KÜNYE
T.C. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi 2022/2049 E., 2024/1111 K.·T.C. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21.HUKUK Dairesi
- Karar tarihi
- 16 Ekim 2024
- Esas no
- 2022/2049
- Karar no
- 2024/1111
- İncelenen dosyanın mahkemesi
- KAYSERİ 2. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
- Tarihi
- 11/05/2018
- Numarası
- 2018/77 Esas 2018/422 Karar
- Davacı
- —
- Vekili
- —
- Davalı
- —
- Dava
- Alacak (Hizmet Sözleşmesinden Kaynaklanan
- Dava tarihi
- 24/01/2018
- Gerekçeli kararın yazıldığı tarih
- 18/10/2024
Karar Metni
3.433 kelime·17 dk okuma·7 bölüm
Taraflar arasındaki hizmet sözleşmesinden kaynaklanan alacağa ilişkin davanın yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı zaman aşımı nedeniyle reddine yönelik olarak verilen hükme karşı davacı vekilince süresinde istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkili şirketin, 04/04/2006 tarih ve 119 Karar sayılı Yönetim Kurulu kararı ile şirket üst düzey yöneticilerine silah ve ruhsat alınmasına oy birliği ile karar verdiğini, anılan karar “şirketimiz 5 ilde 284 köyde 18.000 çiftçiye hizmet götüren 135.000.000YTL sermayeye sahip bir kuruluş olup, 30/04/2005 bilanço dönemi 386.313.903,31YTL ciroya sahip bir kuruluş olduğunu, davalıların söz konusu silahların iadesi için çekilen ihtara, silahların iade edilmeyeceğini belirterek cevap verdiğini, silahların davalılara görevleri gereği verildiğini,
silahların iade edilmemesi TCK 155/2 gereğince güveni kötüye kullanma suçunun nitelikli halini oluşturduğunu, davalıların da müvekkili şirket tarafından kendilerine zimmetli olarak verilen silahları iade etmeyerek kendilerine çıkar sağladığını, TCK’nın ilgili maddeleri gereğince davalıların işledikleri suçun cezası 1 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası olduğunu, TCK 66. Maddesi uyarınca zamanaşımı süresi 15 yıl olup davamızda da uzamış zamanaşımının uygulanması gerektiğini, bedelleri müvekkili şirket tarafından ödenen ve görevleri sona eren davalıların uhdesinde kalan ve davalıların haksız olarak iade etmedikleri,
müvekkili şirket envanterinde halen kayıtlı görünen silahların bedellerinin görev sürelerinin sonundan itibaren yasal faizi ile birlikte iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davacının davasının zamanaşımına uğradığını, mahkememizin görevli olmadığını bu sebeple görevsizlik kararı verilmesi gerektiğini, her bir davalı için ayrı ayrı dava açılması gerekirken birlikte dava açılmış olmasının usule aykırı olduğunu, müvekkiline davacı tarafından teslim ya da tahsis edilen herhangi bir silah bulunmadığını, müvekkilinin silahı davacının hibe ettiği bedel ile kendisi adına faturalandırmak ve ruhsatlandırmak sureti ile satın aldığını bu sebeplerle davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
Mahkemece;'' Kayseri 1.Noterliğinin 09/12/2005 tarih 23756 sayılı imza sirkülerinden, davalının davacı şirketin genel müdür olduğu, SKG işten ayrılış bildirgesine göre davalının 05/10/2009 tarihinde işten ayrıldığı anlaşılmıştır.
Davacı şirketin 04/04/2006 tarihli yönetim kurulu kararı ile yönetim kurulu başkanına, 04/04/2006 tarihli yönetim kurulu kararı ile şirketin genel müdür ve yardımcılarına, görevleri gereği sık sık yalnız seyahat ettiklerinden dolayı silah ve silah ruhsatı alınmasına karar verilmiştir. Söz konusu yönetim kararları incelendiğinde davalıya alınan silahın davalının görevi gereği, görev sırasında kullanması için alındığı bellidir.
Dolayısıyla davalı işten ayrılırken görevi gereği kendisine verilen silahı iade etmesi gerekmekte, davacı şirket de davalı işten ayrılırken davalından silahı istemesi gerekmektedir. Davacı söz konusu silahı işten ayrılırken davacı şirkete iade etmeyerek haksız yere silahı iktisap etmiştir. Dolayısıyla zamanaşımı başlangıcı davalının işten ayrıldığı 05/10/2009 tarihte başlamıştır.
O tarihte yürürlükte bulunan 818.sayılı kanunun 66.maddesine göre "Haksız surette mal iktisabından dolayıikame olunacak dava, mutazarrır olan tarafın verdiğini istirdada hakkı olduğuna ıttılaıtarihinden itibaren bir sene müruriyle ve her halde bu hakkın doğduğu tarihten itibaren on senenin müruriyle sakıt olur.
Eğer mal iktisabımutazarrır olan taraf aleyhinde bir borç teşkilinden ibaret ise, mutazarrırın hakkımüruru zaman ile sakıt olmuşolsa bile, bu borcu ifa etmez." hükmü uyarınca 1 yıllık zamanaşımı süresi 05/10/2010 tarihinde dolmuştur.
Davacı vekili de zamanaşımı süresin dolduğunu kabul etmekte, ancakah ruhsatı alınmasına karar verilmiştir. Söz konusu yönetim kararları incelendiğinde davalıya alınan silahın davalının görevi gereği, görev sırasında kullanması için alındığı bellidir. Dolayısıyla davalı işten ayrılırken görevi gereği kendisine verilen silahı iade etmesi gerekmekte, davacı şirket de davalı işten ayrılırken davalından silahı istemesi gerekmektedir.
Davacı söz konusu silahı işten ayrılırken davacı şirkete iade etmeyerek haksız yere silahı iktisap etmiştir. Dolayısıyla zamanaşımı başlangıcı davalının işten ayrıldığı 05/10/2009 tarihte başlamıştır.
O tarihte yürürlükte bulunan 818.sayılı kanunun 66.maddesine göre "Haksız surette mal iktisabından dolayıikame olunacak dava, mutazarrır olan tarafın verdiğini istirdada hakkı olduğuna ıttılaıtarihinden itibaren bir sene müruriyle ve her halde bu hakkın doğduğu tarihten itibaren on senenin müruriyle sakıt olur.
Eğer mal iktisabımutazarrır olan taraf aleyhinde bir borç teşkilinden ibaret ise, mutazarrırın hakkımüruru zaman ile sakıt olmuşolsa bile, bu borcu ifa etmez." hükmü uyarınca 1 yıllık zamanaşımı süresi 05/10/2010 tarihinde dolmuştur.
Davacı vekili de zamanaşımı süresin dolduğunu kabul etmekte, ancak davalının güveni kötüye kullanma suçunu işlediğini, bu nedenle uzamış ceza zamanaşımının söz konusu olduğunu ileri sürmektedir. Anacak davalı hakkında bu konuda yapılmış bir şikayet, veya açılmış gibi ceza davası olmayıp uzamış ceza zamanaşımı söz konusu değildir. Açıklanan nedenlerle zamanaşımı nedeniyle davanın reddine '' karar verilmiştir.
İSTİNAF SEBEPLERİ
Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; ilk derece mahkemesinin kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu, silahlar davalıya görevi gereği verildiğini, silahların iade edilmemesinin TCK 155/2 gereğince güveni kötüye kullanma suçunun nitelikli halini oluşturduğunu, bu nedenle uzamış zamanaşımı sürelerinin devreye girdiğini, davalıya kendisine görevi gereğince ve görevi süresince verilen silahları iade etmesi aksi halde yasal yollara başvurulacağı belirtilerek ihtar çekildiğini, davalı da müvekkili şirket tarafından kendisine zimmetli olarak verilen silahları iade etmeyerek kendisine çıkar sağladığını,
TCK’nın ilgili maddeleri gereğince davalıların işledikleri suçun cezası 1 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası olduğunu, TCK 66. maddesi uyarınca zamanaşımı süresi 15 yıl olup davamızda da uzamış zamanaşımının uygulanması gerektiğini, davalı davaya konu silahın kendisine hibe edildiğini ileri sürmekteyse de başka dava dosyasında, davalılardan ... dava açıldıktan sonra silahı şirketin Güvenlik Müdürü ... kanalıyla Elbistan 2. Noterliğinin 28/03/2017 tarih ve 4122 Yevmiye numaralı "Silah Devir Sözleşmesi" ile şirkete devir ve teslim ettiğini,
yine haklarında dava açılmayan bir kısım şirket yöneticileri de kendilerine ihtarın ulaşması akabinde müvekkili şirkete ait silahı şirkete teslim ettiğini, silah ruhsatlarının davalı adına çıkarılması yasa gereği olup müvekkili şirket adına zaten silah ruhsatı alınamayacağını, silah ruhsatı ancak silahı elinde bulunduracak kişi adına alınabileceğini, bu nedenle ruhsatlar davalı adına kayıtlı olduğunu, şirketin hacim ve kapasitesi gereği defterlerin sunulamadığını, bilirkişiye yerinde inceleme yetkisi verilerek şirket kayıt ve defterleri üzerinde inceleme yapılması ile bu husus zaten orataya çıkacağını,
bu nedenlerle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak talepleri doğrultusunda karar verilmesini istemiştir.
HUKUKİ NİTELENDİRME, DELİLLERİN VE İSTİNAF SEBEPLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Dava;davalı şirkette yöneticiliği sırasında kullanmak üzere davalıya verilen silahın iade edilmemesi nedeniyle açılmış sebepsiz zenginlemeye dayalı alacak davasıdır.
6100 Sayılı HMK'nın 355.maddesi gereğince, istinaf incelemesinin istinafa gelen tarafın sıfatı ile istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak kamu düzenine aykırılık bulunup bulunmadığı hususu gözetilerek ilk derece mahkemesinin taraflar arasındaki ihtilafta görevli mahkeme oluşu ve eldeki davada kesin yetki kuralına da aykırılık bulunmadığı anlaşılmakla işin esasına girilerek yapılan incelemede;
26/12/2005 tarihli Silah Satış Protokolü'nün incelenmesinde; ... tarafından 9 mm çapında tabancanın Kayseri Şeker Fabrikası Yönetim Kurulu Başkanı ...'a 8.772,00 TL'ye devredildiği,
28/04/2006 tarihli Şeker Fabrikası Mahsup Listesinde 26/12/2005 tarihli Silah Satış Protokolü kapsamında yönetim kurulu başkanı ...'a teslim edilen silah bedeli olarak 7.146,00 TL'nin ödendiği,
Davacı şirketin 04/04/2006 tarihli yönetim kurulu kararı ile yönetim kurulu başkanı ile şirketin genel müdür ve yardımcılarına, yönetim kurulu kararları ile de şirketin yönetim kurulu başkanı ve üyelerine görevleri gereği sık sık yalnız seyahat ettiklerinden dolayı silah ve silah ruhsatı alınmasına karar verildiği, davaya konu silahın davacı şirket tarafından alındığı, silahın davalıya teslim edildiği ve davalının işten ayrılırken silahı davacı şirkete teslim etmediği,
yönetim kararları gereğince davalı ve diğer yönetim kurulu üyelerine alınan silahların görevleri gereği ve görevleri sırasında kullanılması için alınmış olup, somut olay da ise, dava konusu silahın mülkiyetinin davalıya devredildiğine veya hibe edildiğine dair herhangi bir somut bilgi belge bulunmadığı, bu hale göre davalı yanın davacı şirkette 04/04/2006 tarihinde yönetim kurulu başkanı sıfatıyla görev aldığı, görevine 05/10/2009 tarihinde son verildiği, davalının şirketten ayrılırken görevi gereği kendisine verilen silahı çalıştığı davacı şirkete iade etmemek suretiyle sebepsiz olarak zenginleştiği anlaşılmaktadır.
İlk derece mahkemesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere davalı yanın davacı şirketteki işinin 05/10/2009 tarihi itibariyle sona erdiği, görevi gereği kendisine verilen silahı iade etmediği, davacı yanca davanın kısmi dava olarak açıldığı, davalının görevden ayrıldığı tarih itibariyle 818 Sayılı TBK yürürlükte olup TBK'nun 66.maddesi gereğince 1 yıllık zaman aşımı süresinin söz konusu olduğu ve bu sürenin 05/10/2010 tarihi itibariyle dolduğu,
yine 6762 sayılı TTK'nun 309. maddesi uyarınca ilgili sorumluluk davasının zaman aşımı süreleri olan 2 ve 5 yıllık sürelerinde geçmiş olduğu dikkate alınarak davalı yanın cevap dilekçesinde zaman aşımı itirazında bulunmasından ötürü açılan davanın zaman aşımı yönünde reddine yönelik ilk derece mahkemesi kararı usul ve yasaya uygun olduğu anlaşılmıştır.
Öte yandan, davacı vekilince, davalının güveni kötüye kullanma suçunu işlediğini, bu nedenle uzamış ceza zamanaşımının söz konusu olduğunu ileri sürülmüş ise de, ilk derece mahkemesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere davalı hakkında bu konuda davacı yanca yapılmış herhangi bir şikayet veya açılmış gibi ceza davası olmadığı gibi ileri somut olayın özelliği de gözetildiğinde davacı yanın iddia ettiği suçun unsurlarının bulunduğuna ilişkin somut bilgi, belge ve delilde bulunmadığından ceza zaman aşımı süresinin veya uzamış zaman aşımı süresinin somut olayda uygulanması söz konusu olamayacağından davacı vekilinin buna yönelik istinaf başvurusuna da itibar edilmemiştir.
Tüm bu nedenlerle ilk derece mahkemesinin davanın zaman aşımı nedeniyle reddi yönündeki kararında herhangi bir isabetsizlik görülmediğinden davacının istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermek gerekmiş ve takdiren aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
(KARŞI OY)
KARŞI OY
Bir hakkın belli bir süre içinde ileri sürülememesi sebebiyle dava yoluyla elde edilebilme imkanının kalmaması veya kanunda öngörülen sürenin geçmesi sonucu bir hakkın kullanılmasının mümkün olmaması zamanaşımı kurumunu ifade etmektedir (Türk Hukuk Kurumu: Türk Hukuk Lügatı, C. I, Ankara 2021, s. 1244). Zamanaşımı, borçluya borcunu ödememe imkanını veren ayrıca alacaklıyı alacağını zamanında istemeye teşvik eden bir kurumdur. Başka bir deyişle zamanaşımı kurumu hukuki güvenlik ilkesinin bir sonucu olarak alacaklıyı alacağını zamanında ileri sürmeye zorlamaktadır. Zira alacaklının alacağını kanunda öngörülen süre içerisinde ileri sürmeyip hareketsiz kalması, alacağın tahsili için ciddi bir iradeye sahip olunmadığı hususunda borçluda bir güven uyandırır.
Zamanaşımı bir maddi hukuk kurumu olmadığından borcu sona erdiren değil, var olan bir hakkın talep edilmesini engelleyen bir savunma aracıdır. Bu niteliği itibarıyla da zamanaşımı alacağın varlığını değil, talep edilebilirliğini ortadan kaldırır.
Başka bir deyişle kanunun öngördüğü zamanaşımı süresinin dolması, hakkın varlığını sona erdirmemekte fakat dava yoluyla hakkın ileri sürülmesi durumunda borçlunun bir karşı hakka (defi hakkına) dayanarak ileri sürülen hakkı sürekli olarak engellemesi söz konusu olmaktadır. Borçlu, zamanaşımı defini ileri sürerek alacak hakkı zamanaşımına uğradığı için edimi ifa etme zorunda olmadığını ifade etmektedir.
Bununla birlikte eğer davalı zamanaşımı defini ileri sürmezse hakim bu durumu resen nazara alamayacak ve şartlar mevcutsa alacağa hükmedebilecektir. Ancak zamanaşımı defini ileri süren tarafın bu hakkını dürüstlük kuralına aykırı olacak şekilde kullanmaması gerekir. Aksi halde hakkın kötüye kullanılması sözkonusu olur.
Başka bir deyişle borçlunun zamanaşımı defini ileri sürmesi dürüstlük kuralına aykırı olmadığı sürece hakkın kötüye kullanılması yasağı gündeme gelmez (Akyol, Şener: Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, İstanbul 2006, s. 65).
Zamanaşımı süreleri genel olarak yalnızca alacak hakları için öngörülmüş olup bu hakların zamanaşımı sürelerine tabi tutulmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır.
Özellikle uzun yıllar boyunca talep edilmemiş olan alacak hakkının ya elde edilmiş ya da ifa dışındaki bir nedenle sona ermiş olması, uzun yıllar boyu ifanın kanıtı olan belgeleri saklamasının borçludan beklenemeyecek olması, ifa talebiyle karşılaşan borçlunun borcunu ifa etmiş olsa bile ifayı ispat etmesinin neredeyse olanaksız olması ve bu durumda borçlunun hukuken korunmasının gerekmesi, hukuk düzeninin istikrar kazanmış durum ve ilişkilere dokunmak istememesi,
hukuki güvenlik ilkesi ve geçmişte kalan olaylardan dolayı uyuşmazlığın sürdürülmesinde kamu yararı bulunmaması bu nedenler arasında yer almaktadır (Erdem, Mehmet: Özel Hukukta Zamanaşımı, İstanbul 2010. s. 16.)
818 sayılı Kanun, 11/01/2011 tarihinde kabul edilen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 647 nci maddesi ile yürürlükten kaldırılmış, 6098 sayılı Kanun ise 01/07/2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 5 inci maddesinin birinci fıkrası.
“Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü süreler ile zamanaşımı süreleri, eski kanım hükümlerine tabi olmaya devam eder. Ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden başlayarak Türk Borçlar Kanununda öngörülen sürenin geçmesiyle, hak düşürücü süre veya zamanaşımı süresi dolmuş olur” hükmünü haizdir. Buna göre 818 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.
Haksız fiilden doğan tazminat davasının tabi olduğu zamanaşımı süreleri ve başlangıçları 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde genel zamanaşımı hükümlerinden ayrı olarak düzenlenmiştir. Zamanaşımı sürelerinin ve başlangıçlarının düzenlendiği 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ilk iki fıkrası.
“Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazam olan tarafın zarara ve failine ıttıla tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz.
Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik olunur.” şeklinde düzenleme içermektedir.
Görüldüğü üzere 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde haksız fiillerle ilgili olarak üç farklı zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bunlardan ilki zarar görenin zararı ve faili (sorumlu kişiyi) öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık zamanaşımı süresidir. Bir yıllık sürenin işlemeye başlaması açısından “öğrenme” ölçütü esas alınmış, bu ölçüt hem zarar hem de fail açısından aranmıştır.
Bu nedenle bir yıllık zamanaşımı süresi bu iki husustan hangisi daha sonra öğrenilmişse o hususun öğrenilme tarihinden itibaren işlemeye başlar. Başka bir deyişle bu iki hususun birlikte gerçekleşmesi gerekmekte olup sadece birinin öğrenilmesi zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için yeterli olmamaktadır.
Bir yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı öğrenme gibi subjektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “nispi zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. Öte yandan bir yıllık sürenin başlaması bakımından zararın öğrenilmiş sayılması için zararın varlığını, niteliğini ve temel unsurlarını belirleyecek bilgilerin dava açacak derecede öğrenilmiş olması yeterlidir.
818 sayılı Kanun'un 60 ncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden ikincisi ise bir yıllık nispi zamanaşımı süresini, herhalde zarar verici fiilin gerçekleştiği (vuku bulduğu) tarihten itibaren on yıl ile sınırlandıran on yıllık zamanaşımı süresidir. On yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı objektif nitelikte olan zarar verici fiilin gerçekleştiği tarihtir.
Bununla birlikte eğer zarar verici fiil süregelen bir nitelik taşıyorsa on yıllık zamanaşımı süresinin de fiilin tamamlandığı tarihten itibaren işlemeye başlaması gerekir. On yıllık zamanaşımı sürenin başlangıcı haksız fiilin gerçekleştiği (veya tamamlandığı) tarih gibi objektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “mutlak zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır.
On yıl içinde zarar ve sorumlu kişi öğrenilemediği için bir yıllık zamanaşımı süresi işlemeye başlamamış olsa dahi haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren on yıl geçmişse tazminat davası açma hakkı zamanaşımına uğrar. Buna karşılık on yıllık süre içinde zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren bir yıllık süre dolmuşsa artık azami nitelikteki on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin bir önemi kalmaz, bir yıllık süre dolduğunda zamanaşımı gerçekleşmiş olur.
(Havutçu, Ayşe: Haksız Fiil Sorumluluğunda Zamanaşımı Sürelerinin Başlangıcı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2012, C.12, s. 58.)
Görüldüğü üzere bir yıllık zamanaşımı süresi ile on yıllık zamanaşımı süresi arasındaki en önemli fark sürelerin başlama anlarıdır. Bir yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlarken on yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenilip öğrenilmediğine bakılmaksızın haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır. Zararın sonradan meydana gelmesi de sürenin işlemeye başladığı anı değiştirmemektedir.
818 sayılı Kanun'un 60 ncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden bir diğeri ise ceza davası zamanaşımı süresidir. Buna göre cezayı gerektiren haksız fiiller bakımından ceza kanunlarında daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörülmüşse tazminat talepleri için de bu zamanaşımının uygulanması gerekmektedir.
Ancak haksız fiillere ceza kanunlarındaki zamanaşımının uygulanabilmesi için haksız fiilin cezalandırılabilir olması ve bu fiil için ceza kanunlarında öngörülen zamanaşımının haksız fiillere uygulanan nispi veya mutlak zamanaşımından uzun olması gerekmektedir. Buradaki ceza kanunlarındaki zamanaşımı ifadesinden anlaşılması gereken ise ceza kanunlarındaki dava zamanaşımıdır.
Zira 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ikinci fıkrasının düzenlenme amacı, ceza yargılaması yapılabildiği sürece aynı fiilden kaynaklanan zararların tazmininin istenebilmesidir. Bir fiilin ceza yargılamasına konu olup olmamasında belirleyici olan süre ise dava zamanaşımı süresidir.
Haksız fiil olarak nitelendirilen davranışlar içerdikleri hukuka aykırılık ve kusur unsurlarına bağlı olarak ceza kanunlarına göre de suç teşkil edebilirler. Dolayısıyla aynı davranış hem ceza yargılamasının hem de tazminat davasının konusunu oluşturabilir. 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme ile fail, hukuka aykırı bir fiilinden dolayı ceza kanunlarına göre cezalandırılabildiği sürece bu fiil nedeniyle uğranılan zararın telafisi de failden istenebilir. Gerçekten de fail için daha ağır sonuçlar doğuran ceza yargılamasına izin verilirken aynı fiil nedeniyle faile karşı tazminat davası açılamaması yerinde olmayacaktır.
Ceza davası zamanaşımının uygulanabilmesi için tazminat sorumluluğuna neden olan fiilin ceza kanunlarına göre suç oluşturması ve cezayı gerektirmesi yeterli olup ayrıca haksız fiilin faili hakkında ceza davası açılmış olması veya mahkumiyet kararı verilmiş olması, hatta soruşturma yapılması gerekli değildir. Bu nedenle tazminat davasına bakan hakim zamanaşımı defi ile karşılaştığında, davanın esasına girmeden önce fiilin cezayı gerektirir bir fiil olup olmadığını ceza hukuku ilkelerine göre kendisi değerlendirecek, fiilin suç niteliğinde olduğu kanaatine ulaşırsa ceza zamanaşımını dikkate alacaktır (Tekinay, S. Sulhi/Akman, Sermet/Burcuoğlu, Haluk/Altop, Atilla: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993, s. 723.)
Hemen belirtilmelidir ki ceza davası zamanaşımı süresinin başlangıcı 818 sayılı Kanun hükümlerine göre değil, ceza kanunu hükümlerine göre belirlenir. Buna göre ceza davası zamanaşımının uygulandığı durumlarda zamanaşımı süresi, zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren değil, suç teşkil eden fiilin işlendiği (veya fiilin tamamlandığı) tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır. Ceza kanunu hükümleri, sadece ceza davasının zamanaşımının süresi ve başlangıç noktası bakımından uygulanacak olup zamanaşımın durması ve kesilmesine ilişkin nedenler ve sonuçları hakkında 818 sayılı Kanun hükümleri uygulanacaktır (Antalya, O. Gökhan: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. II, İstanbul 2017, s. 515).
Ceza davası zamanaşımı süresinin amacı gözetildiğinde, daha uzun olmak şartıyla bu sürenin hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresi hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresi açısından uygulanması gerekir. On yıldan fazla ceza davası zamanaşımı süresinin söz konusu olduğu bir durumda artık nispi ve mutlak zamanaşımı süresi dikkate alınmayacaktır.
Bu durumda ceza davası zamanaşımı süresi hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresinin hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin yerini alacak, tazminat davası en geç bu sürenin sonuna kadar açılabilecektir. Öte yandan ceza davası zamanaşımı süresi bir yıllık nispi zamanaşımı süresinden uzun ancak on yıllık mutlak zamanaşımı süresinden kısa ise bu durumda sadece nispi zamanaşımı süresinin yerine uygulanma imkanına sahip olacaktır. (Tekinay/Akman Burcuoğlu/Altop, s. 725.).
Zarar gören, zarar ve faili ne zaman öğrenmiş olursa olsun on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin geçmemiş olması şartıyla ceza davası zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. Bununla birlikte ceza davası zamanaşımı süresi dolmuş olsa dahi zarar gören on yıllık mutlak zamanaşımı süresi içerisinde zarar ve faili öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık nispi zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir.
Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; davacı şirketin 04/04/2006 tarih, 119 sayılı yönetim kurulu kararı ile yönetim kurulu başkanı ile şirketin genel müdür ve yardımcılarına görevleri gereği sık sık yalnız seyahat ettiklerinden dolayı silah ve silah ruhsatı alınmasına karar verildiği, bu karar doğrultusunda bedeli davacı şirket tarafından ödenerek, görevi nedeni ile satın alınıp davalıya teslim edilen silahın, davalının görevi sona ermesine rağmen davacı şirkete iade edilmediği, silahın şirket envanterinde halen kayıtlı göründüğü,
yönetim kurulu kararları gereğince davalı ve diğer yönetim kurulu üyelerine alınan silahların görevleri gereği ve görevleri sırasında kullanılması için alınmış olup, somut uyuşmazlıkta , dava konusu silahın mülkiyetinin davalıya devredildiğine veya hibe edildiğine dair herhangi bir somut bilgi belge bulunmadığı, bu bağlamda davalının görevinin sona ermesine rağmen şirketten ayrılırken görevi gereği kendisine verilen silahı çalıştığı davacı şirkete iade etmemek suretiyle sebepsiz olarak zenginleştiği hususlarının yerel mahkemenin kabulünde olduğu,
818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 60/2. maddesi (6098 sayılı TBK m.72) gereğince zarara yol açan eylemin, aynı zamanda suç sayılan bir eylemden doğması durumunda olayda uygulanacak zamanaşımı süresi, o suçun bağlı olduğu ceza zamanaşımı süresi olup, somut uyuşmalıkta davalının görevi nedeni ile zilyedliği kendisine devredilmiş silahı davacı şirkete iade etmeyerek, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunduğu , bu haliyle dava konusu olayın, olay gününde yürürlükte bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 155/2. maddesinde tanımlanan güveni kötüye kullanma suçu niteliğinde olup, olayın cezayı gerektiren bir fiilden doğduğu,
ceza kanunu bu fiil için daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmüş bulunduğu ve Borçlar Yasası'nın 60/2. maddesi gereğince zarara yol açan eylemin, aynı zamanda suç sayılan bir eylemden doğması durumunda olayda uygulanacak zamanaşımı süresinin, o suçun bağlı olduğu (uzamış) ceza zamanaşımı süresi olduğu, olay gününde yürürlükte bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nın 66/1-d maddesi uyarınca ceza zaman aşım süresinin 15 yıl olduğu, davacının 05/10/2009 tarihinde görevden ayrıldığı, eldeki davanın ise 01/03/2017 tarihinde (uzamış) ceza zamanaşımı süresi içerisinde açıldığı açıldığı,
diğer yandan, ceza zamanaşımı süresinin uygulanabilmesi için haksız eylemin suç niteliğinde olması yeterli olup, ayrıca ceza davası açılması gerekmediği gibi mahkumiyet kararı verilmesine de gerek bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Şu halde, açıklanan yönler gözetilerek,Mahkemece davalının zamanaşımı savunmasının reddiyle, işin esası incelenip varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle, yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden sayın çoğunluğunun görüşüne katılmıyorum.
Üye-
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi, E. 2022/2049, K. 2024/1111, 16 Ekim 2024 tarihli karar · Kaynak: UYAP Emsal Karar Arama