KÜNYE
- Mercii
- Anayasa Mahkemesi
- Karar tarihi
- 25 Aralık 2019
- Esas Sayısı
- 2019/106
- Karar Sayısı
- 2019/100
- R.G.Tarih-Sayısı
- 14/2/2020 -
Karar Metni
2.701 kelime·14 dk okuma·18 bölüm
31039
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN
Mersin 1. Vergi Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU
4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 28/11/2017 tarihli ve 7061 sayılı Kanun’un 17. maddesiyle değiştirilen 102. maddesinin beşinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “…tayin olunacak münasip bir süre…” ibaresinin Anayasa’nın 2., 10. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.
OLAY: Davacının adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresine tebliğ edilen vergi ziyaı cezası içerikli ihbarnamenin iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.
I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ
Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 102. maddesi şöyledir:
“Tebliğ evrakının teslimi:
Madde 102- (Değişik: 28/11/2017-7061/17 md.)
Tebliğ olunacak evrakı içeren zarf posta idaresince muhatabına verilir ve bu durum muhatap ile posta memuru tarafından tebliğ alındısına tarih ve imza konulmak suretiyle tespit olunur.
Muhatap imza edecek kadar yazı bilmez veya herhangi bir sebeple imza edemeyecek durumda bulunursa sol elinin başparmağı bastırılmak suretiyle tebliğ edilir.
Muhatap tebellüğden imtina ederse, tebliğ evrakının gönderildiği idareden alınabileceği şerhini içeren bir pusula kapıya yapıştırılır. Posta memuru, durumu tebliğ alındısı üzerine şerh ve imza ederek, tebliğ olunacak evrakı tebliği yaptıran idareye teslim eder. Bu durumda tebliğ, pusulanın kapıya yapıştırıldığı tarihte yapılmış sayılır.
Bu Kanunun 101 inci maddesinin birinci fıkrasının (1) ve (2) numaralı bentlerinde sayılan işyeri adreslerine tebliğe çıkılan hallerde, tebliğ yapılacak olanların bu adreste bulunamaması durumunda (Bulunamama durumu o adresten geçici ayrılmaları da kapsar.) durum, posta memuru tarafından tebliğ alındısı üzerine şerh ve imza edilerek, tebliğ evrakı gönderildiği idareye iade edilir. Bu durumda bu Kanunun 101 inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre işlem yapılır.
Bu Kanunun 101 inci maddesinin birinci fıkrasının (3)
numaralı bendinde sayılan adrese tebliğe çıkılan hallerde, tebliğ yapılacak
kişinin adresinde bulunamaması durumunda (Bulunamama durumu o adresten geçici
ayrılmaları da kapsar.) durum, posta memuru tarafından tebliğ alındısı üzerine
şerh ve imza edilerek, tebliğ evrakı gönderildiği idareye iade edilir. Bunun
üzerine tebliği çıkaran merci tarafından tayin olunacak münasip bir süre
sonra yeniden tebliğ çıkarılır. İkinci defa çıkarılan tebliğ evrakı da aynı
sebeplerle tebliğ edilemezse, tebliğ evrakının gönderildiği idareden
alınabileceği şerhini içeren bir pusula kapıya yapıştırılır. Bu durum, posta
memuru tarafından tebliğ alındısı üzerine şerh ve imza edilerek, tebliğ evrakı,
gönderildiği idareye iade edilir. Tebliğ evrakının pusulanın yapıştırıldığı
tarihten itibaren on beş gün içerisinde muhatabı tarafından alınması hâlinde
alındığı günde, bu süre içerisinde alınmaması hâlinde ise on beşinci günde
tebliğ yapılmış sayılır.
Maliye Bakanlığı, bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye yetkilidir.”
II. İLK İNCELEME
1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ASLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Recep KÖMÜRCÜ, Serdar ÖZGÜLDÜR, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU ve Selahaddin MENTEŞ’in katılımlarıyla 4/12/2019 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
III. ESASIN İNCELENMESİ
2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Fatih TORUN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A. Anlam ve Kapsam
3. Hukukumuzda tebligata ilişkin esasları düzenleyen genel kanun 11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu’dur. Ancak vergi işlemlerinin taşıdığı önem ve özellikler nedeniyle vergilendirmeyle ilgili tebligat hükümleri genel kanun hükümlerinden farklı olarak 213 sayılı Kanun’da düzenlenmiştir.
4. Öte yandan 7201 sayılı Kanun’un 51. maddesinde, malî tebliğlerin kendi kanunlarında açık hüküm bulunmayan hâllerde anılan Kanun hükümlerine göre yapılacağı belirtilmiştir. Bu nedenle vergilendirme işlemlerine ilişkin belgelerin tebliğinde 213 sayılı Kanun hükümlerinin, bu Kanun’da hüküm bulunmaması hâlinde ise 7201 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekir.
5. 213 sayılı Kanun’un 21. maddesine göre tebliğ “vergilendirmeyi ilgilendiren ve hüküm ifade eden hususların yetkili makamlar tarafından mükellefe veya ceza sorumlusuna yazı ile bildirilmesidir.”
6. 213 sayılı Kanun’da farklı tebliğ usulleri düzenlenmiştir. Kanun’un 93. maddesine göre tahakkuk fişinden gayri, vergilendirme ile ilgili olup hüküm ifade eden bilumum vesikalar ve yazılar adresleri bilinen gerçek ve tüzel kişilere posta vasıtasıyla ilmühaberli taahhütlü olarak, adresleri bilinmeyenlere ise ilan yolu ile tebliğ edilir. Genel kural bu olmakla birlikte tebliğ, ilgilinin kabul etmesi şartıyla vergi dairesinde veya komisyonda yapılabileceği gibi Kanun’un 107. maddesi uyarınca memur vasıtasıyla da yaptırılabilir. Kanun’un 107/A maddesinde ise 93. maddede sayılan usullere bağlı kalınmaksızın elektronik ortamda tebliğ yapılabileceği düzenlenmiştir.
7. Anılan hükümler uyarınca 213 sayılı Kanun’da tebligata ilişkin genel kural, vergilendirme ile ilgili yazı ve belgelerin adresleri bilinen gerçek ve tüzel kişilere posta yoluyla tebliğ edilmesidir. Vergilendirme sürecinde posta ile yapılacak tebligat işlemleri mükelleflerin, mükelleflerin kanuni temsilcilerinin ya da umumi vekillerinin ve adlarına vergi cezası kesilenlerin bilinen adreslerine yapılacaktır.
8. Vergi usul hukukumuzda uygulanan posta yoluyla tebliğ usulü ise Kanun’un 99. ila 102. maddelerinde düzenlenmiş olup bu tebligat usulüne ilişkin olarak 7061 sayılı Kanun’la bazı değişiklikler yapılmıştır.
9. 7061 sayılı Kanun’la öncelikle 25/4/2006 tarihli ve
5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’na göre oluşturulan adres kayıt sisteminde
bulunan yerleşim yeri adresi, 213 sayılı Kanun’un 101. maddesinde sayılan
bilinen adreslerden biri olarak kabul edilmiştir. Ayrıca, 213 sayılı Kanun’un
102. maddesinde yapılan değişiklikle, mükelleflerin diğer bilinen adresleri
olan işyeri adreslerinde bulunamaması hâlinde tebligatın adres kayıt sisteminde
bulunan yerleşim yeri adresine yapılacağı düzenlenmiştir. Böylece 7201 sayılı
Tebligat Kanunu’nda yer alan adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri
adresine tebliğ usulü, 213 sayılı Kanun’da 7061 sayılı Kanun ile yapılan
değişikliklerin ardından vergi usul hukukumuzda da uygulama alanı bulmuştur.
10. Adres kayıt sistemi, 5490 sayılı Kanun ve bu Kanun
uyarınca çıkarılan Adres Kayıt Sistemi Yönetmeliği’ne göre oluşturulan, Türk
vatandaşları ve Türkiye’de yaşayan yerleşik yabancıların yerleşim yeri ve diğer
adres bilgilerinin elektronik ortamda merkezî bir yapı içinde güncel olarak
tutulmasını ve adres konusundaki dağınıklığa son verilmesini amaçlayan bir
uygulamadır. Adres kayıt sisteminde kişinin Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası
ile eşleştirilen tek bir yerleşim yeri adresi mevcuttur. Yerleşim yeri ve diğer
adreslerin tutulmasında kişilerin yazılı beyanı esas alınır. Bildirim nüfus
müdürlüklerine, kurumlara ve dış temsilciliklere şahsen yapılır. Kişiler
tarafından yapılan bildirimler aksi sabit oluncaya kadar geçerli kabul edilir.
Ayrıca adrese ilişkin değişikliklerin adres beyanı ile yükümlü kişiler ve
kurumlar tarafından yirmi iş günü içinde nüfus
müdürlüklerine veya Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğüne bildirilmesi
gerekmektedir. Adres bildirimlerinin süresi içinde yapılmaması hâlinde idari
para cezasının uygulanması öngörülmüştür.
11. Adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresine
tebliğ usulü, 213 sayılı Kanun’un 102. maddesinde düzenlenmiş olup anılan
maddenin dördüncü ve beşinci fıkralarına göre işyeri adresinde bulunamayanların
adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adreslerine tebligat yapılır.
Tebliğ yapılacak kişinin anılan adreste bulunamaması (adresten geçici
ayrılmalar da dâhil) durumunda posta memuru tarafından tebliğ alındısı üzerine
durum şerh ve imza edilerek tebliğ evrakı, gönderildiği idareye iade edilir.
Bunun üzerine tebliği çıkaran merci tarafından tayin olunacak münasip bir süre
sonra yeniden tebliğ çıkarılır. İkinci defa çıkarılan tebliğ evrakı da aynı
sebeplerle tebliğ edilemezse tebliğ evrakının gönderildiği idareden
alınabileceği şerhini içeren bir pusula kapıya yapıştırılır. Bu durum, posta
memuru tarafından tebliğ alındısı üzerine şerh ve imza edilerek tebliğ
evrakının gönderildiği idareye iade edilir.
12. Bu tebliğ usulünde, tebliğ evrakının pusulanın yapıştırıldığı tarihten itibaren on beş gün içinde muhatabı tarafından alınması hâlinde alındığı günde; bu süre içinde alınmaması hâlinde ise on beşinci günde tebliğ yapılmış sayılır.
B. İtirazın Gerekçesi
13. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralın yer
aldığı maddede vergi mükelleflerinin adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim
yeri adresine yapılacak olan tebligatlara ilişkin hususların düzenlendiği, buna
göre tebliğ yapılacak kişinin adres kayıt sisteminde bulunan adresine tebligat
yapılamaması durumunda tebliğ evrakının idareye iade edileceği, bunun üzerine
tebliği çıkaran merci tarafından tayin olunacak münasip bir süre sonra yeniden
tebliğ çıkarılacağının belirtildiği ancak tayin olunacak münasip bir süre ile
ilgili olarak ilgili maddede ve diğer mevzuatta herhangi bir açıklamanın
bulunmadığı, söz konusu münasip sürenin belirlenmesi konusunda idareye takdir
yetkisi tanındığı ancak bu durumun hak kayıplarına yol açabileceği ve hukuk
devletinin temel ilkelerinden biri olan belirlilik ve
öngörülebilirlik ilkelerine aykırılık teşkil ettiği, münasip süre
kavramının idarelerce ve mahkemelerce farklı yorumlanması ve bu konuda farklı
kararlar alınması durumunda aynı statüde bulunan mükellefler açısından farklı
sonuçların ortaya çıkabileceği, idareye münasip süreyi tayin etme yetkisinin
tanınmasının ve söz konusu maddenin bu hâliyle uygulanmasının mükelleflerin
mahkemeye erişim hakkını engellediği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 10.
ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
14. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13. maddesi yönünden de incelenmiştir.
15. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” hükmüne yer verilmiştir.
16. Anayasa’nın anılan maddesinde güvence altına alınan hak arama hürriyetinin temel unsurlarından biri mahkemeye erişim hakkıdır. Mahkemeye erişim hakkı, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar verme yetkisine sahip bir mahkeme önüne götürülmesi hakkını da kapsar. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin, zararını giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir.
17. İdari mercilerin ilgililere tebligat
yapmasıyla birlikte tebliğe konu işleme karşı idareye başvuru süresi ve hak
düşürücü nitelikte olan dava açma süresi işlemeye başlamakta ve bu süreler
geçirildikten sonra yargı mercileri nezdinde dava açma hakkı yitirilmektedir.
Bu durumda mükellefin adres kayıt sisteminde
bulunan adresine tebligat yapılamaması hâlinde tebliği çıkaran merci tarafından
tayin olunacak münasip bir süre sonra yeniden tebliğ çıkarılması dava açma süresinin başlangıcına etki edebilmektedir.
Bu sürenin uzun veya kısa belirlenmesinin idareye
başvuru ve dava açma süresinin başlamasını etkileyebildiği dikkate alındığında
kuralın mahkemeye erişim hakkına yönelik bir sınırlama içerdiği açıktır.
18. Anayasa’nın 13. maddesinde “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz” denilmektedir. Buna göre mahkemeye erişim hakkına sınırlama getiren düzenlemelerin kanunla yapılması, Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun olması ve ölçülü olması gerekir.
19. Anayasa’nın 13. maddesi hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini temel bir kural olarak benimsemiştir. Buna göre mahkemeye erişim hakkına yapılan sınırlamalarda dikkate alınacak öncelikli ölçüt, sınırlamanın kanunla yapılmasıdır. Ancak Anayasa Mahkemesinin sıkça vurguladığı gibi temel hakları sınırlayan kanunun şeklen var olması yeterli olmayıp yasal kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir düzenlemeler niteliğinde olması gerekir.
20. Esasen temel hakları sınırlayan
kanunun bu niteliklere sahip olması, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan
hukuk devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinin temel unsurlarından
olan hukuki belirlilik ilkesi uyarınca kanuni düzenlemelerin hem kişiler
hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek
şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu
otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir. Kanunda
bulunması gereken bu nitelikler hukuki güvenliğin sağlanması bakımından da
zorunludur. Zira bu ilke hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin
tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal
düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli
kılar (AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, §§ 153, 154). Dolayısıyla
Anayasa’nın 13. maddesinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik,
Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk devleti ilkesi ışığında
yorumlanmalıdır.
21. Hukuki belirlilik ilkesinde asıl olan, bir hukuk normunun uygulanmasıyla ortaya çıkacak sonuçların o hukuk düzeninde öngörülebilir olmasıdır. Yasal düzenlemeye dayanılarak erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir olması koşuluyla düzenleyici idari işlemler veya yargısal içtihatlarla da hukuki belirlilik sağlanabilir. Esas olan, muhtemel muhataplarının mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak bir normun varlığıdır.
22. Kişinin adres kayıt sisteminde bulunan adresine
tebligat yapılamaması durumunda ikinci defa aynı adrese tebligat
çıkarılabilmesi için beklenmesi gereken sürenin kanun koyucu tarafından mutlaka
belli bir gün veya zaman aralığı tayin edilmek suretiyle önceden belirlenmesi
somut durumun şartlarına ve kanun yapma tekniğine uygun düşmeyebilir. Zira
somut durumun özelliğine göre bazen daha uzun bazen daha kısa süreler
öngörülmesi ihtiyacı doğabilir. Tayin olunacak münasip bir süre kavramı
somut olaylar karşısında idari ve yargısal makamlar tarafından belirlenebilecek
ve kriterleri saptanabilecek niteliktedir. Bu itibarla kuralda temel hak ve
özgürlüklerin kanunla sınırlanmasına ilişkin anayasal hükme aykırı bir yön
bulunmamaktadır.
23. Öte yandan Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun olması gerekir. Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama hürriyeti için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan hak ve özgürlükler ile devlete yüklenen ödevler özel sınırlama sebebi gösterilmemiş hak ve özgürlüklere sınır teşkil edebilir.
24. Anayasa’nın 73. maddesinde
düzenlenen vergi ödevinin yerine getirilmesini sağlamak üzere vergi alacağının
sorunsuz bir şekilde tahsil edilebilmesi bakımından vergi idaresince yapılacak
tebliğ işlemlerinin belirli bir düzen dâhilinde işlemesi ve muhatabına en kısa
sürede ulaşacak şekilde sonuçlandırılması
gerekir. Kuralla 5490 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesi ile oluşturulan merkezî
ve kapsamlı bir adres kayıt sisteminden yararlanılmak suretiyle vergilendirme
sürecinin bir parçası olan tebligat işlemlerinin bir an önce tamamlanması ve vergi dairelerince düzenlenen işlemlerden mükelleflerin
haberdar edilmesi amaçlanmaktadır. Buna göre itiraz konusu kuralın
anayasal bakımdan meşru bir amaca dayandığı anlaşılmaktadır.
25. Anayasa’nın 13. maddesinde güvence altına alınan ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen sınırlamanın ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise hakka getirilen sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir.
26. Kuralla, haklarında vergi
dairelerince düzenlenen işlemlerden mükelleflerin haberdar edilmelerinin ve
anılan işlemlere karşı idari ya da yargısal yollara başvurmaları için öngörülen
sürelerin gecikmeksizin işlemeye başlamasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu
şekilde hem kişilere hak arama hürriyetlerini kullanabilme imkânı tanınarak
vergi idareleri ile mükellef ya da ilgililer arasındaki ihtilafların bir an
önce giderilmesinin hem de idari faaliyetlerin uzun süre iptal tehdidi altında
kalmadan sürdürülebilmesinin ve böylece idari istikrarın sağlanmasının
hedeflendiği görülmektedir. Söz konusu amaca ulaşma yönünden mükellefin adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri
adresine tebliğ yapılamaması durumunda ikinci tebliğin tebliği çıkaran merci
tarafından tayin olunacak münasip bir süre sonra yapılmasının elverişli ve gerekli bir araç olmadığı söylenemez.
27. Kuralla dava açma süresinin başlaması bakımından ikinci tebligatın yapılabilmesi için bir süre öngörülmekle mahkemeye erişim hakkı yönünden kişilere bir külfet yüklenmiş ise de kuralda bu sürenin münasip bir süre olması gerektiği belirtilerek anılan sürenin somut durumun şartlarına göre kişilerin söz konusu işlemden haberdar olmalarına imkân tanıyacak bir süre olarak belirlenmesi gereğinin güvence altına alındığı görülmektedir.
28. Öte yandan kuralın uygulanmasından doğacak uyuşmazlıklara karşı yargı yolu açıktır. Vergi dairesince tesis edilen işlemlere ilişkin olarak çıkan uyuşmazlıklarda, yargı makamları tarafından dava konusu edilen işlemin tebliğinin usulüne uygun olup olmadığı hususu da incelenebilecektir. Bu inceleme sırasında yargı mercilerinin idare tarafından belirlenen sürenin kanunun amacına uygun olarak somut durumun şartlarına göre kişilerin işlemden haberdar olmalarına imkân tanıyacak nitelikte münasip bir süre olarak belirlenip belirlenmediğini denetleyebilecekleri açıktır.
29. Ayrıca Kanun’un “Mücbir
sebeplerle gecikme:” başlıklı 15. maddesi ile bu maddenin atıfta bulunduğu
13. maddede vergi ödevlerinden herhangi birinin yerine getirilmesine engel
olacak derecede ağır kaza, ağır hastalık, tutukluluk, yangın, yer sarsıntısı ve
su basması gibi afetler, kişinin iradesi dışında meydana gelen zorunlu
kayıplar, sahibinin iradesi dışındaki sebepler dolayısıyla defter ve
belgelerinin elinden çıkmış bulunması gibi hâllerden birinin varlığı ve bu
durumun herkesçe biliniyor olması ya da ilgilisi tarafından belgelenmesi veya
ispat edilmesi durumunda bu sebep ortadan kalkıncaya kadar sürelerin
işlemeyeceği hüküm altına alınmıştır. Anılan hüküm mücbir sebep hâllerinden
birinin varlığı durumunda adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresine
yapılacak tebligatlara ilişkin kanuni süreler yönünden de uygulanabilecektir.
30. Kuralla mahkemeye erişim hakkına bir sınırlama getirilmiş ise de bunun kişilere makul olmayan bir külfet yüklememesi için kanunda gerekli güvencelerin öngörüldüğü, bu çerçevede kuralla ulaşılmak istenen amaca ilişkin kamu yararı ile mahkemeye erişim hakkına ilişkin kişisel yarar arasında bulunması gereken makul dengenin gözetildiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla kuralın orantısız bir sınırlamaya neden olmadığı, dolayısıyla mahkemeye erişim hakkına ölçüsüz bir sınırlama getirmediği sonucuna ulaşılmıştır.
31. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.
Kuralın Anayasa’nın 2. maddesine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 36. maddesi yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 2. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.
Kuralın Anayasa’nın 10. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
ARSLAN
Başkanvekili
Hasan Tahsin GÖKCAN
Başkanvekili
Recep
KÖMÜRCÜ
Üye
Serdar
ÖZGÜLDÜR
Üye
Burhan
ÜSTÜN
Üye
Engin
YILDIRIM
Üye
Hicabi
DURSUN
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
Üye
Muammer
TOPAL
Üye
M. Emin KUZ
Üye
Kadir
ÖZKAYA
Üye
Rıdvan
GÜLEÇ
Üye
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
Üye
Selahaddin
MENTEŞ
Anayasa Mahkemesi, E. 2019/106, K. 2019/100, 25 Aralık 2019 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası