İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Abdussemet İnalhan ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2018/35517)

1. Başvuru; kızamık aşısı olunmasına rağmen kızamık

Başvuru No2018/35517Tarih28 Ocak 2021Okuma21 dk · 4.193 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Abdussemet İnalhan Ve Diğerleri Başvurusu

Karar tarihi
28 Ocak 2021
Başvuru Numarası
2018/35517
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

4.193 kelime·21 dk okuma·17 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru; kızamık aşısı olunmasına rağmen kızamık

hastalığına bağlı olarak ortaya çıkan Subakut Sklerozan Panensefalit (SSPE)

rahatsızlığı sonucunda sakat kalınması nedeniyle kişinin maddi ve manevi

varlığını koruma ve geliştirme hakkının, olay hakkında açılan tam yargı

davasının yaklaşık dokuz yıl devam etmesi nedeniyle makul sürede yargılanma

hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru 20/11/2018 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik

incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle

olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucuların beyanına göre başvuruculardan Zahit ve

Kadriye İnalhan'ın oğlu ve diğer başvurucuların kardeşi olan 1/1/1993 doğumlu

M.N.İ. 2002 yılında ilkokul 2. sınıfa gitmekteyken okulda kendisine yapılan

kızamık aşısı nedeniyle SSPE hastalığına yakalanmış ve vücut fonksiyonlarını

kaybederek yatağa bağımlı hâle gelmiştir.

9. Başvurucular, M.N.İ.nin SSPE hastalığına

yakalanmasında ve bu nedenle sakat kalmasında hizmet kusuru bulunduğunu ileri

sürerek 10/11/2009 tarihinde Sağlık Bakanlığına müracaat etmiş ve bu olay

nedeniyle ortaya çıkan zararlarının tazmin edilmesi talebinde bulunmuştur.

10. Sağlık Bakanlığı yapılan başvuruyu 13/1/2010 tarihli

işlemle reddetmiştir. İşlemde M.N.İ.ye aşı yapıldığına dair kayda

rastlanılmadığı belirtilmiştir. 15/12/2009 tarihinde ailesi ile yapılan

görüşmede, ailesinin 2002 yılında kızamık aşısı yaptırdığını ancak kızamık

hastalığı geçirmediğini beyan ettiği ifade edilmiştir. 2005 yılından bu yana

SSPE hastalığının bildirilmesi zorunlu bir hastalık olduğu, buna rağmen M.N.İ.nin

bildiriminin bulunmadığı vurgulanmıştır. Sonuç olarak M.N.İ.nin SSPE hastası

olup olmadığı tam anlaşılmamakla birlikte SSPE hastası olsa bile bu hastalığın

ortaya çıkmasında idarenin kusuru bulunmadığı değerlendirmesinde bulunulmuştur.

11. Başvurucular, bunun üzerine 29/1/2010 tarihinde

Diyarbakır 2. İdare Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmış ve tazminat talebinde

bulunmuştur. Başvurucular dava dilekçesinde özetle M.N.İ.nin hastalanması ve

tedavi sürecinden bahsetmiştir. M.N.İ.ye kızamık aşısı yapılmış olmasına rağmen

bu aşının yeterli dozda ve uygun koşullarda yapılmaması nedeniyle önleyici

etkisinin olmadığını ve M.N.İ.nin SSPE hastalığına yakalanarak sakat kaldığını

ileri sürmüştür. Başvurucular, kızamık aşısının ülkemizde 1987-1998 yılları

arasında tek doz olarak yapıldığını ancak tek doz kızamık aşısının ülke

genelinde yaygın ve yeterli dozda yapılmaması nedeniyle önleyici özellik

gösteremediğini ifade etmiştir. Başvurucular ayrıca, tüm aşıların kalite

kontrollerinin yapılması ve üretimden kullanıcıya kadar soğuk zincir sistemi

içinde hareket edilmesi gerekmesine rağmen ülkemizde bu koşullara uygun hareket

edilmediğini iddia etmiştir.

12. Mahkeme 2/3/2010 tarihinde davayı incelenmeksizin

reddetmiştir. Kararda davanın, idareye yapılan başvurunun reddine ilişkin bu

karardan sonra tazminat talebinde bulunularak tam yargı davası açılması

gerekirken tam yargı davası açma hakkının saklı tutulduğu belirtilerek idari

davaya konu olabilme niteliği bulunmayan ön kararın iptali istemiyle açıldığı

belirtilmiştir.

13. Başvurucular 7/5/2010 tarihinde kararı temyiz

etmiştir. Dilekçelerinde iptal davası açılmadan önce idareye başvuru yapıldığı,

yapılan başvurunun reddedilmesi üzerine davanın açıldığı belirtilmiştir. Söz

konusu başvurunun idari davaya konu olabilecek nitelikte olduğu ifade

edilmiştir.

14. M.N.İ. geçirdiği SSPE hastalığına bağlı olarak

11/12/2010 tarihinde vefat etmiştir.

15. Danıştay Onbeşinci Dairesi 5/2/2014 tarihinde mahkeme

kararını bozmuştur. Kararda, başvurucuların tazminat talebi bulunup bulunmadığının

ortaya koyulması amacıyla dilekçenin reddedilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

16. Davalı idarenin karar düzeltme talebi aynı Dairenin

19/11/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir.

17. Mahkeme, bozma kararına uyarak 31/12/2015 tarihinde

dava dilekçesinin reddine karar vermiştir.

18. Başvurucular 11/3/2016 tarihinde davalarını

yenilemiştir. Dilekçelerinde 29/1/2010 tarihli dilekçelerinde bulunan hususları

tekrar etmişler ve toplam 115.550 TL manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

19. Sağlık Bakanlığı, dava tarihinden önce Bakanlık

onayıyla oluşturulmuş ve SSPE hastalığı hakkında çeşitli araştırmalar yapmış

olan SSPE Bilimsel İnceleme Komisyonunca (Komisyon) hazırlanan rapordaki

verilere dayanarak dava konusu olayda hizmet kusuru bulunmadığını savunmuştur.

20. Bu rapor 1970 yılından itibaren Türkiye'de uygulanan

kızamık aşısı ile SSPE hastalığı arasındaki ilişkiyi incelemek üzere Sağlık

Bakanının 1/7/2005 tarihli ve 6888 sayılı oluru ile kurulan bir komisyon

tarafından hazırlanmıştır. Komisyon, rapor hazırlamadan önce diğer bazı

araştırmaların yanı sıra Dünya Sağlık Örgütü tarafından yıllara göre önerilen

kızamık aşı takvimini ve uygulamalarını incelemiş, dünyada tek doz kızamık

aşısı uygulanan ülkelerdeki SSPE görülme sıklığını araştırmış, ayrıca

Türkiye'deki üniversite ve eğitim hastanelerinde takip/tedavi edilen SSPE

olgularının sayısını tespit etmeye çalışmıştır.

21. Komisyon, toplam üç toplantı yaparak 5/4/2006 tarihli

bir rapor hazırlamıştır. Komisyon tarafından hazırlanan raporda sonuç olarak

aşağıdaki değerlendirmeler yapılmıştır:

"Sonuç olarak;

1. Ülkemizde, Sağlık Bakanlığı

tarafından GBP kapsamında uygulanan tüm aşıların kalite kontrolleri yapılmakta

ve üretimden kullanıcıya soğuk zincir sistemi içerisinde ulaştırılmaktadır.

2. Sağlık Bakanlığı kayıtlarına göre

kızamık aşısı rutin aşılama programı içerisinde 1998 yılına dek her zaman tek

doz uygulanmıştır, bu süre içerisinde iki dozdan tek doza geçildiği bir dönem

olmamıştır. 1998 yılında okullarda yaşanan kızamık salgınlarını önlemek amacıyla

ilköğretim 1. sınıfta 2. doz uygulaması başlatılmıştır.

3. Ülkemizde geçmişte uygulanmış ve

halen uygulanmakta olan kızamık aşılama şemaları başta DSÖ olmak üzere

uluslararası uygulamalarla ve bilimsel bulgularla uyumludur.

4. SSPE hastalığı kızamık aşısının değil

kızamık hastalığının komplikasyonudur. SSPE olgularından kızamık hastalığı

virüsü sorumludur.

5. Ülkemizde aşılanma oranları göz önüne

alındığında SSPE insidansının benzer ülkelerden çok farklı olmadığı

görülmektedir.

6. Ülkemizde SSPE olguları aşılama

oranlarının ve aşı ile elde edilen toplumsal bağışıklığın düşük olduğu

dönemlerde görülen kızamık olgularından kaynaklanmaktadır.

(...)"

22. Mahkeme 27/4/2017 tarihinde davayı reddetmiştir.

Kararda M.N.İ.nin idarece aşılandığının belirlenemediği vurgulanmıştır.

Aşılanma olsa dahi idarenin kusurlu olabilmesi için aşının bozuk olması

gerektiği, uygulanan tüm aşıların kalite kontrollerinin yapılması ve üretimden

kullanıcıya dek soğuk zincir sistemi içerisinde güvenle ulaştırılması nedeniyle

bunun mümkün olmadığı belirtilmiştir. Bunun dışında aşı yaptırılıp yaptırılmama

açısından ise asıl sorumluluğun ailelerde bulunduğu ifade edilmiştir. Öte

yandan SSPE hastalığının kızamık aşısının değil kızamık hastalığının bir

komplikasyonu olduğu, SSPE hastalığının yapıldığı iddia edilen aşıdan

kaynaklandığı hususunun bilimsel olarak kabul edilemeyecek nitelikte olduğu

değerlendirmesinde bulunulmuştur. Tüm bu veriler ışığında yaşanılan vefat

olayında idareye atfedilebilecek kusur bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

23. Başvurucular kararı temyiz etmiştir. Danıştay

Onbeşinci Dairesi 6/3/2018 tarihli kararla ilk derece mahkemesi kararının

onanmasına karar vermiştir.

24. Başvurucuların karar düzeltme istemi aynı Dairenin

18/9/2018 tarihli kararıyla reddedilmiştir.

25. Nihai karar 1/11/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir.

Başvurucular 20/11/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ

HUKUK

26. Anayasa Mahkemesi daha önceki içtihadında başvuru

konusuyla ilgili olarak derece mahkemelerince verilen kararlara dayanak

oluşturan ulusal ve uluslararası mevzuata ve konuyla ilgili AİHM içtihadına yer

vermiştir (Leyla Doğan ve Salih Doğan, B. No: 2015/4662, 10/10/2018, §§

25-66; Emine Sonsuz ve Sedat Sonsuz, B. No: 2015/3786, 10/10/2018, §§

27-68).

V. İNCELEME VE

GEREKÇE

27. Mahkemenin 28/1/2021 tarihinde yapmış olduğu

toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Kişinin

Maddi ve Manevi Varlığını Koruma ve Geliştirme Hakkının İhlal Edildiğine

İlişkin İddia

1. Başvurucuların

İddiaları

28. Başvurucular, M.N.İ.nin SSPE hastalığına yakalanarak

vefat ettiğini ifade etmiştir. Başvurucular; M.N.İ.nin SSPE hastalığına

yakalanmasında ve ölümünde Sağlık Bakanlığının hizmet kusurunun bulunduğunu,

buna rağmen ölümle neticelenen olay hakkında açılan davadan olumlu netice

alamadıklarını belirtmiştir. Başvurucular; kızamık aşısı uygulamasının sıkı

denetim ve takip gerektirdiğini ancak Sağlık Bakanlığının bunu başaramadığını,

tek doz kızamık aşısının uygun koşullarda ve yeterli dozda yapılmaması nedeniyle

önleyici özellik göstermediğini ileri sürmüştür. Sağlık Bakanlığının doğru ve

uygun bir aşılama yapmadığını, M.N.İ.ye sadece tek doz aşı yapıldığını, bu

aşının da uygun koşullarda yapılmadığını iddia ederek kişinin maddi ve manevi

varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

2. Değerlendirme

29. İddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak

Anayasa’nın "Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı"

kenar başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Herkes, yaşama, maddî ve manevî

varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir."

30. Anayasa’nın 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Devletin temel amaç ve görevleri,

…kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; ...insanın maddî

ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya

çalışmaktır."

31. Anayasa'nın 56. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

"Devlet, herkesin hayatını, beden

ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve

verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek

elden planlayıp hizmet vermesini düzenler."

32. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında;

herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu

belirtilmekte olup söz konusu düzenleme, Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde

özel hayata saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve zihinsel

bütünlüğün korunması hakkına karşılık gelmektedir. Başvuruya konu olay, kişinin

maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına ilişkin olarak devletin

pozitif yükümlülükleri çerçevesinde sınırlı olarak incelenmiştir.

a. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

33. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı

anlaşılan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Esas

Yönünden

i. Genel

İlkeler

34. Anayasa'nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin

maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu

belirtilmektedir. Bu kapsamda anılan Anayasa hükmü ile kişinin maddi ve manevi

varlığının bütünlüğü, gerek kamusal yetkilerle donatılmış kişilerin gerekse

özel kişilerin müdahalelerine karşı güvence altına alınmıştır (Özkan Şen,

B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 40).

35. Devlet, bireylerin yaşam hakkı ile maddi ve manevi

varlıklarını koruma hakkı kapsamında sağlık hizmetlerini -ister kamu isterse

özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin- hastaların yaşamları ile

maddi ve manevi varlıklarının korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin

alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (Nail Artuç, B.

No: 2013/2839, 3/4/2014, § 35).

36. Bu çerçevede devletin egemenlik alanında yaşayan ve

kontrolü altında bulunan kişilerin maddi ve manevi varlıklarına yönelen

müdahaleleri önleme, önlenememiş olan müdahalelere yönelik olarak da gerekli

soruşturma, kovuşturma, failleri tespit edip cezalandırma ve gerektiğinde

bundan doğan zararları etkili bir şekilde bizzat karşılama veya sorumlularına

karşılatma yükümlülüğü bulunmaktadır. Kişilerin vücut bütünlüğüne yapılan bir

müdahaleden doğan zararlara yönelik etkili bir tazminin sağlanamadığı ve bu

çerçevede devletin Anayasa’nın 17. maddesinden doğan koruma yükümlülüğünü

yerine getirmediği durumlarda kişinin vücut bütünlüğünün korunduğundan söz

edilemez (Özkan Şen, § 40; Yasin Çıldır, B. No: 2013/8147,

14/4/2016, § 37).

37. Söz konusu pozitif yükümlülük, sağlık alanında

yürütülen faaliyetleri de kapsamaktadır. Nitekim Anayasa’nın 56. maddesinde

herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, devletin

"herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak (…)

amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini"

düzenleyeceği, bu görevini kamuda ve özel sektörde yer alan sağlık ve sosyal

kurumlarından yararlanmak suretiyle onları denetleyerek yerine getireceği

kurala bağlanmıştır (İlker Başer ve diğerleri, B. No: 2013/1943,

9/9/2015, § 44).

38. İlke olarak tıbbi ihmallere ilişkin şikâyetler

konusunda temel başvuru yolu, hukuki sorumluluğu tespit adına takip edilecek

olan hukuk veya idari tazminat davası yoludur (Nail Artuç, § 38).

39. Etkili yargısal koruma sağlamada mağdurların kendi inisiyatifleri

ile hukuk veya idare mahkemesinde açtıkları dava yollarının sadece hukuken

mevcut bulunması yeterli olmayıp bu yolun uygulamada fiilen de etkili olması ve

başvurulan makamın, ihlal iddiasının özünü ele alma yetkisine sahip bulunması

gereklidir. Başvuru yolunun ancak bir hak ihlali iddiasını önleyebilmesi, devam

etmekteyse sonlandırabilmesi veya sona ermiş bir hak ihlalini karara

bağlayabilmesi, bunun için uygun bir giderim sunabilmesi hâlinde etkililiğinden

söz etmek mümkün olabilir (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, §

26; Filiz Aka, B. No: 2013/8365, 10/6/2015, § 39).

40. Diğer taraftan bu yöndeki pozitif yükümlülüğün sonuç

yükümlülüğü olmayıp uygun araçların kullanılması yükümlülüğü olması, her davada

başarılı olunması veya mağdurların olaylarla ilgili beyanlarıyla bağdaşan bir

sonuca varılması gerektiği anlamına gelmemektedir. Bununla beraber kural olarak

dava, olayın gerçekleştiği koşulları belirleyecek ve iddiaların doğruluğunun

kanıtlanması hâlinde sorumlularının tespit edilerek uygun telafi imkânlarını

sağlayacak nitelikte olmalıdır (Nail Artuç, § 45; Hilmi Düzgüner, B.

No: 2014/9690, 11/5/2017, § 50).

41. Anayasa Mahkemesi için bu noktada önemli olan husus,

yürürlükteki yargısal sistemin ihmale yönelik davranışlar ve tıbbi hatalar

nedeniyle maddi ve manevi varlığa yapılan müdahalelerden doğan sorumluluğu

hiçbir durumda belirsizlik içinde bırakmamasıdır. Anayasa Mahkemesinin bu

noktadaki görevi, derece mahkemelerinin Anayasa'nın 17. maddesi ile öngörülen

dikkatli ve özenli inceleme şartını ne ölçüde yerine getirdiğini incelemektir (Aysun

Okumuş ve Aytekin Okumuş, B. No: 2013/4086, 20/4/2016, § 72; Perihan

Uçar ve diğerleri, B. No: 2013/5860, 1/12/2015, § 57; Hilmi Düzgüner,

§ 51).

42. Olayların oluşumuna ilişkin delillerin değerlendirilmesi

öncelikle idari ve yargısal makamların ödevidir (Murat Atılgan, B. No:

2013/9047, 7/5/2015, § 43). Ayrıca Anayasa Mahkemesinin görevi, herhangi bir

davada bilirkişi raporu veya uzman mütalaasının gerekli olup olmadığına karar

vermek değildir. Bilirkişi raporu ve benzeri delillerin kabul edilebilirliği ve

değerlendirilmesi hususları derece mahkemelerinin yetkisi dâhilindedir. Buna

karşın Anayasa Mahkemesinin, başvurucunun yargılama kapsamında alınan bilirkişi

raporunun bir hükme ulaşılırken dikkate alınması talebinin reddi kararının da

tarafların haklarını koruma amacına yönelik yeterli güvenceleri içeren bir usul

çerçevesinde verilip verilmediğini incelemesi gerekmektedir (Ahmet Gökhan

Rahtuvan, B. No: 2014/4991, 20/6/2014, §§ 59, 60).

43. Öte yandan Anayasa Mahkemesinin kural olarak

bilirkişilerin vardığı sonuçları, mevcut tıbbi bilgilerden hareketle birtakım

tahminlere yer vererek sahip olduğu bilimsel bakış açılarının doğru olup

olmadığı yönünden irdeleme görevi de bulunmamaktadır (Yasin Çıldır, §

65).

44. Ancak kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve

geliştirme hakkı kapsamında yerine getirmek zorunda olduğu usul

yükümlülüklerinin somut olayda yerine getirilip getirilmediğinin nesnel bir

şekilde değerlendirilmesi, ilgili anayasal kurallar bağlamında derece

mahkemelerinin kendilerine tanınmış takdir yetkileri çerçevesinde hareket edip

etmediklerinin denetlenmesi gerekir. Bu bağlamda müdahaleyi haklı göstermek

için öne sürülen gerekçelerin ilgili ve yeterli olup olmadığı incelenmelidir (Murat

Atılgan, § 44).

ii. İlkelerin

Olaya Uygulanması

45. Somut olayda başvurucular, M.N.İ.nin SSPE hastalığına

yakalanarak vefat etmesi ve idare aleyhine açtıkları tam yargı davasının

reddedilmesinden sonra kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme

hakkının ihlal edildiği iddiasıyla bireysel başvuruda bulunmuştur.

Başvurucular, SSPE hastalığına kızamık aşısının neden olduğu yönünde bir iddia

ileri sürmemiştir. Başvurucular gerek derece mahkemelerine sundukları

dilekçelerde gerekse bireysel başvuru formunda çocuklarına kızamık aşısı

yaptırdıkları hâlde bu aşının yeterli dozda ve uygun koşullarda yapılmaması

nedeniyle önleyici etki gösteremediğini ileri sürmüştür. Başvurucular ayrıca,

kızamık aşısının ülke genelinde yaygın olarak yapılmamış olmasından şikâyet

etmiştir.

46. Öncelikle M.N.İ.ye idare tarafından kızamık aşısı

yapılıp yapılmadığının açıklığa kavuşturulması gerekir. Zira aşının uygun

koşullarda yapılmadığı iddiası, M.N.i.ye aşı yapılıp yapılmadığı hususu ile

doğrudan bağlantılıdır. Başvurucular, bireysel başvuru formunda çocuklarına

ilkokul 2. sınıfa gitmekteyken kızamık aşısı yapıldığını belirtmiştir.

Başvurucuların bu iddiası ile ilgili olarak derece mahkemelerince ise idarenin

aşı kayıtları istenilmiş, aşı formlarında M.N.İ.ye aşı yapıldığını gösteren

herhangi bir bilginin bulunmadığından M.N.İ.ye aşı yapıldığı tespit

edilememiştir.

47. Bu durumda sağlık ocağı personelinin koruyucu sağlık

hizmetlerini yürüttüğü sırada tutmakla yükümlü olduğu kayıtlara ilişkin iç

hukukta ne gibi düzenlemeler olduğunun açıklanması ve derece mahkemelerince

verilen kararların bu kapsamda değerlendirilmesi yerinde olacaktır.

48. 5/1/1961 tarihli ve 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin

Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun'un 10. maddesinin ikinci fıkrasında; sağlık

ocakları ve evlerinin her türlü koruyucu hekimlik hizmetlerini, hastaların

muayene ve tedavisi ile sağlık ocağına kayıtlı şahısların sağlık sicillerini

tutmakla mükellef olduğu belirtilmiştir. Keza Sağlık Bakanlığının 13/8/1993

tarihli ve 09762 sayılı Genelgesi'nin "Aşı Uygulamalarında Genel

Prensipler" başlıklı kısmında aşı uygulamalarının ilgili tüm formlara

zamanında, tam ve doğru olarak kaydedilmesinin sağlanması gerektiği ifade

edilmiştir.

49. Başvurucular, yukarıda açıklanan aşı kayıt sisteminin

yetersiz olduğu yahut bu sistemin uygulamada etkili bir şekilde işlemediği

yönünde bir iddia ileri sürmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde söz konusu

sistemin uygulamada etkili bir şekilde işlemediğine işaret eden herhangi bir

veri de tespit edilememiştir.

50. Derece mahkemelerinin olaylara ilişkin tespitleri

Anayasa Mahkemesi açısından bağlayıcı olmamakla birlikte Anayasa Mahkemesinin

derece mahkemelerinin tespitlerinden farklı bir tespitte bulunabilmesi için bu

hususta ikna edici unsurların mevcut olması gerekmektedir. Derece mahkemeleri,

dava dosyasında bulunan bilgi ve belgeleri dikkate alarak M.N.İ.ye ilk doz

kızamık aşısının yapılmadığı sonucuna ulaşmıştır. Derece mahkemeleri bu sonuca

ulaşırken, M.N.İ.ye aşı yapıldığına dair herhangi bir kayda rastlanmadığını

belirten Lice Toplum Sağlığı Merkezinin yazılarına ve başvurucunun M.N.İ.ye aşı

yapıldığını gösteren herhangi bir bilgi ve belgeyi dava dosyasına sunmamış

olmasına dayanmıştır. Başvuru formu ve ekleri bir bütün olarak ele alındığında

derece mahkemeleri kararlarının dava dosyasında bulunan delillerle açıkça

çelişecek biçimde verildiğinden söz edilemeyeceği değerlendirilmiştir. Bu

durumda somut olayda derece mahkemelerinin M.N.İ.ye ilk doz kızamık aşısının

yapılmadığı yönündeki tespitinden ayrılmayı gerektirecek ikna edici bir nedenin

bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

51. M.N.İ.ye kızamık aşısı yapıldığının kanıtlanamadığı

dikkate alındığında kızamık aşılarının uygun koşullarda yapılıp yapılmadığının

ve aşı uygulamasında soğuk zincir sistemine uyulup uyulmadığının ayrıca

incelenmesinin gerekli olmadığı değerlendirilmiştir.

52. Başvuru konusu olayda, kızamık aşısı uygulamasının

sıkı denetim ve takip gerektirdiği ancak Sağlık Bakanlığının bunu başaramadığı

yönündeki iddiaların ayrıca incelenmesi gerekir.

53. Koruyucu sağlık hizmetlerinin etkili ve verimli bir

şekilde organize edilmesi ve bireylere sunulması konusunda devletin belli

ölçüde pozitif yükümlülüklerinin bulunduğu açıktır. Devletin öncelikle bulaşıcı

bir hastalığın görülmesi hâlinde bu durumu tespit etmeye elverişli bir sistem

kurması ve bu vakanın bir salgına dönüşmemesi için gerekli olan önlemleri

alması gerekir.

54. Hastalığın ihbarı ve bildirimi sisteminde gerek

kamusal makamların gerekse anne ve babanın oldukça hassas davranması gerekir.

Anne ve babaların bulaşıcı bir hastalığa yakalanan yahut yakalandığından

şüphelendikleri çocuklarını derhâl sağlık kuruluşlarına ulaştırması, sağlık

kuruluşlarındaki görevlilerin de söz konusu vakayı değerlendirerek gerekli

önlemleri alması gerekir.

55. Gerekli önlemlerin alınması noktasında devletin

yüksek aşılama oranlarına ulaşarak toplumun bağışıklığını güçlendirmesi

önemlidir. Devletin normal dönemlerde yüksek aşılama oranlarına ulaşması ve

toplumun bağışıklığını güçlendirmesi yönünde pozitif yükümlülükleri bulunmakla

birlikte bu pozitif yükümlülüklerin kapsamının bulaşıcı hastalığa ilişkin bir

vakanın görülmesi ve/veya bu durumun bir salgına işaret etmesi hâlinde daha

geniş olacağı da muhakkaktır.

56. Bulaşıcı hastalıklarla mücadele kapsamında önemli

hükümler içeren 24/4/1930 tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu

yürürlüktedir. Bu Kanun'un 88. maddesinde çiçek aşısı mecburi bir aşı olarak

öngörülmüştür. Bunun yanı sıra 1593 sayılı Kanun’un 57. maddesinde kızamık

hastalığı da dâhil olmak üzere belirli hastalık türleri sayılmış, 72.

maddesinde ise 57. maddede zikredilen hastalıklardan birinin ortaya çıkması

veya ortaya çıkmasından şüphe edilmesi durumunda bir kısım tedbirlere

başvurulacağı belirtilmiş ve söz konusu tedbirler arasında hastalara veya

hastalığa maruz bulunanlara serum ya da aşı uygulanması şeklindeki tedbire de

yer verilmiştir. Başvuruya konu olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte

bulunan Genelge'de ise bebeklik dönemini de kapsayacak şekilde belirli yaş

grupları için çeşitli periyotlar dâhilinde bazı aşıların uygulanmasına ilişkin

esas ve usuller düzenlenmiştir (Halime Sare Aysal [GK], B. No:

2013/1789, 11/11/2015, §§ 71, 72).

57. Bu aşamada Komisyon raporundaki verilere değinmek

yerinde olacaktır. Başvurucular, bireysel başvuru formunda anılan rapora

yönelik herhangi bir iddia ve itiraz ileri sürmemiştir. Başvuru formu ve

eklerinde, çeşitli üniversitelerde görev yapan akademisyenlerce hazırlanan söz

konusu raporun objektifliğinin ve/veya yeterliğinin sorgulanmasına neden

olabilecek herhangi bir husus da tespit edilememiştir. Dolayısıyla devletin

aşılama konusundaki pozitif yükümlülüklerinin kapsamı değerlendirilirken bu

rapordaki verilerden yararlanılmasında herhangi bir sakınca olmadığı kanaatine

varılmıştır.

58. Derece mahkemelerince hükme esas alınan Komisyon

raporunda, kızamık hastalığından ve hastalığın yol açtığı komplikasyonlardan

korunmanın tek yolunun duyarlı nüfusun yaygın ve etkin aşılanması ile toplumun

bağışıklığının yükseltilmesi olduğu ifade edilmiştir. Raporda, Türkiye'de 1970

yılında başlatılan rutin kızamık aşı uygulamasının Dünya Sağlık Örgütü ve

Bağışıklama Danışma Kurulu önerileri doğrultusunda 1970 yılından 1998 yılına

kadar tek doz olarak sürdürüldüğü, aşılanma oranının 1987 yılından bu yana giderek

artış gösterdiği, bu oranın 1987-1990 yılları arasında %60,7'ye, 1991-1994

yılları arasında %73,7'ye ulaştığı belirtilmiştir. Raporda, başvurucunun

oğlunun dünyaya geldiği 1995 yılının da aralarında bulunduğu 1995-1998

döneminde %76 aşılama oranına ulaşıldığı ifade edilmiştir. Raporda ayrıca

2003-2005 yılları arasında gerçekleştirilen kızamık aşı günleri kapsamında 15

yaş altı 18,5 milyon çocuğa aşı yapıldığı belirtilmiştir.

59. Söz konusu veriler dikkate alındığında başvurucunun

oğlu M.N.İ.nin dünyaya geldiği dönemde kızamık hastalığının eliminasyonu tam

olarak gerçekleştirilememiş ise de kızamık hastalığının eliminasyonu için

sürekli olarak artan aşılama oranlarına ulaşıldığı ve bu kapsamda rutin

aşılamaların yanı sıra çeşitli aşı kampanyaları yürütüldüğü görülmektedir.

İhtiyaçların öncelik sıralamasının belirlenmesinde ve kamusal kaynakların hangi

sağlık hizmetine ne kadar tahsis edileceği hususunda idari makamların daha

elverişli konumda oldukları dikkate alındığında somut olayda anılan dönemde

kızamık hastalığının tamamen yok edilememiş olmasında yetkili makamlara bir

sorumluluk atfedilemeyeceği değerlendirilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde,

başvurucuların yaşadığı bölgede başvuruya konu olayın meydana geldiği dönemde

rutin aşılamaların yanı sıra ek bazı önlemlerin alınmasını gerektirebilecek bir

durumun olduğuna ve bu hususta o dönemde yetkili olan kamu makamlarına

bildirimde bulunulduğuna ilişkin bir kayıt da mevcut değildir. Başvurucular da

olayların meydana geldiği dönemde, M.N.İ. henüz kızamık hastalığına

yakalanmamış iken yakın çevrelerinde kızamık hastalığı görülmesi üzerine

yetkili kamu makamlarına durumu bildirdiğini yahut kamu makamlarının durumu

bildiğini ancak kamu makamlarının gerekli tedbirleri almadığını ileri

sürmemiştir. Esasında bulaşıcı hastalığa ilişkin bir vakanın görülmediği

ve/veya bir salgının ya da salgın tehlikesinin olmadığı normal durumlarda

derece mahkemelerinin kararlarında da belirtildiği üzere aşı takip

sorumluluğunun asıl olarak anne ve babalar üzerinde olduğu kabul edilmelidir.

60. Başvuru konusu olayda son olarak Türkiye'deki kızamık

aşılarının 1998 yılına kadar çift doz yerine tek doz olarak yapılması hususuna

değinmek gerekir. Derece mahkemelerince hükme esas alınan bilirkişi raporuna

göre Dünya Sağlık Örgütü 1970 yılı sonlarında kızamık aşısını bebeklik çağında

yapılması gereken aşılar arasına almış, aşı uygulama zamanını 1986-1989 yılları

arasında dokuzuncu ayda tek doz olarak önermiş, 1993 yılında ise kızamık

eliminasyonunu hedefleyen ülkeler için ikinci dozu önermiş ancak gelişmekte

olan ülkeler için rutin iki doz aşı uygulamasının erken olduğunu ve ilk dozda

yüksek oranlara ulaşılmasına öncelik verilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Rapordaki bilgilere göre Dünya Sağlık Örgütü 1998 yılında da dokuzuncu ayda tek

doz önerisini devam ettirmiş ancak 2000 yılında dokuzuncu aydaki ilk doz

kızamık aşısına ek olarak çocuklara ikinci doz fırsatının verilmesini önermiş

ve 2003 yılında da bu önerisini tekrar etmiştir. Başvuru formu ve eklerindeki

bu bilgi ve belgeler dikkate alındığında Türkiye'de belli bir dönem tek doz

olarak uygulanan kızamık aşısının anılan dönemdeki uluslararası standartlarla

uyumlu olduğu, o dönemdeki uluslararası standartlara uygun olarak hareket eden

kamu makamlarının sonradan ortaya çıkan sonuçlardan sorumlu tutulamayacağı

değerlendirilmiştir.

61. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde somut

olayda devletin koruyucu sağlık hizmetleri kapsamındaki yükümlülüklerini yerine

getiremediğini söylemek mümkün değildir. Ayrıca dava reddedilmiş bile olsa başvurucunun

etkili bir yargısal korumadan yararlanamadığı da söylenemez.

62. Açıklanan gerekçelerle başvuru konusu olayda kişinin

maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edilmediğine

karar verilmesi gerekir.

B. Makul Sürede

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucuların

İddiaları

63. Başvurucular, M.N.İ. hayattayken Adli Tıp Kurumuna

gönderilmemesi, idarenin gerekli tedbirleri almamasına bağlı olarak kusurlu

olmasına rağmen davalarının reddedilmesi, hastane kayıtlarının mahkemelerce

dikkate alınmaması nedeniyle adil yargılanma haklarının; uzun süren yargılama

nedeniyle makul sürede yargılanma haklarının ve eşitlik ilkesinin; ileri sürmüş

oldukları hususların mahkemelerce değerlendirmemiş olması nedeniyle savunma

haklarının; bunların yanı sıra özel hayata saygı haklarının ihlal edildiğini

ileri sürmüştür.

2. Değerlendirme

64. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Herkes, meşru vasıta ve

yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı

olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."

65. Başvurucular adil yargılanma haklarının, özel hayata

saygı haklarının ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüşse de

başvurucuların iddialarının ilk bakışta açıkça dayanaktan yoksun ve

temellendirilmemiş olduğunun anlaşılması nedeniyle anılan iddialar için ayrıca

değerlendirme yapılmasına gerek bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

a. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

66. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Esas

Yönünden

67. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara

ilişkin idari yargılamanın süresi tespit edilirken sürenin başlangıç tarihi

olarak davanın ikame edildiği tarih; sürenin sona erdiği tarih olarak -çoğu

zaman icra aşamasını da kapsayacak şekilde- yargılamanın sona erdiği,

yargılaması devam eden davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili kararını verdiği

tarih esas alınır (Selahattin Akyıl, B. No: 2012/1198, 7/11/2013, §§ 45,

47).

68. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara

ilişkin idari yargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken

yargılamanın karmaşıklığı ve kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili

makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun yargılamanın süratle

sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar dikkate alınır (Selahattin

Akyıl, § 41).

69. Anılan ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer

başvurularda verdiği kararlar dikkate alındığında 8 yıl 10 ay 8 günlük

yargılamaya ilişkin sürenin makul olmadığı sonucuna varmak gerekir.

70. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde

güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar

verilmesi gerekir.

C. 6216 Sayılı

Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

71. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin ilgili kısmı

şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda,

başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal

kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme

kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden

yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama

yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata

hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.

Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal

kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse

dosya üzerinden karar verir.”

72. Başvurucular; ihlalin tespiti, yargılamanın

yenilenmesi ile 200.000 TL maddi ve 200.000 TL manevi tazminata karar verilmesi

talebinde bulunmuştur.

73. Somut olayda makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiği sonucuna varılmıştır.

74. İhlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi

zararları karşılığında başvuruculara net 28.000 TL manevi tazminatın müştereken

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

75. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi

için başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal

arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Başvurucuların bu konuda herhangi bir belge

sunmamış olması nedeniyle maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi

gerekir.

76. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 294,70 TL harç ve

3.600 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.894,70 TL yargılama giderinin

başvuruculara müştereken ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve

geliştirme hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR

OLDUĞUNA,

2. Adil yargılanma hakkı kapsamındaki makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR

OLDUĞUNA,

B. 1. Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan

kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının İHLAL

EDİLMEDİĞİNE,

2. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul

sürede yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvuruculara net 28.000 TL manevi tazminatın

MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 294,70 TL harç ve 3.600 TL vekâlet ücretinden oluşan

toplam 3.894,70 TL yargılama giderinin başvuruculara MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların

Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde

yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten

ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin bilgi için Diyarbakır 2. İdare Mahkemesine

(E:2016/420, K:2017/874) GÖNDERİLMESİNE,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına

GÖNDERİLMESİNE 28/1/2021 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan : Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler : Hicabi DURSUN Muammer TOPAL Recai AKYEL Selahaddin MENTEŞ Raportör : Eren Can BENAKAY Başvurucular : 1. Abdussemet İNALHAN 2. Eylem İNALHAN 3. Gülseher POLAT 4. Kadriye İNALHAN 5. Maşallah İNALHAN 6. Nazlı İNALHAN 7. Nisanur İNALHAN 8. Remziye İNALHAN 9. Zahit İNALHAN Başvurucular Vekili : Av. Arzu PAMUKÇU YÖRDEM

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2018/35517, 28 Ocak 2021 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. IV. İlgili
  10. Hukuk
  11. V. İnceleme Ve
  12. Gerekçe
  13. A. Kişinin
  14. B. Makul Sürede
  15. C. 6216 Sayılı
  16. B. 1. Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan
  17. C. Başvuruculara net 28.000 TL manevi tazminatın
  18. E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların
  19. G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına
  20. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2018/35517
Tarih
28 Ocak 2021

İlgili Kararlar

  • Zafer Yılmaz Başvurusu (B. No: 2017/14317)
  • Muhammed Şahin Başvurusu (B. No: 2018/31568)
  • Cengiz Mutlu Başvurusu (B. No: 2018/35088)
  • M.t.a. Başvurusu (B. No: 2016/22509)
  • Saeed Banıasadı Başvurusu (B. No: 2017/20496)
  • İnan Gök Başvurusu (B. No: 2018/1936)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.