"nin esas alınarak 2942 sayılı Kanun'un ilgili hükümlerine göre hisse bedelinin tespit edilmesi gerektiğini kabul etmektedir.
Dava konusu kuralla, 2981 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılan
imar uygulamalarından doğan ve ipotekle teminat altına alınanlar da dâhil olmak
üzere her türlü alacak ve bedellerin, borçlu idarelerce, ipotek veya uygulama
tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanun'da belirtilen kanuni faiz oranı
uygulanmak suretiyle güncellenerek ilgililere ödenmesi öngörülmektedir. Buna
göre, hissenin bedele dönüştürülmesine ilişkin uyuşmazlıklarda, hissenin dava
tarihindeki rayiç değeri üzerinden ayrıca bir bedel tespiti yapılmayacak,
idarece önceden belirlenen bedele 3095 sayılı Kanun uyarınca faiz uygulanmak
suretiyle malike ödenmesi gereken tazminat tespit edilecektir. Bu hesaplama
yöntemi, dava safhasındaki uyuşmazlıklara da uygulanacaktır. Ayrıca bu fıkra
uyarınca yapılacak ödemeler hakkında da bu madde hükümleri tatbik edilecektir.
2- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında, dava konusu kuralla,
2981 sayılı Kanun kapsamında gerçekleştirilen hissenin bedele dönüştürülmesi
uygulamasının kamulaştırma hükmünde olduğu ve bedelin, 2942 sayılı Kanun
hükümleri uyarınca taşınmazın dava tarihindeki nitelik ve değerinin esas
alınarak belirlenmesi gerektiği, bu nedenle hissenin bedele dönüştürülmesi
uygulaması kapsamında idare tarafından takdir edilen bedele kanuni faiz
uygulanmak suretiyle tespit edilen tutarın malike ödenmesini öngören kuralın
malikin mülkiyet hakkının ihlali sonucunu doğurduğu, düzenlemenin, hisseleri
2981 sayılı Kanun uyarınca bedele dönüştürme uygulaması kapsamında
kamulaştırılan malikler ile doğrudan 2942 sayılı Kanun kapsamında taşınmazları
kamulaştırılan malikler arasında eşitsizlik yarattığı, 2981 sayılı Kanun
hükümlerine göre yapılan imar uygulamalarından doğan her türlü alacak ve bedellerin,
borçlu idarelerce, kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizin uygulanması
gerekirken, ipotek veya uygulama tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanun'da
belirtilen kanuni faiz oranı uygulanmak suretiyle güncellenerek ödenmesinin
Anayasa'da düzenlenen kamulaştırma ilkelerine uygun düşmediği gibi hukuk
devleti ilkesiyle çeliştiği, ayrıca hükmün, devam eden davalara uygulanması ve
geçici 6. maddenin diğer hükümlerinin de bu fıkra kapsamında yapılacak
ödemelere uygulanmasının öngörülmesinin hukuk güvenliği ve eşitlik ilkeleri ile
adil yargılanma hakkını zedelediği belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 10.,
11., 35., 36., 46. ve 90. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Yukarıda geçici 6. maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde
yer alan ".taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas
alınmak ." ibaresi incelenirken açıklandığı üzere, kamulaştırma
olmaksızın el konulan taşınmazların niteliğinde zamanla meydana gelen
değişiklikler kamunun işlemleri sonucunda gerçekleşmiş olup bu işlemler dolayısıyla
taşınmazın değerinde meydana gelen artış ya da azalmaların malike ödenecek
tazminatın hesaplanmasında dikkate alınması, maliklerin haksız kazanç elde
etmesine ya da haksız bir şekilde zarara uğramasına sebep olabilecektir. Bu
nedenle, ödenecek bedel tespit edilirken idarenin işlemlerinden kaynaklanan
değer artışlarının belli ölçüde hesaba dâhil edilmemesi hakkaniyet ve adalet
gereğidir.
Ancak dava konusu kuralda öngörülen hesaplama usulü yukarıda
incelenen kuraldakinden farklıdır. Sözü edilen kural, kamulaştırmasız el
konulan taşınmazın bedelinin tespitinde taşınmazın el koyma tarihindeki
niteliklerinin esas alınmasını kurala bağlamakla birlikte, değer tespitinin
günümüz rayiçleri üzerinden yapılmasını öngörmektedir. Diğer bir ifadeyle,
yukarıda anılan kural uyarınca, kamulaştırmasız el koymalarda ödenmesi gereken
bedel, taşınmazın el atma tarihindeki nitelikleri esas alınarak "güncel
rayiçler" üzerinden hesaplanmaktadır. Oysa dava konusu kural
gereğince, bedele dönüştürülen hisse için yeni bir bedel takdiri yapılmamakta,
idarenin uygulama tarihinde takdir ettiği bedele 3095 sayılı Kanun uyarınca
faiz uygulanarak ödenmesi gereken tazminat saptanmaktadır.
Öte yandan geçici 6. maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde
yer alan ".taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas
alınmak ." ibaresi uyarınca, taşınmazın el atma tarihindeki
nitelikleri esas alınsa bile malik, bedel tespit sürecinden tamamen
dışlanmamış, bedelin uzlaşmayla belirlenmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Uzlaşma
sürecinde idarece takdir edilen bedelin malik tarafından kabulü zorunlu olmayıp
malikin, teklif edilen bedeli düşük bulması durumunda yargı yoluna başvurması
mümkündür. Bu durumda, taşınmazın bedeli mahkeme tarafından belirlenmektedir.
Buna karşılık, dava konusu kuralda yer alan hüküm uyarınca, davacının, idarenin
daha önce belirlediği hisse bedelini sorgulaması ve bunu yargı organları
nezdinde tartışma konusu yapması mümkün değildir. İdarenin yıllar önce
belirlediği hisse bedelinin doğru olduğu kabul edilerek, buna sadece faiz
işletilmek suretiyle tazminat miktarı saptanmaktadır.
Anayasa'nın 35. maddesinde güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, idarenin mülkiyet hakkına yapılan müdahaleler nedeniyle oluşan zararların tazminini gerektirir. Bu müdahale taşınmazın mülkiyetine el konulması şeklinde gerçekleşmişse zarar, taşınmazın gerçek bedeli ödenmek suretiyle karşılanabilir.
2981 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği 1984 tarihinden dava konusu
düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar yaklaşık 29 yıl geçmiş olup
ülkemizde 80'li ve 90'lı yıllardaki enflasyon oranı dikkate alındığında,
idarece uygulama tarihinde belirlenen bedelin günümüzde sembolik bir tutara
tekabül etmesi büyük bir olasılıktır. Bu durumda, bedele dönüştürülen hissenin
uygulama tarihinde takdir edilen değerine her yıl için 3095 sayılı Kanun uyarınca
faiz uygulanmak suretiyle belirlenen hisse bedelinin taşınmazın gerçek
karşılığını ifade etmeyebileceği açıktır. Dolayısıyla hukuka aykırı olarak el
konulan taşınmazın gerçek bedelinin ödenmemesi sonucunu doğuran dava konusu
kural, Anayasa'nın 35. maddesiyle güvence altına alınan mülkiyet hakkını
zedeleyici niteliktedir.
Anayasa'nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü güvence altına
alınmıştır. Hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri de mahkemeye erişim
hakkıdır. Mahkemeye erişim hakkı, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar verme
yetkisine sahip bir mahkeme önüne götürülmesi hakkını da kapsar. Bu hak,
devlete, etkili yargısal başvuru yolu oluşturma ödevi yüklemektedir. Dava
konusu kural, idarece takdir edilen bedelin uygulama tarihi itibarıyla da doğru
olup olmadığının sorgulanmasını ve açılacak davada bunun tartışma konusu
yapılmasını engellemektedir. Bu durum, davada taşınmazın gerçek değerinin
tespitini imkânsız hâle getirdiğinden ve ayrıca davacının başarı şansını
zayıflattığından adil yargılanma hakkını ihlal etmektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2., 35. ve 36. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 10., 11., 46. ve 90. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
Ö- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile Birlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Onüçüncü Fıkrasının İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
1956 yılında çıkarılan 6830 sayılı İstimlâk Kanunu'nda kamulaştırmasız el koymaya ilişkin herhangi bir hükme yer verilmemiş, bu konu, 16.5.1956 günlü, 1/6 ve 1/7 sayılı iki Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile ilk kez esasa bağlanmıştır. Bu içtihatlara göre, usulüne uygun olarak verilmiş bir kamulaştırma kararı olmadan ve bedel ödenmeden malikin mülkiyet hakkı son bulmamakta, malik dilerse her zaman el koyan kamu tüzel kişisi aleyhine el atmanın önlenmesi davası açabilmekte, dilerse mülkiyetin bedelinin tahsilini de dava konusu edebilmekte, talep edilebilecek bedel, taşınmazın dava tarihindeki değeri olup malikin mülkiyet hakkı devam ettiğinden dava zamanaşımına uğramamaktadır.
Ancak Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kanun'un 38. maddesi ile kamulaştırmasız el koyma nedeniyle malikin açacağı her türlü dava hakkı bir süre sınırlamasına tabi tutulmuştur. Buna göre, "Kamulaştırma yapılmış, ancak işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırma hiç yapılmamış iken kamu hizmetine ayrılarak veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmaz malın malik, zilyed veya mirasçılarının bu taşınmaz mal ile ilgili her türlü dava hakkı yirmi yıl geçmekle düşer. Bu süre taşınmaz mala elkoyma tarihinden başlar."
Anayasa'nın geçici 15. maddesinden dolayı uzun süre bu kuralın Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülememiştir. Ancak Ekim 2001 tarihli Anayasa değişikliklerinden sonra bu hüküm itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine götürülmüş, Anayasa Mahkemesi hükmü Anayasa'ya aykırı bularak iptal etmiştir (K.T. 10.4.2003, E.2002/112, K.2003/33).
Bu iptal kararının 4.11.2003 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanıp yürürlüğe girmesinden sonra eski tarihli kamulaştırmasız el koymalarla ilgili olarak iki farklı yorum ve uygulama ortaya çıkmıştır. İlk yoruma göre Anayasa Mahkemesi kararları geriye yürümeyeceğinden iptal kararının yürürlüğe girdiği tarihe kadar yirmi yıllık hak düşürücü süre geçerli olup kamulaştırmasız el koymadan itibaren yirmi yıl içinde dava açılmamışsa artık Anayasa Mahkemesi kararından sonra da dava açılamayacaktır. İkinci görüşe göre ise Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ile yirmi yıllık hak düşürücü süre ortadan kaldırıldığı için kamulaştırmasız el koyma sebebiyle her zaman dava açılabilecektir.
Bu içtihat ayrılığı sebebiyle ortaya çıkan uygulama
farklılıklarını ortadan kaldırmak ve idarenin kamulaştırmasız el koyması
yoluyla mülkiyet hakkı ortadan kaldırılan vatandaşların haklarını korumak
amacıyla kanun koyucu 5999 sayılı Kanun'u çıkarmıştır. Kanun koyucu, Anayasa
Mahkemesinin söz konusu iptal kararının yürürlüğe girdiği tarihten sonra ve
önceki yirmi yıl içinde taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların dava
açmalarının önünde herhangi bir engel bulunmadığı gerekçesiyle Kanun'un
kapsamını 4.11.1983 tarihinden önce meydana gelen kamulaştırmasız el atmalar
olarak belirlemiştir. Aynı şekilde 31.8.1956 günlü, 6830 sayılı Kanun'un
yürürlüğe girdiği 9.10.1956 tarihinden önceki ihtilafların tasfiyesi amacıyla
5.1.1961 günlü, 221 sayılı Kanun'un çıkarıldığı gözetilerek, 221 sayılı Kanun'a
tabi olan 9.10.1956 tarihinden önceki fiili el koymalar da Kanun'un kapsamı
dışında tutulmuştur.
5999 sayılı Kanun'un gerekçesinde, bu dönemde ne kadar taşınmaza kamulaştırmasız olarak el konulduğunun tam olarak bilinememesi ve bu taşınmazların ancak maliklerin talebiyle ortaya çıkacak olması nedeniyle, taleplerin çok yoğun olması hâlinde kamu idarelerinin tazminat ödeme konusunda zor durumda kalmalarını önlemek amacıyla bu şekildeki taleplerin karşılanması ve tazminatların ödenmesi için bazı özel düzenlemelere yer verildiği belirtilmiştir. Bu doğrultuda, 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 6. maddeyle, 9.10.1956 ile 4.11.2003 tarihleri arasında gerçekleşen fiili el atmalara uygulanmak üzere birtakım özel hükümler sevk edilmiştir.
Daha sonra 13.2.2011 günlü, 6111 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un geçici 2. maddesi ile 2942 sayılı Kanun'un geçici 6. maddesinin 6111 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş yıl süreyle geçerli olmak üzere 4.11.1983 tarihinden sonraki kamulaştırmasız el koyma işlemlerine de uygulanması öngörülmüştür.
Anayasa Mahkemesinin 1.11.2012 günlü, E.2010/83, K.2012/169 sayılı
kararıyla, geçici 6. maddenin, 6111 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren onbeş yıl süreyle geçerli olmak üzere 4.11.1983 tarihinden sonraki
kamulaştırmasız el koyma işlemlerine de uygulanmasına olanak tanıyan 6111
sayılı Kanun'un geçici 2. maddesi iptal edilmiş ve iptal kararında, "Geçmişe
yönelik bazı mağduriyetlerin giderilmesi amacıyla çıkarılan ve istisnai nitelik
taşıyan Geçici 6. maddedeki malik aleyhine hükümlerin geleceğe yönelik olarak
uygulanması halinde kamulaştırma için Anayasa ve Kanun'da öngörülen bütün
güvenceler etkisiz kalabilecektir. Kuralla, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren 15 yıl boyunca 2026 yılına kadar idarelerin özel mülkiyete
kamulaştırmasız el atma yoluyla müdahalesine yol açılmaktadır. Böylece idareler
kamulaştırma yapmak yerine, hukuka aykırı olarak el atmak suretiyle
taşınmazları elde edebileceklerdir. Böyle bir durumda devletin hukuka bağlılığı
ilkesi zedeleneceği gibi bireyler açısından hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik
de ortadan kalkacaktır. Bir hukuk devletinde kanunların hukuka aykırı
uygulamaları teşvik etmesi kabul edilemez."denilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin anılan kararından sonra, 6487 sayılı Kanunla, 2942 sayılı Kanun'un geçici 6. maddesi yeni baştan düzenlenmiş, maddenin yeni hâlinde, önceki hükümler bazı ibare değişiklikleriyle aynen korunmuş, bunun yanında birtakım yeni hükümler de yer almıştır.
2942 sayılı Kanun'un 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle
değiştirilen geçici 6. maddesinin dava konusu onüçüncü fıkrasıyla, 4.11.1983
tarihinden bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihe (11.6.2013) kadar gerçekleşen
kamulaştırmasız el atmalar da madde kapsamına alınmış ve maddede yer verilen
bazı hükümlerin bu taşınmazlar hakkında da uygulanması öngörülmüştür. Buna
göre, 4.11.1983 ile 11.6.2013 tarihleri arasında kamulaştırma işlemleri
tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen fiilen kamu
hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek
üzerinde tesis yapılan taşınmazların idare tarafından kamulaştırılması hâlinde
kamulaştırma bedeli, idarelerce bu maddenin sekizinci fıkrasına göre bütçelerden
ayrılacak paydan ve aynı fıkrada belirtilen usule göre ödenir ve işlem yapılır.
Bu kapsamdaki kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle açılacak davalarda da
mahkemelerce malikleri lehine hükmedilen tazminat ile bu davalara ilişkin
mahkeme ve icra vekâlet ücretleri de aynı usule göre ödenir.
Ayrıca, bu alacaklar için, bu madde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacakları için haciz yasağı öngören onbirinci fıkra hükmünün; bu fıkra kapsamında kalan taşınmazlar hakkında açılan her türlü davalarda ise mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekâlet ücretinin maktu olarak tespit edilmesini öngören yedinci fıkra hükmünün uygulanması öngörülmüştür.
Fıkranın son cümlesiyle bu fıkra hükmünün, fıkra kapsamında kalan taşınmazlar hakkında açılan ve kesinleşmeyen davalarda da uygulanması kurala bağlanmıştır. Buna göre, 4.11.1983 ile 11.6.2013 tarihleri arasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle 11.6.2013 tarihinden önce açılan ve henüz kesinleşmeyen davalarda da geçici 6. maddenin, hükmedilen tazminat ile bu davalara ilişkin mahkeme ve icra vekâlet ücretlerinin ödenmesiyle ilgili kuralları ile haczedilmezlik yasağı ve mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekalet ücretinin maktu olarak tespit edilmesini öngören kurallarının uygulanması gerekmektedir.
2- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde ve başvuru kararında, dava konusu kuralın,
Anayasa Mahkemesinin 30.11.2012 günlü, E.2010/83 ve K.2012/169 sayılı kararıyla
iptal edilen 6111 sayılı Kanun'un geçici 2. maddesiyle aynı içerikte olduğu,
geçici 6. maddeyle 4.11.1983 tarihinden önceki ve 9.10.1956 tarihinden sonraki
kamulaştırmasız el atma eylemlerinden kaynaklanan hukuki sorunların çözülmesi
amacıyla normal kamulaştırma usulünden sapan ve Anayasa'nın 46. maddesinde
belirtilen güvencelere aykırılık teşkil eden bazı hükümlere yer verilmiş ise de
malik aleyhine sonuç doğuracak bu hükümlerin 4.11.1983 tarihinden sonra
gerçekleşen kamulaştırmasız el koymalara yaygınlaştırıp olağanlaştırılmasının
hukuk devleti ilkesiyle uyarlı olmadığı, ayrıca dava konusu kuralın, mülkiyet
hakkı, hak arama özgürlüğü ve kesin hükmün dokunulmazlığı ilkelerini de ihlal
ettiği belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 35., 36., 46., 138. ve 153.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Yukarıda detaylı olarak açıklandığı üzere, Anayasa Mahkemesinin 10.4.2003 günlü, E.2002/112 ve K.2003/33 sayılı kararı üzerine ortaya çıkan içtihat farklılığının giderilmesi ve idarenin kamulaştırmasız el koyması yoluyla mağdur edilen vatandaşların haklarının korunması amacıyla 5999 Kanun'la 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 6. maddede, taleplerin çok yoğun olması halinde kamu idarelerinin tazminat ödeme konusunda zor durumda kalabilecekleri gözönünde bulundurularak bu şekildeki taleplerin karşılanabilmesi ve tazminatların ödenebilmesi için bazı özel düzenlemelere yer verilmiştir.
Dava konusu kuralla, 4.11.1983 tarihinden bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihe (11.6.2013) kadar gerçekleşen kamulaştırmasız el atmalar da madde kapsamına alınmış ve maddede yer verilen bazı hükümlerin bu taşınmazlar hakkında da uygulanması öngörülmüştür.
Geçici 6. maddede öngörülen hükümler, Anayasa Mahkemesince iptal
edilen 2942 sayılı Kanun'un 38. maddesinin uygulandığı 9.10.1956 ilâ 4.11.1983
tarihlerini kapsayan dönemde oluşan bazı mağduriyetlerin giderilmesi amacıyla
çıkarılmıştır. Ancak kanun koyucu, bu mağduriyetlerin bir anda giderilmesinin
bütçeye ölçüsüz bir yük getirerek kamusal hizmetlerinin aksamasına neden
olacağını göz önünde bulundurarak münhasıran bu tarihleri kapsayan dönemde
kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedellerinin ödenmesine ilişkin istisnai
bazı hükümlere yer vermiştir. Geçmişe yönelik mağduriyetlerin giderilmesi ve o
dönemden kaynaklanan ihtilafların tasfiyesi amacındaki üstün kamusal yarar
dikkate alındığında, maliklerin de haklarının yeteri derecede gözetilmesi
kaydıyla bu dönemle sınırlı olarak uygulanmak üzere bir takım istisnai
düzenlemelerin yapılması mümkündür. Nitekim, geçici 6. maddede, belirlenen
bedelin ödenmesinde ödenek sınırlaması getirilmesi, borcun taksitler halinde
ödenmesine imkan tanınması, haczedilmezlik yasağı öngörülmesi gibi malik
aleyhine bir takım hükümlere yer verilmiş ise de belirlenen bedelin taksitler
halinde ödenmesi durumunda 3095 sayılı Kanun uyarınca kanuni faiz ödenmesi
öngörülerek malikin gecikmeden kaynaklanan zararları karşılanmak suretiyle
kamusal yarar ile malikin kişisel yararı arasında makul bir denge kurulmuştur.
Ancak, 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihlerini kapsayan dönemde oluşan
mağduriyetlerin giderilmesi amacıyla getirilen ve malikler aleyhine birtakım
hükümler içeren bu istisnai düzenlemenin 4.11.1983 tarihinden sonraki dönem
için de uygulanmasının haklı bir temeli bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesince
iptal edilen 2942 sayılı Kanun'un 38. maddesinin doğurduğu ağır mağduriyetlerin
bir anda giderilmesinin bütçeye getireceği ölçüsüz yük nedeniyle kamu
hizmetlerinde meydana gelebilecek aksamalar dikkate alınarak o dönemle sınırlı
olarak makul karşılanabilen bu istisnai hükümlerin sonraki dönemlere de
uygulanması öngörülerek olağanlaştırılması, hukuk güvenliğini zedelemekte ve
Anayasa'nın 35. maddesinde güvenceye bağlanan mülkiyet hakkının ihlali sonucunu
doğurmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2. ve 35. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 36., 46., 138. ve 153. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
P- Kanun'un 22. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'a Eklenen Geçici 7. Maddenin İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
Gerek mülga 6830 sayılı Kanun'a gerekse 2942 sayılı Kanun'un 4650 sayılı Kanunla yapılan değişikliklerden önceki hâline göre, kamulaştırılan taşınmazın mülkiyetinin idareye geçtiği tarih, kamulaştırmanın idari safhasının tamamlandığı gündür. Kamulaştırmanın idari safhasının tamamlanması, kamulaştırma kararının kesinleşmesiyle gerçekleşmektedir. Kamulaştırma kararının kesinleşmesi de işlemin davacıya tebliğinden itibaren otuz gün içinde idari yargıda dava açılmaması veya dava açılmış ise dava sonucu verilen davanın reddine ilişkin kararın kesinleşmesiyle sağlanmaktadır.
2942 sayılı Kanun'un mülga 16. maddesi ile mülga 6830 sayılı
Kanun'un 16. maddesi, kamulaştırma işlemine karşı dava açıldığı hâllerde
zorunluluk bulunması kaydıyla, idareye, karardan önce taşınmaza el koyma
olanağı sağlamaktadır. Buna göre, kamulaştırılan taşınmaz mala hemen el
konulmasına idarece zorunluluk görüldüğü hâllerde, kamulaştırma işlemine karşı
açılan davada mahkeme kararının sonucu beklenmeksizin, taşınmazın idare adına
tesciline karar verilmesi mahkemeden istenebilmektedir. Bu amaçla
kamulaştırmaya konu olan taşınmazın mahkemece idare adına tescil edilebilmesi
için, kamulaştırma işleminin davalı mal sahibine tebliğ edilmesi ve taşınmaz mala
kıymet takdir komisyonunca takdir edilen bedelin tamamının malik adına bankaya
yatırılması gerekmektedir.
Yine gerek mülga 6830 sayılı Kanun'un 17. maddesi gerekse 2942 sayılı Kanun'un mülga 17. maddesiyle, kamulaştırma işleminin idari safhasının tamamlanmasından sonra malik tarafından ferağ verilmemesi durumunda idarenin mahkemeye başvurarak tescil davası açma olanağı getirilmiştir. Mahkeme iki tarafı derhal davet etmekte ve taraflar gelmese dahi gıyaplarında belgeleri incelemek suretiyle idare adına tescile karar vermektedir. İlgili maddelere göre taşınmazın idare adına tescil edilebilmesi için kamulaştırma işleminin usulüne uygun olarak tebliğ edilerek kesinleştirilmiş olması ve kamulaştırma bedelinin mal sahibi adına bankaya yatırılmış bulunması gerekmektedir.
Yargıtay, usulüne uygun olarak tebliğ edilmemiş kamulaştırma işlemlerinde taşınmaz mülkiyetinin idareye geçmediğini, bu durumda idarece taşınmaza el konulsa ve 2942 sayılı Kanun'un mülga 16. ve 17. maddeleri ile mülga 6830 sayılı Kanun'un 16. ve 17. maddeleri uyarınca mahkeme kararıyla idare adına tescil edilse dahi bunun kamulaştırmasız el atma hükmünde olduğunu kabul etmekte ve kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davalarını süre sınırı olmaksızın incelemektedir.
Uygulamada, idarelerin tebligata ve kamulaştırma bedelinin bankaya yatırıldığına dair arşiv belgelerini imha etmiş olmaları nedeniyle ispat sorunlarıyla karşılaşılabilmekte ve bu durum, ikinci kez kamulaştırma bedeli ödenmesine yol açabilmektedir.
Kanun koyucu, mülga 6830 sayılı Kanun'un 16. ve 17. maddeleri ile 2942 sayılı Kanun'un mülga 16. ve 17. maddeleri uyarınca mahkemelerce idare adına tescil kararı verilen kamulaştırmalarda, kamulaştırma bedelinin peşin olarak hak sahiplerine ödendiği veya hak sahipleri adına bankaya bloke edildiği hususunu dikkate alarak, idarelerin, ispat yükünden kaynaklanan sorunlar nedeniyle ikinci kez kamulaştırma bedeli ödemelerini engellemek amacıyla dava konusu kuralda yer alan düzenlemeyi ihdas etmiştir.
Bu amaçla, mülga 6830 sayılı Kanun'un 16. ve 17. maddeleri ile 2942 sayılı Kanun'un mülga 16. ve 17. maddeleri uyarınca mahkemelerce idare adına tescil kararı verilen kamulaştırmalarda tebligatlar ve diğer kamulaştırma işlemlerinin tamamlanmış sayılması öngörülmüş; bu kamulaştırma işlemleri sebebiyle hiçbir hak ve alacak talebinde bulunulamayacağı, kamulaştırmaya veya bedeline karşı itiraz davaları açılamayacağı belirtilmiş; açılmış ve devam eden davaların bu madde hükmü uygulanarak sonuçlandırılacağı ifade edilmiştir.
2- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında, gerçekte hiç veya usulüne uygun yapılmamış tebligat ve kamulaştırmaları usulüne uygun yapılmış sayan, usulüne uygun olmayan işlemlerle şeklen mülkiyet hakkı elinden alınan kişilerin bu usulsüz işlemlere karşı yargı yoluna başvurmalarını engelleyen, açılmış davaları yok sayan düzenlemenin, kişilerin hukuk güvenliğini ortadan kaldırdığı ve mülkiyet hakkına yapılan ölçüsüz bir müdahale niteliğinde olduğu, ayrıca hak arama özgürlüğünü meşru bir nedene dayanmadan ölçüsüzce sınırlandırdığı belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 13., 35. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Tebligat, yetkili makamlarca birtakım hukuki işlemlerin, bu işlemin hukuki sonuçlarından etkilenmeleri amaçlanan kişilere kanuna uygun şekilde bildirimi ve bu bildirimin usulüne uygun olarak yapıldığının belgelendirilmesi işlemidir. Usulüne uygun işlemlerin kendilerine bağlanan hukuki sonuçları doğurabilmesi için muhatabına bildirilmesi gerekir. Usulüne uygun olarak yapılan tebligat, Anayasa'da güvence altına alınmış olan iddia ve savunma hakkının tam olarak kullanılabilmesinin ve bireylere tanınan hak arama hürriyetinin önemli güvencelerinden biridir.
4650 sayılı Kanun'dan önceki kamulaştırma mevzuatına göre tebligatın yapılıp yapılmaması, dava açma süreleri ve dolayısıyla adalete erişim hakkının kullanılabilmesi için hayati bir öneme sahiptir. Kural olarak kamulaştırma işlemi usulüne uygun olarak tebliğ edilmeden dava açmak için zorunlu olan otuz günlük hak düşürücü sürenin malik açısından işlemeye başlaması mümkün değildir.
Dava konusu maddenin birinci cümlesinde, mülga 6830 sayılı Kanun'un 16. ve 17. maddeleri ile 2942 sayılı Kanun'un mülga 16. ve 17. maddeleri uyarınca mahkemelerce idare adına tescil kararı verilen kamulaştırmalarda, geçmişte usulüne aykırı olarak yapılmış olan tebligatlar geçerli sayılarak kamulaştırma işlemleri tamamlanmış kabul edilmektedir. Usulsüz olarak gerçekleştirilen kamulaştırma tebligatları geçerli kabul edilerek kamulaştırma işlemlerinin tamamlanmış sayılmasının, kamulaştırma işlemine ve bedele karşı açılacak davalar için öngörülen otuz günlük hak düşürücü sürenin geçirilmesi sonucunu doğuracağı açıktır.
Yargıtayın yerleşik içtihadı, geçersiz tebligata istinaden idare adına yapılan tescillerin yolsuz ve bu durumda idarenin taşınmaza el koymasının da fiili el atma hükmünde olduğu yönünde olup bu içtihat uyarınca malikin kamulaştırmasız el atma nedeniyle herhangi bir süre sınırlamasına tabi olmaksızın tazminat davası açması mümkündür. Maddenin ikinci cümlesinde, bu kamulaştırma işlemleri sebebiyle hiçbir hak ve alacak talebinde bulunulamayacağı, kamulaştırmaya veya bedeline karşı itiraz davaları açılamayacağı açıkça belirtilmek suretiyle birinci cümleyle oluşturulan hukuki durum teyit edilmenin yanında, kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılabilecek tazminat davalarının da önü kapatılmıştır.
Ayrıca ikinci cümlenin devamında, açılmış ve devam eden davaların bu madde hükmü uygulanarak sonuçlandırılacağı belirtilerek geçici 7. madde hükmünün, maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış ve derdest olan davalara da uygulanması sağlanmıştır. Kuralın önceki bölümleriyle, kamulaştırma işlemine karşı iptal davası, bedel için de bedel artırımı veya tazminat davası açılamayacağı öngörüldüğünden bu bölümün kanunun yürürlüğe girdiği tarihte açılmış olan davalarda da uygulanması, bu davaların esasının incelenmeksizin usulden reddedilmesi sonucunu doğurmaktadır.
Kuralın gerekçesinde, 6830 sayılı Kanun'un 16. ve 17. maddeleri ile 2942 sayılı Kanun'un mülga 16. ve 17. maddeleri uyarınca mahkemelerce idare adına tescil kararı verilen kamulaştırmalarda, kamulaştırma bedelinin peşin olarak hak sahiplerine ödendiği veya hak sahipleri adına bankaya bloke edildiği belirtilmiştir.
Sözü edilen kurallar uyarınca yapılan kamulaştırma işlemlerinde
kıymet takdir komisyonunca takdir edilen kamulaştırma bedeli malik adına
bankaya bloke edilmiş olsa da bazı durumlarda, malike yapılan tebligatın
usulsüz olması gibi malikten kaynaklanmayan ve malike kusur izafe edilmesi de
mümkün olmayan sebeplerle, malikin kamulaştırma işlemlerinden ve kamulaştırma
bedelinin bankaya yatırıldığından haberdar olamaması mümkündür. Bu durumda,
geçmişte malikten kaynaklanmayan sebeplerle usulsüz olarak yapılan tebligatlar
geçerli kabul edilerek kamulaştırma işlemlerinin tamamlanmış sayılması
suretiyle malikin mülkiyet hakkından kaynaklanan davaları açma imkânının
ortadan kaldırılması ve açılan davaların da esası incelenmeksizin usulden
reddedilmesinin öngörülmesi, hak arama özgürlüğüyle bağdaşmadığı gibi hukuk
güvenliği ilkesini ve malikin mülkiyet hakkını zedelemektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2., 13., 35. ve 36. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
VI- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun;
A- 21. maddesiyle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun başlığı ile birlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin onikinci ve onüçüncü fıkralarına yönelik yürürlüğün durdurulması istemlerinin, koşulları oluşmadığından REDDİNE,
B- 22. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 7. maddeye ilişkin iptal hükmünün yürürlüğe girmesinin ertelenmesi nedeniyle bu maddeye ilişkin yürürlüğün durdurulması isteminin REDDİNE,
C- 1- 2. maddesiyle yeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nun mülga 6. maddesinin;
a- Birinci fıkrasının altıncı cümlesine,
b- Son fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".her türlü." ibaresine,
2- 3. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 7. maddesinin;
a- Birinci fıkrasının (a), (b), (c) ve (d) bentlerine,
b- Üçüncü fıkrasına,
3- 4. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 9. maddesinin birinci fıkrasının "Belediye veya il özel idaresi, ruhsat vermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır." biçimindeki üçüncü cümlesine,
4- 5. maddesiyle 4250 sayılı Kanun'a eklenen geçici 1. maddenin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".birinci ve ikinci derece kan hısımlarına." ibaresine,
5- 21. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'un başlığı ile birlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin;
a- Birinci fıkrasının;
aa- Birinci cümlesinde yer alan ".bedel talep edilmesi halinde bedel tespiti." ibaresine,
ab- "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır." biçimindeki soncümlesine,
b- İkinci fıkrasının;
ba- Birinci cümlesinde yer alan ".veya malikin müracaatı.", ".veya malikin müracaat." ve ".taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak." ibarelerine,
bb- İkinci cümlesinde yer alan ".veya malikin müracaat" ibaresine,
c- Üçüncü fıkrasının birinci cümlesinde yer alan ".bunların mümkün olmaması halinde." ibaresine,
d- Dördüncü fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan ".bulunulacak ise." ibaresine,
e- Beşinci fıkrasına,
f- Altıncı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan ".bedel tespiti." ibaresi ile son cümlesinde yer alan "Tescile veya terkine ilişkin hüküm kesin olup." ibaresine,
g- Yedinci, sekizinci ve onbirinci fıkralarına,
yönelik iptal istemleri, 13.11.2014 günlü, E.2013/95, K.2014/176 sayılı kararla reddedildiğinden, bu fıkralara, bentlere, cümlelere ve ibarelere ilişkin yürürlüğün durdurulması istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
D- 21. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'un başlığı ile birlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin madde başlığı hakkında, 13.11.2014 günlü, E.2013/95, K.2014/176 sayılı kararla karar verilmesine yer olmadığına karar verildiğinden, bu madde başlığına ilişkin yürürlüğün durdurulması istemi hakkında KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA,
13.11.2014 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VII- İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU
Anayasa'nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında, "Kanun, kanun hükmünde kararname ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez." denilmekte, 6216 sayılı Kanun'un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural tekrarlanmaktadır.
6487 sayılı Kanun'un 22. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 7. maddenin iptal edilmesi nedeniyle doğacak hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edecek nitelikte görüldüğünden, Anayasa'nın 153. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince bu maddeye ilişkin iptal hükmünün, kararın Resmî Gazete'de yayımlanmasından başlayarak altı ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.
KILIÇ
Başkanvekili
Serruh
KALELİ
Başkanvekili
Alparslan
ALTAN
Üye
Serdar
ÖZGÜLDÜR
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
Üye
Recep
KÖMÜRCÜ
Üye
Burhan
ÜSTÜN
Üye
Engin
YILDIRIM
Üye
Nuri
NECİPOĞLU
Üye
Hicabi
DURSUN
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
Üye
Erdal
TERCAN
Üye
Muammer
TOPAL
Üye
Zühtü
ARSLAN
KARŞIOY GEREKÇESİ
24.5.2013 tarih ve 6487 sayılı Kanun'un 3. maddesi ile yeniden
düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 7. maddesinin birinci fıkrasının (a) ve
(b) bentlerinde; 4250 sayılı Kanun'un birinci - altıncı (dahil)
fıkralarında belirtilen yasaklara aykırı hareket edenler bakımından
işlenen idari kabahatler için idari para cezaları öngörülmüştür. (a)
bendinin birinci ve ikinci fıkralarındaki yasaklar için öngörülen
idari yaptırım beşbin Türk Lirasından ikiyüzbin Türk Lirasına kadar olarak
öngörülmüş olup, anılan idari para cezalarının alt ve üst sınırları
arasındaki fark 40 kattır. (b) bendinde; üçüncü, dördüncü ve
altıncı fıkralarındaki yasaklar için öngörülen idari yaptırım onbin Türk
Lirasından beşyüzbin Türk Lirasına kadar olarak öngörülmüş olup; anılan
idari para cezalarının alt ve üst sınırları arasındaki fark 50 kattır.
Anayasa Mahkemesinin 17.4.2008 tarih ve E.2005/5, K.2008/93 sayılı kararında, 3194 sayılı İmar Kanunu'nun idari para cezalarını düzenleyen 42. maddesinde 500.000 liradan 25.000.000 liraya kadar olarak öngörülen alt ve üst sınırların Anayasa'ya aykırı olduğu belirtilerek iptaline karar verilmiştir. Anılan karar gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:
".İdari makamların Yasa'nın belirlediği sınırları arasında
cezanın takdirinde esas alacakları objektif ölçütler Yasa'da gösterilmemiştir.
Yasa'yla imar para cezasının alt ve üst sınırları gösterilmiş, bu alan içinde
cezayı uygulama yetkisi idareye bırakılmıştır. İdarelerin hangi ölçütleri
esas alacakları açık, belirgin ve somut olarak Yasa'da yer
almamıştır. Yasa kuralı bu anlamda belirli ve öngörülebilir değildir.
Alt ve üst sınırları arasında idareye bırakılan takdir alanı geniş,
sınırsız ve ölçüsüzdür. Cezanın belirlenmesinin alt ve üst sınır arasında
elli kat gibi makul ve ölçülü olmayan şekilde genişliği, uygulamada, yorum ve
değerlendirme farklılıklarına dayalı olarak eşiksizliğe, haksızlığa ve
keyfiliğe yol açabilecek niteliktedir. Bu tür idari işlemlere karşı
yargı yolu açık olmakla birlikte, bu güvencenin uygulama aşamasından sonra ve
ancak itiraz yoluyla ortaya çıkacağı göz önünde
bulundurulduğunda, yasa kurallarının yürürlükte olduğu
sürece keyfiliği ortadan kaldırmaya yeterli olduğu söylenemez.
Hukuk kuralları, yargının yorumuna ihtiyaç göstermeyecek ve uygulayıcılar
tarafından anlaşılabilecek şekilde açık ve belirgin olmak, uygulayıcılara
güvence vermek zorundadır. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa'nın 2.
maddesine aykırıdır. İptali gerekir."
Davanın somutunda da, kuralda öngörülen idari para cezalarının alt ve üst sınırları arasındaki fark (a) bendi yönünden kırk kat; (b) bendi yönünden elli kat olduğundan ve idarelerin hangi ölçütleri esas alarak bu idari yaptırımı uygulayacakları konusunda herhangi bir ölçüt getirilmediğinden, anılan kuralları "belirlilik" ilkesine uygun düşmediği, keza "ölçülülük" ilkesi ile de bağdaşmadığı açık olduğundan, Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesine aykırı bulunduğu, dolayısiyle iptali gerektiği kanaatine vardığımızdan; çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılamıyoruz.
Üye
M. Emin KUZ
Üye
Hasan Tahsin GÖKCAN
Başkan
Haşim
KILIÇ
Üye
Serdar
ÖZGÜLDÜR
KARŞI OY
İPTALİ İSTENEN KURAL
4250 sayılı Kanun'un Mülga 7. maddesinin 1. fıkrasının;
1- (a) bendi:
"Birinci ve ikinci fıkralarında belirtilen yasakların her birine aykırı hareket edenlere ve ilgili işletme sahiplerine, beş bin Türk Lirasından iki yüz bin Türk Lirasına kadar,"
2- (b) bendi:
"Üçüncü, dördüncü ve altıncı fıkralarında belirtilen yasaklara aykırı hareket edenlere, on bin Türk Lirasından beş yüz bin Türk Lirasına kadar," hükümlerini içermektedir.
DEĞERLENDİRME
İptali istenen kurallar ile, yasaklara aykırı hareket edenlere işledikleri idari kabahat bakımından "a" bendinde verilecek idari para cezasının alt ve üst sınır arasındaki farkının 40 kat, "b" bendinde ise 50 kat olduğu anlaşılmaktadır.
Davacı, belirlenecek idari para cezalarının miktarları konusunda öngörülmüş hiçbir ölçütün bulunmamasını ve miktar tayininin bütünüyle idarenin taktirine bırakılmasını hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik unsurlarını taşımaması nedenleriyle Hukuk devleti ilkesine aykırı olduğunu, idareye tanınan bu yetkinin farklı muamelede bulunma imkanı da tanıması sebebiyle eşitlik ilkesine de aykırı olduğunu ileri sürmüştür.
Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin bir Hukuk Devleti olduğu vurgulanmaktadır.
Hukuk Devleti, biçimsellikten öte onu kavrayan maddi ve içeriksel değerleri bünyesinde barındıran normlar hiyerarşisi dışındaki ilkeler ve değerler bütünlüğüne bağlı kalmaktır. Bu anlamda temelinde demokrasi ve insan hakları kavrayışını taşımalı, temel hakları uygun mekanizmalar ile mutlak koruma altına almalıdır.
Adaletli ve eşitliğe dayalı düzen üzerinde, yönetilenlere en fazla, en kapsamlı hukuksal güvenceler sağlamak, bireyin haksızlıktan korunmasını amaçlamak, hakkaniyet ölçütlerini göz önünde tutmak hukuk devletinin birincil amacı olmalıdır.
Hukuk devletinde, idare yönünden önceden belirlenmiş soyut hukuk kuralları, kapsadığı tüm insanlara hukuki güvenlik içinde önceden belirlenebilir ve belirlenmiş hali ile eşit biçimde uygulanmak, birey yönünden ise onun eylem ve karar pratiği için erişilebilir, öngörülebilir, açık, net birbiri ile uyum içinde, yayımlanmış, içeriği davranış direncine izin verecek yapıda olmak zorundadır. Bireyin güvenebileceği, istikrarlı ve öngörülebilir bir hukuk ortamında yaşam sahip olduğu bilincinde olması keyfiyeti, hukuk devleti olmanın doğal sonucudur.
İptali istenen kurallar; aynı neviden bir kabahat için öngörülmüş ve cezadaki belirsizliği kaldırmak için alt ve üst sınırlar ifade etmiş gözükse de, kiminde 40 kiminde 50 kat alt ve üst sınır arası bu farkın, ceza tayininde, öngörülebilir ihlal yoğunluğu gibi temel kriterleri içerisinde bulundurmadığı düşünüldüğünde, idareyi keyfiliğe sevk etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Yasa koyucunun idareyi belli ölçüde takdir yetkisi ile donatması bir zorunluluk ise de, bu yetki ancak, Anayasa'da belirlenen kurallar çerçevesinde, adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütleri göz önünde tutularak kullanılabilecektir. Kabahat teşkil eden eylem ile idari yaptırım arası adil denge yani makul oran bir zorunluluktur. Nitekim mahkememiz 17.04.2008 tarih ve 2005/5 Esas, 2008/93 sayılı kararında 3194 sayılı İmar Yasası'nın 42. maddesinde yer alan alt üst sınır arasında 50 kat ceza farkı olan kuralı (alt 500.000 üst 25.000)oy birliği ile iptal etmiştir.
Yasa kadar yasanın uygulanmasından doğan adaletsizliklerde idarenin keyfiyeti dışında kalmaz ise hukuk güvenliği ilkesi somutlaşmaz. Hukuk güvenliği ilkesi, hukuk kalitesinin geliştirilmesini de gerekli kılar. Normlar, eşitlik ve adalet, hakkaniyet ölçütlerini dışlayacak, böyle bir yorum getirecek risklere karşı koruma sağlamalı, muğlak formüller benimsememesi gerekmektedir. Kuralda ki gibi, 40-50 kat uygulanabilir ceza farkı, ceza muhatabı bireylerin durumlarını her uygulamada birbirine karşı kötüleştiren, eşitsizlik yaratan değişiklikler yaratabileceği için hukuk güvenliğinin türevi meşru güven ilkesini de korumayacak, ihlal edecektir.
Yasal düzenleme bireyin devletine güven duygusunu zedeleyici önlemler içermesi yanında uygulayıcı idare yönünden de keyfilik riskini ortadan kaldıran ölçekler içermesini gerektirir.
Belirlilik ilkesi; Yükümlülüğünün hem kişi hem idare yönünden açık ve netliğini, mevcut şartlar altında belli işlemin ne tür sonuçlar doğuracağını makul düzeyde öngörmeyi gerektirir. Ancak ve ancak, temel haklar dışında sık sık değişik önlem alma/kaldırmayı gerektiren, süratli biçimde hareket zorunluluğu olan ekonomik teknik alan düzenlemelerinde idareye tanınabilecek istisnai geniş bir takdir alanı yetkisi kabul edilmekte ise de 4250 sayılı Yasa'nın ilgili 1-6. fıkralarında belirtilen yasaklar istisnanın asıl hale getirilmesi gerektirecek zorunlu bir içeriğe sahip değildir.
Anılan nedenler ile alt ve üst sınır arasında idareye uygulama, yorum ve değerlendirme farklılıkları yanında keyfi bir alan yaratacak birey aleyhine belirsizlik ve ölçüsüzlük içeren kural Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan Hukuk Devleti ilkesine hukuk güvenliği unsuru taşımaması nedenleri ile aykırıdır.
3- 11. fıkrası;
İptali istenen kural
"Bu madde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsil sebebiyle idarelerin hak ve alacakların haczedilemez" demektedir.
Benzer yönde, kamulaştırmasız el atma sonucu açılan davada elde
edilen tazminatın tahsili sebebiyle idarelerin mal ve alacaklarının
haczedilemeyeceği şeklindeki iptali istenen kuralın yer aldığı 2010/83 E.,
2012/169 K. sayılı ve 22.02.2013 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan kararda
yer alan karşı oyumda da belirttiğim gibi kısaca mahkeme kararlarının infazının
mümkün olmaması ortamı yaratarak hukuka aykırılığı teşvik eden, bireyi
idare karşısında aciz, güçsüz güvenliksiz bırakıp hak arama hürriyetini sonuç
alınamayacak nafile uğraş ve mülkiyet hakkı olduğu tartışmasız alacağa gereği
gibi erişimi engelleyen kural Anayasa'nın 2., 35., 36. ve 38. maddelerine
aykırı olduğu gerekçesi ile çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
Üye
Burhan
USTÜN
KARŞIOY GEREKÇESİ
24.5.2013 tarih ve 6487 sayılı Kanun'un 2. maddesi ile yeniden
düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 6. maddesinin birinci fıkrasının iptal
istemine konu 6. cümlesinde ifade edilen "özendirici" kavramının
kapsam ve içeriği ile ilgili, uygulayıcılara yönelik herhangi
bir açıklık sözkonusu olmadığı gibi; yerli-yabancı yapımlar (dizi, film
ve müzik klipleri) hususunda kapsam bakımından bir belirleme
de bulunmamaktadır. Öte yandan, anılan kuralın Anayasa'nın 58.
maddesi ile Devlete yüklenen bir görevin yasal düzenleme olarak yansıması
olduğu da söylenemez. Çünkü anılan Anayasa hükmü "gençlerin" kötü
alışkanlıklardan korunması konusunda Devlete bir görev yüklemektedir.
Oysa iptale konu kural, tüm toplumu ilgilendiren bir düzenleme öngörmekte ve
belli televizyon yayınları bakımından bir kısıtlama getirmektedir. Belirtilen
mahiyeti itibariyle kuralın ölçülü olmadığı görülmektedir.
Açıklan nedenlerle, kuralın "belirlilik" ve "ölçülülük" ilkelerine uyarlı düşmediği ve Anayasa'nın 2. maddesine aykırı bulunduğu, dolayısiyle iptali gerektiği kanaatine vardığımdan; çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmadım.
Başkanvekili
Serruh
KALELİ
KARŞIOY YAZISI
1- İptal davasına ve itiraz başvurularına konu olan kurallardan 6487 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nun mülga 6. maddesinin birinci fıkrasının altıncı cümlesinde yeni bir düzenleme yapılmış ve televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzik kliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilmesi yasaklanmıştır.
Çoğunluk gerekçesinde de kabul edildiği gibi, kuralla getirilen yasak, Anayasa'nın 27. maddesinde yer alan bilim ve sanat özgürlüğüne getirilmiş bir kısıtlama olup, alkol bağımlılığıyla mücadele ve gençleri alkol düşkünlüğünden koruma, Devletin ödevleri arasındadır. Bu nedenle temel hak ve hürriyetlere, Anayasa'nın 13. maddesinde belirtildiği şekilde, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmamak şartıyla, özlerine dokunulmaksızın, sınırlamalar getirilebilir. Bu sınırlamaların kanunla yapılması ve Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olması da gerekir.
Anayasa'nın 27. maddesinde bilim ve sanat özgürlüğünün
sınırlanması için herhangi bir neden öngörülmemiştir. İlgili maddesinde özel
olarak yer almasa da bir özgürlüğün doğasından kaynaklanan bazı sınırlarının
bulunduğu, Anayasa'nın diğer maddelerinde yer alan hak ve özgürlüklerin ve
Devlete yüklenen görevlerin, özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hak ve
özgürlüklere sınır teşkil edebileceği, doktrinde olduğu gibi, Anayasa
Mahkemesince de benimsenmiş bir yaklaşımdır. Ancak, bu türden sınırlamaların
Anayasa'nın 13. maddesindeki ölçütler yönünden değerlendirilmesinde çok daha
titiz davranmak gerekir. Aksi halde 13. maddenin sağladığı güvencenin tüm hak
ve özgürlükler yönünden anlamsız hale gelmesi kaçınılmazdır.
İptali istenen kuralda öngörülen yasağın tüm televizyon dizi, film
ve müzik kliplerinin yayınına ilişkin olduğu, çocuk ve gençlerin daha yoğun
olarak izleyebilecekleri saatlerle sınırlandırılmadığı, yayınlanan dizi veya
filmin ve yayını yapan televizyonun izlenme oranı gibi nesnel ölçütlere yer
verilmediği, gerek yetişkinlerin gerek gençlerin televizyonda her gördükleri
şeyden kolayca etkilenecekleri gibi toptancı bir yaklaşımla düzenleme
yapıldığı, sanatın ve sanat yoluyla düşünceyi açıklama hakkını da içeren ifade
hürriyetinin bazen toplunca kabul edilmeyen, şoke edici unsurları da
içerebileceği yolundaki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarını tamamen
göz ardı ettiği anlaşılmaktadır. Bu niteliğiyle kural, ölçülü
sayılamayacağından Anayasa'nın 27. ve 13. maddelerine aykırıdır.
2- Kanun'un 2. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 6. maddesinin son fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan "her türlü" ibaresi ile üniversite yerleşkeleri de alkol satış yasağı kapsamına alınmıştır.
Kuralla üniversite öğrencilerinin alkole erişimi konusunda yaş
(mesela birçok demokratik ülkede olduğu gibi 21) veya üniversite yönetimince
disiplin ve psikolojik yeterlik esasına göre verilebilecek izin gibi tüketiciye
ilişkin veya alkollü içkinin cins ve miktarı gibi nesnel ölçütlere yer verilmek
suretiyle, korunmak istenen değerle kısıtlanan özgürlük arasında makul bir
denge kurmak yerine toptan yasaklama yoluna gidildiği anlaşılmaktadır. Yasağın
kapsadığı üniversite öğretim görevlilerinin ise toplumca saygın, öz kontrol
yapabilen, aydın kişiler olduğu düşünülmeden üniversite yerleşkesi içinde bulur
bulmaz hemen alkol bağımlılığına kapılıverecek, devletçe korunmaya muhtaç kişi
statüsünde düzenlemeye tabi tutulması, kuralda her hangi bir ölçülülük
bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle Anayasa'nın 2. ve 13.
maddelerine aykırı olan kuralın iptali gerekir.
3- Kanun'un 3. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 7. maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde öngörülen para cezalarının alt ve üst sınırları sırasıyla, 40 kat ve 50 kat olarak belirlenmiştir.
İdari para cezasının alt ve üst sınırları arasında bu denli büyük farklar olduğu halde hangi hallerde alt sınırdan uzaklaşılacağı, uygulamanın hangi ilke ve esaslara göre yapılacağı hakkında açıklayıcı hiçbir kurala yer verilmemiş olduğu anlaşılmaktadır.
Bu niteliğiyle iptali istenen kurallar, Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletinin başlıca unsurlarından olan belirlilik ve öngörülebilirlik ölçütlerini karşılamaktan uzaktır. Bu nedenle iptalleri gerekir.
4- Kanun'un 4. maddesiyle, 4250 sayılı Kanun'un mülga 9. maddesinin birinci fıkrasının üçüncü cümlesi "Belediye veya il özel idaresi, ruhsat vermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır" şeklinde yeniden düzenlenmiştir.
Alkol satışı yapabilecek yerlerin ruhsatlandırılması, kuşkusuz, çalışma özgürlüğüne yapılan bir müdahaledir. Ancak bu özgürlüğün demokratik bir toplumda zorunlu ve ölçülü olması gerekir.
Ruhsat vermeye belediye veya il özel idarelerinin yetkili olması
genel kuraldır. Anayasa'nın 127. maddesine göre halkın mahalli müşterek
ihtiyaçlarını karşılamak için kurulan ve demokratik esaslara göre çalışan
mahalli idarelerin, kendi sınırları içerisinde alkol kullanımının belde
halkının sağlığı ve asayiş üzerinde olabilecek zararlı etkilerini gözeterek,
idare sıfatıyla sahip olduğu takdir hakkı çerçevesinde, ruhsat vermek veya
vermemek yetkisi bulunmaktadır. Bu durum esasen çalışma özgürlüğüne getirilmiş
bir sınırlama olmakla birlikte demokratik toplum gereklerine aykırı olmayan ve
ölçülü bir sınırlama kabul edilebilir. Mahalli idare, halk tarafından
seçildiğinden, belde halkının mahalli müşterek ihtiyaçlarını gözeterek vereceği
karar, demokratik ölçütlerle denetlenebilecektir. Öte yandan, belde halkının
demokratik yöntemlerle seçmediği, merkezi idarenin ajanı konumumdaki kolluk
kuvvetlerinin beldenin nerelerinde içki satışına müsaade edilebileceği
konusunda söz sahibi olması, demokratik gereklerle bağdaşmamaktadır. Kaldı ki,
asli görevi halk sağlığını korumak veya gençleri alkol düşkünlüğünden uzak
tutmak olmayan kolluk kuvvetlerinin ruhsat verme konusundaki görüşleri sadece
asayiş noktasından yapılabilecek bir değerlendirmeyi içerebilecektir. Belde
sınırları içerisinde alkol tüketiminin bazı tür asayiş olaylarına olumsuz
etkisi olabilecekse de bu husus alkolün nerede satıldığından ziyade nasıl,
kimler tarafından ve hangi alışkanlıklar çerçevesinde tüketildiğiyle ilgili
olup, belli bir işletmeye ruhsat verilip verilmemesiyle doğrudan ilgisi
bulunmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında ruhsat verilmesini kolluk kuvvetlerinin
görüşüne bağlayan kural, çalışma özgürlüğüne getirilmiş, gereksiz bir
sınırlamadır. Bu nedenle Anayasa'nın 13. ve 48. maddelerine aykırıdır.
5- Kanun'un 5. maddesiyle 4250 sayılı Kanun'a eklenen Geçici 1. Madde'nin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".birinci ve ikinci derece kan hısımlarına." ibaresiyle, Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle alkollü içki satış ruhsatı bulunan, ancak yine Kanun'la getirilen "100 metre" şartını taşımayan işletmelerin sahiplerinin bu işletmelerini birinci ve ikinci derece kan hısımlarına devretmeleri halinde, devralan kişilere de ruhsat verileceği, başka kişilere devredilmesi halinde ise bunlara ruhsat verilmeyeceği öngörülmüştür.
Kuralın, alkol ve alkollü içki satan yerleri zaman içerisinde "100 metre" kuralına uygun hale getirmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.
İptal istemi, mülkiyet hakkının bir unsuru olan alkollü içki ruhsatının başkalarına devredilmesini aşırı biçimde sınırlayarak, mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahale yapıldığı savına dayandırılmıştır.
Hukuk devletinde, yeni bir yasal düzenleme yapıldığında, yeni yasanın getirdiği ölçütlere uymayan veya gereksinimleri karşılayamayan işletme veya diğer mülkiyet unsurlarının yeni koşullara uydurulmaları için bazı tedbirler öngörülmesi doğaldır. İçki ruhsatı almış olan bir yerin "100 metre" koşulunu karşılayamaz hale gelmesi durumunda bazı ilave vergi, resim veya benzeri mali yükümlülükler karşılığında faaliyetine devam etmesi öngörülebileceği gibi, belediyece koşullara uygun yeni bir yer gösterilmesi gibi seçenekler de akla gelebilir. Bir malvarlığı değerinin devri konusunda kuralla getirilen sınırlama, ölçülü ve zorunlu değildir.
Diğer taraftan, içki ruhsatının devam ettirilmesinin ancak belli kan hısımlarına devir halinde mümkün olacağına ilişkin kural, aynı işletmeyi devam ettirmek istemeyebilecek olan kan hısımlarını, tercih etmedikleri bir mesleği yapmak veya hısımları olan işletmecinin maddi kayba uğramasına razı olmak seçenekleri ile karşı karşıya bıraktığından, çalışma ve teşebbüs hürriyetini, demokratik toplum gereklerine uygun olmayan bir biçimde sınırlandırmaktadır.
Bu nedenle kural, Anayasa'nın 35. ve 48. maddelerine aykırıdır.
6- Kanun'un 21. maddesiyle 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun Geçici 6. maddesinin onbirinci fıkrası düzenlenmiş ve kamulaştırmasız el atma nedeniyle ödenecek tazminatın tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacaklarının haczedilemeyeceğiöngörülmüştür.
Kuralın Anayasa'ya aykırı olmadığı yolundaki çoğunluk gerekçesi, Kanun'da, mahkemelerce hükmedilen tazminatların ödenmesi için idarelerin bütçelerinden belli bir pay ayrılmasının ve ödemelerin bu paylar üzerinden yapılmasının, ayrılan payın hükmedilen tazminatı karşılamaması halinde ise ödemelerin gelecek yıllara aktarılarak taksitle ve garameten yapılmasının öngörüldüğü, taksitlere faiz ödeneceğinin hükme bağlandığı, bu suretle birey haklarının güvence altına alındığı, bu şekilde kamu hizmetlerinin aksatılmaması gereği ile birey hakları arasında adil bir denge kurulmaya çalışıldığı düşüncesine dayanmıştır.
Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin bir hukuk devleti olduğu, 36. maddesinde hak arama hürriyeti, 138. maddesinde yasama ve yürütme organlarının mahkeme kararlarına uymak zorunda olduğu, bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği hükme bağlanmıştır. Bu maddelere göre kişinin lehine verilen bir mahkeme kararının uygulanmaması, en açık temel hak ihlallerinden biridir.
Bütçelere konulacak paylar ve taksitlendirme yöntemiyle kamulaştırmasız el atma bedellerinin ödeneceğine ilişkin yasal düzenlemeler, mahkeme kararlarının gereğinin ifası için ilk aşamada yeterli kabul edilse bile, daha sonra ödenememesi halinde kişinin Devlete karşı alacaklarını tahsil için her hangi bir imkanı bulunmamaktadır. Kuralın mutlak bir haciz yasağı getirmesi nedeniyle mülkiyet hakkına yönelik aşırı ve haksız bir müdahale olduğu açıktır. Bu nedenle Anayasa'nın 2., 35., 36. ve 138. maddelerine aykırı olan kuralın iptali gerekir.
Üye
Serdar
ÖZGÜLDÜR
KARŞIOY GEREKÇESİ
24.5.2013 günlü, 6487sayılı Kanun'un 21. maddesi ile 4.11.1983 günlü ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun başlığı ile birlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin onbirinci fıkrasında; "Bu madde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacakları haczedilemez." denilmektedir.
Madde hükmü ile kamulaştırmasız el atma nedeniyle taşınmazına el konulan ve dava açarak ödenmesi kararı alan maliklere ödenecek bedelin elde etmesi zorlaştırılmaktadır.
Esasen 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 15. maddesinin son fıkrasında da; "belediyelerin proje karşılığı elde ettiği gelirleri, belediyeye yapılan şartlı bağışların, kamu hizmetlerinde kullanılan malların ve belediye tarafından tahsil edilen vergi, resim, harç gelirlerinin haczedilemeyeceği" öngörülmek suretiyle belediyeden alacaklı olanların, alacaklarının tahsilinde bir kısım sınırlar konulmuştur. Ancak dava konusu kuralla, kamulaştırmasız el atmalardan kaynaklanan ve mahkeme kararı sonucu doğan bedel alacaklarının idarelerin mal, hak ve alacaklarından haciz yoluyla tahsili mümkün olmayacaktır.
Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti olarak nitelendirilmiştir. Hukuk devleti eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan devlettir. Hukuk devletinin sağlamakla yükümlü olduğu hukuk güvenliği, kişilerin hukuk düzeninin koruması altındaki haklarını elde etmeleri için gereken her türlü önlemlerin alınmasını zorunlu kılar.
Anayasa'nın 35. maddesinde "mülkiyet hakkı", 138. maddesinin dördüncü fıkrasında ise "mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu ve yerine getirilmesinin geciktirilemeyeceği" düzenlenmiştir.
Bu durumda dava konusu kural kamu otoriteleri tarafından hukuka aykırı şekilde kamulaştırmasız el atma nedeniyle mülkiyet hakkından mahrum bırakılan kişilerin açtıkları dava sonucunda mahkeme kararı ile ödenmesine hükmedilen bedellerin tahsilini engellediğinden, bir hakkın elde edilmesi ve mahkeme kararının uygulanması imkanı kalmamakta ve böylece hukuka aykırılığı teşvik etmektedir.
Açıklanan nedenlerle 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'la değiştirilen geçici 6. maddesinin onbirinci fıkrası hükmü Anayasa'nın 2., 35. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ve iptali gerektiği düşüncesi ile çoğunluk görüşüne karşıyım.
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
KARŞIOY GEREKÇESİ
24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un;
1) Kanun'un 3. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un Mülga 7. maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) bendlerinin incelenmesi,
Maddenin birinci fıkrasının dava konusu;
- (a) bendinde, Kanun'un 6. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında belirtilen yasakların her birine aykırı hareket edenlere ve ilgili işletme sahiplerine Beşbin Türk Lirasından İkiyüzbin Türk Lirasına kadar;
- (b) bendinde, Kanun'un 6. maddesinin üçüncü, dördüncü ve altıncı fıkralarında belirtilen yasaklara aykırı hareket edenlere, Onbin Türk Lirasından Beşyüzbin Türk Lirasına kadar idari para cezası verilmesi öngörülmektedir.
Anayasa'nın 2. maddesinde tanımı yapılan hukuk devleti insan
haklarına saygılı ve bu hakları koruyan toplum yaşamında adalete ve eşitliğe
uygun bir hukuk düzeni kuran ve bu düzeni sürdürmekle kendini yükümlü sayan,
bütün davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa'ya uyan işlem ve eylemleri
yargı denetimine bağlı olan devlettir. Hukuk devleti olmak, yönetilenlere hukuk
güvencesini sağlar. Hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesi
ile bağlıdır. Bu ilke ise "elverişlilik", "gereklilik" ve
"orantılılık" olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır.
"elverişlilik" getirilen kuralın ulaşılmak istenen amaç için
elverişli olmasını, "gereklilik" getirilen kuralın ulaşılmak istenen
amaç bakımından gerekli olmasını ve "orantılılık" ise getirilen kural
ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir.
Ölçülülük ilkesi nedeniyle devlet, sınırlamadan beklenen kamu yararı ile
bireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir dengeyi sağlamakla yükümlüdür.
Nitekim Anayasa Mahkemesi 17.4.2008 tarihli ve Esas.2005/5, Karar.2008/93 sayılı kararında, 3194 sayılı İmar Kanunu'nun 42. maddesindeki "500.000TL'dan 25.000000 liraya kadar para cezası verilir" ibaresi ile ikinci fıkrasındaki "5000TL'dan 10000000 liraya kadar para cezası verilir." ibaresini Anayasa'nın 2. maddesine aykırı bularak iptal etmiştir.
Dava konusu ibarelerde alt ve üst limitler arasında 10 kattan 50 katına varan idari para cezası verilmesine ilişkin düzenlemeler ile hiçbir ölçüte dayanmadan idarelere geniş ve ölçüsüz takdir hakkı eşitsizliğe haksızlığa ve keyfiliğe yol açabilecek niteliktedir. Anayasa'nın 2. maddesine aykırıdır.
2) 5. maddesiyle 4250 sayılı Kanun'a eklenen geçici 1. maddenin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".birinci ve ikinci derece kan hısımlarına." ibarelerinin incelenmesi
Dava konusu kuralı da içeren geçici 1. maddenin dördüncü fıkrası "dokuzuncu maddenin ikinci fıkrası, bu maddenin yayımı tarihinden önce işyeri açma ruhsatı ve satış belgesi almış işletmeler için uygulanmaz. Bu işletme sahipleri işletmelerini birinci ve ikinci derece kan hısımlarına devredebilir."
Anayasa'nın "Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti" başlıklı 48. maddesinde, "Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir." Denilmek suretiyle çalışma özgürlüğü güvenceye bağlanmıştır. Çalışma özgürlüğü, kişinin çalışıp çalışmama, çalışacağı işi seçme ve çalıştığı işten ayrılma iktisadî -ticari faaliyet yapma hakkını da içerir.
Tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışı suretiyle iktisadi -ticari faaliyette bulunulmasının Anayasa'nın 48. maddesinde güvenceye bağlanan çalışma özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Bu nedenle, anılan ürünlerin satışını yapmak üzere işyeri ruhsatı alınabilmesi için ilgili kolluk kuvvetinin görüşünün alınmasını zorunlu kılan dava konusu kuralla, çalışma hakkı alanında düzenleme yapıldığı söylenebilir.
Düzenleme hak ve özgürlüklerinden nasıl ve ne şekilde yararlanılacağının ve bunların nasıl kullanacağının normlaştırılması anlamına gelmektedir. Sınırlama ise hak ve özgürlüğünün kullanım alanının daraltılmasını ifade etmektedir.
Alkollü içki satış yetkisi tanıyan alkol satış belgesi ve iş yeri açma ruhsatına sahip olmanın, işletme sahibi yönünden ekonomik bir değer ifade ettiği açıktır. Kişi yönünden ekonomik değer ifade eden alkol satış belgesi ve işyeri açma ruhsatının mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, alkollü içki satma ruhsatını mülkiyet hakkı kapsamında görmüştür (Tre Traktörer/ İsveç kararı, B.N. 10873/84, K.T. 3.7.1989).
Kural olarak işletme sahibinin, alkollü içki satış belgesi ve iş yeri açma ruhsatına sahip olmanın yarattığı ekonomik değer üzerinden, mülkiyet hakkının malike tanıdığı kullanma, yararlanma, tasarruf etme yetkileri kullanabilmesi gerekir. İşletme sahibinin bu ekonomik değerden yararlanmasını ve bu değer üzerinden tasarrufta bulunmasını engelleyen düzenlemeler, mülkiyet hakkına müdahale anlamına gelecektir. Bu anlamda "şey"in değerini azaltıcı önlemlerin de saygı gösterme yükümlülüğünün ihlali olarak görülmesi mümkündür.
Dava konusu kuralla, işletme sahibinin işletmesini alkol satış yetkisi korunarak devretme serbestisi sınırlanmıştır. İşletme sahibinin, işletmesini birinci ve ikinci dereceden kan hısımları dışındakilere devretmesi durumunda, yeni maliklerin alkol satış belgesi ve içkili yer ruhsatı alması mümkün olmadığından işletmenin mevcut ekonomik değerinde bir azalma meydana geleceği açıktır. İşletmenin ekonomik değerini azaltıcı bu önlemin, işletme sahibinin mülkiyet hakkına müdahale niteliği taşıdığı tartışmasızdır.
Anayasa'nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmiş, kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Ayrıca sınırlamanın, Anayasa'nın 13. maddesinde düzenlenen ilkelere uygun olması gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Dava konusu kural Anayasa'nın 2., 35. ve 48. maddelerine aykırıdır.
3) Kanun'un 21. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'un başlığı ile birlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin onbirinci fıkrasının incelenmesi
Fıkrada "Bu madde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacakları haczedilemez.
Anaysa Mahkemesinin benzer nitelikteki bir başvuruyla ilgili olarak verdiği 22.2.2013 tarih, 28567 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 1.11.2012 gün ve E.2010/83, K.2012/169 sayılı kararında yer alan karşıoy gerekçemde belirtildiği üzere dava konusu kural Anayasa'nın 2., 13., 35., 36. ve 138. maddelerine aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle yukarıda her bölümde açıklanan gerekçelerle Anayasa'ya aykırı olduğu belirtilen kuralların iptali gerektiği düşüncesi ile çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
KARŞIOY GEREKÇESİ
1. 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun, 2. maddesiyle yeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nun yeniden düzenlenen 6. maddesinin birinci fıkrasında yer alan, "Televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzik kliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilemez", kuralı hakkında iptal davası açılmıştır.
Dava konusu kuralla, televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzik kliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilmesi yasaklanmaktadır. Bu kuralın alkol bağımlılığıyla mücadele amacını taşıdığı ve devletin de bireyleri ve toplumu alkol bağımlılığına karşı koruma yükümlülüğü atında olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır.
Her ne kadar kuralla getirilen yasak, her türlü alkollü içki içeren görüntüleri kapsamasa da, alkolü özendirici nitelik taşıyan görüntülerle, özendirici nitelik taşımayan görüntüleri birbirinden ayırmak son derece zordur. Her türlü alkollü içki görüntüsü özendirici olarak nitelendirilebilir ve bu anlamda yasak kapsamında değerlendirilebilir. Özendirici görüntülerle, özendirici olmayan görüntüler arasındaki çizgi son derece geçişken ve girifttir. Nitekim uygulamada neyin özendirici, neyin özendirici olmadığı arasında net bir ayırım yapılamadığından dizi, film ve müzik kliplerinde yer alan her türlü alkollü içki görüntüsü engellenmektedir.
Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi, amaç ve araç
arasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunması gereğini ifade eder.
Ölçülülük, aynı zamanda yasal önlemin sınırlama amacına ulaşmaya elverişli
olmasını, amaç ve aracın ölçülü bir oranı kapsamasını ve sınırlayıcı önlemin
demokratik toplum düzeni bakımından zorunluluk taşımasını da içeren bir
ilkedir. Bu ilke, kısıtlama için kullanılan araçla amaç arasında hak ve
özgürlüğü en az sınırlayacak dengeli bir orantı aranması için kullanılmaktadır.
Dava konusu kuralın toplumu alkol bağımlılığından korumak amacı taşıdığı söylenebilir.
Bununla birlikte, alkol bağımlılığıyla mücadele amacı ile başvurulan
sınırlayıcı önlem arasında bir orantısızlık mevcuttur, çünkü bu önlem sanat ve
çalışma özgürlüğünü demokratik bir toplumda gerekli olmayacak şekilde
sınırlamaktadır.
Dava konusu kurala konu olan dizi, film ve müzik klibinin birer
sanat eseri olduğu açıktır. Dolayısıyla bunların yayınlanması ve kamusal
erişime açılması, Anayasa'nın 27. maddesinde düzenlenen sanat özgürlüğü kapsamı
içindedir. Anayasa'nın 27. maddesinin birinci fıkrasında , "Herkes,
bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda
her türlü araştırma hakkına sahiptir" , denilmek suretiyle sanat
özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Dava konusu kuralla sanat özgürlüğünün bir
parçası olan sanatı yayma hakkına müdahale edilmektedir. Sanat eserinin kısmen
veya tamamen yayınlanmasının engellenmesi, içeriğine karışılması sanat eserinin
sahibi, yapımcısı ve yayıncısının sanat özgürlüğüne müdahale anlamına
gelmektedir.
Kuralın, dizi, film ve müzik kliplerinin içeriğine önemli ölçüde
müdahalede bulunmadığı ve hakkın özüne dokunmadığı söylenemez, zira bu sanat
eserlerinin içeriğinde nelerin olup, olmamasına eseri üretenler ve izleyicileri
değil, nihayetinde devlet karar vermektedir. Bu yasak dizi, film ve müzik klibi
yapımcılarının eserlerinin içeriğini serbestçe belirleme özgürlüklerini
sınırlandırmakta, sanatçının sanat üretimini ve yaratıcılığını daha baştan
zihinsel düzeyde sansürlemektedir. Sanat eserlerinin herhangi bir dışsal baskı ve
sansür olmadan, tamamen sanatçının düşünce ve hayal dünyasının
şekillendirmesiyle ortaya çıkması demokratik bir toplum yapısı için hayati bir
öneme sahiptir, çünkü bu sayede eleştirel ve yaratıcı düşünce ürünleri topluma
sunulmuş olacaktır.
İptali istenen kural, 48. maddedeki özel teşebbüs özgürlüğünü de sınırlamaktadır. Anayasa'nın "Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti" başlıklı 48. maddesinde, "Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir,"denilerek çalışma özgürlüğünün bir parçası olan teşebbüs özgürlüğü herkese tanınmıştır. Televizyon yayıncısının ve dizi, film ve müzik klibi yapımcısının yürüteceği faaliyetin ve yayınlayacağı programların içeriğini serbestçe belirlemesi teşebbüs özgürlüğünün bir parçasıdır.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kuralın, Anayasa'nın 13., 27. ve 48. maddelerine aykırı olduğu düşüncesiyle çoğunluk kararına katılmak mümkün olmamıştır.
2. 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun, 2. maddesiyle yeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nun yeniden düzenlenen 6. maddesinin son fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan, ".her türlü.", ibaresinin incelenmesi:
Dava konusu kural her türlü eğitim ve öğretim kurumlarında alkollü içki satışını yasaklamaktadır. Kuralda geçen, ".her türlü.", ibaresinin kapsamına 18 yaşından büyüklerin öğrenci ve çalışan olduğu üniversiteler ve diğer yükseköğretim kurumları da girmektedir. Kural nedeniyle bir üniversite yerleşkesi içindeki sosyal tesisler de dâhil tüm binalarda alkollü içki satılması yasaklanmaktadır. Bu yasağın amacının, gençlerin alkol bağımlığından korunmasının yanında, kalabalık insan topluluklarının bir arada bulunduğu mekânlarda aşırı alkolün suç işlemeyi kolaylaştırıcı etkisi nedeniyle suç teşkil eden eylemlerin çoğalmasını önleyerek kamu düzenini korumak olduğu belirtilmiştir.
Anayasa'nın 12. maddesinde, "Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder," hükmüne yer verilerek Anayasa'da açıkça düzenlenmeyen, ancak insan olmanın bir gereği olarak var olduğu kabul edilen ve kişiliğin ayrılmaz bir parçasını teşkil eden diğer özgürlükler de güvence altına alınmıştır.
Kuralla alkollü içki tüketme özgürlüğüne bir sınırlama getirilmektedir. Çoğunluk görüşünde, öğrencilerin üniversite yerleşkesinde alkole kolaylıkla erişebilmelerinin gençler arasında alkol tüketimini artırabileceği, bunun da alkolün suç işlemeyi kolaylaştırıcı etkileri dikkate alındığında, şiddet olaylarının artmasına ve kamu düzeninin sarsılmasına yol açabileceği düşüncesi ifade edilmektedir. Buradan hareketle, devletin, alkol bağımlığını ve suç işlenmesini engellemek amacıyla, öğrencilerin alkole erişimlerini sınırlaması ve bu suretle bireylerin genel özgürlük alanlarına müdahalede bulunmasının meşru bir amaca dayandığı iddia edilmektedir.
Her şeyden önce yetişkin birey olan üniversite öğrencilerinin alkol tüketmelerinin makul oranlarda olmayacağı, bunun öğrencilerin suç işlemesini kolaylaştırarak kamu düzenini bozacağı görüşü tamamen bir varsayımdan ibarettir ve üniversite öğrencisi gençliğe dönük büyük bir güvensizliğe işaret etmektedir. Öğrencilerden alkollü içki tüketmeyi tercih edenlerin hepsinin alkol bağımlısı olabileceği, dolayısıyla kamu düzeni için bir tehdit oluşturabileceği son derece hatalı ve önyargılı bir yaklaşımı yansıtmaktadır.
Öğrenciler dışında akademisyenlerin ve diğer üniversite
çalışanlarının da yararlandığı üniversite yerleşkelerinde bulunan sosyal
tesislerde de alkol satışını ilgili kural yasaklamaktadır. Kuralın üniversite
personelini de kapsayacak genişlikte olması ölçüsüzlüğünün bir göstergesidir.
Üniversite yerleşkelerindeki sosyal tesislerin bir kısmı öğrencilerin
kullanımına kapalı olduğundan, buralardan yararlanma imkânları zaten
bulunmamaktadır. Kendi yaşam anlayışı ve tercihleri doğrultusunda alkollü
içecek tüketmek isteyen her öğrenci ve üniversite çalışanının bu tercihlerini
üniversite yerleşkesi içindeki sosyal tesislerde gerçekleştirmek istemelerinin,
bu kişileri alkol bağımlısı yapacağını ve bunun da suç işlenmesini
kolaylaştırıp, kamu düzenini bozacağını varsaymak son derece hatalı bir
görüştür. Üniversite yerleşkesinde içki tüketmeyi tercih eden herkes bunu
sorumsuzca gerçekleştirmeyecektir.
Anayasa'nın 12. maddesi bireylerin yaşam tercihleri doğrultusunda tüketimde bulunma ve tüketim maddelerine erişme haklarını güvence altına almaktadır. Yerleşke dışında alkollü içecek tüketme özgürlüğüne dokunulmaması, dava konusu kuralla getirilen sınırlamanın ölçülü olduğu anlamına gelmez. Bu sınırlama, yetişkin bireylerin alkollü içecek tüketme özgürlüğüne bir müdahale olup, demokratik toplum düzeni açısından zorunluluk taşımamaktadır.
Belirtilen nedenlerle iptali talep edilen kuralın Anayasa'nın 12. ve 13. maddelerine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.
3. 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun, 2. maddesiyle yeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nun yeniden düzenlenen 7. maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerinin incelenmesi:
Öngörülen para cezalarının alt ve üst limitleri arasındaki farkın çok yüksek olması İdare'ye tanınan bu çok geniş takdir hakkının keyfi kullanımına neden olabilir. Dolayısıyla ilgili kurallar hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine aykırılık oluşturduğundan Anayasa'nın 2. maddesine aykırıdır.
4. 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun, 2. maddesiyle yeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nun yeniden düzenlenen 6. maddesinin 5. maddesiyle 4250 sayılı Kanun'a eklenen geçici 1. maddenin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".birinci ve ikinci derece kan hısımlarına." ibaresinin incelenmesi:
Dava konusu kuralla, işletme sahibinin işletmesini alkol satış yetkisi korunarak devretme serbestîsi sınırlanmıştır. İşletme sahibinin, işletmesini birinci ve ikinci dereceden kan hısımları dışındakilere devretmesi durumunda, yeni maliklerin alkol satış belgesi ve içkili yer ruhsatı alması mümkün olmadığından işletmenin mevcut ekonomik değerinde bir azalma meydana geleceği açıktır. İşletmenin ekonomik değerini azaltıcı bu önlemin, işletme sahibinin mülkiyet hakkına müdahale niteliği taşıdığı tartışmasızdır.
Anayasa'nın 35. maddesinin birinci fıkrasında, "Herkes,
mülkiyet ve miras haklarına sahiptir." denilmek suretiyle mülkiyet hakkı
güvenceye bağlanmıştır. Birey özgürlüğü ile doğrudan ilgili olan mülkiyet hakkı
bireye emeğinin karşılığına sahip olma ve geleceğe yönelik planlar yapma
olanağı tanıyan temel bir haktır. Mülkiyet hakkı, genel olarak, bir kimsenin
başkasına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla bir
şey üzerinde dilediği biçimde yararlanma, tasarruf etme, başkasına devretme,
kullanılanın biçimini değiştirme, harcama ve tüketme, hatta yok etme
yetkilerini kapsamaktadır. Öte yandan, mülkiyet hakkı, maddi varlığı bulunan
taşınır ve taşınmaz malvarlığını kapsadığı gibi maddi bir varlığı bulunmayan
hak ve alacakları da içermektedir.
Alkollü içki satış yetkisi tanıyan alkol satış belgesi ve iş yeri açma ruhsatına sahip olmanın, işletme sahibi yönünden ekonomik bir değer ifade ettiği açıktır. Kişi yönünden ekonomik değer ifade eden alkol satış belgesi ve işyeri açma ruhsatının mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği hususunda tereddüt bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kuralın Anayasa'nın 13., 35. ve 48. maddelerine aykırı olduğu düşüncesiyle çoğunluk kararına muhalefet edilmiştir.
Üye
Recep
KÖMÜRCÜ
KARŞIOY GEREKÇESİ
6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'un geçici 6. maddesinin yedinci fıkrasını değiştiren dava konusu kuralla, kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle açılacak davalarda mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekalet ücretlerinin, Kamulaştırma bedeli tespiti davalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirleneceği hüküm altına alınmaktadır.
Harçlar Kanunu 16. maddesi ikinci fıkrasında, "Gayrimenkulün aynına taalluk eden davalarda ecrimisil ve tazminat gibi taleplerde bulunulduğu takdirde harç, gayrimenkulün değeri ile talep olunan tazminat ve ecrimisil tutarı üzerinden alınır." denilmektedir. Bu hükümden bu tür davalar arasında niteliği itibariyle bir "eda davası" olan kamulaştırmasız el atma davalarının da olduğu anlaşılmaktadır.
Eda davalarında davalının, bir şeyi vermeye veya yapmaya yahut yapmamaya mahkum edilmesi talep edilmektedir. Burada da adı üstünde "Kamulaştırmasız el atma"nın meydana getirdiği zararın giderimi istenmektedir. Yapılan basit bir tespit işleminden ibaret değildir. Dava esnasında keşif ya da keşifler yapılmakta, deliller toplanmakta, müteaddit duruşmalar yapılmakta dava yıllarca sürebilmektedir. Bu nedenle bir tespit işlemine harcanan emek ve mesai ile eda davasında harcanan emek ve mesai bir değildir, zaten bu yüzden tespit işlem ve davalarında maktu, eda davalarında ise nispi vekalet ücreti öngörülmüştür.
Öte yandan bir kişinin taşınmazına kamu gücü dışında bir kişi tarafından el atılması halinde taşınmaz sahibi dava açtığında taşınmazın değeri üzerinden nispi harç ve vekalet ücreti hesaplanırken, aynı taşınmaza kamu gücü tarafından el atılması halinde açılacak davada maktu harç ve vekalet ücreti tahakkuk ettirilmesi de kanun önünde eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmektedir.
Yargılamada, yargılama giderlerinin haksız çıkan tarafa yüklenmesi mevzuat gereğidir. Bu kuralın amacı haksızları caydırmak ve bir anlamda haksızlığı cezalandırmaktır. Kuralla bu genel ilkenin dışına çıkılarak adeta haksızlık yapan kamu gücü (taşınmaza kamulaştırmasız el atan) daha düşük harç ve vekalet ücreti ödemekle yükümlü kılınarak ödüllendirilmekte ve kanunsuz el atmalar sanki teşvik edilmekte, taşınmazına el atılan mağdur kişi ise cezalandırılmaktadır. Kamu gücünün kanunsuz olarak yaptığı işlem ve eyleme meşruiyet ve kolaylık sağlanmaktadır. Devlet karşısında güçsüz olan kişi korunmak yerine mağdur edilmektedir.
Taşınmazına el atılan mağdur kişinin maktu vekalet ücreti ile dava takip edecek avukat bulamama riski ile karşı karşıya kalması, dolayısıyla hak aramasına engel olunarak, hakkına kavuşamaması, mülkiyet hakkının ihlali söz konusu olabilecektir.
Mahkememizin birçok kararında, Anayasa'nın 2. maddesinde ifade olunan hukuk devleti, "eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa'ya, evrensel hukukun genel ilkelerine aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinde olan devlettir." şeklinde tanımlanmıştır.
Ancak getirilen bu düzenlemenin özünde ve genelinde, insanın, ferdin, mağdurun değil bunlar karşısında daha güçlü olan devletin korunup kollanmakta olduğu, insan için var olan, var olması gereken devletin, insana tercih edildiği, adaletli bir hukuk düzeninin göz ardı edildiği izlenimi doğmaktadır.
Açıklanan nedenlerle kuralın Anayasa'ya aykırı olduğunu düşündüğümden çoğunluk görüşüne katılmadım.
Üye
Engin
YILDIRIM
KARŞIOY GEREKÇESİ
2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6. maddesi, 24.05.2013 tarihli, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilmiş, değiştirilen şekli ile maddenin, bu kapsamda, 11. fıkrasının da Anayasa'ya aykırı olduğu ileri sürerek iptali istenmiştir.
İptali istenen Geçici 6. maddenin 11. fıkrası şu şekildedir: 'Bu madde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacakları haczedilemez.'
Benzer hükme, 2942 sayılı Kanuna, daha önce 18.6.2010 tarihli, 5999 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle eklenen Geçici 6. maddenin son fıkrasında da yer verilmişti. 6487 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle sadece ".tazminatın." ibaresi ".bedelin." ibaresi ile değiştirilmiş, bu değişikliğin dışında hüküm aynen korunmuştur.
2942 sayılı Kanun'un geçici 6. maddesinin bu kapsamda söz konusu
fıkranın da iptali istenmiş, Mahkememizin çoğunluğu tarafından 1.11.2012
tarihli, E.2010/83, K.2012/169 sayılı kararla; hüküm, geçmişe yönelik
mağduriyetleri gidermek amacıyla getirilen istisnai nitelikte bir kural olduğu,
idarelerin yerine getirmekle görevli oldukları kamu hizmetlerinin
yürütülebilmesi için gerekli olan kaynakların korunmasını amaçladığı, bazı hak
sahipleri tazminat alacaklarını daha geç tahsil etmek zorunda kalsalar da, bu
gecikme için kanuni faiz ödenmesinin kurala bağlanarak makul bir dengenin
kurulmaya çalışıldığı gerekçeleriyle, Anayasaya aykırı bulunmamıştı. Biz de,
hükmün Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle karşı oy kullanmıştık. Aynı
gerekçelerle, mevcut hükmün de Anayasa'ya aykırı olduğunu düşündüğümüzden,
Mahkememiz çoğunluğunun görüşüne katılmamız mümkün olmamıştır.
Buna göre, iptali istenen hüküm nedeniyle hak sahipleri, kamulaştırmasız el atma nedeniyle mahkemelerce hüküm altına alınan tazminat alacaklarının tahsil aşamasında, borçlu idarenin kamu hizmetine tahsis edilmeyenlerde dahil, hiçbir malvarlığını haczettiremeyecek, kanunda öngörüldüğü şekilde, idarenin alacaklarını ödemesini beklemek zorunda kalacaklardır.
Bilindiği gibi, haciz İcra ve İflas Kanunu m.78 vd gereğince,
takibin kesinleşmesinden sonra, alacaklının, borçlunun borcuna yetecek kadar
malvarlığına, sattırıp bedelinden alacağını almak üzere hukuken elkonulmasını
sağlayan bir cebri icra işlemidir. Bu açıdan haciz, mülkiyet hakkı ile ilişkili
olduğu gibi, hak arama hürriyeti ile de ilgilidir. Ancak Kanun koyucu, farklı
amaçlarla pek çok kanunda borçlunun bazı malvarlığının haczedilemeyeceğini
kabul etmiştir. 2004 sayılı İcra İflas Kanunu'nun 82. maddesinde de devlet
malları ile mahsus kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen malların
haczolunamayacağı hüküm altına alınmıştır. Buradaki devlet malı kavramından,
devlet tüzel kişiliği içindeki genel ve katma bütçeli idarelerin elinde bulunan
ve yönetimleri eski 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu'na tabi olan mallar
anlaşılmaktadır.
Yine 5993 sayılı Belediye Kanunu'nun 15. maddesinin son fıkrasında da 'Belediyenin proje karşılığı borçlanma yoluyla elde ettiği gelirleri, şartlı bağışlar ve kamu hizmetlerinde fiilen kullanılan malları ile belediye tarafından tahsil edilen vergi, resim ve harç gelirleri haczedilemez' hükmü yer almaktadır. Benzer şekilde diğer kanunlarda pek çok hüküm bulunmaktadır.
Kamu hizmetlerinin aksamaması için Kanun koyucu bu amaca tahsis
edilen borçlu idarelere ait malvarlığının haczinin caiz olmadığını kabul
etmiştir. Ancak bu nitelikte olmayan diğer malların haczine cevaz vermiştir ki,
alacaklı da onunla tatmin olsun. Nitekim Anayasa Mahkemesi 20.9.2000 tarihli ve
E.1999/46, K.2000/25 sayılı kararında mülga 1580 sayılı Belediye Kanunu'nun 19.
maddesinin 7. bendinde yer alan '' belediye vergi ve resimleri ile
hidematı âmmeye muhtas ve akar olamıyan emval ve eşyası üzerine haciz
konulmamak'kuralını incelemiş ve iptal talebini, '' İtiraz konusu
kuralla, belediyelere ait hidematı âmmeye muhtas ve akar olmayan emval ve eşya
üzerine haciz konulamayacağı belirtilerek mülkiyet hakkına sınırlama getirilmiş
ise de, akarı olan emval için haciz işlemi yapılabilmesi imkânının
bulunması, kişilerin bu hakkının tamamen ortadan kaldırılmadığını
göstermektedir. 1580 sayılı Belediye Kanunu'nun 1. maddesinde
'Belediyeler, beldenin ve belde sakinlerinin mahalli mahiyette müşterek ve
medenî ihtiyaçlarını tanzim ve tesviye ile mükellef hükmi şahsiyettir.'
denilmektedir. Aynı Yasa'nın 15. maddesi ile diğer maddelerinde belirtilen
Belediyeye ait hizmetler, toplumun genel ve ortak gereksinimlerini karşılamak
için kamu yararı gözetilerek yapılan, devamlı ve düzenli çalışmalardır.
Günümüzde kamu yararı, toplum yararı, ortak çıkar, genel yarar
gibi birbirinin yerine kullanılan kavramlarla anlatılmak istenen, bireysel
çıkardan farklı ve onun üstünde ortak bir yarardır. Belediyelerin, devamlılık
gösteren hizmetlerinin görülmesine ayrılmış olan emval veya eşyaların hacze
konu olabilmesinin, belediyelerin yerine getirmekle yükümlü bulundukları kamuya
ilişkin hizmetlerin ifa vasıtalarını ortadan kaldırmak gibi arzu edilmeyen bir
netice doğuracağı kuşkusuzdur. İtiraz konusu kuralla getirilen sınırlamada amaç
toplum yararının üstün tutulmasıdır. Bu sınırlama dışında belediye
aleyhine her türlü icra takibinin yapılabilmesi mümkündür. Bu nedenle,
engellenmeden söz edilemeyeceği gibi haklı bir neden olmaksızın mahkeme
kararlarının yerine getirilmesinin geciktirilmesi olanağının borçlu idarenin
iradesine bırakılmış olduğu iddiası da yerinde değildir. Belirtilen
nedenlerle, itiraz konusu kurallar Anayasa'nın 13., 35. ve 138. maddelerine
aykırı değildir' gerekçesi ile iptal talebini reddetmiştir.
Yine , 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 15. maddesinin son
fıkrasında yer alan 'Belediyenin proje karşılığı borçlanma yoluyla elde
ettiği gelirleri, şartlı bağışlar ve kamu hizmetlerinde fiilen kullanılan
malları ile belediye tarafından tahsil edilen vergi, resim ve harç gelirleri haczedilemez.' şeklindeki
hükmün iptali talebini inceleyen Mahkeme 16.12.2010 tarih ve E.2007/37,
K.2010/114 sayılı kararıyla, 'İtiraz konusu kuralla, belediyelerin bazı
varlıkları haciz yasağı kapsamına alınarak belediyeden olan alacaklarını icra
yoluyla tahsil etmek zorunda kalanlar bakımından mülkiyet hakkına bir sınırlama
getirilmiş ise de, belediyelerin, 5393 sayılı Kanun'un 15. maddesinin son
fıkrasında belirtilenlerin dışındaki gelir ve varlıkları üzerine haciz işlemi
yapılabilmesi imkânının bulunması, kişilerin bu hakkının tamamen ortadan
kaldırılmadığını ve hukuk düzeninin koruması altındaki haklarını elde edebilme
imkânlarının bulunduğunu göstermektedir. ''gerekçesiyle talebi
reddetmiştir.
Hak arama hürriyetinin, sadece dava açıp yahut takip yaparak, haklı olunduğunun tespit edilmesi ile yetindiğini, hakkın yerine getirilmesinin kapsam dışı bırakıldığını söylemek mümkün değildir. Alacaklının hakkının tespitinden sonra, onun icra edilmesi ve hak sahibinin hakkına kavuşması da hak arama hürriyetinin kapsamındadır. Para borçlarında da borçlunun borcunu ödememesi halinde, borcu karşılayacak kadar malının haczedilip satılarak borcun ödenmesi, hak arama hürriyetinin hayata geçirilişinin somut bir örneğidir. Bu durum, mülkiyet hakkının da bir gereğidir.
Mülkiyet hakkı da, hak arama hürriyeti de Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen 'kamu yararı' nedeniyle sınırlandırılabilir; ancak bu amaçla dahi olsa, her iki hakkı da etkisiz hale getiren bir kural demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaşmaz. Kesinleşmiş bir alacağın, cebri icra yoluyla tahsil edilmesinin, borçlunun hiçbir malvarlığının haczine izin vermeyerek tümüyle engellenmesi hak arama hürriyeti ve mülkiyet hakkı ile bağdaşmaz. İptali istenen kuralla borçlu idarelerin hiçbir malvarlığının haczine izin verilmeyerek, hak sahiplerinin mülkiyet hakkı ve hak arama hürriyetleri ölçüsüz bir şekilde sınırlandırılmış, bununda ötesinde etkisiz hale getirilmiştir.
Hak sahipleri, mahkeme kararıyla alacaklarını hüküm altına aldırmalarına rağmen, idarenin hiçbir malvarlığının haczine izin vermeyerek, alacaklının alacağının tahsil edilmesinin engellenmesi, alacaklının tümüyle borçlu idarenin insafına terk edilmesi sonucunu doğurduğu, bu nedenle Anayasa m.2 gereğince hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil ettiği gibi, mahkeme kararının da etkisiz hale getirilmesi sonucunu doğurduğundan, Anayasa'nın 138. maddesinde düzenlenen mahkemelerin bağımsızlığı ilkesine de aykırılık teşkil etmektedir.
Yukarıda belirtilen nedenlerle, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun, 24.05.2013 tarihli, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin 11. fıkrasının Anayasa'nın 2., 13., 35., 36. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ve iptali gerektiği kanaatinde olduğumuzdan, çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
Üye
Erdal
TERCAN
Anayasa Mahkemesi, E. 2013/95, K. 2014/176, 13 Kasım 2014 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası