KÜNYE
(Kapatılan)14. Hukuk Dairesi 2007/2883 E., 2007/7553 K.
- Mercii
- Yargıtay
- Karar tarihi
- 15 Haziran 2007
- Mahkemesi
- Asliye Hukuk Mahkemesi
Karar Metni
1.152 kelime·6 dk okuma·1 bölüm
Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 15.12.2004 gününde verilen dilekçe ile muhdesatın aidiyetinin tespiti ve tapuya şerh verilmesi, tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tazminat istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine dair verilen 06.06.2006 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
KARAR
Dava, inanç ilişkisine dayalı tapu iptali ve tescil, mülkiyet tespiti olmadığı takdirde tazminat istemlerine ilişkindir.
Davalı davacının kızı olduğunu, çekişme konusu 173 parsel sayılı taşınmazdaki 1/13 payı satış bedelini ödeyerek kendisinin aldığını, 173 parselin üzerindeki binanın zemin ve birinci katının davacı babasına 2 ve 3 katlarının ise, kendisine ait olduğunu kabul ettiğini savunmuştur.
Mahkemece, dava kısmen kabul edilerek 173 parseldeki davalı adına olan 1/13 payın iptali ile 1/2 ‘sinin davacı adına tesciline bilirkişi raporuna ekli krokide (A) harfi ile gösterilen 212 m2 zemindeki, zemin ve zemin üstü 1. katın davacıya ait olduğunun saptanmasına ve Medeni Kanununun 1012. maddesi hükmünce tapu kütüğünün beyanlar hanesine şerh verilmesine, fazlaya dair davacı isteminin reddine karar verilmiştir.
Hükmü davalı temyiz etmiştir.
Uyuşmazlık inanç ilişkisi iddiasından kaynaklanmıştır.
İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı işlemin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın inanılan tarafından kullanılma, yönetilme ve inanana iade şartlarını içeren borçlandırıcı bir işlemdir.
5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği gibi; inanç sözleşmesi, inanılana bir hakkın kullanılmasında davranışlarını, inananın tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yükler. Diğer bir anlatımla; inanan inanılan namına yapılacak bir işlemden sonra, taşınmazın mülkiyetini ona (inanana) geçirme yükümlülüğü altına girmiştir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.
İnanç sözleşmesi anılan İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delil ile kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.
Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı taraf elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, makine ile yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış, parmak izli veya mühürlü senetler gibi.) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa HUMK.nun 292.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delil ile ispat edilebilir.
Yazılı delille veya yazılı delil başlangıcı yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HUMK.m.236) yemin (HUMK.m.344) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.
Somut olayda ise mahkemece tarafların baba ve kız oldukları HUMK.nun 293. maddesinin elvermesi nedeniyle tanık dinlenme olanağı bulunduğu benimsenerek dinlenen tanık sözleri, dosyaya delil olarak sunulan elektrik ve su makbuzları dikkate alınıp davacının inanç ilişkisini kanıtladığı kabul edilmiştir. Ancak;
05.02.1947 tarih ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında benimsenen gerek Dairemizce gerekse Yüksek Hukuk Genel Kurulu tarafından kararlı biçimde uygulanan ilke uyarınca taraflar HUMK.nun 293. maddesinin öngördüğü yakınlıkta kişiler de olsa bu tür iddialar resmi işleme karşı ileri sürüldüğünden aynı biçimde yazılı delille kanıtlanmalıdır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 28.12.2005 tarih 2005/14-677-774 sayıl kararı gibi…).
Bu nedenle mahkemece yazılı delil veya yazılı delil başlangıcı niteliğinde belgeye dayanılmadan inanç ilişkisinin kanıtlandığının kabulü doğru olmamıştır. Ne var ki; davacı dava dilekçesinde «…… her türlü delil….» demek suretiyle kati deliller arasında yer alan «yemin» deliline de dayandığından, davacıya inanç ilişkisinin varlığı hakkında yemin teklif hakkı hatırlatılmalı, bu istem hakkında sonucu doğrultusunda uygun karar verilmelidir.
Davadaki istek kalemlerinden biriside 173 parsel sayılı taşınmaz üzerinde davalıya ait 1/13 paya karşılık yapılan binanın zemin ve 1. katlarının mülkiyet tespiti istemidir. Gerçekten, eda davası açılması olanaklı durumlarda davacı hakkını açacağı bir eda davası ile kazanabileceğinden tespit isteminin dinlenme olanağı yoktur. Fakat somut olayda; 173 parsel üzerinde bağımsız bölümleriiçeren bir bina yapılmış ve bu bağımsız bölümler taraflarca ayrı ayrı kullanılmaktadır. Davacının bağımsız bölümlere ilişkin iddiası davalı tarafından kabul edildiğinden ve bu bağımsız bölümlerde davacının hakkı başka bir dava ile kanıtlanamayacağından, tespit isteminin dinlenmesinde davacının hukuki yararı bulunmakta olup, buna yönelik davalı temyiz itirazları yersizdir.
Mahkemece tespitle birlikte mülkiyetinin davacıya aidiyetine karar verilen bağımsız bölümlerin tapu kütüğünün beyanlar hanesine şerhi de hüküm altına alınmıştır. Burada öncelikle belirtilmelidir ki, Türk Medeni Kanunun 1012. maddesinde hükme bağlanan beyanlar, kayıt malikinin istemi üzerine kütüğün beyanlar sütununa yazıma ilişkindir. Açıkçası uyuşmazlık konusu olayda Türk Medeni Kanunun 1012. maddesinin uygulanma olanağı yoktur.
Önceki Medeni Kanunda bir hüküm bulunmasa da, “Beyanlar” başlıklı 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 1012 madde hükmü “Bir taşınmazın eklentileri, malikin istemi üzerine kütükteki beyanlar sütununa yazılır. Bu kaydın terkini, kütükte hak sahibi görünen bütün ilgililerin rızasına bağlıdır. Taşınmaz mülkiyetine ilişkin kamu hukuku kısıtlamalarının beyanlar sütununa yazılması ve bu sütuna yazılabilecek diğer hususlar tüzükle belirlenir. Özel kanun hükümleri saklıdır” şeklindedir.
Yasanın sözü edilen bu hükmü uyarınca genellikle tapu kütüğüne yazılarak alenileştirilmesinde fayda umulan hukuki ilişki ve fiili durum şeklinde tarif edilen her beyanın tapu kütüğünün beyanlar hanesinde gösterebilme olanağı yoktur. Başka bir anlatımla, tapu kütüğünün beyanlar hanesine “beyanda” bulunulabilmesi için ya Medeni Kanunda bir hüküm olması, veya özel kanunlarda bu konuda bir hükme yer verilmesi, yahut tapu sicil tüzüğünde bir düzenleme yapılmış olması gerekir.
22.12.1995 tarih ve 1/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında vurgulandığı üzere, Eşya Hukukunda, muhdesatdan, bir arazi üzerinde arz malikinden başkasına veya bir paydaşa ait yapı ve tesisler ile bağ ve bahçe şeklinde dikilen ağaçları anlamak gerekir. Muhdesat, sahibine arazi mülkiyetinden ayrı, bağımsız bir mülkiyet veya sınırlı bir ayni hak sağlamaz. Muhdesat sahibinin hakkı, sadece şahsi bir haktır. (Türk Medeni Kanunun m:722, 724, 729).
Bir kişi lehine muhdesatın tespitine ve bunun kütüğün beyanlar hanesine yazılmasına 3402 Sayılı Kadastro Kanunun 19/II. maddesi imkan sağlamaktadır. Gerçekten, anılan hüküm uyarınca “Taşınmaz mal üzerinde malikinden başka bir kimseye veya paydaşlardan birine ait muhdesat mevcut ise bunun sahibi, cinsi, ihdas tarihi ve iktisap sebebi belirtilerek tutanağın ve kütüğün beyanlar hanesinde gösterilir”.
Bu şekilde bir belirtmenin yenilik doğrucu bir sonucu olmadığı, esasen var olan şahsi hakka aleniyet kazandıracağı ve muhdesat sahibi lehine kanıt oluşturacağı kuşkusuzdur. 3402 Sayılı Kadastro Kanunu kural olarak kadastro bölge ve çalışma alanlarında üzerinde çalışma yapılan taşınmazlara uygulanır. Ancak, yasanın 33. maddesinde Kadastro Kanunun bazı hükümlerinin kadastro çalışma bölgeleri dışındaki genel hükümlere göre açılan
davalara da uygulanacağı kabul edilmiş, bu hükümlerin yasanın 14, 15, 17, 18 20 ve 21. maddeleri olduğu sayılmıştır.
Görülüyor ki, 3402 Sayılı Kadastro Kanunun 19/II. maddesine dayanılarak taşınmaz mal üzerinde muhdesat tespiti ve bunun kütüğün beyanlar hanesinde gösterilmesi kadastro bölge ve çalışma alanlarında üzerinde kadastro çalışması yapılan taşınmazlarda, tutanakların askıya çıkarıldığı tarihten itibaren 30 gün içinde kadastro mahkemesinde açılan davalarda veya bu süre içinde dava açılmamış tutanak kesinleşmişse, Kadastro Kanununun 12/3 maddesinde öngörülen 10 yıllık hak düşürücü süre içinde kadastrodan öncesi nedenlere dayanılarak genel mahkemelerde açılacak davada istenebilir.
Değişik bir anlatımla, kadastrodan sonraki hukuki sebeplere dayanılarak, genel mahkemelerde açılan davada, Kadastro Kanununun 19/II. maddesine sığınılarak muhdesat tespiti ve bunun kütüğün beyanlar hanesinde gösterilmesi dava edilemez. Muhdesat tespitinin tapu kütüğünün beyanlar hanesine yazılmasına ilişkin istemin kabulü de açıklanan nedenlerle doğru değildir.
Karar bütün bu nedenlerle bozulmalıdır.
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, E. 2007/2883, K. 2007/7553, 15 Haziran 2007 tarihli karar · Kaynak: Yargıtay Karar Arama