İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

AYM Bireysel Başvuru B. No: 2013/2453

AYNUR ÖZDEMİR ve DİĞERLERİ BAŞVURUSU

Başvuru No2013/2453Tarih24 Mart 2016Okuma52 dk · 10.305 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm

Başvuru No
2013/2453
Karar tarihi
24 Mart 2016
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

10.305 kelime·52 dk okuma·17 bölüm

AYNUR ÖZDEMİR ve DİĞERLERİ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2013/2453)

Karar Tarihi: 24/3/2016

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; birinci başvurucunun Deniz Harp Okulu öğrencisi

olduğu dönemde mobbinge (psikolojik taciz) maruz

kalması nedeniyle okuldan ayrılmak zorunda bırakılmasının maddi ve manevi

varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının, oda hapsi cezalarına

hükmedilmesi nedeniyle özgürlük ve güvenlik hakkının,

ifade alma işlemi sırasında savunma hakkının gözetilmemesi, bağımsız ve

tarafsız mahkemede yargılamanın yapılmaması, açılan tazminat davasının

reddedilmesi ve aleyhe avukatlık ücretine hükmedilmesi nedenleriyle adil

yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 12/4/2013 tarihinde Anayasa

Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin İdari yönden

yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil

edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 29/11/2013

tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından

yapılmasına karar verilmiştir.

4. Bölüm tarafından 18/2/2014

tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte

yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 15/4/2014

tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 21/4/2014 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir.

Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 5/5/2014

tarihinde ibraz etmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

8. 4/9/2009 tarihinde Deniz Harp

Okulunda öğrenime başlayan birinci başvurucu yaz tatili nedeniyle ailesinin

yaşadığı Antalya’da bulunmakta iken İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının

2010/1003 Soruşturma sayılı dosyasından elde edilen birtakım belgelerde isminin

geçtiği gerekçesiyle ifadesi alınmak üzere 12/8/2010 tarihinde telefonla

aranarak İstanbul Emniyet Müdürlüğüne ve öğrenim gördüğü Deniz Harp Okuluna

davet edilmiştir.

9. Çağrı üzerine birinci başvurucu; anne, babası olan ikinci ve üçüncü

başvurucular ile 13/8/2010 tarihinde İstanbul’da

bulunan Deniz Harp Okuluna gitmiş, aynı gün İstanbul Merkez Komutanlığına

götürülmüş ve burada iki subay tarafından "bilgi veren" sıfatıyla

başvurucunun ifadesi alınmıştır.

10. 13/8/2010 tarihli ifade tutanağına

göre İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yukarıda numarası anılan soruşturma

dosyasında şüpheli olan emekli bir albayın ikametgâhında yapılan aramada el

konulan dijital malzemeler ile çeşitli dokümanlarda birinci başvurucunun da

isminin geçtiği ve kendisiyle ilgili birtakım bilgilerin bulunduğu

açıklandıktan sonra kendisine, şüpheli emekli albayı ve el konulan belgelerde

isimleri bulunan bazı subaylar ile bazı askerî bayan öğrencileri tanıyıp

tanımadığı, bu kişilerle bir bağlantı ve ilişki içinde olup olmadığı, fiziksel

özellikleriyle ilgili kendisi hakkında tutulan nottan bilgi sahibi olup

olmadığı, bazı komutanlarının isimleri zikredilip kendileriyle cinsel ilişki

yaşayıp yaşamadığı, komutanlarından herhangi bir menfaat temin edip etmediği, kendisine

tehdit ve şantajda veya telkin ve vaatte bulunulup bulunulmadığı şeklinde

sorular sorulmuştur.

11. Birinci başvurucu, kendisine sorulan hususlarda herhangi bir

bilgisinin olmadığını ve kendisiyle ilgili olarak notlarda belirtilen fiziksel

özelliklerin dışındaki bilgilerin kendisiyle bir ilgisinin olmadığını, özel

hayatıyla ilgili asılsız bilgileri toplayan ve ele geçiren kişilerden şikâyetçi

olduğunu dile getirmiş ve bu hususlar ifade tutanağına aktarılmıştır.

12. Söz konusu ifade işleminden sonra Deniz Harp Okulundaki

öğrenimine ikinci sınıf öğrencisi olarak 23/11/2010

tarihine kadar devam eden birinci başvurucu hakkında bu süreçte verilen

disiplin cezaları şöyledir:

i.

25/8/2010 tarihinde tebliğ edilen ve “İzinsizlik”

ile cezalandırılan “Uygun olmayan kıyafet

ile okul içerisinde müsaade edilmeyen yerlere gitmek” eylemi,

ii. 27/8/2010

tarihinde tebliğ edilen ve “Oda Hapsi”

ile cezalandırılan “Üstünü mükerreren

selamlamamak” eylemi,

iii. 1/9/2010

tarihinde tebliğ edilen ve “Oda Hapsi”

ile cezalandırılan “Yatakhane düzeni bozuk

olmak” eylemi,

iv.

13/9/2010 tarihinde tebliğ edilen ve “İzinsizlik”

ile cezalandırılan “Tabura geç

gelmek” eylemi,

v.

13/10/2010 tarihinde tebliğ edilen ve “İzinsizlik”

ile cezalandırılan “Konferansta gürültü

etmek” eylemi,

vi. 27/10/2010

tarihinde tebliğ edilen ve “Oda Hapsi”

ile cezalandırılan “Disiplin odasının iç

düzenini bozmak” eylemi,

vii. 27/10/2010

tarihinde tebliğ edilen ve “İzinsizlik” ile

cezalandırılan “Tabura geç gelmek”

eylemi.

13. Birinci başvurucu; okul arkadaşlarının ve idarecilerin

kendisine olan bakış açılarının değişmesi, yaşananların basına yansıması ve

kendisine fahişelik yakıştırmasında bulunulması, en küçük olayda dahi

soruşturma açılıp savunmasının istenmesi ve disiplin cezasıyla

cezalandırılması, içinde bulunduğu psikolojik durum gereğince kendisini

koruması ve destek vermesi gereken denetim ve gözetim yükümlülüğü altındaki

idarenin bu sorumluluğunu yerine getirmemesi, aksine üzerine gelip kendisini

cezalandırma yolunu seçmesi ve kendisine karşı rencide edici asılsız

suçlamalarda bulunulması gibi nedenleri gerekçe göstererek 23/11/2010

tarihinde kendi isteğiyle Deniz Harp Okulundan ayrılmıştır.

14. 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı

Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 115. maddesi gereğince istifa

hakkını kullanarak Deniz Harp Okulundan ilişiği kesilen birinci başvurucu

aleyhine yasal faiziyle birlikte 22.009 TL tazminat borcu hesaplanmıştır.

15. Başvurucular, psikolojik olarak zor günler geçiren birinci

başvurucuya karşı idareciler tarafından sorumlulukların yerine getirilmediği ve

aksine disiplin cezaları ile birinci başvurucunun yıldırılarak askerlik

mesleğinden ayrılmak zorunda bırakıldığı, kızlarını büyük bir umut ve beklenti

ile Türk Silahlı Kuvvetlerine teslim eden ailenin de tüm bu süreçlerden olumsuz

olarak etkilendiği gerekçeleriyle idareden tazminat talebinde bulunmuşlar,

yasal süre içinde taleplerine cevap verilmeyerek taleplerinin zımnen

reddedilmesi üzerine 5/7/2011 tarihinde maddi ve manevi

tazminat davası açmışlardır.

16. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) İkinci Dairesinin 7/11/2012 tarihli ve E.2011/1387, K.2012/1090 sayılı kararı

gereğince dava reddedilmiş ve 2/11/2011 tarihli Resmî Gazete’de

yayımlanan 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli

İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde

Kararname'nin (KHK) 14. maddesi gereğince, reddedilen maddi ve manevi tazminat

miktarları dikkate alınarak başvurucular aleyhine 10.450 TL avukatlık ücretine

hükmedilmiştir.

17. AYİM’in ret gerekçesi şöyledir:

“.. Davacı Aynur Özdemir’in

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talimatı doğrultusunda İstanbul Merkez K.lığınca ifadesinin alınması ve bu kapsamda kendisine

çeşitli sorular sorulmasının idari bir işlem olmadığı ve tamamen adli

makamların talimatları doğrultusunda gerçekleştirilen bu ifade alma işlemi

nedeniyle idarenin hukuki sorumluluğunun ileri sürülemeyeceği, zira AYİM’de (ve genel idari yargıda) tam yargı davası

açılabilmesinin temel koşulu olan “idari işlem veya eylemden dolayı zarar

görme” koşulunun oluşmadığı, keza yazılı ve görsel basında davacıyla ilgili

asılsız ve abartılı haberler yapılmasında da idarenin herhangi bir

sorumluluğunun bulunmadığı, zira bu haber ve yayınların da idari işlem veya

eylem mahiyetinde olmadıkları, dolayısıyla bu iki noktaya temas eden tazminat

taleplerinin hukuki dayanağının bulunmadığı ve tam yargı davasına konu

edilemeyeceği, bu halde; “Yaşadığı olumsuzluklar nedeniyle psikolojik bir yıkım

sürecinde olan davacı Aynur Özdemir’e idarece gerekli destek ve yardımın

yapılmadığı, amirlerince rencide edildiği, okulla ilişiğinin kesilmesini temin

amacıyla ve asılsız suçlamalarla disiplin cezaları verildiği” yönündeki

iddiaların ayrıca incelenmesinde yarar bulunduğu, dosyaya yansıyan bilgilere

göre; davacının Merkez Komutanlığında ifadesinin alınmasından sonra davalı

idarece iki kez psikolojik destek sağlandığı, bu amaçla uzman psikologla

görüştürüldüğü ve son görüşme neticesinde psikolog tarafından davacının

“davacının ruhsal açıdan aşırı hassasiyet gösteren bir durumu yoktur” şeklinde

rapor düzenlendiği, keza süreç içinde idarece davacının her türlü disipline

aykırı eyleminin cezalandırılması cihetine gidilmeyip, onun kazanılmasına

çalışıldığı, verilen cezaların ise üst sınırdan verilmediği, 2009 yılında da

okuldan kendiliğinden ayrılmak için girişimde bulunan ve ancak amirlerinin

telkinleriyle bu girişimden dönen davacının, 2010 yılında yaşanan bu olumsuz

gelişmeler üzerine okuldan ayrılma yönündeki talebini tekrarladığı ve kendi

isteği doğrultusunda ilişiğinin kesildiği, okuldan ayrılmasına kadar geçen süre

içinde verilen disiplin cezalarının davacının ilişiğinin kesilmesini temin

amacıyla verildiği yönündeki iddiaları ve davacı vekilinin dilekçesinde geçen

sair soyut iddiaları kanıtlayacak somut herhangi bir bilgi ve belge

bulunmadığı, dolayısıyla davacının ifadesine başvurulmasından okuldan

ilişiğinin kesilmesine kadar devam eden süreçte davalı idareye yüklenebilecek

herhangi bir hizmet kusuru bulunmadığı, gibi olayda kusursuz sorumluluk

kuramına göre idarenin sorumluluğunu gerektirecek bir durum da olmadığı, bu

nedenle hukuki dayanaktan yoksun davanın reddinin gerektiği sonuç ve kanaatine

varılmıştır.”

18. Başvurucuların karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 6/3/2013 tarihli ve E.2013/327, K.2013/275 sayılı kararıyla

reddedilmiş ve karar 18/3/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.

19. Başvurucular 12/4/2013 tarihinde

bireysel başvuruda bulunmuşlardır.

B. İlgili Hukuk

20. 926 sayılı Kanun’un “Askerî

Öğrencilerin İstifa Hakları” kenar başlıklı 115. maddesi şöyledir:

“a)

Türk Silahlı Kuvvetleri eğitim-öğretim kurumları ile yurt içi ve yurt dışı

fakülte ve yüksek okullarda öğrenim gören askerî öğrenciler;

1) Lisans seviyesinde 4 üncü sınıfın,

2) Ön lisans seviyesinde 2 nci sınıfın,

3) Ortaöğretimde son sınıfın, Temmuz ayının son gününe kadar okul

masraflarını,

... ödemek suretiyle

istifa edebilirler. Yapılan hesaplamada personel ve amortisman

giderleri hariç, masraflar, sarf tarihinden tahsil tarihine kadar geçen süre

için kanuni faizi ile birlikte hesaplanır. İntibak eğitimi sırasında yapılan

masraflar ödemeye dahil edilmez. Ayrıca, intibak

eğitimi sırasında yapılan tedavi masrafları ile vefat edenlerin cenaze

masrafları, Devlet tarafından karşılanır.”

21. 16/2/2013 tarihli ve 6413 sayılı

Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu'nun 45. maddesinin (3) numaralı

fıkrasının (c) bendi ile yürürlükten kaldırılan 22/5/1930 tarihli ve 1632

sayılı Askeri Ceza Kanunu'nun "Disiplin

cezalarının nevileri" kenar başlıklı mülga 165. maddesinin

ilgili kısımları şöyledir:

"Askeri şahıslar hakkında

verilebilecek disiplin cezaları şunlardır:

...

B) Askeri öğrenciler hakkında:

1. Uyarı.

2. İzinsizlik: Altı haftaya kadar.

3. Oda Hapsi: Dört haftaya kadar.

..."

22. 6413 sayılı Kanun'un 45. maddesinin (3) numaralı fıkrasının

(c) bendi ile yürürlükten kaldırılan 1632 sayılı Kanun'un "Disiplin cezası vermeğe salahiyetli

amirler" kenar başlıklı mülga 168. maddesi şöyledir:

"1- Her amir emri altındaki şahıslara

disiplin cezaları vermeğe salahiyetlidir.

2- Disiplini bozan hareketten sonra fail

merbut bulunduğu takım ve kıta ve saireyi değiştirmiş

ise, disiplin amiri, yeni amirdir."

23. 6413 sayılı Kanun'un 45. maddesinin (3) numaralı fıkrasının

(c) bendi ile yürürlükten kaldırılan 1632 sayılı Kanun'un "Disiplin âmirlerinin ceza salâhiyeti"

kenar başlıklı mülga 171. maddesi şöyledir:

"Disiplin amirlerinin ceza vermek salâhiyetleri merbut cetvelde

gösterilmiştir."

24. 659 sayılı KHK'nın 14. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

"Tahkim usulüne tabi olanlar dahil adli

ve idari davalar ile icra dairelerinde idarelerin vekili sıfatıyla hukuk birimi

amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk müşavirleri ve

avukatlar tarafından yapılan takip ve duruşmalar için, bu davaların idareler

lehine neticelenmesi halinde, bunlar tarafından temsil ve takip edilen dava ve

işlerde ilgili mevzuata göre hükmedilmesi gereken tutar üzerinden idareler

lehine vekalet ücreti takdir edilir."

25. Anayasa'nın "Askeri

Yüksek İdare Mahkemesi" kenar başlıklı 157. maddesi şöyledir:

"Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, askerî olmayan makamlarca tesis

edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askerî hizmete ilişkin idarî

işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son

derece mahkemesidir. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda

ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin askerî hâkim sınıfından olan üyeleri,

mahkemenin bu sınıftan olan başkan ve üyeleri tamsayısının salt çoğunluğu ve

gizli oy ile birinci sınıf askerî hâkimler arasından her boş yer için

gösterilecek üç aday içinden; hâkim sınıfından olmayan üyeleri, rütbe ve

nitelikleri kanunda gösterilen subaylar arasından, Genelkurmay

ğınca her boş yer için gösterilecek üç aday içinden Cumhurbaşkanınca

seçilir.

Askerî hâkim sınıfından olmayan üyelerin görev süresi en fazla dört

yıldır.

Mahkemenin Başkanı, Başsavcı ve daire başkanları hâkim sınıfından

olanlar arasından rütbe ve kıdem sırasına göre atanırlar.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kuruluşu, işleyişi, yargılama

usulleri, mensuplarının disiplin ve özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve

hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir."

26. 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu'nun "Teminat"

kenar başlıklı 4. maddesi şöyledir:

"Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin Başkanı, Başsavcı, Daire

Başkanları ve üyeleri; Askeri Yüksek İdare Mahkemesi hakimleri

olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının kendilerine sağladığı teminat altında

hizmet görürler."

27. 1602 sayılı Kanun'un 8., 9. ve 10.

maddeleri şöyledir:

"Üyelerin seçimi:

Madde 8 - Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin askerî hakim

sınıfından olan üyeleri, bu sınıftan olan başkan ve üyeler tam sayısının salt

çoğunluğu ile her boş yer için gösterilecek üç aday arasından, Hakim sınıfından

olmayan üyeleri, Genelkurmay Başkanlığınca her boş yer için gösterilecek üç

aday arasından, Cumhurbaşkanınca seçilir."

"Atanma:

Madde 9 - Seçilenler arasından rütbe ve kıdem sırasına göre Askeri

Yüksek İdare Mahkemesi Başkanlığına, Başsavcılığına, daire başkanlıklarına ve

üyeliklere, Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın imzalayacağı, Cumhurbaşkanının

onaylayacağı Kararname ile atama yapılır. Atamalar Resmi Gazete'de

yayımlanır.

Başkan, Başsavcı ile daire başkanlarının askerî hakim

sınıfından olması şarttır."

"Görev süresi:

Madde 10 - Askeri Hakim sınıfından olmayan

üyelerin görev süresi en fazla dört yıldır."

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

28. Mahkemenin 24/3/2016 tarihinde

yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

29. Başvurucular;

i.

Birinci başvurucunun ailesinden ve avukatından yardım almaksızın iki sivil

polis eşliğinde İstanbul Merkez Komutanlığında bilgi veren sıfatıyla tek başına

ifadesinin iki subay tarafından alındığını, ifade alma işlemi esnasında birinci

başvurucuya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen bir soruşturmada

şüpheli olan emekli albay ve el konulan belgelerde isimleri bulunan bazı

subaylar ile bazı askerî bayan öğrencileri tanıyıp tanımadığı, bu kişilerle

hukuk dışı bir bağlantı ve ilişki içinde olup olmadığı, fiziksel özellikleriyle

ilgili kendisi hakkında tutulan notlardan haberdar olup olmadığı, isimleri

zikredilen bazı komutanları ile cinsel ilişki yaşayıp yaşamadığı, bu kişilerden

bir menfaat temin edip etmediği, kendisine tehdit veya şantajda ya da meslek

hayatına ilişkin vaatte bulunulup bulunulmadığı şeklinde itham edici bir

üslupla yasal hakları hatırlatılmadan sorular sorulduğunu; tüm bunlar dikkate

alındığında ifadesine bilgi veren sıfatıyla değil, şüpheli sıfatıyla

başvurulduğunun anlaşılacağını; ifade alma işleminde savunma hakkının

gözetilmediğini, sonrasında Harp Okulunda öğrenim gören kendisinden başka sekiz

bayan öğrencinin daha ifadesinin alındığını öğrenen birinci başvurucu ve diğer

askerî bayan öğrenciler kastedilerek “askerî

fahişeler”, “Aynur kod adlı”

gibi ifadelerle yürütülen soruşturma kapsamındaki gelişmelerin medyaya

yansıdığını,

ii. Bilgi veren sıfatıyla

13/8/2010 tarihinde ifade veren birinci başvurucunun

bu tarihten sonra öğrenimine devam ettiği Deniz Harp Okulunda, ifadenin içeriği

ile ilgili olarak herhangi bir soruşturma geçirmemesine rağmen idarenin

kendisine karşı olan tutumunun olumsuz yönde değiştiğini, okuldan ayrılmak

zorunda kaldığı 23/11/2010 tarihine kadar geçen yaklaşık üç buçuk aylık süreçte

farklı disiplin suçlarını işlediği iddiasıyla on iki kez savunmasının

istendiğini, toplamda on altı gün hafta sonu izinsizlik ve on sekiz gün oda

hapsi cezasından oluşan yedi ayrı disiplin cezasıyla cezalandırıldığını,

psikolojik olarak zor günler geçirmesine rağmen gerek disiplin cezaları ile

gerekse kendisini koruması ve destek vermesi gereken koruma ve gözetim görevi

bulunan komutanlarının cinsel tacize varan onur kırıcı söz ve davranışları

nedeniyle mobbinge maruz kaldığını, tüm bunların

kişisel verilerini ve özel hayatını korumayan, sonrasında da baskıları

engelleyeceğine psikolojik olarak tacizde bulunan idarenin kusurlu eylem ve

işlemlerinden kaynaklandığını, son olarak kimliği gizli tutulan birinin

hakkında yaptığı ihbara binaen “Okulda porno

cd izlemek, ticaretini yapmak ve bulundurmak” suçlamasıyla

savunmasının istendiğini, tüm bu baskılar nedeniyle okuldan ayrılmak zorunda

bırakıldığını,

iii. Birinci başvurucu

hakkında, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkeme ilkesine riayet

edilmeyerek askerî üstleri tarafından toplamda on sekiz gün oda hapsi cezasına

hükmedildiğini,

iv.

Tüm bu süreçte uğranılan maddi ve manevi zararların telafi edilmesi amacıyla

açtıkları tazminat davasını karara bağlayan AYİM’in,

hâkim sınıfından olmayan subay üyelerinin de bulunması nedeniyle bağımsız ve

tarafsız olmadığını,

v.

Yargılama sürecinde dile getirdikleri taleplerin ve sundukları delillerin AYİM

tarafından dikkate alınmadığını, yalnızca davalı idarenin beyanlarının hükme

esas alındığını, AYİM’in ret kararıyla birinci

başvurucunun yaşadığı tüm bu olumsuzluklar nedeniyle toplumda dışlanan aile

bireylerinin de ağır bir psikolojik bunalıma girdiklerini, ayrıca kusurlu

idareye ödemeleri için kendilerine tebliğ edilen öğrenci maliyetlerini içeren

tazminat ile gerçekleştirilen masraflar nedeniyle maddi ve manevi kayba

uğradıklarını,

vi. Davanın açıldığı

tarihte yürürlükte olan mevzuata göre AYİM’deki

yargılamalarda ıslah imkânı bulunmadığını ve davalı idare lehine nispi

avukatlık ücretine hükmedilemezken, dava sürecinde yapılan yasal değişiklikle

bunun aksine bir düzenleme getirildiğini, bu nedenle davanın reddedilmesi

sonucunda idare lehine 10.450 TL avukatlık ücretine hükmedildiğini, dava

tarihinde öngörülemeyen ve idari istikrar ilkesiyle bağdaşmayan bu durum

nedeniyle hak arama hürriyetlerinin zedelendiğini belirterek Anayasa’nın 17., 19., 20., 36., 48. ve 49. maddelerinin ihlal edildiğini

ileri sürmüşler; ihlallerin tespiti ile maddi ve manevi tazminat talebinde

bulunmuşlardır.

B. Değerlendirme

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

30. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).

31. Başvurucuların;

i.

Yürütülen adli bir soruşturma kapsamında bilgi veren sıfatıyla 13/8/2010

tarihinde ifadesi alınan birinci başvurucunun bu tarihten sonra Deniz Harp

Okulunda sürdürdüğü öğrenim sürecinde yaşadığını ileri sürdüğü şikâyetlerinin

kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkı,

ii. Birinci başvurucunun

kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkeme ilkesine riayet edilmeyerek

askerî üstleri tarafından toplamda on sekiz gün oda hapsi cezası ile

cezalandırıldığı yönündeki şikâyetlerinin özgürlük ve güvenlik hakkı,

iii. AYİM’in,

bünyesindeki sınıf subayları nedeniyle bağımsız ve tarafsız olmadığı yönündeki

şikâyetleri, tazminat davasında sunulan delillerin ve dile getirilen taleplerin

AYİM tarafından dikkate alınmaması nedenleriyle maddi ve manevi kayba

uğradıkları yönündeki şikâyetleri ve dava tarihinden sonra değiştirilen mevzuat

gereğince aleyhe avukatlık ücretine hükmedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim

haklarının engellendiği yönündeki şikâyetleri ile 13/8/2010

tarihli ifade alma işleminde birinci başvurucunun haklarının hatırlatılmaması

ve avukat yardımından yararlandırılmaması yönünde savunma hakkı bağlamında

ayrıca ileri sürdükleri şikâyetlerinin adil yargılanma hakkı kapsamında

değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

a. Anayasa'nın 17.

Maddesinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia

i. İkinci ve Üçüncü

Başvurucular Yönünden

32. Birinci başvurucunun anne, babası olan ikinci ve üçüncü

başvurucular, yukarıda belirtilen iddialar kapsamında (bkz. § 29) Anayasa’nın

17. maddesinde düzenlenen kişinin maddi ve manevi varlığını koruması ve

geliştirmesi haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

33. Bakanlık görüş yazısında, ileri sürülen ihlal iddiasından

doğrudan zarar görmeyen ikinci ve üçüncü başvurucuların mağdur sıfatlarının

bulunmadığı ifade edilmiştir.

34. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un "Bireysel başvuru hakkına sahip olanlar" kenar

başlıklı 46. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

"Bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem,

eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler

tarafından yapılabilir"

35. 6216 sayılı Kanun'un "Bireysel

başvuru hakkına sahip olanlar" başlıklı 46. maddesinde kimlerin

bireysel başvuru yapabileceği sayılmış olup anılan maddenin (1) numaralı

fıkrasına göre bir kişinin Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmesi

için üç temel ön koşulun birlikte bulunması gerekmektedir. Bu ön koşullar,

başvuruya konu edilen ve ihlale yol açtığı ileri sürülen kamu gücü eylem veya

işleminden ya da ihmalinden dolayı başvurucunun "güncel bir hakkının ihlal edilmesi", bu ihlalden

dolayı kişinin "kişisel olarak"

ve "doğrudan" etkilenmiş

olması ve bunların sonucunda başvurucunun kendisinin "mağdur" olduğunu ileri sürmesidir (Onur Doğanay, B. No: 2013/1977,9/1/2014,

§ 42)

36. Başvuru konusu olayda

başvurucuların, kızlarının ifade vermesi için onunla birlikte İstanbul’a

geldikleri, ifade işleminden sonraki süreçte kızlarının Deniz Harp Okulundaki

öğrenimine devam ettiği, gerçekleştiği iddia edilen psikolojik tacizlerin okul

içindeki akademik ve sosyal yaşamdan kaynaklandığı, açılan maddi ve manevi

tazminat davasında mobbing sonucunu doğuracak eylem

ve işlemlerin birinci başvurucunun yaşadığı olaylar üzerinden dile getirildiği

ve söz konusu eylem ve işlemlerin kendileri üzerindeki etkilerinin kızlarının

okuldan ayrılmasından sonraki süreçte de devam ettiğini belirttikleri maddi ve

manevi kayıplar üzerinden davaya konu edildiği anlaşılmış; ayrıca dosya

kapsamındaki bilgi ve belgelerden başvuruya konu edilen süreç içinde ikinci ve

üçüncü başvurucuların kamu gücünün eylem veya işleminden ya da ihmalinden “doğrudan” etkilendiği sonucunu doğuracak

herhangi bir kanıya ulaşılamamıştır.

37. Maddi ve manevi varlığın korunması

ve geliştirilmesi hakkı bağlamında kızlarının maruz kaldığını iddia ettikleri

psikolojik tacizler nedeniyle ikinci ve üçüncü başvurucuların güncel ve kişisel

haklarının doğrudan etkilendiği hususunda kanaat oluşmaması ve hakkın niteliği

gereğince dolaylı etkinin yoğunluğunun neden olacağı sonuçların

tartışılabilmesine olanak sağlayabilecek şekilde başvurucuların içinde

bulunduğu koşulların detaylandırılıp delillendirilmemesi

nedenleriyle işlem ve eylemlerin ya da ihmallerin doğrudan mağdurları olmayan

başvurucuların bu hak bakımından bireysel başvuru yapma hakkı bulunmamaktadır.

38. Açıklanan nedenlerle kişinin maddi ve manevi varlığını

koruma ve geliştirme hakkı yönünden ikinci ve üçüncü başvurucuların mağdur

sıfatı taşımadıkları anlaşıldığından başvurunun bu kısmının diğer kabul

edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

ii. Birinci Başvurucu Yönünden

39. Başvurucunun iddialarına (bkz. § 29) karşı sunulan Bakanlık

görüş yazısında, birinci başvurucu hakkındaki kişisel bilgilerin kötü niyetli

kişilerin eline geçmiş olması hususunda başvurucuların şikâyetçi olmadıkları ya

da bu nedenle uğradıkları zararın tazmini maksadıyla yargı yoluna

başvurmadıkları ifade edilmiştir.

40. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı sunduğu beyan

dilekçesinde ifade alma işlemi sırasında birinci başvurucunun sorumlulardan

şikâyetçi olduğunu dile getirdiğini ve bu hususun tutanağa aktarıldığını

belirterek başvuru dilekçesindeki görüş ve taleplerini tekrar etmiştir.

41. Somut başvuruda psikolojik tacizler nedeniyle Anayasa’nın

17. maddesinin ihlal edildiği iddiası, AYİM'de

yürütülen yargılamalarda dile getirilmiş ve derece mahkemeleri tarafından

tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı bu kapsamda değerlendirilmiştir. Söz

konusu yargılamalar neticesinde yapılabilecek tespitlerin ve verilebilecek

tazminatların, idarenin eylem ve işlemlerine konu olan başvurucunun maddi ve

manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiği iddiası

bakımından zararlarını giderebilecek yeterlilikte olduğu anlaşıldığından

başvuru yollarının usulüne uygun şekilde tüketildiği sonucuna varılmıştır.

42. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan kişinin

maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiğine

ilişkin iddianın birinci başvurucu açısından kabul edilebilir olduğuna karar

verilmesi gerekir.

b. Kişi Hürriyeti

ve Güvenliği Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

43. Başvurucular, mobbing iddiasına

dayanak olarak gösterdikleri disiplin cezalarından olan oda hapsi cezası

yönünden ayrıca şikâyette bulunmuşlar veherhangi bir

mahkeme kararı bulunmaksızın yalnızca yetkili amirin kararıyla birinci

başvurucu hakkında verilen oda hapsi cezası ile kişi hürriyeti ve güvenliği

hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

44. 6216 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesinin (8) numaralı

fıkrası şöyledir:

"Mahkeme, 23/9/2012 tarihinden sonra

kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılacak bireysel başvuruları

inceler."

45. Anılan hüküm uyarınca Anayasa Mahkemesinin yetkisinin zaman

bakımından başlangıcı 23/9/2012 tarihi olup Mahkeme

ancak bu tarihten sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılan

bireysel başvuruları inceleyebilecektir. Anayasa Mahkemesinin yetki kapsamının

anılan tarihten önce kesinleşmiş nihai işlem ve kararları da içerecek şekilde

genişletilmesi mümkün değildir (Hasan Taşlıyurt, B. No: 2012/947, 12/2/2013,

§ 16).

46. Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisi için kesin bir

tarihin belirlenmesi ve Mahkemenin yetkisinin geriye yürür şekilde

uygulanmaması hukuk güvenliği ilkesinin bir gereğidir (Zafer Öztürk, B. No: 2012/51, 25/12/2012, § 18).

47. Başvuru konusu olayda birinci başvurucu, öğrenimine devam

ettiği 13/8/2010 ile 23/11/2010 tarihleri arasında 1632 sayılı Kanun'un mülga

171. maddesi uyarınca disiplin amiri tarafından on sekiz gün oda hapsi cezası

ile cezalandırılmış,en yeni

tarihli oda hapsi cezası ise 27/10/2010 tarihinde kendisine tebliğ edilmiştir.

Dolayısıyla başvuru konusu edilen söz konusu oda hapsi cezalarının tümü,

Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurulara ilişkin zaman bakımından yetkisinin

başladığı tarihten önce kesinleşmiştir.

48. Açıklanan nedenlerle başvuru konusu işlemlerin 23/9/2012 tarihinden önce kesinleşmiş olduğu anlaşıldığından

başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden

incelenmeksizin zaman bakımından yetkisizlik

nedeniyle kabul edilemezliğine karar verilmesi gerekir.

c. Adil Yargılanma

Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

i. 3/8/2010 Tarihli

İfade Alma İşleminde Savunma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

49. Başvurucular ayrıca 13/8/2010

tarihli ifade alma işleminde birinci başvurucunun bilgi veren sıfatından ziyade

şüpheli olarak sorgulandığını, buna rağmen hakları hatırlatılmadan ve avukat

yardımından yararlandırılmadan ifadesinin alındığını belirterek savunma

hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

50. Başvuru konusu olayda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının

yürüttüğü bir soruşturma kapsamında 13/8/2010

tarihinde “bilgi veren” sıfatıyla birinci başvurucunun ifadesine başvurulmuş,

ifade kapsamındaki hususlar ile ilgili sonraki süreçte birinci başvurucu

hakkında adli ya da idari herhangi bir soruşturma yürütülmemiştir.

51. Soruşturma veya kovuşturma sürecinde savunma hakkının ihlal

edildiği iddiasını içeren başvuruların zaman bakımından yetki kapsamında olup

olmadığı incelenirken Anayasa Mahkemesi tarafından bu süreçlerin sona erdiği ya

da kesinleştiği tarih dikkate alınmaktadır (Nail

Yılmaz, B. No: 2014/4147, 10/6/2015, § 29).

Somut başvuruda, birinci başvurucu hakkında bir soruşturma ya da kovuşturma

süreci yürütülmediği anlaşıldığından anılan kuraldan farklı olarak bu kapsamda

yapılacak değerlendirmede ifade alma işleminin gerçekleştiği tarihin esas

alınması gerekir.

52. Başvuru konusu olay daha önce belirtilen ilkeler de (bkz. §§

45, 46) gözetilerek ele alındığında şikâyete konu ihlal iddiasının 13/8/2010 tarihinde alınan ifade işlemine ilişkin olduğu ve

söz konusu işlemin Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurulara ilişkin zaman

bakımından yetkisinin başladığı tarihten önce gerçekleştirildiği

anlaşılmaktadır.

53. Açıklanan nedenlerle başvurucuların savunma hakkına ilişkin

şikâyetlerinin Anayasa Mahkemesinin yetkisinin başladığı tarihten önceye ait

olduğu anlaşıldığından başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik

koşulları yönünden incelenmeksizin zaman

bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemezliğine karar

verilmesi gerekir.

ii. AYİM'in Bağımsız

ve Tarafsız Olmadığına İlişkin İddia

54. Başvurucular, bünyesindeki sınıf subayları nedeniyle AYİM'in bağımsız ve tarafsız olmadığını belirterek adil

yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

55. AYİM'in bağımsız ve tarafsız bir

mahkeme olmadığı iddiaları, daha önce bireysel başvuruya konu olmuş ve Anayasa

Mahkemesince bu iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olduğuna karar verilmiştir

(Yaşasın Aslan, B. No: 2013/1134,

16/5/2013, § 29; S.Ç., B. No: 2012/1061,

21/11/2013, § 26; Salih Karakoç,

2013/2954, 19/12/2013, § 49). Somut başvuru açısından farklı karar verilmesini

gerektiren bir yön bulunmadığından başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

iii. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edildiğine

İlişkin İddia

56. Başvurucuların, aleyhlerine hükmedilen avukatlık ücretinin

mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği yönündeki şikâyeti açıkça dayanaktan

yoksun olmayıp başka bir kabul edilemezlik nedeni de bulunmadığından başvurunun

bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Anayasa'nın 17.

Maddesinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia

57. Birinci başvurucu; bilgi veren

sıfatıyla ifadesinin alınmasıyla başlayan süreç içinde öğrenim gördüğü Deniz

Harp Okulunda yalnızlaştırıldığını, en küçük hareketinin dahi disiplin

soruşturmasına konu edildiğini, okuldan ayrıldığı tarihe kadar geçen yaklaşık

üç buçuk aylık dönemde üçü oda hapsi, dördü de izinsizlik cezası olmak üzere

yedi kez disiplin cezası ile cezalandırıldığını, ayrıca hiçbir kusurunun

olmamasına rağmen kötü niyetli kişilerin hakkında tutukları notlar bahane

edilerek cinsel tacize varacak şekilde komutanları tarafından kendisine karşı

fahişelik ithamlarında bulunulduğunu, bu söylemlerin birçok kez

gerçekleştiğini, psikolojik olarak kendisine destek olunmadığı gibi okulu

bırakması için “porno cd ticareti yapmak”

suçlaması dâhil her türlü gerçek dışı iddialarla suçlandığını, kendisine mobbing uygulanması nedeniyle okuldan ayrılmak zorunda

kaldığını belirterek kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme

hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

58. Bakanlık tarafından esasa ilişkin bir görüş

bildirilmemiştir.

59. Anayasa'nın 17. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları

şöyledir:

"Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme

hakkına sahiptir.

...

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle

bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz."

60. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) "İşkence yasağı" kenar başlıklı

3. maddesi şöyledir:

"Hiç kimseye işkence veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele

veya ceza uygulanamaz."

61. Anayasa'nın 17. maddesinin birinci fıkrasında herkesin maddi

ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmekte

olup bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme

hakkı, Sözleşme'nin 8. maddesi çerçevesinde özel hayata saygı hakkı kapsamında

güvence altına alınan fiziksel ve ruhsal bütünlük hakkı ile bireyin kendini

gerçekleştirme ve kendine ilişkin kararlar alabilme hakkına karşılık

gelmektedir (Sevim Akat Eşki,

B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 30).

62. Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında ise kimseye "işkence", "eziyet" yapılamayacağı ve

kimsenin "insan haysiyetiyle

bağdaşmayan" muamele ve cezaya tabi tutulamayacağı düzenlenmiş

olup bu hüküm, Sözleşme'nin 3. maddesi kapsamında güvence altına alınmış olan

hukuksal çıkarları kapsamaktadır. Belirtilen düzenlemede yer

alan ifadeler arasında bir yoğunluk farkı bulunmakta olup kişinin maddi ve

manevi varlığının bütünlüğüne en ağır şekilde zarar veren muamelelerin "işkence", bu seviyeye varmayan

fakat yine de vücutta zarar ya da yoğun fiziksel veya ruhsal ızdırap veren insanlık dışı muamelelerin "eziyet", küçük düşürücü ve

alçaltıcı nitelikteki daha hafif muamelelerin ise "insan haysiyetiyle bağdaşmayan" muamele veya ceza

olarak belirlenmesi mümkündür (Tahir Canan,

§ 22).

63. Ancak, bir eylemin Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü

fıkrasının kapsamına girebilmesi için asgari bir ağırlık düzeyine ulaşmış

olması gerekir. Bu asgari eşiğin aşılıp aşılmadığının belirlenmesinde her somut

olayın özellikleri dikkate alınarak bir değerlendirme yapılması esastır. Bu

bağlamda muamelenin süresi, fiziksel ve manevi etkileri ile mağdurun cinsiyeti,

yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler önem taşımaktadır (Tahir Canan, § 23). Somut olaydaki veriler

ışığında belirtilen ağırlık eşiğinin altında kalan muamele ve eylemlerin ise

diğer haklar kapsamında değerlendirilmesi mümkündür.

64. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

(AİHM) içtihadında da başvuru konusu iddiaların Sözleşme'nin 3. maddesinin

güvence kapsamında yer alması için minimum bir ağırlığa varması gerektiği kabul

edilmekte ve acımasız, insanlık dışı veya küçük düşürücü muamele veya cezanın

ağır ve kasıt içeren şekli olarak kabul edilen işkencenin; şiddetli acı veya

eziyet uygulanması, acının kasıtlı olarak uygulanması ve bilgi almak,

cezalandırmak veya korkutmak gibi amaçlı bir muameleyi içermesi gerektiği

benimsenmektedir. Önceden tasarlanarak saatlerce uygulanan ve gerçek

yaralar ve en azından ağır fiziki ve ruhsal acılar çektiren muameleler ise

insanlık dışı muamele olarak değerlendirilmektedir. Küçük düşürücü muamelenin

ise mağdurlarda korku ve aşağılık duygusu oluşturan, küçük düşürücü ve

alçaltıcı nitelikte olan muameleleri ifade ettiği kabul edilmekte ancak söz

konusu muamelenin amacının ilgili kişiyi küçük düşürmek veya alçaltmak olup

olmadığı ve sonuçları itibarıyla mağdurun kişiliğini Sözleşme'nin 3. maddesi

ile uyuşmayan bir olumsuzlukta etkileyip etkilemediği üzerinde durulmaktadır (Işıl Yaykır, B.

No: 2013/2284, 15/4/2014, § 34).

65. Yukarıda yer verilen tespitlerden de

anlaşılacağı üzere doğası gereği cezaların veya menfi hareket ve eylemler ile

olumsuz hayat deneyimlerinin, kişinin fiziki ve ruhsal değerlerini etkilemesi

ve kişide stres, üzüntü ve sair menfi tezahürlere yol açması ve bu etkileri

açısından özellikle küçük düşürücü muamele kavramını çağrıştırması mümkün

olmakla birlikte belirtilen eylemlerin, Sözleşme'nin 3. maddesi anlamında

işkence, insanlık dışı veya küçük düşürücü muamele ve bu kavramların;

Anayasa'nın 17. maddesinde yer verilen muadilleri olan işkence, eziyet veya

haysiyetle bağdaşmayan muamele veya ceza olarak nitelendirilebilmesi için

mağdurun sübjektif niteliklerinin yanı sıra muamelenin uygulanış şekli ve

yöntemi ile özellikle meydana getirdiği fiziksel ve ruhsal etkiler açısından

önemli bir ağırlığa ulaşmış olması gerekmektedir (Işıl Yaykır, § 35).

66. Belirtilen tespitler ışığında somut

başvuru incelendiğinde başvurucu, öğrenim gördüğü Deniz Harp Okulunda amirleri

tarafından hakkında sürekli olarak disiplin soruşturmaları açıldığını ve

kendisine yedi ayrı disiplin cezası verildiğini, ayrıca yıldırma ve okuldan

ayrılmasını sağlama amacıyla hareket eden okul idaresi tarafından koruma ve

gözetim yükümlülüğünün bilinçli olarak yerine getirilmediğini, bu suretle

kendisine "mobbing" uygulandığını

belirterek bu şekilde uğradığı maddi ve manevi zararlar nedeniyle Anayasa'nın

17. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Başvurucu tarafından iddia

edilen eylemlerin fiziksel ve manevi etkileri, süresi ve yoğunluk derecesi gibi

unsurların değerlendirilmesi neticesinde belirtilen eylemlerin; kişilik

haklarını ihlal ederek başvurucu üzerinde bedensel ve ruhsal etkiler ortaya

çıkarması mümkün olmakla birlikte özellikle askerlik mesleğini seçen

başvurucunun aldığı harp eğitiminin nitelikleri, başvurucunun yetişkin bir

birey olması ve statüsü de dikkate alındığında Anayasa'nın 17. maddesinin

üçüncü fıkrası kapsamında değerlendirilmesi için gerekli olan asgari eşiği

aştığı söylenemez.

67. Belirtilen nedenlerle başvurucunun şikâyetinin maddi ve

manevi varlığın korunması hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa'nın 17. maddesinin

birinci fıkrası kapsamında değerlendirilmesi uygun görülmüştür.

i. Genel İlkeler

68. Anayasa'nın "Devletin

temel amaç ve görevleri" kenar başlıklı 5. maddesi şöyledir:

"Devletin temel amaç ve görevleri, Türk

Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti

ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu

sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet

ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal

engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli

şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

69. Anayasa'nın "Temel

hak ve hürriyetlerin niteliği" kenar başlıklı 12. maddesinin

birinci fıkrası şöyledir:

"Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez

temel hak ve hürriyetlere sahiptir.”

70. Anayasa’nın 12. maddesine göre herkes kişiliğine bağlı,

dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Bu

genel nitelikteki anayasal düzenleme ile bireylerin kişilik değerlerine yönelen

ve zarar veren olumsuz tutum ve davranışlar dışlanmaktadır. Yine Anayasa’nın

17. maddesine göre bireylerin beden ve ruh bütünlüğü "maddi ve manevi varlık" kapsamında ele alınıp

korunmaktadır. Böylece bireylerin sağlıklı bir yaşam sürebilmeleri açısından

kendi varlıklarını koruma ve geliştirme hakkına sahip olmaları sıkı şekilde

anayasal güvence altına alınmaktadır. Ayrıca Anayasa’nın 5. maddesinde,

bireylerin maddi ve manevi varlıklarının gelişmesi için gerekli şartların

hazırlanması devletin temel amaç ve görevlerinden biri olarak sayılmaktadır. Bu

doğrultuda devlet, bireyin maddi ve manevi varlığının bir parçası olan beden ve

ruh bütünlüğüne keyfî olarak müdahale etmemek ve üçüncü kişilerin saldırılarını

önlemekle yükümlü kılınmaktadır.

71. Sözleşme'nin "Özel

ve aile hayatına saygı hakkı" kenar başlıklı 8. maddesi

şöyledir:

"(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı

gösterilmesi hakkına sahiptir.

(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak

müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu

güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin

önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin

korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir."

72. Özel hayat kavramı eksiksiz bir tanımı bulunmayan geniş bir

kavram olup özel hayata saygı hakkı kapsamında korunan hukuksal çıkarlardan

biri de bireyin fiziksel ve ruhsal bütünlük hakkıdır. Bu hak kapsamında devlet

için söz konusu olan yükümlülük, sadece belirtilen hakka keyfî surette

müdahaleden kaçınmakla sınırlı olmayıp öncelikli olan bu negatif yükümlülüğe ek

olarak özel hayata etkili bir biçimde saygının sağlanması bağlamında pozitif

yükümlülükleri de içermektedir. Söz konusu pozitif yükümlülükler, bireyler

arası ilişkiler alanında olsa da özel hayata saygıyı sağlamaya yönelik

tedbirlerin alınmasını zorunlu kılar (Halime

Sare Aysal [GK], B. No: 2013/1789, 11/11/2015, § 45; benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. X ve Y/Hollanda, B. No: 8978/80,

26/3/1985, §§ 23, 24, 27).

73. Özel hayata saygı hakkı alt kategorisinde geçen "özel hayat" kavramı AİHM

tarafından oldukça geniş yorumlanmakta ve bu kavrama ilişkin tüketici bir tanım

yapılmaktan özellikle kaçınılmaktadır (Koch/Almanya, B. No: 497/09, 19/7/2012,

§ 51).

74. Kişinin bireyselliğinin yani bir kişiyi diğerlerinden ayıran

ve onu bireyselleştiren niteliklerin hukuken tanınması ve bu unsurların güvence

altına alınması son derece önemlidir. Birçok uluslararası insan hakları

belgesinde "kişiliğin korunması ve

serbestçe geliştirilmesi" kavramına yer verilmekle beraber

Sözleşme kapsamında bu kavrama açıkça işaret edilmediği görülmektedir (Sevim Akat Eşki,

§ 27).

75. Bununla birlikte Sözleşme'nin denetim organlarının

içtihatlarında "bireyin kişiliğini

geliştirmesi ve gerçekleştirmesi" kavramının, özel hayata saygı

hakkının kapsamının belirlenmesinde temel alındığı anlaşılmaktadır. Özel

hayatın korunması hakkının sadece mahremiyet hakkına indirgenemeyeceği gerçeği

karşısında kişiliğin serbestçe geliştirilmesiyle uyumlu birçok hukuksal çıkar

bu hakkın kapsamına dâhil edilmiştir (Sevim

Akat Eşki, § 28). Anayasa’nın 17.

maddesinde, herkesin maddi ve manevini koruma ve geliştirme hakkına sahip

olduğu belirtilmekte olup bu düzenlemede yer verilen hakkın kapsamı

Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel hayata saygı hakkı kapsamında güvence

altına alınan hakka karşılık gelmektedir.

76. Bireyler için çoğu zaman bir zorunluluk olan iş yaşamının

barındırdığı olumlu ya da olumsuz nitelikler, başta bireylerin beden ve ruh

sağlıklarına olan etkisi dikkate alındığında genel yaşam kalitesinin

belirlenmesinde önemli bir ölçü oluşturmaktadır. Bu kapsamda Anayasa’nın 5., 12. ve 17. maddelerindeki genel düzenlemelerin yanında

Anayasa’nın 49. maddesinde yer verilen “Devlet,

çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için

çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, .. ve

çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” şeklindeki

anayasal hüküm de maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı

çerçevesinde bireylerin bedensel ve ruhsal olarak zarar görmeyecekleri, asgari

koşulları sağlanmış sağlıklı bir çalışma ortamı içinde bulunabilmelerini

güvence altına almaktadır.

77. Mobbing

olarak tabir edilen ve iş yerlerinde çalışanlara yönelik gerçekleştirilen,

belirli bir süre sistematik biçimde devam eden; yıldırma, dışlama, pasifize etme veya işten uzaklaştırmayı amaçlayan,

mağdurların kişilik değerlerine, mesleki durumlarına, sosyal ilişkilerine ve

özellikle ruh sağlıklarına zarar veren, bireylerin yaşamlarına etkisi

bakımından çekilmez bir ağırlık ve yoğunluk derecesine ulaşan, kasıtlı

biçimdeki olumsuz tutum ve davranışlar bütünü olarak tanımlanan psikolojik

taciz niteliğindeki eylem, işlem ya da ihmallerin gerek Anayasa gerekse

Sözleşme ile güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması,

geliştirilmesi ve gerçekleştirilmesi hakkı bağlamında korunmayacağı açıktır. Mobbing mahiyetindeki bu tür davranışların

önlenmesi için tedbirler alınması ve gerçekleştirildiğine yönelik şikâyetlerin

etkili şekilde incelenmesi anayasal bir gereklilik olduğu gibi yıldırıcı ve

kasıtlı tutumlara maruz kalanların uğradıkları maddi ve manevi zararların

giderilip sorumluların yasal çerçevede cezalandırılmaları da bu gerekliliğin

bir devamını oluşturmaktadır.

78. Çalışanların adil çalışma koşulları altında, güvenli ve

sağlıklı ortamlarda çalışmaları ile ilgili hususlar insan hakları ile ilgili

diğer birtakım uluslararası hukuk belgelerinde de yer almaktadır. Örneğin

Türkiye’nin 27/9/2006 tarihinde onayladığı 3/5/1996

tarihli Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın 26. maddesinde, tüm

çalışanların onurlu çalışma haklarının etkili bir biçimde kullanılmasını

sağlamak amacıyla işverenlerin ve çalışanların örgütlerine danışarak

çalışanların birey olarak iş yerinde ya da işle bağlantılı olarak maruz kaldığı

kınanacak ya da açıkça olumsuzluk ya da suç oluşturan, tekrarlanarak devam eden

eylemler konusunda bilinçlenmesi, bilgilenmesi ve bunların engellenmesi

konusunda desteklenmesi ve çalışanları bu tür davranışlardan korumaya yönelik

tüm uygun önlemlerin alınması taraf devletlerin taahhüdü olarak düzenlenmiştir.

79. Bireylerin çalışma ortamlarında maruz kaldıklarını ileri

sürdükleri eylem, işlem ya da ihmallerin mobbing

olarak nitelendirilmesi her somut olaya özgü koşulların değerlendirilmesiyle

mümkündür. Müdahalelerin iş yeri ile ilgili, iş yerinde çalışan diğer şahıslar

tarafından süreklilik arz edecek şekilde tekrarlanan, sistemli ve kasıtlı,

yıldırma ve dışlama amaçlı, mağdurun kişiliğinde, mesleki durumunda ve

sağlığında zarar ortaya çıkaran nitelikte olması gerekir. Müdahalelerin neden

olduğu sonuçların boyutu, mağdurun konumuna, muamelelerin süresine, sıklığına,

kim ya da kimler tarafından gerçekleştirildiğine, mağdurun cinsiyeti, yaşı ve

sağlık durumuna kadar birçok faktöre göre değişebilmektedir. Ayrıca negatif

yükümlülüklerin yanında mesleki faaliyetlerden dolayı gözetim ve denetim

kapsamında olan bireylere karşı kamusal makamların pozitif yükümlülüklerinin

bulunduğu durumlarda, bu yükümlülüklerin kasıtlı ve sürekli bir biçimde yerine

getirilmemesi de psikolojik taciz olarak değerlendirilebilir. Bu kapsamda her

olayın kendine özgü koşullarının ayrı ayrı ele alınması gerekir.

80. Anayasa'nın 17. maddesi kapsamındaki söz konusu güvenceler,

bazı mesleklerin nitelikleri gereğince o mesleğin bir parçası olan zorunlu

mesleki eğitim süreci içinde olan bireylere yönelen bu türden müdahalelere

karşı onların beden ve ruh bütünlüklerini korumasız bırakmaz. Bu kapsamda örneğin askerî mesleklerin tercih edildiği durumlarda,

mesleğe hazırlayıcı mahiyette olan ve mesleğin icra edilebilmesi için sıkı bir

disiplin anlayışı içinde verilmesi gereken askerî eğitimlerin özellikleri

dikkate alındığında bu tür meslekleri seçen ve yerine getirilecek kamu hizmetinin

ayrılmaz bir parçası olan zorunlu askerî eğitime tabi tutulan öğrencilerin

amirleri tarafından psikolojik şiddet olarak nitelendirilebilecek sistemli,

kasıtlı, sürekli ve disiplinin gerektirdiği ölçüyü aşan yoğunlukta eylem, işlem

veya ihmallere maruz kalması hâlinde bu tür müdahaleler korunmayacaktır. Ancak

hakkın koruma alanına yönelen müdahalelerin etkileri irdelenirken alınan

eğitimin özellikleri, bu özelliklerin bireylerce öngörülüp öngörülmediği, genel

yararı amaçlayıp amaçlamadığı ya da genel yarar ile bireyin yararı arasında bir

dengelemenin yapılıp yapılmadığı gibi hususlar her olayın özelliklerine göre

değerlendirilmeyi gerektirir. Dolayısıyla maddi ve manevi varlığın korunması ve

geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği iddiasını içeren bu tür başvurular,

Anayasa Mahkemesi tarafından belirtilen tespitler doğrultusunda ele

alınacaktır.

81. Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan hakka

yönelen müdahalelerin ağırlığını tespit etmek ve mevzuatın yorumlanmasıyla

ilgili sorunları çözmek, öncelikle derece mahkemelerinin yetki ve sorumluluk

alanındadır. Sistemli olarak sürdürüldüğü iddia edilen

psikolojik tacizlerin nihai ve somut görünümü olduğu anlaşılan disiplin

cezalarının tesis edilmesi şeklindeki işlemlerin ve idarenin eylemlerinin,

başvurucunun maddi ve manevi varlığına ne gibi etkilerinin bulunduğu hususunun

incelenmesinde olayın tüm tarafları ile doğrudan temas hâlinde bulunan derece

mahkemelerinin olayın koşullarını değerlendirmek açısından daha avantajlı

konumda bulunduğu tartışmasızdır. Anayasa Mahkemesinin rolü ise bu

kuralların yorumunun Anayasa’ya uygun olup olmadığını belirlemekle sınırlıdır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi; derece mahkemeleri tarafından izlenen

usulü denetleme ve özellikle mahkemelerce işlemlere dayanak teşkil eden mevzuat

hükümleri yorumlanıp uygulanırken Anayasa’nın 17. maddesindeki güvencelerin

gözetip gözetilmediği, müdahalelerin varlığının tespiti hâlinde bu

müdahalelerin kanunilik ilkesine dayandırılıp dayandırılmadığı ve müdahaleyi

haklı kılan diğer anayasal sebeplerin var olup olmadığı ile tüm süreç ele

alındığında söz konusu eylem, işlem ya da eylemlerin kişinin maddi ve manevini

varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlali anlamına gelip gelmediği

hususlarında her somut olayın kendi koşulları içinde değerlendirmeler yapmak

yetkisine sahiptir.

ii. Müdahalenin Varlığı

82. Somut başvuru açısından yatılı olarak askerî eğitim ve

öğrenim görenbaşvurucunun başvuruya konu edilen

süreçte toplamda yedi kez disiplin cezasıyla cezalandırıldığı açıktır.

Yürütülen idari soruşturmaların içeriği ile Derece Mahkemelerine sunulan bilgi

ve belgeler incelendiğinde müdahale iddialarının, başvurucunun askerî okul

içindeki birtakım davranışlarının disiplin talimatlarına aykırı olduğu

gerekçesiyle yapılan soruşturmalar neticesinde verilen disiplin cezalarına

dayandırıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda birçok eylem ve işlem gerekçe

gösterilerek verilen ve belirli yoğunlukta tekrarlandığı görülen disiplin

cezalarının, başvurucunun maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme

hakkına bir müdahale oluşturduğu açıktır.

iii. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

83. Anayasa'nın 17. maddesinde, maddi ve manevi varlığın

korunması ve geliştirilmesi hakkı açısından herhangi bir sınırlama nedeni

öngörülmemiş olmakla birlikte bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün

olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş

olan hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul

edilmektedir. Ayrıca hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine

yer verilmemiş olsa da Anayasa'nın diğer maddelerinde yer alan kurallara

dayanarak bu hakların sınırlandırılması da mümkün olabilir. Bu noktada

Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan güvence ölçütleri işlevsel niteliği haizdir

(Sevim Akat Eşki,

§ 33).

84. Anayasa’nın “Temel hak ve

hürriyetlerin sınırlanması” kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:

“Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın

ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla

sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum

düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı

olamaz.”

85. Belirtilen Anayasa hükmü, hak ve özgürlükleri sınırlama ve

güvence rejimi bakımından temel öneme sahip olup Anayasa'da yer alan bütün hak

ve özgürlüklerin yasa koyucu tarafından hangi ölçütler gözönünde

bulundurularak sınırlandırılabileceğini ortaya koymaktadır. Anayasanın

bütünselliği ilkesi çerçevesinde Anayasa kurallarının bir arada ve hukukun

genel kuralları dikkate alınarak uygulanması zorunlu olduğundan belirtilen

düzenlemede yer alan başta kanun ile sınırlama kaydı olmak üzere tüm güvence

ölçütlerinin, Anayasa'nın 17. maddesinde yer verilen hakkın kapsamının

belirlenmesinde de gözetilmesi gerektiği açıktır (Sevim Akat Eşki, § 35).

Kanunilik

86. Kanunilik şartı, hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamaların

yalnızca şekli olarak kanunla düzenlenmesi ile sınırlı olmayıp bunların içerik

olarak da belirli bir amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasına ilişkin

gerekliliği de ifade etmektedir. Bu açıdan kanun metni, bireylerin

-gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle- hangi somut eylem ve olguya hangi

hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını belli bir açıklık ve kesinlikte

öngörebilmelerine imkân verecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır. Dolayısıyla

uygulanması öncesinde kanun, muhtemel etki ve sonuçlarına dair yeterli derecede

öngörülebilir olmalıdır. Bununla birlikte kanun metninin tüm sonuç ve etkileri

göstermesi her zaman beklenemeyeceğinden aranan açıklığın ölçüsü; söz konusu

metnin içeriği, düzenlemeyi hedeflediği alan ile hitap ettiği kitlenin statü ve

büyüklüğü gibi faktörler dikkate alınarak belirlenebilir. Bu özelliklere sahip

kanunun aynı zamanda kolaylıkla erişilebilir nitelikte olması gerekir (Günay Okan, B. No: 2013/8114, 17/9/2014, § 23; AYM, E.2011/62, K.2012/2, 12/1/2012).

87. Başvuruya konu disiplin soruşturmalarının 1632 sayılı

Kanun'un mülga 165., 168. ve 171. maddeleri temelinde

gerçekleştirildiği ve disiplin cezalarının tesis edildiği tarihtesöz

konusu düzenlemelerin yürürlükte olduğu anlaşıldığından kanunilik ölçütünün karşılandığı sonucuna

varılmıştır (bkz. §§ 21-23).

Meşru Amaç

88. Disiplin yaptırımlarının bir kamu veya özel teşkilat

düzenini devam ettirmek; onun verimli, süratli ve yararlı bir biçimde

çalışmasını sağlamak, anılan teşkilatın onur ve saygınlığını korumak amacıyla

tesis edildiği açıktır. Özellikle kamu görevi yürüten bireyler açısından

disiplin cezalarının amacı; kamu görevlisini görevine bağlamak, kamu hizmetinin

gereği gibi yürütülmesini ve bu suretle kurumların huzurunu temin etmektir.

Disiplin cezaları kamu hizmetlerinin gereği gibi yapılması ve bu hizmeti

yürütenlerin hiyerarşik düzen içinde uyumlu hareket etmesi amacıyla

uygulanmaktadır. 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk

Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 13. maddesinde disiplin; kanunlara, nizamlara

ve amirlere mutlak bir itaat, astının ve üstünün hukukuna riayet şeklinde

tanımlanmıştır. Ayrıca askerliğin temelinin disiplin olduğu vurgulanmış,

disiplinin muhafazası ve idamesi için özel kanunlarla cezai ve idari

tedbirlerin alınacağı düzenlenmiştir (Ata

Türkeri, B. No: 2013/6057, 16/12/2015, §

40).

89. Anılan düzenlemeler, millî güvenliğin sağlanması amacı

kapsamında askerî disiplinin korunması ve kamu hizmetinin gereği gibi

yürütülmesini sağlamak meşru amacını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda disiplin

hukukuna ilişkin uygulamalar neticesinde özellikle kamu görevlilerinin işlem ve

eylem tarzlarıyla ilgili bazı sınırlamalar getirilmesi, belirtilen meşru

temellere dayanmaktadır. Aynı şekilde askerî bir meslek seçerek belirli bir

statüye girmeyi kabul eden kişilerin, sivillere getirilemeyecek bazı

sınırlamaların askerî disiplin gereği kendilerine uygulanabileceğini baştan

kabul ettiklerini söylemek de mümkündür (Ata

Türkeri, § 41).

90. Bu bağlamda hiyerarşik bir düzenin titizlikle uygulandığı ve

katı bir disiplin anlayışının bulunduğu askerî eğitim kurumlarında öğrenim

gören askerî öğrencilerin işlem ve eylem tarzlarına disiplin cezaları ile bazı

sınırlamalar getirilmesi şeklindeki müdahalenin meşru temellere dayandığı

anlaşılmaktadır.

Demokratik Toplum Düzeninde Gerekli Olma ve

Ölçülülük

91. Kanuni dayanağı bulunan ve meşru amaç taşıyan müdahalelerin,

ihlal teşkil etmemesi için Anayasa’nın 13. maddesinde yer verilen demokratik

toplum düzeninde gereklilik, hakkın özüne dokunmama ve ölçülülük şeklindeki güvence

ölçütlerine uygun olması gerekir.

92. Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş

ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlüklerin

özüne dokunup onları büyük ölçüde kısıtlayan veya tümüyle kullanılamaz hâle

getiren sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gerekleriyle de bağdaştığı

kabul edilemez. Demokratik hukuk devletinin amacı kişilerin hak ve

özgürlüklerden en geniş biçimde yararlanmalarını sağlamak olduğundan yasal

düzenlemelerde insanı öne çıkaran bir yaklaşımın esas alınması gerekir. Bu

nedenle getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil; koşulları, nedeni,

yöntemi ve kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları gibi unsurların tamamı

demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir (Marcus Frank Cerny [GK],

B. No: 2013/5126, 2/7/2015, § 71)

93. Hakkın özü, dokunulduğunda söz konusu temel hak ve özgürlüğü

anlamsız kılan asli çekirdeği ifade etmekte olup bu yönüyle her temel hak

açısından kişiye dokunulmaz asgari bir alan güvencesi sağlamaktadır. Bu

çerçevede hakkın kullanılmasını önemli ölçüde güçleştiren, hakkı kullanılamaz

hâle getiren veya ortadan kaldıran sınırlamaların hakkın özüne dokunduğu kabul

edilmelidir. Maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı

bağlamında da bu hakkın ortadan kaldırılması, kullanılamaz hâle getirilmesi

veya kullanılmasının aşırı derecede güçleştirilmesi sonucunu doğuran

müdahalelerin bu hakkın özünü zedeleyeceği açıktır. Ölçülülük ilkesinin amacı

da temel hak ve özgürlüklerin gereğinden fazla sınırlandırılmasının

önlenmesidir. Anayasa Mahkemesi kararları uyarınca ölçülülük ilkesi, sınırlama

için kullanılan aracın sınırlama amacını gerçekleştirmeye uygun olmasını ifade

eden elverişlilik; sınırlayıcı önlemin sınırlama amacına ulaşmak bakımından

zorunlu olmasına işaret eden zorunluluk ve araçla amacın orantısız bir ölçü

içinde bulunmaması ile sınırlamanın ölçüsüz bir yükümlülük getirmemesi anlamına

gelen orantılılık unsurlarını içermektedir (Marcus Frank Cerny, § 72;AYM,

E.2012/100, K.2013/84, 4/7/2013).

94. Anayasa’nın 13. maddesi vasıtasıyla Anayasa’da yer alan tüm

temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması hususunda geçerli olan bu denge,

maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının

sınırlandırılmasında da gözönünde bulundurulmalıdır.

Sınırlamada öngörülen meşru amaç ile sınırlandırma aracı arasında orantısızlık bulunmamalı,sınırlandırma ile

ulaşılabilecek genel yarar ile temel hak ve özgürlüğü sınırlandırılan bireyin

kaybı arasında adil bir denge kurulmasına özen gösterilmelidir. Bu noktada belirtilen ölçütlere riayetle bir sınırlandırma yapılıp

yapılmadığının tespiti için müdahale teşkil ettiği ve maddi ve manevi varlığın

korunması ve geliştirilmesi hakkını ihlal ettiği iddia edilen eylem ve

işlemlerin temelini oluşturan meşru amaç karşısında, bireye düşen fedakârlığın

ağırlığının dikkate alınması ve gözetilen genel yararın gerekleri ile bireyin

temel hakkının korunması arasında adil bir dengenin kurulup kurulmadığının

belirlenmesi zorunludur (Marcus Frank Cerny, §

73).

95. Kamusal makamların bir hakkın sınırlandırılması sürecinde

iki aşamada takdir yetkisi bulunmaktadır. Bunlardan ilki, sınırlama ölçütünün

seçimidir. İkincisi ise ilgili sınırlama ölçütü çerçevesinde izlenen meşru

amacı gerçekleştirmek üzere yapılan sınırlamanın gerekliliğidir. Ancak kamusal

makamlara tanınan bu takdir yetkisi sınırsız olmayıp ihlal iddiasına konu

önlemin, anayasal temel hak ve özgürlüklerle bağdaşır olması yani müdahaleyi

meşrulaştırmak üzere kullanılan argümanların elverişli, zorunlu ve orantılı

olması gerekir (Bülent Polat

[GK], B. No: 2013/7666, 10/12/2015, § 108).

96. Belirtilen takdir yetkisi, her bir vakıa özelinde ayrı bir

kapsama sahiptir. Güvence altına alınan hakkın veya hukuksal yararın niteliği

ve bunun birey bakımından önemi gibi unsurlara bağlı olarak bu yetkinin kapsamı

daralmakta veya genişlemektedir (Bülent

Polat, § 109).

97. Bireyin maddi ve manevi varlığına veya kimliğine ilişkin

önemli haklar ya da hukuksal çıkarlar söz konusu olduğunda söz konusu takdir

yetkisinin daralması doğaldır. İş yaşamının olağan stres ve yorgunluğunun

dışında çalışan bireyleri sistematik olarak kasıtlı psikolojik tacizlerle

yıldırmak suretiyle maddi ve manevi bütünlüklerine yöneltilen saldırılar söz

konusu olduğunda ise bu tür müdahalelerin meşru görülebilmesi mümkün

olmamalıdır. Zira maddi ve manevi varlığın korunması hakkının, bireyin ruhsal

bütünlüğünün zarar görmemesi ve sağlıklı bir iş ortamında yaşamın

sürdürülebilmesi için gerekli olan en temel haklardan biri olduğu açıktır.

98. Öte yandan personel rejimi gibi sıkı kural ve şartlara tabi

bir alanda, kamu makamlarının faaliyetin niteliği ve sınırlamanın amacına göre

değişen geniş bir takdir yetkisinin bulunması doğaldır. Her idari işlem ve eylemin

amacının kamu yararını sağlamak olduğu dikkate alındığında söz konusu takdir

yetkisi, amacı dışında bireylerin ruhsal bütünlüklerini zedeleyecek şekilde

kullanılamaz. İş yaşamında gerek idarecilerin gerekse aynı konumdaki diğer

çalışanların kimi eylem ve işlemleri, bireyin psikolojik olarak yıpranmasına ve

yılmasına neden olabilmektedir. Özellikle disiplin soruşturmaları yapılarak

çalışanların cezalandırıldığı durumlarda,yoğunluğuna

ve sürekliliğine göre etkileri her olaydaki koşullara göre kişiden kişiye

değişen, sübjektif bir algı olan ve kişinin maddi ve manevi varlığına zarar

verebilen psikolojik taciz kavramı ortaya çıkabilmektedir.

99. Bu noktada her somut olay temelinde yapılacak

değerlendirmelerle olaya özgü objektif kriterleri

belirlemek ve mobbing anlamına gelebilecek maddi ve

manevi varlığın korunması hakkını sınırlayan müdahaleler söz konusu olduğunda

bireylerin asgari güvence ölçütlerinden faydalanmalarını sağlamak gerekir.

Özellikle bireylerin anılan temel hakkı ile kamu hizmetinin aksatılmadan gereği

gibi yürütülmesini gerektiren meşru menfaat arasında adil bir dengenin kurulup

kurulmadığının dikkate alınması zorunludur.

100. Ayrıca kişinin maddi ve manevi varlığının etkili şekilde

korunabilmesi ve geliştirilebilmesi için usule ilişkin güvencelerin de

gözetilmesi gerekir (Ata Türkeri,

§ 48). AİHM kararlarına göre Sözleşme'nin 8. maddesi açıkça usul şartları

içermemekle birlikte anılan maddeyle güvence altına alınan haklardan etkili bir

şekilde yararlanılabilmesi için müdahaleyi doğuran karar alma sürecinin, bu

maddeyle korunan hak ve özgürlüklere gerekli saygıyı sağlayacak nitelikte ve

adil olması gerekir. Bu şekildeki bir süreç, başvurucunun 8. maddedeki

haklarını -deliller ve kanıtlama konuları dâhil- adil şartlarda savunabileceği

etkili usule ilişkin güvencelerden yararlandırılmasını gerektirir (Ciubotaru/Moldova, 27138/04, 27/4/2010,

§ 51; T.P. ve K.M./Birleşik Krallık,

B. No: 28945/95, 10/5/2001, § 72; Blecic/Hırvatistan

B. No: 59532/00, 29/7/2004, § 68).

101. Başvuruya konu disiplin işlemlerinin yukarıda belirtilen

meşru temellere dayandığı açık olmakla birlikte başvurucunun maddi ve manevi

varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkına bir müdahale teşkil ettiği

anlaşılan sınırlamanın, belirtilen hakkın özüne dokunarak onu anlamsız kılacak

ölçüde olmaması gerekmektedir. Bu noktada somut başvuru özelinde başvurucunun

Anayasa'nın 17. maddesi çerçevesindeki bireysel yararı ile kamunun yararı ya da

yine bir başka bireyin yararı arasında adil bir dengenin kurulup kurulmadığı

incelenmelidir.

102. Başvuru konusu idari ve yargısal sürecin

değerlendirilmesinden başvuru konusu olaydaki ihlal iddiasının, başvurucunun

“bilgi veren” sıfatıyla ifadesinin alındığı 13/8/2010

tarihi ile Deniz Harp Okulundan ayrıldığı 23/11/2010 tarihi arasındaki döneme

ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Bu süreçte başvurucu tarafından

gerçekleştirildiği ileri sürülen çeşitli eylemler hakkında disiplin

soruşturmaları yürütülmüş ve disiplin amirleri tarafından yedi farklı disiplin

cezası verilmiştir. Disiplin üzerine kurulu bir askerî eğitim

sisteminin tesisi ve idamesi için disiplin cezası vermeye yetkili kılınan

disiplin amirleri tarafından yürütülen soruşturmaların ve verilen disiplin

cezalarının, başvurucunun psikolojik tacize maruz bırakıldığı şeklinde

değerlendirilebilmesi için belli bir yoğunluğa, sürekliliğe ve etkiye ulaşması,

bu kapsamda sürece ilişkin tüm hususların incelenmesi ve bu tür müdahalelerle

amaçlanan kamu yararı ile başvurucunun bireysel yararı arasında adil bir

dengenin kurulamamış olması gerekir. Ayrıca özellikle müdahalelerin

ölçülülüğü noktasında değerlendirme yapmak durumunda olan derece mahkemelerinin

gerekçeleri ilgili ve yeterli şekilde oluşturulmalıdır.

103. Başvurucu, söz konusu dönemde on iki ayrı disiplin

soruşturması kapsamında ifadesinin istendiğini ve aleyhine yedi ayrı disiplin

cezası verildiğini, tüm bu soruşturmaların psikolojik işkencelere maruz

bırakılarak okuldan ayrılmasının sağlanması amacıyla kasıtlı olarak

gerçekleştirildiğini ileri sürmektedir.

104. Belirtilen süreçte birbirinden farklı eylemlerin konu

edildiği disiplin soruşturmaları neticesinde başvurucu hakkında üçü oda hapsi

cezası, dördü izinsizlik cezası olmak üzere yedi ayrı disiplin cezası

verilmiştir (bkz. § 12).

105. Başvuru dosyasındaki bilgi ve

belgelerin incelenmesi neticesinde söz konusu disiplin cezalarına konu

eylemlerin somut isnatlara dayandığı, bu kapsamda yeterli delillerin toplandığı

ve söz konusu eylemlerin ilgili disiplin mevzuatına aykırılık teşkil ettiği,

savunmaların sunulması için gerekli imkânların sunulduğu, cezaların üst

sınırdan belirlenmediği ve cezaların tümünün infaz edilmediği dikkate

alındığında söz konusu soruşturmaların başvurucuya karşı kasıtlı olarak onu

yıldırmak ve okuldan ayrılmasını sağlamak amacı taşıdığı sonucuna

ulaşılamayacağı gibi aksini ortaya koyacak soyut iddialar dışında herhangi bir

ifade, belge veya bir delilin bulunmadığı, ayrıca başvurucu hakkında “Okulda porno cd izlemek, ticaretini yapmak ve

bulundurmak” suçlamasıyla ilgili bir soruşturma yürütülmediği

anlaşılmaktadır. Ayrıca AYİM tarafından ulaşılan ".. süreç

içinde idarece davacının her türlü disipline aykırı eyleminin cezalandırılması

cihetine gidilmeyip, onun kazanılmasına çalışıldığı, verilen cezaların ise üst

sınırdan verilmediği, 2009 yılında da okuldan kendiliğinden ayrılmak için

girişimde bulunan ve ancak amirlerinin telkinleriyle bu girişimden dönen

davacının, 2010 yılında yaşanan bu olumsuz gelişmeler üzerine okuldan ayrılma

yönündeki talebini tekrarladığı ve kendi isteği doğrultusunda ilişiğinin

kesildiği" şeklindeki tespitlerin aksini ortaya koyan bir durum

da bulunmamaktadır.

106. Bu kapsamda yürütülen disiplin

soruşturmalarında başvurucunun savunmalarının değerlendirilmiş olduğu,

delillerin toplanıp incelendiği, tayin edilen cezaların üst sınırdan

verilmediği ve tümünün infaz edilmediği dikkate alındığında 1632 sayılı

Kanun’un mülga 165. ve devamı maddelerine dayanılarak verilen disiplin

cezalarının makul, öngörülebilir ve ölçülü bir müdahale olduğu ve disiplin

cezalarının başvurucunun ilişiğinin kesilmesini sağlamak amacıyla tesis

edildiği iddiası hakkında değerlendirmeler yapan Derece Mahkemelerince

oluşturulan gerekçelerin ilgili ve yeterli olduğu anlaşılmaktadır.

107. Ayrıca başvurucuya yönelik müdahalelerin başvuruya konu

edilen şikâyet doğrultusunda incelenmesinin yanında idarenin genel tutumunun

dayandığı saiklerin irdelenmesi, en azından iddia

edildiği gibi başvurucuyu sindirerek onu psikolojik olarak baskı tutmak

kastıyla hareket edilip edilmediği hususunda genel bir değerlendirmenin

yapılması gerekir.

108. Başvuruya konu süreçte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının

yürüttüğü soruşturmada ele geçen bilgi ve belgeler hakkında yazılı ve görsel

basında yapılan haber içeriklerinde fuhuş çetesiyle ilişkili olarak “Aynur kod isimli” askerî bir öğrenciden

bahsedildiği dikkate alındığında, başvurucunun içe kapanarak kendisini

çevresinden soyutlaması ve psikolojik olarak ciddi bir travma

yaşaması öngörülebilir bir sonuçtur. Bu noktada bireyin maddi ve manevi

varlığının bir parçası olan beden ve ruh bütünlüğüne keyfî olarak müdahale

etmemek ve üçüncü kişilerin saldırılarını önlemekle yükümlü olan kamusal

makamlarca somut olay temelindeki pozitif yükümlülüklerinin neler olduğu ve

bunların yerine getirilip getirilmediği önem kazanmaktadır. Bu yükümlülükler;

müdahaleye maruz kalan, denetim ve gözetimin daha yoğun ve sıkı olduğu yatılı

askerî eğitim kurumlarında öğrenim gören öğrencilerin beden ve ruh

sağlıklarının korunması açısından derhâl tedbirler alınmasını, sürecin takip

edilerek ailenin bilgilendirilmesini ve yükümlülüklerin yerine

getirilmemesinden kaynaklanan zararların telafi edilmesini gerektirebilir.

109. Öncelikle ilgili haber içeriklerinde kod olduğu belirtilmiş

olsa da isminin geçmesi nedeniyle başvurucunun içinde bulunduğu ruh hâlinin

-yatılı olarak öğrenim gördüğü ve genel olarak sınırları belirlenmiş bir alan

içinde yaşamını sürdürdüğü dikkate alındığında- gerek arkadaşları gerekse de

idarecileri tarafından kolaylıkla gözlemlenebileceği anlaşılmaktadır.

Soruşturma kapsamında ele geçirilen bilgi ve belgelere ilişkin genel içerikli

haberlerin 14/8/2010, 17/8/2010, 18/8/2010, 27/11/2010

ve sonraki tarihlerde basın-yayın organlarında yayımlandığı; başvurucunun içine

sürüklendiği ruhsal duruma öncelikle neden olan ve içeriğinde “Aynur kod isimli” bir şahıstan bahsedilen

haberin ise 26/8/2010 tarihinde yayımlandığı dikkate alındığında bu dönemde

hızlı ve etkili şekilde psikolojik danışmanlık hizmetlerinin kamusal makamlarca

başvurucuya sunulmuş olması gerekir.

110. Başvuru dosyasındaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden

başvurucuya, öğrenim gördüğü Deniz Harp Okulunda Psikolojik Danışmanlık ve

Rehberlik Merkezi (PDRM) tarafından 23/8/2010 ve

26/8/2010 tarihlerinde rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmeti sunulduğu

anlaşılmaktadır. Uzman psikolog tarafından gerçekleştirilen görüşmeler

sonucunda başvurucu hakkında “öğrencinin

aşırı hassasiyet gösteren bir durumu olmadığı” şeklinde rapor

hazırlanmıştır. Devam eden süreç açısından ise psikolojik danışmanlık ve

rehberlik hizmetinden yararlanmak amacıyla başvurucudan herhangi bir talebin

iletildiğini gösteren bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Ayrıca başvurucunun

ailesi ile iletişim kurularak gerekli bilgilendirmelerin yapıldığı

anlaşılmaktadır. Bu tespitler ışığında başvurucunun beden ve ruh sağlığının

korunması açısından kamusal makamlar tarafından koruyucu mahiyetteki tedbirlere

derhâl başvurulduğu sonucuna ulaşılmıştır.

111. Koruma ve gözetim yükümlülüğünü yerine getirmeyen idarenin

kusurlu eylem, işlem ve ihmalleri nedeniyle mobbinge

maruz kaldıklarının tespit edilmesi ile uğradıkları maddi ve manevi zararın

tazmin edilmesi talebiyle başvurucular tarafından açılan davada ise AYİM 2.

Dairesinin 11/4/2012 tarihli kararıyla idare

tarafından delil mahiyetinde sunulan özel gizlilik dereceli olanlar dâhil tüm

bilgi ve belgelerin başvuruculara incelettirilmesine izin verilmiş; söz konusu

bilgi ve belgeler 4/5/2012 tarihinde hâkim nezaretinde başvurucular vekilince

incelenmiş ve bu doğrultuda 10/5/2012 tarihinde cevap dilekçesi sunulmuş;

akabinde AYİM tarafından dava dilekçesindeki soyut iddiaları kanıtlayacak somut

herhangi bir bilgi ve belge bulunmadığı, davalı idareye yüklenebilecek herhangi

bir hizmet kusuru ile idarenin kusursuz sorumluluğunu gerektirecek bir durumun

da bulunmadığı gerekçesiyle 7/11/2012 tarihinde dava reddedilmiştir.

112. Dolayısıyla başvurucuların,

yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğu deliller ve görüşler hakkında bilgi

sahibi oldukları, kendi delillerini ve iddialarını sunma olanağı buldukları,

karşı tarafça sunulan delillere ve iddialara etkili bir şekilde itiraz etme

fırsatına sahip oldukları ve uyuşmazlığın çözüme kavuşturulmasıyla ilgili

iddialarının Derece Mahkemeleri tarafından dinlendiği anlaşılmış ve bariz

takdir hatası veya açık keyfîlik oluşturan herhangi

bir durum tespit edilemeyen Derece Mahkemesi kararının yeterli ve ilgili

gerekçelerden oluşturulduğu değerlendirilmiştir.

113. Mevcut bilgi ve belgelere göre adli

bir soruşturma kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca el konulan bilgi

ve belgelerin basına yansımasında, başvurucuya karşı gözetim ve denetim görevi

de olan okul yönetimine doğrudan atfedilebilecek bir kusurun varlığından söz

edilemeyeceği; kamusal makamlar tarafından psikolojik olarak zor bir dönemden

geçen aileyle yeterli iletişim kurulduğu ve başvurucuya karşı psikolojik danışmanlık

ve rehberlik hizmetlerinin yerine getirildiği, öğrenim süresi içinde

başvurucuyu yakından gözlemleme imkânı bulunan kamu görevlilerinin birtakım

ihmali davranışlarının olabileceği göz ardı edilmemekle birlikte sergiledikleri

yaklaşımların kişinin maddi ve manevi varlığına yönelik kasıtlı ve sistematik

psikolojik tacizlerde bulunulduğunu göstermeyeceği ve başvurucu hakkındaki

disiplin soruşturmalarının yıldırma ve psikolojik işkencede bulunma amacı

taşıdığının kabulünü gerektirecek soyut iddialar dışında bir bulgunun

bulunmadığı hususları dikkate alındığında kamusal makamların beden ve ruh

bütünlüğüne yönelik keyfî müdahalelerinin saptanmadığı ve üstlenilmesi gereken

pozitif yükümlülüklerin gerektirdiği şartların gerisinde kalmadıkları sonucuna ulaşılmıştır.

114. Ayrıca başvuruya konu ihlal

iddiasıyla ilgili deliller sunarak olaya ilişkin iddialarını ve hangi Anayasa

hükmünün ihlal edildiğine ilişkin açıklamalarda bulunmak suretiyle hukuki

iddialarını kanıtlama yükümlülüğü başvuruculara ait olmasına rağmen yukarıda

değerlendirilenler dışında, kişinin maddi ve manevi varlığının korunmasını ve

geliştirilmesini güvenceleyen anayasal hakkın nasıl

ihlal edildiğine ilişkin olarak ihlal iddiasına konu eylem, işlem ve ihmallerin

içeriklerine dair başka kanıtlamada bulunulmadığı görülmektedir.

115. Sonuç olarak yukarıda belirtilen

sürecin bir bütün olarak değerlendirilmesi neticesinde başvurucuya yönelik

eylem ve işlemlerin başvurucuyu sindirmek, dışlamak ve psikolojik olarak

yıpratmak kastıyla sistematik biçimde gerçekleştirildiğine ve bu iddiaların

sürekli olarak soruşturmalara konu edildiğine ilişkin bir sonuca ulaşılmadığı,

disiplin cezaları verilmesinden ibaret müdahalelerin amaçlanan hedefler

açısından makul ve ölçülü olduğu, söz konusu eylem ve işlemlerin başvurucunun

yaşamına etkisi bakımından çekilmez bir ağırlık ve yoğunluk derecesine

ulaşmadığından hakkın özüne dokunmadığı, Derece Mahkemelerinin gerekçelerini bu

yönde ilgili ve yeterli şekilde oluşturduğu ve netice itibarıyla müdahalenin

demokratik bir toplumda gereklilik ve ölçülülük ilkesine uygun olduğu kanaatine

varılmıştır.

116. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa'nın 17.

maddesinde güvence altına kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve

geliştirilmesi hakkının ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.

b. Mahkemeye Erişim

Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

117. Başvurucular, ıslah imkânının ve

haksız çıkan taraf lehine nispi avukatlık ücretine hükmedilmesine yönelik bir

düzenlemenin olmadığı dönemde dava açtıklarını ve dava açarken o dönemin

şartlarına göre dava konusu miktarı belirlediklerini, dava devam ederken

yürürlüğe giren 659 sayılı KHK'daki düzenleme ile öngörmedikleri bir şekilde

avukatlık ücreti ödemeye mahkûm edildiklerini, bu durumun mahkemeye erişim

haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir.

118. Bakanlık görüş yazısında mahkemelerin fuzuli meşgul

edilmeksizin uyuşmazlıkları makul sürelerde bitirebilmeleri amacıyla

başvuruculara yönelik belirli yükümlülükler öngörülebileceği, bu

yükümlülüklerin kapsamını belirlemenin kamu otoritelerinin takdir yetkisi

içinde olduğu, öngörülen yükümlülükler dava açmayı imkânsız hâle getirmedikçe

ya da aşırı derecede zorlaştırmadıkça mahkemeye erişim hakkının ihlal

edildiğinin söylenemeyeceği ifade edilmiştir.

119. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı sunduğu beyan

dilekçesinde başvuru dilekçesindeki görüş ve taleplerini tekrar etmiştir.

120. Anayasa'nın "Hak

arama hürriyeti" başlıklı 36. maddesi şöyledir:

"Herkes, meşrû vasıta ve yollardan

faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve

savunma (Değişik ibare: 3.10.2001-4709/14 md.) ile

adil yargılanma hakkına sahiptir.

Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz."

121. Mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne

taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını

isteyebilmek anlamına gelmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen

veya mahkeme kararını anlamsız hâle getiren, bir başka ifadeyle mahkeme

kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamalar mahkemeye erişim hakkını

ihlal edebilir (Özkan Şen, B. No:

2012/791, 7/11/2013, § 52).

122. Taraflardan birinin yargılamadaki başarı oranına göre

kazanılan veya kaybedilen değer oranında lehine veya aleyhine mahkeme

masraflarının hükmedilmesine yönelik düzenlemeler mahkemeye erişim hakkına

müdahale oluşturmakta ise de abartılı, zorlama veya ciddiyetten yoksun

talepleri disipline etmeye yönelik orantılı müdahaleler meşru görülebilir.

Ancak bu sınırlamaların hakkın özüne zarar vermeyecek nitelikte, meşru bir

amaca dayalı ve kullanılan aracın sınırlama amacı ile orantılı olması, kamu

yararının gerekleri ile bireyin hakları arasında kurulmaya çalışılan adil

dengeyi bozacak şekilde birey aleyhine katlanılması zor külfetler yüklememiş

olması gerekir (Özkan Şen, §§ 61,

62).

123. Dava sonucundaki başarıya dayalı olarak taraflara avukatlık

ücreti ödeme yükümlülüğü öngörülmesi de bu kapsamda mahkemeye erişim hakkına

yönelik bir sınırlama oluşturur. Böyle bir sınırlamanın meşru görülebilmesi

için kamu yararı ile birey hakkı arasında makul bir dengenin gözetilmiş olması

gerekir. Başvuru konusu olayda, 2/11/2011 tarihinde

yayımlanarak yürürlüğe giren 659 sayılı KHK ile idarenin taraf olduğu

davaların, idarenin bünyesinde görev yapan kadrolu hukuk müşavirleri ve

avukatlar tarafından takibi öngörülmüş olup davanın reddi hâlinde idare lehine

avukatlık ücretine hükmedilmesi düzenleme altına alınmıştır. Gereksiz

başvuruların önlenerek dava sayısının azaltılması ve böylece mahkemelerin

meşgul edilmeksizin uyuşmazlıkları makul sürede bitirebilmesi amacıyla

başvuruculara belli yükümlülükler öngörülebilir. Bu yükümlülüklerin kapsamını

belirlemek kamu otoritelerinin takdir yetkisi içindedir. Öngörülen

yükümlülükler dava açmayı imkânsız hale getirmedikçe ya da aşırı derece

zorlaştırmadıkça mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği söylenemez.

Dolayısıyla davayı kaybetmesi halinde başvurucuya yüklenecek olan avukatlık

ücreti bu çerçevede değerlendirilmelidir (Serkan

Acar, B. No: 2013/1613, 2/10/2013, §§

38-39).

124. Buna karşılık bir hukuki uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyan

başvurucuların, reddedilen dava konusu miktar üzerinden hesaplanan avukatlık

ücretini karşı tarafa ödemeye mahkûm edilmeleri ihtimali veya olgusu, belirli

dava koşulları çerçevesinde mahkemeye başvurmalarını engelleme ya da mahkemeye

başvurmalarını anlamsız kılma riski taşımaktadır. Bu kapsamda davanın özel

koşulları çerçevesinde masrafların makullüğü ve orantılılığı, mahkemeye erişim

hakkının asgari sınırını teşkil etmektedir (Özkan

Şen, § 54).

125. Başvurucuların tam yargı (tazminat) davasını açtığı 5/7/2011 tarihi itibarıyla yürürlükteki usul hükümlerinde,

dava dilekçesinde belirtilen talep konusu miktarın sonradan ıslah yoluyla

değiştirilmesini öngören bir düzenleme bulunmamakla birlikte dava sonucunda

haksız çıkan davacının, her hâlükârda davalı idare lehine reddedilen miktar

üzerinden nispi avukatlık ücreti ödemesini gerektiren düzenlemenin bulunduğu

anlaşılmaktadır (Mehmet Tekin, B.

No: 2013/7611, 20/5/2015, § 57; Nevriye

Sağır ve Salim Sağır, 2014/6129, 20/5/2015, § 25).

126. Tazminat alacağının miktarı, ancak bilirkişi incelemesi ve

benzeri araştırmalardan sonra mahkemenin takdir yetkisi çerçevesinde

belirlenebilen bir olgudur. Tazminat müessesesinin bu özelliği gereği, hak

kazanılan tazminat miktarının dava açılmadan önce tam olarak bilinmesi veya

öngörülmesi mümkün değildir. Dava açılması aşamasında karşı karşıya kalınan bu

belirsizliğin talep edilen miktarın sonradan düzeltilmesi (ıslah) yoluyla

aşılması da 1602 sayılı Kanun gereği davanın açıldığı 5/7/2011

tarihinde mümkün olmadığından hak kaybına uğramak istemeyen davacıların

tazminat taleplerine ilişkin miktarları yüksek tutmaktan başka seçeneklerinin

olmadığı görülmektedir (Mehmet Tekin,§

58; Nevriye Sağır ve Salim Sağır,

§ 26).

127. Bu nedenle AYİM'deki

davada, başvurucular tarafından 100.000 TL maddi ve 70.000 TL manevi olmak

üzere toplamda 170.000 TLtazminat talebinde bulunulmuş;

davayı inceleyen ve reddine karar veren AYİM ise reddedilen tazminat talepleri

üzerinden başvurucuların aleyhine ve davalı idarenin lehine olmak üzere 10.450

TL avukatlık ücreti ödenmesine hükmetmiştir.

128. Başvurucular aleyhine avukatlık ücreti ödenmesini öngören

düzenlemenin tek başına mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği söylenemez. Bu

düzenleme sonucu gerçekleşen müdahalenin ölçülü olup olmadığının da incelenmesi

gerekir.

129. Somut olayın koşulları bir bütün hâlinde

değerlendirildiğinde, davanın açıldığı sırada ıslah imkânının olmaması

nedeniyle hak kaybına uğramamak için talebin yüksek tutulduğu, yargılama

sonucunda talep edilen ancak reddedilen maddi ve manevi tazminat tutarı

üzerinden 10.450 TL avukatlık ücretinin başvurucu tarafından davalı idareye

ödenmek zorunda bırakıldığı görülmüştür. Böylece başvurucuların ıslah imkânı

olmaması nedeniyle davanın açıldığı sırada yüksek tazminat talebinde bulunduğu

yargılamanın sonucunda başvurucular aleyhine hükmedilen avukatlık ücretinin

ölçülü olmadığı saptandığından mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği

sonucuna varılmıştır.

130. Açıklanan nedenlerle başvurucuların Anayasa'nın 36.

maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiğine

karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

131. 6216 sayılı Kanun'un "Kararlar"

kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

"Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali

ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya

ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar

bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel

mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla

yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve

sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir."

132. Başvurucular, mahkemeye erişim haklarının ihlal edilmesi

nedeniyle 10.450 TL manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

133. Bakanlık, ihlal tespit edilmesi ve ihlalin sonuçlarının giderimine ilişkin başka bir yöntem izlenmemesi durumunda

hakkaniyete uygun bir tazminata karar verilmesinin yerinde olacağı şeklinde

görüş bildirmiştir.

134. Başvuru konusu olayda tespit edilen ihlalin sonuçlarının

ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar

bulunmadığından salt ihlalin tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları

karşılığında başvuruculara net 8.500 TL manevi tazminatın müştereken ödenmesine

karar verilmesi gerekir.

135. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 198,35 TL harç ve 1.800

TL avukatlık ücretinden oluşan toplam 1.998,35 TL yargılama giderinin

başvuruculara müştereken ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme

hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın,

a. İkinci ve üçüncü başvurucular

yönünden kişi bakımından yetkisizlik

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

b. Birinci başvurucu yönünden KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

2. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın zaman bakımından yetkisizlik nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. 13/8/2010 tarihli ifade alma

işleminde savunma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın zaman bakımından yetkisizlik nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

4. Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız

olmadığına ilişkin iddianın açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

5. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın

KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. 1. Birinci başvurucu yönünden Anayasa’nın 17. maddesinde

güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi

hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

2. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama

özgürlüğü kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Mahkemeye erişim hakkına yönelik müdahale nedeniyle

başvuruculara net 8.500 TL manevi tazminatın MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE, tazminata

ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 198,35 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

1.998,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCULARA MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

24/3/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz

PAKSÜT

Recep KÖMÜRCÜ Alparslan ALTAN Raportör Yrd. : Fatih ALKAN Basvurucular : 1. Aynur ÖZDEMİR 2. Mustafa ÖZDEMİR 3. Gülsüm ÖZDEMİR Vekili : Av. Kadir GÜNDOĞAN

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/2453, 24 Mart 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. İkinci Bölüm
  4. Karar
  5. I. Başvurunun Konusu
  6. II. Başvuru Süreci
  7. III. Olay Ve Olgular
  8. A. Olaylar
  9. B. İlgili Hukuk
  10. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  11. A. Başvurucunun İddiaları
  12. B. Değerlendirme
  13. B. No: 2013/5126, 2/7/2015, § 71)
  14. B. No: 28945/95, 10/5/2001, § 72; Blecic/Hırvatistan
  15. B. 1. Birinci başvurucu yönünden Anayasa’nın 17. maddesinde
  16. C. Mahkemeye erişim hakkına yönelik müdahale nedeniyle
  17. E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  18. F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  19. Paksüt
  20. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/2453
Tarih
24 Mart 2016

İlgili Kararlar

  • Murat Kaymaz Başvurusu (B. No: 2013/9689)
  • Tevfik Baltacı Başvurusu (B. No: 2013/8074)
  • Nesrin Keleşler ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/6943)
  • Fadıl Çetinkaya Başvurusu (B. No: 2013/5736)
  • Ahmet Temiz Başvurusu (B. No: 2013/8696)
  • Birgül Kocamış Başvurusu (B. No: 2013/3540)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.