KÜNYE
- Mercii
- Anayasa Mahkemesi
- Esas No
- 2017/109
- Karar No
- 2018/39
- Karar tarihi
- 2 Mayıs 2018
Karar Metni
2.227 kelime·11 dk okuma·14 bölüm
Esas Sayısı : 2017/109
Karar Sayısı : 2018/39
Karar Tarihi : 2/5/2018
R.G. Tarih-Sayı : 6/6/2018 – 30443
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN
Antalya 5. İcra Ceza Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU
9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun, 31/5/2005 tarihli ve 5358 sayılı Kanun’un 8. maddesiyle değiştirilen 337/a maddesinin ikinci fıkrasının Anayasa’nın 38. maddesine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.
OLAY: Ticareti terk eden borçlu sanığın yasal süresi içinde mal beyanında bulunmadığından bahisle cezalandırılması talebiyle müşteki alacaklı tarafından yapılan başvuruda itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.
I. İPTALİ İSTENEN VE İLGİLİ GÖRÜLEN KANUN
HÜKÜMLERİ
A.İptali İstenen Kanun Hükmü
Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 337/a maddesi şöyledir:
“Ticareti terk edenlerin cezası:
Madde 337/a- (Ek: 18/2/1965 - 538/133 md.; Değişik: 31/5/2005 - 5358/8 md.)
44 üncü maddeye göre mal beyanında bulunmayan veya beyanında mevcudunu eksik gösteren veya aktifinde yer almış malı veya yerine kaim olan değerini haciz veya iflas sırasında göstermeyen veya beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf eden borçlu, bundan zarar gören alacaklının şikâyeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Birinci fıkradaki fiillerin işlenmesinden alacaklının zarar görmediğini ispat eden borçluya ceza verilmez.
Borçlunun iflası halinde, birinci fıkradaki durum ayrıca taksiratlı iflas hali sayılır.”
B.İlgili Görülen Kanun Hükmü
Kanun’un ilgili görülen 44. maddesi şöyledir:
“Ticareti terk edenler:
Madde 44- (Değişik: 18/2/1965-538/22 md.)
Ticareti terk eden bir tacir 15 gün içinde keyfiyeti kayıtlı bulunduğu ticaret siciline bildirmeye ve bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini gösteren bir mal beyanında bulunmaya mecburdur. Keyfiyet ticaret sicili memurluğunca ticaret sicili ilanlarının yayınlandığı gazetede ve alacaklıların bulunduğu yerlerde de mütat ve münasip vasıtalarla ilan olunur. İlan masraflarını ödemiyen tacir beyanda bulunmamış sayılır.
Bu ilan tarihinden itibaren bir sene içinde, ticareti terk eden tacir hakkında iflas yolu ile takip yapılabilir.
Ticareti terk eden tacir, mal beyanının tevdii tarihinden itibaren iki ay müddetle haczi kabil malları üzerinde tasarruf edemez.
Üçüncü şahısların zilyedlik ve tapu sicili hükümlerine dayanarak iyi niyetle elde ettiği haklar saklıdır. Ancak karı ve koca ile usul ve füru, neseben veya sıhren ikinci dereceye kadar (Bu derece dahil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasındaki iktisaplarda iyi niyet iddiasında bulunulamaz.
(Değişik beşinci fıkra: 17/7/2003-4949/11 md.) Mal beyanını alan icra mahkemesi, keyfiyeti tapu veya gemi sicil daireleri ile Türk Patent Enstitüsüne bildirir. Bu bildiri üzerine sicile, temlik hakkının iki ay süre ile tahdit edilmiş bulunduğu şerhi verilir. Keyfiyet ayrıca Türkiye Bankalar Birliğine de bildirilir.
Bozulmaya maruz veya muhafazası külfetli olan veya tayin edilen kanuni müddet içinde değerinin düşmesi kuvvetle muhtemel bulunan mallar hakkında, tacirin talebi üzerine, mahkemece icra memuru marifetiyle ve bu kanun hükümleri dairesinde bu malların satılmasına ve bedelinin 9 uncu maddede yazılı bir bankaya depo edilmesine karar verilebilir.”
II. İLK İNCELEME
1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ’in katılımlarıyla 12/4/2017 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
III. ESASIN İNCELENMESİ
2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Hülya ÇOŞTAN ÇETİN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu ve ilgili görülen kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ile bunların gerekçeleri ve diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A. İtirazın Gerekçesi
3. Başvuru kararında özetle itiraz konusu kural uyarınca alacaklının zarar görmediğinin ispat yükünün borçluya yüklendiği, buna karşılık suçsuzluk karinesi uyarınca ispat külfetinin iddiacıya düştüğü, yine bu karine uyarınca sanığın susma hakkının bulunduğu ve şüphenin sanık lehine yorumlandığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 38. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
B.Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
4. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesi yönünden de incelenmiştir.
5. Kanun’un 337/a maddesinin birinci fıkrasında, Kanun’un 44.
maddesine göre mal beyanında bulunmayan veya beyanında mevcudunu eksik gösteren
veya aktifinde yer almış malı veya yerine kaim olan değerini haciz veya iflas
sırasında göstermeyen veya beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf eden
borçlunun bundan zarar gören alacaklının şikâyeti üzerine üç aydan bir yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. Maddenin itiraz
konusu ikinci fıkrasında ise birinci fıkradaki fiillerin işlenmesinden
alacaklının zarar görmediğini ispat eden borçluya ceza verilmeyeceği
öngörülmüştür. Kanun’un 337/a maddesinin atıfta bulunduğu 44. maddesi, ticareti
terk eden tacirin tabi olduğu yükümlülükleri düzenlemektedir. İtiraz konusu
kuralda yer alan borçlu kelimesi, ticareti terk eden borçlu taciri ifade
etmektedir.
6. Anayasa’nın 36. maddesinde herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmektedir.
7. Hukuk devletinde kanun koyucu -Anayasa’nın temel ilkelerine ve Anayasa’da öngörülen güvencelere bağlı kalmak kaydıyla- ispat usullerinin belirlenmesi konusunda takdir yetkisine sahiptir. Ancak belirlenen usul kurallarının Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının öngördüğü güvencelere aykırılık taşımaması gerekir.
8. Anayasa'nın 38. maddesinin dördüncü fıkrasında “Suçluluğu
hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” denilmektedir. Ceza
hukukunun temel ilkelerinden olan suçsuzluk karinesi, hakkında suç
isnadı bulunan bir kişinin adil bir yargılama sonunda suçlu olduğuna dair kesin
hüküm tesis edilene kadar masum sayılması gerektiğini ifade etmekte ve hukuk
devleti ilkesinin de bir gereğini oluşturmaktadır. Suçsuzluk
karinesine göre bir kişinin suçlu olarak nitelendirilebilmesi ve hakkında cezai
müeyyidelerin uygulanabilmesi, adil bir yargılanma sonucunda kesin hükümle
mahkûm olmasına bağlıdır. Suçsuzluk karinesi uyarınca kişi hakkında her türlü
şüphe bertaraf edilmediği sürece mahkûmiyet kararı verilemez.
9. Anayasa Mahkemesi’nin
önceki kararlarında da belirtildiği gibi genel anlamda suçun kanıtlanması
yükümlülüğü iddia edende kaldığı sürece savunmasını oluşturmak için ispat
yükünü sanığa devreden kurallar ile hukuki veya fiilî varsayımların olduğu
durumlarda ispat yükünün yer değiştirmesi, suçsuzluk karinesine aykırılık
taşımaz (AYM, E.2013/38, K.2014/58, 27/3/2014; AYM, E.2004/116, K.2008/74,
6/3/2008). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de birçok kararında ispat külfetini
tersine çeviren hukuki veya fiilî karinelerin varlığının suçsuzluk karinesinin
bertaraf edilmesi anlamına gelmediğini, sanığın savunma hakkının kısıtlanmaması
ve sanığa karineleri çürütme olanağının tanınması durumunda suçsuzluk
karinesinin ihlal edilmiş olmayacağını kabul etmekte ve kanun koyucuların bu
tür hükümler ihdas etmesini suçsuzluk karinesine aykırı bulmamaktadır (Pham
Hoang/Fransa, B. No: 13191/87,
25/9/1992, §§ 33-36; Salabiaku/Fransa, B.No: 10519/83, 7/10/1988, §
28).
10. Kanun’un 337/a maddesinde ticareti terk suçu
düzenlenmiştir. Bu suçun maddi unsurları, borçlunun mal beyanında bulunmaması
veya beyanda mevcudu eksik göstermesi veya aktifinde yer almış malı veya yerine
kaim olan değerini haciz veya iflas sırasında göstermemesi veya beyandan sonra
bu mallar üzerinde tasarrufta bulunması ve alacaklının, bu eylemlerden dolayı
zarar gördüğünü iddia etmesidir. Kanun’da, borçlunun ticareti terk bildirimi ve
mal beyanına ilişkin açıklanan kurallara aykırı eylemlerinin alacaklıya zarar
verdiği adi karine olarak düzenlenmiş olup ticareti terk eden borçlunun mal
beyanında bulunmaması veya beyanında mevcudunu eksik göstermesi veya aktifinde
yer almış malı veya yerine kaim olan değerini haciz veya iflas sırasında
göstermemesi veya beyanından sonra bu malları üzerinde tasarrufta bulunmasının
alacaklıya zarar verdiği kabul edilmiştir.
11. İtiraz konusu kuralda ise Kanun’un 44. maddesine göre mal
beyanında bulunmayan veya beyanında mevcudunu eksik gösteren veya aktifinde yer
almış malı veya yerine kaim olan değerini haciz veya iflas sırasında
göstermeyen veya beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf eden borçlunun bu
fiillerin işlenmesinden alacaklının zarar görmediğini ispat etmesi hâlinde
borçluya ceza verilmeyeceği hükme bağlanmıştır. Kuralla ticareti terk suçunda
borçlunun alacaklının zarar görmediğini ispat etmesi kanun koyucu tarafından
cezasızlık nedeni olarak öngörülmüştür. Bu nedenle savunma hakkını sınırlamayan
itiraz konusu kuralın adil yargılanma hakkına ve Anayasa’nın 38. maddesinde yer
alan suçsuzluk karinesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
12. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 36. ve 38. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.
Zühtü ARSLAN, Engin YILDIRIM, Hasan Tahsin GÖKCAN ile Kadir ÖZKAYA bu görüşe katılmamışlardır.
KÖMÜRCÜ
Üye
Nuri NECİPOĞLU
Üye
Hicabi DURSUN
Üye
Celal Mümtaz
AKINCI
Üye
Muammer TOPAL
Üye
M. Emin KUZ
Üye
Hasan Tahsin
GÖKCAN
Üye
Kadir ÖZKAYA
Üye
Rıdvan GÜLEÇ
KARŞIOY GEREKÇESİ
1. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (Kanun), 31/5/2005 tarihli ve 5358 sayılı Kanun’un 8. maddesiyle değiştirilen 337/a maddesinin ikinci fıkrasının iptaline yönelik itiraz başvurusu reddedilmiştir.
2. Kanun’un iptali istenen kuralın da yer aldığı “Ticareti terk edenlerin cezası” kenar başlıklı 337/a maddesi şu şekildedir: “44 üncü maddeye göre mal beyanında bulunmayan veya beyanında mevcudunu eksik gösteren veya aktifinde yer almış malı veya yerine kaim olan değerini haciz veya iflas sırasında göstermeyen veya beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf eden borçlu, bundan zarar gören alacaklının şikâyeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Birinci fıkradaki fiillerin işlenmesinden alacaklının zarar görmediğini ispat eden borçluya ceza verilmez.
Borçlunun iflası halinde, birinci fıkradaki durum ayrıca taksiratlı iflas hali sayılır.”
3. Maddeye göre “ticareti terk” suçunun oluşabilmesi için (a)
borçlunun belirtilen fiilleri işlemesi, (b) bundan alacaklının zarar görmesi ve
(c) zarar gören alacaklının şikayetçi olması gerekir. İptali istenen ikinci
fıkra, birinci fıkrayla birlikte değerlendirildiğinde, söz konusu fiillerin
işlenmesiyle birlikte zararın oluştuğunun adi karine olarak kabul edildiğini,
borçlunun ceza almaması için alacaklının zarar görmediğini ispat etmekle
yükümlü olduğunu ifade etmektedir. Nitekim Mahkememiz çoğunluğu da kuralın
anlamını bu şekilde belirlemiştir (§ 35). Bu durumda borçlu, mal beyanında
bulunmama veya eksik bulunma gibi fiillerinden dolayı alacaklının zarar
görmediğini ispat edemedikçe üç aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla
cezalandırılacaktır.
4. Bu haliyle kural, bir suç isnadına maruz kalan kişinin suçlu olmadığını ortaya koymak için savunma hakkından yararlandırılmasının ötesine geçen bir düzenleme niteliğindedir. Alacaklının her durumda zarar gördüğünü, dolayısıyla aksini (suçsuzluğunu) ispatlama yükümlülüğünün borçluya düştüğünü öngören kuralın masumiyet ya da suçsuzluk karinesiyle bağdaştırılması mümkün değildir.
5. Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrası masumiyet (suçsuzluk) karinesini düzenlemektedir. Buna göre “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”. Madde gerekçesinde “suçsuzluk karinesi”nin gerekleri şu şekilde açıklanmıştır: “Sanığın, kesin mahkûmiyet hükmüne kadar suçsuz sayılması demek, kendisinin, suçsuzluğunu ispat mükellefiyetinde olmadığı; “beyyine külfeti”nin iddiacıya ait bulunduğu demektir. Bu karine, iddiacının, suç iddiasını “makûl şüpheye yer bırakmayacak şekilde” ispat etmesiyle “çürütülmüş” olacak ve bu halde de mahkeme mahkûmiyet hükmünü verecek; aksi takdirde beraat kararı alacaktır.”
6. Buradan hareketle, bir suç isnadıyla yargılanan kişinin
suçsuzluğunu ispat etme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Karine, aksi ispat edilene
kadar kişilerin suçsuz olduğudur. Hiç kuşkusuz kendisine suç isnat edilen
kişiler, kendilerini savunabilecekleri gibi susma hakkını da kullanabilirler.
Her iki durumda da suçun işlendiğinin ispatı iddia edene aittir. Anayasa
Mahkemesi kararlarında da ifade edildiği üzere “Sanık masumiyet karinesi
gereği suçsuz kabul edildiği için yargılama yapılmakta
ve maddi gerçeğe ulaşılmaya çalışılmaktadır. Ceza
muhakemesinde amaç, maddi gerçeğin adil yargılanma hakkı ihlal
edilmeden ortaya çıkarılmasıdır. Dolayısıyla maddi
gerçeğe ulaşmak için sanıktan masum olduğunu
ispat etmesi istenemez. Çünkü suç isnadı altında da
olsa kişi, hükmen sabit oluncaya kadar suçsuz kabul
edilmektedir.” (Adem Hüseyinoğlu, B. No: 2014/3954, 15/2/2017, §
35).
7. Masumiyet karinesi, ceza hukuku sisteminin temellerinden birini teşkil eden evrensel bir ilkedir. Bu karine, aynı zamanda, kişinin aksi ispat edilene kadar suçsuz olduğunu varsayan bir temel hak niteliğindedir. Nitekim adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak suçsuzluk karinesi Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nde (m. 11/1) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (Sözleşme) (m. 6/2) açıkça korunmaktadır.
8. Masumiyet karinesi, hiç bir şart altında sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak hak niteliğindedir. Nitekim olağanüstü durumlarda temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması rejimini düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesi masumiyet karinesini savaş, seferberlik ve olağanüstü hallerde dahi, madde gerekçesinde ifade edildiği üzere, “hiçbir sebep ve surette durdurulamayacak, ihlal edilemeyecek hak yahut hürriyetler” arasında saymıştır. Buna göre olağanüstü durumlarda dahi “suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”
9. Öte yandan, Anayasa Mahkemesi belli şartlar altında ispat
külfetinin yer değiştirmesini masumiyet karinesinin ihlali olarak
değerlendirmemektedir. Mahkeme 2013/38 esas sayılı kararında şu tespitlerde
bulunmuştur: “Masumiyet karinesi kapsamında yer alan ve iddia edenin iddiasını
ispatla yükümlü olması kuralı da Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrasının
bireylere sağladığı anayasal bir güvencedir… Bununla birlikte kanunlar, bazı
fiili durumların varlığını suçun maddi unsurunun gerçekleşmiş olması bakımından
karine olarak kabul edebilmektedir. Genel anlamda suçun kanıtlanması
yükümlülüğü iddia edende kaldığı sürece, savunmasını oluşturmak için ispat
yükünü sanığa devreden kurallar ile hukuki veya fiili varsayımların olduğu
durumlarda ispat yükünün yer değiştirmesi, masumiyet karinesine aykırılık
taşımaz.” (AYM, E.2013/38, K.2014/58, 27/3/2014).
10. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre de Sözleşme’nin
6. maddesinin 2. fıkrasında korunan masumiyet karinesi, (a) mahkemelerin
kişinin suç işlediği varsayımından başlamamalarını, (b) ispat yükünün iddia
edene ait olmasını ve (c) her türlü şüpheden sanığın yararlandırılmasını
gerektirmektedir (Telfner/Avusturya, B. No: 3350/96, 20/3/2001, §
15). Bu kapsamda ispat yükümlülüğünün iddia makamından savunmaya devredilmesi
kural olarak masumiyet karinesini ihlal edecektir. Bununla birlikte, AİHM
hukuki karinelerin belli şartlar altında Sözleşme’nin 6/2. maddesine aykırı
olmadığını belirtmiştir. AİHM’e göre sanığa suçsuzluğunu kanıtlaması için her
türlü fırsatın tanınması, şüpheden sanığın yararlandırılması ve suçun sübuta
erip ermediği hususunda mahkemelerin mutlak takdir yetkisine sahip olması
durumunda hukuki karinelere yer verilmesi masumiyet hakkını ihlal etmez (Salabiaku/Fransa,
B. No: 10519/83, 7/10/1988, §§ 29-30).
11. Anayasa Mahkemesi ve AİHM’in kararlarından hareketle denebilir ki ispat külfetini olaya özgü olarak sanığa yükleyen kuralların masumiyet karinesini işlevsiz hale getirmemesi için bir takım güvencelerin sağlanması zorunludur. Başka bir ifadeyle, ispat külfetini tersine çeviren “karinelerin kişiyi otomatik olarak ‘suçlu’ haline getirmemesi gerekir. Karineler, masumiyet karinesini ihlal eder boyuta ulaşmamalı”dır (Adem Hüseyinoğlu, § 36).
12. İtiraz konusu kural, ispat yükünü her durumda tamamen sanığa yükleyen, alacaklının zarara uğramadığını ispat edemediği takdirde cezalandırılmasını öngören ve bu haliyle kişiyi otomatik olarak suçlu haline getiren bir düzenleme niteliğindedir. Bu nedenle de Anayasa’nın 38. maddesinde güvenceye alınan masumiyet karinesine aykırılık teşkil etmektedir.
Açıklanan gerekçelerle çoğunluğun red yönündeki kararına katılmıyoruz.
Üye
Recai AKYEL
Üye
Yusuf Şevki
HAKYEMEZ
Başkan
Zühtü ARSLAN
Başkanvekil
Engin YILDIRIM
Üye
Hasan Tahsin
GÖKCAN
Üye Kadir ÖZKAYA
Anayasa Mahkemesi, E. 2017/109, K. 2018/39, 2 Mayıs 2018 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası