İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Genel Kurul

ANAYASA MAHKEMESİ · GENEL KURUL

KARAR

Ano İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti. Başvurusu (B. No: 2014/2267)

1. Başvuru, mahkemece hükmedilen alacağın değer kaybına

Başvuru No2014/2267Tarih21 Aralık 2017Okuma45 dk · 9.014 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Genel Kurul Ano İnşaat Ve Ticaret Ltd. Şti. Başvurusu

Karar tarihi
21 Aralık 2017
Başvuru Numarası
2014/2267
R.G. Tarih ve Sayı
25/1/2018-30312
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

9.014 kelime·45 dk okuma·29 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, mahkemece hükmedilen alacağın değer kaybına

uğratılarak ödenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; yargılamanın uzun sürmesi

nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına

ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 20/2/2014 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir.

7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda

bulunmuştur.

8. Birinci Bölüm tarafından 5/12/2017 tarihinde yapılan

toplantıda niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli

görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 28. maddesinin (3)

numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

9. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar

özetle şöyledir:

A. Uyuşmazlığın Arka

Planı

10. Başvurucu, inşaat işleri ile iştigal etmek üzere 1970

yılında Ankara'da kurulmuş bir ticaret şirketidir.

11. Başvurucu Şirket ile Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü

arasında 9/5/1977 tarihinde "Karacaören Barajı

ve Hidroelektrik Santral (HES) Tesisleri" inşaatı için sözleşme

imzalanmıştır. Bu sözleşme doğrultusunda başvurucu tarafından 1977 yılında Karacaören Barajı'nın inşaatına başlanmıştır.

12. İnşaatın devamı sırasında 14/3/1980 tarihinde ek bir

sözleşme daha akdedilmiş ancak başvurucunun talebi ve idarenin de uygun görmesi

üzerine 9/6/1988 tarihinde inşaat işi tasfiye edilerek sonlandırılmıştır. İşin

sonlandırılması üzerine idare tarafından yapılan işlerin masrafları için kesin

hesap çıkarılmış, başvurucu Şirket ise 24/10/1989 tarihinde bu kesin hesaba

itiraz etmiştir.

B. Alacak Davası Süreci

13. Başvurucu, tasfiye ile sonuçlanan inşaat yapım işi

çerçevesinde yapılan işlerinin hak edişi olarak 500 TL (Eski TL ile 500.000.000

TL olup bundan böyle tutarlar yalnızca yeni TL ile gösterilecektir.)

tutarındaki alacağın tahsili istemiyle 10/10/1990 tarihinde Ankara 7. Asliye

Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır.

14. Mahkeme 27/12/1993 tarihinde davanın kabulüne karar vermiş,

Yargıtay ise 18/11/1994 tarihinde hükmün bozulmasına karar vermiştir. Bozma

ilamı sonrası başvurucu 16/3/1995 tarihinde 86.680,47 TL daha alacağıntahsili istemine ilişkin olarak ek bir dava açmış,

bu ek dava aynı dava ile birleştirilerek yargılamaya devam olunmuştur.

Başvurucu, ek dava dilekçesiyle ayrıca sözleşme kapsamında yararına hükmedilen

alacağın DSİ'den geç tahsil edilmesi nedeniyle uğradığı munzam zararın

tazminini de talep etmiştir. Ancak Mahkeme 15/12/1998 tarihli duruşmada munzam

zararın tazminine ilişkin istem yönünden davanın tefrikine karar vermiştir.

15. Mahkeme 15/12/1998 tarihinde davanın kısmen kabulüne karar

vermiş ancak bu hüküm de Yargıtay tarafından 20/5/1999 tarihinde tazminatın

hatalı hesaplandığı gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemenin 12/9/2000 tarihli

hükmü de Yargıtayca yine hatalı hesaplama nedeniyle

6/2/2001 tarihinde bozulmuştur. Mahkemenin 5/7/2001 tarihli davanın kısmen

kabulüne ilişkin hükmü ise Yargıtay 15. Hukuk Dairesince 27/12/2001 tarihinde

usul yönünden bozulmuştur.

16. Nihayet Mahkeme 19/4/2002 tarihinde davanın kısmen kabulü

ile daha önce kesinleşmiş bulunan 58.926,87 TL'nin DSİ'den alınarak başvurucuya

verilmesine karar vermiştir. Karar ile bu tutarın 2.780,82 TL'lik kısmına

9/6/1988 tarihinden itibaren, kalan 56.056,05 TL'lik kısmına ise dava

tarihinden itibaren reeskont faizi işletilmesine hükmedilmiştir. Mahkeme

ayrıca, başvurucu yararına 16/3/1995 tarihinden itibaren işletilecek reeskont

faizi ile birlikte 13.936,09 alacağın daha DSİ'den tahsiline ancak miktardan

9.894,27 TL KDV (katma değer vergisi) düşülmesine karar vermiştir.

17. Bu karar davalı idare tarafından temyiz edilmiş, Dairenin

6/6/2002 tarihli ilamıyla hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir.

Daire, bozma dışında kalan miktara ilişkin karar verilirken asıl dava ile

birleşen davadaki miktarların ayrılmadan karar verilmesinin doğru olmadığını

belirtmiştir. Daire, bu gerekçeyle hüküm fıkrasındaki rakamları çıkararak hükmü

düzeltmiştir. Buna göre asıl davada 486,69 TL'nin dava tarihi olan 10/10/1990

tarihinden itibaren değişen oranlı reeskont faizi, birleşen davada ise

58.440,18 TL'nin 2.870,82 TL'lik bölümüne 9/6/1988 tarihinden, 55.569,36 TL'lik

bölümüne ise birleşen dava tarihi olan 16/3/1995 tarihinden itibaren değişen

oranlı reeskont faizi uygulanmak suretiyle davalı idareden alınarak başvurucuya

verilmesine karar verilmiştir.

18. Başvurucuya Mahkeme ilamı doğrultusunda 23/9/2002 tarihinde

62.968,69 TL asıl alacak ve 348.027,70 TL faiz olmak üzere toplam 410.996,39 TL

tutarında ödeme yapılmıştır.

C. Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesine Başvuru Süreci

19. Başvurucu 4/12/2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesine (AİHM) bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu, açmış olduğu

alacak davasında yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma

hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca, uzayan hukuki süreç

sonunda sözleşmedeki tutarın ödenmesinin geciktiğini ve bu tutarın düşük bir

faiz oranıyla ödenmesi nedeniyle mali yönden kayba uğradığını belirterek

mülkiyet hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

20. AİHM, 7/10/2008 tarihinde mülkiyet hakkının ihlali iddiası

yönünden iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle başvurunun kısmi olarak

kabul edilemez olduğuna karar vermiştir (Naci

Balkar (Baltutan) ve Ano

İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti./Türkiye (k.k.),

B. No: 9522/03, 7/10/2008). AİHM kararında, ilke olarak alacağın geç

ödenmesinden kaynaklanan zararın enflasyon oranı ile müsavi faiz ödenerek

telafi edilebileceği belirtilmiştir. Buna karşın AİHM, başvurucunun gecikme

dolayısıyla ödenen faizi aşan zararlarının 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı

mülga Borçlar Kanunu'nun 105. maddesinde öngörülen iç hukuk yolunu

kullanabileceğine dikkat çekmiştir. Aynı kararda AİHM, başvurucunun makul sürede

yargılanma hakkına ilişkin şikâyetinin incelenmesini ise sonraya bırakmıştır.

21. AİHM, 6/10/2009 tarihinde ise başvurucunun makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Baltutan ve Ano İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti./Türkiye,

B. No: 9522/03, 6/10/2009).

D. Başvuruya Konu Munzam

Zararın Tazmini Davası Süreci

22. Başvurucunun sözleşme kapsamında yararına hükmedilen

alacağının DSİ'den geç tahsil edilmesi nedeniyle uğradığı munzam zararın

tazmini istemiyle 16/3/1995 tarihinde açtığı dava 15/12/1998 tarihinde tefrik

edilerek aynı Mahkemede yargılamaya devam olunmuştur.

23. Başvurucu, tefrik edilen bu davada munzam zarar tazminatı

olarak 500 TL'ninreeskont faiziyle birlikte davalı

idareden tahsilini talep etmiştir. Başvurucu, bu yargılama devam ederken

17/2/2005 tarihinde Ankara 8. Asliye Hukuk Mahkemesinde yine munzam zarara

dayalı tazminat istemine ilişkin DSİ aleyhine bir dava daha açmıştır. Bu dava,

aralarındaki bağlantı nedeniyle Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen

dava ile birleştirilmiştir. Başvurucu, birleştirilen bu davada ise toplam

1.010.000 TL tutarında tazminat talebinde bulunmuştur.

24. Mahkeme; hukukçu, mali müşavir ve inşaat alanlarında uzman

üç kişiden oluşturulan Bilirkişi Kurulundan 1/12/2004 tarihinde rapor almıştır.

Bilirkişi Kurulu raporunda, tüketici fiyatlarına göre alacağın geç ödenmesi

nedeniyle başvurucunun uğradığı zarar ve kur, mevduat faizleri ile tüketici

fiyatları ortalamasına göre uğradığı zarar ayrı ayrı gösterilmiştir. Rapora

göre enflasyon oranlarına göre başvurucunun zararı 7.848.069 TL olup

başvurucunun ortalama munzam zararı ise 16.917.638 TL'dir. Raporda ayrıca

değişik ölçütlere göre munzam zarar hesabı da yapılmıştır. Bu doğrultuda

taraflar arasındaki ek sözleşmelere göre, alacağın zamanında tahsil edilememesi

nedeniyle faal olunmamasına ve başvurucunun bu süreçte taşınır ve taşınmaz

mallarını satmış olmasına göre ayrı ayrı hesaplamalar yapılmıştır.

25. Mahkeme 20/4/2005 tarihinde asıl davanın kabulü ile 500

TL'nin işin tasfiye tarihi olan 9/6/1988 tarihine kadar yasal faiziyle birlikte

davalı idareden alınarak başvurucuya verilmesine karar vermiştir. Mahkeme,

birleşen davanın ise zamanaşımı nedeniyle reddine karar vermiştir.

26. Dairenin 21/6/2007 tarihli ilamıyla hükmün bozulmasına karar

verilmiştir. Bozma ilamında, munzam zararın ancak asıl alacağın faiziyle

birlikte ödendiğinin 22/9/2002 tarihinde tespit edilebileceği belirtilerek eser

sözleşmelerindeki beş yıllık zamanaşımı süresine göre davanın zamanaşımı

nedeniyle reddine karar verilmesinin doğru olmadığı belirtilmiştir. Daire

ayrıca 818 sayılı mülga Kanun'un 105. maddesine göre, alacaklının uğradığı

zararın geçmiş günler faizinden fazla olduğu takdirde borçlunun -kendisine bir

kusur yüklenmedikçe- zararı karşılamakla yükümlü olduğunu belirtmiştir. Daireye

göre somut olayda çözümlenmesi gereken sorun, başvurucunun tahsil ettiği

temerrüt faizini aşan bir zararının oluşup oluşmadığıdır. Daire, başvurucu

Şirketin munzam zararı somut delillerle ispat etmesi gerektiğini kabul

etmiştir. Daire; buna örnek olarak başvurucunun alacağını tahsil edememekten

ötürü yüksek faizle borç para aldığını, alacaklı olduğu parayı zamanında

alsaydı yabancı para ile ödemek zorunda olduğu borcunu geçen süre içinde

gerçekleşen bu fark nedeniyle daha yüksek kurdan ödemek zorunda kaldığını,

illiyet bağını da içerecek şekilde kanıtlamak durumunda olduğunu bozma ilamında

belirtmiştir. Daire, somut olay bakımından ise bu ilkelere dayalı bir inceleme

yapılmadığını kabul etmiş ve yeni bir bilirkişi incelemesi yapılarak başvurucunun

varsa munzam zararın tespit edilmesi için hükmü bozmuştur.

27. Mahkeme, bozma ilamına uymuş ve yeni bir bilirkişi raporu

almıştır. 16/7/2010 tarihli bilirkişi raporunda özetle;

i. Munzam zarar miktarının bozma ilamı doğrultusunda

hesaplanması gerektiği belirtilmiştir. Buna göre ise idare ile yapılan işle

illiyet bağı kanıtlanmak kaydıyla sadece başvurucu aleyhine yapılan icra

takipleri nedeniyle ödemek zorunda kalınan faiz ve sair giderleri ile birlikte

üçüncü kişilerden alınan daha yüksek faizle borç para alınması sonucu ödenen

fazla faiz veya zarar miktarın munzam zarar olarak talep edilebileceği

vurgulanmıştır.

ii. Başvurucu tarafından munzam zararın hesaplanmasına esas

olacak şekilde sunulan listelerde yer alan icra takiplerine ilişkin dosyaların

kâğıt fabrikasına gönderildiği, dosya asılları veya örneklerinin temininin ise

mümkün olmadığı tespitine yer verilmiştir.

iii. Dolayısıyla başvurucu Şirketin maruz kaldığı icra takipleri

sebebiyle ödediği faiz ve icra giderlerinin toplam tutarının icra takip

dosyaları ibraz edilmediğinden ve dava dosyası ile eklerinde davacı Şirket

tarafından icra dairelerine yapılan ödemelerle ilgili belgeler de

bulunmadığından hesaplama yapılamadığı ifade edilmiştir.

iv. Bilirkişi Kurulu sonuç olarak ise Yargıtay bozma ilamında

öngörülen inceleme yöntemine göre başvurucuların munzam zararlarının

bulunmadığı kanaatini bildirmiştir.

v. İtiraz üzerine alınan ek raporda ise başvurucunun idareyle

yaptığı işle bağlantılı olarak üçüncü şahıslara 9/6/1988 tarihinden sonra

ödediği 3.379,11 TL tutarındaki faiz dışında somut delillere dayalı bir munzam

zararı olduğunu kanıtlayamadığı belirtilmiştir.

28. Bilirkişi raporunu hükme esas alan Mahkeme 28/12/2011

tarihinde asıl ve birleşen davaların reddine karar vermiştir. Kararın

gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

"...Dava,

munzam zarara ilişkin olup, uyulan bozma ilamında belirtildiği üzere davacının

yaptığı baraj inşaatının tasfiyesine ilişkin olarak düzenlenen 09.06.1988

tarihli tutanakta tasfiye nedeniyle davacı şirkete masraf ve hiç bir tazminat

ödenmeyeceğinin ifade edilmiş olmasına göre 8/505 sayılı kararname hükümleri

doğrultusunda munzam zarar hesap ve talebinin mümkün bulunmadığı anlaşılmakla

birlikte davacının alınan bilirkişi raporlarına göre kendi hükmi şahsiyeti

nedeniyle davacı şirket aleyhine yapılan icra takipleri nedeniyle davacı

şirketin defterlerinin ve temlikleri ile takip dosyalarına göre davacı şirketin

aynı iş döneminde yüklendiği diğer işlerinin akıbeti de araştırılarak uğradığı

zarara etkisinin bulunup bulunmadığı yönünde

alınan bilirkişi raporlarına göre davacının yaptığı iş nedeniyle davacıya

ödenen temerrüt faizlerinden fazla munzam zararının ispatlanmadığı

anlaşılmakla, alınan rapor ve ek raporların kapsamına göre de

davacıya ödenen faizlerden fazla munzam zarar hesaplanmasına esas alınabilecek

faizin yani zararın tespit edilememesine nazaran mahkememizin 1999/22 Esas

sayılı dosyasında evvelce hükmedilen 500 TL'lik munzam zararında bulunmadığı

sonucuna varıldığından esas davanın ve birleşen dosyadaki munzam zarara dair

kalemleri ihtiva eden davanın reddine karar vermenin doğru olacağı sonuç ve

kanısına varılmış[tır]... "

29. Temyiz edilen hüküm, Dairenin 25/12/2012 tarihli ilamıyla

onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 26/12/2013

tarihli ilamıyla reddedilmiştir.

30. Nihai karar, başvurucu vekiline 27/1/2014 tarihinde tebliğ

edilmiştir.

31. Başvurucu 20/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. Mevzuat Hükümleri

32. 818 sayılı mülga Kanun’un "Munzam

zarar" kenar başlıklı 105. maddesi şöyledir:

“Alacaklının düçar

olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiç bir kusur isnat edilemiyeceğini

ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir.

Bu munzam zarar derhal takdir olunabilirse hakim, esasa dair karar verir iken bu zararın miktarınıdahi tayin edebilir.”

33. Bu Kanun'u ilga eden 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk

Borçlar Kanunu'nun "Aşkın zarar" kenar

başlıklı 122. maddesi şöyledir:

"Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir

zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat

etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür.

Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte

olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında

karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder."

34. 4/12/1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt

Faizine İlişkin Kanun'un "Temerrüt

faizi" kenar başlıklı 2. maddesi şöyledir:

"(Değişik :

15/12/1999 - 4489/2 md.) Bir miktar paranın

ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça,

geçmiş günler için 1 inci maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye

mecburdur.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının önceki

yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda

açıklanan miktardan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde

temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30

Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş

puan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.

Temerrüt faizi miktarının sözleşmede

kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdi faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda

öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdi faiz miktarından az

olamaz."

2. Yargıtay İçtihadı

35. Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 12/5/2016 tarihli ve

E.2016/1049, K.2016/2737 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...

Munzam zarar nedeniyle alacak istemine ilişkin

olarak; dava tarihine göre uygulanması gereken mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu

105. maddesinde munzam zarar düzenlenmiştir. (Maddenin 6098 sayılı Türk Borçlar

Kanunu'ndaki karşılığı 122. maddedir.) Anılan 105. (6098 sayılı TBK 122)madde

uyarınca alacaklının uğradığı zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu

takdirde borçlu kendisine hiçbir kusur yüklenemeyeceğini kanıtlamadıkça bu

zararı ödemekle mükelleftir.

Yasa koyucu para borcunun geç ödenmesi halinde

bir zararın mevcut olduğunu kural olarak benimsemiştir. Bu zararın karşılanması

iki bölümde düşünülmüştür. Birinci bölüm kanıtlanmadan ödenmesi talep edilecek

zarar miktarıdır ki bu temerrüt faizidir. Diğer bir deyişle temerrüt faizi

miktarınca alacaklının zarara uğradığı yasal bir karine olarak kabul

edilmiştir. Bunun dışında davacının herhangi bir karineden istifade etmek

olanağı yasal olarak mevcut değildir.

Dava konusu somut olaydaki çözümlenmesi

gereken hukuki sorun; temerrüt faizini aşan bir zararın mevcut olup

olmadığıdır. Yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, serbest piyasadaki faiz

oranlarının yüksek oluşu davacıyı ispat yükünden kurtarmaz. Zira; davacı para

alacağını zamanında alması halinde ne şekilde kullanacağını kanıtlaması

gerekir. Ayrıca alacaklı, uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazlaolduğunuispatetmekzorundadır.Soyutenflasyonun

ya da bankalarda mevduat için ödenen faizin temerrüt faizinden yüksek oranda

olması, munzam zararın gerçekleştiği ve kanıtlandığı anlamına gelmez. Burada

davacının kanıtlaması gereken husus enflasyon ve mevduat faizinin yüksekliği

gibi genel olgular değil, kendisinin şahsen ve somut olarak geç ödemeden dolayı

zarar gördüğü keyfiyetidir. Örneğin alacağını zamanında tahsil edememekten

ötürü, başkasına olan borcunu ödemek için daha yüksek oranda faizle borç

aldığını, alacaklı olduğu parayı zamanında alsa idi yabancı para ile ödemek

durumunda olduğu borcunu, geçen süre içinde gerçekleşen bu fark sebebiyle daha

yüksek kurdan ödemek zorunda kaldığını kanıtlamak durumundadır. Ülkede yaşanan

ekonomik kriz nedeniyle paranın döviz karşısında hızlı değer kaybı, yüksek

enflasyon gibi genel afaki ve doğrudan davacının zararını ifade etmeyen umumi

ekonomik konjonktürel olgular BK'nın

105. (TBK. 122.) maddesinde sözü edilen munzam zararın varlığını göstermez.

..."

36. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 31/10/2007 tarihli ve

E.2007/11-668, K.2007/798 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...

Davamızın konusu olan munzam zarar ise,

Borçlar Kanunu’nun 105. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan madde hükmüne göre

alacaklı, geç ödeme sebebiyle az yukarıda açıklanan geçmiş günler için

öngörülen faizle karşılanamayacak bir zarara uğramış ise, borçlu geç ödemeden

dolayı kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı

karşılamak zorundadır.

O halde, Borçlar Kanunu’nun 103. maddesinde

öngörülen faizi aşan zararın ödenebilmesi için, uğranılan zararın varlığı ile

miktarının kanıtlanması gerekir. Bu zarar kanıtlandığı takdirde borçlu, ancak

kendisinin geç ödemeden dolayı hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmesi halinde

bu zararın ödenmesi yükümlülüğünden kurtulabilir.

Bu konuda kanıtlanması gereken, muayyen

paranın gününde ödenmemesinden doğan zarardır.

Diğer bir deyimle alacaklı davacı, fiilen

uğradığı zararın ne olduğunu ve miktarını kanıtlamak durumundadır. Doğaldır ki

bu zarar, paranın zamanında ödenmemesinden dolayı mahrum kalınan “muhtemel kâr”

yada “farz edilen gelir” değildir. Bu zarar, davacının

öz varlığından, ekonomik ve sosyal faaliyetlerinden, toplum içerisindeki

statüsünden, başına gelen olaylardan kaynaklanan, somut olgular nedeniyle

uğramış olduğu fiili zarardır.

Hal böyle olunca, iddia olunan zararı doğuran

somut vakıanın ve bu nedenle uğranılan zararın kanıtlanması gerektiği,

duraksama yaratmayacak kadar açık bir olgudur.

Hemen ifade etmek gerekir ki, faiz oranları

Borçlar Kanunu ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun ile

düzenlenmiştir.

Yasa koyucu, bir para borcunun gününde

ödenmemesinden dolayı alacaklının zarara uğrayacağını kabul edip, bu zararın,

ülkenin içinde bulunduğu ekonomik konjonktürü dikkate alarak belli bir oranda

olacağını benimsemiştir.

Nitekim, Borçlar Kanunu’nun 103. maddesine

göre temerrüt faizi oranı % 5 iken, 4.12.1984 gün ve

3095 sayılı Yasa ile bu oranın %30’a çıkarılması ve yine 3095 sayılı Yasa’da

15.12.1999 gün ve 4489 sayılı Yasa ile yapılan değişiklik sonucu Merkez

Bankasının kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont faiz oranı esas

alınarak, değişen faiz oranlarının benimsenmesi bunun kanıtıdır.

Bu noktada, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik

olumsuzluklar (enflasyon, yüksek faiz, para değerindeki devamlı düşüş) dikkate

alınarak, yasa hükmüyle geçmiş günler faizine ilişkin düzenleme yapılmış iken,

aynı olguların, Borçlar Kanunu’nun 105.maddesinde öngörülen munzam zararın

bilinen kanıtları olarak gösterilip, bunların doğurduğu olumsuzluklar, gerçek

zarar olarak gösterilemez.

Aksinin kabulü halinde yasa koyucunun bu

olumsuzlukların karşılığına dair saptamasının hiçbir anlamı kalmayacağı

açıktır.

Yasa koyucu tüm bu ekonomik olumsuzlukları

değerlendirip, bunların tevlid edeceği zarar

dolayısıyla tazminat oranını Anayasa’dan aldığı yasa yapma yetkisine dayanarak

belirlemiş iken, zımnen bu takdirin yerinde olmadığı ileri sürülüp, aynı

ekonomik göstergelere dayanılarak tazmin edilecek zararın geçmiş günler

faizinden fazla olduğu kabul edilemez.

Yetkili mercii kararını vermiş, yasayla

hükmünü vaz etmiştir. Uğranılan zarar, yetkili merciin belirlediğinden fazla ve

bu nedenle 105. maddeye dayanılarak munzam zarar istenecek ise, artık o

merciin, zararın oranını belirlemek için kullandığı, dikkate aldığı,

değerlendirdiği ölçülere ve bunların 'maruf ve meşhur' oldukları olgusuna

değil, davaya özgü, somut vakıalara dayanılması gerekir. Bunlar da, elverişli ve geçerli delillerle kanıtlanmalıdır.

Burada, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun

238. maddesinin yarattığı istisna uygulanamaz. Zira kanıtlanacak olgular anılan

maddede sözü edilen “maruf ve meşhur” olan enflasyon, para değerindeki düşüş yada mevduat faiz oranları değil, az yukarıda açıklandığı

gibi geç ödeme ile davacının maruz kaldığı zararı tevlid

eden vakıalar ve bu vakıalar nedeniyle uğranılan fiili zarardır. Örneğin,

alacağını gününde alamayan alacaklının, aynı gün vadesi gelmiş bir borcunu

ödemek için, borçlunun ödediği geçmiş günler faizi yerine bunun üzerindeki bir

faizle borçlanması, yada alacaklısına daha yüksek

oranda faiz ödemek durumunda kalması; dövizle ödemeyi kabul ettiği borcu için,

alacağını gününde tahsil edememesi nedeniyle sonraki günlerde daha yüksek

kurdan döviz satın almak zorunda kalması gibi maddi olgularla kanıtlanan zarar

söz konusudur.

Denilebilir ki, Borçlar Kanun’un 105.

maddesinde öngörülen munzam zararın, Borçlar Kanunu’nun 103. maddesi ve 3095

sayılı Kanun ile saptanan faiz oranının dayanağı olan ekonomik olumsuzluklara

dayandırılması ve herkesçe bilinenin kanıtlanmasına gerek olmadığı sonucuna

varılması mümkün değildir.

Bu itibarla Borçlar Kanunu’nun 105. maddesinde

karşılanması öngörülen faizi aşan zararın, genel ekonomik olumsuzlukların

(ülkede cari enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat

faizleri) dışında, davacının durumuna özgü, somut vakıalarla ispatlanması gerekir.

Zararın varlığı ileri sürülerek somut olgular

ile kanıtlandıktan sonra, zararın miktarının belirlenmesinde, yukarıda

açıklandığı gibi, zamanında ödeme yapılmadığı için alınmak zorunda kalınan

borca ödenen yüksek faiz oranının, mal varlığında meydana gelen azalmanın veya

dövize ödenen yüksek kurun ve ülkede cari diğer ekonomik göstergelerin dikkate

alınacağı tabiidir.

Görülmekte olan davada az yukarıda açıklanan

ilkeler çerçevesinde, somut vakıalara dayanılarak bir zararın gerçekleştiği

ileri sürülüp, kanıtlanmadığından, Borçlar Kanunu’nun 105. maddesi gereğince

tazminata hükmedilemeyeceği kuşkusuzdur."

37. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 13/6/2012 tarihli ve

E.2011/18-730, K.2012/373 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...

Öncelikle, munzam zararın hukuki tanımı ve

kapsamı üzerinde durulmasında yarar vardır.

Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden

borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının malvarlığının kazanacağı durum ile temerrüt

sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla,

temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde

tanımlanabilir.

BK'nun 105. maddesi, kaynağı ne olursa olsun, temerrüt faiz yürütülebilir

nitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında uygulanma olanağına sahiptir.

Borcun dayanağı haksız fiil, sözleşme, nedensiz zenginleşme, kanun, vekaletsiz

iş görme olabilir.

Bu bağlamda belirtilmelidir ki, munzam zarar

borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka

aykırılıktır.

O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin

yükümlülüğü (BK.md.105), asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen

farklı temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar geçen zaman

içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur.

Munzam zarar, bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyle, asıl alacak ve

faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sona

ermeyeceği gibi, icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak ve

temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması halinde dahi takip veya davanın

konusuna dahil bir borç olarak da kabul edilemez. Hal böyle olunca, asıl

alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam

zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazi

kayıt dermeyanına da gerek bulunmamaktadır. Ayrı bir dava ile zamanaşımı süresi

içinde her zaman istenmesi mümkündür.

Munzam zarar sorumluluğu, kusur sorumluluğuna dayanmakta

olup, buradaki kusur borçlunun temerrüde düşmekteki kusurudur.

Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut

olay değerlendirildiğinde;

Davacıların kayden

malik oldukları .... taşınmazın davalı idare tarafından 29.12.1977 tarihinde

kamulaştırıldığı; komisyonca takdir edilen 5.881.439-TL kamulaştırma bedelinin

noter tebligatında bankaya bloke edileceğinin bildirildiği; anılan bedelin

ödenmemesi üzerine davacılar vekili, ... parsel sayılı taşınmazın kamulaştırma

bedelinin müvekkillerine ödenmesi için davalı idareye ihtarname gönderdiği,

anılan ihtarnamenin idareye 13.4.1981 tarihinde tebliğ edildiği; 13.4.1981

tarihinde tebliğ edilen ihtarnameye rağmen kamulaştırma bedeli ödenmediğinden

davacılar tarafından davalı idare aleyhine 12.10.1990 tarihinde açılan ve ...

Mahkemesinin ... tarih ve ... sayılı kesinleşen hükmü ile de '....bankaya

yatırılmış ihtilafsız bedel olan 5.881.439 TL'nin davalıya çekilen ihtarnamenin

tebliğ tarihi olan 13.4.1981 tarihinden itibaren 4.12.1984 tarihine kadar % 5,

4.12.1984 tarihinden 31.12.1997 tarihine kadar % 30, 1.1.1998 tarihinden

itibaren % 50 yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile davacılara

hisseleri nisbetinde ödenmesine, fazla talebin

reddine....' karar verildiği; halen de kamulaştırma bedelinin davacılara ödenmediği,

dosya kapsamından anlaşılmaktadır.

Ayrıca dosyada bulunan 20.05.2009 tarihli

bilirkişi kurulu raporunda ise, dava tarihi (17.05.2004) itibariyle

kamulaştırma bedelinin 5,88 TL olduğu,belirtilen

bu kamulaştırma bedelinin 13.04.1981ila 17.05.2004 dava tarihi arasında işleyen

yasal faiz tutarının ise, 44,95 TL olduğu bildirilmiştir.

Nihayet .... Bankası'nın 13.5.1992 tarihli

cevabında 837 parsele ait kamulaştırma bedelinin (5.881.439-TL) 2.4.1979

tarihinde bankalarına yattığını ancak henüz mal sahipleri olan....a

ödeme yapılmadığı bildirilmiştir.

Şu durum karşısında, alacaklının davasında

dayandığı maddi olgulara uygulanması zorunlu görülen HUMK. md.

238/2 ve Medeni Kanun md.7 anlamında belirlenen delillerle alacaklı zararının

kanıtlandığına ilişkin karinenin vücut bulduğu ve böylece davacının zararını isbat yükünü yerine getirdiğini kabul etmek gerekir. Bu

aşamadan sonra sorumluluktan kurtulmak isteyen borçlunun; somut olayın

özellikleri nedeni ile ya alacaklının bir zarara uğramadığını,

ya da borcunu zamanında ifa etmiş olsa idi dahi alacaklının borç konusu miktarı

değeri düşmeyecek bir biçimde değerlendiremeyeceğini ispat etmesi gündeme

gelebilir.

Bunların yanında, 20.10.1898 tarih ve K:3

sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı'nda 'para her zaman kullanılması mümkün ve

temettü getiren bir meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın vücudu

muhakkaktır' şeklindeki kararı da gözetmek gerekmektedir.

Somut olay itibariyle, davacıların

kamulaştırılan taşınmazlarının bedelini aradan geçen uzun süreye rağmen henüz

tahsil etmemiş bulunmaları, bu bedelin dava tarihindeki satın alma gücü dikkate

alındığında, zararlarını kanıtlamış olduklarının kabulü gerekir. Belirtilen bu

gerekçeyle yerel mahkemenin direnmesi yerindedir.

..."

38. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 7/2/2007 tarihli ve

E.2007/11-55, K.2007/53 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Dava, BK.'nun

105/1. maddesi hükmüne dayanılarak açılan alacağın geç tahsil edilmesi

nedeniyle geçmiş günler faizi ile karşılanmadığı iddia edilen munzam zararın

tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemece, munzam zararın oluşumunun

somutlaştırılmadığı gibi zararın varlığı ve niceliğinin kanıtlanamadığı

sonucuna varılarak davanın reddine karar verilmiştir.

BK.'nun 105/1.

maddesi hükmünce alacaklının uğradığı zarar geçmiş günler faizinden fazla ise,

borçlu kusursuzluğunu ispat etmedikçe bu zararı tazminle yükümlüdür. Asıl

borçtan bağımsız olan bu zararın BK. 'nun 125.

maddesinde düzenlenen (10) yıllık zamanaşımı süresi içerisinde borçludan

istenilmesi mümkündür. Davacının davalı aleyhine daha önce açtığı dava sonunda,

davacıya ait hisse senetlerinin talimatı dışında satılmasından dolayı bunların

25.01.1994 tarihindeki toplam piyasa değeri (11.422.280.000) TL'nin 03.10.1994

tarihinden itibaren reeskont faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmiş,

kararın kesinleşmesinin ardından davadan yaklaşık (9) yıl sonra ilama bağlı

alacak 02.07.2003 tarihinde (81.688.000.000) TL. olarak tahsil edilmiştir.

Dava dilekçesinde, işadamı

olan davacının alacağına zamanında kavuşması halinde en güvenceli yatırım aracı

olan Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) 'nde

değerlendireceğini, Devlet İç Borçlanma Senedi 'ne uygulanan en yüksek faizli

getiri ile tahsilen edilen miktar arasındaki farkın

munzam zarar oluşturduğundan söz edilerek talepte bulunmuştur.

Asıl alacak davasında davacı talebini paraya

dönüştürmüş, hisse senetlerinin değerinin faiziyle tahsilini istemiştir. O dava

sonunda da, davacıya ait hisse senetlerinin aynen

teslimine değil, yetkisiz satış tarihindeki değerinin faiziyle birlikte

tahsiline karar verilmiştir.

Davacı, ilk davada alacağını para olarak

somutlaştırdığına göre, davalı borçlunun temerrüde düştüğü tarihten ödemenin

yapıldığı güne kadar geçen süre içerisinde, her yıl itibari ile gerçekleşen

yıllık enflasyon artış oranı, bu oranın eşya fiyatlarına yansıma durumu,

mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranları, TL. karşısında döviz

kurlarına ilişkin değişiklik tabloları araştırılıp saptanmak, bu alanda uzman

bilirkişi görüşünden de yararlanılarak değinilen zaman dilimi içerisindeki para

değerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeniyle davacının uğradığı zararın

açıklanan ölçütlere göre hesaplanacak unsurlar toplanıp ortalamaları

bulunduktan sonra ortaya çıkacak rakamın Devlet İç Borçlanma Senedi'ne göre önceden bilirkişilerce hesaplanan miktardan

az çıkması halinde o meblağın, aksi taktirde davacının ıslahla

belirginleştirdiği meblağ temel veri alınarak alacağın tazminat niteliğinde

olduğu ve bu zararın oluşumunda ülkenin sosyo-ekonomik

realitesinin etkili olması nedeniyle bütün kişi ve kuruluşların etkilenmesinin

kaçınılmaz olduğu gözetilerek gerek duyulduğunda BK. 'nun

43. maddesi çerçevesinde değerlendirme yapıldıktan sonra davacının munzam

zararının hüküm altına alınması gerekirken, tacir olan davacının alacağına

zamanında kavuşması halinde yatırım veya başkaca nema getirici alanda

değerlendireceği yolundaki hayatın olağan akışına özgü olgular ve davalının

kusursuzluğunu ispat edemediği gözden kaçırılarak davanın reddi doğru

olmamıştır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden

yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

...

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına,

dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere

göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire Bozma kararına uyulmak

gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle

direnme kararı bozulmalıdır.

..."

B. Uluslararası Hukuk

39. AİHM, istikrarlı olarak kamu makamlarınca yapılacak

ödemelerin gecikmesini faiz ödemeleriyle ilişkilendirmektedir. AİHM'in çeşitli kararlarında, makul olmayan bir gecikme

nedeniyle tazminatın değer kaybettiği durumlarda bu tazminatın yeterli

olamayacağı belirtilmiştir (Angelov/Bulgaristan, B. No: 44076/98, 22/4/2004,

§ 39). Nitekim böyle başvurularda AİHM, esas itibarıyla kamu makamlarının geçen

süre nedeniyle ödenmesi gereken tutardaki değer kayıplarını telafi etmek için

gecikme faizi ödeyip ödemediğini dikkate almaktadır. Kısacası AİHM; mülkiyet

hakkı kapsamında faiz ödemesini, esasen devletin borçlu olduğu tutar ile

alacaklı tarafından nihai olarak alınan tutar arasındaki enflasyon nedeniyle

oluşan değer kayıplarını giderme yükümlülüğüyle ilişkilendirmektedir (Akkuş/Türkiye, B. No: 19263/92, 9/7/1997,

§ 29).

40. Devlet tarafından ödenecek bir bedelin enflasyon

karşısındaki değer kayıplarında AİHM, ikili bir ayrıma gitmekte; mahkemelerce

belirlenmiş bir para alacağının ödenmemesi hâlinde daha katı bir tutum

sergileyerek %5'e kadar değer kayıplarını hesaplama faktörlerindeki

değişkenlerle ilgili kabul etmektedir (Arabacı/Türkiye

(k.k.), B. No: 65714/01, 7/3/2002). Çünkü

ödemelerin geç yapılması, mahkeme kararlarının icra edilmesi ile ilgili bir

sorun olarak görülmektedir. Mahkemelerde geçen yargılama süresindeki enflasyon

nedeniyle kamulaştırma bedelinin değer kaybı yönünden ise meydana gelen farkın

tazminatın belirlenmesi yönteminden kaynaklandığı ve bu konuda kamusal

makamların belirli bir takdir yetkisinin olduğu da gözetilip bu farkın

başvurucular açısından aşırı bir yük getirip getirmediği incelenerek karar

verilmektedir (Aka/Türkiye, B.

No: 19639/92, 23/9/1998, §§ 41-51; Güleç ve

Armut/Türkiye (k.k.), B. No: 25969/09,

16/11/2010).

41. AİHM'in Eko-Elda Avee/Yunanistan

(B. No: 10162/02, 09/03/2006, §§ 23-31) kararında; haksız olarak tahsil edilen

verginin 5 yıl 5 ay sonra faizsiz olarak iade edilmesi, belli bir meblağdan

yararlanma hakkı uzun süre engellenen başvurucunun mali durumunda önemli bir

zarara yol açması nedeniyle ölçülü görülmemiş ve mülkiyet hakkının ihlaline

karar verilmiştir.

42. Yine benzer şekilde

Sefine Baş/Türkiye (B. No: 49548/99, 24/06/2008, §§ 58-64) kararında da tazminatın değer

kaybına uğratılarak ödendiğine ilişkin şikâyet incelenmiştir. Başvuruya konu

olayda, idare mahkemesince başvurucunun 15/9/2003 tarihinden itibaren geçerli

olmak üzere dul aylığına hak kazandığı kabul edilmiştir. AİHM öncelikle, idare

mahkemesinin kararının talep edilebilir bir “alacak” oluşturduğu ve bu nedenle

başvurucunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu

Protokol'ün 1. maddesi anlamında mülkiyet oluşturan bir hakkının mevcut

olduğunu belirtmiştir. Mahkeme ayrıca, Emekli Sandığına başvurduğu tarihten

itibaren geçerli olacak şekilde geriye dönük olarak bu hakkın başvurucuya

tanındığını vurgulamıştır. Bununla birlikte AİHM, başvurucuya salt bu hakkın

tanınmış olmasının başvurucunun mağdur sıfatını ortadan kaldırmadığını kabul

etmiştir. AİHM'e göre, mağdur sıfatının ortadan kalkması için ileri sürülen

ihlalin hem zamanı hem de mağdurun bu hakkı kullanamadığı süre gözönüne alınarak telafi yoluna gidilmesi gerekmektedir.

Mahkeme bu çerçevede başvurucunun banka hesabına yatırılan paranın yargılamada

geçen süre içinde uğradığı maddi kaybın sonuçlarını gidermeye yetmediğini

belirtmiştir. AİHM, geçen sürenin yalnızca devlete yarar sağladığını ve ilgili

dönemde Türkiye'de paranın hızla değer kaybettiğini gözönüne

alarak başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

43. Ayrıca AİHM; Kat İnşaat

Ticaret Kollektif Şirketi-İsmet Kamış ve Ortakları/Türkiye

((k.k.), B. No: 74495/01, 31/1/2006) kararında, ilke

olarak alacağın geç ödenmesinden doğan bir zararın varlığının ileri sürüldüğü

durumlarda enflasyon oranı esas alınarak faiz ödenmesi suretiyle zararın

giderilebileceğini kabul etmiştir. Aynı ilkeye, benzer şekilde ve bu karara

atıfla daha önce değinilen Naci Balkar (Baltutan) ve Ano İnşaat ve

Ticaret Ltd. Şti./Türkiye kararında da yer verilmiştir.

V. İNCELEME VE GEREKÇE

44. Mahkemenin 21/12/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru

incelenip gereği düşünüldü:

A. Mülkiyet Hakkının

İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

45. Başvurucu; ilk olarak munzam zarara dayanak olarak

gösterdiği icra dosyalarının bir kısmının kâğıt fabrikasına gönderildiği, bir

kısmının ise sel baskını nedeniyle kaybolduğu ve bulunamadığının tespit

edildiğini belirtmiştir. Başvurucuya göre kamu makamları delillerinin korunması

hususunda ihmal göstermiş ve bu ihmal yüzünden kendisi zarara uğramıştır.

Başvurucu ayrıca, alacağı için açtığı davada yargılamanın uzun sürdüğünü ve

belirtilen sürede de ülkedeki yüksek enflasyon nedeniyle geç kavuştuğu

alacağının değer kaybına uğradığını ifade etmiştir. Başvurucu, mülkiyet

hakkının ihlali iddiasıyla AİHM'e başvurduğunu ve AİHM kararında alacağın değer

kaybına uğratılmadan ödenmesi için enflasyon oranlarının dikkate alınması

gerektiğinin açıkça belirtildiğini beyan etmiştir. Başvurucu, buna rağmen

derece mahkemelerince AİHM kararı dikkate alınmadan munzam zararın ispat

edilemediği gerekçesine dayanılarak davanın reddedildiğinden yakınmaktadır.

Başvurucu sonuç olarak bu gerekçelerle adil yargılanma ve mülkiyet haklarının

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

46. Bakanlık görüşünde, Yargıtayın

munzam zararın gerçekleşip gerçekleşmediğine ilişkin iki farklı uygulamasının

mevcut olduğu belirtilmiştir. Buna göre Yargıtayın

bazı kararlarında munzam zararın somut olarak ispat edilmesi gerektiği kabul

edilmiş, bazı kararlarında ise enflasyonist ortamda alacaklının parasının

değerini sabit tutmasının karine olarak kabul edilmesi gerektiği açıklanmıştır.

Bakanlık, somut olayda derece mahkemelerinin ilk görüş doğrultusunda

uyuşmazlığa çözüm getirdiklerini belirtmiştir. Bakanlık, AİHM'in

kamulaştırma bedeline gecikme faizi uygulanmasına rağmen enflasyon oranının

daha yüksek olması nedeniyle aradaki farkın başvurucuya ödenmesi gerektiği

yönündeki Aka/Türkiye kararına

atıfta bulunmuş ve karar verilirken bu hususların dikkate alınmasının Anayasa

Mahkemesinin takdirinde olduğunu bildirmiştir.

47. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında başvuru

formundaki iddialarını yinelemiştir.

2. Değerlendirme

48. Anayasa’nın 35. maddesi şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına

aykırı olamaz.”

49. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu, mülkiyet hakkının ihlali iddiası

yanında munzam zararın tazminine ilişkin davada delil olarak dayandığı icra

dosyalarının bulunamaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini

ileri sürmektedir. Bununla birlikte başvurucunun temel şikâyeti, alacağının

değer kaybına uğratılarak ödendiğine ilişkindir. Bu sebeple başvurucunun makul

sürede yargılanma hakkı dışındaki bütün iddialarının mülkiyet hakkı kapsamında

incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

a. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

50. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmadığı anlaşılan

mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna

karar verilmesi gerekir.

M. Emin KUZ ve Kadir ÖZKAYA bu görüşe katılmamışlardır.

b. Esas Yönünden

i. Mülkün Varlığı

51. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyet eden bir kimse,

önce böyle bir hakkının var olduğunu kanıtlamak zorundadır (Mustafa Ateşoğlu ve diğerleri, B. No:

2013/1178, 5/11/2015, § 54).

52. Anayasa'nın 35. maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet

hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal

varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Bu

bağlamda mülk olarak değerlendirilmesi gerektiğinde kuşku bulunmayan menkul ve

gayrimenkul mallar ile bunların üzerinde tesis edilen sınırlı ayni haklar ve

fikrî hakların yanı sıra icrası kabil olan her türlü alacak da mülkiyet hakkının

kapsamına dâhildir (Mahmut Duran ve

diğerleri, B. No: 2014/11441, 1/2/2017, § 60).

53. Somut olayda başvurucu ile DSİ arasında 9/5/1977 tarihinde

baraj yapım inşaatı sözleşmesi düzenlenmiş ve bu sözleşme doğrultusunda

başvurucu, inşaatın yapımına girişmiştir. Ancak 9/6/1988 tarihinde başvurucu ve

DSİ tarafından bu işin tasfiyesi kararlaştırılmıştır. Tasfiye neticesinde DSİ,

başvurucunun bu sürede yaptığı işler için kesin bir hesap çıkarmış ancak

başvurucu bu kesin hesaba itiraz ederek 10/10/1990 tarihinde alacak davası

açmıştır. Sonuç olarak yapılan yargılama neticesinde 19/4/2002 tarihinde

başvurucunun 62.969,69 TL alacağı olduğuna hükmedilmiş ve bu hüküm Yargıtayca düzeltilip onanarak 6/6/2002 tarihinde

kesinleşmiştir (bkz. §§ 13-18). Bu alacak başvurucuya 23/9/2002 tarihinde

ödenmiştir.

54. Başvuru konusu olayda başvurucu, anılan Mahkeme kararıyla

hükmedilen alacağının mülk teşkil ettiğini ve bu alacağın ise davanın açıldığı

1990 yılından ödemenin yapıldığı 2002 yılına kadar devam eden dönemdeki yüksek

enflasyon sebebiyle değer kaybına uğradığını belirterek mülkiyet hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmektedir. Başvurucunun daha sonra açtığı munzam zararın

tazmini davası ise mülkiyet hakkı kapsamında olduğunu belirttiği söz konusu

alacağının değer kaybına uğratılması nedeniyle oluşan zararının giderimine ilişkindir. Dolayısıyla mülkün varlığı munzam

zararın mevcut olup olmadığı ile ilgili olarak değil başvurucunun şikâyetine

konu asıl alacağı dikkate alınarak belirlenmelidir.Bu

bağlamda Mahkeme kararıyla nihai olarak tespit edilmiş olan söz konusu alacağın

belirli ve icra edilebilir niteliği gereği mülkiyet hakkı kapsamında olduğunda

şüphe bulunmamaktadır. Buna göre munzam zararın tazminine ilişkin sürecin ise

mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen alacağın değer kaybına uğratılıp

uğratılmadığıyla bağlantılı olarak ölçülülük bağlamında incelenmesi gerekir.

55. Dolayısıyla Mahkeme kararıyla tespit edilen söz konusu

alacak yönünden başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesi anlamında mülkiyet

hakkının mevcut olduğunda kuşku bulunmamaktadır.

ii. Müdahalenin Varlığı ve

Türü

56. Anayasa’nın 35. maddesi ile mülkiyet hakkına temas eden

diğer hükümleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasa'nın mülkiyet hakkına

müdahaleyle ilgili üç kural ihtiva ettiği görülmektedir. Buna göre Anayasa'nın

35. maddesinin birinci fıkrasında herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu

belirtilmek suretiyle "mülkten barışçıl yararlanma hakkı"na

yer verilmiş, ikinci fıkrasında da mülkten barışçıl yararlanma hakkına

müdahalenin çerçevesi belirlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında genel olarak

mülkiyet hakkının hangi koşullarda sınırlanabileceği belirlenerek aynı zamanda

"mülkten yoksun bırakma"nın şartlarının

genel çerçevesi de çizilmiştir. Maddenin son fıkrasında ise mülkiyet hakkının

kullanımının toplum yararına aykırı olamayacağı kurala bağlanmak suretiyle

devletin mülkiyetin kullanımını kontrol etmesine ve düzenlemesine imkân

sağlanmıştır. Anayasa'nın diğer bazı maddelerinde de devlet tarafından

mülkiyetin kontrolüne imkân tanıyan özel hükümlere yer verilmiştir. Ayrıca

belirtmek gerekir ki mülkten yoksun bırakma ve mülkiyetin düzenlenmesi,

mülkiyet hakkına müdahalenin özel biçimleridir (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017, §§

55-58).

57. Başvuru konusu olayda, başvurucunun alacağının değer kaybına

uğratılarak ödenmesinin mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiği kuşkusuzdur.

Başvurucunun alacağına geç kavuşmuş olmasının mülkiyetinden yoksun bırakılması

niteliği taşımadığı ve müdahalenin mülkiyetin kontrolü veya düzenlenmesi

amacıyla da yapılmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda başvurucunun mülkiyet

hakkına yapılan müdahalenin "mülkiyetten barışçıl yararlanma"

ilkesine ilişkin birinci kural çerçevesinde incelenmesi gerekir.

iii. Müdahalenin İhlal

Oluşturup Oluşturmadığı

58. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak

olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla

sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken

temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri

düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinin de gözönünde

bulundurulması gerekmektedir. Anılan madde uyarınca temel hak ve özgürlükler,

demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaksızın

Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak

kanunla sınırlanabilir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin

Anayasa'ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı

amacı taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir(Recep

Tarhan ve Afife Tarhan, § 62).

(1) Kanunilik

59. Anayasa'nın 35. maddesinin ikinci fıkrasında; mülkiyet

hakkının ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabileceği belirtilmek

suretiyle mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin kanunda öngörülmesi gereği

ifade edilmiştir. Öte yandan temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına

ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesi de "hak ve

özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceği"ni

temel bir ilke olarak benimsemiştir (Mehmet

Arif Madenci, B. No: 2014/13916, 12/1/2017, § 69). Dolayısıyla

Anayasa'nın 13. ve 35. maddelerine göre mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerde

ilk incelenmesi gereken ölçüt, kanuna dayalı olma ölçütüdür.

60. Öte yandan kanunun varlığı kadar kanun metninin ve

uygulamasının da bireylerin davranışlarının sonucunu önceden öngörebilecekleri

kadar hukuki belirlilik taşıması gerekir. Bir diğer ifadeyle kanunun kalitesi

de kanunilik koşulunun sağlanıp sağlanmadığının tespitinde önem arz etmektedir

(Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B.

No: 2013/1301, 30/12/2014, § 56).

61. Somut olayda derece mahkemelerince, bir kamu kurumu olan

DSİ'den tahsiline karar verilen başvurucunun alacağına değişen oranlı reeskont

faizi uygulanmıştır. Bu uygulamanın dayanağı ise 3095 sayılı Kanun'un 2.

maddesi hükmüdür. Bununla birlikte başvurucunun yararına hükmedilen alacağın

faizini aşan bir zararı olduğu iddiası bulunmaktadır. Başvurucunun bu iddia

doğrultusunda 818 sayılı mülga Kanun'un 105. maddesi(6098

sayılı Kanun'un 122. maddesi) çerçevesinde açtığı munzam zararın tazmini davası

ise Mahkemece reddedilmiş ve Yargıtayca onanan bu

hüküm, karar düzeltme istemi de reddedilerek kesinleşmiştir (bkz. §§ 22-29).

62. 818 sayılı mülga Kanun'un 105. maddesi ile 6098 sayılı

Kanun'un 122. maddeleri kapsamında, aşkın zarar (munzam zarar) düzenlenmiştir.

Buna göre alacaklı temerrüt faizini aşan bir zarara uğramışsa, bir başka

deyişle alacaklının uğradığı zarar geçmiş günler faizinden fazlaysa borçlu

kusursuzluğunu ispat etmedikçe bu zararı tazminle yükümlü kılınmıştır.

63. Ancak Bakanlığın da belirttiği üzere munzam zarara ilişkin

olarak Yargıtayın birbirinden farklı iki

uygulamasının mevcut olduğu görülmektedir. Yargıtayın

kimi kararlarında 6098 sayılı Kanun'un 122. maddesi (818 sayılı mülga Kanun'un

105. maddesi) gereğince, para borcunun geç ödenmesinden dolayı alacaklının

temerrüde uğrayan alacağın ödenmemesi sebebiyle temerrüt faizini aşan zararı

bulunduğunu somut delillerle kanıtlaması gerektiği kabul edilmiştir. Bu

kararlara göre yüksek enflasyon, döviz kurundaki artış, piyasadaki faiz

oranlarının yüksek oluşu alacaklıyı munzam zararın gerçekleştiğini ispat

yükünden kurtarmaz (bkz. §§ 35, 36). İkinci görüş doğrultusundaki Yargıtay

uygulamalarına göre ise munzam zarardan kaynaklanan tazminat borcunun doğması

için aranan kusur, borçlunun temerrüde düşmesindeki kusurudur. Zararın

doğmasına yol açan bir kusur ilişkisi aranmaz ve tartışılmaz. Bu kararlara göre

enflasyonist ortamda bireyin parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak

için bir çaba ve girişimde bulunması, en azından vadeli mevduat veya kurları

devamlı yükselen döviz yatırımlarında değerlendirilmesi olayların normal

akışına ve hayat tecrübelerine uygun düşen bir karine olarak kabul edilmelidir.

Bu karinenin aksini yani kusursuzluğunu ve sorumsuzluğunu kanıtlama ödevinin

borçluya düştüğü kabul edilmiştir (bkz. §§ 37, 38).

64. Anayasa Mahkemesinin görevi bireysel başvurunun ikincilliği

gereği sınırlı olup açık bir keyfîlik olmadığı veya

bariz bir takdir hatası içermediği sürece Anayasa Mahkemesinin hukuk

kurallarının yorumlanması ve delillerin değerlendirilmesi bakımından derece

mahkemelerinin takdir yetkisine müdahalesi söz konusu olamaz. Bu bağlamda

Anayasa Mahkemesinin munzam zarara ilişkin hukuk kurallarını yorumlamak veya başvurucunun

buna ilişkin iddia ve delillerini değerlendirmek gibi bir görevi de

bulunmamaktadır.

65. Bununla birlikte bireysel başvuru bakımından önem taşıyan

husus, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin Anayasa'nın 13. ve 35. maddelerinde

öngörülen koşulları taşıyıp taşımadığıdır. Buna göre müdahalenin kanuna dayalı

olup meşru bir amacı içermesi yanında ayrıca ölçülü de olması gerekmektedir.

Somut olayda da müdahalenin niteliğini dikkate alan Anayasa Mahkemesi, hukukun

uygulanmasına dair kamusal makamların yaklaşımının Anayasa'nın 35. maddesindeki

gereklilikleri karşılayıp karşılamadığı konusunda müdahalenin takip edilen

meşru amacı gerçekleştirmede başarılı olup olmadığını sorgulayarak sonuca

varacaktır (Benzer yöndeki yaklaşım için bkz. Arif

Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017, § 52).

(2) Meşru Amaç

66. Anayasa'nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkı

ancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilmektedir. Kamu yararı kavramı,

mülkiyet hakkının kamu yararının gerektirdiği durumlarda sınırlandırılması

imkânı vererek bir sınırlandırma amacı olmasının yanı sıra mülkiyet hakkının

kamu yararı amacı dışında sınırlanamayacağını öngörerek ve bu anlamda bir

sınırlama sınırı oluşturarak mülkiyet hakkını etkin bir şekilde korumaktadır (Nusrat Külah, B. No: 2013/6151, 21/4/2016, §

53).

67. Kamu yararı, doğası gereği geniş bir kavramdır. Yasama ve

yürütme organları toplumun ihtiyaçlarını dikkate alarak neyin kamu yararına

olduğunu belirlemede geniş bir takdir yetkisine sahiptir. Kamu yararı konusunda

bir uyuşmazlığın çıkması hâlinde ise uzmanlaşmış ilk derece mahkemelerinin ve

temyiz yargılaması yapan mahkemelerin uyuşmazlığı çözmek konusunda daha iyi

konumda olduğu açıktır. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru incelemesinde

-kararların açıkça dayanaktan yoksun olduğu ya da kararlarda açık bir keyfîlik bulunduğu anlaşılmadıkça- yetkili kamu

organlarının kamu yararının tespiti konusundaki takdirine müdahalesi söz konusu

olamaz. Müdahalenin kamu yararına uygun olmadığını ispat yükümlülüğü, bunu

iddia edene aittir (Mehmet Akdoğan ve

diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013, §§ 34-36).

68. Aksinin kararlaştırılmadığı durumlara ilişkin kanuni ve

temerrüt faiz oranlarının belirlenmiş olması, ekonomik yaşamın düzenli bir

şekilde işlemesi açısından önem taşımaktadır. Bu bakımdan somut olayda

başvurucunun alacağına temerrüt faizine ilişkin kanun hükümleri çerçevesinde

faiz işletilmesinin kamu yararına dayalı meşru bir amacı içerdiği

değerlendirilmektedir.

(3) Ölçülülük

(a) Genel İlkeler

69.Ölçülülük ilkesi gereği kişilerin mülkiyet hakkının

sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları

arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, başvurucunun

şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş

olacaktır (Arif Güven, § 58).

Müdahalenin ölçülülüğünü değerlendirirken Anayasa Mahkemesi; bir taraftan

ulaşılmak istenen meşru amacın önemini ve diğer taraftan müdahalenin

niteliğini, başvurucunun ve kamu otoritelerinin davranışlarını da gözönünde tutarak başvurucuya yüklenen külfeti dikkate

alacaktır (Arif Güven, § 60).

70. Ekonomilerde bir değişim vasıtası olan para; çeşitli ticari,

sınai, zirai vs. faaliyetlerde kullanılmakla sahibine kazanç, kira, nema gibi

yararlar sağlayan ekonomik bir değerdir. Paranın sahibi dışındaki kişi ve

kuruluşlarca kullanılması, sahibinin bu ekonomik değerden mahrum bırakılması

sonucunu doğurması yanında enflasyon etkisinde olan ekonomilerde değerini yani

alım gücünü enflasyon oranına bağlı olarak yitirmesine neden olur.

71. Enflasyon ve buna bağlı olarak oluşan döviz kuru, mevduat

faizi, Hazine bonosu ve devlet tahvili faiz oranlarının sabit yasal ve temerrüt

faiz oranlarının çok üstünde gerçekleşmesi; borçlunun yararlanması, alacaklının

ise zarara uğraması sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle borçlu borcunu süresinde

ödememekte, yargı yoluna başvurulduğunda da yargı süresini uzatma gayreti

göstermekte; böylece yargı mercilerindeki dava ve takipler çoğalmakta, yargıya

güven azalmakta, kendiliğinden hak almak düşüncesi yaygınlaşarak kamu düzeni

bozulmakta, kişi ve toplum güvenliği sarsılmaktadır (AYM, E.1997/34, K.1998/79,

15/12/1998).

72. Mülkiyet hakkı kapsamında alacağın geç ödenmesi durumunda

arada geçen sürede enflasyon nedeniyle paranın değerinde oluşan hissedilir

aşınma ile mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin tasarruf veya

yatırım aracı olarak getirisinden yararlanmak imkânı da bulunmamaktadır. Bu

şekilde kişiler mülkiyet haklarından mahrum edilerek haksızlığa uğratılmaktadır

(AYM, E.2008/58, K.2011/37, 10/2/2011).

73. Anayasa Mahkemesi; kanun koyucunun bir hak olarak öngördüğü

veya kamu borcu hâline gelmiş ödemelerin geç yapılması nedeniyle mağdur

olunduğu iddiasıyla yapılan başvurularda, alacakta veya hakka konu bedelde

meydana gelen değer aşınmalarının başvurucular üzerinde orantısız bir yük

oluşturması hâlinde mülkiyet hakkının ihlaline karar vermiştir (Mehmet Akdoğan ve diğerleri; Akel Gıda San. ve Tic. A.Ş., B. No:

2013/28, 25/2/2015). Anayasa Mahkemesi ayrıca, mahkemelerce hükmedilen

tazminatın yargılamada geçen süre nedeniyle enflasyon karşısında değer

kaybettiğinin tespit edildiği bir başvuruda da ölçülülük yönünden mülkiyet

hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Abdulhalim

Bozboğa, B. No: 2013/6880, 23/3/2016).

Bunun yanında sosyal güvenlik ödemeleri kapsamında mahkeme kararıyla hükmedilen

emekli ikramiyesinin değer kaybına uğratılarak ödenmesinin başvurucuya aşırı ve

olağan dışı bir külfet yüklemesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlaline karar

verilmiştir (Ferda Yeşiltepe

[GK], B. No: 2014/7621, 25/7/2017).

(b) İlkelerin Olaya

Uygulanması

74. Başvurucunun baraj inşaatı sözleşmesi çerçevesinde

alacağının tahsili istemiyle açtığı dava Mahkemece 19/4/2002 tarihinde kısmen

kabul edilmiş, temyiz üzerine hüküm Yargıtay 15. Hukuk Dairesince 6/6/2002

tarihinde onanmıştır. Buna göre derece mahkemelerince, başvurucunun baraj

inşaatı sözleşmesi çerçevesinde yaptığı işlerin karşılığı olarak 62.969,69 TL

alacağının DSİ'den tahsili gerektiği kabul edilmiştir. Ancak başvurucunun bu

alacağının tespit edilmiş olması tek başına mağdur sıfatını ortadan

kaldırmamaktadır. Başvurucunun mağdur sıfatının ortadan kaldırılabilmesi için

ileri sürülen ihlalin hem zamanı hem de mağdurun bu hakkı kullanamadığı süre gözönüne alınarak telafi yoluna gidilmesi gerekmektedir.

75. Somut olayda başvurucuya 62.969,69 TL asıl alacağı yanında

348.027,70 TL tutarında faiz ödemesi yapılmıştır. Bununla birlikte başvurucu,

alacağına geç kavuştuğundan ve bu süreçte ülkede yaşanan enflasyonist ortamda

alacağının değer kaybettiğinden yakınmaktadır.

76. Yukarıda da değinildiği üzere Anayasa Mahkemesinin daha önce

gerek norm denetimi kapsamında gerekse de bireysel başvuru kapsamında verdiği

çeşitli kararlarında alacakların da mülkiyet hakkı kapsamında olduğu, devlet

tarafından alacakların geç ödenmesi hâlinde enflasyon oranları altında olmayan

bir faiz ödenmesinin gerek bireyin hakları gerekse de kamu düzeni bakımından

önem taşıdığı belirtilmiştir (bkz. §§ 71-73). Anayasa Mahkemesi bu bağlamda

kişilerin mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen alacaklarının kamu

kurumlarınca makul olmayan bir sebeple geç ödenmesi yüzünden değer kaybına

uğratılmasının mülkiyet hakkının ihlaline yol açtığını kabul etmiştir (bkz. §

73).

77. Başvuru konusu olayda derece mahkemelerince, başvurucunun

alacağı yönünden dört ayrı kalemde farklı temerrüt tarihleri esasları tespit

edilmiş; buna göre başvurucunun 486,69 TL tutarındaki alacağının 10/10/1990

tarihi, 2.870,82 TL tutarındaki alacağının 9/6/1988 tarihi, 55.569,36 TL

tutarındaki alacağının 16/3/1995 tarihi ve KDV düşüldükten sonra kalan 4.041,82

TL tutarındaki alacağının ise yine 16/3/1995 tarihi esas alınarak hak

kazanıldığı belirlenmiştir. Başvurucuya bu alacaklarının toplamı olan 62.968,91

TL ise 348.027,70 TL tutarında işlemiş faiz ile birlikte 23/9/2002 tarihinde

ödenebilmiştir.

78. Merkez Bankası verilerine göre enflasyonda meydana gelen

artış oranları şöyledir:

- Haziran/1988 - Eylül/2002 : %203.613

(1988 yılı Haziran ayındaki 100 TL'nin 2002 yılı Eylül ayındaki gerçek

karşılığı 203.512,50 TL'dir.).

- Ekim/1990 - Eylül/2002 : %60.427

(1990 yılı Ekim ayındaki 100 TL'nin 2002 yılı Eylül ayındaki gerçek karşılığı

60.326,70 TL'dir.).

- Mart/1995 - Eylül/2002 : %4.392 (1995

yılı Mart ayındaki 100 TL'nin 2002 yılı Eylül ayındaki gerçek karşılığı

4.291,59 TL'dir.).

79. Buna karşılık başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamında

değerlendirilen toplam 62.968,91 TL tutarındaki alacağı için aynı dönemde

başvurucuya 348.027,70 TL tutarında faiz ödemesi yapılmıştır. Bu verilere göre,

ödenen faiz tutarına rağmen aynı dönemde enflasyonun yaklaşık kümülatif olarak

%13.254 oranında arttığı, diğer bir deyişle başvurucunun alacağı %1'inden bile

daha az bir miktara düştükten sonra enflasyon karşısında bu alacağın önemli

ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği görülmektedir. Nitekim Mahkemece

alınan bilirkişi raporunda da başvurucunun alacağının enflasyon karşısında

değer kaybetmiş olduğunun açıkça belirtildiği görülmektedir (bkz. § 24).

80. Diğer taraftan kural olarak kişilerin kamudan olan

alacaklarının herhangi bir yargısal sürece veya icra takibine gerek olmadan

ödenmesi beklenir. Somut olayda ise başvurucunun alacağının geç ödenmesinin

makul bir gerekçesi mevcut olmadığı gibi, derece mahkemelerinin geriye dönük

olarak tespit ettiği başvurucunun alacağını kamu makamlarının ancak yapılan

yargılama sonucu ödeyebildiği ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle yine kamu

makamlarının yarar sağlamış olduğu anlaşılmaktadır.

81. Sonuç olarak başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki

alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak

ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir

külfet yüklendiği kanaatine varılmıştır. Bu tespite rağmen derece

mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği

yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamunun yararı ile

başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil

dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu değerlendirilmiştir.

82. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence

altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

M. Emin KUZ ve Kadir ÖZKAYA bu görüşe katılmamışlardır.

B. Makul Sürede

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

83. Başvurucu, munzam zararının tazminine ilişkin olarak açtığı

davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmüştür.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

84. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmadığı anlaşılan makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

85. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

yargılamanın süresi tespit edilirken sürenin başlangıç tarihi olarak davanın

ikame edildiği tarih; sürenin sona erdiği tarih olarak -çoğu zaman icra

aşamasını da kapsayacak şekilde- yargılamanın sona erdiği, yargılaması devam

eden davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılanma hakkının

ihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili kararını verdiği tarih esas alınır (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,

2/7/2013, §§ 50, 52).

86. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

yargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken yargılamanın

karmaşıklığı ve kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama

sürecindeki tutumu, başvurucunun yargılamanın süratle sonuçlandırılmasındaki

menfaatinin niteliği gibi hususlar dikkate alınır (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 41-45).

87. Başvurucu munzam zararın tazminine ilişkin davayı 16/3/1995

tarihinde açmış olup davanın Yargıtayca karar

düzeltme talebinin reddedildiği 26/12/2013 tarihinde sona erdiği

anlaşılmaktadır.

88. Anılan ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer başvurularda

verdiği kararlar dikkate alındığında somut olaydaki yaklaşık 18 yıl 9 aylık

yargılamanın süresinin makul olmadığı sonucuna varmak gerekir.

89. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence

altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

90. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin (1) ve (2)

numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun

hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı

verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

91. Başvurucu, maddi tazminat ve yeniden yargılama yapılmasına

karar verilmesi taleplerinde bulunmuştur.

92. Başvuruda, mülkiyet ve makul sürede yargılanma haklarının

ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

93. Mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan

kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 7. Asliye Hukuk

Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

94. Başvurucunun makul sürede yargılanma hakkının ihlaline karar

verilmekle birlikte başvurucu manevi tazminat talebinde bulunmamıştır.

Başvurucunun maddi tazminat talebinin ise mülkiyet hakkının ihlali iddiası ile

ilgili olup bu hakkın ihlali yönünden yeniden yargılama yapılmasına karar

verilmesinin yeterli bir giderim sağladığı gözetilerek makul sürede yargılanma

hakkının ihlal edildiğinin tespiti ile yetinilmesi gerekir.

95. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.800

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA M. Emin KUZ ve Kadir ÖZKAYA'nın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

2. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

B. 1. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet

hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE M. Emin KUZ ve Kadir ÖZKAYA'nın

karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

2. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE OYBİRLİĞİYLE,

C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara

7. Asliye Hukuk Mahkemesine (E.2008/145, K.2011/544) GÖNDERİLMESİNE

OYBİRLİĞİYLE,

D. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.006,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE OYBİRLİĞİYLE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA OYBİRLİĞİYLE,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

21/12/2017 tarihinde karar verildi.

KARŞIOY GEREKÇESİ

Başvurucunun, munzam zararının tazminine karar verilmesi

talebiyle açtığı davanın reddedilmesi üzerine yaptığı bireysel başvuruda,

mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin iddiası kabul edilebilir bulunmuş ve anılan

hakkın ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Kararın gerekçesinde, başvurucunun baraj inşaatı sözleşmesi

çerçevesinde alacağının tahsili talebiyle açtığı davanın kısmen kabul edildiği

ve Yargıtayca onandığı, ancak mağdur sıfatının

ortadan kalkması için alacağı ile faiz ödemesinin yanında enflasyonist ortamda

oluşan değer kaybının da karşılanması gerektiği ve sonuç olarak başvurucunun

alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak

ödenmesi sebebiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği belirtilmektedir (§§

74-82).

Böylece kararda başvurunun konusu, mahkemece hükmedilen alacağın

değer kaybına uğratılarak ödenmesi sebebiyle mülkiyet hakkının ihlali şeklinde

özetlenmekte ise de, kararda atıf yapılan önceki ihlal kararlarımızdan farklı

olarak, somut olayda derece mahkemelerince hükmedilen ve kesinleşen alacağa

ilişkin kararın icrası safhasında gecikilmesi ve bu sebeple alacağın değer

kaybına uğratılarak ödenmesi söz konusu olmadığı gibi derece mahkemelerince

kabul edilen bir davanın konusu olan miktarın hesaplanmasında mülkiyet hakkının

ihlal edildiği iddiası da (örnek olarak bkz. Ferda Yeşiltepe [GK], B. No:

2014/7621, 25/7/2017) söz konusu değildir.

Kararda da belirtildiği üzere başvuru, başvurucunun açtığı

davada lehine hükmedilen alacağa faiz uygulanmasının da zararını karşılamaması

sebebiyle Borçlar Kanununa göre sonradan açtığı

“munzam zararının tazmini davası”nın reddedilmesine

ilişkindir (§ 61).

Başvurucunun, munzam zararının tazmini talebiyle başvuruya konu

tazminat davasını açtığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanununun

“Munzam zarar” başlıklı 105. maddesi ile ilk derece mahkemesince başvuru konusu

tazminat davasının reddedildiği tarihte yürürlükte olan ve 818 sayılı Kanunu

yürürlükten kaldırmış bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 122.

maddesinin birinci fıkralarında, alacaklının uğradığı zararın geçmiş günler

faizinden fazla olması hâlinde borçlunun hiçbir kusuru bulunmadığını ispat

etmedikçe bu zararı da tazmin etmekle yükümlü olduğu hükme bağlanmaktadır.

Başvuruya konu munzam zararın tazminine ilişkin davanın

öncesinde, başvurucu şirketin bir baraj ve hidroelektrik santrali inşaatı için

sözleşme imzalamasınarağmen, yine başvurucunun

talebiyle işin tasfiye edilerek sonlandırıldığı, yapılan işlerin masrafları

için çıkarılan kesin hesaba başvurucu şirketçe itiraz edilerek açılan davanın

kısmen kabulüne ve asıl alacakla buna uygulanan faizin ödenmesine hükmedildiği

(§§ 11-18), 2002 yılında yapılan ödemelerin başvurucu tarafından yeterli

görülmemesi sebebiyle2005 yılında açılan ve daha önceki tazminat davası ile birleştirilen

tazminat davasının ise “… baraj inşaatının tasfiyesine ilişkin olarak

düzenlenen 09.06.1988 tarihli tutanakta tasfiye nedeniyle davacı şirkete

(başvurucuya) masraf ve hiçbir tazminat ödenmeyeceğinin ifade edilmiş” olduğu

ve bilirkişi raporlarına göre başvurucunun asıl davada hükmedilen alacağa

uygulanan (ve karardan dokuz yıl önce alacakla birlikte ödenen) faiz dışında

munzam zararının bulunmadığı gerekçesiyle 2011 yılında davanın reddine karar

verildiği, bu kararın Yargıtayca onanarak ve karar düzeltme

talebi reddedilerek kesinleştiği anlaşılmaktadır (§§ 23-29).

Başka bir anlatımla, olayda, söz konusu taahhüdünü yerine

getiremeyen başvurucu şirketin, kendi talebi üzerineidare

ile mutabakat sağlamasına ve söz konusu mutabakatta, sözleşmelerle üstlendiği

yükümlülüklerden ve sorumluluklardan kurtulmak maksadıyla hiçbir tazminat ve

masraf ödenmemesini kabul etmesine rağmen, o güne kadar yaptığı işlerin

masrafları için açtığı alacak davasında hükmedilen alacak miktarına yürütülen

faizi yeterli bulmayarak munzam zarar iddiasıyla tazminat talep ettiği

görülmektedir.

Kabul edilebilirlik ve ihlal sonucuna varılırken, munzam zararın

tazmini talebinin, kısmen kabulüne karar verilen alacak davasındaki hükmün

devamı niteliğinde değerlendirildiği anlaşılmakta ise de, söz konusu davanın

bir alacak davası değil tazminat davası olduğu dikkate alındığında,

başvurucunun -yukarıda belirtildiği gibi- inşaat işinin tasfiye edilerek

sonlandırılmasını talep ederken sözleşme ile üstlendiği taahhütten ve bunu

yerine getirememesinden doğan hukukî sorumluluktan kurtulabilmek için tazminat

talep etmeyeceğini taahhüt etmesinin ve sözleşme hukukunun gereği olarak

başvurucunun derece mahkemelerince esas alınan tazminat talep etmeyeceğine dair

irade beyanının gözardı edilmesinin isabetli olmadığı

düşünülmektedir.

İlk derece mahkemesinin, öncelikle başvurucunun tazminat talep

etmeyeceğini taahhüt etmiş olması ve munzam zararın da bu kapsamda bulunması

sebebiyle davalı idarenin bu yöndeki savunmasını yeterli gördüğü ve başvuruya

konu tazminat davasını reddettiği anlaşılmaktadır (§ 28).

Bilindiği gibi bireysel başvurunun ikincil olma özelliği

sebebiyle Anayasa Mahkemesinin görevinin sınırlı olduğu ve hukuk kurallarının

yorumlanması ve delillerin değerlendirilmesi bakımından açık bir keyfilik veya

bariz bir takdir hatası bulunmadıkça derece mahkemelerinin takdir yetkisine

müdahalesinin söz konusu olamayacağı kabul edilmektedir. Bu ilke, kararımızda

da tekrarlanmakla birlikte (§ 64), derece mahkemelerinin Borçlar

Kanununun ilgili hükümlerinin yorumlanması ve delillerin

değerlendirilmesi suretiyle tazminat davasını reddetmesinde açık bir keyfilik

veya bariz bir takdir hatası olduğu yönünde bir tespitte de bulunulmadan,

başvurucunun şikâyetinin kabul edilebilir olduğu belirtilmektedir.

Başka bir ifadeyle, derece mahkemeleri, Borçlar Kanununun munzam

zararın giderilmesine ilişkin hükmünün tazminat davasını gerektirdiği,

başvurucu şirketin ise inşaat işinin tasfiye edilerek sonlandırılması talebinin

idarece kabul edilmesi karşılığında bu tazminat talebinden vazgeçtiğini dikkate

alarak davayı reddettiği hâlde, Mahkememiz çoğunluğu -derece mahkemelerinin

hukuk kurallarının bu yorumunda ve başvurucu şirketle idare arasında imzalanan

tutanağın değerlendirilmesinde açık bir keyfilik veya bariz bir takdir hatası

bulunduğunu da belirlemeden- başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiği

iddiasını kabul edilebilir bulmaktadır.

Diğer taraftan kararda, ilk derece mahkemesince 2004 yılında

“bilirkişi raporunda da başvurucunun alacağının enflasyon karşısında değer

kaybetmiş olduğunun açıkça belirtildiği” ifade edilmekle birlikte (§§ 24, 79),

aynı mahkemece 2010 yılında alınan sonraki bilirkişi raporunda da davacının

(başvurucu şirketin) yaptığı iş nedeniyle hesaplanan alacakları üzerinden

kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla munzam zararının ispatlanamadığı

belirtilmektedir (§§ 27, 28). İki farklı bilirkişi raporundan hangisinin hükme

esas alınması gerektiğine ilişkin takdir yetkisi, delillerin değerlendirilmesi

konusunda yetkili olduğu kararda da kabul edilen derece mahkemelerine aittir.

Kısaca, yukarıda belirtilen ve kararda da tekrarlanan genel

ilkemizle bağdaşmayan mezkûr tespitlere katılmaya imkân bulunmamaktadır.

Belirtilen sebeplerle, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine

ilişkin iddia bakımından kabul edilebilirlik ve ihlal sonucuna katılmakla

birlikte, derece mahkemesi kararlarının bariz takdir hatası veya açık bir

keyfilik içermediği ve mülkiyet hakkına ilişkin olarak başvurucu tarafından

ileri sürülen iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olduğu anlaşıldığından,

başvurunun bu kısmının kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği

düşüncesiyle çoğunluğun kabul edilebilirlik yönündeki kararına katılmıyoruz.

Yine yukarıda açıklanan sebeplerle, derece mahkemelerinin

“başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği” yönündeki

kararını “katı yorum” olarak nitelendiren ve başvurucu şirketin yerine

getirmeyi taahhüt ettiği inşaat işinin tamamlanmadan sonlandırılmasını sağlayan

tasfiye anlaşmasındaki şartlar ile başvurucunun hangi hukukî sorumluluklardan

kurtulmak için tazminat talep etmemeyi kabul ettiğini dikkate almadan “kamunun

yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken

adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu”nu

belirten değerlendirmelerde de (§ 81), bu gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal

edildiğine ilişkin tespitte de isabet olmadığı düşünülmektedir.

Bu itibarla, incelenen başvuruda, başvurucu şirketin inşaat

sözleşmesi ile üstlendiği yükümlülüklerden ve bunları yerine getirememesi

karşılığında ortaya çıkacak sorumluluklardan kurtulmak için tazminat talep

etmemeyi kabul ettiği ve yaptığı işler karşılığında tahakkuk eden alacaklarının

geç ödenmesine ilişkin temerrüt faizinin dışında bir alacağının da bulunmadığı

anlaşıldığından, başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında kurulması

gereken adil dengenin korunduğu, başvurucuya aşırı ve olağan dışı bir külfet

yüklenmediği düşüncesiyle çoğunluğun ihlal kararına da katılmıyoruz.

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Burhan ÜSTÜN

Başkanvekili

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Serruh KALELİ

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep

KÖMÜRCÜ

Nuri

NECİPOĞLU

Hicabi DURSUN

Celal Mümtaz

AKINCI

Muammer

TOPAL

M. Emin KUZ

Hasan Tahsin

GÖKCAN

Kadir ÖZKAYA

Rıdvan GÜLEÇ

Recai AKYEL

Yusuf Şevki

HAKYEMEZ

Raportör

:

Özgür DUMAN

Başvurucu

:

ANO İnşaat

ve Ticaret Ltd. Şti.

Vekili

:

Av. Özgün

ÖZTUNÇ

Üye

M. Emin KUZ

Üye Kadir ÖZKAYA

Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, E. 2014/2267, 21 Aralık 2017 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Uyuşmazlığın Arka
  7. B. Alacak Davası Süreci
  8. C. Avrupa İnsan Hakları
  9. D. Başvuruya Konu Munzam
  10. IV. İlgili Hukuk
  11. A. Ulusal Hukuk
  12. B. Uluslararası Hukuk
  13. V. İnceleme Ve Gerekçe
  14. A. Mülkiyet Hakkının
  15. B. Makul Sürede
  16. C. 6216 Sayılı Kanun'un
  17. C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin
  18. E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  19. F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  20. Karşıoy Gerekçesi
  21. Yıldırım
  22. Özgüldür
  23. Kömürcü
  24. Necipoğlu
  25. Akıncı
  26. Topal
  27. M. Emin KUZ
  28. Gökcan
  29. Hakyemez
  30. Öztunç
  31. M. Emin KUZ
  32. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Genel Kurul
Başvuru No
2014/2267
Tarih
21 Aralık 2017

İlgili Kararlar

  • Recep Kolbasar Başvurusu (B. No: 2014/5042)
  • Alekseı Alekseev Başvurusu (B. No: 2016/13290)
  • Yusuf Bilin Başvurusu (B. No: 2014/14498)
  • Dalga Eda Yıldırım ve Özgün Yıldırım Başvurusu (B. No: 2014/5974)
  • Ergül Çiçekler Başvurusu (B. No: 2014/13693)
  • Neslihan Aksakal Başvurusu (B. No: 2016/42456)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.