İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Hafize Şükran İçten ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/5018)

1. Başvuru; miras yoluyla intikal eden taşınmazlar üzerine

Başvuru No2013/5018Tarih23 Mart 2016Okuma30 dk · 6.083 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Hafize Şükran İçten Ve Diğerleri Başvurusu

Karar tarihi
23 Mart 2016
Başvuru Numarası
2013/5018
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

6.083 kelime·30 dk okuma·16 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; miras yoluyla intikal eden taşınmazlar üzerine

yapılan gecekonduların sahiplerince açılan olağanüstü zamanaşımı ile zilyetliğe

dayalı tapu iptal ve tescil davalarının kabulüne karar verilmesi, müdahalenin men'i ve ecrimisile ilişkin karşı

davanın ise reddedilmesi nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma hakları ile

eşitlik ve hukuk devleti ilkelerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 8/7/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan

yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi

neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 20/5/2015 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 16/9/2015 tarihinde, başvurunun

kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve başvuru

belgelerinin bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)

gönderilmesine karar verilmiştir.

5. Bakanlığın 19/8/2015 tarihli görüş yazısı 3/9/2015

tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular Bakanlığın cevabına

karşı beyanlarını yasal süresi içinde 17/9/2015 tarihinde ibraz etmişlerdir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru formu ve ekleri ile ilgili dava dosyasında yer

aldığı şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

7. Başvurucular, murisleri Mehmet Turan Büyükkuşoğlu'nun

müştereken maliki olduğu Ankara ili Mamak ilçesi Gülseren Mahallesi 37631 ada,

1 ve 2 parsel numaralı taşınmazların davalılar tarafından işgal edildiğini

belirterek 15/3/2004 tarihinde Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2004/128

sayılı dava dosyasında müdahalenin men'i ve ecrimisil davası açmışlardır.

8. Davalılar ise başvurucuların murisinin 21/12/1980

tarihinde vefat ettiğini, dava konusu taşınmazı malik sıfatıyla yirmi yılı

aşkın bir süredir davasız ve aralıksız kullandıklarını belirterek 11/12/2006

tarihinde Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2006/488 sayılı dava dosyasında

tapu iptali ve tescil davası açmışlardır.

9. Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 6/2/2007 tarihli ve

E.2006/488, K.2007/39 sayılı kararıyla aralarında hukuki ve fiilî bağlantı

olduğu belirtilerek dava dosyasının Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesinin

E.2004/128 sayılı dava dosyasıyla birleştirilmesine karar verilmiştir.

10. Bir başka davacı olan Ö.C. 4/8/2006 tarihinde Ankara 15.

Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2006/343 sayılı dosyasında başvurucular aleyhine

açtığı davada, Mamak 2. Bölge Tapu Sicil Müdürlüğü 37636 ada, 2 numaralı

parselde kayıtlı bulunan taşınmazı malik sıfatıyla yirmi yılı aşkın bir süredir

davasız ve aralıksız kullandığını, başvurucuların murisinin 21/12/1980

tarihinde vefat ettiğini belirtilerek tapu iptali ve tescil talebinde

bulunmuştur. Mahkemenin 13/11/2007 tarihli ve E.2006/343, K.2007/336 sayılı

kararıyla başvurucuların murisinin taşınmazın müştereken maliki olduğu ve adına

tahsis edilen bir yerin bulunmadığı, davacının davayı sadece başvuruculara yönlendirmesinin

objektif iyi niyet kurallarıyla bağdaşmadığı, bu nedenle hissenin kendileri

tarafından kullanıldığı iddiasında bulunamayacakları, ayrıca davacının

taşınmazın tamamının zilyedi olmadığı, bu nedenle olağanüstü zaman aşımı ile

mülk edinme koşullarının gerçekleşmediği gerekçesiyle davanın reddine karar

verilmiş, temyiz ve karar düzeltme incelemeleri sonucunda 14/12/2009 tarihinde

karar kesinleşmiştir.

11. Anayasa Mahkemesinin 17/3/2011 tarihli ve E.2009/58,

K.2011/52 sayılı kararıyla 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni

Kanunu'nun 713. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan '...ölmüş...' sözcüğünün iptal edilmesine,

bu sözcüğün uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız

durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için

kararın Resmî Gazete’de yayımlanacağı güne kadar

yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmiştir.

12. Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesinin 6/10/2011 tarihli ve

E.2004/128, K.2011/306 sayılı kararıyla dava konusu Ankara ili Mamak ilçesi

Gülseren Mahallesi 37631 ada, 1 ve 2 parsel numaralı taşınmazların,

başvurucuların 21/12/1980 tarihinde vefat eden murisi M.B. adına kayıtlı iken

28/12/2006 tarihinde başvurucular adına kaydedildiği; düzenlenen bilirkişi

raporuna göre davalılar tarafından 1962 ile 1977 yılları arasında taşınmazın

üzerine binaların yapıldığı, imar affı kapsamında davalıların ilgili belediyeye

müracaat ettikleri, (D.Ç dışındaki) davacıların taşınmazı kullanmaya devam

ettikleri, 4721 sayılı Kanun'un 713. maddesinin 2 numaralı fıkrasında öngörülen

yirmi yıllık sürenin birleşen dava dosyasının davacıları yararına

gerçekleştiği, başvurucuların dayandığı tapu kaydının hukuki değerini yitirdiği

belirtilerek asıl davanın reddine; 1.100 TL vekâlet ücretinin başvurucular tarafından

davalı vekiline ödenmesine, birleşen davanın kabulüne, 26.998,65 TL harcın ve

27.760 TL vekâlet ücretinin başvuruculardan tahsiline karar verilmiştir.

13. Temyiz üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 24/12/2012

tarihli ve E.2012/12715, K.2012/15740 sayılı ilamıyla İlk Derece Mahkemesinin

kararı onanmıştır.

14. Karar düzeltme istemi aynı Dairenin 16/4/2013 tarihli ve

E.2013/4078, K.2013/5577 sayılı ilamıyla reddedilmiştir.

15. Karar, başvuruculara 20/6/2013 tarihinde tebliğ

edilmiştir.

16. Başvurucular 8/7/2013 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuşlardır.

B. İlgili Hukuk

17. 4721 sayılı Kanunu’nun “Olağanüstü

zamanaşımı” başlıklı (Mülga 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk

Medeni Kanunu’nun 639 maddesiyle benzer) 713. maddesi şöyledir:

“Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı

davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde

bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki

mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Aynı

koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya yirmi yıl önce (…)

(1) “Bu fıkrada yer alan “…ölmüş ya da …” kelimeleri Anayasa Mahkemesi’nin

17/3/2011 tarihli ve E.:2009/58, K.: 2011/52 sayılı Kararıyla iptal

edilmiştir.” hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan

taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi

de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının

tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. (1) Tescil davası,

Hazineye ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapuda malik gözüken

kişinin mirasçılarına karşı açılır.

Davanın konusu, mahkemece gazeteyle bir defa

ve ayrıca taşınmazın bulunduğu yerde uygun araç ve aralıklarla en az üç defa

ilân olunur.

Son ilândan başlayarak üç ay içinde yukarıdaki

koşulların gerçekleşmediğini ileri sürerek itiraz eden bulunmaz ya da itiraz

yerinde görülmez ve davacının iddiası ispatlanmış olursa, hâkim tescile karar

verir. Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda

kazanılmış olur.

Davalılar ve itiraz edenler, aynı davada kendi

adlarına tescile karar verilmesini isteyebilirler. Kararda, tescili istenilen

taşınmazın niteliği, yeri, sınırları ve yüzölçümü belirtilir ve karara,

uzmanlarca düzenlenen teknik bilgileri içeren krokisi de eklenir. Özel kanun

hükümleri saklıdır.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

18. Mahkemenin 23/3/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvurucunun 8/7/2013 tarih ve 2013/5018 numaralı bireysel başvurusu incelenip

gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların İddiaları

19. Başvurucular tapuda murisleri adına kayıtlı olan

taşınmazın üçüncü kişiler tarafından kullanılması nedeniyle açtıkları

müdahalenin men'i ve ecrimisil

davasının reddedildiğini, aleyhlerine açılan tapu iptali ve tescil davasının

ise hukuka aykırı olarak kabul edildiğini, hazırlanan bilirkişi raporunda

eksikliklerin bulunduğunu, Mahkemece yeterli incelemenin yapılmadığını, Ankara

15. Asliye Hukuk Mahkemesinin aynı taşınmazla ilgili başka bir davacı

tarafından açılan kararının yargılamada dikkate alınmadığını, ecrimisil davasında davalı konumda bulunan kişilerin

işgalci oldukları çok net olduğu hâlde bu davanın kabul edilmediğini, malik

sıfatıyla zilyedin kim olduğu, zilyetliğin başlangıç tarihi ve ne kadar

aralıksız devam ettiği gibi hususlar ile dava konusu taşınmazın vergilerini

ödedikleri ve zilyetlik koşullarının gerçekleşmediği yönündeki karar sonucunu

etkileyecek iddialarının İlk Derece Mahkemesi kararında karşılanmadığını, Yargıtayın yerleşik içtihadına aykırı olarak vekâlet

ücretine hükmedildiğini ve tanıkların taşınmaz başında dinlenmediğini, Anayasa

Mahkemesince verilen ve davaya dayanak olan 4721 sayılı Kanun'un 713.

maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “...ölmüş...”

sözcüğünün iptal edilmesine rağmen devam eden yargılamada uygulanmadığını

belirterek eşitlik ve hukuk devleti ilkeleri ile mülkiyet ve adil yargılanma

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler; ihlalin giderilmesi için yeniden

yargılama yapılmasını veya keşif ve bilirkişi incelemesi yapılarak tespit

edilecek taşınmaz değerinin kendilerine maddi tazminat olarak yargılama

giderleriyle birlikte ödenmesini talep etmişlerdir.

B. Değerlendirme

20. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).

21. Başvurucuların hukuk devletiyle ilgili şikâyetlerinin

özü, başka bir mahkeme tarafından verilen kesin hüküm nedeniyle kesin hükme

saygı ilkesine uyulmadığı ve mülkiyet haklarına yapılan müdahalenin 4721 sayılı

Kanun'un 713. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “...ölmüş...” sözcüğünün iptal edilmesi nedeniyle kanuni

olmadığı iddialarına dayanmakta olup bu şikâyetler hakkaniyete uygun yargılanma

ve mülkiyet hakları başlıkları altında incelenecektir.

22. Başvurucuların; adil yargılanma hakkı kapsamında ileri

sürdükleri aleyhlerine açılan tapu iptali ve tescil davasının hukuka aykırı

olarak kabul edildiği, hazırlanan bilirkişi raporunda eksikliklerin bulunduğu,

Mahkemece yeterli incelemenin yapılmadığı, Ankara 15. Asliye Hukuk

Mahkemesi’nin aynı taşınmazla ilgili başka bir davacı tarafından açılan

kararının yargılamada dikkate alınmadığı, ecri misil davasında davalı konumda

bulunan kişilerin işgalci oldukları çok net olduğu hâlde bu davanın kabul

edilmediği, malik sıfatıyla zilyedin kim olduğu, zilyetliğin başlangıç tarihi

ve ne kadar aralıksız devam ettiği gibi hususlar ile dava konusu taşınmazın

vergilerini ödedikleri gibi hususların dikkate alınmadığı, hatalı karar

verildiği ve Yargıtay içtihadına rağmen yargılama giderlerine hükmedildiği ve

tanıkların taşınmaz başında dinlenmediği yönündeki şikâyetleri hakkaniyete

uygun yargılanma kapsamında incelenecektir. Başvurucuların gerekçeli karar

hakkına yönelik şikâyetleri ise ayrıca incelenecektir.

23. Başvurucular, eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri

sürmekle beraber Anayasa’nın 10. maddesinin ilk fıkrasında sayılan hangi nedene

dayalı olarak veya hangi sebeple ayrı muamele yapıldığından bahsetmemişlerdir.

Başvurucular esas olarak başka bir davada aynı taşınmazla ilgili olağanüstü

zamanaşımı nedeniyle tescil isteminin reddedilmesini, başvuruya konu davada ise

kabul edilmesini eşitlik ilkesine aykırı olarak dile getirmektedirler. Bu

şikâyet kesin hükme saygı ilkesi kapsamında hakkaniyete uygun yargılanma

başlığı altında inceleneceğinden eşitlik ilkesiyle ilgili olarak ayrıca

inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

a. Hakkaniyete Uygun Yargılanma Hakkı

24. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi

gereken hususlarda inceleme yapılamaz.”

25. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı

fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksun

başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”

26. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrasında ise

açıkça dayanaktan yoksun başvurular kapsamında değerlendirilen kanun yolunda

gözetilmesi gereken hususlara ilişkin şikâyetlerin bireysel başvuruda

incelenemeyeceği kurala bağlanmıştır. 6216 sayılı Kanun'un 48. maddesinin (2)

numaralı fıkrasına göre Mahkemece açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul

edilemez olduğuna karar verilebilir. Başvurucunun ihlal iddialarını

kanıtlayamadığı, iddialarının salt kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara

ilişkin olduğu, temel haklara yönelik bir müdahalenin olmadığı veya müdahalenin

meşru olduğu açık olan başvurular ile karmaşık veya zorlama şikâyetlerden

ibaret başvurular açıkça dayanaktan yoksun kabul edilebilir.

27. Anılan kurallar uyarınca ilke olarak derece mahkemeleri

önünde dava konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin

değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile derece

mahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun esas yönünden adil olup

olmaması bireysel başvuru incelemesine konu olamaz. Bunun tek istisnası, derece

mahkemelerinin tespit ve sonuçlarının adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan tarzda

açık keyfîlik veya bariz takdir hatası içermesi ve bu

durumun kendiliğinden bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihlal

etmiş olmasıdır. Bu çerçevede kanun yolu şikâyeti niteliğindeki başvurular,

derece mahkemesi kararları bariz takdir hatası içermedikçe Anayasa Mahkemesince

incelenemez (Necati ve Recep Gündüz,

B. No: 2012/1027, 12/2/2013, § 26).

28. Kesin hükme saygı uluslararası hukuk düzenine özgü

hukukun genel ilkelerinden biri olarak kabul görmektedir. Yargının verdiği ve

bağlayıcı olan kesin hüküm zarar gören taraflardan biri açısından işlevsiz

duruma getirilmişse, adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerin bir anlamı

kalmayacaktır (Arman Mazman,

B. No: 2013/1752, 26/6/2014, § 65).

29. Kesin hükmün bağlayıcı olması, hükmü veren mahkeme de

dâhil diğer bütün mahkemelerin ve diğer ilgili kurumların bu kararla bağlı

olması anlamına gelir. Mahkemeler, aynı konuda aynı dava sebebine dayanarak

aynı taraflar hakkında önceki bir davada verilmiş bir kesin hüküm ile bağlı

olup aynı davayı bir daha göremez. Açılan bir dava hakkında kesin hükmün

bulunmaması dava şartlarındandır ve taraflar bu konuda usule ilişkin bir itiraz

hakkına sahiptir (Alba İnşaat Tic. Ltd. Şti., B. No: 2013/1313,

26/2/2015, § 54).

30. Bir mahkeme kararının kesin hüküm mahiyetini alabilmesi

için genel olarak üç koşul aranmaktadır. Bunlardan birincisi kesin hüküm

sayılan bir mahkeme kararının bulunmasıdır. Kesin hüküm niteliği taşımayan bazı

kararlar, özellikle tespit ve tedbir kararları ile icra mahkemesi kararları

kesin hükmün bağlayıcılığı kudretini de haiz değildir. İkinci olarak kesinleşen

kararın taraflar arasında mevcut olan bir ihtilafı çözmek amacıyla verilmesi

gerekir. Dolayısıyla bir anlaşmazlığı çözmeyen, hasımsız olarak verilen bazı

veraset kararları kesin hüküm mahiyetini haiz değildir. Üçüncü olarak ise söz

konusu kararların nihai olması gerekir. Kararların nihailiği

mahkemenin tarafların iddia ve savunmalarını dinleyerek, delilleri

değerlendirerek bu hususta son kararını vermiş olması anlamına gelmektedir. Bir

kararın maddi anlamda kesin hüküm niteliğini haiz olması ve bu konuda kesin

hüküm itirazında bulunulabilmesi için davanın taraflarının, konusunun ve

sebeplerinin aynı olması gerekmektedir (Alba İnşaat Tic. Ltd. Şti., § 55).

31. Başvurucunun kesin hükmü haiz olduğunu iddia ettiği

Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesinin 13/11/2007 tarihli kararı aynı taşınmaza

ilişkin başka bir olağanüstü zamanaşımı nedeniyle tescil talebi olup bahsedilen

davadaki davacı Ö.C. somut başvuruya konu davadaki davacılardan farklı bir

kişidir. Bahsedilen davada 15. Asliye Hukuk Mahkemesi, davacının gecekondusunun

bulunduğu zeminin müşterek mülkiyetinin olduğu ve başvurucuların murisi adına

tahsis edilmediği, gecekondunun bulunduğu zeminin imar düzenlemesi sonrasında

başvurucuların murisine ait taşınmaz parçasına tekabül etmediği, taşınmazın

müşterek kayıt maliki diğer bir kişiye ait taşınmazın bulunduğu yere tekabül

ettiği, davacının bu kişiyi hasım göstererek dava açmadığı, sadece

başvurucuların murisini hasım gösterdiği ve olağanüstü zamanaşımıyla mülk

edinme koşulların gerçekleşmediği gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Bu dava derecattan geçerek kesinleşmiştir.

32. Somut başvuruya konu davada ise Mahkemece üç uzman

bilirkişiden alınan 18/10/2010 tarihli oldukça ayrıntılı bilirkişi raporu ile

fen bilirkişisinden alınan bir başka raporla zeminin detaylı hesaplamaları

yapılmış, yerinde yapılan inceleme ve tanık ifadeleri ile gecekondu

sahiplerinin imar affı için yaptıkları başvurulardan yola çıkarak

gecekonduların 1962 ile 1977 tarihleri arasında yapıldığı, imar düzenlemesi

sonrasında başvurucuların murisinin dava konusu taşınmazda payının korunduğu,

başvurucuların ecrimisil davasını 2003 yılında

açtıkları, tapu devirlerini ise 2006 yılında yaptıkları, başvurucuların murisi

1980 yılında vefat ettiğinden yirmi yıllık sürenin geçtiği, karşı davada

davacılardan D.Ç’nin ise zeminde kullandığı yerin

bulunmadığı tespitleri yapılmıştır.

33. Başvurucuların diğer itirazları yanında reddedilen 15.

Asliye Hukuk Mahkemesindeki davayı emsal göstererek yaptıkları itiraz üzerine

bilirkişi heyetinden ve fen bilirkişisinden ek bilirkişi raporları alınmıştır.

Bilirkişi kurulunun 25/5/2011 tarihli ek raporunda 15. Asliye Hukuk

Mahkemesindeki davadan farklı olarak somut davada başvurucuların murisinin 1.

No.lu parselde %83,50 ve 2. No.lu parselde %98,83 oranında payı bulunduğu, imar

düzenlemesi sonrasında gecekonduların oturduğu zeminin başvurucuların murisinin

payının bulunduğu yerde kalmaya devam ettiği, emsal gösterilen davada ise kayıt

maliki payı başka parsele gittiğinden davalı olarak gösterilen başvurucu

murisinin taşınmazla bağlantısının kesildiği tespiti yapılmıştır.

34. Bu durumda başvurucuların kesin hüküm olarak ifade

ettikleri davadaki davacı ile somut davada karşı davanın davacılarının farklı

olduğu, ayrıca davanın koşullarının da faklı olduğu anlaşılmaktadır. Başvuruya

konu belgeler ve dava süreci incelendiğinde Mahkemenin başvurucuların

itirazlarını dikkate aldığı ve bu itirazları karşılayacak ek bilirkişi

raporları aldırdığı, yerinde inceleme yaptırdığı, Ulusal Yargı Ağı Projesi

(UYAP) sistemi üzerinden ilgili dava dosyası incelendiğinde 9/5/2008 ve

11/2/2009 tarihli duruşmalarda tanıkların dinlendiği ve sonuca ulaşmaya yeterli

inceleme ve değerlendirmenin ilgili dava dosyasında olduğu görülmektedir.

35. Mahkemenin gerekçesi ve başvurucuların yukarıdaki

iddiaları incelendiğinde iddiaların özünün, Derece Mahkemesi tarafından

delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının yorumlanmasında isabet

bulunmadığına; Derece Mahkemelerinin uyuşmazlığa getirdiği çözümün hakkaniyete

uygun olmadığına ve esas itibarıyla yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu

anlaşılmaktadır.

36. Başvurucular, yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğu

deliller ve görüşlerden bilgi sahibi olamadıklarına, kendi delillerini ve

iddialarını sunma olanağı bulamadıklarına, karşı tarafça sunulan delillere ve

iddialara etkili bir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadıklarına ya da

uyuşmazlığın çözüme kavuşturulmasıyla ilgili iddialarının Derece Mahkemesi

tarafından dinlenmediğine ilişkin bir bilgi ya da kanıt sunmadıkları gibi

Mahkemenin kararında bariz takdir hatası veya açık keyfîlik

oluşturan herhangi bir durum da tespit edilememiştir.

37. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Gerekçeli Karar Hakkının İhlal Edildiği

İddiası

38. Başvurucular, Mahkemenin gerekçesinde malik sıfatıyla

zilyedin kim olduğu, zilyetliğin başlangıç tarihi ve ne kadar aralıksız devam

ettiği gibi hususlar ile dava konusu taşınmazın vergilerini ödedikleri ve

zilyetlik koşullarının gerçekleşmediği yönündeki karar sonucunu etkileyecek

iddialarının İlk Derece Mahkemesi kararında karşılanmadığını, Yargıtayın da tanıklarla ilgili itirazı dikkate almadığını

belirterek kararların gerekçesiz olduğunu ileri sürmüşlerdir.

39. Anayasa'nın 141. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

"Bütün mahkemelerin her türlü kararları

gerekçeli olarak yazılır."

40. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin

yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu

olarak da iddiada bulunma, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına

alınmıştır. Maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, kendisi bir

temel hak niteliği taşımasının ötesinde diğer temel hak ve özgürlüklerden

gereken şekilde yararlanılmayı ve bunların korunmasını sağlayan en etkili

güvencelerden biridir. Bu bağlamda Anayasa'nın, bütün mahkemelerin her türlü

kararlarının gerekçeli olarak yazılmasını ifade eden 141. maddesinin de hak

arama hürriyetinin kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır (Vedat Benli, B. No: 2013/307, 16/5/2013, §

30).

41. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan ve 141.

maddesinde devlete bir yükümlülük olarak getirilen gerekçeli karar hakkı,

mahkeme kararlarında kararların dayandığı hukuki gerekçenin yeterli açıklıkta

gösterilmesini gerektirir. Bununla birlikte mahkeme kararlarının gerekçesinde

tarafların tüm iddialarının ayrıntılı bir biçimde tartışılması zorunluluğu

bulunmamaktadır. Gerekçenin ayrıntısı davanın niteliğine göre değişmekle

birlikte kararın hüküm kısmına dayanak oluşturacak hukuki bir gerekçenin kısa

ve özet de olsa bulunmasının zorunlu olduğu açıktır (Vesim Parlak, B. No: 2013/1034, 20/3/2014, § 33). Gerekçe yazma

yükümlülüğünün, ileri sürülen iddiaların davanın sonucuna etkisi yönünden her

davanın şartları çerçevesinde değerlendirilerek belirlenmesi gerekmektedir. (Mustafa Ünlü, B. No: 2013/735, 17/9/2014,

§ 45).

42. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), derece

mahkemelerinin kendisine sunulan tüm iddialara yanıt vermek zorunda olmadığını

ancak ileri sürülen iddialardan biri kabul edildiğinde davanın sonucuna etkili

olması hâlinde mahkemelerin bu hususa belirli ve açık bir yanıt vermek zorunda

olabileceğini, böyle bir durumda dahi ileri sürülen iddiaların zımnen reddinin

yeterli olabileceğini belirtmiştir (Hiro Balani/İspanya, B. No. 18064/91,

9/12/1994).

43. Öte yandan temyiz merciinin yargılamayı yapan mahkemenin

kararını uygun bulması hâlinde bunu ya aynı gerekçeyi kullanarak ya da basit bir

atıfla kararına yansıtması yeterlidir. Burada önemli olan husus temyiz

merciinin, bir şekilde temyizde dile getirilmiş ana unsurları incelediğini,

derece mahkemesinin kararını inceleyerek onadığını ya da bozduğunu

göstermesidir (Yasemin Ekşi, B.

No: 2013/5486, 4/12/2013, § 57).

44. Somut başvuruya konu davada Mahkeme; bilirkişilerin

taşınmaz başındaki incelemeler sonrasında hazırlanan incelemelerine dayanan

raporlarıyla beraber tanık ifadeleri ve gecekondu sahiplerinin imar affı için

yaptıkları başvurulardan yola çıkarak taşınmaz üzerindeki gecekonduların 1962

ile 1977 yılları arasında yapıldığını, dava dosyasındaki tüm delillerin

gecekondu sahiplerinin taşınmaz üzerindeki zilyetliklerinin fasılasız ve

nizasız olarak yirmi yılın üzerinde devam ettiği iddiasını teyit ettiğini,

başvurucuların bu süre zarfında taşınmaz üzerindeki haklarını kullanmak için

bir başvuruları olduğuna dair delil sunmadıklarını tespit etmiş ve bu

tespitlere gerekçeli kararda yer vermiştir. Mahkeme 18/10/2010 tarihli

bilirkişi raporuna dayanarak ve bu rapordaki tespitleri kabul ederek gecekondu

sahipleri lehine tapu tesciline karar vermiştir. Ecrimisil

davasında ise Mahkeme, başvurucuların dayandığı tapu kaydının hukuki değerini

yitirdiğini belirterek davalarını reddetmiştir. Mahkemenin gerekçesi

okunduğunda hükme esas teşkil edecek yeterli gerekçenin bulunduğu

görülmektedir.

45. Başvurucuların gerekçeli kararda izah edilmediğini öne

sürdükleri malik sıfatıyla zilyedin kim olduğu, zilyetliğin başlangıç tarihi ve

ne kadar aralıksız devam ettiği gibi hususlar ile zilyetlik koşullarının

gerçekleşmediği yönündeki iddiaları gerekçeli kararda karşılanmıştır.

Başvurucuların dava konusu taşınmazın vergilerini ödedikleri itirazının ise

Mahkemece yapılan tespitlerden sonra karar sonucunu etkileyecek iddialardan

görülmediği anlaşılmaktadır. Yargıtayın da Mahkemenin

kararına atıfla onama kararı verdiği görüldüğünden başvurucuların esasa etkili

bir iddiasının gerekçe gösterilmeksizin reddedilmediği açıktır.

46. Açıklanan nedenlerle başvurucuların Anayasa'nın 36.

maddesinde güvence altına alınan gerekçeli karar haklarının ihlal edildiği

iddiasına ilişkin olarak açık ve görünür bir ihlal olmadığı anlaşıldığından

başvurunun bu bölümünün diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin

açıkça dayanaktan yoksun olması

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Mülkiyet Hakkı

47. Başvurucuların başvuruya konu ettikleri taşınmazlar

yönünden mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiası açıkça dayanaktan yoksun

olmadığı gibi bu şikâyet için diğer kabul edilemezlik nedenlerinden herhangi

biri de bulunmamaktadır. Bu nedenle başvurunun bu kısmına ilişkin olarak kabul

edilebilirlik kararı verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

48. Başvurucular, olağanüstü zaman aşımı nedeniyle murisinden

kalan taşınmazın başkaları adına kaydedilmesine karar verildiğini, dayanılan

kanun hükmünün Anayasa Mahkemesi tarafından mülkiyet hakkına aykırı olduğu

gerekçesiyle iptal edildiğini belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini

ileri sürmektedir.

49. Bakanlık; başvurucunun mülkünün elinden çıkmasına üçüncü

kişilerce açılan dava sonucunda karar verildiği, devletin bir müdahalesi

bulunmadığını, devletin etkili iç hukuk yolları ihdas etmek gibi pozitif

yükümlülükleri bulunabileceği, bununla birlikte Anayasa Mahkemesi iptal

kararının somut davada uygulanmadığını belirterek bu bağlamda yasallık

koşulunun incelenebileceği yönünde görüş bildirmiştir.

50. Başvurucular ise Bakanlık görüşüne karşı Anayasa

Mahkemesi iptal kararının devam eden davalarına da uygulanması gerektiğini, bu

nedenle mülkiyet haklarının ihlal edildiğini beyan etmişlerdir.

51. Anayasa’nın “Mülkiyet

hakkı” kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına

aykırı olamaz.”

52. Anayasa'nın “Temel hak

ve hürriyetlerin sınırlanması” kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:

“Temel hak ve hürriyetler, özlerine

dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere

bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın

sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine

ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”

53. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (Sözleşme) Ek (1)

No.lu Protokol’ün “Mülkiyetin korunması”

kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk

dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak

kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun

genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin

kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da

başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli

gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”

54. Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence

altına alınmış olan mülkiyet hakkı -kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve

yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla- sahibi olduğu şeyi dilediği

gibi kullanma ve tasarruf etme, onun ürünlerinden yararlanma olanağı veren bir

haktır. Anayasa’ya göre bu hakka ancak kamu yararı nedeniyle ve kanunla

sınırlama getirilebilir. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkının mutlak

bir hak olmadığı ve kamu yararı amacıyla sınırlandırılabileceği belirtilmiştir

(Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B.

No: 2013/817, 19/12/2013, §§ 28, 32).

a. Müdahalenin Varlığı ve Niteliği

55. Bireysel başvuru devlet tarafından kamu gücü kullanılarak

bireylerin temel haklarına yapılan müdahaleler sonucu meydana gelen hak

ihlallerini gidermek amacıyla ihdas edilmiş bir ikincil koruma mekanizması

olmakla birlikte kimi durumlarda özel kişiler arası ilişkiler sonucu özel

kişilerin birbirlerinin haklarına yaptıkları müdahalelerde devlete

atfedilebilecek sorumluluklar bulunabilmektedir. Bu durumlarda bireysel başvuru

konusu yapılan dava sadece adil yargılanma hakkı kapsamında incelenmekle

kalmayıp özel kişiler tarafından başlatılan süreç sonucu etkilenen diğer haklar

yönünden de incelenebilir (Türkiye Emekliler

Derneği, B. No: 2012/1035, 17/7/2014, § 34).

56. Mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir şekilde

kullanılabilmesi, yalnızca devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı olmayıp

özellikle başvurucuların kamu makamlarından meşru beklentilerinin olduğu

tedbirler ile mülkünden etkili bir biçimde yararlanabilmeleri arasında doğrudan

bir bağ bulunduğu durumlarda ayrıca pozitif koruma önlemlerinin de alınması

gerekmektedir (Öneryıldız/Türkiye, B. No: 48939/99, 30/11/2004, §

134).

57. Bunun yanında AİHM, yukarıdaki kararlardan daha öteye

giderek ulusal makamların iç hukuk ve olaylara ilişkin yorumunun açık biçimde

Sözleşme değerleriyle uyumsuz ve keyfî olmaması gerektiğini, ulusal

mahkemelerin de iç hukuku yorumlarken AİHM’nin yorumladığı şekliyle Sözleşmeye

en uygun yorumu tercih etmeleri gerektiğini vurgulamaktadır (Pla ve Puncernau/Andora,

B. No: 69498/01, 13/7/2004, § 46, 59, 62).

58. Bu bağlamda devletin temel amaç ve görevlerini tanımlayan

Anayasa’nın 5. maddesi, kişinin temel hak ve hürriyetlerini sınırlayan

engelleri kaldırmayı ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli

şartları hazırlamayı hukuk devletinin gereği olarak kabul etmektedir.

Bahsedilen Anayasa hükmünün gerekçesinde devletin hak ve hürriyetlerin

gerçekleştirilmesine yardımcı olması gereğinin benimsendiği ifade edilmiştir.

Anayasa’nın pek çok maddesinde düzenlemeye konu hakkın korunması ve

gerçekleştirilmesi için devletin alacağı tedbirlerden bahsedilmektedir (Türkiye Emekliler Derneği, § 38).

59. Bireylerin Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanında

bulunan temel haklara özel hukuk kişileri tarafından yapılan müdahaleler sonucu

haklarının zarar gördüğü kimi durumlarda devlete atfedilebilecek sorumluluklar

bulunabilir. Devletin bu tür haksız müdahalelere karşı bireylerin mülkiyet

hakkının korunması için etkili iç hukuk yolları ihdas ederek yapılan müdahalelere

karşı özellikle mahkemelere başvurmak suretiyle koruma talep edebilmelerini

sağlaması ve yapılacak yargılamalarda özel kişilerin çatışan hakları arasında

tercih yaparken mahkemelerce Anayasa’ya uygun yorumla temel hakların korunması

gerekmektedir. Böylelikle devlet, etkili bir iç hukuk yolu ihdas ederek adalet

ve hakkaniyete uygun bir yargılama ortamı oluşturarak üzerine düşen görevi

yerine getirmiş olacaktır (Türkiye Emekliler

Derneği, § 39).

60. Anayasa’nın 35. maddesi ve (1) No.lu Protokol’ün 1.

maddesi benzer düzenlemelerle mülkiyet hakkına yer vermiştir. Her iki düzenleme

de üç kural ihtiva etmektedir. Sözleşmenin ilk cümlesi herkese mülkünden

barışçıl yararlanma hakkı verirken Anayasa daha geniş manada mülkiyet hakkını

tanımaktadır. Düzenlemelerin ikinci cümleleri ise kişilerin hangi koşullarda

mülkünden yoksun bırakılabileceğini ya da kişilere ait mülkiyetin hangi

koşullarla sınırlandırılabileceğini hüküm altına almaktadır (Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B. No:

2013/1301, 30/12/2014, § 46).

61. Her iki düzenlemenin de üçüncü cümlesi mülkiyetin

kullanımının kontrolü ya da düzenlenmesine ilişkindir. Anayasa’nın 35.

maddesinin son fıkrası mülkiyet hakkının kullanımının toplum yararına aykırı

olamayacağı şeklinde hakkın kullanımına ilişkin genel bir ilkeye yer verirken Sözleşme’ye Ek (1) No.lu protokolün 1. maddesinin ikinci

fıkrası devletlere mülkiyeti kamu yararına düzenleme yetkisi tanımakta ve

vergiler, diğer katkılar ile cezaların tahsili konusunda gerekli gördükleri

yasaları uygulama konusundaki haklarını saklı tutarak taraf devletlerin genel

yarara uygun olarak “mülkiyetin kullanımını kontrol” yetkisine sahip olduğunu

kabul etmektedir. Bununla beraber Anayasa’nın birçok maddesi ilgili olduğu

hususta devlete mülkiyetin kullanımının kontrolü ya da mülkiyeti düzenleme

yetkisi vermektedir (Necmiye Çiftçi ve

diğerleri, § 47).

62. AİHM’e göre ikinci ve üçüncü kurallar,

mülkiyetten barışçıl yararlanma ilkesi şeklinde ifade edilen birinci kuralın

özel görünüm şekilleridir ve bu nedenle genel nitelikli birinci kuralın ışığı

altında anlaşılmaları gerekmektedir (James

ve diğerleri/Birleşik Krallık [GK], B. No: 8793/79, 21/2/1986, §

37).

63. Somut olayda başvurucular, üçüncü kişilerce açılan

olağanüstü zamanaşımına dayalı tescil davasında Mahkemece 4721 sayılı Kanun’un

713. maddesinde yer alan zamanaşımı süreleriyle ilgili genel hükmün uygulanması

sonucu dava konusu murislerinden kalan taşınmaz parçalarında mülkiyet haklarını

kaybetmişlerdir. Bahsedilen hüküm, 4721 sayılı Kanun’un eşya hukukunu

düzenleyen dördüncü kitabının taşınmaz mülkiyetini düzenleyen ikinci bölümünde

yer almakta olup başka amaçların yanında taraflar arasında toprak mülkiyeti ve

kullanımı konusundaki zamanaşımı sürelerini düzenlemek amacıyla getirilmiştir.

Devletin bu düzenlemedeki amacı kişileri kamu yararı gereği mülklerinden mahrum

bırakmak olmayıp yirmi yıldan uzun süre fasılasız ve nizasız kullanılan

taşınmazın mülkiyet hakkının kime ait olduğunun düzenlenmesi olduğundan somut

başvurunun, devletin mülkiyetin kullanımının kontrolü ya da mülkiyeti düzenleme

yetkisi kapsamında mülkiyet hakkının üçüncü kuralı çerçevesinde incelenmesi

gerekmektedir (Orhan Yüksel, B.

No: 2013/604, 10/12/2015, § 41).

b. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

i. Kanunilik

64. Başvurucular 4721 sayılı Kanun’un 713. maddesinde yer

alan “ölmüş” kelimesinin

17/3/2011 tarihli Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edildiğini, bu nedenle

murisinden kalan taşınmazının başkası adına tescilinin kanuni olmadığını iddia

etmişlerdir.

65. Anayasa’nın 35. ve 13. maddeleri mülkiyet hakkına

getirilecek sınırlamaların kamu yararı amacıyla ve kanunla yapılması

gerektiğini hüküm altına almaktadır. AİHM; yasada öngörülen koşulları, bir

diğer ifadeyle hukukiliği geniş yorumlayarak istikrar kazanmış yargı

kararlarına dayanan içtihat yoluyla geliştirilmiş ilkelerin de hukukilik

şartını karşılayabildiğini kabul ederken (Malonei/İngiltere, B. No: 8691/79, 2/8/1984, §§ 66-68) Anayasa, tüm

sınırlandırmaların mutlak manada kanunla yapılacağını öngörerek Sözleşme’den daha geniş bir koruma sağlamaktadır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, § 31).

66. Kanunun varlığı kadar kanun metninin ve uygulamasının da

bireylerin davranışlarının sonucunu öngörebilecekleri kadar hukuki belirlilik

taşıması, bir diğer ifadeyle kanunun kalitesi de kanunilik koşulunun sağlanıp

sağlanmadığının tespitinde önem arz etmektedir (Türkiye Emekliler Derneği, § 39).

67. “Belirlilik”

ilkesi yalnızca yasal belirliliği değil, daha geniş anlamda hukuki belirliliği

ifade etmektedir. Erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir olmak gibi

niteliksel gereklilikleri karşılaması koşuluyla yasalar, mahkeme içtihatları ve

yürütmenin düzenleyici işlemleri ile de hukuki belirlilik sağlanabilir. Asıl

olan muhtemel muhataplarının mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür

sonuçlar doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak bir normun varlığıdır

(AYM, E.2009/9, K.2011/103, 16/6/2011).

68. Anayasa'nın 153. maddesinin ikinci fıkrası gereği,

Anayasa Mahkemesince iptal edilen kanun hükmü, iptal kararının Resmî Gazete'de yayımlandığı tarihte, Anayasa Mahkemesince daha

ileri bir tarih belirlenmiş ise o tarihte yürürlükten kalkacaktır. Aynı

maddenin dördüncü fıkrası gereği ise Anayasa Mahkemesi iptal kararları geriye

yürümeyecektir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesince iptal edilen bir kanun hükmü,

iptal kararının yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla yürürlükten kalkacak ve

iptal kararları geriye yürümeyeceği için de bu kanun hükmüne göre tesis edilmiş

işlemler geçerliliklerini sürdüreceklerdir (Orhan

Yüksel, § 46).

69. Nitekim AİHM de, hukuki kesinlik

ilkesi gereği Anayasa Mahkemelerinin iptal kararlarının geriye dönük olarak

haklar tesis etmeyeceğini belirtmiştir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz.

H.R./Almanya, B. No: 17750/91,

30/6/1992; J.R./Almanya, B. No:

22651/93, 18/10/1995; Mika/Avusturya,

B. No: 26560/95, 26/6/1996).

70. Anayasa Mahkemesi iptal kararları kural olarak geçmişe

dönük olarak kişiler lehine bir hak doğurmamakla birlikte, iptal kararının

hangi tarihte meydana gelmiş uyuşmazlıklar için hüküm ifade edeceği somut

uyuşmazlığın türüne ve koşullarına göre uyuşmazlık konusu olayın, hakkın veya

yükümlülüğün hukuken ne zaman doğduğu tespitine bağlıdır. Bu tespiti yapmak

kanunları yorumlama yetkisine sahip olan derece mahkemelerine aittir. Derece

mahkemelerince yapılan bu yöndeki tespitler açıkça dayanaktan yoksun ve/veya

keyfi olmadıkça Anayasa Mahkemesi tarafından bireysel başvuru yolunda

müdahalesi söz konusu olmaz.

71. 4721 sayılı Kanun’un 713 maddesinin 2. fıkrasındaki; “…ölmüş…” sözcüğünün Anayasa Mahkemesi'nce

iptaline ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması

kararının mevcut davalara etkisi Yargıtay temyiz incelemelerinde çeşitli

tartışmalara nenden olmuş ve 4721 sayılı Kanun’un 713 maddesinin 5. fıkrasının

son cümlesinde; “Mülkiyet, birinci fıkrada

öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.” ilkesinin

getirildiği, Mülkiyet hakkının hangi anda kazanılmış olacağı sorusunu

cevaplayan bu yeni hükme göre, mülkiyetin 1. fıkrada öngörülmüş olan bütün

şartların gerçekleştiği anda kazanılmış olacağı, yani hâkimin vereceği tescil

kararının geriye dönük (makable şamil) sonuç doğuracağı, başka bir deyişle

mülkiyetin 743 sayılı mülga Kanunu Medenisinin 639. maddesinin 2. fıkrasının

aksine kurucu değil, açıklayıcı nitelik arz edeceği yönünde içtihat

geliştirilmiştir (Yargıtay hukuk Genel kurulu, 30/9/2015 tarihli ve

E.2013/2377, K.2015/2010 sayılı karar).

72. Somut başvuruya konu davada Anayasa Mahkemesi 17/3/2011

tarihli iptal kararından sonra Mahkeme, 6/10/2011 tarihli kararıyla yirmi

yıllık sürenin gecekondu sahipleri yararına gerçekleştiği sonucuna ulaşarak

gecekondu sahipleri lehine tescile karar vermiştir. Mahkeme 6/10/2011 tarihli

kararıyla 15/3/2004 tarihinde açılan davada dava sürecinde meri bulunan 4721

sayılı Kanun’un 713. ve Mülga 743 sayılı Kanun’un 639 maddelerinde yer alan

hükümlere dayanarak başvurucunun murisinin 1980 yılında vefat ettiğini,

gecekondu sahiplerinin 1962 ila 1977 yılları arasında gecekonduları yaparak

taşınmazı nizasız olarak 2004 yılına kadar kullandıklarını ve başvurucuların

taşınmazı 2006 yılında adına kaydettirdiklerini tespit ederek gecekondu

sahipleri lehine olağanüstü zamanaşımı nedeniyle tescil koşullarının dava

tarihi itibariyle oluştuğu kanaatine ulaşmış ve taşınmazın bu kişiler lehine

tesciline hükmetmiştir. Mahkeme kararı, Anayasa Mahkemesinin 17/3/2011 tarihli

iptal kararından sonra olmakla beraber, Mahkemece 2004 yılında açılan davada 20

yıllık zamanaşımı süresinin dava tarihi itibarıyla oluştuğunu gözeterek Anayasa

Mahkemesi iptal kararını dava konusu olaya uygulamamıştır.

73. Somut davada uygulanan 4721 sayılı Kanun’un 713. ve mülga

743 sayılı Kanun’un 639. maddelerinde yer alan hükümler erişilebilir,

bilinebilir ve muhataplarının mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür

sonuçlar doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak nitelikte olup,

mahkemece hakkın doğduğu tespit edilen tarihte ve Anayasa Mahkemesinin iptal

kararının yürürlüğe girdiği tarihe kadar hüküm ifade ettikleri açıktır. Anayasa

Mahkemesi iptal kararları ise kural olarak geçmişe dönük olarak başvurucu

lehine bir hak doğurmamaktadır (Orhan Yüksel,

§ 48).

74. Bu durumda mevcut düzenlemelerin başvurucuların mevcut

koşullarda makul kabul edilebilecek bir ölçüde davranışlarının sonuçlarını dava

tarihi itibarıyla öngörmelerini sağlamaya yetecek hukuki belirlilik taşıdığı ve

müdahalenin hukuki dayanağının yeterli açıklıkta bulunduğunun kabulü gerekir.

ii. Meşru Amaç

75. Kamu yararı kavramı, genel bir ifadeyle özel veya bireysel

çıkarlardan ayrı ve bunlara üstün olan toplumsal yararı ifade etmektedir. Bütün

kamusal işlemler, nihai olarak kamu yararını gerçekleştirme hedefine

yönelmelidir. Kamu yararı, doğası gereği geniş bir kavramdır. Yasama ve yürütme

organları toplumun ihtiyaçlarını dikkate alarak neyin kamu yararına olduğunu

belirlemede geniş bir takdir yetkisine sahiptir. Kamu yararı konusunda bir

uyuşmazlığın çıkması hâlinde ise ilk derece ve temyiz yargılaması yapan

uzmanlaşmış mahkemelerin uyuşmazlığı çözmek konusunda daha iyi konumda

oldukları açıktır. Bireysel başvuru incelemesinde yetkili kamu organlarının

takdirinin açıkça temelden yoksun veya keyfî olduğu anlaşılmadıkça Anayasa

Mahkemesinin bu takdire müdahalesi söz konusu olamaz (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, §§ 34, 35,

36).

76. Devlet, düzenlemelerle bireylerin taşınmaz mülkiyetlerini

sürdürmeleri için olumlu eylemlerde bulunmalarını zorunlu tutabilir. Birçok

ülkede bulunan olağanüstü zamanaşımı ile taşınmazın mülkiyetini veya mülkiyet

haklarının bir kısmını kazandırıcı düzenlemeler, taşınmaz üzerinde mülkiyet

haklarının kullanımında hukuki belirliliği sağlamaya yönelik olup bu tür

düzenlemeler açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemez sonuçlar

doğurmadığı sürece devletin takdir yetkisi içinde kabul edilmelidir. (Benzer

yöndeki AİHM kararları için bkz., Denev/İsveç,

B. No: 12570/86, 18/1/1989; J.A. Pye (Oxford) Ltd And J.A. Pye (Oxford) Land Ltd./Birleşik

Krallık, B. No: 44302/02, 30/7/2007, §§ 74, 83).

77. 4721 sayılı Kanun’un 713. maddesiyle, ölmüş kişiye ait

taşınmazın yirmi yıldan uzun bir süre davasız ve aralıksız kullanılması hâlinde

zilyet lehine tescil hakkı verilmektedir. Kanun koyucu taşınmaz mülkiyeti ve

taşınmazın kullanım hakkına ilişkin olarak toprak mülkiyetinin atıl kalmaması, taşınmazın kullanılarak ekonomiye katkı

sağlanmasının temin edilmesi amacıyla bu konudaki hukuki güvenliği ve

belirliliği sağlamaya dönük olarak ölmüş kişinin taşınmazını adına tescil

ettirmeyen varisi ile davasız ve aralıksız yirmi yıl zilyetliği bulunan kişi

arasında yarışan haklar yönünden ikincisi lehine bir düzenleme yapmıştır (Orhan Yüksel, § 52).

78. 4721 sayılı Kanun’un 713. maddesiyle hedeflenen 20 yıllık

olağanüstü zamanaşımı süresi öngören düzenleme, her ne kadar daha sonra Anayasa

Mahkemesi tarafından kısmen iptal edilmiş ise de başvuru konusu dava tarihi

itibarıyla meşru bir amaca yönelik olup, söz konusu davada ilgili hükmün

uygulanmasıyla, Anayasa Mahkemesinin 17/3/2011 tarihli iptal kararından önce

gerçekleşen müdahalenin kamu yararı amacı taşımadığı söylenemez (Orhan Yüksel, § 53).

iii. Ölçülülük

79. Anayasa’nın 35. maddesine göre kişilerin mülkiyet hakları

ancak kanunun öngördüğü usullerle ve kamu yararı gereği sınırlandırılabilir.

Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi gereği kişilerin mülkiyet

haklarının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile

bireyin hakları arasında adil bir denge kurulması gerekmektedir.

80. Ölçülülük ilkesi “elverişlilik”, “gereklilik” ve

“orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. “Elverişlilik” öngörülen

müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını,

“gereklilik” ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını

yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını,

“orantılılık” ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç

arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, § 38).

81. Anayasa ve Sözleşme’de yer alan

ve yukarıda yer verilen üçüncü kurallar devlete, mülkiyetin kullanımı veya

mülkiyetten yararlanma hakkını kontrol etme ve bu konuda düzenleme yetkisi

vermektedir. Mülkiyetten yoksun bırakmaya göre daha geniş takdir yetkisi veren

düzenleme yetkisinin kullanımında da yasallık, meşruluk ve ölçülülük

ilkelerinin gereklerinin karşılanması kural olarak aranmaktadır (Benzer yöndeki

AİHM kararı için bkz. Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010,

§ 83, 84). Buna göre mülkiyet hakkının düzenlenmesi yetkisi de kamu yararı

amacıyla ve kanunla kullanılmalıdır. Bunun yanında ölçülülük ilkesi gereği

mülkiyetten yoksun bırakmada aranan tazminat ödeme yükümlülüğü, davanın

koşullarına bağlı olarak düzenleme yetkisinin kullanıldığı durumlarda

gerekmeyebilmektedir (Depalle/Fransa, § 91).

82. Somut başvuruya konu davada taşınmazın mülkiyeti devlete

intikal etmemiş, özel kişiler arasında olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı hükmü

gereği el değiştirmiştir. Mülkiyetin devlete geçmediği kimi durumlarda da

bireylerin oluşan zararlarında devlete atfedilebilecek sorumluluklar

bulunabilir ve bu nedenle tazminat ödeme yükümlülüğü doğabilir. Bu konudaki

tespitin her davanın özel koşulları çerçevesinde değerlendirilmesi

gerekmektedir.

83. Mülkiyetin kullanımını düzenleyen kanun ve uygulamaların

da elde edilmek istenen kamu yararıyla bireysel menfaatler arasında adil bir

denge kurması yani ölçülü olması gerekmekle birlikte mülkiyetten yoksun bırakan

uygulamalar gibi bireyin kişisel menfaati ile toplumun genel menfaati arasında

dengeyi sağlamak için her zaman tazminat ödenmesi gerekmez (Necmiye Çiftçi ve diğerleri, § 65).

84. Somut başvuruya konu davada başvurucuların murisi 1980

yılında vefat etmiş ancak başvurucular mirası devralmamış, dava konusu

taşınmazı 1962 ile 1977 yıllarından itibaren burada gecekondu tabir edilen

konutlar inşa eden kişiler aralıksız ve davasız olarak kullanmışlardır.

Başvurucular 2004 yılında men-i müdahale davası açmışlar, 2006 yılında ise

taşınmazı adlarına tescil ettirmişlerdir. Somut dava ile birleşen karşı davada

gecekondu sahiplerinin zilyetliğinin aralıksız ve davasız olarak 1962 ile 1977

yıllarından itibaren 2004 yılına kadar sürdüğü konusunda bir uyuşmazlık

bulunmamaktadır.

85. 4721 sayılı Kanun’un çeşitli hükümlerinde taşınmaz

malikinin taşınmazına yapılan haksız müdahaleleri önleyici ve haksız kullanımı

tazmin edecek mekanizmalar vazedilmiştir. 4721 sayılı Kanun’a dayanarak malik,

malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası

açabileceği gibi her türlü haksız el atmanın önlenmesi davasını da açma

imkânına sahiptir. Somut davada başvurucular murislerinden 1980 yılında kalan

taşınmaz 1962 ile 1977 yıllarından 2004 yılına kadar başkaları tarafından

kullanıldığı hâlde bu kişilerden kullanım bedelini talep edecek bir dava veya

üçüncü kişilerce el atmanın önlenmesi amacıyla bir dava açmamışlardır.

Başvurucular yirmi yıllık hak düşürücü süre içinde herhangi bir dava açarak

zamanaşımı süresini kesme olanağına sahip olup bahsedilen süre başvurucuların

taşınmazın mülkiyetini kaybetmemesi için taşınmazı kullanan üçüncü kişiler

aleyhine dava açması ve bir uyuşmazlık yaratması için yeterli bir süredir. Aynı

şekilde başvurucular dava açmasa bile taşınmazları tapuda mirasa dayanarak

adlarına tescil ettirmek suretiyle de olağanüstü zamanaşımı ile kazanmayı

engelleyebilecek imkâna sahip olup bu haktan da uzunca bir süre

yararlanmamışlardır (Orhan Yüksel,

§ 61, 62).

86. Taşınmazın mülkiyetinin devletin kusuru olmaksızın

olağanüstü zamanaşımı nedeniyle üçüncü kişilere geçtiği durumlarda devletin

tazminat sorumluluğunu kabul etmek taşınmazların kullanımı ve diğer mülkiyet

haklarında belirliliği sağlamaya yönelik meri zamanaşımı sürelerinin amacına

aykırı olacaktır. Bireylerin diğer özel kişilerin eylemlerine karşı haklarını

korumak için etkili hukuk yollarının bulunduğu bu durumlarda hak düşürücü

sürelere uymamalarından kaynaklanan kayıpları için devletin tazminat

sorumluluğu bulunduğu kabul edilemez (Orhan

Yüksel, § 63).

87. Nitekim AİHM, benzer nitelikte bir başvuruda on iki

yıllık zamanaşımı süresi ile mülkiyet haklarının zilyet tarafından elde

edilmesi nedeniyle taşınmazı elinden çıkan başvurucunun şikâyetini, Birleşik Krallık’ta uzunca bir süredir yerleşik olan sistemin

mevcudiyetine işaret ederek bu tür düzenlemelerin, mevzuatı kabul edilemez

duruma getirecek kadar alışılmışın dışında sonuçlar doğurmadığı sürece devletin

takdir alanı içinde kaldığını kabul ederek başvuranın on iki yıl boyunca dava

açma imkânı bulunduğunu gözeterek yerinde bulmamış ve mülkiyet hakkının ihlal

edilmediğine karar vermiştir (J.A. Pye (Oxford) Ltd And J.A. Pye (Oxford) Land Ltd./Birleşik

Krallık, §§ 83, 84, 85).

88. Bu durumda toprak mülkiyetinin atıl kalmaması,

kullanılarak ekonomiye katkı vermesinin temin edilmesi amacıyla hukuki

belirliliği sağlamaya yönelik yirmi yıllık olağanüstü zamanaşımı süresinin

meşru amacı ile başvurucunun yirmi dört yıl boyunca mevcut hukuk sisteminde

sahibi oldukları mirası devralma ve/veya dava açma haklarını kullanmayarak dava

konusu taşınmazın mülkiyetini kaybetmeleri karşılaştırıldığında mülkiyet

hakkının gerektirdiği adil dengenin bozulmadığı sonucuna ulaşılmıştır (Orhan Yüksel, § 65).

89. Açıklanan nedenlerle başvurucuların Anayasa’nın 35.

maddesinde güvence altına alınan mülkiyet haklarının ihlal edilmediğine karar

verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan nedenlerle;

A. 1. Hakkaniyete uygun yargılanma hakkına ilişkin

şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olması

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Gerekçeli karar hakkına ilişkin şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. Mülkiyet hakkına ilişkin şikâyetlerin KABUL EDİLEBİLİR

OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet

hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

C. Yargılama giderlerinin başvurucular üzerinde

BIRAKILMASINA

23/3/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Hicabi DURSUN

Erdal TERCAN

Kadir ÖZKAYA

Rıdvan GÜLEÇ

Raportör

:

Selami ER

Başvurucular

:

1. Hafize

Şükran İÇTEN

2. Handan BÜYÜKKUŞOĞLU

3. Esra

UYSAL

4. Gülser DORSCH

5. Güner

BÜYÜKKUŞOĞLU

6. Güler

YALTIRIK

Vekili

:

Av. Kürşat

KARACABEY

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2013/5018, 23 Mart 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucuların İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. A. 1. Hakkaniyete uygun yargılanma hakkına ilişkin
  12. B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet
  13. C. Yargılama giderlerinin başvurucular üzerinde
  14. Bırakılmasına
  15. Uysal
  16. Büyükkuşoğlu
  17. Yaltırık
  18. Karacabey
  19. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2013/5018
Tarih
23 Mart 2016

İlgili Kararlar

  • Alaeddin Çokan ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/5604)
  • Müzeyyen Nergiz ve Semire Nergiz Başvurusu (B. No: 2013/9687)
  • Hatun Özdemir Başvurusu (B. No: 2013/7904)
  • Özlem Tuncel Kaya Başvurusu (B. No: 2013/8868)
  • Abdurrahman Ete Başvurusu (B. No: 2013/5489)
  • İzzet Orhan ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/7259)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.